Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Uluç Reis
"Merhaba!"

Daha ilk sayfada Balıkçı'nın sesi yankılandı. Bol Akdenizli bir hikâyeye çağırıyordu. Savaşlarla, Türk denizcilerin kahramanlıklarıyla dolu uzun bir hikâye bu. Balıkçı'nın dayanamayıp araya girdiği çok oluyor ama Ahmet Midhat Efendi'nin ilginç çıkışları postmodernizm açısından incelenebiliyorsa Balıkçı'nın eksiği ne mesela.
Her şey var aslında; tarih, savaşlar, Türk korsanların yaşamı, siyaset. Perspektif geniş, hatta biyoloji bile var bir yerde. Balıkçı'nın diğer kitaplarında verilen Akdeniz'le ilgili bilgilerden bu kitap yazılırken de yararlanılmış. Ahmet Midhat Efendicilik burada giriyor devreye; Uluç Reis'in gençliği vs. anlatılırken hikâye kesiliyor ve Akdeniz'in ismini aldığı, mikroskobik organizmaların ışımasıyla parıldayan, bembeyaz kesilen deniz anlatılıyor mesela. "Lombar" deniyor, gemi dili ve edebiyatından uzak olan okurlar için parantez içinde lombarın ne olduğu açıklanıyor. Kitabın her bölümünde bu yok, başlarda var sadece, bir iki örnek.

Büyük bir bölümü otobiyografik romana yakın bir tür, sonlara doğru Uluç Reis'i de bırakıp Preveze'yi, İnebahtı'yı anlatıyor Balıkçı, kendi kıvrak üslubuyla. Baştan giriyorum ben.

Bizimkiler çok baskın yiyip ağır kayıplara uğradıkları için korsanlığa başlamış, giderek ustalaşmışlar. Akdenizli Türk korsanların ortaya çıkması buna dayanıyor, deniz savaşları için donanma örgütlemek falan çok sonra ortaya çıkmış. Zor iş, bir sürü reis var çünkü. En büyükleri Cezayir'deki Barbaros Hayreddin, Turgut Reis de sağ kolu. Osmanlı'nın hizmetine girene kadar gemi gemi feodal beylikler var gibi bir şey. Neyse, Emeti'nin kızı Perçim, dillere destan güzellikte bir kız. Çok beğendiğim bir betimleme var: "Gür saçlarının mavi mavi parıldayarak başından aşağıda büklüm büklüm yıkılışı, onları gören gözlere bir gökgürültüsünü seyretmekte oldukları hissini verirdi." (s. 18) Perçim, Avrupalı korsanlar tarafından kaçırılıyor ve bir papazın himayesine giriyor, Napoli'ye götürülüyor. Orayı basan Türk korsanlardan birine aşık oluyor, böyle doğuyor Uluç Reis. Babası ve annesini yabancı topraklarda kaybettikten sonra Kara Yusuf'un gemisine çıkıyor daha pek küçükken. Denizciliği bu gemide öğreniyor. Her işte başarılı, iyi bir korsan olacağı daha o yaşlardan belli. Sonrası Uluç Reis'in çocukluğu, gençliği, yaptığı baskınlar ve savaşlar. Politika da var; sarayın sözü geçen adamlarının kıskançlıkları yüzünden kelleyi kaybetmek istemeyen, bu yüzden saraya hepi topu üç kez gidebilen kaptan-ı deryalar, deniz savaşlarını bilmeden savaş yöneten ve büyük kayıplara yol açan devlet adamları falan.

Kitabın asıl zenginliği, dönemin deniz kültürü hakkında içerdiği epey bir bilgi. Türk korsanlarının koyduğu kırk deniz kanunu, gemi hiyerarşisi, yeniçeri gülbankı, bir sürü şey.

Balıkçı diye okudum ben, döneme ilgi duyan herkes okuyabilir. Balıkçı'nın sesiyle Uluç Reis ve Akdeniz.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Geceyi Tanıdım
Öykücünün Kitabı'nda Eray şöyle bir şey diyordu: "Yazdım, işim gücüm bu oldu ama yazdığım şeyler bir türe oturmuyordu. Marquez Nobel aldı, türe bir isim kondu da yazdıklarımın ne olduğu ortaya çıktı." Büyülü gerçekçilik, evet ama Eray'ın gerçekliği ve bu gerçekliğe dayalı büyüleri -tersi de mümkündür, büyüye dayalı gerçekler ama Eray'ın yaşamından ortaya çıkan öyküler çoğunlukta, ilkidir diye düşünüyorum- benzersiz açıkçası. Türden kaynaklanıyordur belki; büyülü gerçekçi romanlarda gerçeklikle hayal adım adım örülür, ani geçişler ve değişimler kurgusal bütünlüğü zorlayabilir. Eray'ın hikâyeleriyse bir çerçeve içindeki panayır gibi. Sadece bu da yok, derinden derine bir arayış, bilincin sınırlarında gezintiler de mevcut. Kafesinden kurtulmak isteyen bir aslana benzetiyorum. Bu arayış sayesinde diş kovuğundan insanlar fırlıyor, gece her anlamda tanınmaya çalışılıyor veya bazen ikisi birden. Sınır çizilmiş değil, Eray'ın metinleri sonsuza kadar çeşitlenebilir. On küsur kitabını topladım, bunları okumaya daha yeni başladım ve bir kitap üzerinden yola çıkarak bunca şey söylemek belki yanlış, yine de kitaplardan anlamadığım için oluyor böyle şeyler.
Geceyi Tanıdım: Gece tamamlaması bu. Gecenin bütün parçalarını bir araya getirme uğraşı. Ay, cüceler, körfezler, kabzımallar, O'Hara ve Fausta, geceyi ilk yakalayanlar olmak için yürüyorlar. O'Hara bir denizkızı istiyor, yolda Fausta'ya raslıyorlar. Fausta gündüzleri erkek, geceleri kadın. Fark etmiyor, tam tersi de olabilir. Kimlikler olduğu gibi kabul ediliyor ve gece tutuluyor bir ucundan.

Yılanlı İzzet Efendi: 1900'lü yılların başında İzzet Efendi içindeki yılanla yaşıyor. Süt içmediği zamanlarda yılanın bedeninde dolaştığını hissediyor. Marusya, İzzet Efendi'nin sevdiği kadın, "ya yılan ya ben" diyor ve büyük azaplardan sonra yılanı atıyor İzzet Efendi. Eh, o kadar kolay olsa keşke yılanı atıvermek. Alışkanlıkları yıkmak, kişiliği derleyip toparlamak ne zor.

Mogadon Palas: Eray'ın hikâyeciliğine giriş yapılacaksa bu güzel bir örnek olurdu. Mogadon Palas adlı bir otel var, bir de eczane. Bu ikisinde gerçekleşen olaylar birbiriyle paralel, kişiler de öyle. Büyülü iki mekan ve olanlara şaşan anlatıcı.

Ali Bey Kim?: Sonunu arayan metin olarak düşünmek hoşuma gidiyor bunu. Eray'da Ferit Edgü'nün arayışları var zaman zaman; metni yazana dışarıdan bakmak, bir monologda konuşanı -sanki başkasıymış gibi- ve dışarıyı tekrar yaratmak, tek bir sesle. Kimse'nin tek sesli orkestrası, Ali Bey'in peşinde. Kim ki bu Ali Bey?

Beni Sever Misiniz: Pezevenk İrfan uyanmak bilmeyince yaşanmıyor, uyanmak zorunda. Zor ama mümkün. Bir keresinde Leyla'yı satmış İrfan, Abdullah'a anlatıyor. Giderken şöyle bir dönüp bakmış Leyla ama iş her şeyden önce geliyormuş. Abdullah için de öyle, aksatmadan uyandırıyor adamı her sabah. Onu sever miymişiz, böyle bitiyor.

Neredeyim Ben, Neredeyim?: Eray uzunca bir süre hastanede yatmış, iki veya üç yıl. O dönemde birçok hikâye yazmış, bu da onlardan biridir sanıyorum. Eray nerede? Eray çocukluğunda, ninesinin yanında, ahşap bir köşkte, muhtemelen Kızıltoprak civarı, unuttum. Eray okulda, Eray başka bir ülkede, hastanedeyken nerede olabilirse orada; hayatının birçok yerinde. Hatırlamak güzel bir şey, iyiyi veya kötüyü.

Dişten fırlayan adamlar, yürünen yollar, geniş bir dünya bu. Hikâye hikâye örülmüş. Daha neler var acaba, zevkle okuyacağım gerisini.

Bet sesime katlanmak ister misiniz? Bunu koyalı bayağı oldu, güzel gibi.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Komadaki Sevgilim
Verilecek kararlar var, seçim yaptınız ve seçmediğiniz şeyler hayatınız boyunca sizi takip etti. Böyle yaşanır mı, bence yaşanmaz. Bu güzel bir soru mu, bence tercihlerine saygı duymayan adamlar için güzel bir soru. Mutlaka evet diyecekler çünkü. Oysa her şeyi kabullenerek yaşamak, kim olduğunu bilmek falan. Aman pff, böyle bir roman işte bu.
Jared var bir tane, grubun sportmen çocuğu. Yıldızı parlayacak, iyi bir futbolcu. Bir maç sırasında bayılıyor ve gözlerini hastanede açıyor, lösemi olduğu anlaşılıyor ve üç ay içinde ölüyor. Jared'ın ağzından olayları dinliyoruz, o bir hayalet. Anlatıcı. Daha sonra kendisini de kapsayacak bir hikâye anlatıyor. Mevzu burada başlıyor.

Karen, Richard, Pam, Hamilton, Wendy, Linus ve Jared, tayfa bu. Jared öldü, diğerleri Kanada'da küçük bir kentte birlikte takılıyorlar. Kurtulma düşüncesi var, küçük yerlerde yaşayanların hemen hemen çoğunda var, yaşadığım yerde de gördüm ben. Her neyse, kısa geçeceğim çünkü yazmaya değer farklı bir şeyler yok. Karen komaya giriyor, sevgilisi Richard'tan hamileymiş, komada doğum yapıyor. Lise bitince herkes dağılıyor bir yerlere, herkes hayatını yaşıyor ve dağılmış bir şekilde bildikleri yere, bildikleri insanların arasına dönüyorlar. Richard'ın kızının ergenlikleri, fena dağıtmış arkadaşlar, Karen'ın ailesi derken Richard alkolik oluyor, diğerleri uyuşturucu kullanıyor falan. Bu böyle gidiyor, 17 yıl sonra Karen komadan çıkana kadar.

Ya sonuç şu: Karen'ın gördüğü bazı şeyler vardı, hayal gibi. Meğer hayal değilmiş, bütün dünya bir salgın sonucu cortladığı ve sadece bizimkiler kaldığı zaman anlaşılıyor bu. Geçiş de acayip keskin, From Dusk Till Dawn gibi. Bunun üstüne Jared da geliyor ve hayatlarını b*k gibi yaşadıklarını, daha iyisini yapabileceklerini falan söylüyor. Sonra salgın öncesi zamanı yaşamaya devam ediyorlar, bunun karşılığında Karen komaya dönüyor. Gibi bir şeyler.

Yazar X Kuşağı'nın önemli yazarlarındanmış.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yokuşa Akan Sular
Mustafa Kutlu'dan bir çatışmalar kitabı daha. Kır-kent, emek-sermaye çatışmalarının arasında kalan insanların anlamlandırma ve mücadele etme çabası.
Mukaddime bölümü hem bir kapitalizm yergisi, hem de karakterlerin seyir defteri. Sabahın köründe yollara düşmek, fabrika düdükleri, musluktan akan klorlu su. Kırda bırakılıp kentte bulunamayan temiz hava, doğal yiyecekler, her şey. Yaşamak uğruna bırakılan bir başka yaşam. Requiem for a Dream işte. "Koşuyorsun, ciğerlerinde eksoz gümbürtüleri. Ayaklarında lastik. Üç öğün naylon yemektesin. Ara toprağı. Toprak bizim canımız, petrol olsun kanımız." (s. 8)

Önce ile birlikte mevzuya giriyoruz. Cevher Bican, Kars'ın Göle kazasından, emmileri iş bilmeyip sürüyü, tarlaları dağıtınca tutup gelmiş İstanbul'a, dayısının methine kanıp insanların kanını içe içe doymayan fabrikalardan birine girmiş. İlk gününe şahit oluyoruz burada. İçinden sürekli salavat getirip, anlamadan etrafına şaşkın gözlerle bakıyor. Kurum yağmurundan üstü başı kararmış. Hele atölyelere indikleri zaman maruz kaldıkları gürültü ve fırınların önündeki sıcaklık Bican'a cehenneme inmiş gibi bir korku salıyor. Metindeki diğer karakterlerle de tanışıyoruz; Zülküf Ağa, Adapazarlı, Derviş Usta'ya donunu dizden bir türlü kestirmeyen, fırınların önünde pişerek çalışmaya razı olan Seyit Ali.

Doğanın içinden gelmiş insanlar için fabrika zor, yine de çıkan yemeklere, aldıkları yevmiyelere bakarak katlanıyorlar bir şekilde. Zülküf Ağa'yla Bican'ın konuşmalarında memleket özlemi pek bir acı hissediliyor. Hele Zülküf Ağa'nın muhabbetin ortasında yüzünü düşürüp kalıcı olduklarını söylemesi... Bican orada nasıl kalıcı olunacağını düşünüyor, bulamıyor bir türlü. Zülküf Ağa'nın hamaylını düşürüp almaya çalıştığında kafasını makineye kaptırması trajediyi tamamlıyor. Bican, üstüne fışkıran kanlardan şok geçiriyor. Kalıcı ya orada.

Sonrasında Bican'ın dayı oğluyla denize gitme olayı var. Bicancık ömrü hayatında görmemiş mini etekler, mayolar falan, dünyası şaşıyor haliyle. Seyit Ali'yle birlikte cüz oynarlarken işçi yürüyüşünün ortasında kalıp kafayı gözü yarmaları, polislerce sorguya alınmaları falan da son derece ilginç.

En sonunda Seyit Ali namaz kılarken yan gözle seyyar karpuz arabasının götürüldüğünü görüyor, dışarı çıktığında işçi eyleminin ortasında kalıyor yine, Bican'la karşılaşıyor. Bican, geçen yıllar içinde sınıf mücadelesinin önemini kavramış, eylemlere katılıyor. Seyit Ali'de derin bir korku... Kafayı gözü yarmak istemiyor yine, en önemlisiyse anarşik hareketler diyecek olanlara. O kadar sinmiş. Hayatta kalan Seyit Ali oluyor yine; eylemin ortasında silahlar patlıyor ve Bican vurulup ölüyor. Kutlu'nun keskin bitirişlerinden biri.

Namaz kılmak için ustaya gözükmeden fıymak, metal yığınlarının arasında bir ömür vermek, ilik kurutucu çalışma hayatı ve temiz kalmaya çalışan insanlar; Kutlu'dan etkileyici bir ağıt. Yokuşa Akan Sular, çarklardan biraz olsun kurtulmak isteyenlerin suyu yokuşa vurma çabası.
Yanıtla
13
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Rüzgarın Adı
Rothfuss bir hikâye anlatmaya başlamış ki insan durduramıyor kendini, Kvothe'yle birlikte yollara düşüyor, Medeniyetin Dört Köşesi boyunca yaşayan hikâyelere, mitlere ve gerçeğe dönüşebilme ihtimali yüksek efsanelere kaptırıveriyor.
Rothfuss'un evreni çok geniş, tembel bir adam olduğum için evrenin yapı taşlarının özetlerini vereceğim; simyasından Alar'ına, efsanelerden karakterlere geniş bir alan var ama önce hikâye.

Kote, yardımcısı Bast'la birlikte sakin bir yerde han işletiyor. İşte hanın müdavimi üç beş kişi var, o kadar. Bu tayfa, içlerinden birine saldıran örümcek benzeri yaratıklardan bahsederken Kote rahatsız oluyor, sanki bu varlıkları önceden bilirmiş gibi. Bu noktadan sonra ortaya Tarihçi çıkıyor.
Kvothe'un hikâyesini kaleme almanın her şeyden daha önemli olduğuna karar veriyor ve Kvothe'un kişisel tarihi başlıyor. İki farklı zaman kurgusu var; biri kişisel tarih ve diğeri güncel zaman. Kvothe geçmişini anlatırken birkaç defa ara veriyor ve güncel zamandaki olayları izliyoruz. Geçmiş, güncel zamandaki olaylar üstünde etkili ama ne kadar etkili, son kitap çıkana kadar bilemeyeceğiz bunu.
Konu çok daha derin. Okurken anlarsınız.

Şarkılar çok önemli, şarkılarda gerçeklik payı var, efsanelerde olduğu gibi. Dikkatle okunmalı.
Deli bir macera, o kadar çok detay var ki bir yerlere not almak isteyeceksiniz. Bir yandan bulmaca gibi. Bir yandan büyük bir serüven. Son kitaba daha var. Çok güzel.
Yanıtla
36
8
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ali Nizami Beyin Alafrangalığı
Büyükada'dan Altunizade'ye uzanan bir serencam, bir zıtlığın Hisar'ın anılarında tekrar biçimlenip kağıda dökülmüş hali. Özenle çizilmiş bir Büyükada tablosunu takiben alafrangalığıyla nam salmış Ali Nizami Bey'le tanışırız. Hisar, beyefendiyi anlatmaya başlamadan önce sanatının temelini oluşturan anı hazinesini ve üslubunu ele alır önce: "Bir geçmiş zamanı böyle bütün hususiyetleri, renkleri, şekilleri ve insanlarıyla göstermek bütün bir felsefe ayarında tutulacak bir muvaffakıyet değil midir? Zira bütün iddialarına rağmen felsefe sistemleri bile, olsa olsa filozofların zamanlarını ve ruhî hâletlerini göstermek ve söylemek değil midir? Siz bütün kâinatın esaslı sırrını bulup asıl hikmetini söylediğini umarsınız. Halbuki ifade ettiğiniz ancak kâinatın bir tek köşesinde, bir an için açmış bir tek ve muvakkat hakikatten ibarettir. İşte, muvaffak olunca, sanat da, en yüksek felsefe gibi, bunu mükemmel olarak gösterir!" (s. 17) Ardından Ali Nizamî Bey'in bütün alafrangalıkları bir bir ortaya dökülür; çapkınlığı, giyimi, musikişinaslığı, çapkınlıkları, her şeyi. Çapkınlık yapmak için kuvvetli akıntılara göğüs gerer, yalıdan yalıya yüzermiş de bana mısın demezmiş.

Anlatıcının çocukluğunda bildiği beyefendi böyle. İkinci bölüm şeyhlik bölümü. Anlatıcı, yıllar sonra Ali Nizamî Bey'le karşılaşır. Beyefendi çok değişmiştir; serveti çarçur olmuştur ve ağır bir rahatsızlık geçirmiştir. Olanlardan sonra yanına çocukluğundan beri kendisiyle ilgilenen Hüseyin Ağa'yı da alır ve Bektaşi babası olarak tekkesine çekilir. Anlatıcıya göre Bektaşilik ruhundan anlayacak kadar ince bir insan olmamasına rağmen başına gelen büyük bir felaket, onun dünyaya daha farklı bir gözle bakmasını sağlar.

"Böylelerinin biraz derince duymak, biraz serbestçe düşünmek için, bir parça buhranlı bir hassasiyete geçmeleri, bira hasta olmuş olmaları lâzım geldiği, fazla ince sayılan bazı his ve fikirlerin ruhlarına ve kafalarına ancak duydukları bir elemin, çektikleri bir ıstırabın delâletiyle ve âdeta geçirdikleri bir hastalığın süzgecinden geçerek gelebildiği hakikati bu defa bu vakada bir karikatüre benzeyen bir katiyet ve mübalağa ile meydana çıkmış, öyle ki âdeta iyiliğin ancak biraz tereddî ve inhitat mahsulü olabileceğini zannettirecek şekilde gözlere çarpmış oluyordu." (s. 54)

Ali Nizamî Bey, akrabaların birer ikişer ortadan kaybolmasıyla yalnız bir hayat yaşamaya başlar. Bütün vaktini ibadete verir, dünya işlerinden elini eteğini çeker. Ölümüyle birlikte bir ihtimal, alafrangalığı zamanında pek korktuğu Karacaahmet'e gömülür. İroni.

Hisar, beyefendinin yaşamının daha gençlik yıllarında kendisine hemen her şeyin gelip geçici olduğu fikrini yerleştirdiğini belirtir. Anıları işleme fikri böyle mevzulardan sonra ortaya çıkmış olsa gerek.

Nefis bir Hisar metni.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Zafer Yahut Hiç
Abdülhak Hamit Tarhan'ın Eşber adlı manzum piyesinden alınmış bu söz. İskender'e yenilen Eşber, cesaretiyle hayranlık yaratır ve İskender, Eşber'in hayatını bağışlayıp kılıcını ona geri verir. Eşber intihar eder, İskender bunun anlamını hocası Aristo'ya sorar ve Aristo noktayı koyar: "Zafer yahut hiç!"
Kutlu'dan bir kolaj bu; hızla yayılan şehir, bu şehirde zorlukla yaşayan ve bambaşka hayatlar yaşayıp bir araya gelmiş insanlar. Kır-kent geçişinin sancıları.

Tam öküzce anlatıyorum şimdi, kitabı bitireli altı ay olmuş ve pek bir şey hatırlamıyorum dsf. Ferit var bir tane, doktor. Tepeköy'e gidiyor, dayısı mı amcası mı neyse, belediye başkanı. Ferit yurt dışında ihtisasını tamamlayıp gelmiş, alanında uzman. Memleket hasreti ağır basıyor, dönüyor işte. Bir de gönül yarası vardı, hatırlamıyorum mevzuyu.

Samet Görmüş, belediye başkanı. Çalışkan bir adam ama hızla serpilen kente bürokrasi yüzünden ayak uyduramıyor. Yapmak istediği çok şey var, Ankara'ya gidip geliyor epey ama devletin işleri işte, elinden geldiği kadar. Halk onu çok seviyor, ideal bir idareci denebilir. Sağlık ocağını, okulu falan kendi ayarlıyor. Mevzuyla alakalı, oranın yerlisi bir arkadaş şöyle diyor: "Durum umutsuz. Devlet hazırlıksız, para kıt. Devlet halkın dinamizmine yetişemiyor. İşte şurda bir semt kurulmakta. Beş on seneye kalmaz şehirle birleşir. Ama ne alt yapısı var, ne üst yapısı. Bizim devlet ilk günden bu yana böyle galiba. Kervan yolda düzülür misali. Vatandaş kendi işini kendi görmek zorunda kaldı. Nüfus artıyor, ekmek aslanın ağzında. Kentleşme böyle mi olur? Azgelişmiş denince kızıyoruz. Hiç hakkımız yok. Balık Ankara'dan kokuyor. Yıllarca seçildiği ili milletvekili olarak ziyaret etmeyen, tanımayan mebuslarla geçirdik zamanı. Milletle devletin arası açıldı, bir türlü kapanmıyor." (s. 24)

Tepeköy'de durum bu. İçme suyu tankerle geliyor. Fabrika yüzünden akan dereler hastalık yuvası. İstanbul'dan bir örnek, Orhanlı mesela. Sabancı Üniversitesi'nin kuzeyi. Anket yapmaya gitmiştim de. Her yer çamur, yol yok, yaşam standartları inanılmaz düşük, insanlar üç beş paraya çalışıyor. Öyle işte.

Başka, Neriman Hemşire var. Arkadaşı Oya var ki esas kadın. Öğretmen. Pek gençken kocası Almanya'ya gidiyor, gidiş o gidiş. Çocukla kalakalıyor Oya, sonra Tepeköy'e geliyor.

Bulut, onun da kişisel trajedisi pek acıklı. Pek sevdiği eşinden boşanıyor, Oya'ya aşık oluyor. Ferit geliyor, o da Oya'ya aşık oluyor. Tepeköy aslında bir kaçış yeri olmuş, bir yeniden başlama noktası. Çoğu karakter, Tepeköy'le birlikte kendi yaralarını sarmak için orada aslında.

Böyle bir yerin iti kopuğu da eksik olmaz, Kolsuz var. Bulut bir türlü suç üstü basamıyor Kolsuz'u, çomak sokuyor en fazla.

Bulut'la Ferit, Oya'ya aşık oldukları için aralarında inceden bir gerilim var ama mantıklı, aklı başında adamlar. Bu gerilim hiçbir zaman kavgaya vs. dönüşmüyor. Yalnız kitabın sonu tam bir sürpriz. Kutlu, mevzuyu sonda patlatmayı seviyor. Kitabın adına yaraşır bir son. Kutlu'nun yaralı insanlarını sevenler için güzel bir roman.
Yanıtla
5
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İnsan Postuna Bürünmüş Köpek
İlse'nin peşinde -ki İlse'yle Godot'nun akrabalığının bir yerlerde, bilim adamlarınca ispatlanmış olması lazım- sürüklenişler, alkol, belki tanrıların, cinlerin, meleklerin yaşında, aydınlanma anları, bad trip, yaşlı kadınları tartaklama sporu, İlse yok, İlse nerede, cehennemlik bir gidişat, arkada bırakılan her şey kaos, kurtlarca kemirilmiş kanepeler, parkeler, kırık camlar, pis bir yer yatağı, camların düşeceği bir yerin olmaması, belki duvardan duvara yürümenin ya da eller kucakta öylece oturmanın yaşamaya bir faydası olabilir, yanılsamalar acıları dindirmeye yarar bazen, ruha saplanan bir kıymık, Sir Henry'nin evinde alkoller geçidi ve kadınla -Wilma ki cılkı çıkmıştır artık; beyni falan yanmış olabilir çünkü fazla kimyasal demek fazla yangın demektir ki bunun çaresini aramak için Sir Henry çok yanlış bir yerdir- geçirilen bir gece, Sir Henry sürgün eder, Wilma onundur, basit bir şeyin başa açtığı dertler için başlı başına bir saga yazılabilir, kendilerinde İlse'nin bulunduğu insanlar Hollanda'da da bulunabilir, belki bir kadındır biri ve içindeki gerçekliği söküp çıkarmak, kanatmak, haykırtmak gerekiyordur, kalacak yer sıkıntısı için sarhoş edip peşkeş çekmek de gerekiyordur ama her şey tamamlanmamıştır, kadın tam olarak ne olduğunun farkında değildir ve bu durum gerçeği aramak için gereklidir, yargılamak ve yetersizliğe karar vermek için gereklidir, köpekliğin ilk adımı, ilk adıdır bu ve her şey yeni başlıyordur, aslında kadının sahip olduğu güzellik, farkında olmadığı güç ve genç bir adamın içindeki karanlık ilginç bir karışım ortaya koyabilir, daha nasıl demek lazım, insanlara kendilerini tanıtmak lazım, belki acı verici bir biçimde olur bu, belki uyuşturucuya bağımlı kılarak, aydınlık bir zihne ihtiyaç vardır çünkü, spot ışıklarından daha kuvvetli bir şeyler gerekmiştir, kadın yangının ortasında kaldığını anlayıp kaçtıktan sonra uzun dişler peşine düşer, Norveç'e dönüşte küçük bir yer, uyuşturucu satıcılığı yapılamaz, çok tehlikeli, kadının arkadaşının adı neydi, onun evine gidildiğinde belki o arkadaşın asılı vücudunu görmek vardır, kim bilir kaç gündür oradadır, boynu garip bir açıyla bükük, ayaklar yere dik, omuzlar çökük, zayıf bir çocuktur orada sallanan, nasıl yenik, nerelerden darbeler almış, en çok neresine çalışılmış, İlse yokken Mita işte o kadının adı, onun peşinde dişler, Moztak diye bir Türk pub işletiyor, o nasıl bir isimse artık, Mita'yı yeni bir yıkım beklerken hamile, akıl hastanesine düştüğü zaman bir tekme daha yer, bir diş daha geçirilir omzuna ve son, köpekler insana daha ne kadar benzeyebilir, ilahi eza, kişisel ceza ve kürkün altında düşünen bir şey, ne olduğu belli değildir, X Kuşağı belki, belki korku, öfke, çok derin, mutlak kötülük değil, başka bir şey, can sıkıntısı, yaşam sıkıntısı, bir bunaltı her şeyi halleder, Getsemani'de bir öğle vakti, sular kanlara dönüşür, kötülük kim bilir daha kimlere, nelere dönüşür, çürümenin izleri en derinde gizleniyor, sis basmış, kimse kimseyi tanıyamaz. Hesse der bunu. Herkes yalnız.
Yanıtla
1
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
X Kuşağı
Son büyük savaştan sonra doğanları büyük bir sürpriz bekliyordu: Hayatlarında pek bir şey olmayacaktı. Belki de her şey çok hızlı gelişip sona erdiği içindir. Yeni bir dünyaya uyanmak, savaşın izlerinin silindiği hızla büyümek, medyanın bombardımanı altında olaylara yetişememek, buna rağmen büyük bir şeyin, belki toplumsal bir hareketin bir parçasıymış gibi hissedememek, en büyük yaratıcılığın video kaset kiralamadaki seçimler olması, küçük odalara tıkılmak, tüketmek... Bu kirlilikte çöl birçok hayatı kurtarabilir. Oldukça minimal bir ortam. Hayırlısı.
Claire, Andy, Dag, birkaç insan daha, birkaç hikâye, geçici veya kalıcı işler, belki bitmeyecek bir moratoryum ve yine çöl. Çöl arı, dingin. Birbirini bulmuş kaçaklar için sıcak bir ev. Küçük klikte yapılacak belli başlı şeyler var, bir tanesi hikâye anlatmak.

"'Ya hayatlarımız hikayelere dönüşecek ya da onlardan kurtulmanın bir yolunu asla bulamayacağız.'" (s. 13)

En başta hepsinin bir kaçış hikâyesi var. Ofisin küçük kutucuklarından, aileden, ilişkilerden, rahatsız hissettiren her şeyden kurtulma çabası onları bir araya getirmiş. Claire'ın aileden direkt kaçışının yanında Andy de olan bitenden pek memnun değil: "(...) Onlara kendi yetiştiriliş tarzlarının ne kadar temiz, gelecek kaygılarından ne kadar uzak olduğunu kabul ettiğimi söylemek istiyorum. Ve dünyayı içine edip bize öyle bıraktıkları için de acımadan boğmak." (s. 93)

Yeni dünya düzeninde tutunmaya çalışan arkadaşlar da mevcut. Bunları daha sonra Fight Club, American Psycho gibi örneklerde görebiliriz. Bence bu kitaptaki karakterler, onların abileri falan. Kafayı kıracak kadar parçalara ayrılmamışlar, tek parça kalmaya çalışıyorlar. Hastalıklı bir toplumda münzevi olmakla meczup olmak arasında pek ince bir çizgi var. Her neyse, bu arkadaşlardan biri Andy'nin kardeşi. Son derece gösterişçi vs. bir adamken Andy'yle konuşurken yaşadığı hayatın sahte olduğundan yakınıyor ama kurtulması imkansızmış. Alışkanlıkları kırmak zor. Bir diğeri Claire'ın sevgilisi, ayrılık anında fena bozuşuyorlar ve Claire, düzene ayak uydurmadığı için bir dünya laf yiyor. Böyle şeyler.

Olaysızlık. Yıllar sonra Andy otobanda giderken büyük bir mantar dumanı görüyor. Çok büyük. Şaşkınlık içinde arabadan iniyor, belki düşünceler eskimiş, atom bombasının patlamasına şahit olmak eskiden büyük bir olaydı. Özlemle bekleniyordu, büyük bir arınmaydı, büyük bir yenilikti. Olmadı, anız yakılınca ufku duman kaplamış, o kadar. Bunun yanında zihinsel özürlü kızların Andy'yi sarıp sarmalaması, sevgi göstermesi biraz... Eh işte, karşılıksız sevgi. Kaos beklentisinden sonra bununla yetiniyor.

Bu kuşakla birlikte ortaya çıkmış olan bazı sinir bozucu olaylara dipnotlar şeklinde değinilmiş. Bir örnek mesela, şunu okuduğumda şaşırmıştım, yakın arkadaşlar arasında yapıyoruz şu geyiği çünkü:

"TELE-KISSADAN HİSSE: Günlük yaşama dair, televizyonlardaki komedi dizilerinin senaryolarından çıkarılan ahlaki değerler. 'Bu tıpkı Jan'ın gözlüklerini kaybettiği bölümdeki gibi bir durum.'" (s. 128) Sıfır bir duygu yok, yaşayacaklarımız zaten yaşanmış, hatta televizyon dizilerinde yer alıyor? Bireyselliğin ölümüne hoş geldiniz; duygularımız bile paylaşılmış, kolektif bilinçaltının yeni prototipi iletişim aygıtlarınca üretiliyor.

Bir de Sayılar bölümü var sonda. İstatistiklerle Amerikan toplumunun geçirdiği değişimler var, boşanma oranları, gelecek kaygısı gibi mevzular.

Böyle. Bir şey de diyemiyorum, daha gelişmiş bir teknolojinin haricinde farklı bir şey yok gibi bizim için.

"Biliyor musunuz, orta sınıftan biri olduğunuzu fark edince, tarihin sizi görmezden geleceği gerçeğiyle yaşamak zorunda olduğunuzu da kabulleniyorsunuz. Tarihin izi hiçbir zaman bir şampiyon ilan etmeyeceğini ve sizin için asla üzülmeyeceğini fark ediyorsunuz. Bu, günübirlik mutluluklar ve sessizlikler yaşamanız yüzünden ödemek zorunda olduğunuz bedel. Bu bedel yüzünden bütün mutluluklar steril, bütün üzüntüler tesellisiz." (s. 156)
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bizim Büyük Çaresizliğimiz
Nihal değildi, şehirler değildi, mevzu yalnızlığın uç bir noktada sürüp gitmesiydi. Göbekti, kellikti, aşık olmaktı ama en büyük problem zamanın birikmesi, bir noktadan sonra akmamasıydı. Sabit bir çığ gibi bu roman. Bireysel tarihin tortularına selam.

"Her şeyin geçip gittiğine, yaşadıklarımızın geçmişte kaldığına kim inandırabilir bizi?" (s. 5)

Çocukluk, erinlik, ergenlik, iş, her şey bir anın içinde. Çetin ve Ender, pek eski arkadaşlar, birlikte pek çok şey yaşadıktan sonra ayrı düşerler, İstanbul-Ankara arasında gidip gelirler ve Ankara'da buluşurlar nihayet, otuzlu yaşların ortalarında yetimlik, başarısız ilişkiler, çocukluğa özlem arasında kalırlar. Yaşanmış şeyler, yaşanacak olaylar şimdiye, tek bir zamana hapsolmuştur.

Anlatıcı Ender, onun bilincine bağlı olarak bazen geçmişe dönsek de genellikle şimdideyiz, adamın geçmişi de şimdi gibi olduğu için. Belki de etrafta çok şey olduğu, kendisinde pek bir şey olmadığı içindi o büyük çaresizlik.
Ne diyeyim ki. Uzun zamandır süren bir dostluğun yanında farklı sevgiler var. Genelde dostluklar kayıp bir parçayı aramak gibidir, öyle değil mi? Bizde olmayanı ararız.

"Sonra yine bahar gelecek, yaz gelecek. Tekrar eden şeyler bizi tekrar tekrar sevindirecek." (s. 167)

Bıçakçı'nın minik ayrıntılarına dair satırlar var, edebiyatın nasıl olması gerektiğine dair. Güzel. Filmi de güzel.
Yanıtla
9
4
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster