Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kıyamet Gösterisi
Kıyamet kopacak, iyilikle kötülük savaşmaya hazır. Hiçbir şey bunu durduramaz. Durduramaz mı? Şeytanın oğlu -Deccal- ve mahalleden arkadaşları, atadan bir cadı, atadan bir cadı avcısı, bir melek ve bir iblis, 32 kısım tekmili birden, kıyameti durdurmak veya başlatmak için ne yapabilir? Çok eğlenceli şeyler!
Neil Gaiman zaten kafası acayip çalışan bir adam, geçenlerde vefat eden yine bir acayip kafalı adam Terry Pratchett'la birlikte kitap yazmaya girişiyorlar. Tanışmaları şöyle; Gaiman serbest gazeteci olarak çalışırken ismi yeni yeni duyulmaya başlanan Pratchett'la röportaj yapıyor. Tanışmaları böyle. Sonrasında Gaiman altı sayfalık bir öykü çalışmasını Pratchett'a gönderip öyküyü nasıl bitirmesi gerektiğini bilmediğini söylüyor, bir süre sonra Pratchett bambaşka bir fikirle dönüyor. Neden birlikte bir şeyler yazmıyorlar ki? Konu süper, genişletilebilir. Yardırıyorlar. Gaiman gece kuşu, Pratchett telesekretere mesajlar bırakıyor. "Uyansana piç! Yeni bir şeyler yazdım, hemen oku!" Gaiman uyanıp yazılanları okuyor, kendisi bir şeyler yazıp yolluyor. Bu şekilde metnin taslağı ortaya çıkıyor, sonrasında bir araya gelip tamamlıyorlar olayı.

İlk bölümler Gaiman'ın, son bölümler Pratchett'ın eseriymiş. Aralardakiler, tarzları çok yakın olduğu için anonim gibi görünüyormuş onlar için. Bir cümle var mesela, ikisi de o cümleyi yazdığını inkar ediyor. Metin kendi cümlelerini doğuruyormuş gibi.

Ne oldu? Önce Adem elmayı yedi ve cennetten şutlandı. Crowley ve Aziraphale nam iblis ve meleğin arkadaşlığı gözlerimizi yaşatıyor. Ya aslında inceden inceye din eleştirisi her yerinde romanın, baştan itibaren. Crowley yasak elmayı yedirtmenin, daha doğrusu göze sokar bir şekilde ortaya çıkarmanın mantığını sorgularken Azir -diyeceğim bundan sonra- Esrarengiz Plan'ın sorgulanmaması gerektiğini söyler. İkisi de hizmetçidir, yukarıda veya aşağıda nelerin döndüğünden haberleri yoktur, emirleri yerine getirirler ve olabildiğince özgür iradeleriyle pek sorgulamaya girişmeden işlerini yaparlar. Arada kalmış varlıklardır, bu yüzden yakındırlar. Binlerce yıldır süren bir arkadaşlık. Düalizm dostlukların temeli olabilir. Düşmanlığın da. Crowley elmayı yedirdi, Azir alevli malevli kılıcını Adem'e verdi. Bir an düşündüler, yapılanlar sonucunda acaba iyi olan kötüye, kötü olan iyiye hizmet etmişse ironik olmaz mıydı? Cennetle cehennem arasında pek bir fark olmasaydı? İkisinde de içki satılmasaydı mesela veya cennetteki can sıkıntısıyla cehennemdeki heyecan aynı ölçüde itici olsaydı? Cehennem bir adım önde yine de, bütün iyi müzisyenler orada.

Deccal'in doğuşuyla kıyamete pek bir şey kalmamış olacak, tabii satanist hemşirelerden birinin iki bebeği karıştırması büyük sorunlara yol açabilir. İki taraf için de. Savaşmak için birinin kiliselere, birinin kötülüklere ihtiyacı var. İtilip kakılacak insanlara ihtiyaç var yani. Bir şeylerin ters veya yolunda gitmesi içinse insan faktörü yeterli. Bebekler karışıyor ve Deccal, normal bir aileye veriliyor. Hellhound, cehennem tazısı yollanıyor bir tane, o da normalleşiyor. Çocuk son derece normal, arkadaşlarıyla oyunlar oynuyor, dünyayı ele geçirme planları falan yapıyor ama çocukça. İçindeki kötülük tohumu bir şekilde kendini gösterse de her şey kıyamet günü ortaya çıkacak.

Absürt, komik o kadar çok olay var ki yazmakla bitmez. Azir aynı zamanda nadir kitap koleksiyoncusu. Baskı hatalı, cins kutsal kitapları topluyor. Onlardan birindeki ayetlerde Azir'le Tanrı arasındaki bir diyalog çok hoş. Tanrı, Azir'e kılıcı ne yaptığını soruyor. Azir, şuraya bir yere koyduğunu ama nereye koyduğunu unuttuğunu, bir gün kendisini de unutacağını söylüyor falan. Böyle şeyler. Dur ya, bir iki tane daha yazayım.

En iyi şarkıların Şeytan'da olması, en iyi koreografların Cennet'te olması.

Deccal'in çetesindeki tek kız olan Pepper'ın söylediği: Cadılar erkek egemen sosyal hiyerarşinin ezici adaletsizliklerine karşı mümkün olan -o zamanlar- tek yolla isyan eden zeki kadınlardır. Annesi öyle demiş.

Crowley'nin bilgisayar sektörünün sunduğu garantileri aşağıda Ölümsüz Ruh anlaşmaları hazırlayan bölüme yollayıp feyz almalarına istemesi.

Shadwell isimli karakterin neden tavana ayna konduğunu anlayamaması. Constantine geliyor akla.

Bu Deccal ve saz arkadaşlarının bir düşman tayfası var. Aslında düşman da değil Yağlı Johnson, çok iri bir arkadaşımız ve zorbalıklara dayanamayarak zorba olan bir kardeşimiz. Çocuklardan biri Yağlı John olmasa eğlencenin biteceğini söylüyor. Şeytan ve Tanrı arasında da bu çeşit bir eğlence var. Çok eğleniyorlar zannediyorum.

İbraniler, Elvis, Mahşerin Dört Atlısı, Agnes Çatlak'ın kehanet defteri, dini ve mitolojik şeyler, ne ararsanız var. Sonuçta insanları orta yerde bırakmamak lazım. Tanrı ve Şeytan! Bizimle oynamayın. Kafamız karışıyor.
Yanıtla
9
10
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Adımlar
"Kimyasal yönden saf bir biçimde, günümüz insanlarını gerçekten tatmin eden tek çözüm yolunun hükmetme ve kulluk olduğunu göstermeye çalışıyorum." (s. 205)

II. Dünya Savaşı'nı atlattık, köylerdeki çılgınlıklardan şehirlerdekilere geldi sıra. Kosinski ikinci kitabının biçemiyle okuru seyirciliğe mahkum ederken deliliğin, kötülüğün, yalnızlığın ve her türlü cinnetin penceresini aralıyor. Şöyle bir. Yeter, fazlası kaldırılamayabilirdi.

Bu parçalı metnin gölgeleri -karakterleri diyemiyorum, hikâyelerin parçalılığı ve kısalığı karakter olgunlaşmasını engelliyor- her şeyi yapabilecekleri bir dünyanın içinde yaşıyorlar. İnsanı aralarına dahil etmiyorlar, seyirciliğimiz bu yüzdendir. İstenmediğimiz bir yerde durup insanlık manzaralarını izliyoruz. İyice görebilmemiz için ön sıralara zincirleniyor da olabiliriz. Bayağılığın görkemli parçaları bir tıkla evinizde.

"Kendine hakim olamayan bilgelikten yoksundur, kendine hakim olamayan dikkatini toplayacak gücü bulamaz; insan dikkatini toplayamadıkça da huzura eremez. Huzura erememiş kişi mutluluğa nasıl varabilir? - Bagavad Gita"

Epigraf. Belki de aklımız gerçekten çok karışıktır. Kısa ve sert. Gardınızı alın.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mesire Yerleri
"Güneşle karışıvermiş
Kirin içinde ne varsa
Öyle gürültüsüz ferah
Sıcak sıcağına dünya."

Belli bir ölçüde Adımlar'a benzettiğim için hemen yazmak istedim. Adımlar'da cehennemin katlarındaki deliklerden şöyle bir görünenleri izliyorduk. Kısa parçalar büyük acılar sunuyordu; en başta sevgisizlik, anlayışsızlık vardı bunlarda. Belli belirsiz sezilen ırkçılık da usul usul tedirgin ediyordu. "Gore" mevzuları çıkarırsak Mesire Yerleri de benzer bir problemi anlatıyor, daha büyük bir ölçek kullanarak. Adımlar'da büyük travmaların -savaşlar, açlık, anlamlandırma çabası vs.- iz bıraktığı insanların tahakküm karşısında kırılışlarını veya tahakküm kurma çabalarını görüyorduk. Mesire Yerleri yine bir acıyı zorla birilerinin üzerine yıkma hikâyesidir, gündelik yaşamdan kısa anlardır. Duyarsızlık anları. Gerçeklikleri kıyaslamak ne derece doğru olur bilemiyorum ama bu kitap daha yakın bir coğrafyada, bizim de tanık olduğumuz fragmanları sunduğu için... Kir güneşle karışmış, pis bir ışık altında sakin bir dünya. Bir şeylerin ters gittiği, kitabı okurken büyüyen huzursuzluktan belli.
Fragmanlar adlandırılmış. Ne var, mesela en başta işgal var, okur bunu aklından çıkarmamalı. Akıl hastanesine dönüştürülmüş bir köy okulunun pek yakınında ailesiyle piknik yapan bir tarih profesörü var, tarihin dışında o yerin keyfini çıkarmak istiyor, kulağına kadar gelen mırıltıları duymazdan gelerek. Hanzala adlı bir çizgi karaktere ilham veren çocuğun ölümü var. Diğer çocuklara bu ölüm hangi çizgilerle anlatılsa, sırtı dönük bir çocuğun gözlerine çarpılar çizilirse olur mu? Kudüs'ten çıkış yolu, Araplar bulaşık yıkarken ve civara müthiş yollar yapılmışken bulunamayabilir. Mahkemenin yanlış hükmü sonucu masum bir insan savaş suçlusu diye öldürülebilir, sorumlular terfi ettirilebilir. Yakın bir zamanda ülkemizde de gördük benzerlerini, görüyoruz da. Ölüm mangasında görev yaptıktan sonra sosyal yaşama uyum sağlayamayan bir arkadaşa Savunma Bakanlığı'na dava açması söylenebilir. Bir profesöre verilen evin etrafına duvarlar örülebilir. Duvarlar yıldırıcı ve baskıcıdır, hükümranlık ve aidiyet belirtir. Bir zamanlar sizin olan evlerde, sokaklarda, topraklarda duvarlar belirebilir. Yaşayan bir varlık olan dilde savaşa dair çok kelime olmayabilir, en acı olanı bu kelimeleri üretip dili bir anlamda zehirlemektir. Bahar bayramlarında coğrafyanın kasıtlı bir biçimde değiştirilmesine karşı çıkan bir çocuktan fındıklar, fıstıklar esirgenebilir. Bahar başlı başına bir bayramdır, çocuklar kimden öğrenmiş ki başka bir çocuğu dışlamayı, hem de bayramda? Bir de aktif görevden uzaklaşmak için ruh sağlığıyla ilgili olan Madde 21'den kaçınarak İslamiyet kozunu oynayan asker var. Din değişiminde aktif görevden çekerler askeri, bu gerçektir. Yine de Madde 21'e takılır asker. Silah sesleri ve koşuşturmacalar arasında sarhoş hikâyeleri çıkabilir, bu hikâyeler kahkahayla anlatılabilir.

Unutuşun, acıların üzerini çam iğneleriyle örtüşün parçaları. Upuzun metinlerin yanında kısa parçalar da yükseliyor. Daha çok pencere demektir.

Alın bence.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Solgun Adam
"Değişiklik... Bir bilebilsem, kesinlikle sınırlarını çizebilsem, nelerin değiştiğini teker teker anlatabilsem... Ama daha çok bir izlenim, bir sezgi konusu, yüreğimdeki korkunç tedirginliğin nedeni sandığım bir durum bu." (s. 11)

"Bir solgun kadın" da derler, Selçuk Baran yazmasa çıldıracaklardandır. Hayatın karmaşıklığından yazmaya sığınır, ta ki başarısız bir yazar olduğunu düşünüp kalemi bırakana kadar. Basit bir yaşam sürer, kendince. Yalnızlığı, aşk acısı ve umutsuzluğu, eserlerinde adım adım takip edilebilir. Yazdıklarını bastıracak bir yayınevi bulamadığı zaman yazma eyleminin makinesiyle kendi arasında olduğunu düşünerek teselli bulmaya çalışır, bulabildiğince. Edebiyat çevrelerinde pek tanınmamıştır, okur da pek tanımaz kendisini. Sessiz sedasız yazmıştır, aldığı ödüllere rağmen eserlerini okurla buluşturmakta sıkıntı çekmiştir. Ötesinde okurunu asıl Selçuk Baran aramıştır bence, hiç kimsenin aramadığı kadar.
Psikanalitik, anlatımcı metotla incelenebilir bu eser, mutlaka o biçimde de incelenmelidir. Bir şeylerin olmasını beklemek, günlüğü vasıtasıyla yaşamına gireceğimiz Mehmet Taşçı'nın da, Selçuk Baran'ın da sık sık hissettikleri yalnızlık duygusunun temelidir. Daha pek çok koşutluklar bulunabilir, ben sadece metni ele alacağım.

Mehmet Taşçı halasından kalan mirasın yardımıyla eşinden boşanmış, müdürlüğe kadar yükselebileceği bankacılık kariyerini emeklilikle, kendi isteğiyle bitirmiş bir modern zaman münzevisidir. Kızlarını pek merak etmez, evli olanıyla yolda karşılaştığı zaman ayaküstü bir sohbet eder, o kadar. Altmış yaşındadır, hayatın sunacaklarını beklemektedir. Çatı katındaki küçük dairesinde durmadan kitap okur, ev sahibesi yetmişlik Dürnev Hanım'ın yalnızlığına katlanır. Bu hanım her türlü yeniliğe açıktır, bu yüzden abimiz kadına çok sinirlenir falan. Taşçı hayatında yeni bir şeyler olsun ister ama değişime son derece kapalıdır. Başlarda. Her gün gittiği birahanenin bir gün pastane olmak üzere kapatılması, mekan sahibinin ölmesiyle yerine oğlunun geçmesi ve Taşçı'yı dükkanında istememesi travmatik bir olaydır adam için, yıllarca süren bir düzenin bozulmasıdır. Bir de arkadaş tayfası var adamın, yaşlı tipler. Biri ressam, biri bilmem ne falan. Onlardan da kopmaya başlar, gündelik sohbetlere katlanamadığını fark eder ve arkadaşlarının suçlamalarına göğüs gererek o tayfayı bırakır. Ha, bu arada her şey bir gün Taşçı'nın düzenli olarak aldığı gazetenin artık çıkmayacak olmasıyla başlar, onu da ekleyeyim. Küçük değişimler bir çığa sebep olur. Şeylerin değişmeyip insanın değiştiğini söyleyen kimdi?

Taşçı dindar bir adam değildir, arkadaşlarından birinin ısrarlı soruları sonucunda Tanrı'nın olup olmamasının kendiyle ilgisiz bir şey olduğunu belirtir. Laplace'ın dediği gibi yani, öyle bir hipoteze ihtiyacı hiç olmamıştır. Günler boyunca takip ettiği yoğurtçunun ve karşı komşunun ilahiyatla herhangi bir bağlantısı yoktur. Bir de bankadan tanıdığı Nevin var, eylemsizliği yüzünden kalbini kırdığı Nevin. Romanın politik boyutunu kapanan birahanedeki sivil polisin dışında Nevin'in tanıdığı gençlerden oluşur. Oğlunun veya kızının arkadaşlarıydı galiba. Her neyse, Nevin'le karşılaşırlar, geçmişin muhasebesi yapılır ve bir ara Taşçı, Nevin'in evinde kalır. Kurgusal zamanı karman çorman ediyorum, olayların sırasını hatırlamadığım için. Nevin, gençler arasındaki kavgalardan bıkar ve bir türlü anlaşamamalarının kaos ortamı yarattığından ve beraberlik ruhunu yok ettiğinden bahseder. Sol fraksiyonların bitmez kavgası.

Taşçı'nın Svevo damarı kabarır bir yerde, genç bir kadın ister. Çok genç de değil gerçi, kırklarında olsa yeter. Konuşsa, yol gösterse, yalnızlığı hafiflese. Oysa ele geçmez biridir Mehmet Taşçı. Arkadaşları için öyledir en azından. Özgecilikten pek uzaktır. Altmışından sonra öyle olmuştur olduysa ki ağır bir suçlama aslında. Yine de dünyasına kimseleri almaması sabittir, bir süre sonra Dürnev Hanım'ı da bırakıp Kadıköy'e geçer. Bu sırada günlükten kurtuluruz, işin içine anlatıcı girer. Durağanlığı yıkmaya, bir anlamda "temizlenmeye" karar verir Mehmet Taşçı. Yeni insanları, yaşam deneyimlerini hayata sokmamayı kirlenmek olarak görürken bir otelde bulur kendisini, karşı odadaki köylü kızına yardımcı olmaya çalışırken insanları tanıyamamasının etkisiyle -yaşamdan uzak kaldığı on yılın sonucudur bu- kandırılır, tekrar eve döner.

Bir süre sonra Anadolu'ya gider, orada bir dost edinir ve bu yeni ortamda yaşamdan keyif almaya çalışır. Orada da tutunamaz gerçi, pek uzun olmayan bir sürenin sonunda oradan da ayrılmaya karar verir. Bu kararın arifesinde bırakırız Mehmet Taşçı'yı. Bir on yıllık durgunluk daha vardır belki önünde, ona göre hiçbir şeyin yapılmadığı on yıl çok çabuk geçer.

Kent yaşamında içe kapanıklığın incelenmesinde pek çok malzeme çıkarılabilir ortaya, ben burada kesiyorum. Selim İleri'nin romanla ilgili bir eleştirisi varmış, pek incelikli bir roman olduğunu belirtiyor İleri. "Pek afralı-tafralı bir roman" olduğunu belirtiyor, günlüklerdeki bazı kelimelerin yersiz olduğundan bahsediyor. Bir günlük yazarını yazan yazar, iç içe geçmiş kelimelerin hem kaynağı, hem de en uzak gözlemcisi olabilir. Taşçı, romanın çoğu yerinde kim olduğu hakkında pek bir şey düşünmediğini söyler. Bu durumda Selçuk Baran'ın Mehmet Taşçı üzerindeki tasarrufu ne kadardır, nereye kadardır? Başa dönüyoruz yine, farklı yöntemlerle incelenebilir roman. Selim İleri'ye pek katılamıyorum bu konuda.

Selçuk Baran'ın hakkını verin, kitaplarını okuyun. Okunmayı pek istedi, istediklerine pek ulaşamadı.
Yanıtla
6
4
Destekliyorum  5
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Şeyler
Bu çok ciddi bir kitap.

Birazcık Thoreau bilselerdi Kit ve Port ne yapardı, Jérôme ve Sylvie ne ederdi, merak ediyor insan. İnsanın çölü kurumaya mahkum. Nesnelere bağımlı insan kendini bulamamaya mahkum. Birazcık basitlik mi lazım, neydir bunlar? Bunları alacaksın, doğaya salacaksın. Yaşam mücadelesinde bütün kirlerinden paslarından arınacaklar. Mis gibi insan olacaklar. Yoksa daha çok roman olur böyle. İnsan arıyor da neyi arıyor, kalabalıklar içinde -nesneler dahil- yaşamayı mı, huzuru mu, neyi?

"Sonuç kadar araç da gerçeğin bir parçasını oluşturur. Gerçek arayışının kendisinin de gerçek olması gerekir; gerçek araştırma, açık kolları sonuçta birleşen, ortaya serilmiş gerçektir." (s. 105)

Marx'ın sözleri. Burada ortaya serilmiş bir gerçek yoktur, varsa da görülmez. Aracın çekiciliğinden bir an olsun kurtulamazlar. Aynı şeyi deneyip farklı sonuç bekleyenlere aptal derler, ki bence bunlara yenilmek isteyen veya zamanın işleyişine güvenen adamlar dense yeri, burada farklı yollarla aynı yere çıkan gençler var. Bunlara yanlış yere bakan insanlar deriz, geçeriz. Asıl bakılması gereken yerde ilgi çekici bir şey yoksa demek... Olur mu lan, insana kendinden daha büyük bir gizem var mı? Neyse.
Öğrenci çiftimiz çok güzel bir ev hayal eder, hayatlarına bu evle giriş yaparız. İşte altından keçi götü. Estetik değer taşıyacak olanından. Sonra Arap işi gümüş semaver, ne bileyim, duvarda asılı bir enstrüman. Etnik. Bir iki müzik yapma teşebbüsü dışında ele alınmayacak olanından. Sonra kitaplarla dolu odalar. Rahat zamanlar. Bol yiyecek. Keyfi çıkarılacak kocaman bir ev. Bombastik eşyalarla dolu. İki harika insanı da barındıracak, onlar ki parasızlıktan ölesiye korkarlar ve geçici işlerde çalışıp bellerini bir türlü doğrultamazlar. Kavga etmezler hiç, olanakları ve arzuları öylesine yeterlidir ki birbirlerinden başka hiçbir şey beklemezler. Zaten bazı bazı tek bir karakterden bahsedildiğini düşünür okur. Kişilikleri birbirinin içinde eriyip gitmiştir.

Hayallerinin evinde olmasa bile başlarda mutlu oldukları bir odada yaşıyorlardı. Küçük bir oda, kendi gibi küçük bir bahçeye bakıyor. Bu olmasa insanlar o bahçeye bakamaz. Şeylerin durumu önemli, unutmayın istiyorum. Şeyler yaşar. Bu ikisini yaşatan da şeylerdir, nasıl yaşayacaklarını söyleyen.

Ne olmuş, kazandıkları para pek az olunca birkaç aydan sonra oda onlara zindan gibi gelmeye başlamış, sağda solda çöpler, bulaşıklar birikmiş. İsteklerinin çokluğu zihinsel bir felce yol açmış, hiçbir şey yapamaz hale gelmişler. Bozuk bir priz üç yıl öyle kalmış falan. Para bekliyorlardı, böylece istediklerini alıp yaşamaya başlayacaklardı. Tutkularının ertelenmesi onları korkutsa da bir gün elbet onlar da yaşayacaktı. Konuyla ilgili bir şey yapmamaları hususunda üç satır üste bakınız. Duyguları ölmüştür aslında, öyle bir meta yağmuruna tutulurlar ki mutluluk gibi bize çok lazım bir duygu satın alınabilecek hale gelir. Bir ürün, sadece 9.90'a. Paranız yoksa mutlu olamazsınız.

İş. Anketörlük yaparlar. Sorulacak bir sürü soru, bir sürü eşya, bir sürü restoran... İşleri de şey çöplüğüdür. İnsana dair hiçbir şey onlara yabancı gelmez bir süre sonra, nasıl mutlu olacaklarından iyice emin olurlar ve bit pazarını keşfederler. Eyvah. Ivır zıvır elde etmenin en kolay yolu. Arkadaş çevresi de onlara uygundur. Tencereler, kapaklar.

"'Yeni insanlar'dı onlar; henüz her yana diş geçirmemiş genç kadrolar, başarı yolunun yarısına gelmiş teknokratlardı. Hemen hemen hepsi burjuva kökenliydi ve değerleri -diye düşünüyorlardı- yetmiyordu artık onlara; büyük burjuvaların açıkça görülen konforuna, lüksüne, kusursuzluğuna, kıskançlıkla, umutsuzlukla dikmişlerdi gözlerini. Oysa onların ne geçmişi vardı ne de geleneği. (...) Öyleyse çağlarının insanlarıydılar. Hallerinden memnundular. Tümüyle de kandırılmış sayılmayacaklarını söylüyorlardı. Mesafelerini korumasını biliyorlardı. Rahattılar ya da en azından öyle olmaya çalışıyorlardı. Mizah duyguları vardı. Aptal olmaktan çok uzaktılar." (s. 38)

Eh: "Yeryüzünün en adi, en berbat durumundaydılar. Gelgelelim, durumun adi ve berbat olduğunu bilmelerinin bir faydası yoktu, öyleydiler işte: Epeydir, 'çalışmayla özgürlük arasındaki zıtlık artık güçlü bir kavram oluşturmuyor,' diyorlardı; ama yine de onları en başta belirleyen buydu." (s. 49)

Tunus'a giderler sonra, yeni bir başlangıç. Öğretmen olarak çalışırlar, erkek olanı okullar arasındaki mesafeden dolayı işi bırakır. Tam bir yalnızlık içindedirler, konuşacak kimse yoktur, satın alınacak hiçbir şey yoktur, vardır da zenginlik belirtisi olmadığı için hiçbir şey almazlar, yaşadıkları kent çok küçüktür falan. "Kendi çoraklıklarının dünyası" der Perec. Bu mevzuyu Bauman'ın sürüye uy(a)mayan insanları postalama fikri üzerinden de düşünüyorum. Her ne kadar tüketim toplumuna ayak uydurmaya çalışıyor olsalar da kıyısından köşesinden bir şeyleri tutturamamış olmaları, başka bir dünyanın problemi haline getiriliyor. Hem yarı-sömürgelerde kültürel bir araç haline gelmeleri, hem de toplumdan ayrıştırılmaları devletin işine gelirken bireyleri onulmaz dertlere salıyor. Tunus beni.

Böyle de pis bir şey, parasızlık çekenlerin okumasını tavsiye etmem. Ederim. Edinin.
Yanıtla
4
7
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Eyyub
Job, Eyub, Eyüp, hepsi olur.

İlahi bir hikâye geçtiğimiz yüzyılın başlarında can bulsa, modern yaşamda sebat ve hoşgörü hangi biçimlerde ortaya çıkardı? Tanrı ve toplum hangi noktalarda birleşir, mütevazı yaşamları saran felaketler ve ödüller Tanrı fikriyle nasıl yorumlanır, Mendel Singer'ın göğüs gerdiği felaketlerle şahidi oluruz bunların. Biraz tevekkül, daha da az isyan, çokça sükunet faciaların geçip gitmesini sağlayabilir.
Mendel Singer, Rusya'da kutsal mevzularda çocuklara ders vererek geçimini sağlayan bir keşiştir. Keşiş gibi bir şey daha doğrusu. Eşi Deborah, Mendel'in basit düşünce yapısına zaman zaman karşı çıkan, çok daha derinlikli düşünebilen bir ablamızdır. Mendel'in Tanrı'yla olan derin ilişkisi, her işin Tanrı'ya bağlanmasından ibaret olan yaşamı Deborah için zaman zaman katlanılmaz bir hale gelse de kocasını ve çocuklarını bırakmayı düşünmez. Ailenin sorun çözücü, girişken üyesidir.

Şemaryah, Yonas, Miryam. İlk ikisi zıt karakterli iki erkek kardeştir. Biri ince yapılı, girişken, kafası çalışan bir kardeşimizdir. Diğeri iri, kaslı ve bön denebilecek biri. Miryam'sa ailenin gözü dışarıda olan üyesidir. Askerlerle takılmak için evden kaçar, dedikoduları eve kadar gelir. Hatta bir gün babasına bile yakalanır bu kız. Deborah, çocuklarına iyi bir gelecek sağlayabilmek için çalışırken Mendel çocuklara ders vermeyi sürdürür ve her zamanki gibi işini Tanrı'ya bırakır. Menahim'de olduğu gibi.

Menahim kilit karakter. Ailenin en küçük üyesi. Zeka geriliğiyle doğar, Mendel'in tevekkülüne karşı Deborah çocuğu bir hahama gösterir. İlahi bir mevzu olur orada; haham Deborah'tan çocuğu bırakmamasını ister. Çocuk bir gün çok önemli biri olacaktır. Deborah mutlulukla evine döner, çocuğuna sahip çıkar, öyle ki tek çocuğunun Menahim olduğunu düşünür ve hayatını bu eksende kurar.

Menahim, zavallı yavrucak. Köyün çocukları onu pislik dolu bir fıçıda boğmak isterler, beceremezler. Orasını burasını çekiştirirler, ağlatırlar sürekli. Bu çocukcağızın başına gelen felaketler bir türlü bitmez; askere giden Şemaryah ve Yonas'tan biri -tembel bir insanım- kirişi kırıp ABD'ye göçer, fırsatlar ülkesine. Diğer kardeş cepheden cepheye gider, bir süre sonra izi kaybolur, kendisinden haber alınamaz. Miryam da iyice azıtınca ABD'ye giden oğlanın davetine icabet ederler, Menahim'i aile dostlarına bırakıp ABD'ye giderler.

Miryam'a iyi bir genç talip olur, kız iyice cozutup genci de eker ve hastanelik olur, aklını kaybeder. Başına bir şey geliyordu ama neydi, neyse işte. Bu ABD'deki oğlanın işleri iyi giderken oğlan orduya yazılır, savaşta ölür. Haberi alan Deborah da kalpten gider. Askerdeki diğer oğlandan zaten haber yoktu, Menahim de memlekette kaldı. Mendel Singer, başına gelen onca felakete rağmen soğukkanlılığını yitirmez, aklını yitirir gibi olur onun yerine. Kimliğini kaybetme korkusuyla yaşarken etrafında ailesinden kimse kalmayınca ister istemez memleketlileriyle takılmaya başlar ama sosyal yaşamdan da giderek kopmaktadır; üstü başı kırık dökük, pis, ne dediği anlaşılamayan bir insan olur. Başlarda büyük saygı görürken bıyık altından gülünen bir adam haline gelir. Menahim ortaya çıkana kadar.

Menahim, aile dağılmadan önce sürekli akıllardadır. ABD'ye getirmeyi düşünürler ama yolun uzunluğu yüzünden böyle bir şeye cesaret edemezler. Özellikle Deborah'ın vicdan azabı büyüktür; hahamın söylediklerini unutamaz ve ailenin başına gelen faciaların Menahim'i bıraktıkları için geldiğini düşünür. Ölür sonra, Mendel Singer'in de ölümü pek uzak değilken bir orkestra şefi çıkar ortaya. Mendel'le görüşür ve Menahim'den haber getirdiğini belirtir. Sonradan ortaya çıkar ki adam Menahim'miş. Zengin olmuş falan. Tabii ağlaşmalar, sarılmalar... Menahim, Miryam'ı kurtaracağını söyler, Mendel Singer sabrının meyvesini almış olur, onlar erir muradına.

İman sürdüğü sürece çözüm gelir. Sabretmeliyiz. 1900'lerin Rusya'sında yaşam inanılmaz zor. Zaferler ve yenilgiler hiç beklenmedik yerlerden gelebilir. Basit bir adam, kaderin zorlayıcı oyunlarına karşı koyabilir. Fikirler böyle. Çaresizlik, mutluluk, hiçbiri tarafından kuşatılmıyorsunuz, Roth bir hikâye anlatıyor sadece, duygulanımınızdan siz sorumlusunuz.

Etkileyiciliğini basitliğinden alan bir şey.

Çok Blackfield bir sabah.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Johnny ve Ölüler
Johnny Maxwell ve arkadaşlarının başı değişik olaylardan bir türlü kurtulmuyor, bu sefer ölüler çıkıyor ortaya. Mezarlığı AVM veya ona benzer bir şey yapmak için satın alan canavar bir şirketle savaşan birkaç çocuk, ölülerin özgürlüğü keşfedip satışı koymalarına rağmen ellerinden geleni yapıp mezarlığı kurtarmaya çalışıyor. Deli kız yok, onun dışında kadro aynı.
Johnny'nin sürekli kavga eden ebeveynlerinden kurtuluşunu öğreniyoruz önce, annesi ve dedesiyle birlikte yaşıyor artık. Ebeveynleri mantıklı insanlardı; kavga etseler bile Johnny'nin duymamasına çalışıyorlardı ve çoğunlukla başarısız oluyorlardı. Sonra babanın oğluyla iletişim kurma çabaları vardı, o da oldukça başarısızdı. "Artık herkes sağduyulu davranmayı bıraktığından, her şeyin yoluna girebileceği gibi muğlak bir his vardı ortamda." (s. 9) Pratchett'ın bu olayı bağladı beni, mevzu akarken bir anda böyle cümlelerle karşılaşıyorsunuz. Sağlıklı bir aileniz varsa bu kadar etkileyici olmayabilir tabii. Neyse, oyuna dede dahil oluyor. Johnny'nin dedesi televizyonun başından kalkmayan, torunuyla pek az konuşan bir adam. Bu kitapta kendisini pek göremesek de üçlemenin son kitabında ön planda olacak.

Mezarlık diyorduk. Johnny ve arkadaşları mezarlığa gider, Jon -diyeyim artık, bizim zavallı Snow gibi- barakaya benzeyen mezarlardan birinin kapısını çalar, sonra bir daha çalar ve kapı açılır. Jon'dan başka kimse bunu görmez, ölüleri kimse görmeyecektir. Jon'ın görmesinin sebebi de kendi ifadesiyle "kafasının çok karışık olması". Hiçbir şeyi bildiğini düşünmez, bildiklerinin gerçekliğini sorgular, böyle bir velettir bu. Neyse, ölüler yavaş yavaş ortaya çıkar ve mezarlarının -evlerinin- yerine bir AVM falan kurulacağını öğrenirler. Jon'ın görevi bu mevzuyu engellemektir ama dört küçük çocuğun yapabileceği pek bir şey de yoktur aslında, büyüklerle çalışmaları gerekir. Onları gazlarlar, küçük şehirlerinin devasa şirketlerce değiştirilmesine karşı çıkan büyükler mevzuyu engeller, hatta bir gece vakti mezarlığa girmek isteyen buldozere bile engel olurlar. Gerçi bizim çocuklar engel olur önce, Bigmac dayak yer bu uğurda. Kabaca böyle.

Ayrıntılar, Pratchett'ın büyüsü burada. Ölülerden biri Einstein'la akrabadır, biri Marx ortaya çıkmasa onun yerine manifestoyu kaleme alabilecek bir adamdır falan. Bir de Bay Grimm vardı, o kötüydü. Ölülerin ölü olarak kalması gerektiğini, Jon'ın tam bir baş belası olduğunu ve başlarını derde sokacağını söyler. Bu ölüler ipin ucunu koparır gerçekten; yazısız kurallara uymaları gerekir. İlahi kurallardır bunlar, mesela o büyük gün geldiği zaman mezarlarında olmaları gerekir ama yıllardır orada beklemekten canları sıkılmıştır, Jon'ın getirdiği gazeteler, radyolar ve TV'ler ölüleri kesmez, daha cüretkar olurlar ve canlıların dünyasına girerler. Şey çok komik bir de; kıyametin sabaha karşı kopacağını bildikleri için dünyanın etrafında dolaşırlar, saat hep gece yarısını göstermektedir. Bu dünya turuna mucit ölülerden birinin elektrik hatlarını kullanmayı bulmasıyla çıkarlar.

Başka, şey muhabbeti. Özürlü yerine zihinsel engelli demek makbuldür ya, ölüler de kendilerine hayalet denmesinden hoşlanmadıkları için çocuklar başka isimler bulurlar. Yaşlı-ötesi vatandaşlar. Nefessel açıdan engelliler. Dikey açıdan dezavantajlılar. Buna güldüm dsfd.

Bir yerlerden karşınıza enerjinin korunumu kanunu çıkabiliyor, idealist felsefeyle de
karşılaşabiliyorsunuz. Eşyanın da bir ruhu olduğunu söylüyor Einstein, radyonun halesine getirdiği açıklama bu. Bir de o mutlak denge. "'Yaşayanların hatırlaması, ölülerin unutması gerekiyor.'" (s. 188) Mezarlık yerinde kalır ama ölüler orada durmayacaktır artık, hepsi kendi yolculuğuna çıkmaya başlar. Birini Kharon alır, biri ışıklar içinde göğe yükselir, bilmem ne. Yaşayanlar için, Spinoza'nın dediği gibi -öhm- ölüm değildir mevzu, aklın o parıltılı anına ulaşmaya çalışmak, yaşamaktır. Ölümün üstesinden gelinebilir, öleceğimize inanmasak bile mezarlıkların varlığını sürdürmesi, yaşamımız hakkında neler yapabileceğimiz üzerine düşündürecektir bizi. Yeter, o da ekmek.

Bay Grimm bunların arasında bambaşka bir yerde durmaktadır, yazarın farklı bir yorumlaması. Bu zat gamlı baykuş gibi milletin kafasını ütülemekteydi. Yapmayın, etmeyin, gitmeyin, yasak, ayvayı yersiniz falan. Meğer bu zat intihar etmiş, oradan ayrılamadığı için kimsenin gitmesini istemiyormuş. İntihar ettiyseniz unutamazsınız, hep aynı yerde kalırsınız, hep aynı düşünceye hapsolursunuz. Gibi.

Gayet güzel, yine aralardan bir yerden çıkan bir cümleyle bitiriyorum: "Demokrasi ancak, insanlara nasıl yapacakları söylendiği zaman iyi işler." (s. 136)
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ethica
Evet, biraz sonra çok ilginç şeyler olacak. Efsane unutkanlığımla felsefeye el attım. Şimdi gerçekten anlamayan adamlığı oynayabilirim.

Spinoza'nın aforoz edilmişliği vardır, basılı bir eseri yokken. Tanrı'yı panteist denebilecek bir çizgide değerlendirdiğinden olabilir. Yaşadığı dönem daha pek aydınlanmadığından Tanrı eli sopalı bir adam olarak görülüyor ve O'na ulaşılması yerine O'nun gazabından kaçılması tavsiye ediliyordu. Bu o dönemde ne kadar tavsiye oluyorsa işte, anlayın. Spinoza Tanrı'yı başka bir düzleme oturtur. Descartes'ın tümevarımıyla, ruh ve beden düalizmiyle ulaştığı Tanrı'yı her şeyin ve kendi kendisinin nedeni olarak değerlendirir. Varolan her şey ya töz olarak kendi başına vardır ya da başka bir şeye bağlı olarak. Töz biriciktir, kendinde olandır ve başka bir şeyle ifade edilemez. Tözün doğru olmaması gibi bir fikir saçmadır, Spinoza için bu, "doğru bir fikrin yanlış olup olmadığını merak etmek" gibidir. Tanrı'nın sınırsız, sonsuz özünü ve sıfatlarını ifade eden töz, zorunlu olarak vardır. Doğası gereği. Her neyse, bu ve diğer ispatlar yapılmadan çok önce dönemin uluları celallenmiştir ve Spinoza ocak dışında bırakılmıştır. Kendi halinde bir emekçi olan, cam üretip satan bir adam herkese karşı. Hak bildiği yolda yalnız yürümüş, özgürlüğünün kısıtlanacağından korkup teklif edilen profesörlüğü bile reddetmiştir.
Geometrik yöntemle kanıtlanmış beş bölümlük ahlak. Spinoza, okura garip görüneceğini tahmin ettiği bu yöntemi epistemoloji, fizik, ahlak vs. hakkındaki düşüncelerini sistemli hale getirip kesin kanıtlara ulaşabilmek için kullandı. Tümdengelimle açımlamalar yapıldığında bu yöntem cuk oturur, her şeyin ilk nedeninden yola çıkılarak insanın tekamülüne uzanan bir yola dönüşür. İnsan, varlığın en üst bilgisine ulaşırsa sonsuz mutluluğun kapılarını da aralamış olur. Spinoza, insanoğluna bir anlamda kurtuluşu da göstermektedir. Tanrı'nın izinde duygular, zihin, akıl ve yaşam bir bir çözümlenir. Tabii Tanrı'yı aşkın bir varlık olarak görmemek lazım. Tanrı doğadır, Spinoza'nın terimiyle Natura Naturans. Tanrı'nın nitelikleriyle özdeş bir doğa. Natura Naturata ise edilgin doğadır, tözün sıfatlarının bir yansımasıdır. Biri etken, diğeri edilgendir. Bu ikisi bir araya gelince bildiğimiz evren oluyor işte. Kafam karıştı lan dur.

Beş bölümden ilki Tanrı. Yukarıda birkaç şey söyledim, kaldığım yerden devam. Her şey Tanrı'dadır ve O'nun özünden zorunlu olarak çıkar. Bölümlenebilen doğa, her parçasında Tanrı'nın bir parçasını taşımaktadır. Tanrı, bunların nedeni olsa da bunlar Tanrı'nın özünün bir parçasını taşımalarından başka bir varoluş içermezler, bunun nedeni varoluşun Tanrı'ya özgü olmasıdır. Oldu mu? Yani buradan yola çıkarsak Tanrı iyi veya kötü değildir, tarafsızdır. Doğa amaçsızdır. Bunun üstünden Spinoza, metinde birçok yerde yaptığı gibi, bizdeki "7.4 yetmedimi?" mantığının eşine sahip olan dönemin din adamlarına bir temiz geçirir. Nedensellik, Spinoza için birbirini etkileyen sonsuz nedenler denizidir, etkin bir mantığın ürünü değildir.

İkinci bölüm Zihnin Doğası ve Kökeni. Düşünce, Tanrı'nın bir sıfatıdır, haliyle sınırsızdır. Yer kaplamak da öyledir. Buradan da zihin-beden birliğine varıyoruz, Descartes'tan ayrılan bölüm. İnsan zihnini kuran fikrin nesnesi bedendir, bedenimizin durumlarına ait fikirler zihnimizdedir, öbür türlü bu da Tanrı'ya ait olacaktı ki bölümlerin Tanrı'nın varoluşunu taşıyamayacağını söylemiştim. Söylemişti. Spinoza. Bu kanıttan yola çıkarak cisimlere, doğanın bir parçası olan bireye ulaşırız. Bütün cisimler hareketli veya hareketsizdir, hareketli olanlar diğerlerine göre daha hızlı veya daha yavaştır. İnsan bedeni cisimlerden meydana gelmiştir -o zamanların bilimiyle böyle adlandırmaları normal bence, bilim ne kadar ilerlemişti de, terimler ne kadar ortaya çıkmıştı da, falan- ve bu cisimlerin bazıları sıvı, bazıları katı, bazıları da gazdır. En önemlisi, her bir cisim bir diğerini etkiler. Nedenselliği hatırlayın. Etkileşimdir olayın özü, zihin ve beden etken olduğu kadar edilgendir de. Dış cisimler bedeni etkiler, zihinde değişme yaşanır ve bu ne kadar artarsa o kadar iyidir. Tabii bu ikisinin birbiriyle olan ilişkisi de önemli. Zihin, bedeni bilmez. Tanrı'nın iki fikri olmaları dolayısıyla bağlantılıdırlar. Şu da var: "Zihin bir şeyi doğanın genel düzenine göre algılarsa, ne kendisi hakkında, ne kendi bedeni hakkında, ne de dışındaki cisimler hakkında tam bir bilgi sahibi olabilir, bu şeylerle ilgili ancak bulanık ve bölük pörçük bir bilgisi olabilir." (s. 118) Yani arkadaşlar, bir şeyi yaşamadan, deneyimlemeden bilemeyiz. Bize beden lazım. Evet. Tanrısal töze bağlı bir zihin ve beden birlikteliği, insandır işte. Bayağı, bildiğimiz.

Üçüncü bölüm Duyguların Kökeni ve Doğası. Zihnin bire bir fikirleri önemli. Spinoza'ya göre bütün duygular keder ve sevinçten doğar. Keder edilgen bir duygudur, sevinç etkin.

Bundan sonra çok genel gidiyorum.

Zihin ve beden birbirini dışlamaz, bedenin etkenliği azalınca zihninki de azalır. Bu yüzden zihin, etkinliğini üst seviyede tutmaya çalışır, bir anlamda mutluluğu sağlamak için çalışır, bir anlamda varlığın sürmesi için çalışır, bir anlamda iyiyi bulmak için çalışır. Bu iyi nedir peki? Valla çeşit çeşit insan var, zihin var, iyi ve kötü görecelidir, değişir. Arzulanan şey iyidir, zihin için. Zihin etkendir çünkü. Şehvet, hırs, kıskançlık gibi duygular edilgendir, üretilir. Bunlar adamı katil eder. Lütfen biraz dikkat edelim. Ha, bir de conatus mevzusu var. öz, zihin-beden, her neyse işte, varlığın doğası gereği devamlılığı içerir, intihar insanın dış etkilere karşı yenilmesi sonucu ortaya çıkar. Evet.

İnsanın Esareti ya da Duyguların Kuvveti. Zihinde direkt bir bilgi yoktur, zihin yansıları anlamlandırmaya çalışır. İyi-kötü bu şekilde ortaya çıkıyordu, bunlar da duygularla ilişkiliydi. Heh, Spinoza'ya göre duygularını denetleyemeyen insan esaret altındadır, kaderin boyunduruğundadır. İnsan için erdemle donanmak, kendisi için en iyiyi arama çabasıyla birlikte başlar. Aklın kılavuzluğunda elbette. Bu noktada üç tür bilgi olduğunu belirtir Spinoza, birinci tür bilgi duyusal bilgidir, halk arasında cognitio primi generis olarak da bilinir. İyiliğe yönelmede yetersizdir. Asıl önemli olan ikinci ve üçüncü tür bilgidir. Bunlardan ikincisi çıkarımlar sonucunda oluşan bilgidir, bilimsel bilgi dersem saçma bir şey demiş olur muyum? Doğayı açıklamada en yetkin bilgiyse üçüncü tür bilgidir; sezgisel bilgi. Bu bilgi, bizi Tanrı'ya yaklaştıran bilgidir. Erdemle donatan, mutlu eden, iyiliğe yönelten, algı ötesi bir bilgi. Bundan bir tane satın alıp yatmadan yedire yedire yüzünüze sürün, dört haftada farkı hissedeceksiniz.

Aklını kullanan insan ne yapar, kendi kamiliyetini -böyle bir kelime varsa- başkalarında da görmek ister, mal mülk derdine düşmez, herkesin iyiliği için çalışır. Marksizm'in temellerini görebilmek mümkün. İnsan çeşit çeşit esaret altına girmektense özgür olmaya çalışır, tabii özgürlük adı altında nedenselliğin nedenini anlamazlıktan gelerek olmaz bu. Hobbes'un tüm gücü devlete verme fikriyle de olmaz. İnsan ne ederse yine kendi eder kardeşim.

Son bölüm de nasıl süper bir insan oluruz, onun üzerine. Yine iyi özet geçmişim, her sayfaya iki üç işaret koymuştum normalde. Okuyalım arkadaşlar, pek çok muhterem şahsı derinden etkilemiş bir filozof emmimizdir Spinoza, hayatlarımız hakkında çok mühim şeyler söylemiştir.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tepedeki Ev
The Haunting of Hill House. Stephen King'in dediği: "Tepedeki Ev'e adım atmak, bir delinin zihnine adım atmak gibi... Ürkmeye başlıyorsunuz."

Shirley Jackson, 48 yaşında uykusunda geçirdiği bir kalp kriziyle hayata veda edince ardından pek çok şey söylenmiş. Cadı, okültist, falan. Oysa nevrozlu, sigara bağımlısı, şişman bir kadın. Psikosomatik etkiyle ölmüş olabileceği söyleniyor, neyse. Yarattığı ev pek çok yazara esin kaynağı olmuştur sanıyorum, gerçekten ürkütücü. Hayaletlerle makul ölçüde bir ilişki var ama evin mimarisi, çalışanları falan derken kafayı yememek elde değil. Evin doğasıyla ilgili büyük sıkıntılar var. Güç çizgilerinin üzerine yapılmış olabilir, yapımında facialar yaşanmış olabilir, bilinmiyor bunlar. Bilinmeyenin korkusuyla psikolojik cortlamayı birleştirin. Of.

Filmi vardı bunun, çocukken izlemiştim. Kadro güzel, film de güzel ama o yaşlarda izlenen her korku filmi güzel zaten. IMDb puanı çok düşük. Kitaptan biraz daha farklı bir de, olayın psikolojik boyutu üzerinde pek durulmadan hayaletlerle çekişmelere ağırlık verilmiş.

Dr. John Montague, felsefe doktoru ve antropolog, ömrünü paranormal hadiseleri araştırmaya adamıştır ancak pek bir şey de bulamamıştır açıkçası. Bilim çevrelerinde adı küçümsemeyle anılmaktadır falan. Sonra bu evi bulur, üç aylığına kiralar. Ev sahibinin yeğeni olan Luke, kadroya ek kontenjandan yerleşir. Diğer iki denek başından doğaüstü olaylar geçen kişiler arasından çıkar. Eleanor Vance, 11 yıl boyunca baktığı annesi ölünce sudan çıkmış balık gibi kalakalır. Ablası ve eniştesiyle leş bir ilişkisi vardır, bu fırsat çıkınca onlardan kaçarcasına ayrılır -ortaklaşa aldıkları arabayı da yürütür- ve mekana doğru yola çıkar. Diğer kız Theo, böyle son derece neşeli bir kardeşimiz.
Nell diyeyim bundan sonra, Eleanor'un eve gelmek üzere yaptığı yolculuk pek ilginç. Önce zakkumlarla dolu bir tarla görür. Onca griliğin arasında parlayan bir krallık gibi. Zakkumların arasında gezinirken önüne bir saray çıkacağını düşler, hayal aleminde dolanır bir süre. Sonra gülümseyip her şeyin griye dönüşeceğini düşünür ve bir gün zakkumların sırrını çözmek için kendine söz vererek oradan ayrılır. Mola verir, molada küçük bir kızla ailesinin çekişmesini görür. Kız ailesine yıldızlı fincanı olmadan bir şey içmeyeceğini söyler, ailesi diretir. Nell kızı takdir eder, farklılıkların ortadan kaybolmaması gerektiğini, yoksa ailesinin güdümüne gireceğini düşünür. Kız mevzuyu anlamış gibi Nell'e dönüp gülümser. Valla bu Nell bir yuva arıyor açıkçası, annesiyle geçen 11 yıldan sonra kendine ait bir şey arıyor, farklı bir şey. Kimsenin kendisine ne yapıp ne yapmayacağını söyleyemeyeceği bir yer. Bulacak böyle bir yer, eve varıyor en sonunda.

Evde çalışan uşaklar cins, bir öleceklerini söylemedikleri kalıyor. Hep aynı şeyleri tekrarlıyorlar. "Akşam oldu mu burada durmayız. Kahvaltı onda. Sofrayı şu vakitte toplarız. Hizmetçiniz değiliz, evin bakıcısıyız sadece."

Dördü kaynaşır, sonra mevzular başlar. Duvarlardan gelen sesler, evin etrafındaki patikalarda yürürken hortlaklı alanlara girmeler gırla. Tipik bir hayalet öyküsüne benziyor ama öyle değil, Jackson'ın en büyük başarısı olayın psikolojik boyutunun hayaletlerden daha çok germesi. Mesela Nell bir gece, "Tamam anne, geliyorum!" diyerek uyanıyor. Duvardan gelen ritmik sesi annesinin çağrısı sanıyor, sonra bir bakıyor ki evde. Bir de el tutma mevzusu var, paranormal hadiseler gerçekleşirken Theo'nun elini tuttuğunu sanıyor ama Theo başka bir yerden çıkıyor sonra. Öf, acayip gerilmiştim.

Nell'in perspektifinden görürken bir süre sonra ev ağırlığını koyuyor, sonda tekrar Nell'e dönüyoruz ama baştaki Nell değil artık o, başka biri. Herkes bir ölçüde değişiyor aslında ama en büyük darbeyi Nell alıyor. Sürekli kendisine ihtiyaç duyulduğu hissinden kurtulamıyor, evden gelen, "Nell, yardım et!" mesajları da kafayı cortlatmasını hızlandırıyor. Hayatını yaşamak isterken tekrar aynı konumda buluyor kendini, sanki sürekli birine bakmak zorundaymış gibi. Bu durum arkadaşlarıyla olan ilişkisini de bozuyor, hezeyanlara kapıldıkça onları korkutuyor ve tehlikeye atıyor. En sonunda şutluyorlar Nell'i evden, o da arabasını ağaca vuruyor. Vurmadan önce neden kendisini durdurmadıklarını düşünüyor falan. "Bunu neden yapıyorum?" diye soruyor sürekli, üstelik ilk kez kendi başına bir şey yapmasıyla ilgili onca heyecanlanmışken, ucunda ölüm olsa bile. Tepedeki Ev - Nell'in Yolu.

Ev hakkında bir iki şey. Mimari ilginç demiştim, ev eğik. Birkaç derecelik eğimler var, farklı doğrultularda. İç kulak dengeyi bir türlü kuramıyor, beyin için ne büyük bir işkence! Odalar dairesel bir sistemin içine ve etrafına kurulu, her oda bir diğerine açılıyor ve kapılar açık bırakılsa bile kapanıyor bir süre sonra. Eşyalar kayboluyor, bir şeyler oluyor falan. Usher Evi gibi, ev canlı. Tarihi de var. Zamanında Hugh Crain diye biri yaptırmış evi, iki kızı ve eşiyle buraya taşınırken bahçeye girer girmez eşin atı hoyhoylanmış ve genç kadın düşüp ölmüş. Sonra adamın iki yakası bir araya gelmemiş. Kızlar büyümüş, cici anneleri birer birer ölmüş. Bu Crane nam şahıs da az psikopat değilmiş, ethica yazmış bir tane ama küçük kızları için pek uygun değilmiş açıkçası. Kendi kanıyla damgalamış, cehennem alevleriyle ilgili bir şey söylemiş. Kızlar iyi delirmemiş. Gerisi bir dünya entrika ama ta o zamanlardan evin içinde birinin yürüdüğü, gece vakti eşyaların kaybolduğu oluyormuş. Şununla bitireceğim: "Akıl sağlığı yerinde olmayan Tepedeki Ev, tepelerin karşısında tek başına yükseliyor ve karanlığı içinde tutuyordu. Seksen senedir böyleydi bu, bir seksen sene daha durabilirdi. Duvarları dimdik yükseliyordu, tuğlaları düzgünce yan yana dizilmişti, döşemeleri sağlamdı ve kapıları sağduyulu bir şekilde kapatılmıştı. Sessizlik, Tepedeki Ev'in tahtalarıyla taşlarının üstünde muntazaman uzanıyordu ve orada gezinen her ne ise, tek başınaydı." (s. 9)
Yanıtla
14
11
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yolun Sonundaki Okyanus
Gaiman'ı pek severim ama merkeze fantastik diyarları, yaratıkları aldığı hikâyelerinden sıkıldım sanırım. Duvarın arkası, kapının ötesi başka bir dünyadır, elbette süper ama bana karakter ver, sıkı kurgu ver Gaiman. Sandman, American Gods ve hatta The Graveyard Book sevenler için eh işte bir kitap bu. Gaiman hayranları her türlü sever gerçi, aradıkları her şey var. Benim için de güzel bir yol kitabı oldu.
Yaşını başını almış diyebileceğimiz anlatıcımız, bir cenaze töreni için doğduğu şehir olan Sussex'e döner. Yıllar geçmiştir, ne yapacağını bilemez. Arabasıyla dolanırken istemsizce bir yere yönlendiğini fark eder. Eski evine gitmektedir, artık olmayan bir eve. Yedi yaşının uzak hatıralarını takip eder ve eski bir evin önünde durur. Bayan Hempstock karşılar anlatıcıyı, yıllar sonra birbirlerini hatırlarlar ve anılar birer birer dökülmeye başlar, anlatıcı olayları hatırlamaya başlar. Geçmişini arayan bir adamın izinden giderken bir anda yedi yaşında bir çocuğun dünyasına gireriz. Ayrıntılı hatıralar karşılar bizi, insanın mutluluğa en çok yaklaştığı, en çok anlam verebildiği zamanlardan güzel hatıralar. Bir noktaya kadar. Bu çocuğumuz pek mutlu olmasa da idare ediyor, hayatı kitaplar arasında geçiyor genelde. Pek arkadaşı yok, hatta doğum gününe kimse gelmiyor. Öyle bir çocuk işte.

Anne baba iyi, ablayla çekişmeler tamam, doğum gününde hediye edilen kedi güzel. Her şey yolunda, ta ki ailenin maddi gücünün azalmasıyla birlikte sıkıntılı günlerin gelişine kadar. Aile çocuğun odasını bir oduncuya kiralar, arabasıyla çocuğun kedisini ezen kaba adama. Bu adam bir müddet sonra ölü olarak bulunacaktır, bir sürü eski para ve aileden çaldığı araçla. Garip bir olaydır aslında; adam arka koltukta patlıcan gibi morarmış bir haldedir. Ölüm nedeni bulunamaz, ya da kalp krizi falan diyorlardı galiba. Neyse, önemsiz zaten. Önemli olan Lettie'yle bizim çocuğun tanışması.

Lettie, annesi ve ninesiyle birlikte civar bir çiftlikte yaşıyor, uzunca bir süredir oradalar. Bayağı uzunca bir süredir. Metnin başlangıcında Lettie Atlantis'ten geldiklerini ima eder, nineyse Büyük Patlama'ya kadar geriye gider. Evrenin kaynağı bilinmeyen kadim güçlerindendir bu aile, Dünya'ya yerleşmişlerdir zamanın birinde. Gök o zamanlar mavi-yeşil değil de kırmızı ve griymiş falan. Satır aralarında ne kadar eski olduklarına dair bir şeyler çıtlatıyorlar, bizim çocuk da çok normal şeyler konuşuyorlarmış gibi dinliyor onları. Ne kadar çok şey öğrendiyse unutması da o kadar çabuk oluyor, büyüdüğünde hiçbir şey hatırlamamasının sebebi de bu.

Lettie, olaydaki garipliğin farkına varıyor ve sebebi araştırmak üzere çocuğu -Jim diyelim- yanına alıyor, çiftliğin sınırları içindeki bir gölün öbür ucundan başka bir dünyaya geçiyorlar. Tipik. Gök turuncu, acayip canlılar falan var. Algının ötesindeki bir dünya, perdelerden birinin arkası. Lettie için okyanus kadar büyük olan gölün bir gizem taşıdığı söylenemez böylece, o türden varlıklara göre fiziğin farklı yorumları oluyor tabii.

Bu para olayı vardı ya, insanları kullanmak için yaşlı bir varlığın oyunu olduğu ortaya çıkıyor. Öte dünyada kötü varlıklar çok, onları geri göndermek çiftliktekilerin işi. Lettie, Jim'e elini bırakmamasını söyleyerek varlıkla konuşuyor ve yaptığından vazgeçmesini söylüyor. Bir ara Jim, kızın elini bırakıyor ve o an ayağında keskin bir acı hissediyor. Bir solucan giriyor ayağına, yaşlı varlık kovulduğu sırada. Sonrası tahmin edilebilir, yaşlı varlık çocukla birlikte bilinen dünyaya dönüyor, çocuk bakıcısı kılığında eve gelip Jim'e musallat oluyor, Jim'in babasını ayartıyor falan. Dehşet dolu bir dünya, neyse ki Lettie mevzudan haberdar olup çocuğu kurtarıyor. Buraya kadar tamam, bir sonraki olay Leş Yiyiciler miydi, öyle bir şey. Tam o pis kadından kurtulduk derken bu sefer bunlar çıkıyor ortaya, bakışlarınızı kaçırdığınız anda imgelerinin zihninizden silindiği, karga benzeri yiyiciler. Her şeyi yiyebilirler. Kadim varlıklar, evrenin dokusu, beyin, dalak, kelle, paça. Jim'i de yemek isterler çünkü öbür taraftan bir iz kalmıştır bedeninde ama Lettie kendini feda ederek çocuğu kurtarır. Göle bırakırlar kızı, iyileşip bir gün tekrar ortaya çıkacağını umarlar.

Çocuk büyür, oradan uzaklaşır, büyüdüğü ev yıkılır falan. Sonra ara ara çiftliğe döner ama döndüğü zamanları unutur, her seferinde. Oradan bir türlü uzaklaşamaz, o da Lettie'yi beklemektedir aslında.

Böyle bir şey, şimdi fantastik mevzulara gelelim. Hempstock'lar kadim bir aile, orası belli. The Graveyard Book'ta ailenin bir üyesine rastlamak mümkün. Bir ölçüde gerçeklik içeren fantastik öğeleri pek severim, Gaiman okumayı bırakamamamın sebebi bu galiba. Neyse, şunu diyecektim, çiftliğin kayıtlarına Fatih William'ın zamanındaki toprak reformu belgelerinde rastlamak mümkünmüş. 1000 sene evvelki mevzu bu. Başka, şarkı olayı var. Ad olayı var. Adın bağlayıcılığına yer verilmesi hoşuma gitti. Gerçekten bir varlığın adının gücüne inanırım, kadim bir inanıştır. Bir New Age boku gibi dursa da gerçeklik payı vardır bence. Şarkı da şey, "Daha dün annemizin" melodisiyle söylenen. Bağlama büyülerinde, yaratımda ve pek çok şeyde kullanılır. Dili kadimdir, İlk Dil'dir, varoluşun dilidir.

Çocukluğun soğuk geceleriyle, umutsuz günleriyle saf iyiliğin kesişmesidir bu hikâye. Güzel. Bir iki alıntıyla bitiriyorum.

"Efsaneleri severim. Ne yetişkinler için ne çocuklar için yazılmışlardır. Bu tür ayrımların ötesindedirler. Neyseler odurlar." (s. 53)

"'Sana çok önemli bir sır vereceğim: İçlerine baktığında yetişkinler de yetişkin değildir. Dışarıdan, büyük, düşüncesiz veya ne yaptıklarını bilen kişilermiş gibi görünebilirler. Ama içleri çocukken nasılsa öyledir.'" (s. 112)
Yanıtla
3
12
Destekliyorum 
Bildir