Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yalnızlıktan Devren Kiralık
Necati Tosuner'in ikinci romanı. Sancı.. Sancı... sonrası bir modern zaman bunaltısı. İsim değişse de insanların yaşadıkları sancılar benzer, hatta romanın dili birebir aynı. Pek bir değişikliğe gitmemiş Tosuner, sesini korumuş. Kurgu da korunmuş, bir dünya birbiriyle alakalı, alakasız insan ve bir dünya sıkıntı. Bu sefer yaş aralığı geniş, dedelerle torunlar bir arada. 32 kısım tekmili birden.
Burada da Okan var, kambur bir oğlan yine. Yazar olmak istiyor, kuzen Pınar'a aşık. Okan'ın babası Kadir biraz ayıca bir kardeşimiz, oğlunu seviştiriyor bir kadınla falan çok affedersiniz. Tabii böyle değil, hepsi bir sıkıntı içinde veriliyor. Evet.

Pınar'ın abisi var bir tane, adını unuttum. Ayrı eve çıkmak istiyor, annesi perişan oluyor falan ama her şeyi içinde yaşayan bir kadın. Güçlü görünmek istiyor, çünkü eşinden ayrılmış ve oğlu da bırakıp gidiyor işte.

Ekrem, Pınar'ın babası ve esas adamımız. Ortağı olduğu şirketten şutlanmış, mutsuz sonlu ilişkilerin adamı. Kendi sonu da mutsuz olduğu bir anda gelecek.

Diğerleri, bir sürü insan. Bir sürü ev, bir o kadar hikâye. Yalnızlar, iç dünyaların ilişkilere yansıması kaynaklı bir yolculuk bu roman. Pek hoş.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yitik Oğlan Yitik Kız
Çoğumuz Stephen King'le tanımışızdır Straub'ı, Tılsım ne kadar güzeldi mesela, Kara Ev ne kadar güzeldi. Jack adlı çocuğumuzla, ikinci kitapta yetişkin Jack'imizle sırlardan sırlara, maceralardan maceralara düçar olmuş idik. Güzel anılar korunuyor, hatırlayınca mutlu oluyor insan. Kitapları okumuş kariler, Jack'i düşününce hepimiz mutluyuz sanıyorum.

Yitik Oğlan Yitik Kız, Straub'ın okuduğum ilk kitabı. Stephen King, okuduğu en iyi Straub kitabı olduğunu söylemiş. Bu şöyle süperdir, böyle manyaktır, en kraldır olayı riskli, çünkü umduğunuz şeyle karşılaşmazsanız önyargı öyle çabuk oluşur ki anlamazsınız bile. Eh, biraz da reklam kokan hareketler tabii, bu yüzden tekrar şans verebiliyorsunuz. Bir süre sonra. Konu Straub'sa ben vereceğim. Ki şans vermelik bir olay da yok, sevdim ben bunu.
Nancy Underhill'ın ölümüyle giriyoruz. Nancy, mutsuz bir evliliği sürdürmeye çalışan bir bacı. Kendisinin de hayattan pek bir beklentisi yokmuş zaten, lakin kocası Philip de biraz öküz çıkınca var olan minik umutlar da yok oluyor. Bir gün, oğlu tarafından bilekleri kesik bir vaziyette bulunuyor, kafaya da bir naylon poşet mi ne geçirilmiş. Oğul Mark için ne kadar travmatik bir hadise olduğunu düşünün ki Mark da gayet hoş bir çocuk. Babasının hödüklüğünden zerre geçmemiş buna, gayet yakışıklı ve normal bir genç. 15 yaşındaki gençler nasılsa öyle bir genç yani.

Tim var, New York'ta yaşayan bir yazar. Philip'in kardeşi. Zamanında kasabadan gitmiş, kardeşini orada bırakmış. Bu yüzden Philip beyinsizlik sebebiyle zaten zor bir insanken Nancy'nin intiharını araştırmak için kasabaya gelen Tim'e daha da uyuz davranıyor. Tim, Mark'ın ne kadar hayat dolu bir çocuk olduğunu gördüğü için sallamıyor kardeşini, Mark'la mail'leştikleri için çocuğu da biraz biraz tanıyor. Amacı çocuğun kötüye gitmesini önlemek, bir de işte hadiseyi aydınlatmak. Cenaze merasimi, şu bu. Bir şey bulamıyor ve New York'a dönüyor, Mark'la irtibatı koparmadan.

Bir süre sonra Mark ortadan kayboluyor, Tim kasabaya dönüyor yine. Bu sefer ellerinde incelenecek iki olay var. Biri, ailenin yaşadığı evin arkasında yer alan metruk ev. Mark, bu evde katakullilerin döndüğünden şüpheleniyor ve yakın bir arkadaşıyla evi inceliyor. Cenaze yemeğinde, sokağa çıktığında falan arkası dönük, korkunç bir adam görüyor; dev gibi ve kapkara giyinmiş. Bir gece evden arka bahçelerine atlayan ucubemsi şeyi de görünce ikisini birbirine bağlıyor. Sonradan ortaya çıkıyor ki evde manyağın teki kaçırdığı çocukları öldürmüş, saçlarını kesip saklamış. Böyle şeyler. Bu psikopat kardeşimiz de Nancy'nin kuzeni. Aile bağları... Diğer hadise de kasabada çocuk kaçırma olaylarının tekrar başlaması. Nöbetçi polislerin sayısı artıyor, aileler endişeli. Kasabanın başında böyle bir dert de var. Sonuçta bu iki hadise ileride birleşiyor, gizemler bir şekilde ortadan kalkıyor.

Bu ne bir korku/gerilim romanı, ne bir polisiye, ne de başka bir şey. Belgesele daha yakın; korkulu ve polisli bir davanın nasıl çözüldüğüne dair bir anlatı. Mesela Mark'ın öcülü evde dolandığı ve bir şeyler bulduğu bölümlerde korkuyoruz, öcülü evden arka bahçeye atlayan ucubeli sahnede gerim gerim geriliyoruz, Tim'in dedektif dostuyla yaptığı beyin fırtınalarında, polislerle ailelerin toplandığı bölümlerde polisiye tadı alıyoruz. Sonuçta elimizde metruk bir ev ve çocukları kaçıran bir manyak var, her şey birbiriyle bağlantılı olduğu için meyve kokteyli gibi bir şey bu roman. Her şeyden bir parça, lakin ortaya çıkan tat hiçbir şeye benzemiyor.

Anlatımda Tim'in günlüklerinden faydalanılmış, lakin ağırlıklı olarak olayları dışarıdan izleyen bir anlatıcı var. Belgesel gibi düşünün işte. Beklediğinizden çok farklı bir kitapla karşılaşıyorsunuz ama paradigmanıza ölümüne bağlı değilseniz kaldırıp bir kenara atmıyorsunuz, devam ediyorsunuz. Çünkü bir annenin ölümü, bir çocuğun ortadan kayboluşu, kasabaya dönen bir yazar, her şey sizi hikâyenin içine çekiyor.

Güzel, gayet okunabilir.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
80'lerde Çocuk Olmak
Ayfer Tunç'un Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek'ini okurken sepya fotoğrafları yanınızda tutun ve dikkatlice bakın. Her bir eşyanın, her bir ağacın, her bir binanın canlandığını görürsünüz. Öylesine detaylı anlatmıştır 70'li yılları Tunç, milenyuma on kala doğan çocuklar için bile o yılları canlandırmayı başarabilmiştir. Büyük bir duyarlılık ister bu, gözlem yeteneği ister. En başta sabır ister, çünkü koca bir 10 yılı her yönüyle incelemek hiç de kolay değil.

80'lerde Çocuk Olmak'ın güzelliği, 10 yıllık bir dönemi farklı şehirlerde, farklı sosyal statülerde yer alan insanların incelemiş olması. Çok büyük bir zenginlik bu; apartmanda büyümüş, yazlıkta oradan oraya koşturmuş çocukların yanında köyde ağaçtan meyve koparıp yemiş, geçim sıkıntısı ve siyasi baskılar yüzünden hayatın korkunç bir şey olduğunu düşünmüş çocuklar da var. Erkenden olgunlaşmak zorunda kalmış çocuklar... Kimi 70'lerden 80'lere geçişi yadırgamıyor, arada pek bir fark yok çünkü. Yaşam devam ediyor. Kimiyse 12 Eylül'le bambaşka bir dünyaya gelindiğini düşünecek kadar korkmuş.
Eh, 70'lerden 80'lere geçişte belki saydam bir duvar var kimileri için ama 90'lara girildiğinde kimse bir farklılık hissetmemiştir sanıyorum. 1988 doğumlu bir adam olarak bazı şeyler yabancı gelmedi bana, uzantıları bizim çocukluğumuzu da etkilediği için sanıyorum. Bazı şeyler biz büyürken de devam ediyordu, bazı şeyler biz büyürken sona eriyordu. Eh, anlatırken kendi anılarımı da araya sokuşturabilirim.

Anlatılanlar çocukluğun sihirli dünyasıyla bütünleşmiş yeni hadiseler, yeni eşyalar etrafında toplanıyor. Bir bölümü. Diğer bölümde geçmişin mahalle ortamı, insanları fena özlenmiş. Buram buram eski kokan şeyler var. İlk bölümden girelim, televizyon mesela. Clementine, Tsubasa, Voltron, Heidi, Şeker Kız Candy, çizgi filmlerle ilgili bir dünya anı var. Bunlardan önce televizyonun yarattığı büyülü bir ortam var. Kapıcılar Kralı'nda görmüştük biraz; komşulara çıkıp televizyon izlemeler mesela. Canım Kardeşim adlı kalp öğütücü filmde de renkli televizyon vardı hatırlayacağınız gibi. Televizyon yani, çok büyük bir olay. Yalan Rüzgarı, Bizimkiler, o yıllarda ne varsa. Bizimkiler'i yakaladık biz, Voltron can vermişti ne yazık ki. Diğerleri duruyordu, Şirinler falan. Biz pek garipsemedik, doğduğumuzda evimizde televizyon vardı. 70'lerde doğanlar içinse mucize bir alet.

Okul, öğretmenler. Biz 90'ların çocuklarının önlük rengi açılmıştı yine, maviydi. Adamlar kapkara önlükler içinde, öğretmen teröründen çok çekmişler. Korku dolu bir ortamda neyin eğitimi olacaksa artık. Andımız, İstiklâl Marşı, anlamadığımız neler neler okuduk, neler ezberlettiler bize öyle, aklım hayalim almıyor. Bayrağın ipini düzgün tutamadı diye tokat yiyen arkadaşlar, sizin için çok üzüldüm, hâlâ da üzülürüm. Cetveller, kulakta tebeşir ezmeler, öf. Çok çalışmalıydık, Atatürk geleceği bizlere bırakmıştı, Türkiye kendi kendine yeten bir ülkeydi, Almanlar kaybettiği için biz de kaybetmiştik sayılmıştık. Oğlum ne zırvalar öğrettiler bize lan, düşününce sinirleniyorum, bu kadar beyinsizlik olur mu?

"(...) La Fontaine ya da Aysel Öğretmen protein bakımından gezegendeki en zengin canlı türü olan bu saz şairi flörtöz böceğin yıllarca yerin altında bir kozanın içinde beklediğini ve nihayet yer üstüne çıktığında ömrünün bir kelebekten daha kısa olduğunu, bu yüzden ağaçlara tüneyip tabiatta eşi benzeri görülmeyen, desibeli yüksek bir çiftleşme şöleni için canını verdiğini (çiftleşme sonrası ölürler çünkü) ve toprağı beslediğini bilseydi ne yapardı acaba? Çalıp oynayacak tabii ki hayvan. Çünkü ömrü kısa. Hayvanın ekolojik misyonu bu. Ayrıca sanatçı, saz şairi. Üreten sınıf sırf bu zibidi ile özdeşlik kurup da kalkınma hamlesi sekteye uğramasın diye böyle resmedilmiştir. Bence tarihteki ilk bankacı bu masaldaki karınca. Temkinli, garantici, hesapçı... Ve ağustos böceğini kışın ayazında kapı dışarı edecek kadar da merhametsiz." (s. 33)

Kargayla Tilki de böyle değil mi? Katakulliye getirip karganın ağzındaki peyniri alan tilki, "İşte babuş, bu dünyada uyanık olmayanı öperler," diyerek uzuyordu. Bize dikkatli olmamız değil, karganın aptallığı ve tilkinin akıllılığı öğretildi. Tilki gibi olmalıydık. Ensesine vurulacakları iyi belirlemeli, peyniri alıp uzamalıydık. İnsanlar kerizdi, devletin malı denizdi, yemeyen domuzdu. Rezillik.

Misketler, gazoz kapakları, ezik kutu kolalarla yapılan maçlar, niteliksiz anne babalar, karışık kasetler, ilişkiler... Her şey var, sosyokültürel bolluktan başınız dönüyor.

Darbenin etkileri tabii, ilk bunu yazmalıydım belki. Evi basılanlar, dayısı, babası götürülenler, dehşet dolu bir ortamda büyüyen masum çocuklar... Her ne kadar geçmişe özlem kitabı da olsa belki de bazıları için geçmişe veda kitabı bu, son bir yüzleşme kitabı. Yazarların bazıları çocukluklarını özlese de bazılarında o yılları geride bırakmış olmanın rahatlığı seziliyor. Kitabı zenginleştiren bir şey bu.

Çok güzel, bunun 90'lar versiyonu da var. Onu merak ediyorum asıl. Nasip, kısmet, mukedderat. Şurada ne yazıyorsa o.
Yanıtla
2
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Alaca Dünya ve Yalnızlığım
Ali Ünal'ın ilk romanı. Çocukluğun büyülü dünyası ister istemez bu temelde şekillenen bir gerçekçiliğe götürüyor insanı. Geçmiş zamanın güzel insanları, çocuklukta yer edip kaybolan yerler bir süre sonra sihirli bir dünyanın kahramanlarıymış gibi geliyor. Mutlu bir dünyadan geriye kalanlar bunlar, acılar bir şekilde güzel anılara bırakıyor yerini, tabii her zaman değil. Çocukların hafızaları berraktır ve yer yer acımasızdır, her şeyi olduğu gibi anımsarlar. Piaget namlı dayımıza göre somut işlemler dönemi var bir tane, çocuklar bu dönemde hayalmiş, empatiymiş, alayından çakmazlar. Somut dünya, algılanan dünya her şeydir. Katı bir gerçekçilik. Sosyal yaşamla yeni yeni tanışan çocukların zamanı. Hitler Oyuncağımı Çaldı mesela. Buram buram gerçeklik kokar, acı kokar. Ünal'daysa bahsettiğim sihirli dünya var, lakin böyle anlatılarda bir sıkıntı mevcut; geçmişin ne kadarı çocuk gözüyle aktarılıyor? Ya da şöyle diyeyim, çocukluk sadece bu somut dönemden ibaret değil, dolayısıyla bir adam çocukluğunu tahribata uğratmadan nasıl anlatabilir? Yıllar içinde çok şey yaşanmış oluyor, hele o dönemlerde. Hafıza da son derece eklektik bir şey olduğu için o anıların doğallığının bozulması büyük tehlike. Yani hepimiz bir şekilde kaybettiğimiz, hatırlamadığımız duygularımızın çöplüğünü de taşımak zorundayız. Sapla çöpü karıştırmadan nasıl olur bu işler, derdimiz bu.
Antakya'dayız, sıcak bir iklim ve sıcak insanlar. Şimdinin mumla aranan mahalle ortamı o zamanlar had safhada. Sevecen bir anne, ailesi için çabalayan bir baba ve küçük bir çocuk. Çocuğun bacağında sıkıntılar var ne yazık ki, ameliyat üstüne ameliyat oluyor. Bu süreçte babanın hayatta ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Valla ben göremedim, kendisi ben üç yaşındayken uzamış ama isterdim böyle bir babam olmasını. Her neyse, bu bölümlerde Necati Tosuner'in sancılarına benzer sıkıntılar mevcut, tabii o derece yoğun değil, sevecen bir anneyle baba birçok şeyin atlatılmasında, hele çocuklar için çok önemli.

Çocukluğun sıcak geceleri, aileyle geçirilen güzel zamanlar. Okul arkadaşları, mahalle sakinleri, süper ortam. "Yalnızlığım" kısmı böyle. Alaca Dünya'ysa... Gerçek bir sihir ve ne yazık ki kurgunun dokusunu bozan bir dünya bu, zaten kendi sihriyle işlenen anıların yanında keskin bir dönüşle alınan viraj gibi. Öyle keskin bir dönüş ki From Dusk Till Dawn'u bildiniz mi, orta yerde filmi alıp nerelere götürür, adeta beyin yakar, onun gibi. Sıkıntı şu ki bilinçli bir tercih değil bu; iki dünya bir şekilde tutturulmaya çalışılmış ama gedikler var, diyaloglar bile doğallığın oldukça uzağına düşmeye başlıyor bir süre sonra.

Mahiyar, anlatıcımızın arkadaşı bir büyülü çocuğumuz. Alaca Dünya'nın kapılarını anlatıcı için aralayan kız. Mahiyar'la birlikte o dünyanın kapıları aralanıyor, fantastik olaylar başlıyor. Anlatıcı da değişiyor bir anda, çocuğumuz kendi hayatını anlatırken hoop, diğer insanları anlatmaya başlıyor, bütün ayrıntılarıyla. Bu da ilginç.

Bir ilk romana göre güzel, gayet okunabilir. Çocukluğunuzu seviyorsanız bu kitabı da seversiniz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Malafa
Günday'ın edimsel ve tepkisel koşullanan insanlarını laboratuvar ortamında izlediği bir başka roman. Düzenek hazır, denekler hazır, sal ortama. Araya da rapor sıkıştır, "Şu şöyledir, bundan dolayı bu böyledir," diye. Mis gibi bir Hakan Günday romanı.
Kozan adlı bayımız okumuş etmiş bir baydır. Elçilikte torpille iş falan bulur, İsviçre'de çalışırken bir hanımla çeşitli ilişkileri olur, sonra meslekten uzaklaştırılır. Tezgahtarlık yapmaya başlar, turist tokatlar. Roman bunun üstüne. He, tokatlama olayı takı üstünden. Ederinden çok daha fazla bir fiyata takı kakalar Kozan, bu esnada dükkandaki diğer tipleri görürüz, satış olaylarını görürüz, ayaküstü gömüşenleri görürüz mesela. Tehditle adam silkme vardır, katakullilerle para sızdırma vardır. Fikret Altuğ'yla Kemal Sunal'ın Tokatçı'sını izlediniz? Oradaki olaylar gibi.

Günday romanlarının en büyük sıkıntısı, okuru bir fanustaymış gibi hissettirmesi. Özgürlüğünüz yok. Olaylar Günday'ın açıklamalarına bağlanır, açıklamalar olaylara bağlanır. Kullanım kılavuzunu okuyarak bir aleti çalıştırmak gibi. Diyaloglar aynı tornanın ürünüdür, karakterlerin söyledikleri sizi bir yere götürmez. Farklı insanların benzer üsluptaki konuşmaları can sıkıcıdır, yaptıklarıysa bahsettiğim açıklamalarla belli doğrultulara yönlenir, bir yan yol yoktur. Günday'ın aforizmalarından etkilendiniz etkilendiniz, etkilenmediniz, Billur Tuz'ı hatırlayalım: Bayar, bayar, bayar...

Böyleyken böyle. He, Piç, anlatıcının aynı bunaltıcı monologlarından başka, adamın ağzına orta yerinden vuran bir konu içerdiği için onu baş köşeye koyacağım yazdığım zaman. Onda da sıkıntılar bol ama ben adamın böğrünü mengeneyle sıkıştıran başka bir roman daha okumadım.
Yanıtla
4
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kum Kitabı
Sondeyiş'te, "Henüz okunmamış öykülere öndeyiş yazmak hemen hemen olanaksız bir iştir, çünkü önceden yapılması pek doğru olmayan öykü kurgularının çözümlenmesini gerektirir." (s. 105) diyen dayımız, Babil Kitaplığı için yaldır yaldır yazdığı ön deyişlerle kendini cortlatsa da, bazı bazı keyif kaçırsa da bunlar lazım, çünkü adamın her türlü deyişinde bir şeyler arıyorsunuz, bir öykü veya anı kırıntısı. Kütüphanede bir ömür geçiren adamdan daha azını beklemek olmazdı.
Kurgusal metinler için ön deyiş cinayettir. Güdülürsünüz, metnin sonunda çıkacağınız yerden bambaşka bir yerde bulabilirsiniz kendinizi ve hatta bulduğunuz yer hiç hoşunuza gitmeyebilir. Ön deyişi isterse yazar hakkında yıllar boyunca araştırma yapmış biri yazsın, böyle acayip manyak bilgiler versin, okuma ediminin özgürlüğünü okurun elinden alınır. Bir anlamda metnin gardiyanı olur ön deyiş, parmaklıklar arasından gördüğünüzü anlamaya çalışırsınız.
Bazı bazı otobiyografik, fantastik hikâyeler var. Saygı duruşları var, sonsuzluk var, var da var. Bir de aralara serpiştirilmiş bazı metinler var ki iyi bir avcıysanız birini bile kaçırmak istemeyeceksiniz. Ne yazık ki hepsine ulaşılabileceğini sanmam.Borges zannediyorum, örtük olsa bile, okuruna yol göstermekten zevk alan bir yazar. Eh, yazarların ne okuduğunu merak ederiz, o kitapları biz de okumak isteriz ama Borges konusunda biraz şanssızız, kütüphane çalışanı değilsek tabii.
Borges'in anlatıcı olarak, "Bak bu hikâye yaşandı tamam mı, yemin ediyorum gerçek," deyişleri bir yana, neden olmasıncılık belli. Elbet bir zaman, bir yerde yaşanmış olaylardır bunlar, Borges vaka olarak inceler gibi yapıyor alayını. Bir arşivci, hatta vakanüvis. Animatrix'in bir bölümünde gerçekliği sorgulayan birine verilmiş bir cevabı hatırladım şimdi: "Neyin düş, neyin gerçek olduğunu bilmiyorum. Tek bildiğim, bunların benim aklımın ürünü olduğudur." Aşağı yukarı böyle bir şeydi.

Ne diyeyim, sıkı fantazya okurlarını kesmeyecek bir kitap ama Borges'in düş gücü kendisine bağımlı kılacak ölçüde. Bir kitapla hüküm vermiyoruz, okumaya devam ediyoruz.
Yanıtla
3
3
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mavi Kuş
Uzun zamandır böyle güzel bir şey okumamıştım.

Nasıl desem, bir hikâye anlatıcısı Kutlu. Yani okurken okumuyormuş da dinliyormuş hissi uyandırıyor. Veya ne oluyorsa izliyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz. Hikâyenin dünyası okurun etrafına örülüyor. Yazar oyun oynamıyor, kurgusal bir muziplik yok. Destancı emmiler vardır ya, anlatırlar da anlatırlar, dinlemeyi bırakamazsınız. O kadar tatlı gelir muhabbet. Annemlerin memleket Bursa'nın bir köşesinde bir tanesini dinlemiştim, abartmıyorum adam kilitlemişti resmen. Kutlu da bu emmilerin dupduru, su gibi yazanından.
Bir kasaba tasviriyle başlıyoruz. Meydandaki köpek, dükkanlar, esmeyen rüzgar, sıcak, hepsi beyaz bir zeminde yavaş yavaş belirmeye başlar. Anlatıcı, meydanda ne varsa hepsine teker teker hayat verir. Ben kitaplara post-it yapıştırırım not almak için, "sinopsis" diye not düşmüşüm. Bu bölümler tıpkı bir senaryonun temeli gibi. Kitabın sonuna gelince güldüm, harbiden de öyleymiş. Neyse, geleceğiz oralara.

Mekan tasvirlerinden sonra dükkanlara, dükkan sahiplerine geliyoruz. Çok renkli tipler var ve çoğu metnin ilerleyen bölümlerinde yer almıyor ne yazık ki. Kutlu bu tiplerden en aşağı üç kitap daha çıkartabilirmiş. Çıkartmıştır belki de, bilmiyorum. Sadece tipler yok, leylek de var mesela. Hacı leylek. Caminin çatısında yuvası var, her sene göç ediyor ve dönüşü kasaba eşrafı tarafından bekleniyor. Birazcık gecikirse, "Yahu nerede kaldı bizim hacı" diye endişe ederlermiş. Böyle küçük detaylarla dolu bir kasaba, oldukça gerçek. İçine girmek son derece kolay.

Bu sıcak ortamın içinde devlet daireleri son derece soğuk, resmi. Korkulacak bir yer, devletin kasabaya uzanan, kendini hatırlatan bir eli.
Kutlu bir düşünce adamı. Satırlarında Yunus Emre'ye, Tanpınar'a rastlayacaksınız. Kasabayla güzel bir uyumları var. Anlatıcı da yazarın ta kendisi olduğu için doğal olaylar. Okurla doğrudan iletişim kurma olayı da var, okurla konuşuyor Kutlu. En başta dediğim hikâye anlatıcılığı buradan geliyor.

Kasabayı dolaştıktan sonra Mavi Kuş'la tanıştırılıyoruz. Mavi Kuş bir otobüs. Kapaktaki. Kapıya yapıştırılan kuş beyaz, otobüs mavi. Eski püskü, yuvarlana yuvarlana gidiyor. Sahibi ve şoförü Deli Kenan. Deli Kenan'ı tanıdıktan sonra otobüse binecek kişiler çıkıyor karşımıza.
Otobüsü hayata benzetmiştim ben, hani illa bir şeye benzetilecekse. Herkes aynı otobüste. Seyfi'nin saflıkları güldürüyor, karanlık adamlar korkutup heyecanlandırıyor, Kenan'ın delilikleri korkutuyor. Hissedilebilecek her şey var, o insanlar o kadar sahici ki.
Sahici de, her şey bir film çekimi çıkıyor ya! Menzile vardıkları zaman yönetmen, "Stop!" diyor, oyuncular, yani otobüstekiler çay may içiyorlar, dedikodu yapıyorlar! Bir şaşırtıcı olay daha, karanlık tipler gerçek çıkıyor, vuracakları adamı vuruyorlar! Kutlu harbiden çok iyi şaşırtıyor, taca atıyor okuru. Keskin bir dönüş olsa da rahatsız etmiyor bu.
On numara kitap.
Yanıtla
47
5
Destekliyorum  2
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sır
Alakasız bir yerden bir alıntıyla başlayacağım, hangi kitapta olduğunu hatırlamıyorum ama sanırım son kitaplardan birinde Dumbledore'la Harry Potter konuşurlarken Harry, "Ya ben istemiyorum bu mücadelenin başına geçmeyi, aklımdan hiç geçmemişti," gibi bir şey diyordu, Dumbledore da, "Belki de en iyi liderler, liderliği hiç düşünmemiş erdemli kişilerin arasından çıkar," diyordu. Sır'daki şeyhimizin durumu biraz böyle. Aklında şeyhlik yokken, rençberlik ederken bir anda en üst kademede buluyor kendini. Mevzu Takva'ya benziyor ama Sır'da psikolojik altyapı Takva'daki kadar derin değil, daha çok tekke-şeyh etrafında dönen hadiseler var.
Sekiz hikâye var, bunlar bir şekilde ilk hikâyedeki tarikatla bağlantılı. Sekizinci hikâyede ilk hikâyedeki şeyhe dönüyoruz, devriye tamamlanıyor böylece.

Sır: Rençberlik yapan, kendi halinde yaşayıp giden bir mürit var, bir gece şeyhi geliyor, emaneti kendisine devrettiğini, usulünce himmet etmesini söyleyerek gidiyor. Rençber yalvarıyor, kendisinden önce nice uluların olduğunu, kendisinden önce onların geldiğini söylüyor ama şeyhin kararının üstüne söz söylenmez, çaresiz kabul ediyor.

Ben tasavvuf bilmiyorum, üniversitede okuduğumuz metinler kadar bir şeyler söyleyeceğim. Dergâha yoklukla girersiniz. Tarikte yürümek için her şeyinizi arkada bırakmanız lazım. Mal, mülk, hatta düşünceleriniz, ne varsa. Hikâyelerde bazı bazı bu mevzuyu, öze dönüşü göreceğiz. Rençberin bir anlamda özgürlüğünün elinden alınması gibi. Gündelik hayatın hayhuyunda, mutlu olup olmadığını bilemiyoruz ama olabildiğince dertsiz bir şekilde yaşarken bir anda tepeye varmak... Alışınca memnunluğunu görüyoruz bu sefer, elinden geleni ardına koymadan hem geçimini sağlamaya çalışıyor, hem de insanlara himmet etmek için uğraşıyor. Yer dar, uzaklardan insanlar geliyor bir misafirhane yapmak için. Gayret her işin daha iyisi için.

Buraya kadar her şey güzel, ne zaman dünyevi işler mevzuya giriyor, orada bozulma başlıyor.
Şeyhin evinden getirip köşeye bıraktığı eşyalara, bir de tekkenin eşyalarına bir bakışı, bunları karşılaştırması var ki...

Rüyalar görüyor şeyh. Şehir yerinde, bunca israfın içinde sınanacağı söyleniyor. Sadece bu da değil, haliyle insanlar akın akın geliyor ve köy yerindeki sorularla şehirlilerin soruları başka başka oluyor. Müslümanın sağcısı solcusu olur mu, saçımızı şöyle mi böyle mi örtmeliyiz, kalp nakillerinde iman nakli de gerçekleşir mi, bir sürü soru. Bitmedi, işin ucu siyasete dayanıyor tabii. Şeyh, partililere elini öptürecek de hem tekkenin itibarı artacak, hem de tarikattakilerin işleri artacak.

Şeyh aynada bir yüzüne bakıyor, bir kalbine bakıyor, kendini görüyor. Cübbeyi çıkarıyor, sarığı yere koyuyor, sırra kadem basıyor. Arkasından kitaplar yazılıp satılıyor, yeni şeyh olduğunu iddia edenler çıkıyor, tekkeden birkaç tekke daha doğuyor en sonunda. Ayna mevzusu Mavi Kuş'ta da vardı, Aynalı Lokanta mı ne. Ayna izleğini sık kullanıyor galiba Kutlu.

Filmlerden, kitaplardan az çok biliyoruz ama Kutlu'nun anlattığı saf, iman dolu dünyanın nasıl yozlaştırıldığını ilk kez böylesine açık seçik gördüm ben. Üzdü. Oldukça gerçek, etkileyici.
Böyle. Karakterlerin vazgeçtiklerinin yanında asıl husus, siyasi veya bireysel güç kazanmak için yapılanlar. Tekkenin amacından saptırılması, politik dalaverelere alet edilmesi, çıkar dünyaları, bir sürü şey. Mis gibi kitap yeminle. Beyhude Ömrüm kaldı, onu da okursam elimde Kutlu'nun hiçbir kitabı kalmayacak. Daha sonra okuyacağım onu, bir anda bitirmek istemedim şimdi. Mis gibi yazıyor adam. Gördüğünüz yerde alın, pişman olursanız gelin bana basın tokadı.
Yanıtla
60
11
Destekliyorum  4
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Evlilik ve Ahlak
Bertrand Russell, 1950'de Nobel almış bir bay. Hemen her konuda kalem sallamış olmasının yanında dünyayı gezmiş, I. Dünya Savaşı'ndan Vietnam'a kadar bütün savaşlara karşı çıkmış, bu sebeple profesörlüğü elinden alınmış, üstüne bir de hapis yatmış bir amcamız. Yaklaşık 100 yıl yaşadığını da ekliyorum, dünyanın en hızlı yüzyılında hem uzun hem hızlı yaşamak, o ye.
20 bölüm var, bunlar ayrı ayrı da okunabilir ama kronolojik hedeler içerdikleri için sırayla okunsalar daha iyi tabii.

Giriş: Meselelerin hangi bakış açılarıyla işleneceğine dair teferruatlar. Russell, toplum özelliklerini belirlerken ekonomi ve aile sistemlerini ayrı düşünemeyeceğini, ikisinin birbirini tamamladığını söylüyor. Bunun yanında devletin kendisi var, Platoncu devletin baba rolüne bürünüp çocukları himaye altına alması. Buradan anaerkil, ataerkil ailelere bağlanıp mevzunun en başına gidiyoruz.

Anaerkil Toplumlar: Anneyle direkt bağlantılı olan çocuğun babayla ilişkisi anneye göre dolaylı, daha zihinsel bir olay. Yerlilerle yapılan araştırmalarda dayının baba figürünün yerine geçtiği, babanın da sevgi duyulan adam rolüne büründüğü görülmüş. Çok karışık bir olay bu; bildiğimiz baba ikiye ayrılmış resmen, bu yüzden adamlarda dindeki "baba" figürü var olmadığı için misyonerler ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar adamları Hristiyan yapamamışlar fdf. Bunun yanında anneyle dayı arasında sert bir tabu var; bir arada bulunamıyorlarmış. Anne çevredeyken dayı yok, baba zaten işlevsiz gibi bir şey. Ne acayip . Ödipal komplekse hiç rastlanmıyormuş bu yüzden. Yani onca olumsuz duruma rağmen babalık sevgisi kendiliğinden gelişiyormuş bu gibi durumlarda. Ekonomik kaygı az, sorumluluk duygusu az ve babalık gelişiyor. Dünyanın her yerinde bu evreden geçilmişmiş.

Ataerkil Sistemler: Arkadaş saat sabahın yedisi ya dsfd, yetiştiremedik yine. Neyse.

Anaerkil toplumlardaki babalık ikilemi, şu kudret-sevgi ayrıklığı aşıldığı an ataerkil topluma geçiyoruz. bunun temelinde iki etken var, iktidar aşkı ve neslin kalımı. Bu noktada babayı küçük bir devlet olarak düşünebiliriz; ekonomi babadır, güç de babadır. Bunun sonucu acı tabii, boyunduruk altına alınmış kadınlar, karı-koca arasında Russell'ın dediğine göre "gerçek bir arkadaşlık" doğmaması, dolayısıyla evliliklerin erken sona ermesi. Toplumlara yansıması şöyle, refaha kavuşana kadar çok çocuk. Hem soyun devamı, hem de insan gücü elde etmek için ilk zamanlar böyle, uygarlık ilerledikçe "babalık" mevzusu çok çocuğa sahip olmaktan ziyade devletin üst kademelerinde yer alma mücadelesine dönüşmüş. Falan.

Erkeklik Organına Tapma, Asetisizm ve Günah: Yani demek istiyor ki ilk medeniyetlerden beri cinsel organlara bakış ne oldu, toplumlara ve dinlere göre paradigma değişimi nasıl gerçekleşti. Evet, galiba bunu diyor.

Babalık kurumu önce toprağa karşı gelişmiş. Ekin ekiliyor, toprak dölleniyor yani, sonra ürün alıyoruz. Mısır'da kadınlık organına tapılıyormuş mesela önceleri. İşte bayramlar falan, doğa ana ürün versin diye kurban vermeler mesela. Keltlerde, pagan inanışında falan meşhurdur; korku filmlerinden, romanlardan vs. biliyoruz. Ardından Ay-Güneş mücadelesi geliyor, ekinlerin ürün vermesiyle birlikte Güneş kazanıyor bu mücadeleyi. Ardından cinsel perhiz, sebepleri. Kıskançlıkla cinsel yorgunluğun uygarlık tarihinde büyük etkisi olduğundan bahsediliyor.

Hristiyan Ahlakı: Aziz Paul'e göre evlilik zinayı engellemek içinmiş, Korintlilere yolladığı mektupta böyle yazmış, aileyi çocuğu falan hiç ele almamış. Bunun yanında çocuk yapma amaçlı olmayan her türlü cinsel birleşmeye kötü bir şeymiş gibi yaklaşılmış, bu sebeple eşler arasındaki resmiyet korunmuş. Romantizmin ortaya çıkmasının temeli belki de bu, cinsel birleşmeyle birlikte kadın-erkek ilişkisi bir hayal haline gelmiş. Ondan sonra Werther'le birlikte toplu intiharlar... Rahibelerin tanrının kutsal eşleri olduğu fikri var, bunun yanında Protestanlıkla birlikte mevzu biraz daha yumuşasa da tam olarak ortadan kalkmış değil. Hele Katoliklerde boşanmanın yasak olması ayrı bir olay. Aldatma, Madam Bovary, Anna Karenina hep bu olaydan ortaya çıkmış karakterler. Don Kişot da alabildiğine romantik, ulaşılamayana duyulan özlemin ürünü.

Kadınların Haklarına Kavuşması: Anaerkil dönemde, dinlerin yayıldığı dönemlerde kadınların durumları inceleniyor ve 20. yüzyılda kadınların oy kullanma hakkına kavuştukları zamana kadar kadının konumu ele alınıyor. Sonrasında iş hayatına atılan kadın ve erkeğin çocuklara yaklaşımı, devletin baba konumuna geçmesi falan. Bunlar. Ne rezil anlatıyorum ya fgh.

Bunların dışında Russell'ın "Yeni Ahlak" anlayışı da var. Bu anlayış çocuk yetiştirmeden tutun, kadın-erkek ilişkilerinin nasıl olması gerektiğine kadar geniş bir alana yayılmış. Kitabın yarısı bunlardan ibaret. Kısaca diyor ki ne o ne bu, her şeyi oluruna bırakın, hiçbir şeyi yasaklamayın. Yasaklar çekicidir. Ayrıca fahişelik, aile-devlet ilişkisi, kaynanalar falan... Fahişelik lazım diyor Russell, zamanında kutsal mekanlarda fahişe rahibeler vardı ve cinselliğin tabu olmadığı zamanlarda toplumun dinamosu bunlardı.

Eh, benden bu kadar. Her yönüyle evlilik, ilişkiler, çocuk eğitimi. Güzel.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Arsen Lüpen İstanbul'da
Server Bedi takma adıyla polisiye olaylarına girişen Peyami Safa, Beşir Ayvazoğlu'nun Peyami'de yazdığına göre 1924-1928 arasında onar kitaplık iki Cingöz Recai serisi yazmış: Cingöz Recai'nin Harikulâde Sergüzeştleri ve Cingöz Recai Kibar Serseri. (s.134).

Recai, Arsene Lupin'in yerli versiyonu. Kibar, güzel kadınlara düşkün, şık ve iyi bir hırsız. Yakalanmamak için dahi adam öldürmez, yaralamaz. Daima kaçacak bir yol bulur.
Mehmet Rıza, komiser. Birçok kez Recai'yi yakalamak üzereyken elinden kaçırıyor ama bir dava üstünde çalışırken ölümle burun buruna geldiğinde Recai'nin kendisini kurtardığını da unutmuyor. Aralarında dostluk da var, düşmanlık da. Mehmet Rıza evlendiğinde düğün hediyesi olarak altın bir kelepçe yolluyor Recai, o kadar da iyi bir dost.

Arsen Lüpen'in İstanbul'a gelişi gazetelerde. Herkes bu olayı konuşuyor. İnzivaya çekilmiş olan Mehmet Rıza, olayı merak etse de yaşamından mutlu, karışmıyor başlarda. Sonra bir grup adam bir duvarcıyı kaçırıyor. Boş bir ev, yarım bir duvar, duvarcının tamamlaması gerekiyor ama bakıyor ki yaralı bir kadın, duvarın içinde. Canlı canlı gömecekler gibi bir şey. Adama silah çekiyorlar, zavallı örüyor duvarı. Sonra polise gidiyor, Mehmet Rıza bu noktada karışıyor olaya. Kadını çıkarıyorlar ama ölüyor ne yazık ki. Sonrası curcuna zaten; genç kadının ailesi eroin satıyormuş, aslında hizmetçiler satıyormuş, ailenin yanında kalan bir Belçikalı aslında Arsen Lüpen miymiş, Cingöz Recai o curcunada nereyi soymuş falan. Şey güzel, Arsen Lüpen polise meydan okuyor, kalabalık bir yerde bir mücevheri çalacağını söylüyor, saat bile veriyor adam. Harbiden de çalıyor. O hengamede Cingöz de beğendiği bir kadını kaçırıyor falan. Şamata.

Polisiye işte, olaylar bir dünya. Ben daha çok eski İstanbul'u, zamanın insanlarının nasıl konuştuğunu görebilmek için okudum, memnun kaldım. "Kart işkembe" diye bir hakaret varmış mesela.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir