Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tanpınar'ın İzinde Beş Şehir
Alberto Manguel’e sevgim, saygım, hayranlığım malumunuz. Tanpınar’ın izinde kendisinin meşhur beş şehrini (Ankara, İstanbul, Erzurum, Konya ve Bursa) gezip anlattığı bir minik seyahatname olan bu kitabını okumayı özellikle erteliyordum; hayal kırıklığına uğramaktan korktuğumdan değil de çok seveceğimi düşündüğümden, ancak öyle olamadı maalesef.

Manguel’e belki çok kızmamak lazım, malum biz kültürüne, tarihine, kent hafızasına pek sahip çıkmayı becerebilen bir millet değiliz maalesef, dolayısıyla Manguel’in gezip gördüğü şehirler de Tanpınar’ın anlattığı şehirler değil şüphesiz. Ancak Manguel bir seyyah gibi değil de, bir turist gibi geziyor sanki bu şehirleri, üstelik de kendisi kadar geniş bir perspektife sahip birinden beklenmeyecek denli Batılı bir turist gibi. Etrafındakilere bakışı, inatla egzotik olanı bulup şaşırmaya çalışan sıradan bir turistin bakışından daha derinlikli değil maalesef. Üstelik anladığım kadarıyla bu gittiği şehirlerde birkaç günden fazla geçirmemiş; yani görünenin ardına bakmaya yahut gözünü kapatıp sezgilerini çalıştırmaya, hissetmeye, koklamaya, içine girmeye pek çalışmamış gibi gözüküyor.

Haliyle metin de epeyce oryantalist ve aynı oranda da yavan kalıyor maalesef. Türkiye, şüphesiz ki öyle kolayca anlaşılamayacak denli katmanlı bir ülke, kültürümüz dediğimiz şey binlerce yıl içinde bambaşka toplululukların katkısıyla bugünkü halini almış, epeyce girift bir yapı, dışarlıklı bir gözün onu kolayca anlamasını beklemek, Manguel gibi derya deniz birinin gözü dahi olsa haksızlık belki ama dediğim gibi: bakma biçiminde bir sorun var bence işte.

Her ne kadar yine birikimini ortaya koyduğu, zihninin oradan oraya uçuştuğu yerleri okumak keyif vermiş olsa da, benim için Manguel külliyatının zayıf halkalarından biri olarak kalacak bu kitap. Şiirli, güzel cümlelerle dolu ama içerik itibariyle yüzeysel ve sığ kalan bir metin, maalesef.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Şairliğiyle bildiğimiz Ahmet Rıfat İlhan'ın ilk öykü kitabı Köpük Beyazı. Normalde şiir dilinin öykülere sirayet etmesini beklenir, hatta öykünün bilindik yapısının dışına taşma, anlatıya kayma riski de belirir. Bu ikisi de Köpük Beyazı'ndaki öykülerde bulunmuyor. Kitapta iki bölümde yer alan on metin öykünün sınırları dahilinde kalan yapıya sahipler. Her biri beşer öyküden oluşan "Sanattan" ve "Hayattan" adlı iki kısım bulunuyor eserde. Bu da yazarın yapı için de düşündüğünü gösteriyor. Kendi öykü zevkim üzerinden söylersem "Sanattan" bölümündeki metinlerin bana pek değmediğini belirtmem gerekiyor. Bunun temel nedeni gerçek hayatla olan ilintisinin zayıflığı. Yine de ayakkabı boyacısı Ali'nin anlatıldığı "Atölye" öyküsü zihnimde yer etti. "Hayattan" kısmıysa isminden de anlaşılacağı üzere yaşamla daha ilintili öykülerden oluşuyor. Buradaki metinleri gerçeklikle kurduğu bağ nedeniyle daha çok sevdiğimi söyleyebilirim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Geceleyin Kütüphane
Manguel muazzam bir entelektüel ve müthiş bir okur; orası kesin, ancak okumak, kitaplar ve kütüphaneler üzerine söylenecek her şeyi bence söylemiş durumda. Bu kitabı belki Okumanın Tarihi, Okumalar Okuması yahut Merak'tan önce okusam daha çok severdim ama bunların üstüne pek olmadı maalesef. Manguel bu defa kütüphaneler üzerine yazıyor, biraz kendi kütüphanesi, biraz başka kütüphaneler (bunlar görece ilginçti) ama işte daha önce söylediklerinden çok da farklı bir şey söyleyemiyor.

"Mit olarak kütüphane", "Ada olarak kütüphane, "Kimlik olarak kütüphane" gibi heyecan verici alt başlıklara sahip olsa ve ilginç anekdotlar barındırsa da, beni heyecanlandırmadı kitap.

Bir de çeviriden ve çevirmenin tercihlerinden ötürü epeyce sıkıntı yaşadım. Öncelikle metnin muhakkak gözden geçmesi lazım, çok ama çok sayıda düşük cümle var. Buna ilaveten, çevirmen adı geçen herkes için dipnot (son not da değil, dipnot) koymayı tercih etmiş, o nedenle 2 cümlede bir durup sayfanın altına bakmak zorunda kalıyorsunuz. Bakmamaya çalıştım ama sayfanın altında olunca insanın gözü kayıyor, keşke bunlar en azından son not olarak konsaymış. Bir de yani Proust'un, Dante'nin, Goethe'nin kim olduğunu bilmeyen insan zaten bu kitabı okumaz ki, bu kadar bilinmiş isimlerin kim olduğunun dipnotla açıklanmasına sahiden hiç gerek yokmuş, okuma ritmimi fena halde düşürdü maalesef.

Umduğumu bulamadım yani. Yine de sevdiğim kısımlar oldu elbette, en kötü Manguel kitabı bile kötü bir kitap olamıyor zaten. Şu alıntıyla bitireyim: "Goethe, 'Homeros'un şarkıları,' diye açıklamıştı, 'binlerce yıldır geleneklerin üzerimize bindirdiği korku dolu ağırlıktan bir an bile olsa bizi kurtarma gücüne sahiptir.' Kirke'nin mağarasına ilk giren, Ulysses'in kendisine Hiç Kimse dediğini ilk duyan olmak, kuşaklardır, Odysseia destanını ilk kez açanlara defalarca tanınmış bir hak olarak her okurun gizli dileğidir."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Resimleri Okumak & Sanata Baktığımızda Düşündüklerimiz
Alberto Manguel külliyatı yolculuğum sürüyor, sondan bir önceki duraktayım, vay canına. Edebiyata dair denemeleriyle tanıdığımız yazar bu defa resim ve heykele dair denemeleriyle karşımızda. Ancak elbette ki edebiyata sıklıkla başvuruyor ve tıpkı bir kitabı okur gibi sanat eserlerini “okuyor” bu kitabında.

Genelde bir sanatçının spesifik birkaç eserine odaklandığı bölümlerin “idrak olarak imge”, “şiddet olarak imge”, “bilmece olarak imge” gibi alt başlıkları var. Kendine çizdiği bu çerçeve dahilinde eserleri anlamaya çalışıyor. Biraz kişisel olarak kendisindeki yansımasını aktarıyor, biraz da sanat tarihinde neye karşılık geldiğini, neyi değiştirdiğini anlatıyor.

Açıkçası büyük bir müzeyi kendisinin rehberliğinde gezmek gibi bir deneyimdi, ben çok zevk aldım. Son zamanlarda okuduğum Manguellerde biraz hayal kırıklığıma uğramıştım malum, tekrar barıştık diyebiliriz bu kitapla beraber. Yaptığı işin bildiğimiz sanat eseri okumalarından oldukça farklı ve özgün olduğunu söylemek lazım. Kendisinin ön sözdeki ifadelerini burada hatırlatmak iyi olabilir: “Bu kitabı yazmaya başladığımda, duygularımız hakkında yazacağımı, duygularımızın sanat eserlerini okumamızı nasıl etkilediği (ve okumamızın duygularımızı nasıl etkilediği) üzerine yazacağımı sanıyordum. Kendimi, hayal ettiğim bu hedefin çok, çok uzağında bir yerde bulmuş gibi görünüyorum. Ne yapalım, Laurence Sterne hem de ne güzel demişti: ‘Bu işin içinde kaderin bir parmağı olmalı: çünkü benim yola çıkıp da dosdoğru önceden tasarladığım yere gittiğim nadiren görülmüştür.’ Bir yazar (ve okur) olarak, inanıyorum ki, bu, her nasılsa, hayatım boyunca şiarım olmuş olsa gerek.”

Vardığın yeri çok sevdiğim valla ben sevgili Manguel. Hem bildiğim eserlere senin gözünle bakmaktan, hem bilmediğim türlü eseri öğrenmekten, hem de bildiğimi sandığım sanatçılar ve eserlerle ilgili yepyeni şeyler işitmekten (Picasso ve Caravaggio bölümleri özellikle) büyük memnuniyet duydum.

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Efsanevi Yaratıklar
Alberto Manguel ile bir süredir ayrı kalmıştık, Efsanevi Yaratıklar vasıtasıyla tekrar kavuştuk. Özleşmişiz!

Manguel’in yaratıkları bildiğimiz anlamda yaratıklar değil, “yaratılmış”lar aslında onlar. Manguel, hayatında yer etmiş kurmaca karakterlerin / yaratılmışların bir dökümünü sunuyor bu kitapta.

Şöyle başlıyor Efsanevi Yaratıklar: “Biyoloji bize kanlı canlı varlıklardan türemiş olduğumuzu söylüyor ama içten içe biliyoruz ki biz kalem kağıttan türeme hayaletlerin kızları ve oğullarıyız.”

Ah, öyle değil miyiz sahiden de? (Bu noktada bizzat kendi adımın bir romandan geldiğini hatırlayıp gülümsüyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Romantik Hareket
Alain de Botton’un Aşk Dersleri’ni çok, Aşk Üzerine’sini daha az sevmiştim, Romantik Hareket’ini daha da az sevdim. Diğer iki kitabı da anıyorum burada çünkü benzer sularda yüzüyor yazar yine. 24 yaşındaki Alice ve 31 yaşındaki Eric’in ilişkisinin başlamasını ve bitmesini okuyoruz bu romanda. Roman diyorum ama Alain de Botton her zaman yaptığı gibi sık sık araya girip okurla konuşuyor; türlü düşünürlerden, edebiyattan örnekler iliştiriyor, romanı denememsileştiriyor. Ancak bu kez bence bunu çok fazla yapıyor. Öyle ki, anlattığı hikâye üzerinden akıl yürütmüyor da, hikâyeyi akıl yürütmesi için araçsallaştırıyor gibi hissettim okurken.

İlk aşkıyla evlenmeyen her 21. yüzyıl insanının deneyimlediği, üzerine akıl yürüttüğü tanıdık yakınlaşma açmazlarını izliyoruz kitap boyunca. Alice türlü nedenlerle özgüvensiz, Eric’in cazibesine kapılıyor - ki zaten Eric gibi karizmatik bir figürün onu beğenmesi bile yeterli Alice için. İlişki ilerledikçe Alice Eric’in kendisinden çok Eric’e dair kafasındaki fikri sevdiğini fark ediyor; çok güçlü gözüken Eric’in aslında son derece zayıf olduğunu, gerçek bir yakınlık kuracak derinlikten nasıl uzak olduğunu, kırılmayı bilen biri olarak asıl güçlü tarafın kendisi olduğunu...

Açıkçası kitaba bayılmamamın sebeplerinin başında her iki karakteri de pek sevememiş olmam geliyor sanırım. İkisi de gayet inandırıcı karakterler, ona sözüm yok ama bir şekilde ilişkilenemedim ikisiyle de. Bir de yazarın çok kendinden emin konuşması, tespitlerini sürekli “çünkü bu böyledir” tavrıyla sunması, her şeyi sistemize / kategorize etmesi rahatsız edici ve zaman zaman aşırı geldi. Bir de birkaç ilişkisi olmuş bir insanın pekala bileceği şeyleri sanki çok ufuk açıcı bir perspektif sunuyormuş gibi anlatması da aynı şekilde hoşuma gitmedi. Belki 10 sene önce okusam daha farklı hissederdim, bilemiyorum.

Ezcümle, biraz çerez buldum. Alain de Botton zaten biraz çerezdir hep ama bazen çok ufuk açıcı şeyler de söyler, çok sevdiğim kitapları var malum. Romantik Hareket’te de zaman zaman sevdiğim, düşündüren kısımlar olsa da, bu o çok sevdiğim kitaplarından biri olamadı maalesef.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İsmi ve kapak tasarımı da dikkat çeken bir kitap.Arminuta hikayeyi anlatan ve yaşayan kişi. Bebekken çocukları olmayan kuzenlerine verilir. Çocuk büyüdüğünde ise doğru düzgün bir açıklama yapılmadan, ailesinin geri istediği söylenerek geri gönderilir. Hep geri eski yaşantısına döneceğinin hayallerini kuran Arminuta bu dönemde sorduğu sorulara cevap alamadıkça da öfke ve hayal kırıklığına uğrar. Olaylar bu şekilde devam ediyor .Olay örgüsü aslında dili sade ve akılcı olması bakımından Türkiye'de yaşanan olaylara da benzemektedir. Bu hikaye daha farklı tarzda anlatılabilirdi. Hikayedeki karakterler eksik anlatılmış bana göre .yaş sınırlaması da olması gerektiğini düşünüyorum .
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Epepe
Agota Kristof ve Magda Szabo deneyimlerimin ardından "şu Macar edebiyatına biraz dalayım ya ben" demem üzerine yolumun kesiştiği Ferenc Karinthy kitabı Epepe çok... klostrofobik - ve bence bu iyi bir şey.

Bir kongreye katılmak üzere uçağa binen Budai isimli bir dilbilimcinin bir şekilde kendisini dilini, yazısını asla çözemediği ve bildiği dilleri konuşan hiç kimsenin olmadığı bambaşka bir ülkede bulmasıyla başlıyor anlatı. Sonra da Budai'nin bu tuhaf memleketten kurtulmaya çalışmasının öyküsünü okuyoruz.

Her şeye Kafkaesk denmesine sinir oluyorum ama yarattığı sıkışma, anlamlandıramama, dışına çıkamama hissi itibariyle tam bir Kafkaesk anlatı bu. Tam burada Milan Kundera'nın Roman Sanatı kitabında Kafkaesk kavramına dair yazdıklarını hatırlamak iyi olur sanki. Epey uzun bir bölüm bu ama şu üç unsuru bu bağlamda hatırlayabiliriz. Şöyle diyordu Kundera: "1. Kahraman, kurtulmayı başaramayacağı ve anlayamayacağı, labirente benzeyen bir dünyanın ortasındadır. 2. Kafka'da mantık tersinedir. Cezalandırılan kişi neden cezalandırıldığını bilmez. Cezanın saçmalığı o kadar tahammül edilmezdir ki, suçlanan kişi huzura kavuşmak için, kendini çektiği çileyi hak ettiğine inandırmak ister. Ceza suçunu arar. 3. Komik, Kafkaesk'in özünün ayrılmaz bir parçasıdır ancak hikâyesinin komik olduğunu bilmek, kahraman için pek küçük bir avuntudur. Kafkaesk bizi içerilere götürür, bir şakanın derinliklerine, 'komiğin korkunçluğuna' götürür."

Bu kitap tam da bu işte ve tam da bu sebeple ziyadesiyle Kafkaesk. Dilini çözemediği, kültürünü, geleneklerini asla anlayamadığı bir ülkede kaybolan bir dilbilimcinin yavaş yavaş kimliğini de yitirmesini anlatıyor Karinthy ve dil ile kimlik arasındaki ilişkiye dair daha derinlikli düşünmeye davet ediyor okuru.

Ben çok sevdim ama zor bir kitap olduğunu düşünüyorum. Fakat Kafka seviyorsanız hiç düşünmeden girişiniz derim.

Şu nefis soruyla bitireyim: "Bir seferinde trenlerden birinde aniden bir gürültü koptuğunda Budai herkesin yalnızca anlamsızca bağırıştığını, gırtlağını yırttığını, kimsenin kimseyi dinlemediğini fark etti. Düşündü: Ya onlar da birbirlerini anlamıyorsa? Ya insan sayısı kadar dil varsa?"

Ya varsa sahiden?
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Zamanın Karanlık Yüzü
Adını neredeyse tüm Marias kitapları gibi yine bir Shakespeare tümcesinden alan bu tuhaf kitaba çok hazırlıksız yakalandım – içindeki ölüme ve yasa dair kısımlar (hacmen kitabın çok az bir bölümünü kaplıyor olsalar da) beni çok zorladı: Uzun bir aranın ardından yine kelimelerin beni korkutabileceğini, alıp tehlikeli yerlere götürebileceğini hatırladım. Yani benimki gibi bir kayıp yaşamışsanız uzak durmanızı öneririm aslında. Bunun dışında: sanırım Marias’ın beyninin nasıl çalıştığını en iyi görebildiğimiz kitabı bu. ‑Bence en iyi romanlarından biri olmayan‑ Tüm Ruhlar’ı okuduktan sonra okuyunuz mutlaka; Marias, romandaki kurgusal kişilikleri gerçek ve hatta kendileri sanan arkadaşlarının öyküsünü anlatıyor ve kitaptaki aslında tek gerçek kişinin izini sürüyor sahaflarda, arşivlerde, mektuplarda. Başta dağınık gibi başlayan öykü öyle bir toparlanıp, öyle bir birleşiyor ki; tarifi güç. Çok büyük bir yazarsın sevgili Marias, çok. Beni çok zorlayan bölümlerin birinden bir alıntıyla bitireyim: “Olanları kafamda evirip çevirmekten vazgeçmiyordum, geçmişte olan şeyler geri dönebilirdi, hem geçmişin nabzı hâlâ atıyor gibiydi, hâlâ da öyle geliyor. Geçmiş giderek uzuyor.” Geçmiş, benim için de, gerçekten, giderek uzuyor.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ya Hiç Karşılaşmasaydık & Psikoterapi Odasından İlişkilere ve Edebiyata
Acayip tatmin olmuş durumdayım - tatmin ve rahatlamış. Tatmin oldum çünkü sanki bir arkadaşımla uzun uzun sohbet etmiş, düşünmüş, paylaşmış, zihnim açılmış gibi hissediyorum. Rahatladım çünkü tanıdığım insanların kitaplarını okurken müthiş geriliyorum (hatta genelde de okumaktan kaçınıyorum) - "ya sevmezsem, nasıl söylerim beğenmediğimi" diye, zira biliyorsunuz ki beğenmediğimde çok net oluyorum. Ama şükürler olsun ki çok beğendim Tuğçe Isıyel'in "Ya Hiç Karşılaşmasaydık"ını!

Tuğçe'nin ikinci kitabı çıktı, ben ilkini ancak okuyabildim ama demek ki zamanının gelmesi gerekiyormuş. "Psikoterapi odasından ilişkilere ve edebiyata dair" şeklinde bir alt başlığı olan kitapta; kendi de psikolog olan Tuğçe Isıyel, mesleki bilgisini ve birikimini hayatla, edebiyatla (Kundera, Proust, Woolf filan var içinde!), mimariyle öyle güzel harmanlamış ki, vallahi çok nefis. Kitabı okurken sık sık "evet yahu, aynen öyle!" diyip durdum, yer yer tatlı tatlı gülümsedim, bazen biraz burkuldum.

Psikoterapi alıyorsanız muhtemelen seanslarınızda bu kitapta ele alınan konuların önemli bir kısmını terapistinizle konuşuyorsunuzdur, pek çoğumuzun derdi olan ortak konuları didikliyor Tuğçe. (Başarı kültü, yalnızlık, gizlemeye çalıştığımız kırılganlıklarımız, bir türlü oldurulamayan ilişkiler, yakınlaşamamalar, belirsizlikle imtihanımız...) Şayet terapi almamışsanız ve bugüne dek bu mevzular üzerine yeterince düşünmeye, yüzleşmeye, derinleşmeye mesai ayırmadıysanız ise bu kitap aracılığıyla işe koyulabilirsiniz.

Tuğçe Isıyel duru, sohbetvari bir dille, okuru yargılayıp ders vermeden sıkıştırmayı başarıyor: Hem kolay okunan, hem de epey derinlikli bir kitap bu. Bir sürü zor soru sorup, bir sürü üzerinde çalışılası düşünme malzemesi veriyor. Sonuçta hem terapistimle, hem yakın arkadaşlarımla üzerine sık sık konuştuğum pek çok konuya dair kısa denemeler içeren "Ya Hiç Karşılaşmasaydık"ı çok çok sevdim. Yaşasın.

Şu alıntıyla bitireyim: "Sevgi de dahil, bir şeyin içinde olabilmemiz için önce kendi içimizle temas kurabilmemiz gerekmektedir. (...) Kendimizle temas edemezsek, ötekinin de bize temas etmesinden ölesiye korkarız ve dikenlerimizi çıkarırız. Sonrası sevgisizlik işte."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir