Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
çok katmanlı bir kitap
"Abla... Dünyadaki bütün ağaçlar kardeşim gibi."

Koreli yazar Han Kang'ın okuduğum ikinci kitabı oldu "Vejetaryen". Kendisiyle geçen sene "Beyaz Kitap" ile tanışmış ve çok etkilenmiştim, yazarın 2016'da Uluslararası Booker Ödülü'ne layık görülen bu kitabı ile devam etti münasebetimiz.

Beyaz Kitap için şöyle yazmıştım: "Her yerinden hüzün akan bir kitap, içinde orada olmaması gereken hiçbir kelime yok, çok az kelime, çok fazla his, büyük ve yalın bir güzellik. Bunu yapabilen yazarlara büyük hayranlık duyuyorum. Kitaba sinmiş bir kadınlık gücü var, bence onu es geçmemek lazım. Yani şöyle: bazı satırları 'bunu yalnızca bir kadın böyle yazabilir' diyerek okudum, hissettim, duydum."

İlki şu kadınlık meselesi. Han Kang'ın yazımında çok acayip bir kadınlık gücü var hakikaten. Çok derinlikli, çok gerçek, çok çıplak yazıyor. Vejetaryen'de gördüğü bir rüyanın ardından et yemeyi bırakan Yonğhe'nin hikâyesini okuyoruz. Gitgide dünyayla ilişkisi kopan kadın üzerinden akıl hastalığı, erkeklik, şiddet ve cinselliğe dair ürkütücü derecede çıplak ve tekinsiz şeyler anlatıyor yazar. Yonğhe'nin eti reddedişinde maruz kaldığı şiddetten arınma çabasının rolünü anlıyoruz okudukça, bence bu olağanüstü iyi kurulmuş bir bağıntı mesela. Beyaz Kitap gibi bu da çok hüzünlü, sert ve sarsıcı bir metin.

Sonra: Yonğhe gerçekten deli mi? Yoksa yaşadığı fiziksel ve duygusal şiddeti nereye koyacağını bilemediği için bir yol ararken yolunu şaşırmış biri mi sadece? Babası ve kocası üzerinden okuduğumuz, toplumun her yanına sinmiş "erkeklik" ne kadar suçlu onun öyküsünde? Acaba erkeklik meselesini fazla içselleştirmiş, normalleştirmiş olabilir miyiz? Keza şiddet? Günlük hayata gömülü şiddetin ne kadar farkındayız?

Öyle çok, öyle çok katman var ki kitapta. Tek okumanın yetersiz kalacağı, zaman zaman geri dönmek gereken o kitaplardan biri bu da.

Birkaç ay önce okuduğum Ariana Harwicz kitabı "Geber Aşkım"ı okuyup seven bunu da sever diye bitireyim. İkisi de kadınların bedenleriyle ilişkileri, delilik, toplumun biz kadınları giymeye mecbur ettiği "kılık"lara dair çok kuvvetli (ve tekinsiz) şeyler söylüyorlar. Ben çok beğendim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
deneyim ve dönüşüm
"25 Ağustos 2015 tarihinde, olay şöyle gerçekleşmedi: Kamçatka dağlarında bir yerlerde, bir ayı Fransız bir antropoloğa saldırdı. Şöyle gerçekleşti: Bir ayı ile bir kadın karşılaştı ve dünyalar arasındaki sınırlar içe doğru çöktü. Karşı karşıya gelerek birbirlerinin gövdelerinde ve kafalarında yarıklar açan yalnızca bir insan ile bir hayvan arasındaki fiziksel sınırlar değil. Bu aynı zamanda gerçeğe dönüşen bir efsaneler çağı; şimdiki zamanla buluşan geçmiş zaman, ete kemiğe bürünen bir rüya."

Kitaptan yaptığım bu alıntı, kabaca Vahşi Hayvanlara İnanmak'ın bir özeti gibi düşünülebilir. Animizm çalışan Fransız antropolog Nastassja Martin, 2015'te Rusya'nın Kamçatka bölgesinde bir ayının saldırısına uğruyor ve yüzü paramparça oluyor. Mucizevi biçimde hayatta kaldıktan sonra da bu deneyimini ve bu deneyimin onda yarattığı dönüşümü anlatıyor, kitabın öyküsü bu.

Böyle devasa bir travma yaşamamış bir insanın, bunu yaşamış birinin anlatısını yorumlaması bile hadsizlik belki, insanın başına gelmeden asla anlayamayacağı bir şeyden bahsediyoruz. Ancak madem ki bu bir kitap olarak yazılmış, bize sunulmuş, ben de okur olarak bana düşündürdüklerini söyleyebilirim sanırım.

Şöyle ki; Martin, söz konusu deneyimin ardından, alanı olan animizm ile bambaşka bir ilişki kuruyor. Animizm çalışırken, birden kendini animizme inanır buluyor diyebiliriz kabaca. İşte bu kısımları okurken ne düşüneceğimi bilemedim. Belki biraz fazla realist ve pozitivist bakıyorum, bilmiyorum, ama Martin'in animizmle ilişkilenme biçimi, kendini artık ayı ile bütünleşmiş bir tür yarı ayı - yarı kadın olarak görme hali, bölgede yaşayan şamanlar tarafından iki dünya arasında yaşayan bir "miedka" olarak anılmaya başlanması ve bunları bir antropolog mesafesiyle değil bizzat hissederek aktarması karşısında ne hissedeceğimi bilemedim. Açıkçası tüm bunlar; travma ile baş edemeyen Batılıların (bu büyük teslim olma / kaçma / anlamlandırma ihtiyacının da aslında ne denli Batılı bir şey olduğunu hiç anlamaksızın) Doğu bilgeliğine zaman zaman tuhaf bir teslimiyetle sığınmalarının bir versiyonu gibi gözüktü bana, ikna olamadım.

Haddimi aştım belki ama bir şekilde geçemedi bana bu kitap. Böyle.

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
potansiyelini hayata geçirmeyi reddeden bir erkek tipolojisi
"(İnsanların yaptığı) espriler ve ardından gelen beklenti dolu bakış arasındaki bağlantı Singer'e korkunç bir yakınlaşma duygusu bahşediyordu, oysa o bunu istememişti ve böyle bir şeyin parçası olmayı yaşamı pahasına reddediyordu."

Çağdaş Norveç edebiyatının ünlü isimlerinden Dag Solstad'ın okuduğum ilk kitabı oldu T. Singer ve maalesef ki sevemedim. İskandinav edebiyatından bugüne dek okuduğum her şeye pek bayılmıştım oysaki, şaşkınım. Sanıyorum Solstad'a Mahcubiyet ve Haysiyet ile başlamalıydım. (Kimse bana Nereden Başlamalı videosu çekmiyor ki...)

Neyse, şöyle: yukarıdaki alıntıda okuyabileceğiniz gibi biri olan Singer'in sıradan, olaysız, yavan hayat öyküsünden müteşekkil bu kitap. Singer bitmeyen bir varoluş sorgulaması içinde, hayata tutunmayan (tutunamayan değil bence), bir türlü gerçek bir aidiyet hissedemeyen bir abimiz. Kendisinin 30lu yaşlarından 50lerine dek yaşadıklarını ve daha ziyade bunlar yaşanırken zihninden geçenleri okuyoruz kitapta.

Ana karaktere yakın hissedememek her zaman okuru zorlar, ana karaktere sinir olmak ise okuru bambaşka sıkıştırır malum. Gelin görün ki Singer'in kendisinden hiç ama hiç hoşlanmadım. (En son Orwell'in Aspidistra'sının kahramanı Gordon'a böyle bilenmiştim, unutmam.) Böyle bir tipoloji var gerçekten: mutsuz, durmaksızın bir anlam arayan (ve aslında derdi o anlamı bulmak olmayan), hiçbir şeye tutunmayan, kendi dahil kimseye iyi gelmeyen, öylece sürüklenen, potansiyelini hayata geçirmeyi reddeden bir erkek tipolojisi. (Evet, bence bunların çoğu erkek.) Hayatına girdikleri kimseye bir hayrı dokunmayan bu adamların yüceltilmesine zerre tahammülüm yok benim. Solstad Singer'i yüceltiyor mu peki, eh, bence biraz evet, ama zaten anlamaya ve anlatmaya çalışması bile benim için asap bozucuydu.

Notodden adlı şehrin kurulma öyküsü, romancılığa dair notlar ve aralarda karşıma çıkan ölüme, aşka, hayata dair birkaç bölümün özgünlüğünden ve gücünden Solstad'ın epey iyi bir yazar olduğunu sezebildim ama kitabın bunlar haricinde kalan bölümleri maalesef hiç keyif vermedi. Yine de Solstad mesaim sürecek, bakalım belki zamanla sevişiriz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
güçlü bir metin
“’Seninle benim, dünyadaki herkesten çok dünümüz var. Artık biraz da yarınımız olmalı.’ Uzanıyor, kadının elini tutuyor. Öteki eliyle yüzüne dokunuyor. ‘Sahip olduğun en iyi şey, kendinsin Sethe. Sensin.’ Parmakları kadının parmaklarını sıkıyor. ‘Ben mi? Ben mi?’”

Toni Morrison’un “gevşek bir üçleme” olarak kurguladığı Sevilen-Caz-Cennet üçlemesine başlamış bulundum. Anlattıkları hikâyeler ve karakterler birbirinden bağımsız, doğrudan devam romanları olmayan metinler bunlar ama birbirini tamamlayan bir düşünsel bütünlük kurmuş Morrison. Köleliğin ve onun gölgesinin Amerika’daki siyah deneyimini nasıl biçimlendirdiğini üç farklı dönem ve düzlemde inceliyor.

İlk kitap olan ve sanırım Morrison’un da en meşhur yapıtı diyebileceğimiz Sevilen, iç savaş sonrası dönemde geçiyor ve yazar gerçek bir olaydan yola çıkarak köleliğin insanda açtığı bireysel ve ruhsal yaralara odaklanıyor. Gerçek olay şu: kaçıp özgürlüğüne kavuşan bir siyah kadının (Margaret Garner), 28 gün sonra “sahipleri” tarafından yakalanması ve köle olarak yaşamasın diye küçücük çocuğunu elleriyle öldürmesi. Bu spoiler değil zira yazar kitabın başındaki önsözde anlatıyor hikâyeyi. Bunu duyduğunda ne kadar sarsıldığını ve buradan bir roman devşirmeyi arzulayışını ancak hikâyeyi kurgularken yaşadığı sıkıntıları da aktarıyor. O sıkıntıları işte o öldürülen bebekten bir karakter yaratarak çözmüş: Sevilen, o bebeğin ta kendisi.

Travmanın kuşaklararası aktarımına, anne-çocuk ilişkisine ve “unutulmuş” geçmişin geri dönüşüne dair son derece şiirli bir dille yazılmış bir roman bu. Okuduklarım arasında Morrison’un büyülü gerçekçilikle en yakın temasta olduğu metni de buydu. Sevilen’in öldürüldüğü evin hayaleti olarak varlığını sürdürmesi, Sethe’nin sırtındaki ağaca dönüşen kırbaç yarası, sesler, şarkılar, kokular... Morrison öyküyü kronolojik anlatmadığı için yer yer takip etmek güçleşiyor ama o kadar, o kadar güzel yazılmış ve o kadar güçlü bir metin ki, insan kendini akıntısına bırakıveriyor.

Hem şiddetin, hem sevmenin binbir biçimi bir arada ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi sanırım. Çok, çok sevdim.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dilek Karaaslan'ın ikinci öykü kitabı Hayatımızın En Uzun Kışı on iki öyküden oluşan bir eser. Dili temiz, anlatılmak istenenin eli ayağı düzgün şekilde hikâye edildiği metinlerden oluşuyor. Bu nedenle Sait Faik Hikâye Armağanı'nda kısa listeye kalması şaşırtıcı değil. Öykü içeriklerine geldiğimizdeyse kendi açımdan iş değişiyor. Özellikle şiddet ve tecavüz sarmalıyla meydana getirilmiş öyküler yer yer rahatsız edici seviyeye gelebiliyor. Örnek vermek gerekirse "Havuz" öyküsündeki canlı tecavüz anlatımı ve klişeye bulanan olay örgüsü, ilgili metin için kötü öyküdür, dememe neden oldu. Hemen bu metnin ardından gelen "Adil" öyküsüyse ne yazık ki diğerinin ve ondan öncekilerin arkasında kalan, her unsuruyla iyi bir öykü örneği. Genel olarak kitabı değerlendirdiğimde, çoğunlukla teknik anlamda pek sorunu bulunmayan ama anlattıkları ve anlatış şekilleri itibarıyla problemli öykülerden meydana geldiğini söyleyebilirim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
sakin, yalın, sade ama incelikli
"'Nasıl böyle neşeli kalabiliyorsun?' dedim, 'Hayatta olmanın mahzuru yok' dedi."

Kaplumbağa Günlüğü, birbirini tanımayan iki insanın, Londra Hayvanat Bahçesi Akvaryumu’ndaki üç deniz kaplumbağasını özgür bırakma fikrini takıntı haline getirmesiyle yollarının kesişmesini anlatıyor. Bu iki kişinin günlükleri üzerinden hem bu ortak hayallerini hayata geçirme girişimlerini hem de bu amaç ve idealin onlarda nasıl bir karşılığı olduğunu okuyoruz.

Benim çok sevdiğim bir edebiyat türü bu; sakin, yalın, sade ama incelikli. Bu küçük öykü üzerinden bir sürü başka şey anlatıyor Russel Hoban; doğayla kurduğumuz (ya da kuramadığımız mı demeli?) ilişki, yalıtılmış hayatlarımızdaki yalnızlığımız, birine ya da bir amaca ait olmaya duyduğumuz büyük ihtiyaç; bitmek bilmeyen anlam arayışımız.

Günlüklerini okuduğumuz iki anlatıcının düşünme biçimlerinin birbirine ne kadar benzediğini vurguluyor yazar sık sık, dolayısıyla ikisinin günlüklerindeki dilin bu kadar aynı olması muhtemelen bilinçli bir tercih ama bana biraz fazla geldi; kitaba dair bir eleştirim bu olabilir. Öyle ki zaman zaman bölümün başına dönüp kimi okuduğumu kontrol etmem gerekti, iki anlatıcının seslerinin azıcık da olsa ayrışmasını isterdim.

Karakterlerin yolda gördükleri ya da gazetede okudukları küçük şeylerden yola çıkıp yaptıkları büyük sorgulamaları okumak nefisti; benim kafam da böyle çalıştığı, küçük şeyleri kafamda biriktirip içlerinden anlam bulmaya bayıldığım için çok sevdim. (Bir de anlatıcıların zaman zaman çok komik olduğunu eklemeliyim, özellikle bir "Özgün Terapi" bölümü var ki kahkahalarla okudum.)

Okuduğum bir incelemede birisi "bu kitabın bir müziği olsa The Beatles'ın Eleanor Rigby'si olurdu" yazmıştı, ne kadar yerinde bir tespit. O nedenle bu gönderiye bu şarkı eşlik ediyor ve ben de şarkının meşhur sorusuyla bitiriyorum: "All the lonely people / Where do they all belong?"
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
sen nasıl güzel bir kitap çıktın
"'Love is blind.' Bu kelimeler sıcak bir ses gibi, ben açık pencere önüne geçerken dökülüveriyor. Aşkın bütün güzelliği burada. Kör olmak, karşınızdakine artık parça parça değil bütün halde bakmanızı sağlayan erdemdir çünkü aşkı olanaksız kılan, ona parçalayarak bakmaktır."

Yahu sen nasıl güzel bir kitap çıktın Almodovar Teoremi ya? Bir Almodovar filmi gibisin ve hatta daha güzelisin, çünkü içinde Almodovar'ın bizzat kendisi de var. Bayıldım sana, bayıldım!

Katalan yazar Antoni Casas Ros'un ilk romanı Almodovar Teoremi, benim de kendisiyle tanışma kitabım oldu ve bu işin tek buluşmada bitmeyeceğini, kendisiyle kesinlikle bir geleceğimiz olduğunu şimdiden söyleyebilirim. "Affetmek bazen affettiğine yakın olmayı kaldıramaz" cümlesini aldım kalbime yerleştirdim, mesela.

Yazarın gerçek yaşam öyküsünü anlatmasıyla başlıyor kitap ve sonra üstüne kurmaca ve fantezi katmanı ekleniyor. Yazar, 20 yaşındayken kız arkadaşının ölmesi ve kendisinin yüzünü tamamen yitirmesiyle sonuçlanmış bir kaza geçirmiş. Bu kısım gerçek, anlatıyı otobiyografik yapan da bu. Kitapta öyküsünü anlattıktan sonra bir gün Almodovar ile tanışması ve yönetmenin onun hayatını filme çekmeye karar vermesi ile gelişen olayları okuyoruz. Buralar kurmaca ama keşke olmasalar - keşke çeksen sahiden Almodovar!

Yüzünü yitirmiş olan Antoni, senelerce insanlardan kaçtıktan sonra Almodovar'ın kendisiyle tanıştırdığı trans kadın Lisa ile bir aşk yaşamaya başlıyor. Bu aşk hikâyesi muazzam güzel anlatılmış. Aşklarının narinliği, coşkusu, tutkusu, şiddeti... Öyle güzel ki. Bir Almodovar filmi kadar rüyamsı ve aynı anda gerçekçi, acımasız ve komik, karanlık ve rengarenk, güzel ve çirkin bir kitap bu. İşte tam da bundan ötürü bayıldım.

Güzellik / çirkinlik demişken; anlatıcımız yüzünü ve "güzelliğini" yitirdiği için bu konuda uzun uzun yazıyor ve bu bölümler kusursuz. Çok düşünürüm, ilk bakışta "güzel" diye nitelemediğimiz biri sonra bize nasıl düpedüz "güzel" gözükmeye başlar diye - buralarda çok güzel geziniyor yazar. Daha söylenecek çok şey var ama söylemeyeyim, alın okuyun, lütfen.

Şununla bitsin: "Korkunç bir şeyi güzelliğe çevirmek için ona yeterince uzun süre bakmak yeter."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
biz yetişkinler daha sık çocuk kitabı okumalıyız
"'Başarı ne sence?' diye sordu çocuk. 'Sevmek' dedi köstebek."

Ah. Ne tatlı, ne tatlı bir kitapmışsın sen sevgili "Çocuk, Köstebek, Tilki ve At" ya. Bu kitabı 2022'ye girerken canım Tuğçe Arslan hediye etmişti bana, daha doğrusu Dünya'nın hediyesiydi, onun ağzından yazdığı aşırı tatlı bir not ile vermişti. Vakti gelmemişti ki bekledim de bekledim, geçen gün elim gitti kendisine, okudum, kitabı kucaklamak istedim.

Hep diyorum, biz yetişkinler daha sık çocuk kitabı okumalıyız diye ve her çocuk kitabı okuduğumda hayıflanıyorum çocuk kitaplarına yeterince vakit ayırmadığım için. Çok naif, çok gerçek bir bilgelik gizli bazı çocuk kitaplarında çünkü.

Bilgelik demişken, kitabı okur ve yumuşacık olurken yer yer kafamın karıştığı da oldu. Bu kitaptakine benzer bazı cümleleri "ilham verici alıntılar" filan türü instagram hesaplarında görünce tüylerim diken diken oluyor, sinirleniyorum da bu kitapta neden ikna oldum diye düşündüm. Neden oralardakiler “cheesy” zırvalıklar, buradaki bilgelik gibi geliyor acaba? Sanırım buradakinde bir gerçeklik sezinlediğim için. Çocuğun doğayla ve yol arkadaşı hayvanlarla ilişkisi çok gerçek geldi; o cümleler, o bağlamın içinde çok yalın, çok kendiliğinden söylenmişti, o sayede bana nüfuz etti.

Yani bağlam önemli hakikaten. Bir de tabii çizimler. Onlar ne güzel çizimlerdir ya.

Çok sevdim neticede. Arada açıp içinde kaybolup yumuşacık olmalık bir kitap kendisi. Kendisinden uyarlanmış bir minik kısa film de var.

Şununla bitsin: "Sahip olduğumuz en büyük özgürlüklerden biri, olaylara nasıl tepki verdiğimizdir."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Çok Zarif Bir Saygı Duruşu
“’Hayat bir yolculuk yahut bir savaş olduğuna göre’ diyordu Raymond Queaneau, ‘her hikâye ya İlyada ya da Odysseia olacaktır.’”

Nasıl güzel bir kitaptır bu ya! Bir alıntı daha yapayım başlamadan; Montaigne şöyle demiş Homeros için: “İnsanoğlunun dudaklarında, onun eserleri ve adı kadar uzun hiçbir şey kalmamıştır. Troya gibi, Helen gibi ve belki de hiç yaşanmamış savaşları gibi bilinen ve kabullenilen başka hiçbir şey yoktur.
Çocuklarımıza hala onun yarattığı isimleri veriyoruz. Sadece bireysel soyağaçları değil, birçok ulus da kökenini Homeros’un eserlerinde arar. Türklerin imparatoru II. Mehmet, Papa II. Pius’a şu mektubu yollamıştır: ‘İtalyanların bana karşı toplanmasına şaşırıyorum çünkü her ikimiz de ortak Troya kökenine sahibiz ve tıpkı İtalyanlar gibi ben de Yunanlardan, her nasılsa bana karşı sarıldıkları Hektor’un öcünü almak istiyorum.’”

Alberto Manguel’in İlyada ve Odysseia’sı, Homeros’a ve iki dev destanına çok, çok zarif bir saygı duruşu. Manguel bu iki metnin kökeninden başlıyor anlatmaya, Homeros’un kim (yahut kimler?) olduğuna dair savları da sıralıyor elbette (savlar demişken, Homeros’un bir kadın olması gerektiğini çünkü metindeki türlü mantık hatalarını ancak bir kadının yapabileceğini iddia eden bir ‘araştırmacı’ da var, ay yazarken sinirim bozuldu bakın, daha önce Manguel’in başka bir kitabında da okumuştum bunu, burada detayına vâkıf oldum, ah erkekler, ah amcacım ya), tarih boyunca metinle ilişkimizin nasıl evrildiğini, Homeros’un bir dönem ne tür kutuplaşmalara sebep olduğunu ancak sonuçta dinler, ideolojiler, üretim biçimleri, tanımlayıcılar - her şey ama her şey değişirken nasıl dev bir sabit olarak kalmayı başardığını anlatıyor. Homeros’tan başlayan yolculuk elbette Vergilius’a, Dante’ye, Milton’a, Joyce’a, Kavafis’e; hatta Ingmar Bergman’a, Federico Fellini’ye uzanıyor.

Ezcümle, nefis bir metin sahiden. Gözlerim dolarak bitirdim kitabı. Anlatıdan heyecan duyan, hatta anlatmaktan bıkmayan hepimiz bu kör ozanın çocukları, torunlarıyız çünkü - iyi ki öyleyiz. 2025’te İlyada’yı bu kez Erman Gören çevirisinden okumayı planlıyorum, öncesinde bu kitabı okumak şahane oldu!
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yabancı bir Ülkeden Gelen Haber..
"- Suda boğulan insanların ölmediği, geri geldikleri doğru mu?

- Asıl huzur bulamayanlar boğarak öldürenlerdir."

Arjantinli yazar Alberto Manguel'den okuduğum ikinci kurgu oldu "Yabancı Bir Ülkeden Haber Geldi"; ilk okuduğum "Bütün İnsanlar Yalancıdır"dan çok daha fazla sevdim bunu. Kanada'da başlayıp geriye; Cezayir'e, Fransa'ya ve Buenos Aires'e uzanan bir öykü okuyoruz. İç savaş, sömürgecilik ve diktatörlük dönemlerinde geçen bir anlatı olduğundan, şiddeti ve işkenceyi içeriyor konu.

Bu kitabın gücünü aldığı yeri spoiler vermeden anlatmak çok zor ve vermek de istemiyorum, elimden geldiğince deneyeceğim.

Öncelikle Manguel sahiden çok "güzel" yazıyor. Çok şiirli, çok müzikli dili. Kitabın "Burası" adlı ilk bölümü karakter enflasyonundan ötürü insanı zorlasa da, ne vakit ki "Orası" başlıyor ve kendini suskunluğa mahkûm etmiş Marianne anlatmaya başlıyor, işte o zaman bambaşka bir biçim alıyor roman. Ne kadın Marianne. Cezayir'de doğmuş bir Fransız kadın o, kendini ve evini arıyor bence ve bunun için sınırları zorlamaya son derece gönüllü. Günahları, yüzleşmeleri, korkuları, cesareti... Bu bölüm boyunca Marianne'i dinlemek olağanüstü güzeldi.

Ama Marianne'in günahları kendisine yönelik. Asıl başka, bambaşka bir günah gizli öyküde. Buradan sonrası spoiler, kitabı okumadıysanız okumamanızı rica ederim. Kitabı çok tavsiye ettiğimi de ekleyeyim.

Metnin belirli bir kısmından sonra insan o korkunç gerçeği öğreneceğini biliyor ama tuhaf bir "belki yanılıyorumdur" itkisiyle okumaya devam ediyor. Belki, belki, keşke, keşke. Kötülüğün sıradanlığı yahut sıradan insanların kötüleşebilmesi meselesine dair kafa yormamız gerektiğini bininci kez hatırlatan bir öykü bu. Seneler önce maalesef kimin yazdığını hatırlamadığım bir yazıda şu hikâyeyi okumuştum: 12 Eylül sonrası gördüğü işkenceleri anlatıyordu yazar. Saatlerce süren işkencenin ardından ara veriliyor ve işkenceci polis odadan çıkarken ayağı çarpıyor adama, gayriihtiyari "pardon" diyor. Saatlerdir elektrik verdiği adama diyor bunu. İnsana dair ne çok şey söylüyor bu hikâye diye düşünmüştüm, hiç unutmadım. Bu kitap bu öyküyü anımsattı bana, benzer şekilde iz bırakacak sanırım bende.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir