Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Son Okur
Gerçeklikle kurmaca arasındaki sınırı zorlayan yazarların arasına Toscana'yı da katıyorum, sıranın önlerine geçmesini sağlayan biçemi takdire oldukça değer. Yer yer postmodern klişelere yaslansa da Meksika'nın kaotik ortamında biten -neydi o her yerde biten arsız ot?- insanların yaşadıkları dünya gerçek, mesela Meksika diye bir yer yok. Kurmaca bir Meksika var, Sancho Villa ve diğer isyancılar gerçek ama hikâyeleri anlatılan toprakların var olup olmadıkları konusu dönüp dolaşıp kurmaca duvarına tosluyor. Aslında anlatılan her şey bu duvara toslamak zorunda ama okur olarak sınırsız bir güce sahibiz, mesela ben anlatılan her şeye inanıyorum. Meksika diye bir yer var, kayıp bir çocuğun cesedini kuyudan çıkarıp armut ağaçlarının dibine gömen bir adam var, bu adamın tek başına açtığı ve hiç kimsenin gelmediği kütüphanesinde gerçekliği okuduğu metinler üzerinden yaratan bir babası var, bunların hepsi gerçek, gerçeklikleri değillenemez. Galileo'dan mülhem, "Ben gerçek değil desem de gerçek." O yüzden Toscana'nın dünyasında neyin gerçek olduğuna odaklanıyorum şu an ama önce klişeler. Okuduğumuz metnin anlatının sonunda bir karakter tarafından okunmaya veya yazılmaya başlanması, bir. İç savaş zaten o coğrafyanın kaderi ve kederi, bunu klişeden saymayabiliriz veya yarım sayalım, tamamen gerçek bir mevzu olduğu için. Gerçekliği okuduğu metinler yoluyla tekrar kuran -tersi de geçerli- karakter, iki buçuk. Bir kayıp, bir yitim sonucu gerçeklik algısı kaymış olan bir karakter, üç buçuk. Toplamda bu klişelerin gayet iyi bir şekilde kullanıldığı iyi bir metin var elde, okunmasını öneririm. Toscana'nın iyi bir buluşu, çevirmen Pınar Savaş'ın da notunda belirttiği gibi gerçeklikle kurmaca arasındaki sınırı ortadan kaldırmak için noktalama işaretlerini ketlemek. Alıntılarda, diyalogların başında ve sonunda vs. herhangi bir tırnak veya ayırıcı bir işaret yok, virgül ve noktadan başka. Diyaloğun nerede başlayıp nerede monoloğa geçtiği, anlatı zamanının nerede kesilip karakterin okuduğu metindeki anlatının nerede başladığı olabildiğince belirsiz kılınmış ki metin içindeki metin ana metinden ayrılmasın, diyaloglar tek bir karakterin ürünü olsun veya monologlar herkes tarafından söylensin. Aşırı deneysel bir durum yok, yine de dikkatli bir okuma şart. İsyancılarla askerler arasındaki çatışmaların, ülke tarihindeki ayaklanmaların ele alındığı bölümler nispeten lineer anlatıya uyuyor ama karakterlerin dahil olduğu her bölümden bir oyunculluk bekleyebiliriz. Şöyle aslında, Rushdie'nin Geceyarısı Çocukları nam muazzam, olağanüstü metnini ele alalım, meseleyi çok daha basitleştirelim ve noktalama işaretlerinden kurtaralım, Toscana'nın metnine ulaşabiliriz diyeceğim ama ulaşamayız, Geceyarısı Çocukları'nın girift yapısı bu sihirli dünyaların anlatısını çok uç bir noktaya ulaştırmış durumda. Sonuç olarak elimizde anlatım tekniği açısından yeni -bildiğim kadarıyla yeni tabii- ama ele alınan meseleler açısından çok da yeni olmayan bir metin var.
Güneş kavurucu, insanlar yoksul, su kuyuları kurumaya yüz tutmuş. Icamole'de durum aşağı yukarı böyle. Melquisedec'in kuyusu iş görüyor, bütün köy adamın kuyusunu ihtiyatlı bir şekilde kullanıyor ama Remigio bol bulmuş gibi saçıyor biraz, yıkanmak gibi biraz lüzumsuz işlerde kullanıyor suyu. İlk bölümde suyun önemini anlıyoruz, kuyuya atılan ölü bir hayvanın bütün kuyuları kirleteceğini, yer altındaki su yollarının birbirine bağlı olduğunu söylüyor Lucio, Remigio'nun babası. Mesela Remigio kuyuda bir kız bulduğu zaman onu hemen oradan çıkarmak gerektiğini düşünüyor, zaten azaldıkça azalan suyun kirlenmemesi için. Önce kızın ölü olup olmadığını anlamıyor, çıkarınca anlıyor. Kızın civar yerleşimlerden olmadığını anlıyor, babasının da fikrini alarak armut ağaçlarının dibine gömüyor bedeni. Bu ağaçlar önemli, civardaki sayılı besin kaynaklarından biri olan armudun ana vatanı, yetiştiği yer, toplandığı mekan, yendiği gölgelik, düşmeye teşne yaprakların meskeni bu ağaçlar. Lucio için kütüphanesi kadar önemli. İnsanlar Lucio'ya yemek getiriyorlar, bir de kitap alıyorlar, ödünç. Lucio kitaplarına öyle bağlı ki tek başına inşa edip doldurduğu kütüphaneye devlet yardımı kesildiği zaman bile açık tutuyor mekanı, tek başına işletiyor. Sözün gelişi işletmek, bütün gün oturup kitap okumaktan başka yaptığı bir şey yok. Yazarların metinlerinde yer verdikleri yemekleri gördüğü zaman siniri bozuluyor, gerçek yaşamda bahsedilen yemeklerin uzağından yakınından geçmediği için. Keşiş gibi yaşıyor, Fransızca bir metin okuduğu zaman Fransızlaşıyor, bir katilin anlatılıyorsa küçük bir kızın ölüsü civardaki kuyulardan birinde bulunuyor, mesela. Anlaşılıyor ki kız aşağıdaki kasabada kaybolmuş, Icamole'ye kadar nasıl geldiği bilinmiyor. Lucio mevzudan haberdar olunca hemen okuduğu metinleri hatırlıyor ve ne yapılması gerektiğini söylüyor falan, babayla oğlunun arasındaki ilişkiye baktığımız zaman genellikle babanın sözünün geçtiğini ve oğlanın kendini pek dinletemediğini görüyoruz, baba sürekli olarak okuduğu metinlerdeki karakterleri canlandırıyor, oğlunu o sırada ne okuyorsa oradaki bir karaktermiş gibi görüyor. Remigio için zorlu bir yaşam. Annesinin ölmesi Remigio için büyük bir kayıp, babası içinse kayışı koparmak için geçerli bir neden. Anne sık sık karşımıza çıkıyor, anılarda ve okunan metinlerde. Eşini yaşatmak için durmadan kitap okuyan bir adam işte Lucio, Remigio'ysa kaybının yasını tutup yaşamına devam ediyormuş gibi görünüyor. Lucio'nun okuduğu kitaplar, en azından bir kısmı tamamen uydurmaca değil, aralarında Metis'in bastığı Madrid'de Sonbahar var örneğin. Başka neyin tamamen gerçek olduğu konusunda aynı şeyi söylüyorum, her şey gerçek.

Icamole'nin tarihçesi için genişçe bölümler ayrılmış, 1876'daki savaştan sonra Icamole açık hava mezarlığına dönüştüğü ve ölenlerin hiçbirinin adı bilinmediği için ölülerin Icamole'ye gömülmesi yasak, bedenlerin birbirine karışmaması için. Onca bedenin ayırt edilmesi imkansız gibi gözükse de, evet, imkansız. Bir şeyi değiştirmiyor bu, Remigio emre karşı gelip çocuğu gömüyor ve gömer gömmez kızın annesi çıkıyor ortaya, ondan önce iki jandarma köye geliyor ve küçük bir kız çocuğunun görülüp görülmediğini araştırıyorlar. Köy pek kalabalık olmadığı için işleri kısa sürüyor, kibirle ayrılıyorlar o mezbeleden. Lucio'nun kurgusu bunlar, Son Okur'da kendi hikâyesinin anlatıldığını düşünürsek, üstelik her okurun metni kendince biçimlediğini de aklımızda tutarsak katman katman bir yoklukla karşılaşıyoruz, karakterler hem yer aldıkları metinden hem de yaşamlarından yola çıkarak korkunç bir yalnızlığın içinde yaşamaya mahkum oluyorlar, kendilerini de mahkum ediyorlar bir yandan. Lucio'nun kitaplardan başka çıkış yolu olmamasına rağmen en sonda mevzu bahis metne dönmesi bu yalnızlıktan, eh, belki de hoşlandığını gösteriyor. Yalnızlığa şekil veriyor üstelik, noktalama işaretlerine dair fikirlerinin okuduğumuz metin üzerinde uygulandığını görüyoruz zaten, karmaşık bağlantıları çözmek için metnin gizemlerini açığa çıkarmak, karakterlerle anlatım biçimini denklemek gerekiyor. Metni iyi okumak lazım yani, yoksa aslında kuru olmayan ama kuru bir anlatıyla karşı karşıya kalabilirsiniz. Bazı ipuçlarını bulmak kolay, Lucio'nun okuduğu metinde geçen Alberto Santín'in gömdüğü çocukla Remigio'nun gömdüğü çocuk arasındaki paralellik kendiliğinden oluşuyor, bu noktada da Lucio'nun dünyayı görme biçimiyle Remigio'nunki ayrılıyor. Remigio kitaplarda anlatılan hiçbir şeyin gerçek yaşamda edinilen deneyimlerin yerini tutamayacağını düşünüyor, babasının düşündüğünün aksine. Çocuğu gömerken duyduğu acıyı düşünürken şöyle diyor: "Alberto Santín bunların hiçbirini bilmeyecek çünkü yazmak yaşamak değildir, çünkü okumak da yaşamak değildir." (s. 50) Bu yüzden kitaplarla pek ilgisi yok Remigio'nun, edebiyatla ilgili ne kadar eleştiri ve görüş varsa hepsini Lucio vasıtasıyla görüyoruz. Mesela ölü yazarların metinlerini daha çok beğeniyor, o metinlerde aşırı tüketimin çirkinliğine dair aşırı örnekler olmadığı için. Günümüzün edebiyatında ürünler, duygular, insanlar kolayca tüketiliyor, oysa yüz yıl öncesinin yazarları yaşamın özüne dair yazıyorlar, karakterleri çok gerçekçi -çook gerçekçi- ve kola içmiyorlar.

Lucio'nun takıntıları -kendisince- gerçek edebiyatın peşinden koşmasına yol açıyor ve tutkuyla yaklaşıyor bu işe, örneğin beğenmediği metinler için ayırdığı bir oda/mezarlık var, kitapları oraya atıp çürümelerini bekliyor. Yakamıyor, gömemiyor, ulaşılmaz kılıyor. Bunun yanında çocuğun annesi ortaya çıkınca kadınla kurduğu ilişki de bu tutkusunun yardımıyla biçimleniyor. Kadın da kitap kurdu, deli gibi okuyor ve bu sayede iyi anlaşıyorlar. Kaybedilen eşin yası, kurmacalardaki kusursuz kadının ortaya çıkmasıyla birlikte tamamlanan bir sürece dönüşüyor. Eşin bir kitapta geçip geçmediği konusunda elimizde tutarlı bir bilgi yok, Lucio'nun da kafası karışıyor en sonunda, her şey giderek kurmacanın bir parçasına dönüşüyor ve malum sona ulaşıyoruz.

Son olarak toplumsal meseleler. Toscana sürüyle çarpıklığın olduğu ülkesini eleştirmekten geri durmuyor. Şu sadece bir örnek: "Meksika her daim en iyi Meksikalıları sürgüne gönderdiği için akbabaların ganimeti haline gelmiştir." (s. 113)

Sağlam bir metin bu, okumalısınız.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tuhaf Kurgu Yazmak Üzerine Notlar & Seçme Yazılar
Lovecraft'ın mektuplarından bir parça, makalelerinden de bir parça. Adamın otuz bin mektup yazdığı söyleniyor, o zamanların WhatsApp'i mektup zincirleri olduğu için, Lovecraft da her türlü amatör oluşumu desteklediği için gününün önemli bir bölümünü mektup yazarak geçirdiğini söyleyebiliriz. Bunun yanında yazar arkadaşlarıyla mektuplaşmaları da var ki asıl ilgi çeken kısım bu ama derlemeye Clark Ashton Smith'e yolladığı mektup dışında dişe dokunur bir metin alınmamış ne yazık ki. Lovecraft'ın zaten bir avuç okuru varken mektuplarının basılması ekonomik intihar olur, elini bu taşın altına sokacak babayiğit henüz yok, interneti kurcalayınca bazı mektuplarına ulaşılabiliyor gerçi. Her neyse, bu bile önemli bir girişim. Laputa Kitap güzelliği.

Sıradan gidiyorum, Lovecraft'ın kısa bir otobiyografisi. Ataları toprak sahibi olduğu için kendini daha çok taşralı olarak görüyor. Evliliğini sürdürmek için yaşadığı topraklardan ayrılıp New York'a yerleştiği kısa sürede tutulduğu buhranları, her gün çıktığı kısa gezintilerin eksikliğini düşünürsek doğadan ayrı kalamadığını söyleyebiliriz. Çok küçükken tuhaf şeylere tutulduğunu söylüyor, babasının ölümünden sonra eksantrik bir büyükbabanın gözetiminde büyüdüğü için bu da normal. Büyükbabası Lovecraft'ı geceleri karanlık koridorlarda ve boş odalarda gezdirirmiş, karanlık korkusunu yensin diye. Poe'nun da küçükken mezarlıklarda takıldığını biliyoruz, çocukluklarında alıyorlar zehri. Peri masallarını, cadı ve hayalet hikâyelerini dinlemekten keyif alıyor Lovecraft, Yerel Şam Pazarı'ndan edindiği eşyalarla bir Arap köşesi yaptırıyor, Abdul Alhazred'in kurgusal unvanını bu sırada aldığını söylüyor. Bulfinch'in meşhur mitolojisini okuyor ve Boston'daki klasik sanat müzelerine giderek "Romalıya dönüşüyor". Roma dönemine hayranlık duyuyor kendisi, Roma'nın yıkılışından sonraki zamanların karanlığından nefret ediyor, yaşadığı çağdan da nefret ediyor, bu yüzden Roma dönemini ve öncesini araştırıyor, Yunan ve Roma mitolojisindeki varlıklara inanıp onları göreceğini hayal ediyor. Okumayı üç yaşında söktüğü ve dört yaşından itibaren uçuk kaçık metinleri okumaya başladığı için pazar okulunda pagan pagan şeyler söyleyip din adamlarını dehşete düşürüyor, okula devam etmiyor liseye kadar, evde eğitim görüyor. Liseyi zar zor bitirdikten sonra üniversiteye gitmiyor, yazma çalışmalarına başlıyor ama önce Poe okumaya başlıyor tabii, sekiz yaşında "idolüm" dediği Poe'yla tanışıyor, Poe etkisi kendini gösteriyor ve kendi sözleriyle "kötü öyküler" yazmaya başlıyor Lovecraft. Bu sırada bilimlere merak sarıyor, evinin mahzenine bir kimya laboratuvarı kurduruyor. Herbert West'in bulunduğu öyküler bu dönemin anılarıyla yazılıyor. Sonra Lovecraft bakıyor ki bilim pahalı ve ailesinin durumu iyi değil, edebiyata dönüyor. Doğup büyüdüğü ev satılıyor bu sırada, Lovecraft için büyük travma. Bir gün zengin olup evi geri almayı düşünüyor ama hiçbir zaman zengin olamayacağını anladığı an kendi dünyasını kendinden emin bir şekilde inşa etmeye başlıyor. Geçinmek için başka yazarların metinlerini düzeltiyor, bir yandan da öykülerini ve makalelerini yayımlatıyor. Yıllar geçiyor böylece. "Sosyal, sanatsal ve politik bakımdan son derece muhafazakârım ve bununla birlikte tümüyle bilim ve felsefeyle geçen otuz dokuz yılıma rağmen uç noktada bir modernistim de." (s. 17) Daktilo kullanmıyor, soğuğa karşı olağanüstü hassas olması zaten bilinen bir şey, 37 derecede kasılmaya başlıyormuş. En önemli kısımlardan biri şu: "Yayımlanmayacak yazılar üretmekteki olağanüstü hızım, ciddi baktığım bir hikâyeyi ağır ağır, özenle incelememe olanak veriyor. Ahenk ve nüanslar da dâhil, ayrıntılara çok dikkat ediyorum ama amacım mümkün olan en kuvvetli sadeliği, sanatı saklayan sanatı yakalamak. Genelde orta uzunluktaki bir hikâyeyi üç günde, farklı uzunlukta seanslarla yazıyorum. Düşünce silsilemin bozulmasını sevmediğimden başka bir işin araya girmesine izin vermiyorum." (s. 19) Cthulhu'nun üç günde ortaya çıktığını düşünüyorum, müthiş bir şey.
Bir makale, kedilerle köpeklerin kıyası. Lovecraft ağır bir kedici ama iş bununla kalmıyor, kediler üzerinden psikolojik, siyasal vs. pek çok çıkarımda bulunuyor. Ağır bir ırkçı, öyle olmadığını söylese de ırkçılık alenen ortada. Kedileri Ari ırkın yılmaz ruhundan parçalar taşıdıkları için, mitolojide önemli bir yer tuttukları için ve daha pek çok sebepten ötürü çok seviyor, kedili fotoğrafları da var kendisinin. Neyse, özet şu: "Köpeklerin en çok hayal gücünden yoksun köylü ve kasabalılar tarafından, kedilerin ise hassas şairler, aristokratlar ve filozoflar tarafından sevildiği az sonra, biraz biyolojik ortaklık üzerine fikir yürütünce daha iyi ortaya çıkacaktır." (s. 25) Valla ortaya çıkan şey müthiş bir hayal gücüne sahip bir adamın dünyayı görmek istediği biçimiyle görmesinden başka bir şey değil. Ağır bir monarşi yanlısı, faşist düşüncenin zaferini bekleyen bir adam Lovecraft, demokrasinin saçma sapan bir icat olduğunu ve aristokratik monarşiyi desteklediğini söylüyor. Seçkinci, "melez" ve "aşağılık" olarak gördüğü diğer ırkları yerin dibine sokarken köpekleri de o ırklarla bir tutuyor. Köpekler aptal, sağa sola salyalarını akıtan köleler, başka bir şey değil. Üniversitenin ilk yılında Hasan Fehmi Nemli çevirisinden külliyatı okuyup derinlemesine araştırmaya giriştiğimde Lovecraft'ın bu fikirlerini öğrenip şok olmuştum, hiç yakıştıramamıştım ama o zamanlar ayrım yapamıyordum, öykülerle öykülerin yazarı arasında derin bir uçurum olabileceğini çoktandır biliyorum.

Clark Ashton Smith'e bir mektup. Smith'in Verlaine çevirdiğini öğreniyoruz, Fransızca şiirler yazdığını öğreniyoruz, resimlerinden zaten haberdarız, eğer azıcık ilgimiz varsa. "Şimdi çizim tahtana yerleştirdiğin o yeni kâğıt için merakım daha da kabardı. Şeytani dehanın tasavvurlarıyla kâfirleşen o kâğıdı çok geçmeden görebilecek miyim acaba!" (s. 42) Lovecraft'ın bir öyküsünün karakteri olan ressam Pickman acaba Smith'ten esinlenmenin sonucu mu diye düşünüyorum, muhtemelen. Abdul Alhazred ve Necronomicon'la ilgili bilgi topladığını söylüyor Lovecraft, kurmacayı samimi arkadaşlarına yolladığı mektuplarda bile sürdürüyor, çok ilginç. Vathek'ten esinlendiğini de söylüyor arada bir yerde, zaten Doğu kültürüyle ilgili canavar gibi araştırma yaptığı için gayet mümkün. Arkham ve Miskatonic Üniversitesi de bahislerden biri. İnandırıcılık için başlangıç noktası arkadaşlar sanırım, Lovecraft inanmadığı bir şeyi yazmıyor sanki.

August Derleth'e bir mektup. Randolp Carter'ın Hikâyesi nam öykünün kaynağını anlatıyor Lovecraft, aslında öyküyü yazmadan "yazdığını" söylemek mümkün. Gördüğü bir rüyanın detaylarını veriyor: sis, mezarlık, telefon teli, kürekler, sonrasında arkadaşın mezardan aşağı inişi falan, hikâyenin aynısı işte. Lovecraft kendisini Randolph Carter'a çevirerek yazmış öyküyü. Merak ettiğim şu ki Randolph Carter'ın geçtiği diğer hikâyeleri de rüyasında mı gördü Lovecraft, yoksa iş bir noktadan sonra uydurmacaya mı döndü? Bu meselenin yer aldığı mektuplar varsa keşke onlar da çevrilseymiş.

Robert E. Howard'ın intiharından sonra kaleme alınmış bir makale var, bu makale Minima'dan çıkan Solomon Kane'in sonunda da yer alıyor. Howard'a derin bir hayranlık duyuyor Lovecraft, hatta imreniyor. Mektup arkadaşı ikisi ama hiç görüşmemişler, Howard tek bir yazar arkadaşıyla görüşmüş intiharına kadar. Onun hikâyesi de ilginç ve garip. Petrolün yanı başındaki yaşamın da petrol gibi çürümüş vaziyete geleceğinden bahsetmiş bir kez, babasının işi yüzünden petrolle sürekli burun buruna geldiği için yaşamından vazgeçmiş. Howard da çok şahane yazardır, gıyabında teşekkür edeyim.

Geri kalan makalelerde tuhaf kurgu yazmak üzerine birtakım notlar, şiir sanatı üzerine birtakım atıp tutmalar, bolca ırkçılık ve tepeden bakmacılık, ukalalık ve benzeri şeyler var, Lovecraft hayranı olan beni tatmin etti açıkçası. Fikirler değil, öykülerini sevdiğim adamdan birkaç şey daha okumak tatmin etti. Lovecraft hayranları mutlaka okumalılar, kesmeyince internetten başka mektuplarını da bulmalılar. Çevirmeliler ve mümkünse basmalılar. Evet.
Yanıtla
4
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Günü Bitirme Sanatı
Raskol'un Baltası ne güzel öyküler basmış ya, geçende kampanyadan aldığım kitapları birer birer okuyasım var ama aralara başka kitaplar sıkıştırıyorum ki hemen bitirmeyeyim, güzelliği zamana yayayım. Banu Özyürek'i hemen okumak istedim, Twitter'da sıklıkla övülüyordu, merak ettim. Evet, Banu Özyürek övülmelidir, iyi bir öykücü. Öykülerdeki birkaç tökezden de bahsedilmeli, bunun yanında öyküler derinlemesine incelenmeli. Fatma Nur Kaptanoğlu'yla kıyaslamalı bir okuma yapılabilir mesela, sesleri çok benzer, hatta birinde dedenin vefatından hemen sonrasındaki cenaze evi sekansını diğerindeki bir öyküde yer alan anneanne, anne ve meftun dede üçgeninin hemen berisine yerleştirmek mümkün. Bizim kuşağın torunluğu ağırlıklı olarak annenin veya babanın kayıpla baş edememesi üzerinden biçimleniyor, biyolojik duvar yıkıldığı için ölüme bir adım daha yaklaştıklarını fark eden ebeveyn bir yana, ikinci sıraya yükseldiğimizi bildiğimiz için ölümle kendiliğinden bir mesele doğmuş oluyor. Korkuyu dizginlemek için anneden ve babadan beklediğimiz teskinlik bir türlü görünmüyor, zira onlar da ilk kez olmasa bile ölümle "bu ölçüde ilk kez" bir yüzleşmeyle karşı karşıya kaldıkları için kendi acılarını, belki de duyguların bastırılmasından ilk kez kurtulabildikleri için -onların bir iki kuşak büyükleri baskılamayı süper bir nimetmiş gibi öğretmişler, yaşamlar bu gölgenin altında serpilmiş, gördüğüm kadarıyla- ilk kez özgürce duygulanmanın serbestliğinde, üstelik o zincirleri taşıyanlar ve çocuklarına takanlar öbür tarafa göç etmişken yükü kaldıramıyorlar. İş çok kişiselleştiği için burada bırakıyorum, ben de bir iki öyküde anneanne ve anne meselesini kurcaladığım için çıkarımdan çıkarıma koştum, öykülere dönüyorum. İthaf anneye, Özyürek'in bazı öykülerinde anne önemli bir yer tutuyor. Bunun yanında bütün öykülerde anlatıcının yaşamı üzerinden gidiyoruz, ses hemen hiç değişmiyor, olayın odaklanma ölçüsüne göre detaylandırmanın inceliği değişse de hemen hemen tek bir karakterin yaşamından kesitler gördüğümüz söylenebilir. Çok kişisel/kahraman odaklı bir dünyanın, anlatının sundukları içinde bolca sosyal iletişimsizlik ve karakterin kendiyle "aşırı" iletişimi var. İlk öykü Bir Günü Bitirme Sanatı, öyküler arasında en uzun olanı. İtalik bir bölümle başlıyor, mektubun girişi. Sonradan ana anlatı bu mektupla paslaşmalı olarak ilerleyecek. Semra'yla tanışıyoruz doğrudan, anlatıcıya umut verdiği söyleniyor. Hemen ardından bir günün başlangıcına şahit oluyoruz, uyanma anından sonra düşünceler yığılmaya başlıyor. Anlatıcı ayak parmaklarıyla oyalanmayı bir tür ölüm gibi görüyor, kafasındaki kaosu susturabildiği için. Kendinden, başkalarından ve Semra'dan kurtuluyor böylece ama mektubun başlangıcını ele alırsak hatırlamanın bu geçici kurtuluştan daha önce geldiğini, hatırlamanın her zaman her şeyden daha önce geldiğini ve aslında kurtuluşun da başka hatırlayışlar için bir nevi boşluk yarattığını söyleyebiliriz. Anlatıcının hapları ve temizinden bir agorafobisi var, sosyofobisi de var, aslında çok sayıda fobisi var ve bu fobiler kalbini havaya uçurabilecek seviyede. Bu infilakı göze alarak Semra'yı arıyor, yer ve zaman belirleniyor, buluşacaklar. Buluşma anına kadar birtakım kaygılar peydah oluyor. Semra'yla buluşuyorlar ama Semra telefonla konuşuyor, anlatıcı yumruk atmak isteyip atamıyor. Yapmak isteyip yapamadığı çok şeyden biri, hepsinin hayalini kurup o ânın ağırlığından kurtuluyor, gerçekliği hafifletmek veya silikleştirmek için bir nevi savunma mekanizması. Şiddete meyil de bir başka mesele, başka öykülerde de karşımıza çıkıyor. Neyse, buluşuyorlar ve anlatıcı garip davranmak istemeye istemeye garip davranıp rahatlıyor nihayetinde, evine dönüyor ve "elindelikten" yoksun olduğunun farkında olduğunu söylediği bir mektup yazıyor, sonrasında pek çok mektup yazıyor. Telefonla aramayı düşünüyor. Rüyalarını ele geçirmeye kalkışmıyor ama kalkışsa yerinde olurdu. Sırf Semra üzerinden ilerlemiyoruz, anlatıcının işinden ve meskeninin civarında olup bitenlerden de facialar ve sosyallik hayalleri devşirilmesine şahit oluyoruz. Sokakta oynayan çocukların babalarıyla yaşanacak aşklardan depremin sokaklara döktüğü insanların arasına karışma hayallerine kadar pek çok arzuya denk gelsek de "elde edilemeyen" bir yaşamın bu arzuların gerçekleşme ihtimali olmadan akıp gittiğini duyuyoruz daha çok, hatta bu yaşamın elde edilmemesinin istendiğini de düşünebiliriz, bilinmeyendense bilinen -ne ölçüde kötü olursa olsun- daha iyi. Allah konuşsa deli korkacağını söylüyor karakter, Allah'a neden o kadar yalnız olduğunu sorduktan sonra. Bir cevap istenci yok, çocukluktan beri böyle, arada derede öğreniyoruz bunu da. Dünya ekseninden kayıp düşse ne olacağını merak edip korkan bir çocuk, büyüdüğü zaman kendisi dünyanın çekiminden kurtulup düşüyor, her şey giderek uzaklaşırken o benmerkezciliğine sarılıp varlığını sürdürüyor. Geriye kendinden başka bir şey kalmamacasına.
M.'nin 78. Yalanı geliyor ardından. Evlilik, pilav ve M.'nin dönüşünü beklemek. Sigara içiliyor, sigaranın dumanının anlatıcıyla M.'nin adının yazması bekleniyor. Karakterin nesnelerle kurduğu sihirli ağlardan yalnızca biri, huzursuzluğu dindirmek için gereken tek insan ortalarda olmayınca sunacağı sihir nesnelerde aranıyor, öylesi bir gereksinim ve yalnızlık var elde. Anlatıcı M. ile evli ama M. karakterle evli değil, eve geç gelmesinden ve bazen hiç gelmemesinden anlıyoruz bunu. Tatar Çölü'nün bekleyiş psikolojisi anlatıcıya aktarılmış, öyküde romana küçük göndermeler var. İletişimsizlikten ötürü M.'nin ciklemesi veya havlaması dahi bekleniyor, yeter ki paylaşılabilecek bir iletişim düzlemi oluşsun ama olmuyor bu tabii, M. ortalarda yok. M.'nin eve geldiği saatleri not ediyor, kapıdan pırıl pırıl, son model bir M.'nin girmesini bekleyip ona evlenme teklif etmeyi düşünüyor, paylaşılan bir gerçekliği oluşturmanın hayalini kuruyor. Yaşadıkları M.'yi doğrudan ilgilendirse de M. hiçbir şey olmamış gibi davrandığı için, nasıl desem, varlıksal bir yalanı söylüyor her an, anlatıcının gerçekliğinin içinde bir leke gibi, bütün uyumsuzluğuyla duruyor. Kurduğu hayalle şahitlik istencini sunuyor anlatıcı, yaşamını aynı düzeyde paylaştığı bir diğerinin, sevdiği insanın gerçekliğe uyumlu bir katılımını bekliyor. Çirkin gerçeklikte eve gelip 78. yalanını söylüyor M., Markov.

M.'nin 79. Yalanı düzyazı şiire benzer bir formla anlatılıyor. Başta epigraf niteliğinde bir giriş var, bir yalan varsa ikinci yalanın olmayabileceğine, 78 yalan varsa 79. yalanın olabileceğine dair. Burada bir dipnot var, Eskimoların böyle bir atasözünün olmadığı söyleniyor. Bence buna lüzum yok, zira epigrafın oyunculluğu bu açıklamayı zaten içeriyor, esprisini açıklamaya çalışan komedyenin halini düşünelim. İkinci bir mevzu da M.'nin kafasında kırılan vazonun ardından yenecek helvayla alakalı. Ya ben anlamadım -ki bu hiç şaşırtıcı olmaz- ya da bir sıkıntı var ortada. Markov'un "yalancıların azizi" olarak tasvir edileceği söyleniyor, ismini de düşünürsek Türk olmadığı söylenebilir. Sonlarda anlatıcının "bütün dillerde şıkır şıkır oynayacağı" söyleniyor üstelik. Bu durumda anlatıcı Türk o zaman, başka memleketlerde ölünün ardından helva yeme geleneği varsa Türk olması şart değil ama yoksa, o zaman Markov'un neden Markov olduğunu düşünüyorum ve aşırı yorumluyorum, yazarın tercihi neden Markov, çok kişisel bir simgelem sebebiyle mi? Bu böyle kalsın, vazoya dönersek anladığımız kadarıyla güzel bir vazoydu ve tek parçaydı, artık değil. Anlatıcı, "Bana yalan söyleme!" diye bağırıp geçiriyor vazoyu ve ekliyor: "Markov / Hu-hu / içine tüm eğri büğrü cümleleri / atabileceğin bir çuval değildim ben;" (s. 56)

Yara doğurganlık meselesi üzerine bir öykü, başka bir iki öyküde de jinekolojik problemlerden bahsedildiği için bunu bir izlek olarak alabiliriz. Huzursuzluk tam gaz sürüyor, anlatıcının rahminde 1 lira büyüklüğünde bir, ne olduğunu hatırlamıyorum, sıkıntılı varlık diyeyim, böyle bir şey olduğunu söyleyen doktorun önlüğündeki yağ lekesi anlatıcı için güvenilmezlik karinesi haline geliyor. Aslında bütün problem doktorun insancıl davranması, yakınlık göstermesi, profesyonel soğukluğu ortadan kaldırması ama böyle bir şey olmuyor. Ameliyatta görev alan hemşirelerden biri yapıyor bunu. Hemşirenin kıyafetinden bahsedilmediğine göre yakınlık yoksunluğunu nesnelere yüklemece tekniğinden bahsedebiliriz yine. Nispeten kısa bir öykü ama buruğu diğerlerine denk.

Kalan öykülerden şöyle bir bahsedeceğim ama okur şöyle bir okumasın, sıkı bir uğraşın içine girerek okusun isterim. Sosyalliğe yeteneksiz karakterler var, annenin boynundaki damarları her geçen gün daha da çirkinleştiriyor. Aslında insanları çirkinleştiriyor bu, yoksa onca ölüm/ortadan kaybolma isteği belirmezdi. Başka bir mevzu, olmayan gelecekle çarpık bir şimdinin arasında durulan çürük zemin. Geleceğin hayali kurulurken parodiyi andıran bir iyimserlik beliriyor, Pıtırcık'ın hayalleri gibi. Okuyan bilir, mesela Pıtırcık evden kaçtığı zaman çok uzaklara gideceğini, çok zengin olacağını ve ailesinin kendisini deliler gibi özleyip pişman olacağını abarta abarta tahayyül eder. Eh, bir çocuğun abartısıyla bir yetişkinin hayallerini aynı çizgide birleştirmek zor olsa da çok yaklaştıklarını söylemek mümkün. Bir de ne zaman acı verici bir olay gerçekleşse o ânın gerek hayal kurmayla, gerek o atmosferin detaylı bir duygu/nesne betimiyle genişletildiğini, uzatıldığını görüyoruz, bu da travmanın süreğenliğini gösteren iyi bir örnek. Son olarak Bilen Duyan Kıvrılan Varsa, Lütfen öyküsüyle ilgili bir şey söyleyip bitireyim. Fatih Altuğ'un Onat Kutlar'la ilgili bir makalesi var, Altuğ, Deleuze'ün kıvrılma, katlanma vs. kavramları üzerinden Kutlar'ın birkaç öyküsünü açımlıyor, Yaşanmış Ağır Bir Ezgi'de okunabilir. Bu öykü için de benzer bir inceleme yazılabilir, çok da şahane bir şey olur. Katlanan, kıvrılan, kırılan veya dümdüz duran, çizgilenen, çaprazlanan bir karakter var bu öyküde, akademisyenler veya eleştirmenler göreve.

Öyküler ne hoş. Kalabalıklık yok, meseleler ilgi çekici, on numara beş yıldız.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Poetikaya Giriş
Orhan Koçak'ın bir sunuş yazısı var, Todorov'un başka metinleriyle bu metni arasında paralellikler kurup mevzuyu açıyor. Poetika başka bir disiplinin -felsefe, psikoloji vs.- ve kavramlarının ödünç alınmadan, tamamen edebilikten yola çıkarak edebiyatın kendi terimleriyle incelenmesi çabası denebilir. Aristoteles kendi dönemindeki edebi türlerin ayrımını bu yolla yaptıktan sonra haliyle kerteriz noktası vazifesi görmeye başladı, Todorov da bu bahsi güncele taşımak istiyor. Koçak, Todorov'un makalelerini eşeleyerek "projeksiyon", "açımlayıcı şerh" ve "poetika" kavramlarını kısaca inceleyerek Todorov'un poetikasının yapısalcılığa ve dilbilimsel yapısalcılığa yakın olduğunu, kuramsal temelin anlam parçalarından yola çıkılarak oluşturulduğunu belirtiyor ve hiyerarşik ağdan bahsediyor. Poetikanın edebi olguların yorumlarını içermesi, dilin sözcükler ve dil kurallarını içermesiyle benzer bir küme ilişkisi oluşturuyor. Todorov'un poetikadan türettiği bireysel yorum denemeleri "okuma" olarak adlandırılıyor, biraz açımlayıcı şerhe benzese de sistematikleştirilmiş bir yakın okuma niteliği taşımasıyla ondan ayrılıyor. Metnin anlamının incelenmesi poetikaya göre bir "sonuç" oluyor, metnin özü değil. Etkin okumanın ve yorumsayıcılığın sınırsızlığında Todorov bir açıdan post-yapısalcı oluyor Koçak'a göre, yapısalcılık Todorov'a göre bazı açılardan yetersiz, okuma ve betimleme arasındaki fark üzerinden Todorov'un açıklamaları var, bu kısmı derinleştirmiyorum ama Todorov'un Rus Biçimcileriyle ve yapısalcılarla fikren yakınlaşıp uzaklaştığı noktaların belirlenmesinde önemli bölümler mevcut, poetikanın açımlanmasında tekniklerin ve kavramların karşılaştırılması sırasında bahisleri geçecek, okunması lazım. Todorov'un kaynaklarını inceleyen Koçak, Propp'un yapısal çözümlemelerini döneminin Aristoteles Poetikası olarak görüyor, yapısalcılığı özetleyerek Todorov'un niyetine geliyor: "Poetikanın nihai konusunu oluşturan 'edebiliğin' elde edilmesi de okurun bu matrisi şu ya da bu şekilde zihninde canlandırabilmesine, başka bir deyişle bu farklılaşmaları kendi okuması içinde 'işletebilmesine' bağlıdır: Todorov'un Poetikaya Giriş'i, her iy okurun kısmen bilinçli kısmen de bilinçsiz olarak gerçekleştirdiği bu işlemlerin bir ilk dökümünü sunmaktadır." (s. 13) Metin bir uygulama rehberi değil, daha çok poetikanın neliğine ve bileşenlerine dayalı bir çerçeveleme, sınır çizme girişimi olarak görülebilir ve evet, Beckett'in öznelerinden Kafka'nın kıstırılmışlığına kadar pek çok anlatı öğesinin, atmosferinin kıyasını yaparak çıkarımlarda bulunabiliyorsak ve dilsel ayrımların bilincine vararak anlatının kurulma biçimini ayrımsayabiliyorsak sezgisel olarak poetik bir okuruz. Todorov okurun metinler arasında koşutluklar bulmasında, edebi bir yorumsama şeması oluşturmasında yardımcı olabilir. "Ben kafama göre okurum," diyen de öyle okusun ama Todorov mühim bir düşünürdür, bir dinleyin adamı bence.
İngilizce basıma önsözde metnin geçirdiği değişimi anlatıyor Todorov, metni ilk haliyle 1967'de Yapısalcılık Nedir? başlıklı ortak bir yapıtın parçası olarak yazmış, 1973'te ayrı bir kitap olarak basılacağı zaman gözden geçirerek eklemeler yapmış. Tarih ile bilim arasındaki ilişkiyi farklı bir gözle görmeye başladığını söylüyor, metindeki değişimin sebebi bu. Edebiyatın tarihsel boyutundansa biçimsel boyutuna ağırlık verdiği söylenebilir. "Edebiyat üzerine teorik söylem yapıtlarla değil 'edebiyat' ile, ya da diğer empirik nesnelerin içgüdüsel olarak karşılaştırılıveren genel kategorileriyle ilgilenir. Edebiyat teorisinin temel sorununu oluşturan şey de bu seçim olanağıdır (ve dolayısıyla bu keyfilik tehididir)." (s. 17) Metnin ilk hali elimde olmadığı için karşılaştırma yapamadım, bu konuda doyurucu bir açıklamaya giremeyeceğimden geçiyorum ama şunu söyleyebilirim; Todorov teori ve şerhi birleştirerek bir senteze ulaşmaya çalışıyor. Bildiğimiz anlamıyla edebiyat 19. ve 20. yüzyıllarda Avrupalılar tarafından sistemleştirilmeye çalışılmış ve halihazırda uğraşın sürdüğü bir alan, özerkliğini Alman romantizmiyle birlikte edinmiş ve 20. yüzyıldan itibaren farklı "okulların" çabalarıyla beslenmiş. Aristoteles'ten Yeni Eleştiri'ye kadar kısa bir tarihçe sunuluyor, ardından farklı disiplinlerin verileriyle biçimlenen teorilere yer veriliyor. Yapısalcılığa da dokunuluyor ucundan, daha çok teoriye yer verdiği, şerhe pek bulaşmadığı söyleniyor ki anlamla pek az ilgisi vardır yapısalcılığın, en azından yorumlamaya denk gelen anlamla. Todorov için yorumlama, sentezin bir kanadı olarak önemli bir yere sahip. Doğru veya yanlış değil, zengin ya da fakir, açıklayıcı ya da kısır olmak üzere çeşitleri var ve yeri sağlam. Todorov tarihsel bir proje oluşturduğunu ve düzanlam şerhi yaptığını söylüyor, aslında kavramları olduğu gibi almayıp bileşimden bir poetika çatmaya çalıştığı söylenebilir.

Önsözden sonra tanım kısmına geliyoruz, en başta Todorov edebi metnin kendisini yeterli bir bilgi nesnesi olarak gören tutumla yazarın yaşamı gibi pek çok etkeni de metne dahil eden diğer tutumu birbirinden ayırıyor ama ikisinin de birbirini dışlamadığından bahsediyor ve ilk tutumu açmaya başlıyor, yorumlama olarak adlandırıyor bu tutumu. Şerh, yorum, metin açıklaması, okuma, çözümleme ve eleştiri olarak da adlandırılabiliyor. Şöyle özetlenebilir: Her şey yorum değildir, metinde dilin yapısının yorumu farklılaştıracak pek çok etki noktası mevcuttur ve yapıyı bilmeden anlam da tam olarak bilinemez. Bunun yanında tamamen maddi olan ölçümler de yorumu zenginleştirmez. Okur olarak metni yeniden yazarız, oluştururuz, donanımımız ölçüsünde. Poetika bu iki yaklaşımdan faydalanan bir yapıdır. "Poetika, tek tek yapıtları yorumlamaya karşıt olarak, anlamı adlandırmayı değil her bir yapıtın ortaya çıkışını yöneten genel yasaların bilgisine ulaşmayı amaçlar. Ancak, psikoloji, sosyoloji, vs. gibi bilimlerin aksine, bu yasaları edebiyatın kendi içinde arar. Demek ki, poetika, edebiyata dair hem 'soyut' hem de 'içsel' bir yaklaşımdır." (s. 37) Todorov diğer bilim dallarıyla edebiyat arasında kurulan ilişkileri incelerken edebiyatın psikolojiyle kurduğu ilişkinin sosyolojiyle kurduğu ilişkiyle birlikte ele alınabileceğini, kısacası böylesi birleşimlerin kabul edilebilir olduğu fikrine karşı çıkar, "cisimler bilimi" çerçevesinde bir "kimya çözümlemesi", "geometri çözümlemesi" olmadığını söyler. Sadece edebi olanla uğraşıyoruz yani, pişmiş aşa su katmıyoruz. Evet.

Anlambilimsel görünüşle poetikanın bölümlerine geçiyoruz. Dilin nitelikleri anlamla doğrudan ilgili olduğu için dille başlıyoruz, "sözdizimsel ve anlambilimsel görünüşler" bizi türleri değerlendirmeye götürüyor. Dili belirli kurallar çerçevesinde kullanarak dizimi oluşturan bir edime ulaşıyoruz, edebiyatla dilin en kalın çizgilerle kesiştiği nokta bu. Ayrıştıkları noktada lirizm başlıyor, şiirin başına buyrukluğu. Ayrımı "gerçeğe uygunluk" beklentisinin çerçevesinden incelediğimizde türlerle, özellikle romanın tarihiyle karşılaşıyoruz. Romanın pikareskliğinden günümüzdeki gerçeklik algısıyla ilişkilerine kadar gelen kısa bir inceleme var, ardından şiir için aynı değerlendirme yapılıyor. Sözün bağlamlarıyla ilgili bölümle birlikte derin bir nefes alıyoruz, zira teorik kısımdan biraz uzaklaşarak edebi örneklerle karşılaşmaya başlıyoruz. Oh be. Gerçekçi romanda Madam Bovary, romantik romanda "lirik kanatlanışlar" değerlendiriliyor. Sözcük tercihleri bu somutluğu veya uçarılığı sürdürmede başat öneme sahip oluyor, Todorov sözcükler arasındaki ilişkilere göre kavramlarını kuruyor ve açıklıyor. Verdiği örnekler üzerinden aklınızdaki örneklerle kıyaslama yaparak terimleri oturtabilirsiniz. Kip, zaman, ses, görüş açısı gibi başlıklar etrafında bir metnin organik bir şekilde hangi parçalardan oluştuğunu anlatıyor sonrasında.

Bu metin, karanlıkta el yordamıyla ilerlediğini hisseden okurlar için başlangıçta intihar sebebi olabilir ama biraz sabredilirse iyi bir yol göstericidir, nitelikli okumalara yol açabilir.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ve... Sonraki Hayattan Kırk Öykü
Nörobilim temelli kırk kısa öykü kırk farklı olasılık sunuyor, aslında çoğu tek bir olasılığın biçimleri. Neokorteksimiz sağ olsun, hikâyeleştirilip örüntüye dönüştürülen algısal izler sayesinde yaşama dair az çok bir fikrimiz var. Bilgimiz az, fikrimiz de az. Kurzweil'a göre görselliğe dönük donanımımız elde edilen verilerin tamamını işleyemiyor, gördüğümüz şeyler on üç görü çerçevesinin birleştirilmesinden oluşuyor, bu çerçevelere giremeyen veri ne oluyor, kayboluyor. Dünyanın tamamını deneyimleyemiyoruz kısacası, üstelik tek bir duyudan kaynaklanan bir kayıp bu, diğer duyuları da katarsak deneyimlediğimiz yaşamın güdükleştiğini söyleyebiliriz. Var olduğumuz dünyada yaşamıyoruz aslında. Bunlar bir yana, neokorteksimizde kronolojik sıraya dizilip anlam örüntüsü yaratan anılarımız aslında bir bütün olarak gelmeye yatkın, tek bir anı parçası işleme girerken bağlandığı diğer parçaları da peşinde sürüklüyor, bilinç bütün anları yumak haline getirip gözlerimizin önünde yuvarlıyor. Eksik ve modüler yaşamımız sona ererse ne olur? Mesela bütün anılar toptan hatırlanacağı için gözlerimizi hiç açmadan otuz yıl uyuruz, yedi ay boyunca aralıksız seks yaparız, on gün hiç durmadan televizyon açarız, her şey bir araya gelmiştir. İlk öykü bu, Eagleman öykülerinde beynimizin çalışma prensiplerini ele alarak ölüm sonrasını kurguluyor. Sadece nöroloji yok bu öykülerde, The Simpsons'ın açılış sekanslarından birinde Homer'ın gözüne girip evrenin en uzak köşelerine varan yolculuğa benzer yolculuklar var, birtakım varlıkların kurduğu evrenin bir parçasına dönüşmeye dair uydurukluklar var, Tanrı'nın evrenle ne yapmak istediğine dair çıkarımlar var, çeşit çeşit. Tanrı'nın insafa gelmesi örneğin, insanlar daha fazla acı çekmesin diye Şeytan'ı işten çıkarıyor ve herkesi cennetine topluyor. Gerçek eşitlik ilk defa hakikate dönüşüyor, komünistler inanmadıkları bir varlığın inandıkları değerleri hayata geçirmesiyle şaşkınlığa düşüyorlar, muhafazakarlar hor görebilecekleri çulsuzlar olmadan mutlu olamıyorlar, liberaller, anarşistler, herkes mutsuz, nihayetinde herkes cehennemde olduğuna dair fikir birliğine varıyor. Karşı kutbun, ötekinin olmadığı bir dünya yaşanabilir olmaktan çıkıyor, Matrix'in ilk versiyonu da benzer bir sebeple çöküyordu. Amigdalanın korku üretmesi lazım, bunun için yeterli ölçüde korkunun/kaygının olmadığı bir dünyada beynin atıl duruma geçmektense yer aldığı organizmanın yaşamını sonlandırması olasılık dahilinde, dolayısıyla beynimiz ne yapmaya muktedirse onu yapsın, beyne onu yaptıralım, yoksa içeriden havaya uçarız ve pek de bir olayı olmayan dünyaya veda ederiz. Etmeden başka bir mevzuya geçelim, yine anılarla ilgili. Ölünce belli belirsiz bir değişiklik hissediyoruz, güne başlar gibi yaşıyoruz, dişlerimizi fırçalıyoruz, işe gitmek üzere evden çıkıyoruz, bu tür şeyler. Her günkü gibi bir gün, tek fark yeni uyarıcıların olmaması. Aynı insanlarla aynı yollarda gidiyoruz, her gün aynı anıları canlandırarak yaşıyoruz, aslında minicik bir dünyamız var yani. Yaşarken de böyle. Ben dünya diye bir şey olduğunu ilk olarak askere gidince anlamıştım mesela, askerlikten öncesi her şeyin yavan bir çeşitlemesi olarak giderken o facia bana yaşamın boyutlarını gösterip beynimi yakmıştı. Neyse, yalnızlık duygusunu hiç o kadar derinden hissetmemiştik, her şey aynıydı, üstelik kendi seçimlerimizin sonucuydu her şey. Otobüs durağında bekleyen insanlardan biriyle konuşsaydık yaşamı genişletecektik, yapmadık. Gökyüzü hep aynı renkte, kartondanmış gibi kaldı, bir an olsun durup göğü izlemedik. Bir nevi cehennem bu, aynılık. Başka bir cehennem, türler basamağında iniş. Öldük, bir at olmak istedik. Özgürce koşmak, çayırlarda hoplayıp zıplamak istiyoruz. Bedenimiz şekilleniyor, at formuna giriyoruz ama beynimizi geride bırakmak zorunda kalıyoruz, at beyni insan beyninin ürettiklerini üretemediği için düşüncelerimiz yavaş yavaş kayboluyor, at olmak istediğimizi hatırlayamıyoruz, daha da kötüsü bir daha insan olamayacağımızı hatırlamak insan olarak yaptığımız son şey oluyor ama at olduktan sonra bunun pek de bir önemi yok sanırım, ölümün olduğu yerde biz yokuz yani, Antik Yunan vecizesi.

Ölmeye devam ediyoruz, başka bir düzlemde başka varlıklarla karşılaşıyoruz. Lütfedip bizimle konuşuyorlar, normalde sallamazlar. Neil deGrasse Tyson'ın seminerlerinden birinde söylediği bir söz var, insanlara en son ne zaman yolda yürürken durup da bir kuşla, bir solucanla konuştuklarını soruyor. Belki öyle varlıklar var ki bizi sallamayacaklar, bir parça sümükmüşüz gibi yanımızdan geçip gidecekler de farkına bile varmayacağız bunun. Neyse, öyküdeki varlıklar başka bir varlığın farkına varıyorlar. Evren aslında, bütün parçalarıyla evren, yaşamın sebebini de içeren. Ne ki konuşmuyor, kendisiyle iletişime geçilip geçilmediğinin farkında bile olmayabilir. "Anlam, uzamsal boyuta göre değişiklik gösterir." (s. 24) Tanrı'nın gözdesinin Shelley olduğunu düşünelim örneğin, O'nun anlamını bir yazar taşıyor. Öbür tarafta Shelley'nin etrafında melekler var, kadına hizmet ediyorlar, kadın başının az üzerinde duran bir haleyle etrafına bakıyor. Olay Frankenstein'ın Canavarı'nda bitiyor tabii, tanrılar yarattıkları varlıkları sevebilirler mi, özellikle yanlış yaptıkları veya birbirlerini yok ettikleri zaman? Tanrı'nın yalnızlığını kusursuz bir şekilde anlattığı için Shelley baş köşeye alınıyor, makul. Başkalarının yaşamlarında rol almakla birlikte anlamı oluşturanlara da bakalım, bazılarının rüyaları bazılarının gerçekliği haline gelince dünyadaki herkes birbiriyle etkileşim kuruyor, böylece gecenin yaşandığı yerlerdekiler gündüzdekilerin yaşamlarını deneyimliyor, rüya boyutunda. Ölümü kardeşi rüya, insanları birbirlerine bağlayarak onları öte tarafa hazırlıyor. Bunun da bir sonu var, başka bir öyküye bağlıyorum: "Üç ölüm vardır. Birincisi bedenin işlevini yerine getirmeyi bıraktığı zamandır. İkincisi bedenin mezara sevk edildiği zamandır. Üçüncüsü ise gelecekte, isminizin son defa telaffuz edildiği o andır." (s. 31) İsmin telaffuzunun yeterli olacağını sanmıyorum gerçi, aile ağacını çıkaran bir torunumuzun sayesinde sonsuza kadar yaşayabilecek miyiz? Sanmam, hatıralarla bir ilgisi olmalı bunun. Başka bir yaşamı etkilediğimiz ölçüde canlı kalacağız. İki yolu var bunun, biri insanların yaşamlarında bıraktığımız anılar ortadan kaybolmadan yaşamaya bir güzel devam ederiz, bu iyi. İkincisi de moleküler değişim, belki bir parçamız yıldıza dönüşebilir, gezegene de dönüşebilir, her şeye dönüşebilir. Böylece atomlarımız bilinç kırıntılarını taşıyarak masif gök biçimlerini oluşturabilir. Bir zamanlar neye ait olduklarını hatırlayamazlar ama sezerler, tıpkı bizim de zamanında çok büyük bir şeyin parçası olduğumuzu hissedip o şeyi hatırlayamamamız gibi. Bunu hisseden vardır diye umuyorum, diyelim ki deniz kenarındasınız, denize ve gökyüzüne bakıyorsunuz. İlahi, kutsal bir şeyden bahsetmiyorum, bilinçlilikten veya bilinçsizlikten de bahsetmiyorum, sadece bir durumun yarattığı histen bahsediyorum. Hatırlamamızın imkansız olduğu bir durum, önümüzden geçen vapurlar gibi orada duruyor, dile gelmeyecek bir şey. Garip.

Kırk öykü, kırkı da birbirinden ilginç öykü. Son zamanlarda okuduğum en kafa açıcı şey bu, ihtimallerin varlığı sevindirdi açıkçası, ne diyeyim, daha az kıstırılmış hissettim.
Yanıtla
25
2
Destekliyorum  1
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Okumadığınız İçin Teşekkürler
Ugresiç yayıncıları eleştiriyor, okuru eleştiriyor, yazarı eleştiriyor, piyasayı yerin dibine geçiriyor ve bütün ikiyüzlülükleri, türlü katakullileri okurun önüne seriyor. Okuduğumuz için kitabın adına başka bir kitabın adıyla cevap veriyoruz: Bu Satırların Okuruna Sonsuz Lanet. Okur olarak yememiz gereken laflar var. Yazar kendini de iğneliyor arada, böylece yalnız hissetmiyoruz.

İlk bölümde Londra Kitap Fuarı'nı açan Joan Collins'le karşılaşıyoruz. Romanı kısa süre önce çıkan oyuncu, ablası Jackie Collins'in de etkisiyle orada, parıl parıl kıyafetiyle açılış konuşmasını yapacak. Buradan ambalaja bağlıyor mevzuyu Ugresiç, kitaplardan çok kitapların ardındaki bağlantılar değer görüyor. Popüler bir isim çoksatar bir metin yazdı(rdı) ve okura yedirdi. Hemen okura laf: Okur kitap vitrinlerine, şık kitapçılara, internet sitelerine güvenerek okurluğunu çoktan kaybetmiş durumda. Ugresiç kendi yazarını özlediğini söylüyor, az sattığı için raflarda kendine yer bulamayan, vasatlarla aynı tornadan çıkmamış yazarlar ortada yok, aranıp bulunmaları gerekiyor ama okurun hali ortada. Başka bir bölüm, Erşan Kuneri'nin muadili editör. Taslak yollanır, editör anlatının tümünün kısa bir özetini ister. Özet yollanır, editör görüşme talep eder. On dokuzuncu yüzyıl Fransa'sında taşralı bir doktorla evli kadının aşk arayışı, yirminci yüzyılda geçen iki aşığın yaşadıklarına evrilir. Aşıklardan birinin kocası eşcinsel "olur", anlatının sonu da büyük bir değişim geçirir. Kendini trenin altına atan kadın çok klişedir, başka bir formül bulunur. "'Harika!' diyor editör. 'İki kız kardeş var ve bunlardan biri KGB görevlisiyle evli, Sovyet Rusya'sında yaşıyor ve bir muhalife âşık oluyor. Diğeri göç ediyor ve sıkıcı, taşralı bir Fransız doktorla evleniyor. İki kız kardeş 1990 yılında karşılaşıyor. Geriye dönüşler, iki farklı hayat, iki farklı kader... Doğu ve Batı'nın komünizm sonrası hayalleri ve hayal kırıklıkları... Kitabın adı: Two Sisters. Hemen yazmaya başla!'" (s. 22) Tolstoy'la Flaubert'in kemikleri sızlatıla sızlatıla üretilen metin kadınlara hitap ediyor, çok satacağı belli. Ugresiç anladığımız kadarıyla editörleri trolllüyor, konuşmaları derlese uzunca bir metin ortaya çıkar ama bu kadarıyla yetiniyor, ekmeğinin peşindeki editörler üç sayfaya sığışıyor. Gerçekten yeterli, yayın dünyası insanı delirtecek saçmalıklarla dolu ve Ugresiç okuruna merhametle yaklaşıyor. Bazen. Ajanslara ve tarifelerine kılıcını çekerek saldırıyor bunun yanında. Temsilcilerinin edebiyatla pek ilgili olmamaları bir yana, adını unutan temsilcisinin üç yüzden fazla yazarı temsil etmesi bir başka ilginçlik. Üç yüz yazar, her birinin kazancından tırtıklanan %10'luk gelir, iyi iş. Yayınevlerini ve yazarları ayarlar, metinlerin niteliklerini zerrece umursamaz, parayı da cukkalar. Temiz. Başka bir başlık, düşük gelirli yazar. Yazarlıktan kazanılan paraya hiç girmeden Ugresiç'in yaşadığı bir olayı
aktarıp kapıyorum bahsi. ABD'ye geldiğinde kitabı çoksatarlar arasına girmiş bir yazarla buluşmak için Brooklyn Heights'a gidiyor, zengin muhitiyle karşılaşmayı bekliyor ama Brooklyn'in filmlerde gördüğümüz ortamında buluyor kendisini. Zili çalıyor, orta yaşlı ve etine dolgun bir kadın açıyor kapıyı. Önce yazarın sekreteri sanıyor kadını ama karşısında duran yazarın ta kendisi. Kitabı tek bir dile çevrilmiş, tek odalı bir evde yaşıyor ve yakınlarda oturan Norman Mailer'ın ara sıra kendisine selam verdiğini övünçle anlatıyor. Mütevazı bir kadın, yaşamı da öyle. "Edebiyat sahası, dünyadaki yerlerini bilen ve tanınmayı hak eden alçakgönüllü yazın işçileriyle doludur." (s. 31) Doludur da, çoğu unutulup gider. Unutulmamak için görünür olmak gerekir, görünür olmak da bir nevi müsamere olduğundan yapay, bayat bir şeydir. En iyisi bir şeyler yazıp yazar olmamak, mesela domates satarak yaşamak. Arada da yazma itkisine boyun eğip coşkunca akmak. Beklentileri de en aza indirdik mi tamam bu iş.
Sosyalist gerçekçilik, devrim sürecinin tarihsel olarak somut bir betimlemesinin dışına çıkmayı engelliyor. Silah zoruyla. Zamanında yazarların hapse tıkılmasının genel geçer sebebi buydu, Ugresiç kendi coğrafyasında entelektüellerin hedef olduğuna, kültürel despotizmin "ayrık" sesleri kıstığına şahit olduğu için bu meseleyi de inceliyor. Bu garabet, paldır küldür yıkılan rejimin ardından biçim değiştirerek sürmeye devam ediyor, kültürel hegemonyanın ürünü olarak. "Günümüzde edebiyat, başarısını büyük oranda sosyalist gerçekçiliğin ilerleme fikri üzerine kurmaktadır. Kitabevi tezgâhlarını dolduran kitapların hepsi tek bir fikir üzerine kurulu: Kişisel başarısızlıklarının üstesinden gelip, bir kişi mevcut pozisyonlarını nasıl geliştirebilir?.. Görme yetisini yeniden kazanan, şişmanken zayıflayan, hastayken iyileşen, yoksulken zenginleşen, dilsizken konuşan, alkolikken ayılan, inançsızken dini keşfeden, talihsizken şansı dönen insanları konu alan kitaplardır bunlar. Tüm bu kitaplar, parlak bir kişisel geleceğe duyulan inancın virüsünü bulaştırırlar." (s. 35) Üstelik bu akımın metinleri belirli şablonlar kullanılarak yazılır, başka bir bölümü buraya bağlayabiliriz. Herkes yazar olabilir, herkes yazar. Yazar olabileceğini başkalarından duymak isteyenler atölyelere gidip yontulurlar, atölyeye parası yetmeyip yine de onaylanma gereksinimi hissedenler yaratıcı yazarlık kitaplarını edinip kendilerine konu, anlatım biçimi, artık her neyse onu devşirirler. Ugresiç bu arkadaşlara da çekiyor kılıcını, "item" olarak taşıdıklarına bakıyor. Şu kitabı alın ve içindeki teknikleri uygulayın, öykünün bir yerinde takılıp kaldıysanız büyük yazarların tıkanıklığı açma vecizelerini okuyun, mekân değiştirin, yalnız kalacağınız deniz kenarlarını, dağ başlarını arayıp izninizi ve o an sahip olmayıp gelecekteki kazancınızdan kırptığınız paranızı ayarlayın, basıp gidin. Doğa karşısında yarım yamalak düşünün, duygulanın, programa uyduğunuzu düşünüp bir şeylerin değişmesini bekleyin. Öykünüzün teknik kusurlardan arınmasını, daha derin bir insan olmayı, giderek uzaklaşan ama hâlâ görebildiğiniz güzelliklere yaklaşmayı bekleyin ya da hiçbir şey beklemeyin, hiçbir şey istemeyin, fazlalıklardan arının, takıntıya varan uğraşlarınızdan kurtulun ve yürüyün. Bu konuda Ugresiç'in söylediklerini de dinlemeyin, verdiği örnekleri kendinize denklemeye çalışmayın. Yapılacak tek bir şey var, dürüst olmak. Ne istediğinizi ve istemediğinizi düşünürken, hatalarınızı ve dileyip dilemediğiniz özürleri düşünürken dürüst olmak müthiş bir berraklık sağlıyor, insanın doğrudan kendisine bakmayı deneyimlemesi öylesine zor ki aptalca bahaneler için mükemmel boşluklar oluşuyor, aslında olmayan sebepler olan sonuçlarla birleşiyor ve ta ta, yanlış kurulmuş bir yazamayansınız artık. Berraklığın çoğu şeyi çözdüğünü düşünüyorum, sağlıklı bir kurmaca oluşturmak buna dahil.

Piyasanın talepleri. Joan Collins, aldığı dört milyon dolarlık avansın ardından metnini yayınevine bir türlü teslim etmediği için hakkında açılan davada kendini şöyle savunuyor: "'Yayıncı ne bekliyordu ki, yeni bir Ulysses mi?'" (s. 51) İşlerin zamanında yürümesi önemli bir şey ama gazeteciler de Collins'in tarafını tutuyorlar, sonuçta yayınevi davayı kaybediyor. Başka bir yazar, neden kısa öyküden romana geçtiği sorulunca altı haneli bir farktan bahsediyor. Piyasanın taleplerinin hiçbir ideolojisinin olmadığını söylüyor Ugresiç, işin ahlaki boyutunun hiç önemli olmadığını, çok satan bir metnin önemli olduğunu söylüyor. Stalinist yazarlar üzerinden profesyonelleşme örneği de işin diğer bir boyutu. Resmi ideolojiye uygun metinler yazan bir sanatçı, parasını tıkır tıkır alırmış. Şairlere dize başına ödeme yapılıyormuş, profesyonel bir yazar bu işten iyi para kazanabilirmiş. Bunun karşılığı olarak Stephen King örneği veriliyor, tartışmaya açık bir konu. King, kendinden istenen şeyleri yazdığı için milyon dolarlık avanslar alabiliyor ve korku romanları yazmaya devam ediyor, işleyen bir makine gibi. Adamın çocukluğunu, kitaplarla kurduğu ilişkiyi ve yazmaya başladığı zamanları biliyorsak, üzerine geçirdiği trafik kazasını da biliyorsak yazma itkisi hakkında bir şeyler söyleyebiliriz, King'i piyasanın talep karşılayıcısı olarak görmek pek doğru gelmedi bana.

Edebi Referans Olarak Yazar konusu bizdeki gösteri işinin güzel bir iğnelemesi aslında. Sevdiğim bir yazar var, şiirleri de çok iyi. Bu yazarın genç bir yazarın kitabı için yazdığı arka kapak yazısını okuyorum. Övgü dolu, üfürükten. Metni okuyorum, iyi değil. Bu adamın niye bu metin için yazı yazdığını düşünüyorum, cevabı bildiğim halde düşünüyorum. "Bir yazar edebi referans dünyasına girmek istiyorsa, erişilir ve iletişime açık olmalı; diğer bir deyişle, davet edildiği her yere gitmelidir. Yanı sıra böyle bir yazar (doğal bir yeteneği yoksa) en azından referans öncesi, 'ebedi gerçekler' başlığı altında hafızalarda kalacak sözlük alıntılarını telaffuz etmeyi bilmelidir. Söyleşi, bir yazar için potansiyel okuruyla ruhun farklı katmanlarına yükselebilecekleri ulaşılmaz bir fırsat sunar. Ruh katmanlarını muhakkak yüksek olması gerekmez. Yani bir yazar ne kadar sıcak ve anlaşılır olursa, o kadar çok sevilecek ve alıntılanacaktır." (s. 57) Devamında birbirini yağlayan, pohpohlayan edebiyat tayfalarının eleştirisi var, edebiyatı tekelleştiren bu insanlar ne yapmak, nereye varmak istemektedirler? Şuraya, çünkü şurası her yerden görülebiliyor.

Benim nefesim bu kadarına yetti, metnin onda biri bile değil bu. Bir güzel iğnelenmek isterseniz buyurun. Belki berraklaşırsınız, iyi olur.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Artistlik Yapma & Yönetmenlerle Oyuncular Arasındaki Yaratıcı Mücadeleler
Çok temelde sosyal ilişkileri anlatıyor bu metin. Oyuncuların ve yönetmenlerin sanatçı kişiliklerinin çatışmaları bir yana, bir insanla iletişim kurmanın yolları, anlayış, empati, bu tür şeyler var. Mesela oyuncuyuz, oynayacağız, setteyiz. Çekimin öncesinde ve sonrasında karşılaşacağımız onca sıkıntı var, örneğin rolü daha iyi oynamak için birtakım yönlendirmelere ihtiyaç duyuyoruz ama yönetmen bizi pek sallamıyor. Hitchcock yönettiği bir oyuncuya ilham olarak maaş çekini düşünebileceğini söylemiş, bunun işimize yarayacağını söyleyemeyiz. İyi bir oyuncu olsak bile işler yolunda gitmeyebilir, iyi hissetmeyiz, bir sürü aksilik olur, o halde kimi yardıma çağıracağız? Ghostbusters! Yönetmenin işidir bu. Karakterle bütünleşemedik, kostümümüz tam oturmadı, birtakım şımarıklıklar peşinde koşacağız, hepsi yönetmenin uğraşması gereken işleri oluşturuyor. Çeşit çeşit oyuncu ve yönetmen olduğu için sayısız çatışma gerçekleşiyor, yönetmenler ve oyuncular kovuluyor, stüdyo para kaybediyor ve filmi askıya alıyor. Milyon dolarlar harcanıp bir problemden ötürü yıllarca dağıtılmayan filmler var üstelik, çekimler bittikten sonra işler ters gidebilir. John Badham deneyimli bir yönetmen olarak psikolojiden ekonomiye pek çok açıdan bir filmin oluşum aşamalarını inceliyor, odağı oyuncu-yönetmen ilişkileri olsa da prodüksiyon sürecini etraflıca ele alıp merakımızı dindiriyor, süper. Kendisi Saturday Night Fever'ın ve daha pek çok filmin yönetmeni, Emmy'ye aday gösterilmiş ve filmlerinin Oscar adaylıkları var. California'da bir sanat okulunda profesör olarak çalışıyor, yönetmen ve oyuncu yetiştiriyor. Birlikte çalıştığı isimler arasında Laurence Olivier, Johnny Depp, Mel Gibson, Kevin Costner, Richard Pryor ve John Travolta gibi ünlü oyuncular var. Bir dünya hikâyesi de var, film yapım aşamalarının yer aldığı bölümlerde görüştüğü oyuncu ve yönetmen arkadaşlarından, kendi deneyimlerinden yola çıkarak sağlıklı bir çekim sürecinin nasıl olması gerektiğine dair anlattığı hikâyeler ilgi çekici. Kaprisli oyuncularla giriştiği mücadeleler, şirket yöneticilerinin durmadan sıkıştırması falan, yönetmenliğin pek de akıllı insan işi olmadığını gösteriyor. Oliver Stone'a göre sonradan öğrenilen bir iş değil bu, yönetmenin her şeyi görebilmesini sağlayan niteliklerle doğmuş olması gerekiyor. İyi bir yönetmenin tabii. "Şu soruların cevaplarını aramaya çalıştık: Bir oyuncu prova sırasında veya rolünü oynarken yönetmenden ne duymak ister? Yönetmen ne yapar da oyuncu yabancılaşır? Bir oyuncunun yönetmenden asla duymak istemediği şeyler nelerdir?" (s. 24) Craig Modderno, metnin eş yazarı gazeteci, oyuncularla ve yönetmenlerle yapılan röportajları kendisine borçluyuz sanırım. İzlenimlerini kısaca aktarıyor o da, dediğine göre piyasada insan olarak iyi veya kötüler var. Paul Newman ve Woody Allen şeker gibi insanlarmış mesela, hatta Allen benim ayıla bayıla izlediğim Take the Money and Run çekilirken Modderno'ya iş de vermiş, helal. Kötülere bir örnek, Friends'in Chandler'ı, Matthew Perry. "Onunla ilgili doğrudan edindiğim izlenim, bir ünlü olarak ilk ortaya çıktığında dosttan çok düşman edinmekten hoşlandığı yönündeydi." (s. 30) İnsanların cevabını merak ettiği sorulardan biri: "Gerçekte nasıllar?" Modderno oyuncuların yaşamları hakkında bildiklerini anlatmaktan çekinmiyor, gerçi onun sesini Badham'ın yönetmenlikle ilgili araştırmasının arasında deresinde duyuyoruz ama metni tamamlayıcı bir işlevi olduğu için duyabiliyoruz. Bir şey daha, Cary Grant'in Modderno'ya söylediğine göre uçak Grant'e söylenenden çok daha alçaktan geçmiş, oyuncunun korkusu daha doğal olsun diye. Hitchcock'la Grant yakın arkadaşmış, yönetmenin oyuncuya nazı geçmiştir ama günümüzde ayağı burkulduğu için yönetmenine dava açan oyuncular varken böyle bir şeye cüret etmek zor.
Her bölümü ele almayacağım, ilginç meseleler üzerinden gidiyorum. Film çekmenin hiç kolay olmadığına dair bir örnekle başlıyor Badham, 1977'nin Mart ayında, gece yarısı, -12 derecede bütün ekip hiçbir şey yapmadan bekliyor. 22 yaşındaki John Travolta kendisini karavanına kapatmış, sahnesinin çekimi var ama çıkmıyor dışarı, herkes öylece duruyor. Badham genç bir yönetmen, ne yapacağını bilmiyor. Bir yıl öncesinde yine benzer bir durum var, Richard Pryor öylece duruyor, Badham'dan özür bekliyor. Karar anları, setin disiplini o an bozulabilir ve yönetmenin ne yapacağını bilmediği anlaşılırsa herkes kafasına göre davranmaya başlar. Badham işi öğreniyor ama işten önce insan ilişkilerini öğreniyor, hatalar yaparak. Pryor bir sahnenin çekimi sırasında can güvenliğinin tehlikeye girmesi sonucu özür dilenmeden çekime devam etmek istemiyor, John Travolta canlandırdığı karakterin yürüyüşüne taktığı için karavanından çıkmıyor, boşa geçen her an yapımcılar için maddi zarar. Yönetmen şutlanıp yerine bir başkası getirilebilir, sonuçta oyuncuyla yönetmen arasında bir seçim yapılacak olsa yönetmen uğurlanır, yeri hemen doldurulur. "Asla oyuncularınızla ölümüne mücadele etmeyin. Kazanamazsınız. Kazansanız bile bunu yanınıza bırakmayacaklardır." (s. 58) Badham geri adım atmak istemiyor, bir şekilde Pryor'la uzlaşıp çekimleri sürdürüyor ama Travolta'yla en azından o sahne için anlaşamıyor, adamın dublörünü yürütüyor ve köprüden aşağı attırıyor. Dediğine göre Saturday Night Fever'daki efsane sahnede iki farklı kişi yürümüş bu yüzden. "Bir mizanseni asla, asla, ama asla en başta oyuncunun katılımı olmadan sahnelemeyin." (s. 53) Travolta'nın mevzusuyla alakalı bir şey. Önce Travolta oynar, sonra dublör Travolta'ya uyum sağlar, tersi her türlü sürprize açık.

Yönetmenin nasıl davranması gerektiğine dair tavsiyeleri var Badham'ın, özgüvenli davranmayı öğrenmek bunlardan biri. "Kararsızlık yönetmenin Waterloo'sudur." (s. 65) Oyuncuları yönlendirmeyi bilmek, repliğin nasıl okunması gerektiğini söylememek gibi pek çok öneri konusunda tanınmış isimlerin deneyimleri küçük ve renkli bölümlere sıkıştırılmış. Mel Gibson, Oliver Stone, Martin Sheen, Kurtwood Smith gibi isimler sinemaya ve insana dair edimlerini paylaşıyorlar, mis. Tavsiyeler arasında bazıları var ki deneyimlemeden edinmek zor, örneğin çıplak sahneler. "Başınızı kaldırıp çatı kirişlerine bakmayı unutmayın. Şişman bir ekip elemanı aniden doksan basamak yukarıdaki asma platforma çıkıp bir elektrik bağlantısını kontrol etmesi gerektiğini söyleyebilir..." (s. 80) Bir oyuncuyla veya set elemanıyla yakın ilişkiye girmemek de başka bir tavsiye. Cinsel münasebet olur, başka bir şey olur, çekimin doğal havasını mahvedeceği için bu da her tür sürprizi doğurabilir. Bunların yanında ana başlıkların oluşturduğu bölümlerin sonlarında o bölümlerde anlatılanların özetlendiği maddelere yer verilmiş, hap bilgi. "Şöyle edin, böyle yapın" gibi.

Yönetmenin etki derecesi. Oyunculara dönüt vermek gerekiyor, mutlaka. Gevşemeleri sağlanmalı. Oyunculuk dersi alınsa çok iyi, oyuncuların psikolojisini bilmek lazım. Gary Busey, yönetmenlerin üniversitede psikoloji dersi almaları gerektiğini söylüyor bir yerde. Oliver Stone da gerçekten başarılı bir yönetmen olmak isteyenlerin oyuncunun bakış açısından bakmaları gerektiği fikri üzerinde duruyor. Yetiştirilme tarzı, eğitim, eğilimler, göz önünde tutulacak pek çok veri var, hepsi değerlendirilmeli ve oyunculara bu değerlendirmelerin sonucuyla yaklaşılmalı. Yoksa karavana kapatıyorlar kendilerini falan, bir dünya iş. Rol dağıtımı ve provalar esnasında setin genel havası ve gidişatı belirlenmiş oluyor, yönetmenin yapması gereken tek şey elindeki malzemeden en iyi sonucu çıkarmak. Çekimden önce prova yaptırıp yaptırmamak kendisine kalmış ama bazı oyuncuların provaya ihtiyaç duymamalarını da anlayışla karşılamak gerektiğini söylüyor, örneğin Robert De Niro prova yapmazmış pek, böyle büyük bir oyuncuyu prova yapmaya zorlamak akıl dışı bir iş olur. Woody Allen yetenekli oyuncuları çok az provayla bir sahnenin içine atarmış mesela, çekim başlayınca kendisi dışında bütün oyuncular panik içinde olurmuş. Anlaşılıyor, Allen'ın filmlerinde herkesin serseri mayın gibi dolandığını sezebiliriz, Allen dışındaki herkesin. Sinatra da prova yapmayı sevmezmiş, "doğuştan provalıymış" kendisi. Yönetmenler için istisnai oyuncular var ve huy keşfi yönetmenin en iyi becerdiği iş olmak zorunda, yoksa daha en başta oyuncularla çatışmanın önü alınamıyor. Steven Soderbergh şöyle demiş: "'Oyuncular bir şeyi biliyor gibi göründükleri zaman çenemi kapamayı ve yoldan çekilmeyi yaşayarak öğrendim. Rol dağıtımını doğru yapmışsanız ve sahne yapısal olarak temelde başarılıysa, onların canını fazla sıkmamalısınız. Bir şeye takılıp kalmalarına neden olmayın ve çok iyi yaptıkları bir şeye dikkatlerini çekmeyin, çünkü bir daha asla çok iyi olmayacaktır.'" (s. 180) İltifat ayarı oyuncunun ayarı demek, denge kurulmalı.

Badham'ın oyuncularından istediği üç şey var zamanında gelmek, replikleri bilmek ve karakterin geçmişiyle hedeflerini bilmek. Bunların dışında oyunculardan istedikleri konusunda detaylara iniyor, mesela oyuncuyu çekime hazır hale getirmek için "anne bakışı" dediği bir şeye başvurmayı tavsiye ediyor. Oyuncuların şamar oğlanı olmaktansa kovulmanın daha iyi olduğundan bahsediyor, öz saygıyı yitirmektense filmden şutlanmak çok daha iyi. Korkulmaması gereken bir şey aynı zamanda, kötü olduğu kadar iyi yanları da var bunun ama yine anlayış giriyor işin içine, Natalie Wood örneği mevzuyu açıyor. Wood bir filminin çekimini saatlerce durdurmuş, oynamayı reddetmiş. Neden? doğru ruh haline girebilmek için Jungle Gardenia diye bir parfüme ihtiyaç duyduğunu belirtmiş. Şoförler araçlarına atlamışlar, bu parfümü aramışlar, bulmuşlar ve getirmişler. Çekimler kaldığı yerden devam etmiş sonra. İstediği hamburger gelmeden çekime başlamayacağını söyleyen oyuncu için yapılacak pek bir şey yok, kameranın yanındaki sopanızı elinize alın.

Böyle. Sırf sinema dünyasındaki ilginç olaylar için bile okunabilir ama Sennet'ın kamusal insanını düşündüğümüzde, eh, her gün karşılaştığımız maskelerle iletişim kurmanın veya kurmamanın yollarını da gösteriyor bir açıdan.

Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ankara-İstanbul Karatreni
Dört yıldan geriye kalan bir şey yok, Bostancı'ya uğrayan tren dışında. 5 Nisan 2001 Perşembe, Ahmet Erhan trenle İstanbul'a gelmiş, Ankara'yı sıla olarak göremiyor ve bir tanecik bavulla çıktığı yolculuğun bitiş noktasını kestiremiyor, bunda votka-soda karışımının tükenmesi de rol oynuyor. Bu neden aklımda, saati bilmiyorum ama eğer sabahsa okulu asıp sahile giden birkaç çocuğun yanından geçti Ahmet Erhan, bu yüzden. Çocuklardan birinin şairden haberi olacak ama henüz değil, on üç yaşındaki çocuğun -öğretmenlerini de pek sevmediği için- kırk üç yaşındaki adama şöyle bir bakıp geçmiş olabileceğini düşününce... Anlam henüz oluşmamış, bu yüzden ıskalanan bir şey de yok. Yine de bir burukluk. Hayranlık olmasa üfürükten bir durum aslında, muhtemelen hiç görmedim Ahmet Erhan'ı ama... Yirmilerime kadar bilmedim, sonrasında şiirlerini baş ucumdaki rafa yerleştirdim, kitaplar açılıp kapanmaktan yıprandı. Bilgi'den çıkanlar. Sonra başka metinlerine baktım. Dört yıl önce okumuşum bunu, yine geç ama metinlerin zamanı var mı, yoksa büyücünün söylediği şeyi metinlere de uyarlayabilir miyiz? Erken veya geç değil, her metin zamanı gelince okunur. Tekrar okumuyorum da notlarımı kurcalıyorum, Ahmet Erhan'ın sözlerini hatırlıyorum ama bu sefer kanepemdeyim, uzanmışım, arada başımı kaldırıp denizi izliyorum. Filyos'tayım, bahar gelmiş. Proust'a göre okuduğumuz ânı dondururuz, geri dönmek için nirengi noktası haline gelir. Geri dönüyorum ama her şey dışarıda, sadece sözler var. Bir de şiir, başta. İstanbulin giyinmiş, kendinden soyunmuş adam, "kâbusu türkî" sürüyormuş, kuğulu park'ta unutulmuş bir olta varmış, bütün harfler küçükmüş. Erhan'ın bıraktığı izleri takip ederek gezeceğim Ankara'da, bir daha ne zaman gidersem. Yakındır. "Öncelikle Ankara, nostaljisi olmayan, ama kendine sürekli olarak nostalji iklimi yaratmaya çalışan bir kenttir." (s. 5) Ankaralı bir arkadaşım zaten döneceğini bildiği bir yer için özlem duygusunun oluşmadığını söylemişti, belki de başka bir şehre yeterince maruz kalınmadığı zamanlar için doğrudur bu, onun dışında Erhan'ın izlenimlerine bakmaya devam ediyorum, edebiyatın kendi gettosunu yaratmak zorunda olduğunu söylüyor, Ankara'yı bu bağlamda değerlendiriyor. Devletle münasebet çok yoğun olduğu için Ankaralı yazarların yaratıcılığını besleyen en büyük kaynak, Erhan'a göre devletle karşılaşma konumları. "Devletimizin sarsılmaz gücü, öncelikle Ankaralılar üzerinde sınanır." (s. 6) Üç şairin bir araya gelip dergi çıkartmaktan söz ettikleri başlıca yer Ankara'dır, karşı konum oluşturma güdüsünden ötürü. Devletin adım atamayacağı bir düzlemin özleminden ötürü belki. İstanbul'la Ankara kıyaslanıyor sonra, İstanbul'un pratikliğinin yanında Ankara'nın "fazla teorik kaldığını" söylüyor Erhan, kişisel özlemlerinden de bahsediyor arada: "Bana gelince, Özdemir İnce ile Piknik'te bir (ya da on) kadeh votka içmeyi özledim. Doktor Ercan'ın Anıttepe'deki evinde Ah Kavaklar'ı dinlemeyi. Selim'le Büyük Express'te bir bardak bira eşliğinde foça fındık yemeyi... özledim. Rüyalarımız bile işgalde artık." (s. 11)
Başka bir bölüm, şiir üzerine düşünceler. Şiir üzerine konuşmak doğruca eleştirinin çözümleyici mantığına götürür, şairin şiir üzerinden konuşmasıysa yorumların yorumuna yol açar. Şiir insanın en gerçek, dolaysız ve özlü eylemlerinden biri. Şiirin tarihi, insanlığın tarihi. Şiir bir uzlaşma çabası, nihayetinde uzlaşamama durumu. Yunan tragedyaları iyi vatandaş olmanın özelliklerini belirlemek için yazılmışken Baudelaire bu meseleyi bambaşka bir yere taşımış. Toplumsal sorumluluk kısmına bu noktadan bağlanıyor mevzu, Erhan'a göre toplumsal ilişkiler dili belirliyor ve dil bu yolla bireyselleşiyor. "Şair, toplumun öncüsü değil, o toplumda yaşayan, o toplumun sancılarını duyan biridir yalnızca." (s. 21) Servetifünun'dan itibaren şiirimizin kısa bir değerlendirmesi geliyor sonra, noktalık düşünceyi alıp bitireyim: "Şiir, bu çağın yıkımına karşı insani düzlemde bir alternatif olmak zorundadır." (s. 24) Başka bir bölümde 1950'den sonra kuşaklardan değil, birtakım anlayışlardan söz etmek gerektiğini düşünüyor Erhan, Türkiye'de şiir gündeminin her on yılda bir yapay kuşaklandırmalarla, ayrımlandırmalarla değiştirilmek istendiğini iddia ediyor. Şiirin hayatla kurduğu anlam ilişkisini değerlendirme biçiminden kaynaklanıyor bu, şairin vicdan sahibi olup olmadığına dair tartışmalardan yola çıkarak Mehmet H. Doğan'a ulaşıyoruz, 1980'lerin şiirinin bireye hitap etmemesine dair bir düşünceye karşı çıkan Doğan, o günlerde o tür şiirlerin yazılmadığını söylüyor. Erhan'a göre bireyin/şairlerin hayat karşısında yetersiz kalmaları yüzünden kopukluklar ortaya çıkıyor, şiir veya okur kendini yalıtılmış, anlam delgiciliği sonucunda eline hiçbir şey geçmemiş halde buluyor. Şiirin başkaldırması gerektiğini söylüyor Erhan, yeni anlamlarını ve biçimlerini yaratmalı, yaşamı yakalayabilmeli, şiir ancak bu şekilde varlığını sürdürebilir.

Kırkayak Takvimi. Düşünce parçaları. Octavio Paz'ın ölümü, gazetede. Şiirleri aranıyor evin içinde, bulunamıyor. Sait Maden çevirisi, tünel kazmak pahasına bulmak istiyor Erhan. Sarhoşluğu en ayık hali. Bütün memelilerden nefret ediyor. Telefonu artık çalmıyor, yalnızca yürümek istiyor. "Bir çocuk örtüldü üstüme sanki." (s. 45) En büyük devrimci hareket yürümek. Odaya doğması istenen sazlı-sözlü güneş. Sonrasında deneme-günlük parçaları geliyor, emlakçıların doğurduğu sıkıntılardan bir evi terk etmenin hüzüncüne uzanan konular, yaşam parçaları. Sayısal Loto, at yarışları. Alkol bağımlılığı, Erhan'ın üzerinde incelikle durduğu konu. Doktora gidiyor ve öğreniyor ki bağımlıların en fazla %3'lük kesimi alkolü tamamen bırakabiliyormuş, b*ku yediğini düşünüyor. Alkolsüzlüğe katlanamayacağını düşünüyor. Alkolden kurtulabilse de Türkiye'den kurtulamayacağını düşünüyor, aslında arada pek de bir fark olmadığı için alkolden de kurtulmuyor. Xanax güncesi için sayısal bir şema hazırlanmış, her gün belli bir mg. ve uyuşukluk. Alkol kullanmamak gerekiyor, alkol kullanmayacaksa o hapları neden yutuyor? Nedenler ortadan kalkınca veya birbirine karışınca her şey olağanlığında sürüyor. Ankara günlerinde oluyor bunlar, Dikimevi'nden Bahçelievler'e bir otobüs. Dikkat, alkol var!

Sonrası anılar. Ankara'ya ve 1970'li yıllara dair, toplumsal vicdanın izini süren, kısılmışlığın yarattığı bezginliğin hissedildiği. Metin ve Nebahat Altıok, Ataol Behramoğlu, Özdemir İnce. Altıok'un Bingöl günlerinde biriktirdiği acıların Erhan'daki yansımaları. En sonda Deniz için bir bölüm. Erhan'ın oğluna yazdığı mektup değil, günce değil, bir iletişim çabası. Babalığın ne olduğunu hissettiğimi hatırlıyorum bu bölümü ilk okuduğumda, ben bir babaya hiç sahip olmadığımdan, olur da baba olursam çocuğuma neler söyleyeceğimi Erhan'dan öğrendiğimi düşünmüştüm. Fikret Kızılok ve Ahmet Erhan, babalığa dair iki önemli figür. Davranışlarını bilemiyorum ama sözlerinde öyle ağır bir sevgi var ki... Son bir detayla bitireyim, Deniz'in doğduğu gün Erhan'ın "kadim dostu, can arkadaşı" Doktor Ercan (Kesal) oradaymış, doğumhanede anneyle ve oğulla ilgilenmiş, uzunca bir süre.

"Sana babalık yapmama izin vermediler. Bu bir suçlama değil. Pek çok şeyin olduğu gibi, baba olmanın da acemisiydim ben. Ama bu dünyada bunu bana öğretecek bir tek insan vardı, o da sendin." (s. 134)
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Okült, Cadılık ve Büyü Resimli Tarih
Tarihi didiklerken canavarlarla yetinmiyor Dell, her çeşit inancın ve söylencenin peşinden giderek ezoterik gruplardan kitlesel çılgınlıklara kadar pek çok olayın ve oluşumun izini sürüyor. Av büyüleriyle başlayan büyücülük zaman içinde dinlerin ve mitolojinin de mevzuya dahil olmasıyla öyle bir çatallanıyor ki her birini takip etmek mümkün değil, bu yüzden Batı'nın ve Doğu'nun belli başlı meselelerinden pek uzaklaşamıyoruz, söz gelişi Eskimo büyüleri veya inançları yer almıyor bu incelemede. Yer alanlar da yeterli gerçi, elimizin altında oldukça zengin bir kaynak var. Bol resimli. Dell ele aldığı büyü âlemini ilk bölümde örnekliyor biraz, mesela Çin'in Batı'ya Yolculuk adlı destanından Sun Wukong var, kendisi bir maymun, sihirli asasıyla mucizeler yaratıyor. Kral Arthur hikâyeleri var, haliyle Merlin ve Druidler, Keltler, Stonehenge falan, böyle gidiyor olay. Kara büyü, ak büyü, çeşit çeşit. Ben yine madde madde gideceğim, metnin yapısına uyuyorum. Bölümler kısa ve çok sayıda başlık var, ilgimi çekenleri alayım buraya.
* Büyünün kaynağının tıp olduğuna inanılıyor.
* Büyü, tanrıya dua etmeden veya ona sığınmadan doğaüstü yollarla dünyayı anlama ve etki etme yolu olarak tanımlanıyor. Tabii tanrının buna ses çıkarmayacağını düşünmemeliyiz, kimi dinlerde büyü yapmak yasak. Gücün tanrıdan geldiğine inanılmış, eh, büyü yapmak tanrının cebinden bir şey aşırmak olarak görülebilir. Yunan mitolojisinde büyü o kadar baskılanmamış, aynı zamanda inanç işlevi de gören Roma mitolojisinde büyüye ve ilahi güce yer verilmiş. Kadim Mısır'daysa ibadet ve büyü birmiş, kafalarına göreymiş.
* Dilin gücü. "Ad bahşetmek" diye bir şey var, isimlerin büyülü özellikler taşıdığına inanıldığı için ad öyle herkese söylenmezmiş bir zamanlar. Daha da ilginç bir şey, "gramer" sözcüğü büyü kitaplarını tanımlamak için kullanılan "grimoir" sözcüğünden türetilmiş, etimolojik olarak akraba bu sözcükler, öyle bir bağ var yani. Okumak ve yazmak geçmiş zamanların nadir yeteneklerinden olduğu için herkesin büyü yapamayacağı düşünülürmüş, matbaayla birlikte bu durum ortadan kalkmış. Cadı avlarını düşünün. Sözcük bilgisi, mecaz anlamlar, şifreli mesajlar 15. yüzyılda okült merakında patlamaya yol açmış ve Rönesans'la birlikte Hürmasonluk ve Gülhaççılık çıkmış ortaya, öncesinde MS ikinci ve dördüncü yüzyıla tarihlenen Hermetica varmış. Hermes Trimegistus'un başrolde olduğu bir dizi diyalogdan ibaret olan bu metin, Batı'da büyücülüğü başlatan metin olarak görülüyor. Hermes Trimegistus da dikkat çeken bir karakter, Hermes normalde Mısır tanrısıyken Romalıların Mısır'ı işgaliyle birlikte mitolojilerin eklemlenmesi sonucu yarı tarihi yarı mitolojik bir karaktere dönüşmüş. Rönesans'la birlikte mevzu bahis metin büyücülüğün el kitabı haline gelmiş, Aydınlanma Çağı'nda büyünün okült tarafından çok gözbağı ve el çabukluğu dikkat çekmeye başlayınca da yavaş yavaş etkisini yitirmiş ama büyü hiçbir zaman ortadan kaybolmamış. Biçim değiştirerek bilinmeyene doğru yayılmaya devam eden bir gelenek bu, bilimin ilerlemesiyle birlikte bilinmeyen çok küçük bir alana hapsolmuşsa da her çağ yeni büyüsünü yaratıyor, yaratmaya devam ediyor. Bu arada birkaç bilim insanının ilginç yanları ele alınıyor, Isaac Newton sıkı bir okültistmiş ve "uzaktan etki"nin sihirli bir şey olduğunu varsaymış. Arthur C. Clarke'ın meşhur sözünü biliyoruz, anlamlandıramayacağımız kadar gelişmiş bir teknolojinin veya bilimsel olgunun büyüden hiçbir farkı yok. James George Frazer büyünün hiçbir zaman bilim olmadığını, sanat olduğunu söylemiş. Asıl lafı Freud söylemiş gerçi, kelimelerle büyünün başlangıçta bir olduğunu ve kendi zamanında bile kelimelerin büyü gücünü kaybetmediğini dile getirmiş. Yaşlı Plinius büyünün İran'da icat edildiğini iddia etmiş. Bereketli Hilal civarındaki icatların haddi hesabı yok gerçi, temeli sağlam bir iddia bu ama bir "icat" olarak yaklaşırsak. Av resimleri ilk medeniyetlerden binlerce yıl öncesine dayanıyor yoksa. Tabii eldeki verilere göre konuşmak lazım. Bu kısım biraz karanlık.

* Sümer kültüründe ak ve kara büyü var. Babillilerin astroloji ve astronomi bilgisini Mısırlılar miras alıyor, bilginin kökenini Thot'a dayandırıyorlar. Kutsal kitaplarda Mısırlıların büyüyle olan münasebetleri varmış, kanıt orada. Bir de şey, bu cadı avları sırasında yakalanan insanların suya atılma olayı Babillilerden geliyormuş. Gerçi zina yapan kadınlara da aynı muameleyi yaptıklarını hatırlıyorum, nereden hatırlıyorum, sanırım Seks ve Ceza'dan. Batmayanlar cadı oldukları gerekçesiyle yakılıyormuş, batanlar da, eh, batıyormuş. İki türlü de ölüm var işin ucunda. Süper bir yargılama biçimi gerçekten. Zerdüştlük ele alınmış, Eski Mısır büyüsü anlatılmış. Ka tanrıların ruhlarının etkinleştirilmesiymiş, büyünün temeli. Stephen King'i anıyoruz hemen. Eski Ahit'te büyü anlatılıyor, bablar üzerinden. Kral Süleyman, kadim Çin büyüleri, muskalar ve tılsımlar, asalar, otuz iki kısım tekmili birden.

* Yunan ve Roma büyüleri. Eski Yunan, büyü kavramını Mısır'dan, Mezopotamya'dan ve Doğu Akdeniz kültürlerinden çarpmış bir güzel. Büyü ve din arasında ayrım yapmak kolay değilmiş o zamanlar, Platon'dan alıntılarla anlatılıyor. Roma'da ars magica daha bir gizemli. İç organlardan fal bakma gibi olayları var adamların. Büyü kanunlarla yasaklanmış dönem dönem, en sonunda MS dördüncü yüzyılda tamamen yasaklanmış. Hıristiyanlık varken büyü ne ola zaten. Yahudi gizemciliğinin ve Kabala'nın ortaya çıkışı da bu dönemlerde. Golem kültü çok daha geç bir zamanda, 12. yüzyılda ortaya çıkıyor. En bilinen yansıması Frankenstein'ın Canavarı olabilir.

* Kuzey büyüleri, en sevdiğim. Ben bu İrlanda'dır, İskandinavya'dır, oraları çok sevdiğimden oranın mitolojiyle ve büyüyle ilgili meseleleri ilgimi çekti. Druidlerden ilk olarak Julius Caesar'ın Britanya'yı fethetmesinden sonra bahsedilmiş, Romalılar bu arkadaşların kökünü kazımasalardı iyiymiş. Plinius özellikle bahsediyor bu insanlardan, ökse otundan, bir çok şeyden. Büyücülük Galler-Kelt geleneklerinde önemli bir yere sahipmiş, Kral Arthur efsaneleri bu büyücülük işlerinden doğmuş. Merlin'e ayrılmış bir bölüm var, söylencenin kaynağı ve etkileriyle ilgili heyecan verici bilgiler var.

Günümüze kadar geliyor mevzu. Japon diyarlarının büyüleri, Arapların hokus pokus işleri, Crowley, Houdini, pek çok adam, kadın, inanç, folklorik iş. İlgililer göreve, bu metin okunsun. Resimlere bakılsın, günümüzde Stonehenge civarında yapılan ritüel anmaların fotoğrafları incelensin. Güzel bir kaynak.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Canavarlar & Garip Yaratıklar Kitabı
Öcüler ve ecinniler, umacılar ve çarşamba karıları, alkarısı ve Esikhulu, her türlü canavarın başımızın üzerinde yeri vardır. Bilinmeyene duyulan korkudan doğmuşlardır, biraz da ihtiyaç sonucu icat edilmişlerdir, hikâyelerin temelini oluşturmaları bakımından insanoğlunun gereksindiği boşluk doldurma eylemini mükemmel bir şekilde yerine getirirler. Aziz George'un ejderhayı öldürmesini ele alalım. Adam mızrağı saplıyor, iki seksen uzatıyor mahluku. Öncesinde Mikail'in böyle bir girişimi var, Aziz George'un önceli. Ne yapıyor bunlar, kötülüğü alt ediyorlar. Kötülüğün somut bir biçimde tezahür edebileceğini imliyorlar. Tanrı'nın gücüyle her zorluğun üstesinden gelinebileceğini gösteriyorlar. Cesur olunması gerektiğini işaret ediyorlar. Bir sürü çıkarım yapılabilir, ejderhanın tarihi gelişimini, mitlerden dinî meşguliyete kadar aldığı yolu bilirsek oradan da başka hikâyeler çıkarırız, o da başka. Sonuçta bunlar lazım olmuş, ötekiyle mücadelenin nesneleri durumuna gelmişler. Plinius'a göre Hindistan'da ve Etiyopya'da çok acayip yaratıklar dolaşırmış, barbarların diyarlarının ötelerinde çok acayip varlıklar cirit atarmış, böyle yazmış adam. Bin beş yüz yıl boyunca onca neslin gerçekliğini oluşturmuş adam, coğrafi keşiflerden sonra salladığı ortaya çıkmış ama bir "öteki kültürü" oluşturmuş sonuçta. Günümüzde dünyanın keşfedilmemiş hiçbir yeri kalmadı, Amazon ormanlarının derinliklerinde henüz gidilmemiş yerler olduğu söyleniyor ama, işte, Dünya bu kadar yani, haritalarda gördüğümüz kadar. Uzaya bakıyoruz artık, bilinmeyen bilinene dönüşünce hemen başka bir bilinmeyen uyduruyoruz. Bilimkurgunun yükselişini buna bağlayabilir miyiz, bilinmeyenin -kozmik ve bilimsel bilinmeyen- hayali keşfi çok cezbedici, tam kurmacalık.
Borges'in Düşsel Varlıklar Kitabı'yla birlikte okunabilir, iki metin birbirini besler. Borges'in varlıkları Dell'inkileri hacamat edecek kadar çok ama Japon diyarlarındaki varlıklar işin içine girince eşitlik sağlanabilir. Japonların sayısız canavarı var, adamlar tapınaklarını bu canavarlar için dikip esenlik diliyorlar, canavarlara ve kendilerine. Çin'de ölülerin dünyasıyla yaşayanların dünyasının sınırlarının pek belirsiz olduğunu okumuştum bir yerde, Japonya'da da canavarlarla insanlar aynı dünyada yaşıyorlar sanki. Çok acayip kültürler. Dell kısa kısa vermiş bilgileri, canavarların tasvirlerine daha çok yer ayırmış. Bazı resimler, gravürler vs. tanıdık gelecek, korku ve gerilim kitaplarının kapaklarında karşılaştık çoğuyla. Bazılarını hiç bilmiyordum, korkuttu açıkçası. Bir iki tanesini sallarım buraya. Ben de Dell gibi kısa kısa geçeyim, hatta maddeleyeyim ama önce kaynaklar. Mitoloji tabii. Ekhidna hamile kalıp Orthros'u, Kerberos'u, Hydra'yı ve Khimaira'yı doğuruyor. Hesiodos'un Theogonia'sından bu. Yazıldığı tarihten yüz yıl önce de Homeros'un metinleri derleniyor, orada da bir dünya yaratık var. Batı'nın ilk kaynakları bunlar, Doğu'da işler biraz daha önce başlıyor, Behemot'u ve Livyatan'ı ele alalım, Eski Ahit'ten başlatabileceğimiz kültürde doğaüstü yaratıklar var. Sonrasında Yeni Ahit'in etrafında oluşan hikâyeleri de düşünürsek elde bir dünya yaratık olur, pek güzel. İşe yarıyorlar demiştim, şöyle: "Düzen ve kaos arasındaki, iyi ve kötü arasındaki kavga tanrılar ve canavarlar aracılığıyla somutlaştırıldı." (s. 7) Söylenceler elle tutulur bilgiler vermese de o zamanın insanlarının böyle bir şeye ihtiyaçları yok zaten. Aslında günümüzde de pek bir şeyin değişmediğini söyleyebilir miyiz, insanların nelere inandıklarını düşünürsek pek garip gelmez bu. Uçan Spagetti Canavarı'ndan yerel öcülere kadar gelen güncel bir canavar popülasyonu var, bunlar insanları bir arada tutan hikâyeleri oluşturuyorlar. Edebi yansımalarına da bakabiliriz, Frankenstein'ın icadı bize tanrıların seviyesine ulaşamayacağımızı söylüyordu, binlerce yıllık hikâye aslında bu, Babil Kulesi'ni de ucube bir yaratık olarak göremez miyiz? Dr. Moreau'nun ucubelerini de buraya koyuyorum.

* En başa dönelim, İÖ 14000'de Fransa'nın güneybatısındaki mağaralara çizilen şekiller. Büyü için kullanıldıkları söyleniyor, hayvanların kolaylıkla ele geçirilebilmesi için. Pek detaylı değiller, Mısır'da ortaya çıkıyor detaylı olanları. Anubis mesela, korkutucudur. Hindu tanrıçası Kali korkutucudur, amacını yerine getirir. Bu canavarların çoğu korkutucu aslında, "iyi bir öteki" pek işlevsel olmayacağı için dehşet verici varlıklar olarak düşünülmüşler. Aztekler Quetzalcoatl'ı yaratmışlar, yılan tanrı. Tlaloc'tan deli gibi korkulurmuş, coşmasın diye insanlar kendi çocuklarını boğarlarmış. Kaostan doğan yaratıklar bu taraflara daha yakın. Hesiodos'a göre düzenin sağlanmasından önce Erebos ve Nyks'in ürünü olan Khaos terör estirmiş, güçler dengelenene kadar. Babil tanrıçası Tiamat kaosun ilk tanrılarından biri olabilir, Marduk tarafından öldürüldükten sonra bedeni ikiye ayrılıyor, gökyüzü ve yeryüzü oluşuyor. Süper denge.
* Şeytanlar ve iblisler. Cin ve şeytan uzmanları, psikoposlar, dinle meşgul kim varsa kötülüğü biçimlendirmeye çalışmışlar. Meleklerinkine denk bir hiyerarşi oluşturulmuş, Gaiman'ın Sandman'indeki ortamı bilenler hemen canlandırabilir ortamı. Cin ve şeytan tümenleri varmış, sayıları milyonlardan yüz milyonlara kadar çıkabiliyormuş. Hıristiyan ikonografisinde örnekleri görülebilir. Kıyamet tablosu siparişi alan bir sanatçı işe kesinlikle canavarlarla başlıyormuş. Canavar çiziminin ustasının Hieronymus Bosch olduğunu söylüyor Dell, gerçekten de Bosch'un eserlerine bir bakarsanız, bakmayın ama. Ben çok korkan biriyim, şu vakitte hayatta bakmam. Yani şimdi, çok affedersiniz, şu yandaki nedir ya. Bu Bosch'un değil tabii ama en az onun yaratıkları kadar korkunç bir şey var, Japon diyarlarından bir sanatçının eseri. Binlerce öcüden biri, sanki bir ürünün reklamını yaparmış gibi. "Öcülüğümü çocuk kafasına borçluyum. Çocuk kafası, vazgeçilmeziniz." Neyse, Şeytan'ın birçok yüzü geliyor sonra. Beelzebub "sineklerin efendisi" anlamına geliyormuş, Golding'in romanından biliyoruz gerçi. Deccal ismi Kitabı Mukaddes'in Vahiy Kitabı'ndan geliyormuş. Şeytan adı çok eski, "davacı" veya "hasım" anlamlarını karşılıyormuş. Kuyruğu, keçi bacağı, elinde tuttuğu zamazingo falan zaman içinde ortaya çıkıyor, aşama aşama. Dileyenler Jeffrey Burton Russell'ın metinlerine bakabilirler, orada Şeytan'ın tarihi uzun uzun anlatılmış. Burayı açtığım zaman üfürmeye onlarla başlamıştım galiba, hatırlamıyorum şimdi. On yıl olacak ben buraya düşeli, az kaldı.

* Büyülü canavarlar. Bazıları direkt büyü sonucu ortaya çıkıyor, bazıları kendiliğinden büyülü. Simyacılar minyatür insan yapmaya çalışmış, sonrasında golem vakası ortaya çıkmış, Yahudi üretimi. Android asker üretseler adını kesin Golem koyarlar. Bunların koruyucu oldukları da düşünülmüş bir zaman ama denize düşen yılana sarılır misali. Mesela Pazuzu şeklinde yapılmış muskalar takarlarmış eskiden, Huwawa'dan korunmak için. Daha kötü bir kötüden korunmak için daha az kötü bir kötüden medet umulmuş. Medusa'nın başı tapınaklara falan asılmış, bunun dışında pek çok öcüye atfedilen nesneler sağa sola yerleştirilmiş, asılmış.

* Ejderhalara geliyoruz. Doğu'da dört ayaklılar, Batı'da iki. İsviçre'nin bir zamanlar bu yaratıkların yurdu olduğuna inanılmış, 17. yüzyıla kadar. Alman muadili Lindwurm. Rusya'daki Sirin nam varlığın sirenlerle bir bağlantısının olduğu düşünülüyor, mantıklı. Özellikleri çok benzer. Doğu ejderhalarının genellikle yardımsever yaratıklar oldukları söyleniyor, kanatları olmamasına rağmen büyülü bir güçle uçabiliyorlar. Kore'de ve Japonya'da da misalleri var, geniş bir coğrafyaya yayılmış ejderha inancı. Batı ejderhalarının en ünlülerinden ikisini anayım, Midgard yılanı birincisi. Thor tarafından tokatlanıyor. Diğeri Aziz George'un hacamat ettiği.

* Su canavarları. Livyatan (Leviathan) en meşhuru tabii. Perseus'ın kılıcıyla kesip biçtikleri var, biri Ceto. Skylla ve Kharybdis de Perseus'un hışmına uğruyor. Günümüzde Less Gölü Canavarı tarzı örnekleri var. Ama yok tabii. "Kappa" denen Japon su cininden bahsetmek lazım, bu arkadaş birçok biçime bürünebiliyor. Aşırıya varacak ölçüde kibar, Japonca okuyup konuşabiliyor, bunun yanında insan eti yemekten büyük keyif alıyor. Bunlardan biriyle konuşurken çok yakınında durmayacaksınız yani.

Bunlardan başka sirenler var, melez varlıklar var, yarı koala yarı zürafa falan. Çoğunun kökeni Yakındoğu'ya dayanıyormuş. Tilkiler ve kurt adamlar bu sınıftan. Hortlaklar, gulyabaniler derken liste uzayıp gidiyor böyle.

Fantastik fantastik işlerin peşinde koşanlar için süper kaynak, kesin edinilmeli.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir