Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Şubat 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Savaşlardan Sonra...
Heykeller, resmî törenler, Cumartesi Anneleri, belgeseller, filmler ve öznel tanıklıklar: "bellek patlaması" Winter'ın Birleşik Krallık özelinde ele aldığı emperyal hafızanın pabucunu dama atarak kolektif yapıların anma biçimlerini doğurdu ve resmiyeti, dayatılan hatırlama yollarını şöyle iyi bir çalkaladı. Anmalarda kadınların yer alması erkek çocukların kozlarını paylaştığı savaşların arka planında nice zorluğa karşı hayatta kalmayı başarabilenlerin temsil edilmesi açısından, "travmatik bellek" bilinci deforme eden psikolojik savaş yaralarının tanımlanmasıyla biçimlenen yeni tarihsel perspektifleri ortaya çıkardığından önemli, Winter özellikle Birinci Dünya Savaşı'yla İkinci Dünya Savaşı arasındaki yirmi yılı ele alsa da 1990'larda çekilen belgeselleri de inceleyerek yüzyılı baştan sona kat ediyor. Kaynaklardan bahsediyor önce: 1860-1880 arasında doğan sanatçılar ve araştırmacılar "belleğin ilk nesli" olarak önemli eserler ortaya koyarak Halbwachs'ın kolektif belleğinin yapıtaşlarını oluşturdular, Woolf'undan Proust'una, Mann'ından Freud'una pek çok sanatçı "pasif bellek"e metinlerinde yer verdiler, böylece tekilliklerden doğan örüntü ortaya çıktı. Ekonomik ve siyasi saiklerin yanında teknoloji de fotoğrafla sinemayı hediye edince dönemin bellek uğraşları beslendi, savaşın sanatsal üretimde yer bulmasının önü açıldı. Belleğin ikinci nesli özellikle İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Nazilere karşı konumlandı çünkü ülkelerin siyasi kültürlerini yeniden inşa etmek gerekiyordu, gerçi 1968'de gençler bu neslin insanlarından Nazi yanlısı olanlarının ikiyüzlülüğünü ifşa etmek için hikâyeyi baş aşağı ederek belleğin pek işlevsel olduğunu gösterdiler ama "ahlakî tanık" haricinde konuyla ilgili pek bir sabit yok. Öznelliği eleştirilebilir onun da, kısacası her hatırlama her şekilde eleştirilebilir, hatırlamanın nitelikleri ve eleştiriye açık noktalarının değişimini, değişimin dünyayı nasıl değiştirdiğini görüyoruz araştırma boyunca. Primo Levi'yi anmalı burada, metinlerindeki gerçeklere inanılmayacağından korktuysa da mevzu bambaşka yerlere gitti, bellek patlamasının yardımıyla Charles de Gaulle'ün iteklediği "kahramanca direnme miti" yıkıldı, 1960'larda Fransız işbirlikçiler yargılandı. Holokost konusu bu kadar kolay çözümlenemedi, Hitler'in sığınağının dibine Holokost anıtı dikme kararının yol açtığı tartışmalar yeniden doğan Almanya'nın hikâyesiyle Holokost'un uyuşmazlığını gündeme getirdi: ilk bellek patlaması yeni veya eski milletlerle imparatorlukların istikrarını sağlamak için dikilen anıtların temeliydi, bu durum Almanya'yı aşıyor oysa. "Sorun şu ki, Holokost bu tür bir sabit kuşatmaya ya da aslında belirli bir anlam sistemi içindeki herhangi bir kuşatmaya direnir. Primo Levi'yi başka sözcüklerle açıklamak gerekirse, yirminci yüzyıl tarihinde kişinin hiçbir belirgin tutumla 'neden?' sorusunu yöneltemediği bir dizi olay, aynı zamanda kişinin onun hakkında tarihsel bağlam veya anlam sorularını doğrudan herhangi bir manada yöneltmesinin imkânsız olduğu bir olaydır." (s. 44) Buradan kimlik karmaşasına, "Fransız" tanımıyla etnik kimliklerin uyuşmazlığına, Yahudi-Amerikalı olmanın Holokost'u benimsemedeki rolüne değiniyor Winter, "dışlayıcı tarih"le "genellemeye karşı koyan bellek"i kefelere yerleştiriyor. Kapitalizmin bu çatışmadaki aktif rolü, aile tarihlerinin vatan millet tarihlerinin bir parçası haline gelmesi, karşıt kavramların eleştirileri ve savunuları ilk bölümün sonunda ele alınan konular. İkinci bölümden itibaren spesifik örnekler üzerinden ilerliyor metin, savaş şokunun bellek ve kimlik üzerindeki etkisi "somutlaşmış bellek" olarak değerlendiriliyor ilk adımda. "shell shock" savaşın bedende taşınması resmen, ordu doktorları şaşkın ve kararsız, Freud çaresiz, organ kayıplarıyla birlikte toplumun görmezden gelemeyeceği kadar büyük mesele. Erkeklik, metanet, genel kabulleri silip süpürüyor bu durum, Winter savaş şokuna uğramamış iki eski askerin yaşamlarını özetleyerek travmatik belleğin sınırlarını belirlemeye çalışıyor: İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin yazarı René Cassin defalarca yaralandığı Büyük Savaş'tan mucize eseri sağ kurtuldu, şok geçirmedi, malum metinlerini yazabildi, diğer yanda Louis-Ferdinand Destouches. Sonuçta hikâyelerini anlattılar ve bir sürece yerleştirdiler, havada kalan hikâyelerin bilinçaltında ne acılara yol açabileceğini sezmişlerdi, onların yardımıyla travmatik belleğin savaş anlatılarının biçimlenmesindeki rolünü görebiliyoruz. "Büyük Savaş'tan hayatta kalanlar hapsedici anıların bu anlatımını, parçalanmış ve onarılmış kimlikleri bize miras bırakarak kendilerini yirminci yüzyılın tek olmasa da ilk 'bellek nesli'ndeki esas kişiler yaptılar." (s. 92)

"Kültürel bellek" pek çok ögeyle oluşabilir ama savaş bağlamında asker mektupları iyi arşiv, genellikle kahramanlıklar, vatanseverlik, dindarlık öne çıkarılsa da Winter'ın bahsettiği asker mektupları kitabına verilen tepkiler madalyonun diğer yüzünü gösteriyor, İkinci Dünya Savaşı başlamadan önce Büyük Savaş'ın ardından yayımlanan mektuplarda "düzeltmeler" yapılması, bazı mektupların -özellikle pasifistlerin, Yahudilerin yazdıkları- çıkarılması tarihin nasıl şekillendirildiğini örnekliyor. "Modern bellek" Paul Fussel'a göre Britanyalı askerlerle entelektüellerin savaş edebiyatında ortaya koydukları ironik dili doğuruyor, savaşın anlamıyla doğrudan ilgili: "Savaşın haklı çıkarılıp çıkarılmadığı sorusu Britanya askerlerinin çoğunun anılarında karışık yanıtlar üretti. Çoğu bir anlam ifade ederek başladığına ama yine de hiçbir şey ifade etmeyerek tasfiye edildiğine inanıyordu. O, kuralları olan bir oyundu ve sonra biri kural kitabını yırttı. Oyun asla bir sona varmadı; etrafındaki her şeyi bitirip tüketmeye veya onlara egemen olmaya başladı." (s. 145) Aynı dil Fransızların metinlerinde yok, ironi yerine haklı bir öfke, ciddiyet okunuyor çünkü muharebe alanlarından uzak olan İngilizlerin aksine Fransızlar kendi topraklarında kan döktüler, şehirleri işgal edildi, korkunç bir gerçekliğin içinde ironinin bozacağı istikrara, kesinliklere ihtiyaçları vardı.

Bu metnin okunmasını tavsiye ederek son bir alıntıyla noktalayalım : "Bir yer veya kaybedilen evin bir ikamesi olmadan kolektif bellek yok olur." (s. 200)
Yanıtla
2
2
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Şubat 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mustafa Kemaller Yirmi Yaşındadırlar
Gazeteci ve yazar Falih Rıfkı Atay, Mustafa Kemal ile ilk kez Balkan Savaşı sonlarında karşılaşmıştır. Bu karşılaşma, adını hayatının sonuna dek gururla telaffuz edeceği Atatürk ile esas tanışması değildir. Mustafa Kemal'i Birinci Dünya Savaşı'nın en karanlık günlerinde takip eden gazeteci, Kurtuluş Savaşı boyunca yazıları ile milli mücadelenin koyu bir destekçisi olmuştur. Hakkında Damat Ferit Hükümeti tarafından 'behemehâl idam edilmesi' istense de İkinci İnönü Zaferi'nden sonra kurtulmuştur.

Büyük Taarruz'un sonunda İzmir kurtulduğunda, yakın dostu Yakup Kadri ile Mustafa Kemal'i karşılamaya gelenler arasındadır Falih Rıfkı. Mustafa Kemal'le asıl tanışmanın yaşandığı bu karşılama, Falih Rıfkı'nın milletvekilliği yolculuğunun da başlangıcıdır. Cumhuriyet Dönemi'nin önemli isimlerinden olan yazar, 1923-1950 yılları arasında milletvekili olarak görev yapmıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarına, Kurtuluş Savaşı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş günlerine tanıklık eden Atay, Mustafa Kemal'in devrimlerinin uygulanmasında aktif rol oynamıştır. Atatürk'ün ölümüne dek yanında yer almış, aynı zamanda Atatürk'ün başyazarlığı görevini de üstlenmiştir. Falih Rıfkı, Atatürk'ü en iyi tanıyanlardandır.

Mustafa Kemal Atatürk'ü tanıma ve anlama yolunda okunması gereken önemli eserlerden biri olan Çankaya, Falih Rıfkı Atay'ın 1952'de Dünya gazetesinde yayınlanan hatıralarının gözden geçirilerek 1968'de yeniden yayınlanan hâlidir. Çankaya - Atatürk'ün Doğumundan Ölümüne Kadar- alt başlığıyla Pozitif Yayınları'ndan çıkan bu edisyon her yaştan ve her görüşten Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının kitaplığında yer almalıdır.

Çankaya için bir Atatürk biyografisi demek yanlış olmasa da bu tanımın eksik kalacağını belirtmekte fayda var. Salt bir hatırat değil, tarihi bir belge niteliğindedir bu eser. Osmanlı Devleti'nin son yıllarını, Kurtuluş Savaşını, Cumhuriyetin kuruluş ve yükseliş yıllarını, Mustafa Kemal'in hep yanı başında bulunmuş, tarihi olaylara göz tanıklığı etmiş usta bir yazardan dinliyoruz Çankaya'da.

Çankaya'nın, sonraları Kemalizmi benimseyecek olan bir Mustafa Kemal taraftarı tarafından yazıldığının da bilinmesi gerekmektedir. Bu durum yine de Kemalizm karşıtlarının kitabı okumasına engel değildir. Bizler bugün, Türkiye Cumhuriyeti'nin 100. yılında, Atatürk düşmanlarının onu anlamaya yanaşmaması kadar Atatürk'ü sevenlerin dahi onu yeterince anlayamadığı gerçeği ile karşı karşıyayız. Bugün en önemli mesele bir taraf seçmekten çok anlama çabası olmalıdır. Peki, nereden başlamalıyız? Bu sorunun yanıtı birden fazladır ancak ilk sıralarda elbette Nutuk ve Çankaya gelir.

Çankaya Mustafa Kemal'in çocukluğu ve ilk gençlik yılları ile başlar. Burada çocuk Mustafa'nın ders kitaplarında ezbere bilinen yaşamının detaylarına değinilir. Önce askeri okul, sonrasında bir Osmanlı Paşası olduğu yıllar, içine fırlatıldığı dünyanın tüm griliği ile verilir. Gerçek şudur ki Mustafa, daha çocukluk yıllarında güçlü bir kişiliğe sahip önemli bir dehadır ve 'Kemal'i hak edendir. Bir sonraki bölüm Meşrutiyet ve ardından Birinci Dünya Harbi'ne sürükleniş. Mustafa Kemal'in askerliği ve düşünceleri ile nasıl sivrildiği ve bu yükselişin pek çoklarının hoşuna gitmediği, ilk dostların, ilk düşmanların kazanıldığı dönemdir. Çanakkale Harbi'nde ortaya konan askeri deha ve başarının yanında Atay'ın da şiddetle eleştireceği Sarıkamış faciası kitapta önemli yer tutmaktadır.

Çanakkale Zaferi büyük bir başarı olsa dahi 'Çökme' önlenememiş ve 'Milli Mücadele Devri' belki de "Gerilla Dönemi" başlamıştır. Tarih sahnesinde çok önemli zıtlıkları bir arada göreceğimiz Kurtuluş Savaşı'nda, Mustafa Kemal'le tamamen farklı düşünen insanların düşmanlıklarını anlayabilirken, onunla aynı ülküyü taşıyanların düşmanlıklarını anlamakta zorlanmamak elde değildir. Manda seviciler, Halifelik sevdalıları, hür, tam bağımsız, laik bir Türk devleti hayali ile çarpışanları elbette benimsemeyeceklerdi. Ancak Mustafa Kemal'in askeri ve siyasi liderliğini hazmedemeyenler çok daha fazladır. Tarih sahnesinde yalnız, yapayalnız bir Mustafa Kemal ve umutsuz bir Türk halkı vardır.

Falih Rıfkı Atay, Çankaya'da, okuyanlara salt bilgi vermekle kalmayacak, onları hiç kuşkusuz pek çok araştırmaya yönlendirecektir. Kurtuluş Mücadelesi'nde "Gerilla Devri"nden düzenli orduya geçiş süreci en az işgal kuvvetleri ile mücadele kadar yorucudur. Mandacı mütefekkirler, yararlı ve zararlı cemiyetler ve özellikle çetelerin nasıl zararla karışık yarar sağladığı özel araştırma konusu olmalıdır. Kuvâ- yi Milliye ve Kuvâ-yi Seyyâre'yi, Çerkez Ethem, Yörük Ali ve Topal Osman'ın rollerini hayretle okuyacaksınız Çankaya'da. Çerkez Ethem ve kardeşinin Mustafa Kemal'i öldürmeye geldiği o 'an' ki zamanın göreceliğinin en önemli örneğidir. Düzenli ordunun taarruzuna son ana dek inanamayan, yorgun ve çaresiz halkın, Yunan Komutanı Trikopis'in Uşak'ta yakalandığı müjdesine erişmesi sanki aylar, haftalar değil de asırlar sürmüştür.

Çankaya'yı iki bölüme ayırmak gerekseydi Kurtuluş Dönemi ve Yeni Devir olarak bölümlendirilmesi makbul olurdu. Yeni Devir, zafer sonrası Türkiye Cumhuriyeti'ni kurma adımları ve irtica ile mücadele dönemidir. Yönetim şeklinin belirlenmesi, yeni başkent Ankara'nın başkentliğe uygunluğuna varan detaylı düşüncelere yer verir yazar. Saltanat ve Halifeliğin kaldırılması, Kemalizm ve beraberinde gelen iç didişmeler, Mustafa Kemal'i öldürmek için yapılan suikast girişimi, devrimler, laisizm ve ekonomi... En az Kurtuluş Savaşı'nda olduğu kadar düşmanlarla iç içe yeni bir hayat kurma çabası. Tüm mücadelesi ve sonsuz yalnızlığı sonunda, hissizliği ile kırmızı böceklere yenik düşen Ata...

Çankaya, Atatürk'ün son zamanlarının ardından, Atay'ın anı ve fıkraları ile sonlanıyor. Bir bütün olarak bakıldığında Çankaya'da Falih Rıfkı'nın Atatürk ile uyuşan ideolojik görüşlerinin yanı sıra Atatürk'e eleştirel bakabildiğini de görmek mümkündür. Özellikle Serbest Fırka konusunda tamamen ayrı düşünürler. Neticede Atay bir Atatürkperest ve aynı zamanda bir Enverland düşmanıdır. Çankaya yalnız Atay'ın anılarından oluşmuyor, Atatürk'ün sesinin yanında pek çok ismin mektuplarına da yer veriliyor, özellikle karşı kutuptan Yüzbaşı Armstrong gibilerin mektupları ve düşünceleri dikkate değer.

Mustafa Kemal Atatürk'ün yanı başında, sofrasında, çalışma masasında uzun yıllar yer alan yazarın Atatürk'ün kişisel özelliklerini çok iyi tanıması doğaldır ama bu özellikleri edebi bir dille aktarabilmek güç olsa gerek. Şahsen Atay'ın üslubunu çekici buldum. Kitapta zaman zaman vurgu amaçlı da olsa tekrarlar bulunmakta ve kitabın sonunda yararlanılan kaynaklar belirtilse de Falih Rıfkı Atay'ın bize bir kaynakça ve de dizin borcunu göz ardı edemeyiz. Atatürk'ün özel yaşamına bu kitapta neredeyse hiç yer verilmemesi de bir diğer eksiklik.

Tarih yazımının güçlüğü herkesçe bilinmektedir ve tarafgir anlatıların gerçekleri ne kadar yansıttığı daima tartışma konusudur. Burada bir tarafı suçlamak ile ancak zaman kaybedilir. Okur daima uyanık olmalı ve olayları çok yönlü tartmak için çaba harcamalıdır. Neticede Çankaya, Atatürk'ün yakınında olan bir isim tarafından yazılmış olsa dahi Atay, Atatürk'ü pek çok yönden eleştirmiştir. Kişisel okuma deneyimimde Falih Rıfkı sayesinde Atatürk'ün kişiliğine, küçük, büyük olaylara her yaşında verdiği tepkilerle, aklımdaki Atatürk yargıları değişmedi, aksine güçlendi. Kitabı okurken sık sık Platon'un ideal hükümdar filozof düşüncesini sayıkladım.

"Hükümdarlar filozof, filozoflar hükümdar olsaydı, kentlerin yüzü ışırdı."

Nitekim bugün 100. yılını kutladığımız Türkiye Cumhuriyeti'nin aydınlığını her şeye rağmen kaybetmeyişini biz bu filozof liderin fikirlerine borçluyuz. Elbette eleştirilecek pek çok husus, politik hatalar var ama o noktaya gelene kadar Selanikli, yapayalnız bir yetimin yarım asır boyunca durmadan halk için nasıl çalıştığını anlamaya çalışmalı... Nedeni anlamak, sonucu karalamaktan daha zor olsa da...

"Mustafa Kemaller yirmi yaşındadırlar" diyerek veda ediyor ve özellikle gençleri bu yolculuğa davet ediyorum.

Yanıtla
9
1
Destekliyorum  15
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Şubat 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Edgar Allan Poe Üzerine Bilgilendirici Bir Çalışma...
Kitap, Edgar Allan Poe’nun sefalet ve mücadele içinde geçen yaşamı ve edebiyatçı kimliğini yaratma uğruna verdiği büyük çabayı birlikte işliyor. Arkadaşları ve sevgilileri ile karmaşık ilişkileri, alkol sorunu, eşinin hastalığı ve ailevi kökeni gibi yaşamına dair olaylar ile eserlerini yazdığı sıradaki durumu, öykülerinin açık ya da örtük anlamları, dışa vurdukları, tarz arayışları, edebiyatın doğası hakkındaki düşünceleri, okur ve editörlerden aldığı tepkiler, eserlerinin konuları ve yüzeysel teknik analizi eş zamanlı olarak ele alınıyor. Ağırlıklı olarak Poe’nun ıstırap dolu yaşamı ve insan ilişkilerinde yaşadığı güçlükleri görüyoruz. Edebiyat sevgisi uğruna türlü fedakârlıklar yapan Poe, karşılığında yarı aç yarı tok fakir bir yaşam, hor görülme ve dışlanma ile karşılaşıyor. Zekâsı ve yeteneği ile dikkat çekse de fakirliği ile elitlerin kendisine yönelik küçümseyen bakışlarının hedefi oluyor. Uslanmaz sivri dili ve eleştirilerinde politik davranmamakta direnişi iş fırsatlarına ulaşmasını ve övgü almasını güçleştiriyor. Alkole olan bağımlılığı ve bu yüzden kendini kaybetmesi de çekilmez görünen hayatını iyice cehenneme çevirip yakın çevresi için de zor bir yaşam yaratıyor. Bu yönüyle kitap baştan sona büyük bir adamın dramı olarak kabul edilebilir. Böylesine bir dehanın maddi imkânsızlık, şüphe, üzüntü, çekişme ve kavgayla geçen kısacık ömrü okurun ağzında acı bir tat bırakacak nitelikte. Öte yandan her şeye rağmen edebiyat yeteneğine olan sarsılmaz inancı, en zor koşullarda dahi ilkelerinden taviz vermeyişi, yaratıcılığı ve çalışkanlığı da okurda hayranlık da yaratacak güçte.

Yazar, Poe’nun eserlerini incelerken zamanın edebiyat anlayışını ve dehasıyla kendinden sonraki edebiyat dünyasına etkisini de aktarıyor. Eserler, temaların benzerliği ve Poe’nun belirli fikirlerine uygunluğuna göre birlikte incelenirken kronolojik olarak da sıralanmış. Özellikle ünlü hikâyeleri başta olmak üzere birçok öyküsü tanıtılmış. Görece önemine göre bazıları daha ayrıntılı olarak ele alınan öykülerle Poe’nun yazarlık deneyimi ve düşüncelerindeki evrim de ortaya konulmuş. Örneğin edebiyatın ikincil bir amaç (eğitsel vb.) taşımaması ve yalnızca zihinsel deneyimi hedeflemesine dair düşünce ile Poe’nun eserleri ile hedeflediği şeyin bir zihinsel yolculuk olduğu sıklıkla vurgulanmış. Bulmaca çözme becerisi ile Altın Böcek öyküsü arasındaki ilişki gibi kişilik özelliklerinin eserlerine nasıl yansıdığı da değerlendirilmiş. Bununla birlikte yalnızca kendi zamanda değil günümüzde de yaygın olarak görülen bir yanlış değerlendirme ile Poe’nun kişiliğini eserleri ile bir tutmanın neden yanlış olduğuna da dikkat çekilmiş. Poe her zaman eserlerindeki hastalıklı ya da sorunlu ruh halleri, hüzün, tuhaflıklar ve dehşet ile anılsa da okura şaşırtıcı gelecek şekilde kişiliğinin kahramanlarınınkinden farklı olduğu ifade edilmiş. Spordaki başarılı profili, askeri hayatı, meydan okumaya asla kayıtsız kalamayışı ve çoğu durumu bir meydan okuma gibi görmesi gibi ilginç detaylar kişiliğinin sanıldığından çok daha farklı olduğunu gösteriyor bize. Poe’nun edebiyat teorisinin sanat dünyasında resimden günümüz sinemasına kadar uzanan etkileri de hikâyelerinin analizi çerçevesinde tartışılmış. Hikâyelerin film uyarlamalarından da bahsedilmiş. Edebiyat ve diğer sanatlarda, polisiye, gizem ve bilimkurgu türlerinin tohumlarının Poe ile nasıl atıldığını bu kısımlarda özetleniyor. Poe yalnızca “kaçış edebiyatı” açısından değil bütünsel bir edebiyat anlayışı bakımından da önemli bir figür olarak öne çıkıyor. Şair olarak yetenekleri ve bu türe hevesi finansal zorunlulukları tarafından gölgeye itilse de şiir anlayışından da ayrıca bahsedilmiş. Bazen absürtlüğe varan hiciv yazılarının ardında da çoğu kez bir isyan görüyoruz.

Kitabın önemli bir kısmı Poe’nun editörler, dergiler, yayımcılar ve edebiyat çevreleriyle olan sorunlu ilişkisini aktarıyor. Amerika’yı adeta şehir şehir gezen Poe’nun bin bir titizlikle yarattığı ve tekrar tekrar düzenlediği eserlerini yayınlatma çabası, bu eserlerin edebi değerinden çok mali değeri ile ilgilenen ve zamanın düşüncesine uygun kolay satılır eserler peşinde olan editörler ile arasındaki sorunların temelini oluşturuyor. Bir yazar olarak her zaman editörlerin takdirini kazanamasa da eleştirmenliği ve dergi işlerindeki becerisi ile faydalı olabileceğini de gösteriyor Poe. Kitap boyunca sayısız dergi ve editör adı anılmış. Dergilerin birçoğuna eser gönderip bir kısmında da bizzat görev alan Poe dergi yöneticileri ile sonu hep kötü biten ilişkiler yaşıyor. Hep hayalini kurduğu kendine ait bir dergi kurma ideali de okurda heyecanlı bir bekleyiş haline geliyor. Zamanın yayımcılık dünyası kadar önde gelen yazarlar, editörler ve okurlarının profilini ve Poe’yu nasıl ve ne kadar değerlendirebildiklerini de görüyoruz.

Kitap küçük sayılabilecek boyutuna rağmen, Poe’nun yaşamı, kişiliği ve zamanının edebiyat dünyası hakkında genel anlamda bilgilendirici denilebilir. Hacmi ile Poe’nun eserlerini incelemek açısından oldukça yetersiz görünse de esasen biyografi odaklı kitabın bu zayıflığı makul görülebilir. Yazarın Poe’nun eserlerinin anlamına ilişkin düşünceleri kimi zaman aydınlatıcı görünse de kimi zaman zorlama çıkarımlara yaklaştığından kitabın özellikle eleştirilebilir kısımlarını oluşturmuş. Benzer şekilde yazarın Poe’nun hikâyeleri arasındaki ilişkilere dair yorumları ve çıkarımları da oldukça öznel kalmış. Poe’ya hayranlık duyan okurlar kadar, özellikle Amerikan edebiyatı olmak üzere edebiyat tarihi ve teorisine ilgi duyan okurlara da hitap edebilecek bir kitap. Kısa ve çileli bir yaşamdan çıkan büyük yaratıcılığın öyküsü okunmaya değer.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Şubat 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yitip Giden Koca Bir Asrın Ardından
Falih Rıfkı Atay'ın daha önce herhangi bir kitabını okumamıştım. Zeytindağı kitabını okurken yazarın anlatım diline ve olayları aktarma biçimine hayran kaldım. Çünkü tarihi bir gerçekliği aktarıp yıkılma dönemindeki bir imparatorluğun içinde bulunduğu hazin durumu oldukça güzel bir şekilde aktarıyor. Kitapta anlatılanlar o dönemdeki paşaları yermek için yazılmış şeyler değil aksine tarafsız ve insani bir pencereden bakmayı amaçlıyor. Balkan savaşından sonra yıpranan Osmanlı İmparatorluğunun 1. Dünya Savaşı döneminde savaştığı cepheler ve bu savaş sırasında cephe gerisinde yaşanan olaylar maharetli bir el tarafından kaleme alınarak kitaba aktarılmış. Bu tür tarihi kitapları okumayı her zaman sevdiğim için kitabı okurken oldukça keyif aldım. Gelecek, ancak geçmişten gelen köprüler üzerine inşa edilirse sağlam bir şekilde kurulabilir. Bu yüzden de tarihe ışık tutan bu tür kitapları okumak hepimizi için oldukça faydalı. Geçmişte yapılan hataların, özellikle devlet adamlarının ve askerlerin yaptıkları hataların yıllar boyunca sürecek etkilerini gözlemlemek açısından oldukça faydalı kitaplardır bu tür kitaplar. Geçmişten ders alarak geleceğe umutla bakmak. Bu aralar belki de en çok ihtiyacımız olan şey bu. Keyifli okumalar dilerim.
Yanıtla
12
1
Destekliyorum  4
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Şubat 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Medeniyetin Kurucusu Peygamberler
Sezai Karakoç’un Eylül 1974`ten Ocak 1976`ya kadar Aylık Diriliş Dergisi`nde, 21 Haziran 1976-14 Ekim 1976 arasında Diriliş Pazartesi-Perşembe Günlüğünde Zülküf Canyüce takma adıyla yayınlanan bu kitabındaki yazılarında; insanlığın yitirdiği cenneti tekrar bulma çabası anlatılmaktadır.

Hz. Âdem ile başlayan yitik cenneti bulma yolculuğu, son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.) ile nihayete erer. Her peygamber kurtuluşa açılan bir kapı ve insanlık medeniyetinin mihenk taşıdır. Hz. Muhammed (s.a.v.) ise kurtuluştur ve insanlık medeniyetin nihai tamamlayıcısıdır.

Hz. Âdem varoluş hikmetini, Hz. Nuh varoluşun temellenmesini, Hz. İbrahim inancın temellenişini, Hz. Yusuf devlet ilkelerini ve yönetimini, Hz. Musa zulmün karşısında bir duruşu ve hakikatin mutlak yasasını, Hz. Süleyman ideal devleti ve hakimiyeti, Hz. Yahya şehadeti ve inananlarının sesini, Hz. İsa yeniden dirilişi ve dimdik ayakta duruşu, Hz. Muhammed (s.a.v.) ise kurtuluş kapılarının ardını ve cennetin kendisini sembolize eder.

Kitabı okumadan önce kitapla ilgili herhangi bir bilgim yoktu ve kitapla ilgili bir inceme de okumamıştım. Bu durumun da etkisi ile ilk başlarda bölümler arası bağlantıyı kuramadım ve biraz sıkıcı gelmişti ancak sonradan büyük zevkle okumaya devam ettiğimi söyleyebilirim. Özellikle medeniyet bağlamında ele alınan konular sosyolojik yönden öylesine temelli ele alınıyor ve inanç-medeniyet ilişkisi de bir o kadar harika anlatılıyor ki bu kitabı okurken Sezai Karakoç tarafından yapılan tespitlere sık sık hayranlık duydum diyebilirim.

Sezai Karakoç “İnsanlığın Dirilişi” adlı denemesini “Kabuktan öze gidiş, hakikate dışından ve çevresinden bir bakış” diyerek tarif ederken, “Yitik Cennet” isimli bu denemesini ise “İçten dışa, özden kabuğa gidiş” olarak tarif ediyor. Bu sebeple bu kitaptan önce yazarın “İnsanlığın Dirilişi” adlı kitabını okumak daha doğru olabilirdi.
Yanıtla
5
0
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Şubat 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yunan Sanatından Roma Sanatına
Paul Zanker, sanat eserleri ve onların oluşumuna yol açan somut tarihi şartlara odaklanıyor. Kendisinin de belirttiği gibi, kitabın odak noktası imparatorluğun merkezidir. Okurlar için belirtmekte fayda var, çünkü eserin asıl amacı, Roma hayatının her alanını derin olarak ele almak değil. Romalıların MÖ 3. yüzyıldan itibaren Yunan kültüründen etkilenmelerini ve kendilerine has kültürü geliştirmelerini anlatmaktır.

Yedi bölümden oluşan kitap, Romalıların ilk Yunan eserlerini nerede gördükleri ile başlıyor. Kendine özgü Roma tasvir ve imge dünyasının nasıl ortaya çıktığını görüyoruz.

Yunan sanatından alınan eserlerin en sadık kopyalarının yapılması ve buradan Roma sanatının özgün eserlere doğru ilerleyişi portreler, duvar resimleri, mezarlar ve mimari yapıların görselleriyle bizlere aktarılıyor.

Kitabımızda sadece yüksek sanattan değil halk sanatından da bahsediliyor. Yaşayanların hafızasında kalmak için dikilen anıt mezar heykellerinin halk için farklı, bir komutan ve imparator için farklı olduğunu paylaşılan resimlerden fark edebiliyoruz. Aslında Roma’nın kerpiç ve tuğladan bir şehirden nasıl mermer bir şehre dönüştüğüne geniş bir açıdan bakıyoruz. Burada Romalı politikacıların ve komutanların heykellerle onurlandırıldığı dönemler önemli. Çünkü merkezi yerleşim yerlerini bu heykellerin etkilemiş olduğunu görüyoruz.

Son olarak, Roma Sanatı bizlere görseller üzerinden anlatılmaya çalışılıyor ancak görseller renkli basım değil. Sanat tarihi kitaplarında renkli görseller kullanıldığında okurlar için çok daha keyifli bir okuma oluyor.

Herkese keyifli okumalar.
Yanıtla
5
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Şubat 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Takıntıyı Anlamak...
“Takıntı her insanın az çok deneyimlediği bir düşünce biçimi. Takıntıların rahatsız edici hale gelmesi ise onları nasıl algıladığımız ve nasıl karşılık verdiğimiz ile ilgili”. İşte bu fikir üzerine temellenmiş kitap her ne kadar Obsesif-Kompulsif bozukluklara yönelik bir bilişsel tedavi yöntemini ele alsa da aslında insan beyninin takıntılı düşünceye ilişkin yapısını anlamak açısından da bir kılavuz rolü üstleniyor. Hastalarına ilişkin hatırı sayılır deneyimlerini, takıntı ve bilişsel tedavi konusundaki araştırmaları ve farklı uzmanların düşüncelerini harmanlayan Purdon ve Clark, okura takıntılara karşı kendi başına uygulayabileceği çözümler öneriyor. Kitapta; takıntı ne zaman bir hastalık kabul edilebilir? Takıntı ile boğuşan insanlar nasıl tepki verir? Zorlantı, nötrleştirme ve kaçınma davranışları takıntıya nasıl etki eder? Takıntılar kontrol edilebilir mi?/ edilmeli mi? Zihinsel kontrol yanılgısı ve açmazı nedir? Takıntılar neden dirençlidir? Takıntılar ne zaman rahatsız edici olmaktan çıkar? Nihai şekilde kurtulmak mümkün müdür? Soruları yanıt buluyor. Takıntılar, istenmeyen ve ciddi ölçüde rahatsız edici düşünceler olarak ifade edilirken, kişinin hiç istemediği halde yapabileceğine veya yaptığına inandığı davranışlar veya aklında belirmesinden rahatsızlık duyduğu imgeler; din, ahlak, tiksinti, şiddet veya cinsellik gibi farklı takıntı türleri çerçevesinde ele alınıyor. Farklı davranış kalıplarına yol açan bu türlerin temelde aynı düşünce şeklinin çeşitleri olduğu kitabın temel kabulleri arasında. Yazarlara göre sıkıntı veren takıntılar insanın kişiliğine aykırı olan düşüncelerin belirmesi ve bunların yarattığı endişelerden kaynaklanıyor. Dindar bir kişi için ibadet sırasında akla gelen dine aykırı düşünceler, barışçıl bir kişi için saldırganlık düşünceleri, ahlaki değerleri yüksek bir kişi için ahlaka aykırı eylemler gibi kişinin düşünüyor olmaktan veya yapabileceği ihtimalinden rahatsızlık duyacağı imge ve olaylar rahatsızlığa ve sonuç olarak bu rahatsızlıklardan kurtulma arayışlarına yol açıyor. Rahatsızlıkların altında yatan temel sebebin takıntı konusundaki yanlış fikirler olduğu kitapta altı önemle çizilen bir konu. Takıntılardan rahatsız insanların diğer insanlardan farklı olduğu veya takıntıların önemsenmedikleri takdirde dramatik sonuçlara yol açacağı gibi yanlış inançların ve takıntıyla baş etmekte kullanılan zorlantı, kaçınma, nötrleştirme ve ritüelleşmiş davranışlar gibi stratejilerin aslında nasıl kötü sonuçlara yol açtığı açıklanıyor. Kısaca kitabın amacı öncelikle kişinin kendi ve takıntıları konusunda bilinç kazanmasını sağlamak, değerlendirmelerinin ve çıkardığı sonuçların yanlış olduğunu ve bunların nasıl rahatsızlığa sebebiyet verdiğini göstermek, sonrasında ise çeşitli uygulamalar ile yanlışlığın farkına varmasını sağlamak olarak ifade edilebilir. Kitabın sunduğu tedavi yöntemi takıntılarla yüzleşme üzerine kurulu. Takıntı ne kadar rahatsız edici olursa olsun kişi ondan kaçınmadan o deneyimi yaşamalı ve bu sayede her kaçınmanın sorunu nasıl büyüttüğünü görmeli diyor yazarlarımız. Bu sav, insanın düşünme şeklini ele alan deney ve örneklerle de desteklenmiş. “Bir şeyi düşünmemek için ne kadar uğraşırsanız o şey kafanızda o kadar büyük bir yer bırakır ve bir şeyi düşünüp düşünmemek aslında insanın tercihi değildir. Tercih olan, düşünceleri nasıl yorumladığımızdır. Aynı olay bir kişide rahatsızlık yaratmazken diğerinde yaratıyorsa bunun sebebi rahatsız kişinin diğerlerinin kafalarında yer tutmayan düşünceleri beyinlerine nasıl kazıdığıdır. Aslında herkeste ortaya çıkan istenmeyen düşünceler istenmeyen durumlara sebebiyet vermediği gibi bunları istemsizce düşünüyor olmak da kişinin kontrolü kaybetmesi anlamına gelmez. Zihnimiz her zaman istediğimiz şekilde kontrol sahibi olabileceğimiz bir araç değil ve esasında buna gerek de yok”. Bu düşünceler çerçevesinde sunulan tedavi yöntemi kişinin rahatsızlıklarına yönelik yapacağı çeşitli tabloları ve kademe kademe takıntıya maruz kalma alıştırmaları ile bu tablolardaki değişimi gözlemlemeyi kapsıyor. Ayrıca yazarlar kitabın bir uygulama kitabı olduğu ve her bölüme ayrı bir çalışma ve tekrar zamanı verilmesi gerektiğini de özellikle belirtiyorlar. Bir başka önemli mesajları da bir günde ortaya çıkmayan takıntıların aniden ortadan kalmasının kolay olmadığı. Bununla birlikte doğru uygulanan tedavi yöntemi ve sabır ile başarının kaçınılmaz olacağını da ileri sürmüşler.

Kitap herkesin rahatlıkla okuyup anlayabileceği bir dille ve gerekiyorsa uygulayabileceği basit yöntemlerle oluşturulmuş. Tek başına önemli oranda faydalı olabileceği öne sürülürken ihtiyaç duyulduğunda destek tedavi alınabileceği de öneriliyor. Kitaba başlamadan, takıntılara karşı tek başına ne kadar etkili olacağına yönelik soru işaretleri doğabilir. Ancak buna kitabı okuyup karar vermek daha doğru olacaktır. Platon’un ünlü mağara alegorisi ile benzetirsek; gerçekleri görebilmek bazen insanın içinde bulunduğu duruma dışarıdan bakmasını gerektirir. Dışarıdan bakış ne kadar inanılmaz görünse de bunu anlayabilmek için o deneyimi yaşamak gerekir. Takıntıya ilişkin gördükleri gerçekleri paylaşan yazarlarımızın sözlerine kulak vermek sıkıntıyı deneyimleyenler için ne kadar inanılmaz görünse de bir şansı hak ediyor. Mağaradan bir kez dışarı adım atan bir daha aynı insan olmayacaktır. Kitap, yalnızca bu rahatsızlıktan sıkıntı duyanlar için değil insan beyninin gizemli yapısı hakkında farklı bir deneyim yaşamak isteyenler veya psikoloji meraklıları için de önerilebilir. Keyifli okumalar.
Yanıtla
10
0
Destekliyorum  2
Bildir
Yanıtları Göster
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
02 Şubat 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aşkın rengi olmaz
Roman, ilk kez 1937 yılında Viyana'da Almanca olarak yayımlanır. Yazar ismi olarak ise Kurban Said adı kullanılır. Ancak çeşitli kaynaklarda yazarın bu ismi bir mahlas olarak kullandığı söylenir. Bir takım araştırmacılara göre Kurban Said, Yusuf Vezir Çemenzeminli isimli bir Azeri bürokrattır. Kimi kaynaklarda ise bu kişinin Essad bey olduğu söylenir. Bu belirsizliğin en büyük nedeni ise romanın yazıldığı dönemde Almanların Hitler dönemini yaşaması ve henüz özgür olmayan bir millete mensup yazarın fikirleri nedeniyle başına gelebileceklerden dolayı korkmasıdır. Görüldüğü üzere Ali ve Nino daha en başından dikkat çekmeyi başarmış bir romandır. Asıl üne ise 1969 yılında İngilizceye çevrilince kavuşur. Birçok ülkede en çok satanlar listesine girer.

Roman oldukça geniş bir kültür yelpazesine sahiptir. Azerbaycan tarihi ve kültürü tüm yönleriyle aktarılır. Gürcü halkına mensup Kafkaslar ve İran halkının Şiileri de kitabın içinde kendine fazlasıyla yer bulmaktadır. Ayrıca 1.Dünya savaşının öncesi ve sonrasında Bakü'nün stratejik pozisyonu, Türkler' in Anadolu'daki ilerleyişi, İranlıların mezhepsel durumları ve Bolşeviklerin işgali de satır satır anlatılmaktadır. Tüm bu değerlendirmeler ışığında esas konu: Müslüman bir ailenin oğlu olan Ali Han Şirvanşir ile Hıristiyan Gürcü kızı Nino Kipiani arasındaki aşktır...

Alihan'ın ataları olan Şirvanşir ailesi toprak bütünlüğü için gözünü kırpmadan savaşmış ve can vermiştir. Ataerkil bir ailenin oğlu olması sebebiyle Alihan'da aynı duygularla yetiştirilmiştir. Fakat aşık olduğu genç kız Nino ise bir Gürcü güzelidir ve Avrupai bir tarzda büyütülmüştür. Ailesel yönden birbirinden oldukça uzak kimliklere sahip bu ikili aradaki tüm engellere rağmen aşklarından asla vazgeçmez ve yaşadıkları ya da yaşayacakları her şeye rağmen birbirlerini asla yalnız bırakmazlar..

Ali ve Nino gerçek bir aşkın nasıl yaşandığını gösteren muazzam bir romandır. Roman her yönüyle Azerbaycan edebiyat tarihinin önemli bir kilometre taşıdır. Ölümsüz bir eserdir. Okunmalı ve okutturulmalıdır.

Herkese iyi okumalar...
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
02 Şubat 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İlber Ortaylı'dan ders niteliğinde ve sohbet tadında Cumhuriyet'in kuruluş ve gelişme dönemleri...
Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinden başlayıp zaman zaman günümüz Türkiye'sine kadar uzanan ders niteliğinde ve sohbet tadında bir kitap.

Yazar kitaba "cumhuriyet" kavramının bizdeki anlamı ve dünyadaki karşılıklarını anlatarak başlıyor.

Osmanlı'nın son dönemlerinde Atatürk'ün ve arkadaşlarının savaşlarda kazandığı deneyimlerden bahseden yazar, Osmanlı İmparatorluğunun 1800'lü yılların sonunda başlattığı askeri okul-kurmaylık sisteminin ülkemizin kurtuluşunda mücadele eden Atatürk ve silah arkadaşlarının askeri, kültürel ve siyasi anlamda kendilerini geliştirmelerinde çok önemli bir yere sahip olduğunu vurguluyor.

Atatürk'ün Samsun'a çıkışından cumhuriyetin ilanına kadar giden süreçte yaptıklarını bölüm bölüm anlatan yazar saltanatın kaldırılması, harf inkılabı gibi değişikliklerin hangi gerekçelerle yapıldığını yorumluyor.

1. ve 2. Dünya Savaşı dönemlerinde ülkemizde yaşananları ve bu savaşlar sırasında ülkemizin diğer ülkelerle olan ilişkilerini de anlatıyor yazar.

Kurtuluş ve kuruluş dönemlerine ait birçok yanlış bilgiyi düzeltiyor ve iftiraları açık bir şekilde çürütüyor.

Atatürk'ün ölümünden sonraki Türkiye'yi de anlatan yazar yer yer günümüze kadar yapılan doğru ve yanlış bulduğu işleri yorumluyor.

Kitabın son bölümlerinde ülkemizin daha iyi yerlere gelmesi için yapılması gerektiğini düşündüğü şeyleri anlatıyor.

Ülkemizin kurtuluş ve kuruluş dönemlerini anlayabilmek için okunabilecek çok faydalı bir eser.

Yanıtla
4
2
Destekliyorum  24
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
02 Şubat 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Strugatski Kardeşlerin "Ölü Dağcı Oteli"ne Dair...
Uzayda Piknik romanlarıyla geniş çapta tanınan Arkadi ve Boris kardeşlerin 70’lerde yazdıkları kitap, bilimkurgu içerisinde yeni bir form yaratmayı deneyerek polisiye-bilim kurgu türünde bir yapıt ortaya koymaya çalışıyor. Klasik bir cinayet öyküsü gibi başlayıp uzun süre bu yönde gelişim gösterdikten ve bilimkurgu olup olmadığı konusunda okuru şüpheye düşürdükten sonra sert bir şekilde yön değiştirerek finalde bilimkurguya adım atan ilginç bir yapıt. Aslında dedektif öyküsü gibi başladıktan sonra konuyu metafizik varlıklara bağlayan korku öyküleri az sayılmaz. Hatta Lovercraft’ın korku-bilimkurgu öykülerinde de kısmen benzer başlangıçlar görürüz. Ancak klasik bir polisiye sahnesini sona doğru bilimkurguya dönüştürmenin farklı bir girişim olduğu açık. Her ne kadar yazarlar bu girişimi başarısız olarak görse de öyküdeki polisiye ve bilimkurgu öğeleri kendi içinde ilgi çekici sayılabilir. Öykünün gelişiminde gördüğümüz tuhaf karakterler bize klasik cinayet öyküsünden farklı bir durum olduğunu sıklıkla hissettirse de bunlar uzun süre tuhaflık dışında bir anlama işaret etmiyor.

Öykü çok bilindik Agatha Christie romanlarındaki kurguya benzer şekilde; kapalı bir mekânda işlenen bir cinayet, mekândaki kişilere yönelen şüpheler, bu kişiler arasındaki tuhaf ilişkiler ile tesadüfen orada bulunan bir polis müfettişinin olayı çözmeye çalışması temalarını işliyor (kitapta Christie’nin meşhur dedektifi Hercule Poirot’un adı da telaffuz edilmiş). Bu yönüyle haddinden fazla öykünme gibi dursa da karakterlerin gariplikleri alışılmışın dışına taşıyor bizi. Bunaltıcı iş ve aile yaşamından uzaklaşıp nefes almak için sevdiği dağ oteline gelen müfettiş Grebsky kendisini hiç istemediği halde zorunlu olarak görev başında bulur. Dağda kaybolan bir dağcıya ithafen ölü dağcı oteli adını alan otel, tek bir geçit ile ulaşılabilen sarp bir yolun sonunda eşsiz bir dağ manzarasının içinde bulunmaktadır. Otel sahibi Snevar ile arkadaş olan müfettiş otele geldiğinde birbirinden tuhaf konuklarla karşılaşır; aristokrat tavırlı huysuz ve agresif Moses ve soylu görünüme sahip eşi Olga, gösteri sanatçısı Du Barnstoker ve erkek mi kadın mı olduğu bir türlü anlaşılamayan asi yeğeni Brun, tuhaf espri anlayışlı fizikçi Simon, hastalık iznindeki Hinkus ve Viking görünüşlü irikıyım arkadaşı Olaf. Ayrıca otelin bir de saf hizmetçisi Kaisa vardır. Burada biraz spoiler vererek sonunu aktarmadan öyküyü özetleyebiliriz: otelde öncelikle kaybolan eşyalar ve hırsızlık iddialarıyla beliren şüpheler Olaf’ın şaşırtıcı bir halde odasında ölü bulunması ile doruğa ulaşır. İçeriden kilitli odasında boynu tamamen tersine dönmüş şekilde bulunan ve fiziğiyle güçlü mitolojik karakterleri andıran Olaf’a bunu kimin nasıl yapmış olabileceğinin cevabı bulunamaz. Soğuk havada sürekli çatıda oturan arkadaşı Hinkus da kendine özgü tuhaf bir tiplemedir. İmzasız uyarı notları şüpheleri bir oraya bir buraya yöneltir. Otel sahibi Snevar’ın Olga’yla ilgili tesadüfen şahit olduğu bir durum karmaşayı daha da arttıracaktır. Olaylar, konukların çığ düşmesi sonucu otelde mahsur kalmasıyla daha da tehlikeli bir boyut alır. Çığdan zor bela kurtulup yarı baygın bir halde kapıya gelen Luarvik’in sıra dışı hali ve Olaf’la ilgili ısrarlı talepleri durumun tuhaflığını iyice arttırır. Yol açılana kadar herhangi bir yardımdan ve iletişimden mahrum kalan otel sakinleri kendilerini gergin ve şüphelerle dolu bir ortamda bulurken müfettiş istemeyerek içine çekildiği bu sorunun kendisini giderek daha zor bir duruma soktuğu gerçeği ile yüzleşir. Otelde anlatılan doğaüstü öyküler kadar fizikçi Simon’un inanılmaz görünen açıklamaları da müfettişin katı gerçekçiliğini aşamaz. Öykü beklenmedik bir sonla biterken olaylar da kendi içinde nispeten mantıklı bir açıklamaya kavuşur.

Kitabın sonundaki ekte gerek kitabın öyküsüne gerekse yazarların düşüncelerine dair önemli bilgiler aktarılmış. Kardeşler deneme olarak gördükleri ölü dağcı oteline ilişkin samimi açıklamalarında; kendine özgü olarak gördükleri kitabın sonuçta tatmin edici olmadığını ve “başarısız bir deney” olduğunu itiraf ediyorlar. Polisiye geleneğinin yerleşik anlayışı içinde böylesine bir deneyin başarılı olmasına aslında imkân olmadığının ayırdına vardıklarını da açıklıyorlar. Burada ayrıca Sovyet ideolojisinin siyasi sansür ortamında bir bilim kurgu metninin başına gelenleri de görüyoruz.

Kurgusu yer yer oturmamışlık hissi verse de tuhaflıkları ve gerilimiyle ilgi çekebilecek bir kitap ölü dağcı oteli. Hikâye bazen ağır ilerlemekle birlikte merakı sürekli olarak canlı tutmayı başarıyor. Karakterlerin abartılı tiplemeleri animeleri hatırlatsa da (kitap çocuk ve gençlik edebiyatı yayınlarında da yer almış) öyküyü yüzeysel bir sınıfa sokmamızı gerektirecek ölçüde sayılmaz. Bilimkurgu diyebilmek için bilimkurgu içeriği zayıf görünüyor. Ancak Uzayda Pikinik’te olduğu gibi küçük olayların arkasında daha derin imalar bulmak da mümkün. Bilimkurgunun önemli isimleri Stuartski kardeşlerin edebiyat uğraşlarını görmek, ölü doğsa da yeni bir denemenin heyecanını ve bilimkurgunun şaşırtıcı dünyası içinde polisiye deneyimini yaşamak isteyenler için önerilebilecek bir eser. Okur bu kitapla başarısızlıklardan çıkan derslerin ne kadar öğretici olabileceğini de görebilir.
Yanıtla
4
2
Destekliyorum 
Bildir