Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dün
Bir kadın erkeklerin ağzından nasıl bu kadar iyi yazar, sahiden anlayamıyorum ya. İstismar edilmiş, psikolojik şiddete uğramış, içindeki karanlığı dışarı çıkarmış erkek çocuklarını bunca anlayabilmek ve oradaki ürkütücü, tekinsiz, huzursuz hâli bu biçimde dışa vurabilmek için insanın başına ne gelmesi gerekir? Macar yazar Agota Kristof bu işte nasıl bu kadar mâhir? Ve bu sorunun cevabını sahiden bilmek istiyor muyum acaba?

Yazarın üzerine konuş konuş bitiremediğimiz büyük üçlemesi Büyük Defter-Kanıt-Üçüncü Yalan dışında dilimize çevrilen tek kitabı olan Dün (neyse ki şimdilik, Can Yayınları bu işe el atıyor), o üçleme kadar vurucu olmamakla beraber yine epey etkileyici bir eser. Adını bilmediğimiz bir ülkenin bir köyünde doğan
Tobias'ın ağzından konuşuyor bu kez Kristof. Tobias'ın babası yok, annesi çok yoksul ve geçimini o küçük köyde fahişelik yaparak sağlıyor. Tobias'ın, çocukluğunu ve annesini anlattığı ilk bölümleri kusursuz kitabın. Bir çocuğun kendi gerçekliğini inşa etme çabası, kendi mutluluk fikrini oluşturması, şiddetle ilişkilenmesi, anlaması, anlayamaması, anlamlandırma çabası, hiç bulamadığı güven duygusu yoksunluğunun onda yarattığı tahribat... Okurken tıpkı o üçlemedeki gibi boğazımı düğümleyen ürkütücülükte yazılmış cümlelerle başlıyor kitap.

Tobias bir gün annesi bir erkekle yatarken ikisini de bıçaklayıp bir başka ülkeye kaçıyor, ancak ardında bıraktığı ilkokul aşkını hiç unutamıyor. Kitabın ilerleyen bölümlerinde Tobias'ın bir göçmen olarak deneyimini ve o kıza duyduğu ve gitgide bir saplantıya dönüşen ihtiyacını okuyoruz. Bu kısımlarda kitap baştaki gücünü yitiriyor bence. Ancak yazarın okuduğum ilk kitabı bu olsaydı da çok acayip bir yetenekle karşı karşıya olduğumuzu anlardım sanırım, hissettiriyor çünkü onu.

Her zamanki gibi, bu minicik ve çok bireysel öyküde bile o devasa toplumsal izlekler arkada gümbür gümbür kendilerini hissettiriyorlar. Savaş, yoksulluk, göçmenlik, şiddet, toplumsal cinsiyet, dil, kapitalizm ve yarattığı devasa yabancılaşma... Hepsi orada, kendilerini gözümüze sokmadan biçimlendiriyorlar öyküyü.

Küçük ama güçlü bir metin Dün. Yeni Agota Kristofları büyük bir heyecanla bekliyorum şimdi.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Julio Cortazar & Gözden Geçirilmiş Bir Biyografi
Bir Cortazar biyografisi okumak güzeldi. Ancak bu iyi bir biyografi mi emin değilim. Zevkle okudum ama aldığım zevkin büyük kısmı çok sevdiğim Cortazar’la buluşmaktan kaynaklanıyordu sanki. Bundan 10 sene evvel Gerald Martin’in Marquez biyografisini okuduğumda “bu, Marquez tarafından yazılmamış bir Marquez kitabı” diye yazmıştım. Yazar, öznesiyle öyle bütünleşmişti ki, “Marquez yazsa bu kadar kendisi gibi yazamazdı” diye düşünmüştüm, çok etkilenmiştim. İyi biyografi yazmanın ne kadar zor bir zanaat olduğunu da o zaman idrak etmiştim. Neyse, sonuçta bu kitabın bazı bölümlerini oldukça yavan buldum maalesef. Olaylar gereksiz detaylandırılmış, onun yerine o olaylara eşlik edenlerin tanıklıklarına, Cortazar’la ilgili birinci ağızdan hatıralarına daha çok yer verilmesini tercih ederdim şahsen. Yine de, elbette, Cortazar’a dair yeni bir şeyler öğrenmek güzeldi. Bu kitabı okuyacaksanız öyküleri tamamladıktan hemen sonra, öyküler henüz zihninizde tazeyken okumanızı öneririm, daha lezzetli olacaktır. Bir de yine Everest’in yayınladığı Edebiyat Dersleri var Cortazar’ın, ikisinden birini okuyacaksanız tercihiniz o olsun bence. Arz ederim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İstanbulin
Biliyorsunuz, kimi zaman bir kitap okuyup kitabın anlattığı şehre gitmek için yakıcı bir arzu duyuyorum ve koşullarımı zorlayıp gitmeyi başarıyorum bazen. Eğer İstanbul’da yaşamıyor olsaydım, İstanbulin de bana bunu yapan o kitaplardan biri olacaktı işte. İstanbul’da olduğum için İstanbul’a gitme arzusu yaratmadı ama İstanbul’a başka türlü bakma arzusu yarattığı şüphesiz. Ve kendime söz verdim, yapacağım bunu.

Kitabın son cümleleri aslında tüm derdimi anlatıyor, buraya da almak isterim:

“Rehber kitaplar bize bıkmadan usanmadan sultanların, kraliçelerin ve azizlerin portreleriyle dolu kasvetli müzeleri, hiçbir hükümdarın tadını çıkaramadığı sarayları, şu sultanın boğulduğu bu paşanın kesildiği köşeleri, geçmişini okuduğumuz an unutacağımız insanların heykellerini ve birbirine girmiş isim ve tarihlerle dolu hikâyeleri anlatıyor.

Peki ne yapacağız?

Bir şehri nasıl tanıyacağız?

Cevabım kısa.

Yürüyün.”

Yazar ve mimar Ertuğ Uçar şehirde yürüyor, bakıyor, hayal kuruyor, çiziyor. Çiziyor kısmı önemli, zira o güzelim çizimleri sayesinde kitabı okurken sık sık gelen Google Street View’dan anlattığı yere bakma arzuma ket vurabildim. Öyle güzel çizmiş ki, “bırak bu imge kalsın aklında, sureti muhtemelen aslından güzel bir şey bulmuşsun, kurcalama” dedim kendime. (Bu arada evimde bir Ertuğ Uçar çizimi olduğu için ne kadar şanslı olduğumu da bir kez daha hatırladım.)

Bol bol Charles Baudelaire’i ve John Berger’i düşündüm okurken. Baudelaire iyi ki flanörlüğü icat etmiş de Ertuğ Uçar peşine takılmış, Berger iyi ki “bakmak bir seçme edimidir” demiş de Ertuğ Bey bu biçimde bakmayı denemiş. Kentin kimi zaman gizli sokaklarına çağırıyor okuru yazar, kimi zamansa son derece aleni bir yerindeki gizi keşfe davet ediyor: başka türlü bakarak. Palmiyelere, hurmalara, vapurlara, kedilere, köpeklere, yıkık köşklere, kaldırım taşlarına, hurdacılara, hırdavatçılara, parklara, seslere, su kemerlerine, kalelere ve kulelere bir güzelleme bu kitap. Yahut da kimi zaman çirkinleme - çünkü idealize etmeden, oldukları halleriyle orada, metnin içindeler.

Büyük bir hazla okudum. Kimi mekânları kendim de gidip keşfedeceğim. Çok, çok, çok tavsiye ediyorum!
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Beyaz Köpek
Beyaz Köpek bitti. Nasıl haz aldım okurken, anlatması zor. Bazı kitaplar edebiyatı niye bunca sevdiğimi iliklerime dek hissettiriyor, bu da onlardan oldu. Önce şunu söyleyeyim, bu herif, Romain Gary yani, düpedüz manyak. Ama nasıl tatlı bir manyak, nasıl çok seviyorum. (Jean Seberg gibi Fuentes ve Gary arasında bir tercih yapmak zorunda olmadığım için mutluyum çünkü biliyorum ki mümkünü yok seçemem; ikisi de benim olsun işte ya.) Neyse, kitaba döneyim, sadece siyahlara saldırmak için eğitilmiş bir köpeğin öyküsü üzerinden bir sürü sorgulamaya girişiyor Gary. Irk ve ırkçılık, kültür, medeniyet, devrim, sosyal adalet, ezberlerimiz, vicdan… Hep etrafında dolaştığı, sevdiği konular yani. Bu bir roman değil, hayatının bir dönemine (1968‑69) otobiyografik bir bakış. Seberg’le ilişkisine dair de çok fazla ipucu var kitapta. Romain Gary’nin en sevdiğim kitabı değil belki ama Romain Gary’i en çok sevdiğim kitap oldu ‑ çok ama çok sevdim. Lütfen okuyun, okurken “Black Lives Matter” meselesini de zihninizin bir köşesinde tutun. 50 sene önceye bakınca alamadığımız bir arpa yola şaşıracaksınız. Alıntılamak istediğim çok fazla yer var, ama yalnızca birini ekleyip susuyorum, çünkü ah o son cümle: “Seberg’le tanıştıktan sonra ondaki saflık bana da bulaştı; kaybedeceğini bile bile kazanmak için bu şart çünkü. O günden beri insanlara hep güvenirim, çünkü inanıp güvenmek insanların seni hayal kırıklığına uğratmasından, ihanetinden, onların alay konusu olmaktan çok daha önemlidir. Kendini kaybetmek, kaybetmekten daha vahim.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tango
Benim gibi “Borges’in yazdığı her kelimeyi okumadan ölmeyeceğim” gibi bir iddianız varsa okunabilecek, yoksa çok da şart olmayan bir Borges kitabı Tango. (Ha tabii tango meraklısıysanız bilemem, o zaman ilginizi çekebilir.)

Kitabın öyküsü pek hoş aslında. Borges, 1965 yılında tangonun geçmişine, kökenlerine, Arjantin kültüründeki yerine dair dört adet küçük konferans vermiş. Ama ne kaydı tutulmuş ne bir şey, öyle kaybolup gitmişler. Yıllar sonra ta 2002’de konferansların kasetleri ortaya çıkmış. Ancak tabii yazar hayatta olmadığından kendisine kayıtların orijinalliği teyit ettirilememiş. Önce o yılın gazetesinde bu konuşmaların duyurusu bulunmuş, üstüne de Borges’in eşi Maria Kodama dinleyip konuşanın Borges olduğunu doğrulamış. Bunun üzerine kayıtlar metne dökülmüş ve bu kitap doğmuş. Ne tatlı bir hikâye değil mi? Yazarlar sahiden ölmüyorlar işte.

Neyse efendim, kitap dediğim gibi, Borges’in tangoya dair akıl yürüttüğü, bildiklerini aktardığı dört bölümden oluşuyor. Yer yer son derece teknik detaylara girdiği için okuması biraz zor. Bir de bizim gibi Arjantinli olmayanlar için anlaması güç bazı detaylar ve nüanslar var, tangonun ortaya çıkışının izini sürdüğü bölümde örneğin criollolar, gaucholar, compadreler havada uçuşuyor, Borges birilerinin “criollo dedikleri criollo değildi, onlar düpedüz guapoydu” filan diyor, kendime sürekli sözcüklerin anlamlarını hatırlatarak anlamaya çalışıyorum ama tabii zor.

Borges’ten herhangi bir şey dinlemek güzel olduğu için ve tabii aralarda çok tatlı öyküler anlattığı, sevdiğim bazı metinlerine referans verdiği için yine de çok sıkılmadan okudum ama dediğim gibi, hiç şart değil kanımca.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bayan Caldwell Oğluyla Konuşuyor
Beni mahvettiniz Bayan Caldwell, mahvettiniz. Çok olağanüstü şeyler olmazsa bu kitabı 2023 sonunda "en sevdiklerim" arasında görürsünüz. Çok, çok, çok sevdim. Bitirdim, oturdum biraz ağladım, azıcık uyudum, rüyamda Bayan Caldwell'i ve vişne çürüğü rengi perdelerini gördüm, kendimi toplayıp bu yorumu yazmak üzere geldim.

Ege Denizi'nde boğulmuş olan oğlu Elia'ya hiçbir zaman yerine ulaşmayacak küçücük mektuplar yazıyor Bayan Caldwell. Ama nasıl mektuplar... Gidip gelen aklının diline düşürdükleri öyle hüzünlü, öyle kuvvetli, öyle acıklı ve öyle şiirli ki. Bazı kelimeler ta kalbimin içine işledi.

Mesela şu minik mektup: "Seni sonsuza kadar kalbimin yanı başında taşıyabilmek için, bir yusufçuk ya da yusufçuk kadar küçük ve zarif bir şey olmanı isterdim, oğlum." Ah.

Ancak bu mektupların hepsi böyle naif ve çocuksu değil. Kimisi çok garip, kimisi çok öfkeli, kimisi çok hüzünlü. Çünkü yas tam da bu işte. Bunların hepsi. Aklınızın sizi terk ettiği, çok karanlık yerlere gittiği anlar var. Onlara karşı koyabilirseniz sağ çıkabiliyorsunuz bu süreçten. Yani okurken unutmamalı: Bayan Caldwell iyi değil. Olamaz. Hiç olmayacak.

Ama işte; bence mevzu tam da burada: Bilgelik ve delilik arasındaki çizginin ne kadar ince olduğunu olağanüstü biçimde ortaya koyuyor Cela. Hatta belki bir adım ötesi: bilgeliğin, deliliğe içkin bir şey olduğunu diyebilirim. Akıl bildiğimiz anlamda çalışmayı bırakınca içinden her ikisi de çıkıyor çünkü, çünkü her ikisi de sınırların ötesinde bulunuyor: büyük kavrayış, büyük çöküşün içinde gizlenebiliyor.

1989'da Nobel Edebiyat Ödülü'nü alan İspanyol yazar Camilo José Cela'nın ülkemizde de en bilinen eseri olan Pascal Duarte ve Ailesi'nden çok daha güçlü bir eser bence bu. (Bu arada yazarın ön sözü de okuduğum en güzel ön sözlerden biriydi.)

Lütfen okuyun. Lütfen Bayan Caldwell ile tanışın. Tuhaf zihni ve hüzünlü kelimeleriyle size de sarılsın.

"Artık hiç kimse sağlıklı bir tepki deyip durmuyor bana, Elia. Kimse benimle ilgilenmiyor. Son sağlıklı tepkiye, denize düşenin yılana sarılması gibi tutunabilirim. Gitgide azalıyorum, oğlum."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İlk Aşk
Beni çok fena vurdu bu kitap, beklemediğim şekilde hem de. İngiliz yazar Gwendoline Riley’nin minik romanı İlk Aşk’a başlarken bu kadar derinlikli iç görülerle karşılaşacağımı hiç düşünmemiştim açıkçası, şaşkınım, çok.

Zorba bir baba ile son derece bencil bir annenin mutsuz evliliğine doğmuş bir genç kadın olan Neve’in hikâyesini dinliyoruz kendisinden. Kendisinden yaşça büyük bir adam olan Edwyn ile evleniyor, başta ziyadesiyle sevgi dolu gözüken bir ilişki bu ancak eskidikçe can acıtan bir hale bürünüyor, toksikleşiyor.

Yazar epeyce parçalı bir şekilde anlatıyor öyküsünü, anlatıcımız Neve’in çocukluğuyla bugünü arasında salınıp duruyoruz. Neve’in kocası Edwyn, günümüzde gaslighting diye adını koyduğumuz şeyin büyük bir üstadı. Kendi özgüvensizliklerini, yaralarını, korkularını öğütüp öfke ve zehir olarak Neve’in üstüne kusmakta son derece mahir. Neve ise hiçbir zaman doğru şekilde sevilmeyi öğrenemediği için buradaki yanlışlığı görmekte çok zorlanıyor.

Söylemeden edemeyeceğim: bu nasıl bir diyalog yazmaktır ya? Müthiş. Neve’in annesi ve kocasıyla diyalogları o kadar, o kadar iyi yazılmış ki, okurken bazen gerçekçiliklerinden ötürü tüylerim diken diken oldu. Ve tabii gerçekçilik: bence kitabı ürkütücü biçimde güzel yapan şey bu zaten. Kendiniz bu denli toksik bir ilişki içinde bulunmadıysanız bile kimi diyalogların, kimi tepkilerin size çok tanıdık geleceğine eminim. Ya çevrenizdeki ilişkilerde gözlemlemişsinizdir ya da kendi ilişkilerinizde düşük dozlu biçimde benzerlerine maruz kalmışsınızdır diye düşünüyorum. Ha bu kitapta anlatılanlar size aşırı tuhaf ve yabancı geliyorsa çok şanslısınız, ne diyeyim.

Biraz baktığımda bu kitabı sevmeyenin de çok olduğunu gördüm ama ben çok, çok sevdim. Kısacık cümleleri ve son derece yalın anlatımıyla müthiş bir düşünce malzemesi sunduğunu düşünüyorum ilişkilere dair. Aşk sandığımız şeylere, çaresizliğe, zayıflığın düşmanlığa dönüşebilme hızına, şefkatin biçimine dair - bir sürü şey. Belki bir gün kitap kulübünde konuşuruz hatta, o kadar zengin olduğunu düşünüyorum bu metnin; açmak, soymak lazım kendisini.

Begüm Kovulmaz’ın çevirisi de ayrıca çok çok iyi, onu da ekleyip bitireyim.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aşık Kadınlar
Beni bitirdi bu kitap, uzun süredir okuduğum en brutal şeydi sanırım. Bu kitapta mutlu hiçbir şey yok. Bir diğer Avusturyalı olan Thomas Bernhard’ı andım sık sık, ama Bernhard beni eğlendiriyor zaman zaman, Jelinek sağolsun öldürdü. Üstelik bu en az şiddet ve sadizm barındıran eseriymiş, vay halimize o zaman. Kendisi Nobel alınca jüriden istifa eden Knut Ahnlund’un dediği gibi “kaotik, pornografik” ve rahatsız edici gerçekten. Ha peki sevdim mi, açıkçası çok sevdim. Hakkında kopan tartışmalara şaşırmamak lazım, sığ bir bakışla kadınları çokça aşağılıyor gibi görünebilir ama aslında devasa bir toplum, kapitalizm ve ataerki eleştirisi var kitapta. Çevirmenin önsözde yazdığı doğru; bu kitapta aşktan çok nefret var. Aile denen kurumun ne biçim bir yalan olduğunu suratımıza ‑hem de epey sert şekilde‑ çarpıyor yazar. Özellikle geleneksel bir çevrede yetişen kadınların okumasını çok isterim. Belki çok ağır gelecektir ama ezberlerimizle yüzleşmeye hepimizin ihtiyacı var ve her zaman da iyi hissetmek için okumuyoruz, değil mi?
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Benzersiz Kızım
Bende mi bir sorun var acaba bu ara, bilmiyorum ki? Yine büyük umutlarla başladığım bir kitabın beklentimi karşılamamasından muzdarip oldum. Meksikalı yazar Guadalupe Nettel’in, geçen sene Uluslararası Booker Ödülü’nün kısa listesine kalan “Benzersiz Kızım” romanını... nasıl diyeyim, yer yer parlak bölümleri olmakla beraber genel olarak epey ham bulduğumu söylemek zorundayım. Hem Booker’a, hem de arka kapaktaki Annie Ernuax ve Enrique Vila-Matas övgülerine rağmen üstelik, maalesef.

Şahane bir malzemeyi bence harcamış Nettel. Aslında günümüzde pek çok kadının kafasını meşgul eden temel bir konuyu ele alıyor: annelik meselesi. Anneliğe dair pek çok şeyi didikliyor, biyolojik annelik, geleneksel haliyle annelik, anne olmadan bir çocuğa annelik etme hali, özel bakım isteyen bir çocuğun annesi olmak, konular bunlar olunca elbette kadın olmak; özellikle Meksika gibi ataerkil ve kadına karşı şiddetin bunca yaygın olduğu bir toplumda kadın olmak ve hatta yalnız bir kadın olmayı seçmek. Mevzu olağanüstü leziz ama işte içerik doyurucu değil.

Bir kere Tanrı anlatıcı ve birinci tekil şahıs arasındaki geçişler çok yorucu. İkisinin bu biçimde beraber kullanılmasının okuru çok yabancılaştırdığını düşünüyorum. Yer yer sözü alan anlatıcımız Laura’ya dair ne hissediyorum diye sordum kendime, bir şey hissedemiyorum çünkü neredeyse 200 sayfanın sonunda kendisini yeterince tanıyabildiğimden emin değilim. Anne olmamayı seçen Laura ve anne olmaya karar veren ancak yaşama şansı epeyce düşük bir çocuk dünyaya getiren Alina’nın arkadaşlığı da aynı biçimde çok yüzeysel aktarılmış diye düşünüyorum. Alina’nın çocuğunun sağlıklı olmayacağını öğrendiği süreci ve girdiği sorgulamaları müthiş yazmış Nettel ama onun dışındaki bölümlerde kitap derinleşmemek için çaba sarfediyor gibi resmen. Keşke bu kadar çok hikâyeyi harmanlamak yerine daha az şeyi daha katmanlı biçimde anlatmayı seçseymiş yazar.

Neyse. Şu alıntıyla bitireyim bu huysuz incelemeyi.

“Eşini yitiren biri için özel bir sözcük vardır, bir de ana babasını yitiren çocuklar için. Oysa çocuğu ölen ana baba için böyle bir sözcük yok. Öylesine korktuğumuz, kabul edilemez bulduğumuz bir şey ki bu, adını koymamaya karar vermişiz.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bitik Adam
Ben şimdi Viyana'dayım ve elimde bir Thomas Bernhard kitabı tutuyorum - bundan daha güzel kaç şey olabilir, sorarım! (Bernhard mezarında beni duyuyorsa “benim Viyana’dan nefret ettiğimi bilmiyor musun” diye sinirleniyor olabilir, biliyorum Thomas amca gayet iyi biliyorum ama sen her yerden nefret ediyorsun, burası en azından senin şehrin.)

Viyana'yı ayrı, Bernhard'ın huysuzluğunu, öfkesini ayrı özlemişim. Bir insan ancak bu kadar güzel homurdanıp, bu kadar güzel söylenip, bu kadar güzel sayıklayabilir.

Bu kitabı Bach'ın Goldberg Varyasyonları'nı dinleyerek okudum, zira kitabın tam göbeğinde onlar oturuyor. Kanadalı piyanist Glenn Gould'a 2 hayali arkadaş ekliyor yazar, biri anlatıcımız, biri de "bitik adam"ımız Wertheimer. Bir piyano kursunda tanışan bu 3 arkadaşın öyküsünü okuyoruz kitap boyunca.

Bu üçlüden hayatta kalan tek kişi olan anlatıcımız öyküyü aktarıyor bize; Viyana'ya da, Salzburg'a da, piyanoya da, virtüözlüğe de, hayata da sövüyor bunları yaparken - zaten bir Bernhard eserinden beklediğimiz tam da bu değil midir? Oturup beraberce insanlardan tiksinmek - ama işte bunu bu lezzete yapabilmesi olacak iş değil gerçekten.

Bir nefeslik bir diyalogdan oluşan kitap, tabii ki kolay bir okuma değil. "Diye düşündüm" diye biten cümlelerin her birini anlamak için duraksamak gerekiyor, çünkü kocaman ve çok derinlikli şeyler söylüyor yazar. Hırs, aile, varoluş sıkıntısı, öfke, kıskançlık, mutsuzluğun biçimleri ve sanatsal üretim kitabın ana izlekleri.

Herkes okusun demem, diyemem ama hak ettiği dikkati verirseniz sizi pişman etmeyecek o özel kitaplardan biri bu - tüm Bernhard eserleri gibi.

"Onu çeken, insanların mutsuzlukları içindeki halleriydi, insanların kendileri değildi, mutsuzluklarıydı ve insanın olduğu her yerde buna rastlıyordu, diye düşündüm, insankolikti o, çünkü mutsuzluk özlemi çekiyordu. İnsan mutsuzluktur, dedi hep, diye düşündüm, yalnızca budala olan bunun aksini savunur. Doğmak mutsuzluktur, dedi, yaşadığımız sürece de bu mutsuzluğu sürdürürüz, bir tek ölüm kesip atar bunu. Bu, hep mutsuzuz demek değildir, mutsuzluk yoluyla mutlu olabiliriz, dedi, diye düşündüm."
Yanıtla
0
2
Destekliyorum 
Bildir