Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kaybolan Miras
Heinlein, insanoğlunun bir şekilde bastırılmış güçlerinin peşinde. Bu güçler neydi, nereye kayboldu, neler oldu, neler yaşandı, az sonra.
Phil Huxley, Western Üniversitesi'nde psikoloji profesörü ve parapsikolojiyle ilgileniyor. Ben Coburn namlı arkadaşı da aynı üniversitede tıp profesörü gibi bir şey, cerrah. İyi arkadaş bunlar. Phil, kartların arka yüzünü görebilen bir çocukla ilgileniyor ve Ben'e anlatıyor hadiseyi. Sonra bu çocuk kaza geçiriyor, fakülteye getiriliyor ve Ben, çocuğun akan pekmezini durduruyor, beyninden bir bölümü alıyor, pek işe yaramayan bir bölüm. Joan adlı bir öğrenciyle birlikte pikniğe gittiklerinde kaza geçirenin bütün yeteneklerini kaybettiğini öğreniyoruz, beyin bütünlüğü bozulunca yetenekler kaybolmuş. Testler yapılıyor, çocukta hiçbir değişiklik yok kişilik olarak. Kazadan önceki gibi ama yetenekler puf, gitmiş.

Piknikte konuşurlarken bir davranışçılık eleştirisi yapıyor Phil. Psikolojinin özgür irade hakkında bir açıklama getiremediğini, kutuplaşmış ekollerin çözüm bulamadan tartışmaya daldığını söylüyor. Davranışçıların insanların estetik yaratılarına bir açıklama getiremedikleri söyleniyor. Bu şey işte; koşulsuz bir uyarıcıyla nötr uyarıcıyı birlikte verirsiniz, nötr uyarıcı koşullu uyarıcı haline gelir. Yani kıçınıza yıldırım düştüğünde göl kenarında yürüyorsanız göl gördüğünüz zaman koşar adım uzaklaşırsınız. Pavlov ve köpekleri. Anladınız mı? Haa?!?!

Joan da Phil'in yolunda, o da felsefeye giydiriyor. Görünüşte her şey güzel ama iş ısırmaya gelince ağız boş kalıyor. Felsefeyi anlatışı tam olarak böyle. Ben de benzer şeyler söyledikten sonra konu parapsikolojiye geliyor. Daha doğrusu tam sınırda olan olaylar var en başta; mesela fotografik hafızaya sahip, saniyede seksen iki milyon işlem yapabilen insanlar. Kitapta gerizekalı olarak geçiyorlar ama biz "yavaş" diyelim. Yavaş da denir mi bilmiyorum, otistik insanlar işte. Rain Man'deki Dastin Hofpırt mesela. Buradan havada duran Sabri Bey gibi, döşeğini yorganını yakan pirokinetik dayı gibi insanların varlığına geçiyoruz. Şöyle bir elden geçiriliyor hepsi ve sonuçta bir fikre ulaşılıyor: Bu yetenekler insanlarda mevcut ama bir şekilde kullanım dışı. Joan eğitim görmeyi, bir manada denek olmayı kabul ediyor ve bir süre sonra telepatik bazı özellikler geliştiriyor. Zannediyorum kurgunun en ilgi çekici bölümleri buraya kadardı, temeller yani. Ardından olanları özet geçiyorum: Gizli bir toplulukla karşılaşıyorlar. Bu toplulukta Ambrose Bierce var, 100 yaşında falan. Demek roman 1940'larda falan geçiyor ve güzel bir öngörü; cep telefonu var, Heinlein kullanmış bunu. Daha ilginci, Ambrose Bierce var lan. Kaybolmamış da inzivaya çekilmiş o toplulukta falan. Her neyse, bu topluluğun mekanında eğitim görüyorlar ve yetenekleri gelişiyor. Bu sırada insanoğlunun yeteneklerinin nasıl silindiğini öğreniyoruz. Mitolojik varlıklar toplantısı gibi bir şey görüyorlar rüyalarında, aşağı yukarı buna benzer şeyler. İnsanlar cezalandırılmış, Atlantis ve Mu b.k edilmiş. Odin var, sallıyorum Zeus var ortamda. Falan. Yani bu şekilde kaybolmuş yetenekler, bir örgüt de bu yetenekler ortaya çıkmasın diye uğraşıyor. Bizimkiler ortamdan ayrılıp bu yetenekleri insanlara tanıtmak, onlara kavuşmalarını sağlamak için işlerinin başına dönüyorlar ama karşı örgütün adamları çok güçlü. Devlet yönetiminde yer alanlar, profesörler, ne kadar güçlü adam varsa hep düşman. Savaş çıkıyor elbette ve bizimkiler alt ediyor karşı tarafı. Pek sağlam değil açıkçası bahsettiğim bölümden sonrası, büyük bir keyif vermiyor. Ayrıntılı bir şekilde ele alınmamış çünkü, tarihin en büyük sosyopsikolojik, sosyopolitik savaşı ciyuv ciyuv şeklinde beyin savaşı olarak hoop, hemen geçiliyor. Olmaz.

Serinin en zayıf halkası olabilir ama yine güzel, Fringe seven bunu da sever.
Yanıtla
1
2
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tepelerdeki Şeytan
Pavese'nin gençlik ve ilişkiler yoluyla çattığı bir roman.
Pieretto, Oreste ve anlatıcı, üç yakın arkadaş. Öğrenci bunlar Oreste tıp okuyor, diğerleri hukuk fakültesi için hazırlanıyor. Günler aylaklıkla, arada sırada da çalışmakla geçiyor. Kadınlarla kurulmaya çalışılan ilişkiler, alkol, gençlik, her şey çiçek kokusuyla bir olmuş ve günlerin nasıl gelip geçtiği anlaşılmıyor.

Bir gün tepe tepe gezerlerken bir araba görüyorlar, arabada bir adam var ve ölmüş gibi gözüküyor. Yanına gidiyorlar, görüyorlar ki Poli. Zengin bir arkadaş, ailesinde para gani. Poli öylesi rahat ki anlatıcının dediğine gel: "(...) Ama o akşam keyfim biraz yerindeydi. Poli ile geçen günkü karşılaşmamız vicdanımı rahatsız eden birçok kuruntudan kurtarmıştı beni, dünyada benden daha saçma, ayrıcalıklı kişiler, gece gündüz benden daha fazla eğlenen tembeller var, dedim kendi kendime. Kentte oturan birer taşralı olan annemle babam, bilmeden şunu sokmuşlardı kafama: Ancak yoksulların çılgınlıkları sana göredir, zenginlerinki değil. Yoksul, dilenci anlamına gelmiyor elbet burada." (s. 22) Burası önemli, ileride Poli'yle bu üç arkadaşın yaşadıkları olaylarda bu izleği takip etmek gerekecek.

Bir gece Poli'yle birlikte dansa gidiyorlar, Rosalba da yanlarında. Rosalba'ya Poli'nin kırığı diyebiliriz. Acı çekiyor, Poli'ye aşık çünkü. Poli'yse kayıtsız, sadece yaşayan bir adam. "Korkunç bir güç var bizde, özgürlük. İnsan masum olabilir. Acı çekmeyi de seçebilir." (s. 30) Gerçekten de acı çekiyor Poli, Rosalba tarafından bıçaklanıyor ve Oreste'nin gözetiminde yatıyor bir süre. Sonraları Rosalba'nın intihar ettiğini duyacağız.

Üç arkadaş, Pieretto'nun ailesinin çiftliğinde geçiriyorlar tatillerini. Kentteki aylaklıklarının üzerinden uzunca bir süre geçiyor. Bir gün Poli'yle karşılaşıyorlar, tepedeki evde kalıyor, yanında eşi var. Evlenmiş. Gidip bir süre onlarda kalıyorlar. Eve zengin dostlar geliyor, bunların ortama kattıkları garip vaziyet, falan. Sonra Oreste'yle Poli'nin eşi Gabriella arasında bir yakınlaşma oluyor, meğer severek evlenmemişler. En sonda da Poli'nin verem olduğu ortaya çıkıyor, hastaneye götürülürken bizimkiler de hayatlarına geri dönüyor.

Ya leş gibi anlattım, kitapları okuyup sıcağı sıcağına yazmayınca unutuluyor çoğu ayrıntı ama genç insanların farklı hayatlarla imtihanı diyelim, kadınlarla özellikle. Buna benzer bir şey. Bir de Poli'nin tedavi olmayı reddettiği bir bölüm vardı, şimdi bulamadım. Tezer Özlü'yü andım, o da kanser olduğu zaman ilk adımda tedavi olmayı reddetmişti. O da anımsamış mıdır Poli'yi, ya da zaten aklında mıydı?
Yanıtla
3
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tolkien
Pek çok şey yapacağız; iş güç, evlenmek, yolculuk. Pek çok şey izleyeceğiz; dizi, film, kendini mahveden insanlar. Pek çok kitap okuyacağız; Mann, Faulkner, Joyce, kimler kimler. Ama bir şey diyeyim, hayatımız boyunca bizi izleyecek birileri var. Biz de onları izleyeceğiz. İsimlerini teker teker sayamayacağım, onları tanıyoruz. Onlar en saf aşka tutulmuşlar, dünyanın görüp göreceği en yakın dostlar, hata yapanlar, hatasını düzeltenler. "Korkak, cesur, cahil, hakim ve çocukturlar." Tanıyoruz diyebiliyorum, öylesi yakın hissetmiyor muyuz onlara kendimizi?
Biyografik roman üslubuyla başlıyor kitap, evine doğru pedal çeviren Tolkien, çalışma odasına geçip öğrencilerinin sınav kağıtlarını okuyor. 20 yıl boyunca okuyacak, bu bir ek gelir kapısı. Başka türlü evini çekip çeviremeyecek ama sıkıcı, çok sıkıcı bir iş. Kağıt yığınları küçülmek bilmiyor. Bir bıkkınlık anında yere bakıyor Tolkien, halıdaki küçük bir delik gözüne takılıyor. Duruyor. Gündüz düşlerinin ortasında bir kağıt çekiyor önüne, yazıyor: "Yerdeki bir çukurda bir Hobbit yaşardı..." Böyle başladı koca bir mitin kuruluşu.
Tolkien ölene kadar koyu bir dindar olarak yaşamış. Katolik, ağır. Annesinin inancına sıkıca sarılmış, akrabalarını hiçbir zaman affetmemiş. Bu nokta önemli, Tolkien'ın hayatındaki birçok noktaya bu açıdan da yaklaşacağız.
Ronald sınavlara hazırlanıyor tekrar, bu sırada dört arkadaşıyla Ç. K., B. D. diye bir edebiyat kulübü kuruyor. Burada Sir Gawain ile Yeşil Şövalye gibi kitapları okuyorlar. İkinci sınavı kazanıyor Ronald, Oxford günleri başlıyor. Klasik Diller'de okurken İngiliz Dili ve Edebiyatı'nın kendisi için daha uygun olduğunu anlıyor, o bölüme geçiyor.

"Tolkien sadece dille ilgileniyordu. 'Çağdaş' edebiyatı pek sevmiyordu. Shakespeare'in abartıldığını düşünüyor, Bard'ın piyeslerinin çoğunu da beğenmiyordu. Dryden'a ve Milton'a ayıracak zamanı yoktu. Oxford'da İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde okutulan 'çağdaş', yani 18. ve 19. yüzyıl yazarlarının eserlerindense nefret ediyordu." (s. 53)
Birinci Dünya Savaşı'na katılıyor Tolkien, ordudaki günlerinden hoşlanıyor başlarda. Disiplinli bir yaşam, düşünmek için bolca zaman. Cephede işler değişiyor.
Savaşla ilgili ayrıntılar çok zengin, Tolkien'in bulunduğu bölüğün hareketlerine kadar her şey var. Var da, korkunç bir savaştan sağ kurtulmayı başarmış yazarın neler hissettiği pek yok. Korku, öfke, üzüntü. Savaş konusunda özellikle bir şey söylemediğini sanıyorum, çok sancılı günlermiş çünkü.
Kitapta Tolkien'in döneminde fantastik edebiyatın bilim kurgudan ayrılmamış olduğu yazıyor. Lord Dunsany sayesinde biraz gerçekleşmişti aslında bu. Weird Tales'ın üç atlısı da çok acayip şeyler yazıyordu o sıra, tabii küçük bir derginin bir türe başlı başına kimlik kazandırması uzun yıllar alır, o yüzden Lovecraft, Smith ve Howard gibi dayıların isimleri kitapta yok, Fantastik edebiyatın bir tür olarak ortaya çıkışı Tolkien'le ele alınıyor. Yine de biz bu üç şahane yazarın Tolkien'den önce bir şeyleri başlatmış olduğunu, fantastik dünyalar kurguladıklarını unutmayalım. Bu dünyalardan bazılarının kökleri yaşadığımız dünyadaydı, evet, lakin bazılarının değildi.
Hobbit 1937'de basıldı, 1954'te Yüzüklerin Efendisi ortaya çıkabildi en sonunda. Kitabın yazılış aşaması sancılı, onun yanında bir de basıma hazırlanış var ki of, Tolkien kanser etmiş adamları. Mükemmeliyetçi bir adam, en ufak bir şeye bile karışıyor.

Çok ayrıntı var Tolkien'in kişiliği, alegori tartışmaları, basım aşamaları hakkında. Hepsini yazarsam parmak kalmaz bende. Müthiş müthiş müthiş, Justin Bieber konserine giden 12 yaşındaki kız gibi hissettim okurken.

Bitti. Tolkien'e sonsuz saygı, sevgi.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
J. R. R. Tolkien
Bir önceki kitabın hemen ardından okudum, farkları üstünden gideceğim. Bir kere bunun kapağı daha güzel. Fdfs, şaka. Ama harbiden daha güzel. Bir de Michael Coren dayıtımız neşeli bir adam, üslubu daha farklı, sohbet havasında.
Bu kitapta Mabel Suffield, ailesinin onayını alarak Güney Afrika'ya gidiyor. White'ın kitabında ipleri koparıp gidiyordu. Gerçek nedir, bilemiyoruz.

Lewis'le ilişkileri de pek ayrıntılı değil. Dostluklarının son zamanlarındaki tartışmalardan hiç bahsedilmemiş, sanki hiçbir sorun yokmuş gibi anlatılıyor. Tolkien dostu öldükten sonra yıkılmış gibi. Elbette üzülmüştür ama White'ta bir iki kelime haricinde hiçbir yorum yapmadığı yazıyordu.

Eserlerin özetleri verilmiş, onun dışında yazılış aşamaları yok. Yayımlanış sırasında ortaya çıkan bazı problemler verilmiş, o kadar.

Genel olarak daha az ayrıntılı ama gayet başarılı, okunur. Süper. Peder'in fotoğrafı falan var. Öyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sandman/Sisler Mevsimi
Endless Sülalesi'ni külliyen gördüğümüz sayı bu. Bütün aile orada. Bütün aile değil gerçi, kayıp kardeş ortada yok. Diğerleri toplanıyor.
Destiny'ye Ak Saçlı Hanımefendiler gelir ve savaşın başlamak üzere olduğunu söylerler. Destiny şaşırır, kendisi kaderdir ve bundan hiç haberi yoktur. Elindeki kitaba bakmasını söyler hanımlar ve uzarlar. Kader diyelim, Kader kitaba bakar ve yapması gerekeni anlar.

Önce Ölüm'ü çağırır, sonra Sandman, İhtiras ve Umutsuzluk katılır. Hezeyan gelir en son. Kayıp kardeş dediğim gibi ortada yok. Aileyi tanıtan bölümler var, şahane. Mesela kader hakkında yazılanlar: "Kader toz ve gece kütüphaneleri gibi kokar. Ardında ayak izi bırakmaz. Gölgesi yoktur." Diğerleri daha uzun, en kısası Ölüm.

Ne için toplandıklarını bilmiyorlar, Kader de söylemiyor. Sonra İhtiras, Sandman'i çok kızdırıyor. Sandman'in Cehennem'e kapattığı sevgilisi vardı, Nada, hani ilk kitapta şöyle bir görüyorduk, önceki kitaplardan birinde de bir ritüeli vardı Afrikalı kardeşlerin, orada tanışmalarını görmüştük. İşte İhtiras Sandman'e diyor ki, kardeş, sen galiba biraz aptalsın. Kız sana bir şey yapmadı ama 10000 yıldır Cehennem'de tutuyorsun kızı, üstelik elinde olmayan sebeplerden ötürü seni kabul etmediği için. Sandman atarlanıyor falan, tek başına balkona çıkıyor. Ölüm geliyor, İhtiras haklı dayı, kusura bakma diyor. Sandman de harbiden doğru galiba diyor ve Cehennem'e doğru yola çıkmak üzere hazırlanmaya gidiyor. Ailenin geri kalan üyeleri neden çağrıldıklarını bir kez daha sorunca Kader diyor ki, tamamdır, dağılın, Sandman yola çıktı. Sandman içinmiş onca tatava. Taktiklere gel.

Sandman Cehennem'e gitmişti bir kez, çalınan başlığını almak için. Orada Lucifer'a gider çekmiş, kıçını tehlikeye atmıştı. Hizmetkarları gitmemesi için uyarıyorlar kendisini, lakin gidecek, kaçarı yok. Elçi olarak Kabil'i gönderiyor Lucifer'a, çünkü İncil'e göre Kabil'in öldürülmesi yasak. Lucifer, Kabil'in canını alamaz. Akıllı bir tercih yani. Neyse, Kabil Sandman'in geleceğini haber veriyor. Lucifer şekilden şekle giriyor. Onu yok edeceğim, onu parçalayacağım. Bilmem ne.

Sandman'in gidip de dönmeme ihtimali var, bu yüzden bir şekilde tanıştığı kişilere veda ediyor. Her 100 yılda bir buluştuğu arkadaşına mesela. Merasimle Cehennem'in topraklarına adım atıyor, şekil şekil yürüyor, Nada'nın hücresine gelip bakıyor ki hücre boş. Sadece hücre değil, Cehennem de boş. Bomboş, hiçbir iblis yok. Lucifer çıkıyor ortaya, bekçiliği bıraktığını söylüyor. Beraber kapıları kilitliyorlar, sonra Lucifer Sandman'e Cehennem'in anahtarını verip uzuyor. Bomboş Cehennem Sandman'in oluyor.

Bundan sonrası acayip fantastik. Amerikan Tanrıları kokuyor buram buram, tam tersi daha doğru olacak gerçi. Odin, Loki ve Thor, Düzen, Kaos, Gümüş Şehir'den iki melek; Duma ve Remiel, Nada'yı elinde tutan Azazel, Anubis ve Japon panteonundan bir tanrı, hepsi Sandman'in kapısını çalıyor Cehennem'in sahipliği hakkında. Hepsi Cehennem'i kendi için istiyor.

Bir ara hikâye: Yatılı bir okulda kalan Rowland adlı çocuk, Sandman'in yediği bokun sonucu olarak, dolaylı sonucu da diyebiliriz, geri gelen ölüler yüzünden kabus dolu saatler geçiriyor ve hayalet zorbalar tarafından katlediliyor. Sonra hayalet arkadaşıyla birlikte kapıdan çıkıp gidiyor, Ölüm'ün çok işi olduğu için onu o an almıyor. Bu yüzden sorunlar çıkacak galiba. Neyse, göreceğiz.

Her tanrı, Sandman için bir şeyler sunuyor Cehennem karşılığında. Kimi kayıp ağabey hakkında bilgi vermeyi teklif ediyor, Azazel Nada'yı vereceğini söylüyor falan. O iki melek gözlemci, bir şey sunmuyorlar. Son ana dek.

Yaratan, diğer tüm tanrıların üstünde, en tepede. İki meleğe haber geliyor. Cehennem varlığını sürdürecek, iki melek de oranın yeni denetleyicileri olacaklar. İçlerinden biri bunu istemese de Samael gibi isyan etmiyorlar, Lucifer'a dönüşme aşamasını biliyor hepsi. Lucifer çok büyük bir güce sahip, düşmüş olsa bile. Sandman'i korkutacak kadar. Her neyse, diğerleri sorun çıkarmıyor da Azazel yamuk yapıyor, Nada'yı çıtır çıtır yiyeceğini söylüyor. Görünüş olarak Azazel boyut kapısı gibi bir şey. Bir sürü dişi var falan içinde. Sandman atlıyor içeri, Nada'yı kurtarıyor ama Azazel'in dev ağızlarından biri Sandman'in üstüne kapanıyor. Bir sonraki karede Sandman'i görüyoruz, elindeki kavanozda Azazel hapis. Sandman'in rüya diyarında yamuk yapmayacaksın, oranın efendisi Sandman. Senin lolon kime dangalak.

Nada kurtarılıyor, son bir yemek yiyorlar ve Nada, bir bebek olarak doğup Sandman'den sonsuza kadar ayrılıyor. Böylece Sandman affedilmiş oluyor. Son olarak Cehennem'deyiz, iki melek yönetiyor orayı. İşkence gören bir ruhun yanına gelip durduruyorlar ve sonsuz işkencenin bittiğini, kurtuluş için kefaret işkencesinin başladığını söylüyorlar. Yani daha makul boyutlarda, günah kadar diyelim. Ona benzer bir şey.

Böyle bir sayı. Ailenin toplanması, Sandman'in Lucifer'la konuşması, tanrılar falan derken insan şapşallaşıyor. On numara.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sandman/Sen Oyunu
Ana hikâyelerden bağımsız bir Sandman sayısı bu. Kurgusal olarak bağımsız, yoksa önceki sayılarda yer alan bazı karakterler şöyle bir görünüp kayboluyor.
Birbirine bağlı iki kurguyu izleyeceğiz. Birinde karla kaplı bir diyarda bir kuş, fare ve maymun var. Gerçek demeye de dilimin varmadığı dünyada Barbie'yle arkadaşları Wanda ve diğerleri yaşıyor. Bağlantı şurada; bu ilk diyardaki hayvanlardan biri, saydığım üçlüden ayrılıp haber uçurmaya gitmiş bir dördüncüsü, dev bir köpek diyeceğim, Barbie'nin önüne çıkıyor ve geri dönmesi gerektiğini söylüyor. Barbie hatırlıyor hayvanı hayal meyal.

Ya bodoslamadan giriyorum, resifler var dostlar. Rüya alemiyle gerçekliğin arasında sıkışmış resifler var. Bazıları şekilleniyor, bazıları parçalanıyor, bazıları yok oluyor. Bu Barbie'nin çocukken sahip olduğu resif/düş dünyası, bilinçaltının katlarından biri diyebiliriz, yemek üzere. Çünkü bilinçaltı büyük bir çöplüktür kariler, öyle bir kokar ki gün düşüne dalarsınız da ne olduğunu anlamadan, her şeyi unutmuş olarak kendinize gelirsiniz. Bazen de böyle olmaz, bu resif, sahip olduğu hayatı tehdit edecek kadar tehlikeli bir hale gelir. Burada ele geçiriliyor, Guguk Kuşu tarafından. Guguk Kuşu, Barbie'nin çocukluğu. Freudyen bir hikâye. Olayın bir boyutu, bu resifin akıbeti. Sandman olayları izliyor sadece, olacakları bildiği için her şeyin sonunda bazı seçenekler sunuyor, o kadar. Öküz gibi sayıda bunlar olmuyor tabii sadece, Ay'ı yeryüzüne indirip Sandman'in diyarına yol açan bir hanım var mesela, bu Barbie ve arkadaşlarıyla aynı binada oturuyor. Kötü bir adam var, bu arkadaşları rüyalarına hapsedip sonsuz bir kabusa uyandırmak istiyor. Gebertiyorlar bunu falan. Bir de marjinal olarak kabul görmüş kardeşler var. Onlar deyip ayırmayacağım, biziz. Sen ben kadar biz. Ne diyorum.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sandman/Fabllar ve Yansımalar
Böyle bir zenginlik olamaz. Gaiman'ın sürüklediği en renkli, en uzun yolculuk bu kitapta.
Üç Eylül ve Bir Ocak: ABD'nin ilk ve son imparatoru hakkında hikâyedir.

Ümitsizlik, intihara pek yakın bir dayıyı izlerken Sandman'i çağırıyor. Amacı düello yapmak. İntihara yakın olan bu adamı düşlerle kurtarıp kurtaramayacağını soruyor Dream'e. Bu sırada kayıp abiye de atıfta bulunuyor, eğer Sandman ailesine karşı o kadar kayıtsız olmasaymış abileri gitmeyecekmiş falan. Sandman düelloyu kabul ediyor. Bire karşı üç; İhtiras ve Hezeyan da Ümitsizlik'le birlikte savaşacak.

Olaya gel; Sandman dayıyı uyutuyor, düş gördürüyor. Adam uyanınca kendisini ABD'nin imparatoru ilan ediyor. Gazeteye yazı falan veriyor imparatorluğunun açıklanması için. Bir barda Mark Twain'le karşılaşıyor, Twain'i "imparatorluğunun ilk masalcısı" ilan ediyor. Olaylara gel. Diğerleri adamı umutsuzluğa sürüklemeye, kafayı yedirtmeye falan çalışıyorlar ama mümkün değil, adam rüyaya öyle bir sarılmış ki hiçbir şey onu yolundan döndürmüyor. Adam ölüyor, Ölüm onu götürüyor ve düelloyu Sandman kazanmış oluyor.
Av: Bir dedenin torununa anlattığı hikâye. Çok basit geliyor, değil mi? Değil. King'in dediği gibi, Neil Gaiman'a sahip olduğumuz için çok şanslıyız, böylesi büyülü bir dünyadan mahrum kalacaktık yoksa.

Dedenin anlattığına göre çağlar önce genç bir adam varmış, bir çingeneyle karşılaşmış, çingeneden bir bohça almış falan. Bohçada üç büyülü nesne var, bir tanesi zümrüt bir kalp. Şimdi Sandman okurken öncelikle çok dikkatli olmalıyız, çünkü en küçük bir ayrıntı, başka hikâyelerde hikâyenin bir parçası, hatta bir karakteri haline gelebiliyor. Buradaki kalp de Sandman'in aşık olduğu bir kız vardı, Nana mıydı, öyle bir şey. Onunla alakalı. Her neyse, adam resmine sahip olduğu bir kızın peşinden gidiyor. Bohçanın içinde bir de kitap var, bu kitabı da Sandman'in kütüphanecisi Lucien arıyor. Buluyor da, lakin adam kitabı vermiyor bir türlü. Neyse, adam hapsediliyor falan, Lucien adamı çıkarıyor ve kütüphaneye götürüyor. Sandman yakalıyor bunları, neler olduğunu öğrenince adamı resimdeki kızın yanına götürüyor. Sanıyoruz ki adam, bu kıza aşık olmuş falan, arayış o yüzden. Yok, resmin yerleştirildiği kolyeyi kıza verip uzuyor, kitabı teslim ediyor ve yolculuk sırasında ormanda karşılaştığı, kendi gibi bir avcı kızla yaşamaya başlıyor falan. Tanışmaları şöyle: Adam bir geyiği kovalarken kız önce davranıyor, fişuuv diye atlayıp geyiğin boynunu kırıyor falan.

Toruna anlatılmış sıradan bir hikâyeydi, ta ki dede, "Büyükanneni tanımış olmanı isterdim. Muhteşem bir kadındı. Her şeyin kıymetini bilirdi. Ama beni alt edip o geyiği avlayışını da bana asla unutturmadı," diyene kadar.
Ramazan: Son hikâye. Pilim bittiği için kısa kesiyorum; Bağdat Emiri Haldun'un rüya şehrini sonsuza kadar gizlemesi için Sandman'le yaptığı anlaşma üzerine bir hikâye ama bu kadar değil, Binbir Gece Masalları atmosferi öylesine başarılı ki insan hayran oluyor ister istemez.
Böyle, çok deli bir sayıydı bu. Evet.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kaplıcada Bir Konuk
Hesse'yı Gecelerin Yargıcı'na benzetsem biliyorum ki ağır sopa yerim. Lakin elden gelen bir şey yok. Zamanında Küçük Onur'a maruz bırakılan çocuklar büyüdüğü zaman, işte biz o gün tükeneceğiz. Hadi öyle olmasın da şey olsun, güzel güzel bir şeyler anlatan pamuk dedeler vardır ya, mesela yaşadıkları bir hikâyeyi anlatırlar ve cümlelerin arasına şahane düşünceler sığdırırlar. İşte Hesse'nın bu anlatısı tamamen böyle. Çok keyifli. Bir kaplıcaya ve yolculuğa dair anılar var, bir de yaşananların psikolojik çözümü var. Güzel bayağı.
Bir özdeyişle giriyoruz: "Aylaklık bütün psikolojinin başıdır." Nietzsche'den. Hesse, kırkıncı yaşın ortalarından sonra kendisine bir hal geldiğini, havada durduğunu ve o yaşlarda kendisine bir bilgelik, bir düşünce sistemi geldiğini söylüyor. Çok entelektüel bir evrim. Bir diğer dikkat çekici yorum da yazarın kendisi hakkında. Bir psikologun incelemesi sonucunda yazarın şizofren falan çıkması mümkünmüş, çünkü çevreye ve yazgıya karşı konan tepki normal bir şey değilmiş.

"Kendi düşünce ve duygularıma 'doğru' ve haklı gözüyle bakmak gibi bir hazzı elimden kaptırmak istemem; oysa çevre bunun tersinin doğruluğuna beni inandırmaya çalışıyor. Çoğunluk bana karşıymış, umursamıyorum hiç; kendimi değil, daha çok çevremi haksız görüyor, bu konuda büyük Alman yazarlarına ilişkin yargıma uygun davranıyorum; yaşayan Almanların büyük çoğunluğunun tersini yapması, füzeleri yıldızlara yeğlemesi bu yazarlara daha az saygı beslememe, onları daha az sevip gereksinmeme yol açmıyor. Füzeler göz alıcıdır, füzeler büyüler insanı, yaşasın füzeler! Ama yıldızlar, ama sessiz ışıklı titreşimlerini çok uzaklara yollayan, evrensel müzikle dolup taşan bir göz ve bir düşünce - aman dostlar, bundaki güzellik bir başkadır!" (s. 10-11)

Şekillendirilmemiş bir dünya, doğaya kadercilikten çok sadelikle yaklaşma, bunlar güzel şeyler. Aydınlanma sonucu tabii. Bu aydınlanmayla anti-entelektüel bir ortamın ilişkisinden de kaplıcalara, insanlara dair bu güzel metin ortaya çıkmış. Füzeler arasında yıldız avı, Hesse'ya göre. Saflık, Pamuk'a göre.

İlk gün geliyor mekana Hesse, insanlara bakıyor. Herkes gutlu, işte yürüyemiyor falan. Kaplıcanın suyundan medet uman insanlar. Hesse, onlardan daha iyi durumda olduğunu görüp iyi hissediyor kendini, bir gülümsüyor. Otele geçiyor sonra, bir oda ayırtıyor. Oda konusunda son derece seçici ve otel odalarına takık. Eh, milyon tane şiir, roman, hikâye var otel odalarıyla ilgili. Standart eşyalar, standart hadiseler. Bir gün kalıyorsun, duvarlara bakıyorsun, uyuyorsun, rüya görüyorsun ve ertesi gün gittiğin zaman geride sana dair hiçbir şey kalmıyor. Sanki hep orada yaşadın, sadece kendin için. Senden sonraki için, orası özel olarak ilk kez yapılmış bir yer. İlk kez o kalacak. Böyle bir döngü. Bunları ve benzerlerini anlatıyor Hesse. Yazgıyla yine sorunu var; kimimiz evleniriz, kimimiz iş buluruz, kimimiz bilmem ne yaparız. Varılacak yer belli olduğu halde durmuyoruz hiç, sürekli bir şeyleri kovalıyoruz. Hesse, bunun çok boş bir hadise olduğunu söylese de diğer insanlardan, en azından bu açıdan ayrılmadığını anlatıyor.

Kaplıcanın hekimiyle görüşürken de bir sıkıntı var, hekimin Hesse'yi anlamayacağı ihtimali. Hesse, hekimlerin maddi problemlere maddi çareler bulmak dışındaki olaylara pek karışmadığını söyleyip bu hekimden de çekiniyor, lakin korktuğu gibi olmuyor. Paylaşılan bir bilgelik, bir bakış açısı var ve iki adam iyi anlaşıyor.
Delicesine tüketimi yerme olayı var ki ayakta alkışladım.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aşk Allahaısmarladık
Tarık Dursun K. okumak için sanırım yanlış bir başlangıç oldu ama yapacak bir şey yok.
Epigraf:

"Sana büyük bir sır söyleyeceğim. Kapat kapıları
Ölmek daha kolaydır sevmekten
Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam

Aragon"

Adından da anlaşılacağı üzere aşk üstüne. İlişkiler, kavuşamayanlar, kıymet bilmeyenler falan, bu tarz. Çoğu hikâyenin biçemi bir. Yani söyleyiş, üslup, içerik benzer. Bir iki fark yaratan hikâye var, onlar gayet başarılı.

Yaz Öpüşleri: Kumsaldaki ayak izlerinden bir ilişkinin seyri.

Hikâyenin başında havaya dair bir detay yok, anlatıcı izleri görüyor ve takip ediyor. Bir kadınla adamın izleri bunlar. Sonra diyalogları canlandırıyor, hava kapıyor ve ilişkiyi bitirdiği gibi yağmur başlıyor, sonbahar geliyor. Eh, aynı şey sayılır. Bu arada bütün hikâyeler yazdan. Ağustosta Tatil gibi.

Ne yazacağımı da bilemedim, geri kalan öykülerin olayları aşağı yukarı aynı. Ayrılıklar, yıllar sonra buluşmalar. Parantezlerle götürülen iç diyaloglar. Falan. Ne leş bir yazı oldu bu ya dsfd.

Böyle. Yani hoş. Gayet ilişkiler. Süssüz, kendi güzelliğinde bir anlatım. Evet.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sancı.. Sancı…
Necati Tosuner'in ilk romanı. Tosuner hikâyeciliğiyle biliniyor daha çok, lakin romanları da gayet başarılı. Şey gibi, Uşaklıgil'in karşı kutbu. Halid Ziya, "Yav romanlarım da güzel, tamam ama hikâyelerimi ayrı bir severim, ayrı bir güzeldir onlar," der mesela.Ters çevirin, Necati Tosuner'i bulacaksınız.

"Toplumsal etkilerden kaynaklanan yoğun duygu yoğunluğuna 'ağrı' diyemeyeceğim için 'sancı' demek daha uygun geldi. Vücudum belli bir yaşa geldiğinde ağrılar kesildi ama ondan sonra toplumsal bir sancı başladı."

Alıntı Tosuner'in bir röportajından. Kendisi gençken bir rahatsızlık sonucu kambur oluyor ve insanlara katlanmak zorunda kalıyor. Garip bakışlar, duyarlı olmaya çalışılırken devrilen büyük çamlar, böyle şeyler. Bu temelden yola çıkarak Tosuner'in sancı izleğiyle, somut olarak karşılaşırız sık sık.
Roman, Almanya'daki bir grup insanın yaşama çabasını ele alıyor. Maddi kaygılardan çok duygusal sıkıntılar söz konusu.

Giriş şöyle:

"Sabah.
Esintisiz, kıpırtısız ortalığın serinden serine ağarması. Ve sıcak bir gün olacağı sezgisini birlikte getiren bir sabah. Sessizlik. Ve kentin gri uzantısı üstünde sessizliği yöneten güneş. Güneş ve sessizlikte ağır ağır çözülen kırağı. Sonra bir de bakılacak ki, yeşil üstünde -çalıda, çimende, yaprakta, deli otta- bir ıslaklık... Kırağı çözülmüş, ısınmış bir sabah olmuş, -olacak." (s. 9)

Bir sabahla başlıyor her şey, bir geceyle sona erecek. Tosuner, bir zamanı, bir mekanı, bir ilişkiyi sayısız sözcüğe bölüp tane tane veriyor okura. Edilgen bir anlatımdan çok olayların en ince detaylarının bile izini süren, yaşayan bir anlatım. En küçük sancı bile büyüyor da büyüyor, okuru kıskıvrak kavrıyor. Bazı yaşlı ninelerimiz, "Aha tam böğrüme öküz oturdu sanki," derler ya, öyle.

Çok hikâye var, çok karakter var, ben sadece Osman'la Petra'yı alacağım. Diğer şahıslar hakkında söyleyeceğim tek şey, Tosuner'in karakter yaratmadaki başarısı olacak. Küçük hesapların adamlarının dünyasını çok iyi biliyor ve farklı sosyokültürel ortamlarda yetişmiş insanların düşüncelerini, hayata bakış açılarını falan, okurda hiçbir garipseme yaratmadan hepsini son derece başarılı bir şekilde işliyor. Anadolu'dan gelen, tutunmaya çalışan küçük bir adamla varoluş sancısı çeken bir adamın arasındaki fark, kurguyu çatan onca kelimenin arasında kendini gösteriyor. Ne kadar hoş. Mesela Arif diye bir velet var, çocukları bilmeden söylediklerini yazabilmek mümkün değil. Yaşamdan sızan şeyler bunlar, Tosuner, bana öyle geliyor ki çok güzel yaşamız bir abimiz.

Osman. Tosuner'in ta kendisi zannediyorum. Almanya'ya okumak için gelmiş, küçük işlerle geçimini sağlamaya çalışan bir kambur. Petra'yla tanışıyor ve kapılıp gidiyor kıza. Petra Alman, genç bir öğrenci. Aralarında aşağı yukarı 10 yaş fark var, Osman otuzlarında. Kaybetmeye tahammüllü bir insan olmadığı için Petra'ya gidecekmiş gibi bakıyor. Petra da gidecek ve sancıdan başka bir şey kalmayacak elinde.

İkisinin diyalogları için... Başarılı işte. Yani duyarlılık seviyesi çok yüksek insanlar bunlar, bu şekilde konuşabilirler. Olabilir. Okura garip geldiyse yeterince insan tanımadığı içindir. Osman'ın Beckett'e "serseri" diye çıkışması, Godot'dan dolayı, bir de solucana dönüşme metaforu... Sancı büyük.

"'Romatizmalı olmayı niçin isterdin? Acıdan kurtulmuş olmayacaktın ki..'
'Acının niteliği değişecekti. İnsanlardan sızan, süzülen bir sancı yerine, yağmurla gelen...'"

Başka bir karakterin sancısı mesela, Reyhan. Kocası bir baltaya sap olamamış, korku çok büyük.

"Sokağa çıktığında sancıyı içinde duydu Reyhan. Karanlık bir şeydi gelecek. Korkutan, tüyleri diken diken eden, boğazda düğümlenen bir çığlıktı." (s. 159)

Finalle de süper bir nokta koyuyor Tosuner, aha:

"Islak, yapışkan bir gece. Ve serin. Ve arada bir vuran esintinin keskinliği. Yağmakta hiç de nazlanmayan bir yağmur dinmiş şimdi. Her yerleri basmış ve az önce çekilmiş sel. Yerlerin sel çekilmiş gibi yapışkan ıslaklığında parıldayan ışıklar ve.. karanlıkta yitmiş bir umut.

Olmayan bir umut."

Kendi sesine sahip bir roman. Kaçmasın, görüldüğü yerde tutuklayın.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir