Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Elin Sesi Var
Bol televizyonlu, konserve yiyecekli, orta sınıflı bir mevzu. İngiliz aile nasıl balatayı sıyırdı? Amerikan Rüyası İngiliz'e gelir mi, gelmez. Mütevazılıktan aşırı tüketime geçiş insanları nasıl manyak yapar, hepsi burada.
Anlatıcı Janet Shirley. Markette rafları düzenliyor, az malzemeyle nefis yemekler yapıyor ki benim bile yiyesim gelmişti o konserve bezelyeleri falan, kocasıyla mutlu mesut yaşıyor. Böyle bir genç kadın, erken yaşta evlendiği kocası Howard'ı çok seviyor. Ablasının evliliği rezalet, o açıdan çok şanslı olduğunu hissediyor. Okulda pek bir şey öğretmedikleri için güzelliğiyle kıvırabildiğini düşünüyor. Kadın işte bir tane.

Howard dayımız fotografik hafıza dediğimiz naneye sahip. Bir araba satış mağazasında çalışıyor, eşini seviyor. Dünyayı sevmiyor.

İlk bölümde çifti tanırız, yaşamları hakkında bilgi ediniriz ve ikinci bölümde anlatıcının iddiasının aksine, romanın özünü burada buluruz. Aralarındaki günlük bir konuşmada Howard her şeyi yaşadıktan sonra Janet'la birlikte ölmek istediğini söyler. Gelecek diye bir şey yoktur belki, dünya boka sarmakla meşgulken günler de birbirinin aynı şekilde geçmektedir. Dünya kötü bir yerdir kısaca. Janet mevzuyu tek cümlede bitirir; dünyanın değil, insanların kötü olduğunu söyler. Metnin sonuna gidiyorum, spoiler yiyeceksiniz devam ederseniz. Direkt diğer paragrafa geçebilirsiniz. Neyse, sonda bu düşünceleri Howard'ın sonunu getirir. Paranın dibine vurduktan sonra Janet'la birlikte ölmek ister, Janet kocasını öldürerek kurtulur. Howard'ın düşüncelerini paylaşmıştır aslında, en azından bir kısmını. "Aslında kimseyi incitmek değil niyetim, tek istediğim doğru düzgün yaşamak, hayattan olabildiğince zevk almak. Eninde sonunda dünyaya bunun için geldik." (s. 157)

İşler buraya nasıl geldi, tüketmeye başladıkları an yoldan çıktılar. Daha doğrusu lüks tüketimin olanaklarına kavuştukları an. Tamam, en doğrusu televizyon izlemeye başladıkları an. Yarışma programları Howard'ın şirazesini kaydırdı, zaten pek normal bir adama da benzemiyordu. Yani dışarıdan nasıl görülüyorlarsa öyleydiler, orta sınıf bir aile nasıl görünür? Küçük şeylerden mutlu olarak sanırım, çoğumuz böyle mutlu olmaya çalışıyoruz. Bir iki milyarımız bir araya gelip düzeni değiştirme gibi bir uğraş edinene kadar böyle olacak en azından. Bu ikisinin zevkleri de küçüktü, Howard'ın hafızası onca bilgiyle birlikte sonsuz tüketimi hayattan keyif almanın tek kaynağı olarak saklayana kadar. Bir ikilem de var aslında; Howard her ne kadar televizyonda gördüğü dünyayla uyumsuz olsa da onun bir parçası olarak kurtulmayı düşünüyor. Nihilizm-hedonizm kokulu abimizin ilk ve son kez uyum kurma çabası, şu kanatları yanan mitolojik canlının sonuyla aynı yere çıkacak. İkarus'un kafatası çekiç darbeleriyle toza dönüşmedi tabii, o başka.

Şöyle oluyor ki Howard bir yarışma programına katılıyor, büyük ödülü kazanıyor ve bu ödülle at yarışı oynuyor, kendi yarattığı algoritmayla deli para kazanıyor ve bu parayı dünyayı dolaşarak, istediği her şeyi alarak harcıyor. Janet'in durumu ilginç asıl. Janet hiçbir zaman böyle bir yaşantıyı istemese de Howard'ın sözünden çıkmıyor. Eşinin kararlı duruşu, kendinden eminliği baba figürüne benzer bir şey ortaya çıkartıyor olabilir. Durağan bir sevgi var, yılların sade yaşamının getirdiği bir dinginlik. Ani değişim bu eskimiş sevgiyi çatlatır, dönüştürür daha doğrusu. Janet zengin olmalarından sonra karşılarına çıkan bir şairle yatar, tamamen heyecan kaynaklı bir olay. Sorumluluklarından kurtulduğu hissiyle hareket ediyor. Howard'ı yine seviyor ama, öyle bir şey. Ben üzülüyorum böyle mevzulara ama yeri burası değil, geçiyorum.
Böyle işte. Tükete tükete kendini tüketiyor insan. Kitabın mottosunu da buldum: Bir lokma bir hırka. O kadar.
Yanıtla
8
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Duygusal Eğitim
Hemingway'in yazar olmak isteyenlere önerisi, birçok kitapla birlikte bu kitabı okuyup neyle karşı karşıya olduklarını bir görmeleri. Ben bir okur olarak kafa attım, bir şey olmadı. Yazmaya çalışan bir adam olarak, evet, kafa atılacak bir duvara benziyor. Kafanızı iyi kurgularsanız pekmezi akıtmadan bir gedik açıp sıyrılabilirsiniz ama zor, Flaubert 1848'in en civcivli günlerinin ortasına oturttuğu karakteriyle toplumun ve bireyin değişimini eş zamanlı olarak ele alıyor, genelde tek bir anlatı perspektifi kullansa da onca olay ve insan kalabalığının uğultularını duyurmadan. "Her şeyi gördüğüm gibi, bana doğru gelen biçimiyle anlatmak istedim. Ne aşk, ne nefret, ne acıma, ne öfke duymak istiyorum. Yurtseverler de, gericiler de beni bu kitaptan ötürü bağışlamayacaklar... Ama, Bovary gibi, bu romanımın da neyi anlatmak istediği sonunda belli olacak, hatta herkese basit gelecek." Zor iş, mükemmel roman. Flaubert bu kitabı üç kez yazmış; ilkini 21, ikincisini 22 yaşındayken. Flaubert 43-48 yaşları arasında kitabı son kez yazmış ve 16 Mayıs 1869'da sabah saat beşi dört geçe dostu Jules Duplan'a yazmayı bitirdiğini bildirmiş. Ne güzel.
Toplumsal mevzu şu ki 1848'de sosyalist düşüncenin güçlenmesiyle monarşiye karşı çıkıldı, sokaklar yangın yerine döndü derken kral kaçtı, işçi sınıfı ilk etapta güçlendi, liberalizm de öyle. Cumhuriyet kuruldu, Charles Louis Napoleon cumhurbaşkanı seçildi ve iki yıl sonra gizli diktatörlüğünü ilan etti. Onca ateşin bir tek külleri kaldı, 1968'deki hareket gibi uzun vadede özgürlük ve devrim adı altında liberalizm soslu demokrasiye geçilmiş oldu. Devrimcilerin rüyası, gericilerin ateşli çığlıkları arasında kitabın karakterleri de değişim geçirdi tabii, zaten her bir görüşe sahip eser miktarda karakter bulunmaktadır. Kapitalisti, devrimcisi, liberali, orta yolcusu, Frédéric Moreau'nun etrafında belirip kaybolurlar. Bu kardeşimizin eğitimini takip edeceğiz. Kendisi başlarda hukuk öğrencisi, Flaubert gibi. Otobiyografik öğelere sıkça rastlanıyor, Flaubert romanın ilk taslağını bir çocukluk aşkının esiniyle kaleme almış ama o zamanlar 1848'in epey öncesi, yüzyılın ilk çeyreğinden beri süren ekonomik ve politik gerginlik 1848'e zemin hazırlarken Flaubert de büyük ölçüde etkilenmiş olabilir içinde yaşadığı toplumun değişiminden. Belki de kitabı devrimin ardından yaşanacak olayları da görmek istediği için tekrar yazmak istemiştir, o arada Madame Bovary'yi ve Salammbô'yu yazdığını biliyoruz. Sonuçta dönemin panoraması olduğu gibi çizilmiş, kitabın arka kapağında yazdığı gibi toplumbilimciler ve tarihçiler için iyi bir alternatif kaynak.

Frédéric kardeşimiz, zamanla dayımız etrafında dolanacağız metin boyunca. Kendisi her türlü deneyime açıktır, çok duygulu bir insandır. Coşkundur yani, her türlü duygunun kendisini olgunlaştıracağını düşünür, örneğin şöyle dolu dolu bir aşkın. Gecikmez de, vapurda gördüğü Madam Arnoux'ya abayı yakar. Aşık olduğu kadının romantik öykülerdeki kadınlara benzediğini düşünür; evli, çocuklu ve yeni bir maceraya aç. Aşkı o kadar coşkundur ki Werther'le özdeşleştirir kendini. "Charlotte'un tereyağlı ekmek dilimlerinden Werther'in niçin bıkmadığını çok iyi anlıyorum." (s. 564)

Deslauriers, Frédéric'in çocukluk arkadaşıdır, mantık insanı olduğu söylenebilir. Dostunu bu sevdadan kurtarmaya çalışır ve ilgili olduğu dönemin politik olaylarına karşı Frédéric'te bir bilinç uyandırmaya çalışır. Frédéric o sırada bir yandan hukuk okumaya çalışır ama derslere ilgi duymaz, aşkı yüzünden hiçbir şeye odaklanamaz. Sanat tarihi kitabı yazmak gibi pek çok tasarısı varsa da bunların hiçbirini hayata geçiremez. Mösyö Arnoux'nun sanat eserleri sattığı dükkana takılmaya başlar, bir yandan madamı nasıl görebileceğini düşünür. Bu sırada mekanda birçok kişiyle tanışır ki bu kişilere tembelliğimden girmiyorum, siyasi ortam değiştikçe kiminin oynaklığı ortaya çıkar, kimi hızla yükselirken kimi de çöküşe geçer. Banker, ressam, gazeteci, bir sürü insan.

Sonrası bir savruluş. Frédéric büyük bir servete konar ve taşrada yaşayan annesini ve sözleneceği Louise'i bırakıp Paris'e taşınır, dolu dolu yaşar. Birkaç metresi olur, yine de Madam Arnoux'yu unutamaz. Bir araya gelemezler; Madam Arnoux onu sevdiğini söyler ve işleri kötüleşen Mösyö Arnoux'dan gizli buluşmaya başlarlar. Adam çakozlar gibi olur ama çaktırmaz, sonra Frédéric Madam Arnoux'yu evine çağırır, kadın önemli bir sebepten gelemeyince de başka bir kızı çağırır, onunla sevişir ve acısını unutmaya çalışır.

Çok karakter var, Frédéric'in bir şehirde durmadan yürüdüğünü, birileriyle tanıştığını, tanıştığı kişilerden bazılarının zaman içinde tekrar karşısına çıktığını düşünün. Biri de kamerayı tutsun, hepsi kaydedilsin bunların. Kamera az da olsa başkalarını da gösteriyor ama karakterler durağanlık içinde.

Eskiden zaman bolken yazmaya daha çok enerjim vardı, şimdi katlettik güzelim kitabı. En sonunda Frédéric ve dostu Deslauriers hayatlarının muhasebesini çıkarırlar ve görürler ki biri coşkunluğundan yalnızdır ve parasızdır, diğeri de aşırı mantığı yüzünden.

19. yüzyılın en önemli metinlerinden biri, usta işi bir roman. Süper.
Yanıtla
2
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Usta ile Margarita
Can'dan çıkanında Bulgakov'u yakından tanıyan Sergey Yermolinski'nin güzel bir yazısı var.
Bulgakov'u nasıl bilirdiniz? Çekingen bir adammış, ömrünün sonuna kadar gideremediği bu kusuru belli etmemeye çalışırmış. Bağımsızlığını korumaya gelince iş değişiyormuş tabii, üstleriyle hayatı boyunca anlaşamamış ama tek isteği herkese örnek olmakmış çocukken. Hayatında da şen ve alaycı olmasının onu tanıyanlarda bir güvensizlik yarattığına şaşmamak lazım aslında; eserlerindeki iğnelemeler yazar kimliğiyle gerçek hayattaki kimliğinin karışmasına yol açıyordu muhtemelen. Oysa onun alaycılığı sadece ikiyüzlülüğe, uşaklık eğilimine ve yaşadığı toplumda çarpık olan ne varsa ona yönlenmişti.

Doktorluğu bırakıp yazarlığa soyunduktan sonra tiyatro için metinler kaleme aldı ve Bir Ölünün Anıları'ndaki mevzuları yaşadı. Stanislavski'ye kinlendi, oyunlarını değiştirmeye çalışmalarından bıkmıştı. Hep daha iyi bildiğini düşünen insanlar vardı, onlarla mücadele etmekten yılmadı. Yazarlık tutkusuyla otoriteye boyun eğmek arasında çokça kalmıştır, çoğunlukla da bir orta yol bulmaya çalışmıştır ama inceldiği yerden kopmuş elbet. Kopuştan sonra unutturulmaya çalışıldı. Eserlerinden hiçbir yerde söz edilmiyordu, zamanla edindiği yazar dostlarının garip sessizliği yalnızlığını daha da derinleştirdi. Stalin'e yazdığı bir mektuptan sonra memur olarak tiyatroya döndü, memuriyetin yaratıcılığını kısıtlamasından yakındı. Bağımsızlığını tam olarak elde edememişti yine. 12 yıl boyunca bu kitabı yazdı, sevdiği kadın yazım aşamasında daima yanındaydı. Usta ile Margarita, metinde yer alan bu karakterler bir ölçüde Bulgakov'la sevgilisidir. Neyse, Bulgakov yakalandığı hastalıkla uzunca bir süre mücadele ettikten sonra ölür. Stalin'in ofisinden gelen bir telefon gelir, birkaç yazar evi ziyaret eder. Hepsi bu. Tabutu yaşamında çok önemli bir yeri olan Sanat Tiyatrosu'nun önünden geçerken tiyatro çalışanları kendisini son bir kez selamlar. Büyük bir kalabalık uğurlar en son, unutturulmak istenen bu büyük yazar, Oğuz Atay'dan yaklaşık kırk yıl önce okurunun peşine düşen ve bütün engellemelere rağmen okurunu arayan Bulgakov ölümünden sonra okuruyla tanışır. Benzer kaderler.

Usta ile Margarita'ya gelince, saçmadır. Bir kere çerçevenin dışına çıkmak isteyen bir yazar Bulgakov, düzyazının kaldırılması gerektiğinden bahsetmişliği vardır. Belli bir forma bağlı kalmak istememektedir. Yine bağımsızlık. Gogol'ün zavallı hayaleti gibi Bulgakov'un Şeytan'ı da günlük yaşamın saçmalığındandır, beklenmeyenlerinden değil. Moskova'nın orta yerinde Şeytan nereden çıkar, romanın içinde formu parçalayan başka bir romandan. Bundan daha mantıklı bir şey olabilir mi? Olabilir, mesela şu an görme aracı olarak kullandığınız -başka zamanlarda yumurta kaynatmakta kullanıyorsunuz- gözleriniz bir anda eriyebilir. Bunun ihtimali vardır, mantıklı bir mevzudur bu. İnanmayan nedenselliği araştırsın. İsa'nın ve koca bir toplumun çarmıha gerilişi bana kalırsa aynı zamanlara rastlar. İmkansız değil.
İki bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde Usta'nın hikâyesini öğreniriz, Şeytan ve tayfası üstünden şöyle sıkı bir sistem giydirmesi görürüz ve ikinci bölümde asıl mevzu başlar: bağışlanma, daha doğrusu Usta'nın kurtuluşu. Usta ve Margarita, yukarıdan gelen bir istekle, Şeytan'ın da yardımıyla birlikte huzura erecekleri bir yere giderler. Moskova'da zamanla her şey normale döner ve Şeytan'ın yol açtığı karışıklık zaman içinde unutulur.
Özet geç diyenler için: Devlet güdümünde bir edebiyat olmaz. 1930'ların Moskova'sı. Tanrı öldüyse bu ne? Entelijansiyanın kokuşmuş kısmı kesilmelidir. Matta Levi'nin Yeşu'ya karşı hissettiğini Margarita Usta'ya karşı hissetmektedir. Özgürlük, akıl ve adalet!

Yanıtla
2
15
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Değişme
Yeni Roman'ın en önemli metinlerinden biri derler. Nesnelerle öznenin kesin bir ayrışması vardır. Olabildiğince dolaysız, benzetimsiz bir anlatımla öznenin saf bilinci ortaya çıkarılır, şeylerin dünyasından bağımsız bir anlatı. Tam böyle de değil, şeyleri olduğu gibi anlatmanın romanı, onlara verilen anlamlarla anlatmanın değil. Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman'da betimlemelerin, nesnelerin doğurduğu insandan bahsederken metinden bütün betimlemeleri vs. çıkardığımızda geriye pek bir şey kalmayacağını ifade eder. İnsan ortadan kalkacaktır bu durumda, öyleyse tam bir öznellik ve sadece insan önemlidir. Çok kabaca Yeni Roman böyle bir şey.

Bende bu versiyon var, 1973 tarihli ilk baskı. Nereden bulmuştum da almıştım, genelde her kitabımın hikâyesini bilirim ama bunu hatırlamıyorum. Neyse. Gördüğünüz gibi şömineden lokomotif çıkmaktadır. Saatin yansısı yerli yerindedir. Zaman akıştadır ve yol insanı değiştirir. Zamanla yolu pek ayıramam ben, o ilkokulda öğretilen zamanlı, yollu ve hızlı formülde bir yanlışlık olduğuna inanıyorum. Astrofizikçiler göreve.

Trenli bir hikâyemiz var. Calvino'nun Zor Sevdalar'ında Değişme'yi öykü olarak bulabilirsiniz, kitabı İstanbul'a götürmemiş olsaydım karşılaştırmalı bir şeyler yazacaktım ama kısmet değilmiş. Orada da sevgilisine doğru yola çıkan bir kardeşimiz vardı. Trenle. Bir de Trenin Tam Saatiydi var, o bambaşka bir şey. Sanıyorum içinde(n) tren geçen bir şey kötü olamaz.

Leon Delmont, Paris'te yaşayan, çalıştığı şirketin merkezi Roma'da olduğu için haftanın belli bir günü 22 saatlik Roma yolculuğuna çıkan biridir. Eşi Henriette ve dört çocuğuyla birlikte pek mutlu olmadığı bir yaşamı sürüklemektedir.

Tren yolculuğu başlar başlamaz kompartımanın ve diğer insanların betimlemelerini görürüz ama bir mekan yaratma çabası değildir bu, Delmont'un bir yaratımı da değildir. Adam ne görüyorsa biz de bütün çıplaklığıyla onu görürüz, herhangi bir anlam arayışına çıkmadan. Hatta ikinci çoğul şahıs kullanılarak anlatılan bir metinde Delmont olmaya zorlanırız, okurluğumuzdan emin olamamaya başlarız. Metnin sonlarında Delmont'un düşünceleri belirmeye başladığı zaman bağımsızlığımızı kazanırız, düşünceler okurun olamayacak kadar öznel bir hale gelir. Öncesinde -geri dönüşler haricinde- tam bir algı paylaşımı vardır.
İki farklı şehir imgesinin çatıştığı bölümler geri dönüşlerdedir. Bu geri dönüşleri biraz anlatayım. Kompartımandaki insanlara isim vermeyle başlayan ve uydurmasyon yeni bir yaşam kazandırmaya kadar giden gözlemler sık sık gelecek planlarıyla ve hatıralarla kesilir. Üç ana bölüm, ara kesitler ve boşluklarla bu akışlar, bağlantılar kurulur. Gündüşü görürsünüz ya, daldıktan sonra bilincinizi kazanıp tekrar daldığınızı düşünün. Anlatım tekniği bunun gibi bir şey işte. Zamanın akışını adamımızın gözlediklerinden anlarsınız. Bazen bir motosikletli, bazen bir araç, yemek araları ve kitabını koltuğa koyup kompartımandan çıkma mevzuları. Günlük yaşamımızın farkına varamadığımız anlarıdır bunlar, genelde pek üstünde durmadığımız ve hayatımızın büyük bir bölümünden ibaret olan anlar. Dizilerde izleriz hani, Friends'te mesela, karakterlerin hayatı pek hareketlidir, hep bir şeyler olur falan. Öyle değil, sadece izleyiciyi sürükleyen olayları görürüz, günlük yaşamları hemen hiç gösterilmez. Alışveriş yapmalarını, kitap okumalarını izlemeyiz dakikalarca. Bu kitapta bu anları göreceksiniz işte. Yazı bir yolculuk, farklı yollardan gitmek isterseniz bir deneyin bunu.

Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü
Freud'un savunma mekanizmalarından biriydi; yapmak isteyip de yapamadığınız ve sizi yarım bırakan işleri başka türlü yapmaya çalışırsınız. Mesela hukuk okumak isteyip de öğretmen olan bir arkadaşım var, disiplin kurulunda yer alıyor her sene. Buna benzer bir şeyler. Bu şoförümüzün de hikâyesi bu ama sırf kendisi yok işin içinde, Keret yine beyin formatlayıcı öyküleriyle okurun façasını çiziyor. Cırt!
Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü: Birinci tercihine puanı yetmediğinden ikinciye yerleşip otobüs şoförü olan bir adam hakkındadır. Bu kardeşimiz geç gelen yolculara kapıyı asla açmaz, Tanrı'nın prensiplerine sahiptir. Geç gelen cezasını çeker. Bir de Eddie var, o her yere geç kalır. Bir kızla buluşmaya giderken bile. Şoförümüz ilk kez geç kalan birine kapıyı açar, Eddie'nin otobüsü yakalayamayınca emmi çömmesiyle, dolu gözlerle üzülmesi dokunur biraz. Eddie'nin buluşacağı kız randevuya gelmez, bizimki dönüş yolunda aynı otobüse rastlar ve şoför ikinci kez Eddie'yi bekler. Eh, Tanrı'nın da gözdeleri vardır, en azından merhametlidir, öyle değil mi?

Goodman: Kim Goodman? Bir zamanlar en yakın arkadaşının karısıyla yatan mı, en yakın arkadaşının idamından önce arkadaşını son bir kez görmeye giden mi? İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler'in tek bir öyküye indirgenmişi.

Duvardaki Delik: Udi kardeşimiz her gün görebileceğimiz bir deliğe haykırıyor. ATM deliği bu. Binalarda olur ya. Kasabalarda, köylerde falan da rastlarsınız; iki bina arasında sürtüne sürtüne yürüyebileceğiniz boşluklar olur. Küçücük bir bahçeciğe çıkarsınız belki. Periler, cinler, umacılar ve pek çok şey orada beklemektedir. Udi'nin haykırışına bir melek cevap verir. Uçamaz, dilekleri yerine getiremez ama melektir basbayağı. Udi'nin yanında olsa yeter. Bir gün yetmezse, Udi meleği şöyle bir itip beş kat aşağıdaki betona sümük gibi yapıştırırsa meleğin melekliğinden şüphe eder misiniz? İnsanların yanında her şey kirlenir, o yüzden ben etmezdim.

Cehennemden Bir Hatıra: Özbekistan'da Cehennem'in arka kapılarından birine yakın kasabalarda neler olduğuyla ilgili. Bu kapıların varlığı unutulmuş olsa da acılı ruhların ortalıkta dolanmaları... Yine de hiçbir şey kanıtlamıyor, ne pis dünya. Kanuni'nin Mesih şehre giremesin diye Kudüs'te ördürdüğü duvar bir işe yaramayacak, Mesih Cehennem'den geçip bir kadeh şarap içebilir. Acılı ruhları da kurtarır o arada, fena mı?

Domuzu Kırmak: Bart Simpson bebeği isteyen çocuğa babasının aldığı domuz kumbarası Margoris'in başına gelenler... Çocuk kumbarayı çok sever ve kırmak istemez, babasının verdiği çekiçle öylece durur, bir güne daha ihtiyacı olduğunu söyler. O gece domuzu çayırın orta yerine bırakır.

Ne istediğimizi gerçekten biliyor muyuz?

Emniyet Mandalı Açık: Hay... Düşmanınızdan ne farkınız var? Birbirinize benzediğiniz ölçüde düşmansınız, farklılıklarınız arttıkça çatışacak bir şeyiniz de kalmaz. İsrailli bir askersiniz, nöbet yerinizde sizi taciz eden bir Filistinli var. Bir gün dayanamayıp silahınızı doğrultuyorsunuz ve üstlerinizden şamarı yiyorsunuz. O Filistinli ile aranızda bir tüfek var, bütün farklılığın sebebi bu. Tüfeği adama veriyorsunuz, tetiği çekiyor. Hiçbir şey olmuyor, silah boş. O zaman aranızda hiçbir fark kalmıyor ve adamın ağzını yüzünü kırıyorsunuz. "Justified violence" dedikleri dalga. Savaştıklarımızdan farklı şeyler değiliz.

Uçan Santiniler, Korbi'nin Sevgilisi, Ayakkabılar ve pek çok güzel öykü var, bir de meşhur filmin öyküsü burada: Kneller'in Mutlu Kampı. Okusanız ne güzel!
Yanıtla
2
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Roman Kurgusu ve Yapısal Çözümleme
Göstergebilim deyince akla -tamam şimdi buldum- her an onun adı gelen amcamızdan bir Yeni Roman incelemesi. Metinleri kaos olarak değerlendirirsek kuramlar bu kaosun içindeki düzenin ortaya çıkmasını sağlıyor, Mehmet Rifat'ın aynı zamanda doktora tezi de olan bu çözümlemede Değişim'in dizgeli yapısı ortaya çıkarılıyor. Biz de Butor'nun aklını seviyoruz.
Öncelikle yöntemsel yaklaşımını açıklayan Rifat, üretimsellikten yazınsallığa doğru çizdiği yolda anlatım-içerik ilişkisinden bahseder. Kavramların içeriği müstakil olarak belirliyken bir araya geldiklerinde çok boyutlu bir yapı oluşturarak farklı bir "anlam evreni" oluştururlar. Metni oluşturan parçaların eklemleniş özelliklerini belirlemek, her bir paragrafın, tümcenin yazınsal göstergebilim açısından işlevini/anlamını ortaya koymak metne farklı yaklaşımlar kazandırır. Bu açıdan Değişim'deki anlatım yöntemi, paragraflar, boşluklar, metni oluşturan her şey yani, birbiriyle olan ilişkileri bakımından incelenir.

Yapısal düzen, kurgu üç ayrı düzlemde inceleni: Anlatı evreninin düzeni, baskı düzeni ve bölümlenme düzeni.

Anlatı evreninin düzeninin incelenmesi "Siz"li anlatım ile başlar. Bu anlatım yöntemi anlatıcı-kahraman-okur düzenini ortaya çıkarır. Metnin bazı bölümlerinde anlatıcı ve kahraman aynı düzlemde birleşir. "Anlık bilinç parıltıları" şeklinde not almıştım ben, bu parıltılar genellikle kompartımanın gözlemlenmesinden hemen önce veya sonra ortaya çıkar.

Şehirler ve kadınlar... Yakınlık/uzaklık ilişkisi, Delmont kardeşimizin iki kadınla ilişkileriyle özdeşleşir. Roma'daki kadın iyidir, Paris'teki kötüdür ve şehirlerin duyguları kadınlarla ilgilidir. Değişimlerini izlemek ilginç.

Baskı düzeni bölümünde metnin iki beyazlık arasında yer aldığı söylenir. Metnin beyazlıkla açılıp beyazlıkla kapanması, sonun başlangıç ve başlangıcın son olduğunu belirtir. Önemli olan yoldur diyeyim; kişi başladığı noktaya döner ama ne yolculuğun başındaki kişidir artık, ne de başladığı nokta aynı kalmıştır. Altbölümler-anabölümler ve her türlü beyazlık benzer bir şekilde incelenir, sayısal verileri ortaya çıkarılır. Zamanla ilişkili şeyler. Zamanın kullanımı bütün beyazlıkları, yazılı bölümleri içerir ve onların içinde yer alır. Mekanlar da öyle.

Değişim'in ardından okunursa pek faydalı. On numara bir çözümleme.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Odamda Yolculuk
Yürümek Thoreau'dan Woolf'a pek çok yazarın zihnini üzüm kurusu ve pekmez kadar açmıştır. Yolculuk daha doğrusu; bir yerden başlayan ve nerede biteceği belli olmayan, alnın çatına takır takır yağan bir im boranı. Dolmayı bekleyen çoğu boşluğu doldurur, geri kalanlardan siz sorumlusunuz. Yeterince gitmediniz demektir. Ben şahsen yaşadığım yerin kalesine -ki var olsun, bir senede verdiğim otuz kilonun çoğundan mesuldür- koşarken hayatımı tekrar tekrar kurarım. İnsanları kurarım, evreni kurarım. Canlanan görüntüler gün düşlerine dönüşür de ölümü dahi severim, anın keyfine varmamı sağladığı için. Birkaç adım yeter, Şirinler'i görürüm yahu.

Bu dayımız, bir düello sonucunda ceza olarak hapsedildiği odasını adımlarken dört duvarı zamanın içinde eritir, eşyaların ruhlarını kendisininkiyle birleştirir ve sonsuz bir mekanın tuhaf, şen havasıyla oradan oraya yürür de yürür. Kendine ait bir odası vardır ve yazması için de kağıdıyla kalemi.
"Gerçekten de herkesten gizlenerek çekilebileceği küçücük bir odası bile olamayacak kadar bahtsız, terk edilmiş olabilir mi insan? İşte, yolculuğun bütün hazırlığı bundan ibaret." (s. 9)

Maistre odasını okur için kurar. Dikdörtgen, çevresi otuz altı adım, tablolar ve kitaplarla dolu. Hayallere dalınacak bir koltuk. Tablolar haricinde duvarlarla ilgili bir şey bilmeyiz, duvarlar kurulmamıştır. Her bir adım başka bir düşü simgeler. Her bir eşya okura hissettirilmeyen duvarlardan, bilincin sonsuz çizgisinden kurtulan ruh için bir çatlaktır. Maistre için ruh ve beden düalist bir yapı oluşturur, Descartes'ın beden-akıl kurulumundan biraz farklıdır bu yapı; "hayvan" ve "ruh" heterojen bir birlikteliğin yapı taşlarıdır, birbirlerinin denetimine ihtiyaç yoktur. Maistre, bedenini geride bırakıp ruhuyla yapmaktadır yolculuklarını.

Eski arkadaşlar, felsefeciler, Maistre'nin ziyaretçileridir. Dayımız onlarla konuşur, tartışır, gevezelik eder. Tabloların renklerinden, kitapların sayfalarından kırk iki günlük düşsel yolculuk malzemesi çıkarır. Denemeye benzer bir anlatı. Müziğin diğer sanatlara göre daha daha boş bir kafayla yapılabileceğini söyler mesela, motor beceri denen zımbırtı. Hipokrat, tıptaki gelişmeler karşısında şaşkınlığa düşer. Perdeler çekilir, anlatıcı karanlıkta kalır ve dekor kurulmuş olur. Düşler tiyatrosu!

Yol her an gidiliyor, hissediyorsanız bu kitabı seversiniz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yoldan Geçen Adam
Erhan Bener gibi diplomat bir yazar. Büyükelçilik dahil olmak üzere memleketi süper temsil etmiş, yanında ödüllü tiyatro oyunları yazmış, öykü ve roman türünde eserler vermiş bir amcamız. Ölümü Bekleyen Kent, 1997 Orhan Kemal Roman Ödülü'nün sahibi. 2012'de hayatını kaybetmiş Yıldırım Keskin, okurlara bu karanlık adamı keşfetmek kaldı.
Keskin'in kara öyküleri insanın süreğen tedirginliklerinin belli izleklerle bir araya gelmesinden oluşuyor ve bir diğerini tanıyamama sıkıntısıyla baş edememek, ardından gelen özdeşim problemi hiçliğe giden bir yol açıyor. Bu bağlamda yaratılan dünyada karakterlerin kendine yer bulma çabası kimlik krizlerini tetikliyor; neredeyiz ve yolculuk nereye devam edecek? İnsanlara tabii, bütün sancılarına ve korkularına rağmen yolculuğu sürdüreceğiz.

Yoldan Geçen Adam: "Sıcaktı." Maskeli, sarı çorap üzerine mor ayakkabı giyen bir adamın umursamaz yürüyüşü sıcak havayla birleşince herkesin ilgisini çeker. Peşine takılanlar adamın kim olduğunu sorup durur. Boşluklarla ayrılmış her bölüm, başa yazdığım ilk cümleyle başlar. Birçok kişi maskeli adamı görür, karakterler birkaç kısa cümleyle örülür ve herkes adamı takip eder. Adamın arkasında kalabalık birikir, soruların cevaplanması gerekir. Bir polisin adamı vurmasıyla gizem çözülür. Hiçbir şey. Toplumsal paranoya bilinmeyeni ortaya çıkaramasa da yok eder, böylece çözüme kavuşulur. Sade bir yol; soru işaretlerini silahlarla yok etmek kolaydır. Bunun için kaç ölünün gerektiğini bir düşünmek gerek.

Ben Kimim?: Siz olduğunuz kişi değilsiniz. Eşiniz de değil. Çocuklarınız hiç değil. Sizin işiniz asıl işiniz değil. Adınız farklı, yaptığınız iş farklı. Bunu kabul etmelisiniz. Bunu kabul etmek çok kolay. Bunu kabul etmeniz için aynı cümleyi bunu kabul etmeniz için aynı cümleyi bunu kabul etmeniz psikolojik baskı uygulanabilir. Kabul etmezsiniz, kim olduğunuzu sizden iyi kim bilecek? Hayır, başkalarının bilmesine imkan yok. Olmaz mı, cinsel organınıza verilen elektrik bilir. Sopalar bilir. Kerpetenler bilir. Kim olduğunuzu en iyi acı bilir. Mesela Theon Greyjoy kim olduğunu biliyordu. Bir zamanlar.

Diyalog öykü. Tepenizde sadece yüzünüzü aydınlatan ışığın varlığını bile hissedeceksiniz.

Yıldızlar ve İnsanlar: Fransa'da çeşitli milletlerden müteşekkil bir arkadaş grubu, bir tane Türk var. Otobiyografik bir mevzu olabilir. Cezayirli arkadaşın memleketinde savaş var ve köyü yakılmış, ailesinden haber alamıyor. Kimi ailesini, kimi arkadaşlarını araya sokarak Cezayirlinin ailesinden haber almaya çalışıyor ve yapacak bir şey kalmayınca dansa gidiliyor. Yaşam bir şekilde devam ediyor, ölümün biyolojik engeli kalkmadıkça -ailenin ölümüyle bu engel kalkar ama karşıdan karşıya geçerken kafanıza bir piyanonun düşüp düşmeyeceği hakkında kesin bir şey söyleyemeyiz tabii- dans edilebilir, yıldızlara bakılabilir ve savaş kahramanlarının heykelleri hakkında atıp tutma hakkı sabittir. Anlatıcının heykellerle alıp veremediğini -savaşın ne kadar da kötü bir şey olması gibi- takdir ediyor, şöyle bir bölümünü de alıyorum: "Brezilya'nın kuzeyinde Bahia kentinin en görkemli alanında bir anıt varmış. Dört köşesinde birer kadın poposu bulunurmuş bu anıtın. Her kente dikilmesi gereken anıt budur kanımca." (s. 55) Hay yaşa!

Kutsal Canavar (Bağışlanmış Canavar): Tiyatrocu bacımız geçen yılların ağırlığını omuzlarında hisseder, repliklerini unutur ve üç yüz kez aynı oyunu oynadıktan sonra tiyatroyu bırakmaya karar verir. Bir an.

"'Bir insan kendi yaşamına karşı savaşmaz Béatrice... savaşamaz...'" (s. 76)

Safa Bey: Mahmut Bey'in evinin önüne bir adam dadanır, ilk öyküdeki adam gibi bir adam. Gece gündüz aynı noktadan eve bakar. Safa Bey'i beklemektedir sözde, mahallede öyle biri olmamasına rağmen. Adım adım yükselen gerginliğin sonucu ev değiştirmeye kadar gider, Mahmut Bet ve ailesi başka bir semte taşınır. Sürpriz; gece aynı adamı karanlıkların içinde eve bakarken görürler. Yabancılıktan kurtulamama paranoyası.

Yaşamın Karanlık Sularında: Evet, Keskin'in anlatısının zirve yaptığı nokta burası zannediyorum. Zamanında ASALA'nın Türk diplomatlara suikast üstüne suikast düzenlemesiyle konsolos çalışanları silahlandırılır ve korkunun her ana işlediği bir kubbede değişim, sorgulama başlar. Güvenlik kaygısı, kişinin korumalarla, çelik yeleklerle çevrildiği bir zamanın geçmesini beklemesini sıkışmışlık duygusuna hapseder. Hiçliğe bir pencere açılır.

"İnsanın dramı, yaşamın hiçliğinde değil, o hiçe inanmamaktaki ısrarındadır." (s. 122)

Giovanni Papini'nin de kafayı kırdığı bir mevzuya rastlıyoruz: "İnsan, yaşamını bir giysi gibi çıkarıp yanına koyabilse, ya da bir yılanın derisinden sıyrılması gibi, yaşamından çekilebilse..." (s. 122)

İnsanın kendini sürekli yenileyen doğasından kaçmak mümkün değil, insan kendine mahkum. Başkalarının cehennem olmadığı durumlar -ki bence bu durumlar da iyidir, dışlanmaması gerekir- bu sancıyı ortadan kaldırabilir, bir başkasında kendini arayış başladığı zaman insanın özü birçok parçanın farklı anlamlar, duygular vs. kazanmasıyla ayrıldığı gibi tekrar birleşir, bize her an farklı bir benlik kazandıran budur. Silahların tehdidi altındayken bunu duyumsayamamanın dehşetini düşünün bir. İnsan boşluğu hissettiğinde bir parçasını o boşlukta bırakır, geri alamamacasına.

Keskin'in öyküleri insanın dipsiz çukurunda yankılanıyor, dinlemek isterseniz...

Yazarın üç favorisini ekleyerek bitiriyorum: Malraux, Faulkner, Celine.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aşksız İlişkiler
Belacqua'nın beyin dumurundan görüldüğü üzere dünya pek renksiz, kadınlar ruhsuz, entelijansiya dalgaya mahkum. Yani adam öldü diye kimse hayvan gibi şi yapmasın yani. Belacqua kardeşimiz eppek seçerken anlatıcımıza göre işi bilmeyen biri eline yüzüne bulaştırırdı her şeyi. Evet arkadaşlar, eppek ve peynir seçimi haricinde Belacqua ruhsuzunun bir şey yapmak için ne bir amacı ne bir enerjisi vardır. "Bu toplumdışı varlık kolay kolay ölemeyecektir." (s. 10) Sebep olduğu acılar arttıkça ölümü çok kolay olur aslında. Saçma ölür, yaşadığı gibi. Belacqua Shuah, Dante'den çorlanmış adının hakkını verir; son anına kadar tembelliği sürdürür. Sonrasında da sürdürmüştür sanıyorum, Araf'taki zamansızlıkla yaşamı arasında bir fark yok.
Birkaç öyküden, birkaç Belacqua'dan oluşuyor kitap. Zamanlar belirsiz, birkaç değini dışında yorum yapmak zor. Gerçi yukarıda bahsettiğim gibi zamanın pek önemi yok.

Belacqua Shuah edebiyat eğitimi almaktadır, şarap içmeyi ve kadınları sevmemektedir. İlkini biraz seviyor doğrusu, ölünün ardından yalan konuşmayalım. Bazen anti-kahramanlığı da vardır. Akşamdan akşama yabancılaşmaktadır. Topluma. Sevdiği kızlardan birinin babası için serseridir, sevdiği kadınlardan biri için kavuşulamayan aşıktır falan. Bir arkadaşının anlattığına göre tekbenciliğinin zirvesi olarak uzam değiştirmek ister sık sık. Yola koyulduğu vakit keyifsizliğinden kurtulamaz, dönüşünde kendini dışavurma kaygıları yüzünden insanlarını benliğini kıstırır, parçalar. Bu yüzden belki, pek arkadaşı yoktur. Yakınlık kurabildiği insan yoktur diyelim, etrafı insanlarla dolu çünkü. "Devingen duraklamalar" dediği mevzuda rastlantılardan kaçınmaz, onlardan korkmaz ama bilinçli hareketlere meyli de yoktur açıkçası. Düşüncelerden kurtulmak, harekete geçmek için her şeyini verebilir. Vermez aslında. Çelişkilerin adamıdır, ciddi biri değildir. Bu yüzden yalnızdır. Bir şeyler hissedebildiğinden şüphe duyulsa kimse sesini çıkarmaz. Yanağına şamarı indirseniz görmezden gelinir. Hatta ardından içki ısmarlarsanız dostunuz bile olabilir adam, unutur çünkü. Umursamaz ya da. "Başıboş dolaşarak geçirilen yıllar bir uyuma ve bir unutuştur, gururlu bir ölü nokta." (s. 41)

Platon giydirmeleri, bellek-yaşam ilişkisi Belacqua'nın ağzından zorla alabildiğimiz bir iki sözcüktür. Kendiye ilgili. Platon olayını Belacqua söylemez, tamam. K. A. veya Öğrenci söyler ki bu sonuncusunun adını hiçbir zaman öğrenemeyecekmişiz anlatıcının söylediğine göre. Öğrenebiliriz, Beckett bu adam. Bu öğrenci Beckett. İnanmayan araştırsın.

Kadınlarla ilişkilere gelirsek böyle bir adamdan beklenen şeyleri görürüz aslında; ilişki kurduğu kadınların çoğu mezara gider. Bisiklet derdine biri, bir diğeri artık başına ne geldiyse. Bir ilişkisini aldatmanın sağlıklı olması üzerine temellendirir mesela. Ölen kadınların ardından ağlamaz. Kendi ölümünde de ağlanmaz.

Hayatı "şakalar dizisi" olarak gören bir adam, kara bir dil, zor metin. Olley!
Yanıtla
2
6
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Güz Gelmeden
Baran'ın temel izleği aslında; karakterlerin geride bıraktıklarıyla yüzleşmesi. Yüzleşememesi. Bir yarayı kanırtmak gibidir. Huzursuzluk. Deniz kıyısında güneşin batışını izlerken varlığınızın altında ezilmenize yol açar. Mercek değişti, dünyayı daha koyu görüyorsunuz. Kurtulamıyorsunuz. Tanrının bin bir gölgesi olan renkleri karıştırdınız, hangisiyle mutlu oluyordunuz, hangisi güneşin batmasıydı, sizi diğerlerinden ayıran renginiz hangisiydi? Soldunuz. Kapaktaki feneri görüyorsunuz, ışığını ayırt edemezseniz... Belki de gitmek iyi bir fikir değildir. Bavulunuzda çözemediğiniz mevzularla gittiğiniz her yer aynı.
Kocaeli'nin Karadeniz kıyısında bir sahil kasabası: Yeşilçay. Zengin bir adam, komünist oğlu ve ölen annenin ardından kardeşine karşı annelik görevini üstlenmiş kızı. Bir adet yaşamını geride bırakmaya çalışan avukat. Bir adet aşık olunacak kız, kızın moderniteyle gelenek arasında sıkışmış annesi. Fenerde yaşayan bir akıl hocası. Aşık olunacak kızın ansızın gelen ülkücü kuzeni. Minicik bir kasabada kesişen hayatların birbirini yıkışını göreceğiz. Bir parça umut da var; bazıları kaçışlarına son verebiliyor ama bedelini ödedikten sonra. Geçmiş şöyle dolu dolu göğüsleyemedikten sonra... Geçmiş meydan okunacak bir şey değildir.

Suat nam avukat amcamız Bir Solgun Adam'ın ta kendisi olabilir diye düşündüm, farklı çocuklarla ve eşle. Kitap okuyacak, yaşamaya çalışacak bolca zamanı var. Sol görüşlü öğrencilerin fahri avukatı ne için mücadele ettiğini düşünecek ve sonuçta her şeyi bırakıp Yeşilçay'a yerleşecek. Sessiz, sakin bir yer. İnsanın olduğu yerde böyle bir şey mümkünse.

Erol. Zengin adamın oğlu. İstanbul'a denizcilik okumaya gittikten iki sene sonra çökmüş bir halde dönmesi, babasını çok üzse de ablası tarafından anlayışla karşılanıyor. Hücre evlerinde geçirilen iki yıl avukatınki gibi yılgınlıkla sona ermiyor. Bomba yol açıyor her şeye. Ülkücülerin uğrak yeri olan bir kahveye atılan bomba. Erol'un kafasında derin bir uğultu. Kopmuş kollar, bacaklar. Aklına her geldiğinde bayılıyor Erol, travmadan kurtulamayacak gibi geliyor. Yeşilçay'da, geride bıraktığı can dostundan da uzaklaşmış, eski yakınlıkları yok. Bir kızı seviyor o da, istiyorlar. Mutlu sonun aslında mutlu son olmadığını fark ediyor Erol, sahip olacağı şeyleri gerçekten isteyip istemediğini düşünmek zorunda, anlamak zorunda ama pek zamanı da olmuyor açıkçası; Yusuf'la karşılaşıyor.

Yusuf, ülkücü kardeşimiz. Avukatı ve Erol'u tanır tanımaz onlardan nefret ediyor ama saldırıya geçmemesi gerek; cinayetle sonuçlanan eylemlerinden sonra örgüt tarafından gizlenmesi için gönderilmiş. Bir gece evinin önünde bekleyen adamlardan kaçmak için saklandığı fabrikada birini öldürmeye karar verene kadar saldırıya geçmiyor. Yukarıdakilerden biri veya bahsetmediğim diğerleri için kötü bir son. Bu bölüm atlanmış, sadece karşılaşmaları anlatılıyor ve ölümün ardına geçiliyor. Metnin süreğen zaman algısı bozulur gibi oluyor burada, olumsuz eleştiri olarak bir tek bunu söyleyebilirim.

Birkaç kişi daha, dediğim gibi. Bazı hayaller yıkık, bazıları yeni yeni oluşuyor. Küçük kasabanın insanlık halleri. Küçük kasabalar sayın okurlar, oraların insanlarını anlarsanız doğasını anlarsınız. Geçmişini anlarsınız. Yeşilçay'ın hırçın denizi ve durağan ormanı arasına sıkışmış insanlarında her şeyi bulabilirsiniz. Hepsi Hepsi Hayat Nasıl Olsa demiş Zardanadam. Elbet.
Yanıtla
6
0
Destekliyorum  1
Bildir