Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yağma
Yağma bir gelenek. Ele geçirilen şehirler yağmalanır, yenilgiye uğratılan ordunun karargahı yağmalanır. Pahada ağır ne varsa götürülür, bunun yanında kadınlar da götürülür. Ve dahi şehirler fethedildikten sonra da yağmalanır. "Her gün hepimizin bir şeyler yağmaladığı ve her gün hepimizin bir şeylerinin yağmalandığı bir şehrin öyküsüdür bu. İşte bu temel çelişki, kitaba bu adı vermemin başlıca nedenidir. Kitaptaki bütün öyküleri genel çizgileriyle kapsadığına inandığım yağma düzeninin çelişkileri, trajikomik durumlar yaratarak öykülere bir kara mizah havası da katmış oldu. Yoksa öyküleri bu yöne, özellikle ben sürüklemiş değilim."
1972 Türk Dil Kurumu Hikâye Ödülü'nü kazanan Yağma, Han-ı Yağma'yı anımsatıyor. Zaten bu şiirin bir bölümü hikâyelerden birinin epigrafı olarak kullanılmış. Sis de var tabii epigraf olarak, Tevfik Fikret'in ve İstanbul'un olduğu yerde Sis de olur.

Sur Kapılarında, balatayı hafiften yakmış bir dayının şehrin kuruluşuyla başlayan uzun bir hikâyeyi dile getirmesi. Bu anlatıcı dayıya şehrin ruhu da diyebiliriz.

Şehir kurulduktan sonra soylular sınıfının başa geçmesiyle insanların koyunlar gibi güdülmesi başlıyor. Duvarlar örülüyor; bilinmeyen, korkunç düşmanlardan korunmak için onca insanın karşılıksız, içten çabası. Duvarlar örülünce belki güvende hissediyor insan kendini ama bazı şeyleri de kaybetmiş oluyor.

"Şimdi ne denizden en küçük bir esinti alıyorduk, ne de ilkyazları ovada açan çiçeklerin kokuları, duvarların içine sıkıştırdığımız şehre ulaşabiliyordu. Soyluların ovadaki çiçeklerden ezdirdikleri kokuları, her özgür vatandaş, şişeler içinde satın alabilirdi. Koku dükkanları almış yürümüştü şehirde. Engin denizi görmek, esintisini duymak isteyenler de, soyluların işlettikleri, denize bakan yüksek kulelerin tepelerindeki çayevlerinde çay içerek bu isteklerini gerçekleştirebilirlerdi."

Aslında kendi özgürlüklerini engellemişlerdi, anlatıcıya göre. İliklerine kadar acı çektikleri düzenden kurtuluş umudu ortaya çıkıncaya kadar böyle gitmişti bu. Bir sabah on binlerce atlıyı gördüler kapılarında ve dayının dediğine göre kapıları açarak bu savaşçıları şehre aldılar. Efendilerinin yerini yeni efendiler almıştı böylece, her şey daha güzel olacaktı belki. Olmadı. Daha özgürlerdi belki, kendi hesapları için çalışıyorlardı ama kölesi oldukları sistem farklı bir şekilde tekrar ortaya çıktı. Kazandıkları hiçbir şeye yetmiyordu, temel ihtiyaçlarını giderdikten sonra ellerinde bir şey kalmıyordu. Böyle bir hikâye.

Yağma'da da benzer bir olay anlatılıyor. Bacağı sakat bir adamın bir akşam gezintisi. Bezmiş, umudunu kaybetmiş bir adam bu. Karısıyla birlikte tutunmaya çalışsa da beceremiyor pek. İş bulmak için çıktığı evine aylak aylak dolaştıktan sonra geri dönüyor her gün. Etrafına bakınca tek gördüğü şu, ya da anlatıcının gördüğü: "Herkes gücünün yettiğince bir şeyler çalıp çırpıyor, bir şeyler kaçırıyordu. Bir talan, bir yağmaydı bu. Kapanın elinde kalıyordu. Işık da, yiyecek de, ev de, otomobil de, iş de, kaldırım da..."

Gökyüzünde Ayaklanma, bir baloncunun çocuklarla, balonlarla ve hayatla imtihanı. Pek dokunaklı olmasının yanında balonların rengarenkliğiyle şehrin karalığı arasındaki çatışmanın anlatımı da on numara.

Pazar Gezintisi, cenaze arabasıyla çıkılan bir hafta sonu gezintisini konu alıyor. Sıcak bir yaz akşamı. Cenaze arabası yenilenmiş, ailenin babası arabayı evin önüne ilk kez çekiyor. Babaanne bir gezinti istiyor, atlıyorlar Kumburgaz'a. Deli bir yağmur, şehre dönüşte üstünden çamurlar damlayan, üstelik o parıl parıl parlayan güneşin altında, tek araba cenaze arabası. Trajikomik işte.

Mis Gibi Anadol'da piyangoluk bir Anadol mevcut. Vapurlardan inen yolculara satılıyor biletler. Kadın daha çok bağırıyor, en sonunda öksürük krizine tutuluyor. Hemen arkasındaki adam babası, o kadar bağırmamasını söylüyor. Bu ikisi, şehrin büyük insanlarından. Kimilerine göre küçük olabilirler ama şehri bu arkadaşlar kadar yoğun yaşamak, onlardan biri olunmadığı sürece çok zor.

Bir bu kadar hikâye daha var. Kara İstanbul'u merak edenler, Özyalçıner'in fotoğrafik ve destancı üslubuyla ele aldığı bu kitaba bodoslamadan dalabilirler.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kapıları Açmak
Kutlu'nun mevzulu kasabalarından İstanbul'a uzanan bir uzun hikaye yine.
Kasaba Ege'de zannediyorum. Bir başına bırakılmış. Seçimden seçime hatırlayan politikacılar dışında ziyaretçisi yok, bir vakte kadar. Yatırımcılar bölgeyi keşfedince tarlalar bir bir satılıyor, oteller bir bir belirmeye başlıyor. Şehirlinin parasına akıl erdiremiyor kasabalılar, bunca parayı nasıl kazanmışlar, nasıl gözleri kapalı alıveriyorlar ne varsa? Kasaba bir tatil beldesine nasıl dönüşüveriyor, kasabalıların tepkisi ne oluyor, Kutlu'yu sevmek için bu bölümü okumak yeterli.

Zehra'nın büyük şehri, barlarda geçen yılları bırakıp kasabaya dönmeye karar vermesiyle başlıyor olay. Gül var, Zehra'nın arkadaşı. Dönmemesini söylüyor, idare ediyorlar bir şekilde. Zehra dayanamıyor artık, ne olursa olsun dönecek, yüzleşecek. Sıkıntı büyük, ne olduğunu bilmiyoruz, meraklanıyoruz. Namus belası gerçi, o belli. Kemal'i tanıyoruz; müsrif evlat, keyif erbabı. Ahmet, Zehra'nın ağabeyi. Cihan, içine kapanık bir genç. Zehra'yla evlenecekti, olmadı. Sonra kasabanın dönüşümü, sonra Ahmet'in kardeşi Zehra'yı Kemal'e peşkeş çekmesi. Sözde ortak olacaklar, Kemal parayı basacak da Ahmet için otel yapacak. Kızı kaçırmadan bir gün öncesinde Cihan'la konuşuyor Zehra, yazık olacağını söylüyor. Seviyorlar birbirlerini ama Cihan içine kapanık, sinik biri. O sıralarda elde avuçta bir şey de yok. Sonuçta Kemal Zehra'yı İstanbul'a kaçırıyor, orada kadınlara, kumara takılıyor falan. Bir hesaplaşma olayı yüzünden yurt dışına kaçıyor, Zehra Gül'le kalıyor bir süre. Süs bebeği yapmayı öğreniyor, memlekete dönüp Ahmet'ten sopa yiyince bu bebeklerden yapıp satarak kendine bakıyor. Ahmet suçunun farkında ama kabullenemiyor bir türlü hatasını. Sonra Kemal kasabaya dönüyor derken curcuna. Acılı tatlılı Kutlu hikâyesi işte, mis.

Ben Kutlu'nun anlatımını çok seviyorum, hikâyelerin doğallığı bu yalın anlatımdan geliyor. Alengirli olaylar yok, alengirli bir anlatım yok. Yaşam aslında nasılsa öyle. Basit. Kasabayı anlatırken ayrıntıya girdiğinde bir Ahmet Midhat olmadığını, bu yüzden anlattığı şeyi daha fazla anlatmayacağını söyleyen bir anlatıcı/yazar var, iç içe geçmiş bu ikisi.

Kasabanın tarihini anlatırken araya incileri sıkıştırıveriyor Kutlu: "Cumhuriyet tarihimizin en şanlı mücadelesi verem ile sıtmaya karşı verilmiştir." (s. 26) Nazım Hikmet geldi aklıma.

"Vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
Vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,"

Gider böyle. Bir adet de kaypak politikacı var romanda, eğlenerek okuyacaksınız onun olduğu bölümleri.

Anadolu'nun trajedisi de sıcak oluyor, çekiveriyor insanı. Hele Kutlu anlatmışsa. Belki yazarın en sevdiğim metinlerinden değil ama sırf o hikâyeci dedeyi dinlemek için bile okunur, kendi sesi var bu metinlerin.
Yanıtla
8
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Uçurtmayı Vurmasınlar
Goriot Baba'yı lisedeyken okumuştum, sonuyla ağlatmıştı. 10 yıl sonra Uçurtmayı Vurmasınlar'da yine aynı şey oldu.
Barış'ın İnci'ye mektuplarından oluşuyor. İnci hapisten çıktıktan sonra Barış bir sürü mektup yazıyor, çoğu adresine ulaşamayan mektuplar. Sansür çok sıkı, uçan kuşu bırakmayacak neredeyse. Uçurtmayı bırakmıyor mesela. Çoğu yasak sadece mektupla sınırlı değil. 80 dönemi.

Barış, Piaget'nin Bilişsel Gelişim Dönemleri'ne göre İşlem Öncesi Dönem'de. 4-5 yaşlarında. Bu dönemin çocukları sıklıkla soru sorar, mantık gelişmediği için sihirli nedenler oluşturur. Çocuğun hayal gücünün hayatı anlamlandırma çabasında en etkin olduğu dönemdir. Romanın etkileyiciliği de Barış'ın düşünme şekliyle hapishaneyi, acıları ve mutluluklarıyla insanları, küçücük bir dünyayı algılama çabası yoluyla ortaya çıkıyor. "Miki'nin işemesi" çok küçük bir örnek. Bir de şu var:

"'Nişanlın neden kafeste?' diye sordum. Halkını sevdiği içinmiş.
'Sen niye buradasın?' diye sordum Nevin'e.
O da halkını sevdiği için buradaymış. Ben büyüyünce halkımı hiç sevmeyeceğim. Halkını sevenler hep kafese giriyor." (s. 23)

Böyle örnekler bir dünya. Hapishane yöneticilerinin acımasızlığı, koğuşlardaki çekişmeler, dışarısı, içerisi, Barış'a ablalık yapanlar, herkes, her şey Barış'ın gözünden kara mizaha bürünerek yansıyor okura. Küçük bir çocuğun gözünden bakıldığında yapılan bütün kötülüklerin ne kadar anlamsız olduğu görülüyor.

Filmini de izlerim ben bunun. Okunmalıdır.
Yanıtla
18
2
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ademoğlu Neredeydin?
Tahir Alangu'nun 1966'da yazdığı önsözden: "Savaşın somut görüntüsünü değil, insanoğlundaki değerleri olumsuz bir evrime nasıl itelediğini anlatan bu savaş kitabının en önemli ve etkin niteliği, üzerinde uzun uzadıya düşünme, ortaya koyduğu sorunları tartışma gereksinmesini duymadan, ezilerek, bir suçlu bilinci ile katılıp kabul edişimizde beliriyor." (s. 13)

Alangu'ya göre Remarque'ın Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok'u piknik havası taşıyan bir eser. Savaşın dehşetinin yanında acıma duygusu uyandıran, bir süre sonra okura her şeyi, bütün o yıkımı kabullendirip sona varan bir roman. Ademoğlu Neredeydin? ile olayları farklı aslında; ilkinde savaşın dolaysız dehşeti var. Gerçi okuyalı 10 sene olacak neredeyse, hatırladığım kadarıyla yazayım. Onca dehşetin içinde hissizleşen askerler, okurun da hissizleşmesine, yıkımın trajedisine kayıtsız kalmasına yol açıyor. Bu açıdan ele alındığında gayet başarılı, fakat Alangu'nun kastettiği şey bence şu: Olayı savaşa indirgemek yanlıştır. Savaş bir sonuçtur ve sonuçlar sebeplerle birdir. Savaş sırasında yaşadıklarımız, savaşın çıkmasına sebep olan aptallığımız, bombaların, silahların, her şeyin arkasındaki çarpık fikirler ve her şeyi sessizce izleten korkumuz, işte bunlardır anlatılan. Belki Remarque'ın bahsedilen kitabında bunlar yok ama devam niteliği taşıyan Dönüş Yolu bu mevzuya daha yakın.
Epigraf var iki tane: "Dünya çapında bir felaket bazı şeylere hizmet edebilir. Cürmün işlendiği sırada başka yerde bulunulduğunu ispat etmeye de yarar Tanrı önünde... 'Ademoğlu, neredeydin?' 'Dünya savaşındaydım.'" Theodor Haecker, Gün ve Gece Defteri

Savaş sayısız kişisel tarih de demektir, dünya tarihinin yanında. Belgesellerde çok az asker konuşur, geriye kalanlar neler düşünmüştür, neler yaşamıştır acaba? Savaşanlar sadece aracı, diğerleri neredeydi? Herkes ne düşünüyordu? Neler düşünüldü, neler yapıldı da milyonlarca insanın acı çektiği noktalara gelindi?

"Eskiden yaşadığım serüvenler oldu: Posta hatlarının kuruluşu, Sahra'nın geçilmesi, Güney Amerika... Ne var ki savaş gerçek bir serüven değildir, sadece serüven erzatzıdır... Savaş bir hastalıktır, tifo gibi..." Antoine de Saint - Exupery, Arras'a Uçuş

Savaşın en yoğun yaşandığı günlerden dokuz tablo. Dokuz ayrı metinde bazı karakterleri tekrar tekrar görüyoruz. Feinhals bunlardan biri. Feinhals mimar, savaşın sona yaklaştığı günlerde yılgın askerlerden biri. Tifo gibi deniyor ya, yılgınlık herkese bulaşmış. Öldürülme korkusu bitmek bilmiyor, yaşamak için öldürmek bitmiyor ve diğer bitmeyen şeylerin arasında yaşamaya çalışıyor Feinhals, vurulması da engel olmuyor buna.

"(...) Taarruz çantasını yana itip sağlama almak istediği sırada bir çatırtı koptu yanında. Sanki biri eline kuvvetli bir darbe indirmiş de omzundan kuvvetle sarsmıştı. Bütün sol kolu ıslak bir sıcaklığa batmıştı. Yüzünü toz topraktan çıkarıp haykırdı: 'Yaralandım..'

Feinhals kendini hiç böylesine mutlu duymuş muydu bilmiyordu. Sancısı yoktu; kapkalın sarılıp yanına uzatılmış olan sol kolunda kaskatı ve kanlı, ıslak ve kendine yabancı olan kolunda hafif bir rahatsızlık duyuyordu o kadar." (s. 30)

Vurulduktan sonra gelen rahatlık ve uzva yabancılaşma, asla zarar görmeyeceğini sanan bir insanın gerçeklerle yüzleşip değişmesi sonucu olabilir, yaralanma sonucu cephe gerisine gönderilme ihtimali olabilir. Şoktan kurtulma veya; sonsuza kadar süren kaza anının sona ermesi belki. Tifodan, savaştan bir an için kurtuluş. Kurşun geldi ve kola saplandı, hepsi bu. Bütün olacak olan buydu belki.

Bir iki şey var aklımda, biri bir askerle yanlış hatırlamıyorsam ekmekçi bir kız arasındaki aşk. Kızın aşktan korkmasına rağmen erkek vazgeçmiyor, kızın gönlünü kazanıyor ve buluşup kaçmak için sözleşiyorlar. Erkek cepheye gönderiliyor, kız bir şekilde yakalanıyor, hatırlamıyorum neden, sonuçta buluşamıyorlar. Kızın sesi güzel, koro kurup yönetmekle uğraşan müzik aşığı bir Alman subayın karşısında şarkı söylerken psikolojisi bozuk olan bu subay, kızı alnından çat diye vuruyor. Sesi çok güzel diye. Adam da cepheden cepheye işte.

Bir de şarap almaya giden biri vardı, bir asker. Şarapları alıyor ve dönüş yolunda savaşın ortasında kalıyor, ölüyor ne yazık ki. Feinhals'in iyi bildiği bir adam bu, evinin civarlarında bir barı falan vardı galiba. Neyse, Feinhals de bir köprünün yapımı için bir yerde işte. Şarapları içiyor arkadaşlarıyla, köprü yapılıyor... ve planlar değişince, Ruslar yaklaşınca köprü yapıldığı gibi imha ediliyor. Kendimce tırto mesaj: İnsanoğlu binlerce yıl boyunca taş üstüne taş koyup bir yerlere geldi, muazzam bir emek var ortada ve bu emek kolayca yıkılabiliyor, bir köprü gibi. Bu bölüm çok güzeldi; Böll köprü yapımında çalışan işçileri ve bu görevle ilgilenen subayı, bulundukları hanı ve han insanlarını da ele alarak, bir tablo yapar gibi yazmış. Ardından yıkım geliyor işte, hastalık bu güzel tabloya da bulaşıyor. Savaşın içinde bir güzellik, savaşın içinde bir yıkım, her şey savaşın içinde eriyip bir oluyor.

Final biraz dramatik; Feinhals evine dönüyor, dönemiyor. Bombardıman sırasında evi başına yıkılıyor gibi bir şey, daha yeni ulaşmışken.

Böll, "En sevdiğim romanım," demiş bu metin için. Belki de kendi savaş algısını, acılarını en gerçekçi şekilde yansıtabildiği içindir. Yıllar boyunca savaşta bir oraya bir buraya sürüklenip durmuş. Böyle bir yaşamdan böyle bir roman.

On numara, savaş leş bir şey.
Yanıtla
1
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Kayıp Denizci
Marquez'in gazetecilik zamanlarında Luis Alejandro Velasco, bir deniz kazasından kurtulup günler boyunca denizle mücadele ederek karaya çıkabilmiş bir adam, ofise geliyor ve hikayesini satmak istediğini söylüyor. Velasco kazadan kurtulan tek denizci. Karaya ulaştığında bir kahraman gibi karşılanıyor, dikta rejimi ona ödüller veriyor, reklamlarda oynuyor ve daha sonra silinip gidiyor. Giriş bölümünde Marquez'in anlattığına göre hikaye gazetede tefrika edildiğinde hem Velasco'nun, hem de Marquez'in hayatı tehlikeye girmiş, çünkü Velasco'nun kurtulduğu gemi kaçak mal taşıyormuş ve bu mallar doğrudan rejimle ilgiliymiş. Yani adamlar kendi ayaklarına sıkmışlar biraz.
Gemi yola çıkıyor, batıyor, Velasco arkadaşlarını kurtarmaya çalışıyor ama başaramıyor. Sonrası 10 küsur günlük bir hayatta kalma mücadelesi. Köpekbalıkları, açlık, susuzluk, yalnızlık, ölümü kabullenip bir türlü ölememek gibi. Kurtuluştan sonra ünlü olmanın hikâyesi falan. Kısacık bir metin, çay bitmeden bitirirsiniz.
Yanıtla
3
6
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kılıçların Fırtınası
İlk iki kitabı iki sene önce okumuştum, devamı biraz geç geldi ama diziyi izlerken okumadan edemedim, tabii dayanamayıp diziyi bitirdim önce. Olay örgüsü kitapta dizinin bittiği yerden sonra devam ediyor, her kitaba bir sezon şeklinde bir senaryo yok. Kitap çok daha ayrıntılı tabii.

Nasıl anlatayım bilemedim, karakterler üzerinden gideceğim.
Robb: Robb belki çok savaş kazandı, Jamie'yi tutsak aldı ama tecrübesizliğinin kurbanı oldu. Savaşları kazandığını ama durduğu yerde kaybetmeye başladığını söylüyordu bir yerde. Lordlarını bir arada sorunsuzca tutamadı, bir de tutsaklarını en iyi şekilde koruyamadı. Karstark'ın kellesini alması adaletti ama o duruma yol açan sebepleri en başta kaldırması gerekliydi; tutsak Lannister çocuğunu daha iyi korumalıydı. Tywin Lannister sadece bekledi ve Robb'un ordusu çözülme emareleri göstermeye başladı. Asıl son bunun sonucunda gelmedi, bambaşka bir yerden vuruldu son darbe. Evlilik yeminini bozan Robb, misafiri olduğu Walder Frey tarafından katledildi, feci bir şekilde. Kuzeyin Kralı feci düştü, babası gibi. Ruhuna fatiha.

Catelyn: Kızlarını kurtarabilmek için Jamie'yi kral oğlundan habersiz kaçırdı, Brienne'le güneye yolladı. Kuzey'in parçalanmasındaki katkısı göz ardı edilemez. O da katliamda oğluyla birlikte öldü ama mucizevi bir geri dönüşü var, Beric Dondarrion sayesinde.

Jon: Sur'un yeni efendisi. Yabanıllarla birlikte takıldığı zamanlar Ygritte'le beraberdi ama kirişi kırıp Sur'u savunmak için geri döndüğünde, savaştan sonra Ygritte'in cesedini görünce pek üzülmedi. Stannis Baratheon'un hızır gibi yetiştiği zamanda yorgunluktan kırıldı kırılacaktı, canını ortaya koyup pek dövüştü. Sam'i de haklı olarak gönderdi, bebekli bir katakulliyle ama o sonraki kitaba giriyor.

Joffrey: Melisandre'nin kurbanlarından. Geberdi gitti cins, iyi oldu. Son zamanlarında dedesi Tywin'e bile gider yapmaya başlamıştı. Ulan sen kimsin.

Tywin: Yine iyi dayandı, onca cinsliğin arasında çizgisini koruyan nadir adamlardandı. Tabii oğlundan esirgediği sevgi sonunu getirmeseydi iyiydi. Lan doğarken annesini öldürdü diye çocuğunu sevmemek nedir. Arya'ya gösterdiği samimiyet için kendisini daima saygıyla anacağız tabii.

Sansa: Joffrey'in Margaery ile evlenme olayı ortaya çıkınca Kuzey'in ele geçirilmesi için Tyrion'la evlendirildi. İyi de idare etti durumu ama Joffrey'nin ölümüyle birlikte kellesi gidiyordu az daha. Serçeparmak ile kaçtı da kurtuldu gibi gözüküyor şu an, yine güvende değil. Serçeparmak'ın işlediği bir cinayet var sonraki kitapta, Sansa yine güvende değil. Kıl oluyorum gerçi buna, geberebilir. Ay şövalyeler süper romantik diye diye bok etti hayatını.

Arya: Yazık ya. Harrenhall'dan uzadı, yolda arkadaşları bundan ayrıldı, Dondarrion'un eline düştü, sonra Tazı'nın eline düştü. Karşısına kim çıktıysa fidye için kaçırdı bunu. İkizler'e, annesiyle Robb'un yanına geldiği an, kaleye girerken ailesi içeride katlediliyordu. Kirişi son anda kırıp uzadı, Tazı'yı bıraktı ve Braavos'a yelken açtı. Valar morghulis.

Stannis: Renly cortlayınca bir gazla savaşa girdi ama Tyrion tarafından hacamat edilince dipten ve derinden oynamaya başladı. Davos'un okuduğu parşömenle birlikte Sur'a gitti, kurtardı adamları. Melisandre'nin etkisinde, güvendiği tanrıdan lütuf gördü ama sonrası için neler yapabilir, görürüz.

Tyrion: Yazık be. Üstüne atılan bir cinayet var, giderken babasını öldürüp gidiyor, sırf kalbi kırılsın diye Jaime'ye yalan sıkıyor. Haksızlığa uğradıkça villain'lığa doğru gidiyor. Hiç kızmıyorum, ne yapsa mübahtır. Lan yıllardır adamın gururuyla, haysiyetiyle oynadınız. Kesecek alayınızı.

Jaime: Kitaptaki en uzun serüveni bu herif yaşadı. Paradigma değişti, adamın Kral Katili sıfatının arkasındaki olaylar sayesinde herife sempati bile duyduk. Tabii eli çtart diye kesilince sevinmedim değil. Küçücük çocuğu kuleden aşağı iter misin, oh olsun sana edepsiz herif. Şehre geri döndü, Cersei'sine kavuştu ama kılıç eli yok artık. Pis herif.

Cersei: Bu da iyice kafayı kırmaya başladı. Joffrey öldürülünce Tyrion'ın peşine düştü, Tommen'a bel bağladı, amcasıyla kavga etti falan. Çok durmaz, indirirler bunu aşağı.

Theon: Hak ettiğini buldu. Ailem de ailem. Al sana aile aptal herif, her kemiğini kırmışlardır umarım.

Süper kitaptı.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hayat Dolu
Eş hamile, baba huysuz, peder baskıcı, Fante çaresiz. Otobiyografik öğeler taşıyan bu kitapta Fante, eşinin hamileliğinin son dönemlerini anlatıyor.
Teliflerden kazandıkları yetiyor, bir süre çalışmalarına ara veren Fante'nin tek amacı Joyce'un kaprislerine katlanıp sıkıntılı dönemi en az hasarla atlatabilmek ama bu pek kolay olmuyor.

"Bazen başımı kaldırıp baktığımda onu gözlerini bana dikmiş başını sallarken buluyordum.
'Tanrım, neden evlendim ki seninle?'
Tek kelime etmeden aptal gibi sırıtmakla yetinirdim, çünkü ben de nedenini bilmiyor, ama benimle evlendiği için mutluluk ve huzur duyuyordum." (s. 9)

Kadına haller geliyor; ev işlerini tek başına halletmeye çalışıyor, gece gündüz bebeklerle ilgili kitaplar okuyor ve bütün huysuzluğuyla doğumu bekliyor. Fante de makaleler okuyor, hatta doktorla konuşurken sürekli makalelerde okuduklarından bahsedip adamı bezdiriyor. Herkesin minik takıntıları var. Gecenin bir körü Joyce'un tuvalete koşup gümbür gümbür adımlarla yatağa dönmesi de bir başka ıstırap kaynağı. Fante, yazarlık kariyerini borçlu olduğunu söylediği, sevdiği kadına kavuşmak için bütün sıkıntıların geçmesini, çocuğun bir an önce doğmasını bekliyor. Joyce da öyle. Bebekten nefret edecekler neredeyse. Sadece bebekten de değil, pek sıkıntılı bir zamanda Fante geçmişi düşünmekte huzur buluyor, hüzün de buluyor gerçi.

"Sessiz sokaklar boyunca eve sürerken öbür kızları düşündüm, tatlı Avis'i ve sevgili Monica'yı, ve geçen onca yıldan sonra öyle bir özlem duydum ki onlara. Ne kadar güzel ve körpeydiler, vücutları ne kadar biçimliydi, hamilelikle şiş filan değillerdi, şimdi beni kendimden geçiren bıktırıcı bir arzuyla özlediğim kızlar geri gelmemek üzere gitmişlerdi ve onlara asla sahip olamayacağımı idrak edince az kalsın ağlayacaktım. Evlilik buydu, bir mezar, kendinden güçlü bir iyi ve doğru olanı yapma isteği ile sabahın üçünde insanın aptal konumuna düşmesine neden olan berbat bir hapishane. Evliliğin tek ödülü çocuklardı, onlar da nankördüler. Kendi çocuklarımı yaşlılığımda tahayyül edebiliyordum; beni kapıya koyuyorlar, ihtiyarlık maaşımı bağlatmak için bazı evrakları imzalıyorlar, böylece benden, hayatının en iyi yıllarını onlara daha iyi bir hayat verebilmek için dürüst bir işte alın teri akıtarak geçirmiş ihtiyardan kurtuluyorlardı. Böyle ödüyorlardı şükran borçlarını." (s. 19)

Baba mevzuları diğer kitaplarda da var, hatta direkt Dostoyevski'ye bağlamış Fante. Oralara sonraki kitapta geleceğim. Bu kitaptakini vereyim şimdilik. Evlerinin ortasında koca bir delik açılınca duvarcı olan babasını ziyarete gidiyor Fante, adamı tamirat amacıyla eve getirebilmek için. Şimdi İtalyan aile yapısı hakkında The Godfather'dan, The Sopranos'tan bir şeyler biliyorum, bu yüzden evde geçen bölümleri, aile üyelerinin ilişkilerini gözümde canlandırabildim. Tipik Amerikan ailesi gibi yaklaşırsanız zannediyorum bu bölümlerin güzelliği önemli bir ölçüde kaybolur. Bu aile yapısı bilinirse neden bazı şeyler üstünde öylesi ısrarcı olunduğu falan anlaşılabilir. Bunu göz önüne alarak okumanızı tavsiye ederim. Neyse, anne zaten evlatlarına bitiyor, John'ı her gördüğünde bayılıyor falan. Baba tam baba; sert ve otoriter ama anneye verilen değer her daim ortada. Kardeşler de kardeş işte. Bu anne-baba ikilisi, torunun erkek doğması konusunda batıl inançları gereği yapmadıklarını, demediklerini bırakmıyorlar. Ceplere sarımsak koymak, sabah çiğ yumurta içmek gibi. En komik bölümlerin çoğu bunlar. Bir de baba-oğul ilişkisi var, inceldiği yerden kopmuyor da orta yolu bulmak için uğraşıyorlar bayağı. Kopamıyorlar tabii birbirlerinden, kesin bir rest yok. Aile her şeyden önemli.

Baba ikna ediliyor, eve dönüyorlar ve karnaval iyice karışıyor. Baba Nick, dev göçüğü tamir etmek için uğraşırken oğluyla çekişiyor, Joyce ve Nick birbirlerini pek sevdikleri için eşine karşı Nick'i savunuyor. Bir de Peder Gondalfo çıkıyor ortaya. Hamile kalana kadar koyu bir ateist olan Joyce, katolik olmaya karar veriyor ama Fante'de bir değişim yok, ateist olmasından mutluluk duyduğu eşi gibi düşünmüyor. Sonrası üçlü ittifak, ortada kalan bir adam ve bir dünya tantana, bebek doğana kadar.

Mis ya, Mustafa Kutlu okurken aldığım keyfin hemen hemen aynısını Fante'den alıyorum. Süper.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Al Midilli
Steinbeck'in en pastoral metinlerinden biri bu. Doğayla iç içe geçen yaşamlar, coğrafyalar, kültürler vs. ne kadar farklı olursa olsun birbirine benziyor. Aynı mücadele, aynı sağlam insanlar ve aynı mutluluklar, üzüntüler. Bizim yazarların öykü dünyasını görebiliyorsunuz bu metinde. Toprakla, hayvanla uğraşan insanların benzerlikleri bir ölçüde mutlu edici; onca farklılaştırılmaya, ayrılığa rağmen dünyanın bir ucundan öbür ucuna aynı şeyleri duyumsayan insanların var olduğunu düşünmek, insanların birbirinden o kadar da uzaklaşmadığını gösteriyor belki. Biz insanız ve bizi hiçbir devlet, hiçbir din, hiçbir şey ayıramaz.
Dört hikâye var. Tiflin ailesi tatlı bir aile. Baba sorumluluklarının farkında olan, toprakla uğraşan insanlar gibi sert fakat şefkatli. Anne sevgi dolu bir arkadaş, Jody ise 10 yaşında, altın sarısı saçlı bir çocuk. Çiftlik ortamında büyüyen, hayvanları seven, meraklı bir velet. Bu dört hikâyeye çiftlik işlerine yardım eden Billy Buck da katılıyor ara ara. Başkaları da var, yeri geldikçe yazacağım.

Armağan: Baba, Jody'ye bir midilli hediye ediyor. Çok güzel bir hayvan bu, Jody pek seviyor midillisini ve okulda bile hep midillisinden bahsediyor. Bir gün midilli yağmur altında kalıyor, biraz Billy Buck'ın ihmalkarlığı yüzünden. Adam normalde her işi pek ciddiye alır ama midillinin varlığına alışamadığı için unutuyor hayvancağızı. Midilli hasta oluyor, suçluluk duygusuyla kıvranan Buck, Jody'ye söz veriyor hayvanı kurtaracağına dair, lakin kurtaramıyor ne yazık ki. Jody midillinin cesedini buluyor, cesede tünemiş akbabayla boğuşuyor ve kuşu parçalıyor, üstü başı kan. Babasıyla Buck geliyor, baba çocuğa kızıyor bayağı, kuşu parçaladığı için. O an Buck, belki de hayatında ilk kez patronuna öfkeyle bakıp çocuğun neler hissettiğini anlayıp anlamadığını soruyor. Bir anlamda kendi suçunun yüküyle Jody ne hissediyorsa aynı şeyi hissediyor. Doğanın kazandırdığı tecrübe, verdiği ders de sert olur, hele hele küçük bir çocuk için: Sevdiğin şeyleri kaybedebilirsin, bunu aklından çıkarma.

Ulu Dağlar: Bir gün yaşlı bir adam çıkageliyor çiftliğe. Kilometrelerce yol yürümüş, gençken ayrıldığı çiftliğe dönebilmek için gece gündüz yol almış. Adı Gitano. Tiflinlerin çiftliğine gelince görüyor ki eski çiftlik yıkılmış, yeni sahipleri tanımıyor fakat yine de geri döndüğünü, çalışabileceğini söylüyor durmadan. Adam çok yaşlı.
Bir günlük misafir ediyorlar adamı, o bir gün iki güne çıkıyor, sonra bir süre kalıyor adam orada. Bir de yaşlı at var çiftlikte, Gitano hep bu atla ilgilenmeye başlıyor, arada Jody'le konuşuyor ve bir gün o yaşlı atı alıp dağlara gidiyor, kimseye haber vermeden. Yine Jody'nin sevdiği bir şey yitiyor.

Vaat: Babası Jody'ye bir tay alıyor, Nellie. Midillinin ölümünden sonra çocuk biraz da gönül eğlesin diye. Tay büyüyor, hamile kalıyor ve Billy Buck, hayvanı öldürmeden yavruyu kurtaramayacağını söylüyor. Doğum sürecine şahit oluyor Jody, travmatik bir olay. Buck'ın üstü başı kan içindeyken hem de. Yazık be.

İnsanların Önderi: Dede geliyor, annenin babası. İç savaş kahramanı, anlattığı hikâyeler babayı sıkmış artık, adam da biraz bunamış herhalde. Anne-baba çekişmesi, dedeye makul davranma ve bütün sıkıntılara rağmen sevgi çekiyor başı. Eh, insanın bin bir türlü hali var. Annemiz, babamız bir gün iyice yaşlanacak, bunayacak, altına kaçıracak çok affedersiniz. Onlara bakacağız. Annemle birlikte anneanneme yıllardan beri bakıyoruz. Sevgiyle. Sevgi olmasa vefa da olmaz, hiçbir şey olmaz. Neyse işte, böyle bir olay.

Çocuk ve hayat, en kocamanından ve acılarla dolu, mutluluklarla da. Bir deneyin, çok şey katabilir.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mahşer
Oğlum biz hiçbir şey okumamışız lan.
Bunun 300 küsur sayfalık olanını lisede okumuştum, muhteşemdi. Post apokaliptik dünya, mistisizm soslu yaşam mücadelesi, bir gencin ilgisini çekebilecek her şey. On numara. Sonra geçen sene tekrar okuyayım dedim, bir yavan geldi... Karakterlerin arka planı tam dolu değil, oradan oraya sürükleniyorlar ama her şey akıp gidiyor, olaylar ansızın gerçekleşiyor ve hop, bitiyor kitap. Klasikler her on yılda bir tekrar okunmalı derler, aynı şeyin bu tür için geçerli olmayacağını düşünmüştüm açıkçası. Sonra bu 1200 sayfalık canavarın çıktığını duydum, okumak yeni kısmet oldu. Heh! İşte mevzu buradaymış zaten. Pek karşılaştırma imkanı bulamadım ama 300 sayfalık olanından daha ilk bölümüyle ayrılıyor. Benzin istasyonuna çarpan araç bölümüyle açılıyordu kısa olan, Stu'yla tanıştığımız bölüm. Hastalıkla bodoslamadan tanışıyorduk. Bunda öyle değil. Laboratuvardan kaçan Charlie'nin ailesiyle birlikte gizlice arazi olması, bu sırada öksürdüklerini görmemiz, sonraki bölümde benzin istasyonuna bindirmesi, hastalığın inanılmaz bir hızla yayılması ve King'in bu yayılma esnasında en küçük detayları bile vermesi, şahane. Ailesine hastalık bulaştıran hemşire, markette üç dakika içinde üç kişiye hastalık bulaştıran adam... Yok yok, okunacaksa bu okunmalı. Öbürü pek yavan.

Kitabın başında King'in okurlara bir notu var, neden öyle olduğunu anlatıyor. Yani neden kitabın kuşa çevrildiğini söylüyor işte. Muhasebeden söylemişler kitabı kısaltalım diye. King kabul etmiş, sonra okurlar tam metnin basılması için baskı yapmış ve bunu da kabul etmiş, çünkü eksik olan bölümlerin hikâyeyi gerçekten zenginleştirdiğini düşünüyormuş. Gerçekten, olan da tam olarak bu. Dev bir epik mevzuyu kırpıp kırpıp basmak da ne oluyor. Efendi olun önce efendi!

Üç kitap şeklinde ayrılmış metin, her bir kitabın sonu hikâye için bir dönüm noktasını belirtiyor. İlkinden başlıyorum.
Birinci Kitap : Laboratuvar görevlisi Charlie'yle açılıyor mevzu, Charlie ailesiyle birlikte kaçıyor falan, sonra iyice kötüleşiyorlar ve benzin istasyonuna gümbürt. O esnada hastalık Stu'nun yanındakilere bulaşıyor, oradan alıp başını gidiyor zaten. Bu yayılma safhası çok güzel, King insanların doğal yaşamını anlatıyor, araya hastalığı nerede ve kimden kaptıklarını sıkıştırıveriyor. Hayat rutin bir şekilde sürüyor, bir saman nebzesi, önemsenecek bir şey değil. Komşulara gidelim, bilmeden onlara da virüs bulaştıralım ve hastalık vücudumuzu ağır ağır çürütürken aspirin alalım, yatağa düşelim ve olanlara bir anlam veremeden ölelim. Bazıları hayatından sıkılır, rutini kırmak ister ama bunu ölerek yapmak istemez sanıyorum. Bu insanlar ne olduğunu anlayamadan patır patır ölüyor. Televizyonda bir şey yok, gazetede bir şey yok. Hastalığın ilk zamanları. Katliam sessiz sakin geliyor. Ortalık hareketlenecek, dünya nüfusunun çoğu öldükten sonra.
İkinci Kitap : Karakterler bir araya geliyor ve rüyaların peşine düşüyorlar. Çöpçü, yolda gördüğü her şeyi yakıyor, petrol rafinerilerine kadar her şeyi. Nick ve Tom, Ana'ya gidiyor, diğerleri de öyle. Ana'nın geçmişi iyice bir inceleniyor, 1900'lerin başındaki beyaz-siyah çatışması falan. Sıkıldığım için almayacağım buraya dsfd. Neyse, Ana'nın evinde bir araya geliyorlar ve daha pek çok gelen olacağı için büyükçe bir şehre doğru yola çıkıyorlar, yoldakiler oraya gelecek. Hatta bitireyim ya, bodoslama bundan sonrası.
Üçüncü Kitap : Çöpçü'yle eğlenme hatasına düşen birkaç kişi yüzünden Çöpçü, helikopterlere bomba koyarak Flagg'in elindeki üç pilotu da öldürüyor, işler yolunda gitmiyor Flagg için. Bizimkilerin yolda olduğunu da biliyor. Bir eksikler; Stu yolculuk sırasında bacağını kırıyor ve onu orada bırakıyorlar. Ana ölmeden önce yolculukta birini kaybedeceklerini söylüyordu, okur düşünüyor ki Stu mevta oldu. Öyle değil, hayatta kalan bir tek Stu oluyor.

Şöyle bir şey var; bu hayatta kalanların bazı mistik güçleri var. Çöpçü mesela; orduya vs. ait ne kadar gizlenmiş silah varsa buluyor. Son bulduğu şey atom bombası. Bizimkiler yakalanıp asılacağı zaman radyasyon yüzünden dökülmüş dişleriyle, çürümüş vücuduyla birlikte geliyor. Larry, Glen, Flagg...

Küresel facia, Tanrı ve karanlık, yeni toplumun kuruluş sancıları, karakterlerin sonsuz yolculuğu... Mükemmel. Uzun bir aradan sonra bir kitabın birinci elini aldım, bir ton para bayıldım ve zerre pişman olmadım. Müthiş. Başka bir şey diyemiyorum ve King'i seviyorum. Zamanı geliyor, üç kitap daha yazmayı düşünüyormuş. Biri Doktor Uyku olsa, kaldı iki. Şu adamı yaşatın ne olur, 150 yıl yaşasın. Şöyle uçuk kafalı hayran yazısı yazdırıyor ya, helal. Oğlum bakın bunun 10 katı daha var kitapta, ben bir şey anlatmadım. Alın okuyun, pişman olursanız kafama atın kitabı. Kafamı kırar, garanti.
Yanıtla
52
23
Destekliyorum  27
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Uzun Hikaye
Bir uzun hikâye olur sevgi, "her şey sevgiyle başlar".
Mustafa anlatıyor, şu koşan çocuk. Bir zamanlar 16 yaşındaki genç. Babasını ardında bırakıp bir başına yola çıkan genç adam. Babasının daktilosuyla bir solukta döküyor hikâyeyi. Uzun, çünkü dolu dolu bir hikâye bu. Yolların, kasabaların, mücadelenin ve umudun hikâyesi.

Ali, dedesiyle beraber Bulgaristan'dan göçüp Eyüp'e yerleşir, rızklarını topraktan çıkarırlar. Mahalleli önce diş bilemiş, sonra dede Pelvan Sülüman bir silkelemiş adamları. Pabuç bırakacaklardan değil, bildiği yoldan ayrılmayan bir adam. Doğruluktan şaşmaz. Ali de dedesinden alıyor bu huyunu. Feride'ye aşık oluyor, belalı ailenin kızı. Abileri kızı zengin birine yamamaya çalışıyor, dövüyorlar kızı bir de. Ali bu abilerin ve yamanacakların olduğu sinemayı yakıyor, Feride'yle birlikte düşüyorlar yola. Uzun hikâye böyle başlıyor. Bir istasyondan diğerine, kök salacak bir yer bulana kadar yolculuk devam edecek. Bitmiyor bu yolculuk; Feride'nin abilerinden kaçış bir süre sonra sona erse de ilk duraklardan birinde Ali'nin adı sosyaliste çıkmış, lakap olarak kalmış. 1960'ların Türkiyesi için ana avrat küfretmek oluyor birine sosyalist demek. Dönemin siyasi ortamı bunu gerektiriyor, bu yüzden de sözde sosyalistliği yüzünden hiçbir yerde tutunamıyorlar. Doğruluk, dürüstlük oluyor sosyalizm, komünizm, vatan hainliği, daha neler neler. Dönem insanının çıkarları doğrultusunda kavramları nasıl çarpıttığı ve kötülüğe kılıf bulabildiği söz konusu, bu yüzden Ali duramıyor hiçbir yerde, ailesiyle birlikte kasabadan kasabaya. Umutları hiç kaybolmuyor, bir ev bulacaklar mutlaka.

Üç durak var, hikâye ilkiyle başlıyor. Tren şefiyle arkadaş olan Ali, adını daha önce hiç duymadıkları bir kasabada indiriyor ailesini, eski bir vagonu ev haline getiriyor ve orada yaşamaya başlıyorlar. Ali'nin ağzı laf yapıyor, yakışıklı adam, jilet gibi giyiniyor her gün. Önemli bir insan intibası uyandırıyor, yerliler de seviyor adamı. İş mi ayarlanacak, Ali hemen ayarlıyor. Her şey yolunda gidiyor, ta ki oranın kan emicilerinin ağına takılana kadar. Ali arzuhalci, Ali kitapçı, Ali okul kâtibi. Ali okulun bahçesini işleyip cennet haline getiriyor, müdür bey her şeyin üstüne konuyor, Ali de alıyor bir gece bütün meyveleri sebzeleri, konu komşuya dağıtıveriyor. Başka bir durağa.

Feride hamile, bir gece fenalaşınca doğruca ilk trenle hastaneye. Mustafa evde bekliyor ki beraber dönsünler. Ali dönüyor, elinde annenin pardesüsü. Sarılıp ağlıyorlar. Mustafa, babasının ilk kez o zaman ağladığını görüyor. Biri annesini kaybediyor, diğeri de hayatını büyük bir mutlulukla paylaştığı karısını. Ali için yolculuk eksik kalıyor, Feride yanında olmayacak ama Mustafa var, Feride'nin fotoğrafı var, bir de saka kuşuyla küpe çiçeği. Feride'den hatıra. Yola devam.

Mustafa büyüyor elbette. Annesi öldüğünde küçüktü, lise çağına geldiğinde bir kasabada babası arzuhalcilik yaparken hikâye biraz kendisine dönüyor. Kasaba yaşantısı, dönemin gençleri, aşklar, yazılan mektuplar, dönemin sosyal ve siyasal ortamı. Bu kitabı üç kez okudum ve son okuyuşumda, birkaç aydır küçücük bir kasabada yaşadığım için, İstanbul'un kaosundan uzaklaşıp küçük yerlerin yaşam tarzını gördükten sonra tam olarak anladım. En ufak bir hareketiniz bile laf olur, yayılır sağa sola. Yabancılanırsınız. Yeri gelince adam yerine koymazlar bile. Mustafa'nın gençliğini yaşadığı ortam böyle bir ortam. Tabii babasına çekmiş o da, hiçbir şeyin altında kalmıyor ama yolculuklardan da sıkılıyor, ayrılmak istemiyor artık büyüdüğü kasabadan. Son ayrıldıklarında eskinin eşkıyası, yeninin zabiti Zopuroğlu sıkıştırıyor iyice Ali'yi, polisler basıyor evi. Gidiyorlar.

Son kasaba, baba-oğul için dönüm noktası oluyor. Mustafa üniversiteyi kazanamıyor, babasının devraldığı kitapçıda çalışıyor. Aşık olduğu kız Mustafa'yla kaçmak istemeyince, Ali de yerel bir gazetede yazdıkları yüzünden hapse girince yol yine gözüküyor, bu sefer Mustafa tek başına gitmek zorunda. Son ziyarette Ali, Mustafa'ya daktilosunu veriyor, bir bildiği var. Başa dönüyoruz, Mustafa her şeyi bir gecede yazıveriyor o daktiloyla, babasının o güne kadar çalamadığı mızıkasını çalabiliyor bu kez. Yeni bir hikâye başlıyor, önceki kadar umut dolu. Sevgi yok belki ama o da olur. Bir gün her şey olur, kervan yolda düzülür.

Filmini izledim, keşke izlemeseydim diyorum. Olay örgüsü karman çorman, Ali pek delikanlı. Ben adamı dingin biri olarak canlandırmıştım. Haksızlığa gelemez, onun dışında ağzı laf yapar ama pek konuşmaz da. Filmde böyle değil. Gerçi Kenan İmirzalıoğlu on numara olmuş.

Kutlu'nun hikâye anlatıcılığının en güzel örneklerinden bu, sıkıntılı bir dönemde yaşamaya çalışan umut dolu insanların serüveni. Bizim topraklarımızda, bizim insanlarımızın arasında. Oraları bilmeyen birinin mekan, karakter ve atmosfer yaratmada bu derece başarılı olabileceğini düşünmüyorum. Klasikler dışında okuduğum kitaplara dönmeyi pek sevmem ama bu bir Türk klasiği bana göre, Mustafa Kutlu da edebiyatımıza pek özgün bir soluk kazandıran harika bir yazar.
Yanıtla
58
20
Destekliyorum  3
Bildir