Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Murgoların Kralı
Kuzeydeki savaşın tatava olduğu ortaya çıkınca bizimkiler biraz morardı. Garion'un oğlu orada değildi, meğersem kehanetin gerçekleşmesi için Zandramas tarafından öldürülmek üzere güneye kaçırılmış. Aylar kaybedildi, moral bozukluğu çok büyük. Ce'Nedra oğlu kaçırılınca kafayı yedi. Garion sinirli, Belgarath adlı yüce büyücü kerizin liderliğinde güneye iniş başladı.
Nyissa'ya gidiyorlar, çünkü bebeği kaçıran gemi bir Nyissa gemisi. Yolda Ulgoland'e uğruyorlar, kehanet gereği bir şey olması lazım. Burada Emanet'in asıl adının Eriond olduğu ortaya çıkıyor, UL böyle demiş. Biraz da Eriond'u tanıma kitabı bu. Çocuk konuşmaya da başlamıştı, tabii yıllardan sonra genç oldu artık. Akıl falan okuyor. Süper.

Garion, öfkesinin kontrolü ele geçirmesinden korkuyor. Elinin altında büyük bir güç var, bunu acımasızca kullanmaktan çekiniyor. Kahramanın güçle savaşı. Önce kendisini yenmek zorunda, yoksa kimseye faydası olmaz, aksine grubu yakalatır, boku yer.

İpek'in dostu Delvor diye bir adamla görüşüyorlar. Zandramas hakkında bilgi veriyor bu adam. Sonradan görülüyor ki rastladıkları herkes Zandramas'ı bir şekilde tanıyor, kadın bütün dünyayı savaşa sürüklemek için olmadık entrikalar üretiyor ve piyonlarını işleri bitince öldürüyor. Diplomatik bir bayan.

Kısaca şu: Murgo kralı Urgit tayfaya katılıyor, bir süre beraber gidiyorlar, maceralar, savaşlar, bilmem ne. Sonra yakalanıyor tayfa ve Kal Zakath'a götürülüyorlar. Bayağı kısa kestim. Böyle. Belgariad'tan daha çok sevdim ben bu seriyi. Game of Thrones'un atası desem derim yani. Öyle entrikalar.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Karanda'nın İfrit Beyi
Mallorya'nın iç işlerine iyice girdik artık. Üç krallık var ve bu üç krallığın Torak'la birlikte bir araya gelmesi, sonra ayrılması, sonra entrikalar derken ortamın karışması. Evet.

Öncelikle şu var; embesil olmadığına emin olduğumuz bazı karakterlerin saçma şeyler söyleyip ayarı yiyince, "Bunu düşünememiştim," demeleri can sıkıcı bir noktaya geliyor bu kitapla. Önceden de vardı, lakin bu kadar göze batmıyordu. Mesela Garion gemi kaçıracak gitmesi gereken yer için, gemideki düşman askerlere ne yapacağını soruyor Belgarath. Garion düşünmemiş onu. Eddings, yirigit.
Şu seriyi şıpıt diye bitiremediysem kapaklar yüzündendir; her gördüğümde gülüyorum lan. Okuma keyfi kalmıyor.

Evet, bizimkiler yakalandıydı. Önceki kitabı pek çabuk geçtiydim, düalizm hakkında bir şeyler yazacaktım ama sıkılmıştım. Serinin son kitabında yazacağım hepsini. Tipik bir düalist bakış açısı var, karanlık-aydınlık. En büyük iki güç bu. Neyse, son kitapta. Devam: Yakalandılar ve gemiyle Kal Zakath'a doğru yola çıktılar. Kehanetlere pek gerek kalmıyor, olaylar yürüyüp gidiyor çünkü, bir de kehanetlik bir mevzu kalmadı; kahinler falan da işin içine girince her şey yolunda yürüyor. Garion'un iç sesi de pek çıkmıyor ortaya. Paralel bunlar.
Ce'Nedra, oğlunun hasretiyle kafayı yiyecek noktaya geliyor. Yolda bir iki sıkıntı çıkarıyor, Polgara'nın yardımıyla iyi oluyor ama asıl iyiliği Kal Zakath yapıyor; bir şifacı buluyor kendisine. Kal Zakath aslında o kadar fena bir insan değilmişmiş, ona geliyoruz.

Ashaba'ya gitmeye çalışırlarken bambaşka bir yere geliyorlar: Hagga'daki Kal Zakath'ın ortamına. Zakath yönetmekten yorulmuş, genç, yakışıklı bir kardeşimiz. Onca kitapta adı geçiyordu, en sonunda karşımıza çıktı.
Güçle alakalı güzel de bir bölüm var, güç ve özgürlükle. Belgarath'la Zakath konuşuyorlar, Zakath Belgarath'a neden dünyayı yönetecek bir güç elde etmediğini soruyor. Çünkü Belgarath'ın öküz gibi bir büyücü olması.

"'Bütün erkler güç peşindedir. Bu insan tabiatında var.'
'Elindeki bütün güçler seni mutlu etti mi?'
'Belirli tatminleri var.'
'Beraberinde getirdiği bütün o ehemmiyetsiz rahatsızlıklara değecek kadar mı?'
'Bunlara katlanabiliyorum. En azından kimsenin bana ne yapmam gerektiğini emredemeyeceği bir konumdayım.'
'Bana da kimse ne yapmam gerektiğini emretmez, üstelik ben bütün o can sıkıcı sorumluluklara bağlı da değilim.'" (s. 39)
Son bir şey: Bazı cümleler var ki embesil macera kitaplarıyla bu tür kitaplar arasına çok güzel bir sınır koyuyorlar:

"'Biliyor musun İpek,' dedi demirci. 'Her şeyi şakaya vurmaya kalkmasan, daha iyi bir yol arkadaşı olurdun.'
'Bu da benim kusurum. Hatırı sayılır bir zaman önce dünyaya bakıp, eğer gülmezsem, büyük ihtimalle ağlayacağımı fark ettim.'" (s. 328)
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Darshiva Büyücüsü
Olaylar ne biçim oldu ya. Çok acayip yerlere geldik. Şunun en az Belgariad kadar güzel olduğunu iddia ediyorum. Politik hadiseler yeter.
Girizgah bölümünde Mallorya'nın tarihine yakından bir bakış. Üç ırkın Torak etrafında birleşmesi, Torak'ın ölümüyle dağılma aşamasına gelmeleri, Zakath'ın imparatorluğu bir arada tutmak için çabalamaları, böyle şeyler.

Bizim memlekette kalan arkadaşlar; Barak, Porenn, şu, bu, hepsi Mallorya'ya geçip arkadaşlarına yardım etmek için toplanıyorlar, bir plan lazım sonuçta. Gidemiyorlar, çünkü kahin Cyradis demişti ki giderseniz boku yiyecekler, kendi başlarına halletmeleri lazım. Bizimkiler yine de ya olaylara atlamasak da koruyuculuk yapsak falan diye düşünüyorlar. Muhtemelen son kitapta ortaya çıkacaklar bir şekilde, seriye veda ederken bütün kahramanları da göreceğiz. Süper.

Zakath kızgın gibi. Sonuçta Garion ve grubu kaçıverdi. Zakath'ın da öyle kadere, yazgıya çizgiye pek inancı olmadığı için kızgın, kırgın. Garion'la iyi dost olduklarını düşünüyordu ama kaçışına bir anlam veremiyor. Veriyor da işte, inancı yok. Kaçış sebebi saçma geliyor.

Küçük bir şey: Eddings İpek için de ayrı bir kitap yazmalıymış bence. Kurnaz, dalavereci biri. Gambit'i çağrıştırıyor. Bunların dışında Garion'a gönülden bağlı. Neden öyle olduğu belli değil. Yani tamam, memleketlisi hepsi ama... Yetmez lan, adam tam kaotik. Hayata felsefisi derin bakışıyla fark yaratan bir kardeşimiz. Mesela Belgarath. Tam bir yaşlı osuruk. Beldin, daha beter. Polgara, tam teyze. İpek farklı, İpek çok farklı. İpek'in, yani Prens Kheldar'ın birçok kimliği var; tüccar oluyor, kaçakçı oluyor, daha birçok şey oluyor. Bu konuda:

"Garion'un aklına garip bir fikir geldi. 'O halde Prens Kheldar da en az Ambar ve Radek kadar hayali biri, öyle mi?'
'Tabii ki öyle.'
'İyi ama gerçek İpek nerede?'
'Söylemesi çok zor garion.' İpek içini çekti. 'Bazen onu seneler önce kaybetmişim gibi geliyor.'" (s. 83)

Can İpek, canan İpek.

Bu kitapta iki şey önemli: Ashaba Vahiyleri'nin bozulmamış bir nüshasından Artık Olmayan Yer'in nerede olduğunu bulmak. Son savaş orada olacak, dolayısıyla nerede olduğunu öğrenmeleri gerekiyor ama bu vahiylerin üç nüshasından birine ulaşılabiliyor, o da bir topaldaymış. Bu topalı buluyorlar, kendisi Melcena Üniversitesi'nde bir simyacı. Büyüyü kendi kendine bulmuş, tanrılar öğretmemiş. Bu sebeple Belgarath ve Beldin adamı sorguya çekiyorlar. Ara ara olurmuş öyle şeyler. Alıyorlar o nüshayı, yeri öğreniyorlar. Bu sırada Zandramas kendi ifritini çağırıyor, Urvon'un zaten ifriti vardı. Bir de Zakath geliyor Mallorya'ya, bizimkilerle buluşuyor ve zorla da olsa gruba katılıyor. Orduyu morduyu arkasında bırakıyor, kehanete göre hareket ettiği için ordudan yardım alamayacak. Urvon'la Zandramas savaşıyor, ifritlerden birini Durnik öldürüyor ve Belgarath'ın kardeşi yapılıyor Aldur tarafından. Böyle. Şimdi gidecekler, o meçhul yeri bulacaklar ve ne olacağına bakacağız. Çok heyecanlı lan. Yarın biter umarım.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yerel Renkler
Capote'den bir seyahatname/anı/öykü.
Capote şehirlere şöyle bakıyor: Şehirler. Bu tamam zaten, seyyah gözünden şehir. İkinci adımda şehrin insanlarıyla birlikte değerlendirilmesi var, veya tam tersi. Yaşadığı şehrin kimliğine bürünen insanlar. Üçüncüsü de öykücü Capote. Şehri gezmiyoruz da bir öykü öğesi olarak görüyoruz. Bildiğimiz Capote öykülerine dönüşüyor şehirler bazen. Süper. Bir iki örnek hemen.

New Orleans: Panayır gibi bir yer, tarihi çok eski. Capote'nin çocukluğu burada geçtiği için onca şehir içinde Capote'nin en çok benimsediği, dolayısıyla rahat, keyifli bir anlatımla okuyucuya sunduğu şehir. Verandalarında akşamı eden insanlar, barlar, şehre has gürültüler.

Bayan Y.. "'Bazı insanlar yaşlı doğar; ben, örneğin, her türlü nitelikten yoksun, iğrenç bir çocuktum. Ama yaşlı olmak hoşuma gidiyor. Bana sanki daha' -sustu, loş odayı gösterdi eliyle- 'uygun olduğum hissini veriyor.'" (s. 11) Bayan Y. için New York taşra sayılıyor mesela. Bazı insanlar için yaşadıkları yerin dünyadaki en büyük şehir gibi gelmesine şaşmamak lazım. Dünyadaki en büyük şehir, hayatın boyunca bulunduğun en büyük şehirdir ve daha büyük şehirler görmediysen dünyanın en büyük şehri, sahiden de dünyanın en büyük şehri değildir.

Şöyle bir dönüşüm de var; 1946'da bu bölümü yazıyor Capote, 22 yaşındayken. Mesela şöyle bir şey diyor: "Hep kullanılan o 'eski cazibe' deyiminden öyle ya da böyle nefret ediyorum. Siz onu, sanırım buradaki mimaride ve (tam yeri olan) antikacı dükkânlarında ya da Fransız Marketi'nde duyacağınız şive karışımlarında bulabilirsiniz. Ama New Orleans diğer güney kentlerinden daha büyüleyici değildir; daha da az büyüleyicidir aslında, çünkü onların en büyüğüdür. Bu kentin asıl kısmı, manevi ovasından, turistik kuşağın oldukça dışındaki sokaklarından ve mahallelerinden oluşur." (s. 12) İki şey diyor yani: Arka sokaklara bakın ve geçmişe mazi. İkincisi biraz daha silik, yine de o tutum kendini belli ediyor biraz. Bir şehrin geçmişi, gençler için çok şey ifade etmeyebiliyor. 1959'daki Brooklyn yazısında bambaşka bir Capote göreceğiz, buram buram geçmiş kokan bir yazı. Değişiyor insan.

New York: Bu da 1946'da yazılmış. Kentin bir mit olduğunu söylüyor Capote, sonradan o mitin ekmeğini de çokça yiyecek zaten.

Ünlüleri görüyor, ünlüler hakkında yapılan dedikoduları işitiyor. Romanlarında, hikâyelerinde kullanacağı malzemeleri o zamandan biriktirmeye başladığı söylenebilir. Tutunmaya çalışan yetenekli insanlar da var, biraz da onların şehri New York. Partiler, yerel delilikler, tam Capote'nin kalemi. Bir de bu yazının penceresinden bakmak lazım Capote'nin romanlarına.

"New York'u terk edersem herhalde çok daha fazla iş yapmam gerek. Ama büyük olasılıkla da doğru değil bu. İnsan belli bir yaşa gelinceye dek taşra sıkıcı görünür ve zaten ben doğayı genel olarak değil, özel olarak severim. Yine de insan ya âşık, ya halinden memnun, ya da hırsların güdümünde, veya meraksız, ya da kendiyle barışık (ki mutluluğun eşanlamı haline geliyor bu laf) değilse, kent hiç durmaksızın zaman tüketmek için tasarlanmış, illüzyonları yiyip bitiren, anıtsal bir makine gibidir." (s. 23)

Kısanın kısası, böyle.

Haiti: Holly Golightly'nin prototiplerinden biri var burada: Estelle.

Seyyah Capote burada.

Bir de Avrupa gezisi var, iki yıl boyunca Sicilya'da yaşıyor Capote. Napoli, Roma, Venedik, böyle yerleri geziyor. Afrika'ya 120 kilometre, yazın deli sıcak, kışın rüzgarlı ve soğuk. Bir de Lola diye bir bölüm var, bir kuzgun hakkında. Birçok Capote hikâyesinden güzeldir. Bitirince gülümsedim.

Böyle. "Şehirli" Capote'nin şehirleri. Eserlerine aldığı yerel renkleri görebilirsiniz, dikkatli okuyucular iyi bir okuyucu olurlarsa diğer kitaplarda tanıştıkları karakterleri bile görebilirler.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kell Kahinesi
Seri bitti, rahatladım ama böyle bir bitiş olamaz. Düalizmle alakalı bir şeyler yazacaktım, çok üşendiğim için yazamıyorum. Bu karanlık-aydınlık meselesini merak edenler Jeffrey Burton Russell'ın Şeytan'ına bakabilirler, Kabalcı'dan çıktıydı. Serinin olayı bu olduğu için bakın diyorum, teolojik felsefeyi merak edenler yani.
Kell'e gidiliyor, Cyradis'i alıyorlar yanlarına. Peşlerine bir kurt takılıyor ki her taşın altından bir şey çıktığı için bu kurtla ilgili sürprizler de düşünülünce çıkan şey pek sürpriz olmuyor. Çok sürpriz var.

Fiks son: İyi olan kazanır. Böyle bitiyor. Evren hakkında iki güzel bilgi var; biri cehennemin ayrı bir kainat olduğu bilgisi. O ifritlerin dünyası falan demek ki bizim dünyayla bir değil. Başka bir evren o. Bir de kainatta başka bir sürü dünyanın olduğunu, tanrıların oralara gideceğini öğreniyoruz. Bunlar bildiğimiz anlamda tanrı değil aslında, öyle olmayabilirler. Bunlar görevlendirilmiş ve süper güçlerle donatılmış varlıklar. Yine tanrıya çıkıyor hadise ama bildiğimiz manasıyla değil.

Sonuçta Garion'a, İpek'e, Ce'Nedra'ya, Polgara'ya, Belgarath'a, Beldin'e ve diğer dostlara veda ettik, seri bitti. Bir ayda binlerce sayfa okuduk, on kitabı tamamladık.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Drakula'nın Konuğu ve Diğer Hikayeler
Drakula'dan bildiğimiz adam Bram Stoker, dahil olduğu edebiyat çevresinin bütün o romantik ve büyülü ortamını paylaşmaktadır. Shelley'ler, Sheridan Le Fanu, Arthur Conan Doyle, böyle adamlarla yatıp kalkınca doğal. Dolayısıyla bu romantik gotik ortamın izleri hikâyelerde de var, bir de korkunun tabii.
Kapak biraz cort, onu geçelim.

Dracula'nın Konuğu: Romanda yokmuş bu, sonradan eklenmiş mi ne olmuş. Ben olduğunu hatırlıyorum, benim okuduğumda varmış demek ki. Adamımız kontun kalesine giderken ecinnili falan bir gece geçiriyor, Walpurgisnacht. Kurtuluyor falan. Öyle.

Yargıcın Evi: Stoker'ın en bilinen hikâyesidir zannediyorum, lise düzeyi okuma kitaplarında mevcuttu. Gencimiz ders çalışmak üzere bir ev kiralar, ev de ölmüş bir yargıcın evidir falan. Gotiks, korkunçs.

Çingene'nin Kehaneti: Çingenelere dair süper bir öykü, büyüye ve geleceği görmeye meraklı arkadaşları son derece tatmin eder. İki arkadaş bir çingeneye gidiyorlar, çingene bir kehanette bulunuyor. Bu kehanete göre adamlardan biri çok sevdiği karısının kanını akıtacak bıçakla falan. Harbiden de akıtıyor ama mevzu başkaymış aslında. Ters köşeye yatıran, okuyucuya pffrt dedirten bir hikâye.

Abel Behenna'nın Gelişi: Abel'e dikkat edelim, önce can dostu, sonra can düşmanı olan Eric Sanson -Cain de diyebiliriz- ile aynı kızı severler, sonra yazı tura atarlar -kız için yazı tura atıyorlar lan, efsane- ve Abel kazanır, ardından Abel 10 yıllığına gemiye çıkar. Eğer 10 yılı bir gün geçirirse kadın Cain'in olacaktır. 10 yıl sonra fırtınalı bir havada Abel gelir, gemisi batar ve Cain onu kurtarmaya gider kayalıklara. Devamını bilir gibiyiz.

Böyle güzel efsaneler de mevcut hikâyelerde. Güzel bir gönderme daha: "Eric Sanson ve Abel Behenna yüz yüzeydiler. Kendilerinden başka hiç kimse bu karşılaşmayı bilemezdi. Ve tabii Tanrı'dan." (s. 88)

Sıçanların Cenazesi: Lovecraft, Innsmouth Üzerindeki Gölge'yi yazarken bu öyküden etkilenmediyse ben de bir şey bilmiyorum.

Fransız İhtilali sonrasında Paris'in arka sokaklarına giden bir adamımız var, Notre Dame'ın Kamburu'nda bir Paris imajı vardır, bildiniz mi? Daha doğrusu Paris'in arka sokakları, sefaletin kol gezdiği yerlerin betimlemesi. Aynısı, daha beteri hatta. Adamımız yüzükle, kolyeyle falan gidiyor ortama, bir eve girip birileriyle konuşuyor. Meraktan. Sonradan bir de bakıyor ki evin etrafı sarılmış, baltalı birileri var. Fırlayıp canını kurtarmaya bakıyor. Bir kovalamaca var, nefesiniz tutulur. Böyle bir şey olamaz.

Bunların dışında fiks bir gotik-korku öyküsü ve insanoğlunun ne kadar delirebileceğini gösteren şiddet dolu bir öykü var, daha da var aslında ama üşendim. Stoker lan işte, türü sevenin kaçırmayacağı bir yazar. Ve kitap.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sürgünde On Yıl
Önce Demir Özlü'nün Fin eşi gitmek zorunda kalıyor, ardından Demir Özlü. İki tema var, biri sürgün. İkincisi Türkiye'nin siyasi panoraması. Öncelikle Özlü'nün döneme ve sol görüşlere yaklaşımı şöyle:

"Daha 11'ler - CHP Hükümeti sırasında Türkiye'nin yakın siyasal geleceğinden umudu kesmiştim. Sadece iktidar olmaya çalışan siyasal gruplar açısından değil, toplumsal muhalefeti örgütlemesi gereken sol bakımından da. Gerçekten sol olmak isteyen gruplar da tam bir kaos, yöntemsizlik ve en acısı ideolojik gerilik içerisindeydi. Gençlik kesiminden olanları ise, yönlendirilerek ya da mecbur edilerek şiddete sürüklendirilmişlerdi. Sanırım istenen de buydu. Çünkü şiddet alanına, politikada silahların konuştuğu alana girdiniz mi, sonunda ağır basacak olan elinde en güçlü silah olandır. Bu da kuşkusuz "Devlet" olacaktı." (s. 9)

Başlangıç böyle, ardından kısa bir bakış geliyor 70'lerin sonlarına. Koşa koşa gelen darbenin ayak sesleri işitilince siyasetten kopmamak, cuntanın ardından iktidar olmak amacıyla siyasilerin suskunlaştığı veya suskunlaştırıldığı bir dönem. İlerici, vatanseverlikle dolu bir ortamda büyüyen Özlü için Türkiye giderek çekilmez bir yer haline geliyor, karısı da dış basında bir iki yorum yapıyor ve kara listeye alınıyorlar. Gidiş bu sebeple. 6 ay olacağını düşünüyor Özlü ve çok iyimser olduğunu kendi de kabul ediyor.
İstikamet Stockholm. Kültür bakanlıkları, dernekler vs. Özlü'ye burs sağlayacak ve Özlü yaşamını bu şekilde idame ettirecek. Öğretmenlik de yapıyor arada, bu sırada büyük bir yaşama uğraşı var tabii.

Ben daha çok Özlü'nün metinlerini aydınlatabilecek bölümlere odaklandığım için yolculuklarını, kimlerle tanıştığını falan pek anlatmayacağım. Orta Avrupa'yı geziyor diyelim. Tezer Özlü'yle buluşmaları var mesela. Sonra Tezer Özlü'nün vefatı, o kadar. Aralarında ne yaşandı, ne konuşuldu, hiç bilmiyorum ama Demir Özlü'nün Tezer Özlü hakkında tek kelime etmemesinin sebebini çok merak ediyorum. Sonra derin bir nefes alıp kendime geliyorum, başka bir şey düşünüyorum. Çünkü bana ne ne düşündüğünden. Bilinmesini isteseydi kendi söylerdi.

Neyse, metinler. Stockholm büyük ve sessiz bir şehir, Demir Özlü'nün oturduğu yer daha sessiz. Tek tük insanlar geçiyor. "Yüzü kırmızıya boyalı bir apartmanın dördüncü katıydı bu ve odanın penceresi, boş kumluk bir avluya, kırmızı ya da mavi boyayla boyanmış madeni kaplı öteki yapıların çatılarına bakıyordu. Orda hiç kimseyi görmüyordum. Kuzeyin insansızlığı. Derin ıssızlık. Kentin ortasındaki ıssızlık. Seni kendine çeken yalnızlık. Görünen buydu işte." (s. 18) Gecelerin en uzun sürdüğü zamanlarda bir parçacık ışığa muhtaçlık, bir sürü şey. Bu konuda kendi beğenim doğrultusunda bir bölüm alacağım, bana masal gibi geldi: "11 Aralık 79'da İsveç'e gelişimin ertesi günü, oğlumun, evin yanındaki yuvada katıldığı Santa Lucia töreni vardı. Sabahın 7'sinde oraya gittim. Stockholm'da karanlığın en uzun sürdüğü dönemler... Peri gibi beyaz elbiseler giymiş çocuklar, ellerinde mumlarla dolaşıyorlar, Tanrı'dan ışığını artırmasını isteyen şarkılar söylüyorlar." (s. 34) İnsan Orta Dünya'daymış gibi hisseder kendini ya, ortama bak.

Darbe olur, kaçan aydınlar kaçar, kaçamayanlar hapse atılır. Gönüllü sürgünlükten zorunlu sürgünlüğe doğru adım adım ilerleyen Özlü, kendini diğer sürgün yazarlarla karşılaştırır. Seferis, Mann, Brecht, Remarque. Seferis'in çocukken göç etmek zorunda kaldığı İzmir'e duyduğu özlemini anımsatarak kendisinin bildiği Türkiye'nin yok olduğunu söyler. Türkiye yitik bir ülkedir artık. Demir Özlü'ye kitap okuyup yazmaktan başka, bir de dostlarını görüp Avrupa'yı gezmekten başka bir iş kalmaz. Birçok toplantıya katılır, Ginsberg, Kundera, Steiner gibi mühim yazarlarla tanışır. Bir de üniversiteden hocalarıma rastladım: Emine ve Esko Naskali. Esko Fin, iyi Farsça bilir ama anlatamaz. Emine Naskali'yse tam bir dilbilimci. Finlandiya'da yemek yiyorlar berabercenek.

85'te vatandaşlıktan çıkartılıyor Özlü, birçok Türk ve yabancı aydın bunu protesto ediyor. 91'de vatandaşlık geri veriliyor ve memlekete dönüyor Özlü. Pek kısa anlattım, geri kalan bölümlerde bolca Avrupa, bolca kent ve bolca özlem bulacaksınız.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Yazın Tarihi
Şimdi Şemsettin Ünlü diyor ki bu kitap yazarın ilk kitabıymış, bu yüzden öyküler çelimsiz bir nitelik taşıyormuş. Adamın en çelimsiz öyküleri bunlarsa ben bir şey demiyorum sayın Ünlü, değme babayiğit öykücü kolay kolay yazamaz bu incelikte.
Öykü öykü.

Bir Yazın Tarihi: Amcasının mı, dayısının mı, her kiminse onun Çubuklu'daki yalısına gelen gencimiz, uzaktan akrabaları olan Güzin, Nevin, Âliye, Samiye isimli dört kızın arasına düşer. Genç 22 yaşında falan, kızlar 15-18 arası ve bazıları kardeş, hangileri olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Bir de çirkin ördek yavrusu Meliha var, o da uzak bir akraba ama diğer kızlarla takılmıyor pek. Sessiz, sakin, hastalıklı bir kızımız. Diğerleri bunu ya umursamıyor, ya da inceden dalga geçiyorlar. Zorbalık yok lakin.

Bütün olay bu altı genç arasında dönüyor, bir de döneme özgü güzellikler var tabii. Yalılar, kayık sefaları, mesireler... Bir de müzik. Halit Ziya için müzik, öykünün doğasının bir parçası. O derece mühim. Burada da piyanolar çalınıyor, udlar çalınıyor. Böyle böyle işler. Bir de sevgiye, aşka muhtaç birkaç genci kat bir araya, tamam. Biz şehirli çocukların anlamaktan çok uzağında olduğumuz bir aşk, sevda vaziyeti var. Yani dönemi de biliyoruz; çok seven insanlar vardır, kavuşamayıp verem olurlar ve ölürler. Gizli gizli aşk yaşarlar, ölürler. Yahut yaşayamazlar, toplumdan çekinirler. Gönül olayları şimdiye göre oldukça sıkıntılı. "Seviyorsan git konuş babuş," diyorsun, bundan 100 yıl önce öyle bir şey olamazdı. Mendiller, kaçamak bakışlar, küçük mektuplar... Bu tarz. Tabii öykünün sonunda bu aşırı hassaslık sayesinde dört güzel kızı değil de hastalıklı Meliha'yı seçiyor gencimiz, biz de şaşırmıyoruz. Ha pardon; şaşırıyoruz, çünkü Meliha gencin gitmesini istiyor. O da çocuğu seviyor olmasına rağmen. Böylesine hastalıklı işte, anlatabildim mi? Hassas.

Bravo Maestro: Yaşlı bir müzik öğretmeni, 70 yaşında. Ders verdiği okuldan şutlanacak, az kalmış. Küçücük, leş bir odada yaşıyor. Zamanında okulu başarıyla bitirmiş, enstrümanında usta, eserler bestelemiş ama eleştirmenler onu hep baltalamış. En sonunda bestelediği ölüm temalı bir eserini öğrencilerine öğretiyor, ölüyor ve arkasından o eser çalınıyor. Son derece dertli, karanlık bir öykü.

Müzik hakkında şöyle söyletiyor karakterini Uşaklıgil: "Müzik şu kağıtlarınızda gördüğünüz işaretler değildir; müzik yalnızca kulağa hizmet eden seslerin birbirini izleyen karışımı ve uyuşumu da değildir. Müzik ölçüler ölçülerde değildir. Müzik başka bir şeydir ki o ancak bestecinin ruhunda bulunabilir. Sorun onu bulup ortaya çıkarabilmek, onu dile getirebilmektir. Müziğin anlamı: İşte bütün sır, sanat oradadır. Müzik ruhun bir dili değil midir? O halde onun anlatımının inceliklerini anlayabilmelidir. Bu, ders alınmak yoluyla öğrenilemez, elde edilemez; sezinlenip duyulunabilir ve sezinlenilip duyulabilinirse sanat başlar..." (s. 61)

Yırtık Mendil: Uşaklıgil'in İzmir günlerinden kalma gerçek, veya gerçeğe pek yakın bir öykü zannediyorum. Mazi ve şimdi arasındaki inanılmaz zıtlık. Zaman geçiyor, her şey değişiyor ve eskinin parıltılı insanları, şimdinin sefilleri oluyorlar. Böyle.

Kırk Para: Halit Ziya, çocukları çok sever. Öyle böyle değil. Onlara maceralar yaşatır, onları mücadelelere sürükler, onları korur, kollar. Bazen de hayata onların penceresinden bakar. Çocuklarla ilgili çok önemli bir sözü var, az sonra gelecek.

Bu öyküde çekirdek bir aile var, tramvay bekliyorlar. Tramvay geliyor, geçiyor, binmiyorlar. Çocuk çok hareketli, sürekli bir şeyler soran, öğrenmek isteyen bir çocuk. Bildiğimiz çocuk işte. Parasızlığı sormadan, yaşayarak öğreniyor. Kırmızı tramvaya neden binemediklerini, kırk paranın nelere kadir olduğunu, her şeyi. Bir ailenin çocuk sevgisi, anneyle babanın ilişkisi, ekonomik vaziyetler, çocukların büyümeleri, her şey hakkında süper bir öykü. İç yakar.

Zevrak'la Ebrû: Halit Ziya'nın bir diğer takıklığı da hayvanlar. Onları kişileştirir, onlara anlamlar yükler. Adam her şeyden bir öykü çıkarabildiği için doğal. Burada da birbirine sadık olmaya çalışan, yavrularını büyüten iki güvercin var. E bunlar hayvan. Haliyle sadakat gibi bir kurum yok aralarında. Dönem edebiyatının bir özetini verivereyim size:

"Zavallı sevda kurbanı! O zaman bana bu trajedi, bir Zevrak olmak için ne büyük bir imrenti vermişti! Ben de böyle mutlu bir sevdadan sonra onun ayrılık acısıyla erimek, ölmek isterdim." (s. 105)

Mavi Yalı: Mai ve Siyah'ın temeli buradadır. Bir kaptan, hayallerinin çok uzağına düşüp vapurlarda çalışmaya başlar, güzergahında mavi bir yalıya bakarak hayal kurar. Sonu elbette mutlu bitmiyor, çünkü bitmez, biterse hüzünlü, dertli bir öykü olmaz. Daha bir bu kadar öykü var, hepsi birbirinden güzel. Ölümlü, ağlamalı. İçim daraldı.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hanım Ana'nın Cenaze Töreni
Macondo ellerinde geçen öyküler. Kasabanın kurulmaya başlandığı Yaprak Fırtınası'nın ardından geliyor.
Bir Salı Günü Öğle Uykusu: Trenin kasabaya gelişine şahidiz, trenle kasabaya gelenlerse bir sonraki adımı oluşturuyor. Kadın ve kızı, trenden inerek pederin evine giderler. Peder uyuyor, kaldırıyorlar. Hırsızlık yaptığı için öldürülen oğlunun mezarını görmek istiyor kadın. Her şeyle birlikte yaşayan Bayan Rebeca öldürmüş, Yüzyıllık Yalnızlık'ta hikâyesini görebilirsiniz. Kasabalı olayı duyuyor, kilisenin etrafında toplanıyorlar ve kadıncağız mezarı ziyaret edemiyor. Bu.
Bu Kasabada Hırsız Yoktur: Biraderimiz bir bilardo salonuna girer, çalınacak bir şey bulamayınca üç adet bilardo topu çalar. Mekanın sahibi iki yüz pesonun da gittiğini söyler. Bizim oğlan topları satamaz, bir yandan da Raskolnikovvari bir acı çekmeye başlar.
Bazı öykülerde sadece adı geçen, bazı öykülerde önemli karakterlerden biri olarak karşımıza çıkan insanlardan bir potpuri. Sadece bu dünyanın içine girenler anlayabilir, o yüzden ayrımcılık yapıp ilk kez böyle bir şeyin varlığından haberdar olanlara… , Yüzyıllık Yalnızlık okuyun diyeceğim.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sisli Yaz
Bener'in çorba romanlarından bir diğeri. Misal bir Baharla Gelen, bir Oyuncular ne kadar güzel romanlardır. Karakterlerin her bir bölümde ayrı yönlerden olgunlaşması, bunların sebepleri için kurgudan kopuk olmayan geriye dönüşler ne kadar süper, ama Bener'in böyle romanlarında aynı özeni bulamıyor okuyucu. Bener'in ortaya koyduğu dünya o kadar düz ki siyahtan ve beyazdan ibaret, düz adam anlatımıyla olay bu. Boğuluyor insan. Karakterlerin tek boyutluluğu ister istemez romanın sonuna dair tahminler oluşmasına zemin hazırlıyor ve beklenilen sondan sonra bir zevksizlik ortaya çıkıyor.
Aydın kardeşimiz 35 yaşında bir avukat. Gençliğinde anarşik olaylarda bulunmuş, koluna bir kurşun yiyince bırakmış o olayları ve fakülteden arkadaşı Semra'nın tenasül uzvu dostu olmuş. Semra'nın da aile zengin, şirketleri falan var. Semra Aydın'ı şirketlerine avukat olarak aldırıyor ve Aydın bir anda sınıf atlıyor. Buraya eski devrimciliği koyduk, para uğruna istemediği ortamlara giren, değişen bir insanı da gördük. Kişisel bunalımlar daha bitmedi, bir de kadınlara karşı yaklaşım var. Aydın pek sevişen bir kardeşimiz. Kimle seviştiği pek fark etmiyor. Sürekli bir doyumsuzluk, tatminsizlik hali. Aşık olmak isteyen bir şapşal yani. Biraz daha akıllıca davranmasını bekleriz bir insandan, öyle değil mi? Yok, Aydın Bey en ebleh işlerin peşinde koşacaktır.

Aile de bir acayip; babası haftada bir geneleve giden bir bay, annesiyse normal anne. Torun sevdasında, bu yüzden oğlunu evermeye bakıyor. Ailede bir sıkıntı yok, bir anne figürü aratacak kadar baskın da değil anne. Zorluklar içinden gelmişler, Anadolu'da oradan oraya gitmişler ve Aydın da zorlukla okumuş. Bunun getirdiği bir sıkıntı var ister istemez, Aydın'ın girdiği zengin ortamların müsebbibi bu.

Sekreter Güzin Hanım. Olmasa da olurmuş, kurguya bir katkısı yok. Aydın'ın sağduyusu görevinde ama pek akibet değiştirmişliği de yok. Kardeşi anarşik olaylardan hapis yatıyor, Aydın'ın duyduğu yakınlık buradan kaynaklanıyor muhtemelen. Davayı sattığını düşündüğü için.

Aydın'ın aşık olduğu kız, Hârika. 16 yaşında. Dünya güzeli. Ve kutuplar kadar soğuk. Anne Şaziye Hanım. 40'larına gelmiş vamp bir kadın. Aranıyor, Aydın'a da sarkıyor.

Semra'nın ailesi, Hâdi Bey mesela. Bir nakliyat şirketinin, hatta holdingin başı. Bu romanda da nakliyat şirketinin, daha doğrusu nakliyat şirketindeki bir efendinin çevirdiği katakulliler var ki direkt Anafor namlı bir diğer Bener romanını çağrıştırıyor. Neyse ki araya PKK'yı sıkıştırmamış Bener, o da olsaymış tam olurmuş.

Sos olarak araya atılan sol-sağ kapışmaları var, biri zaten Aydın'ın hayatında. Bir diğeri, Aydın'ın Bostancı'da Barba Niko adlı bir meyhanecinin oğlunun olayı. Yunanistan'da cunta sonrasında yaşanan bir çatışmada öldürülüyor. Jale'yle Murat'ın yarattığı bir sen-bizi-sattın havası var üstüne. Fena.

Olay şu: Aydın bu Hârika'yla tanışıyor annesinin vasıtasıyla. Şaziye Hanım tam bir leş anne; otoriter ve kızına nefes aldırmayan cinsten. Aydın da kızı buldu ya, bütün sıkıntılara rağmen evlenmek için elinden geleni yapıyor. Bu sırada işi dolayısıyla tanıdığı bir gümrükçünün vasıtasıyla Bostancı'da işlenen bir cinayet davasını inceliyor. Bir tamirci varmış, evlenmiş ve kızın anasının tacizine maruz kalmış. Tam bir sapkın ilişkiler yumağı. O cinayetteki olayların çok benzeri Aydın'ın da başına geliyor. Okuyucu düşünüyor, lan bu Aydın aslında şizofren olmasın, iki farklı olay ileride birleşiyor olmasın diye. Lakin öyle bir şey yok, son derece düz bir şekilde bitiyor roman. Evleniyorlar, Hârika meğerse bir başkasını seviyormuş, o başkası da Şaziye Hanım'ın sevgilisiymiş de, Hârika o adamdan hamile kalmış da. Eef.

Pek başarılı bulmadım ben, Erhan Bener'in sadık okuyucuları dışında pek ilgi çekeceğini de sanmıyorum. Birkaç cümle ayırmıştım da tipik boğuntular, yazma gereği duymadım.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir