Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kapı Birden Vuruldu
Keret kısacık işleriyle onlarca kozmos yaratıp okuru bilinmeyenin tekinsizliğine çekmeyi süper beceriyor. Komik, acıtıcı. Belki diyorum, belki bildiğimiz dünya bu öyküler gibi sayısız parçadan ibarettir. Ucundan kıyısından birbirine bağlı, bilmediğimiz gerçeklerle yüzleşmekten korkutan parçalar. Bombalar patlıyor, insanlar beş dakika daha uyuyabilmek için kahvaltı etmiyor ve biz Keret'in öykülerinde yaşamıyoruz, öyle mi? Bir yürüyün gidin pek rica ederim.

Kapı Birden Vuruldu: Silahlar dedik, biri kapıyı çaldı ve içeri girdiği gibi namluyu kafaya dayayıp yazardan bir öykü yazmasını istedi. Yazar kapıyı çaldıracak, kapı gerçekten çalacak ama eli silahlı kardeşimiz izin vermiyor buna. Yazar için kapı çalınmazsa öykü yok. Yazar -üç defa yazar- istediği dünyayı yaratır, silahların gölgesi altında. Kendini ve silahları yaratır bu arada. Şiire başvuruyorum; Melih Cevdet'in en sevdiğim şiirlerinden birinden: Ölüler mezarlıktan dönüyorlar / Kendilerini gömen imamı bulmaya / Oysa imam da ölmüş aralarında / Hangi ölüyü gömüyor.

Yalan Ülkesi: Robbie gençliğinden beri yalanlarla sıyıran bir arkadaşımız. Ben askerde çok gördüm böylesini, hatta laf bile vardır: Asker yalan söyler. Her yalanda alternatif bir gerçeklik yaratılır. Paralel evrenler hesabı. Bu evrenlerin farklı yalanlarla kesiştiğini düşünün. Bir başkasının yalanıyla Robbie'nin yalanı kesişiyor. Gerçekliği demeliydik. Belki de yalan söylemek bir mutluluk meselesidir. Kapalı da benzer bir mevzuyu işliyor; hayallerine inanan bir adam var ve kendi gerçeğinden bir türlü çıkmak istemiyor. Neyin çılgınlık olduğunu inanın söyleyemiyorum, kimse de söyleyemez. Ben, kapalı bir sistemdir.

Sağlıklı Başlangıç: Miron bir kafede oturuyor, hiç tanımadığı insanlar geliyor ve masaya sırayla oturuyorlar. Biriyle iş görüşmesi yapıyor, biriyle ilişkisini bitiriyor, biriyle kavga ediyor. Herkes yabancı, birbirlerini tanıyıp tanımamaları önemli değil. Bu sefer Hesse geliyor aklıma: Siste yürümek ne tuhaf / Yalnız olmaktır yaşamak / Kimse kimseyi tanımaz / Herkes yalnız

Ekip Çalışması: Keret babalığa da yardırmış durumda, sıkı bir izlek bu. Anneanne şiddetine maruz kalan bir çocuk, babasından anneannesini öldürmesini ister. Baba şiddete eğilimlidir ama çocuğundan mahrum kalmak istemez, şirret bir annesi vardır çocuğun. Bir katakulli ayarlar ve planı çocuğa anlatır. Anneanneyi anneye yakalatacaktır. Dalavere öğretir oğluna, ondan mahrum kalmamak için. Ebeveynlik zor iş.

Aslında Olağanüstü Ereksiyonlar Yaşadım Son Zamanlarda: Anlatıcının köpeğiyle duygusal anları, geri plandaysa yine iletişimsizlik harikası bir evlilik var. Evlilik de zor iş. Bu yaşamak aslında hepten zor iş.

Kitapta bir sürü öykü var, son olarak Tamamen Yalnız Değil'i anlatacağım. İki sayfacık bir öykü, iki sayfa. Bakın, beni tek bir kitap ağlatmıştı bu kitabı okuyana kadar. Goriot Baba ölüyordu, onu gömüyorlardı falan. Lisedeydim onu okurken. Şimdi... 28 yaşına gelmiş eşşek kadar herif, komutanının odasında duygu yoğunluklu anlar yaşıyor. Neden? Bu öykü öyle bir dokundu ki tutamadım kendimi. Öyküyü fotoğraflayıp paylaşmak istemiyorum, bunları yazmak da istemiyordum aslında ama Keret... Çok büyük sevgim var, adam rockstar oldu gözümde. Yazmadan edemedim.

Muhteşem. Sayısız parçadan oluştuğunuzu hissediyorsanız -anların sonsuzluğunda parçalarınızı sayamazsınız, ben sayamıyorum- en azından birkaçını anlayabilmek için Keret. Keret!
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yalan-Roman
Gary'nin annesi film oyuncusu sanırım, görkemli bir kadın. Baba ortadan kaybolduktan sonra anneyle çocuk birbirlerinden güç alarak yaşıyorlar. Annenin birtakım maceraları oluyor anladığım kadarıyla, bu bir. Onca Yoksulluk Varken bu bağlamda okunmalı. Sonrasında Gary, Jean Seberg'le evleniyor, ünlü bir oyuncu o da. Birlikte film çeviriyorlar ama Seberg başka filmler de çeviriyor, Carlos Fuentes'le ilişkiye giriyor ve onun çocuğuna hamile kalıyor. Gary mevzuyu öğrenir öğrenmez kadından ayrılıyor, çocuk ölü doğuyor ve Seberg depresyona girip intihar ediyor. Bir yıl sonra da Gary intihar ediyor. İntihar mektubu ve diğer pek çok ayrıntı az bir araştırmayla bulunabilir. Metinde anlatıcının musallatlık kadınını Seberg'e benzettim ama emin değilim, sonuçta kimin kim olduğu halüsinasyonlar içinde belirsiz. Aslında belirli ama... Neyse, okura kalmalı.
Başka bir mevzu, Ajar adıyla Goncourt'u ikinci kez kazanan Gary, Emile Ajar diye yeğeni Paul Pavlowitch'i -Pavlov benzerliğinden pis pis sırıtıyorum- öne çıkarır ve ödülü reddetmesi için yeğeninin avukatıyla irtibata geçer. Komite ödülün reddi diye bir şeyin söz konusu olmayacağını söyler, ödül Emile Ajar'ya verilir. Metinde dayıyla yeğen arasındaki çatışmalar bütün sıcaklığıyla yer alır, çatışmaların yanında bu süreç de verilmiştir ama yine kimin kim olduğuna takılıp kalıyorum. Gary, kurgularına etrafındaki insanlardan büyük ödünçler dökmeyi severmiş, o zaman bir yaşam arkeolojisi -şimdi uydurdum, kafama sıkın hemen- gerekiyor onun için. Pseudo metnin orijinal ismi, "mış gibi yapmak" karakterlerin çoğuna yayıldığı için dayısı tarafından akıl hastanesine yatırılan Ajar'nın -yeğen, dayı, gerçeklik boyutları işi iyice bulanıklaştırıyor- mış gibilerinden kafayı kaldırıp da düşünemedim bir. Bernhard'ın ve pek çoklarının dünyayı bir sahne gibi görmesinden anlatıcı da nasibini almıştır ve konuştuğu insanların -hayal ürünü olanlar dahil- hepsinin aslında oldukları kişiler olmadıklarını düşünerek içlerini doldurmaya başladığı, onlara roller biçtiği ve aynı şekilde kendine biçilen rolle kendine biçtiği rolün arasında bir yerlerde aklını kaçırdığı, bulduğu malumdur. Yazdığı metinlerde yaşamaya devam eder, karakterlerden birkaçını ödünç alarak bu metnine aktarır, içlerinden bazılarıymış gibi yapar, onlar değilmiş gibi yapar, Yahudilerin acılarını omuzlamış gibi yapar, var oluşun başından beri çekilen acıları sağaltır gibi yapar, İsa'yı kurtarmak için kendini feda eder gibi yapmaz, feda eder.
"Başlangıç diye bir şey yok. Herkes gibi, sıram gelince ben de doğdum, o zamandan beri de bir ait oluştur gidiyor." (s. 5) Kopenhag'da psikiyatri kliniği, Doktor Christianssen'in nezaretinde geçen zaman. Rol yapma alışkanlığının yıllardır kararlı bir şekilde sürmesi ciddi kişilik bozuklukları olduğunu gösterirmiş, Ajar"mış" topluma uymak için rol yaptığında deli olduğunu hissediyormuş asıl ama yapacak bir şey yokmuş, teni zaten kendi teni değilmiş, dili de öyle, Macarca-Fince öğrenmiş ki kimse anlamasın, kendine ait ve kendi iradesinde bir şeyi olsun. Görüldüğü üzere biri olmak için biri kılınmaktan başka yol olmaması adamımızı delirtmiştir. Ziyade olsun.
Büyük bir heyecanla bir olayı anlatır ve "posta arabası saldırısı" beklentisiyle bitirir. Alakasız. "Konuyla ilgili olmayı kesinlikle istemiyorum." (s. 8) Müthiş bir buluş değil mi? "Calabi-Yau manifoldu bu teorinin odağında yer almaktadır ve yaprak sarması!" Kıkır kıkır güldüm, pek çok örneğini bulacaksınız. İlgili olmayı istemiyor ama ilgilendiriliyor, ister istemez, kendisini kendi yaratmamış olması bunun en büyük sebebi. "Bizzat kendim kurgusal olduğuma göre, belki de kurguya yeteneğim vardır diye düşündüm." (s. 10) Jahn mı diyordu, Wood veya, kurgusal olduğunun farkında olan karakterin dramından ve önündeki engin olasılıklar denizinden koca dünyalar çıkarılabilir. Burada dünyanın tam bir kurgusallıktan uzak olması -yazarın bu konudaki zıt olabilecek fikirlerini gözardı ederek söylüyorum- işi daha da ilginç hale getiriyor, Gary/Ajar/Pavlowitch/X nerede kurar, nerede gerçeklikten kopyalayıp yapıştırır emin olunamaz. Deli işi. "Yazın uğruna her şeyi kullanabilirmişim ben, kendimi bile." (s. 12) Macoute Dayı/Gary/Ajar/eeh, her kimse, savaşta ölmüş ama daha sonra işini ayarlamış biri olarak yaşamaya devam ediyor ve anlatıcıyı her ziyaretinde sinir bozuyor. Romain Gary'nin II. Dünya Savaşı'nda yıllarca savaştığını söylemeliyim burada, madalyalarından yol olurmuş. Bu dayı yazar aynı zamanda, yeğeninin sinirini bozmak, ensest ilişkiyle babası olma ihtimalini hatırlatmak gibi pek çok sebepten ziyaretçi. Masrafları ödeyen de kendisi. Sebebi var, terapi maksadıyla yazılanlar anlatıcının elinden çıkıyor ve sonlara doğru dayının elinde değerlendiğine dair şüpheler doğuyor. Anlatıcı deli olduğu için zaten güvenilirlik problemi var, doğrudur. Hangisine inanmamız gerekir, ikisi de aynı kişi olabilecekse, bu kurguda?

Anlatıcı var olmamaya çalışır, özetin özetini söyledim. Geriye doğru yaşamaya çalışır, iletişmemeye çalışır ama hiçbir zaman rahat bırakılmaz. Yayıncılar gelir, doktor gelir, dayı gelir, ortadan kaybolmamak için yeterli ölçüde rahatsız edilir. Roman yalandır, bir yazarın kendini açık etmemesi onun kaybolması için yeterli olacaktır ama insan, ürettiği şeyden kendini sakınamadığı için başarısız bir plandır bu. En sonda şu var: "Bu benim son kitabım." (s. 176) Son kitabın yazılış süreci son kitabın içindedir, anlatıcı/yazar/bizim Hüsnü Abi yazdığı şeyi açık ettiği an var olmayışını kanıtlama çabası çıkmaz bir sokağa girer. Belli bir yere kadar gidilir ama sonrası yoktur, kuyruğunu yutan yılan. Zaten o gidilen kadardır bu metin de.
Daha bir şey diyemiyorum, güçten düştüm, öylesi anlatılamaz bir şey bu. İki eliniz kanda olsa okumalısınız. Şöyle diyeyim, onca metin arasında yüz tanesi gerçekten sarsmayı başaracaksa bu onlardan biri. Hah.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kurmacasız Bir Yaşam
Hakkında sustuğum bir adam Vüs'at O. Bener. Beyaz zemin üzerine kara şekiller. Yaşadığını haykırır, fazlasını değil. Korkarım ki daha çoğunu ararım, belki memuriyetin yazgısındaki benzer kilometre taşlarında. Bir odada kapalı kalmanın memurcası söylenmiştir, kadim bir dildir ve anlayanı azdır. Ben henüz rastlamadım, belki okur olarak metinlerini benim gibi çoğaltanına henüz rastlamadığım için. Bener'in noktaları üstten yarımdır, kelimeler bir sonraki cümleye akabilir. Cümleleri kendi kendini anlar, Semih Gümüş gibi çözümlemeye de kalkmayın, kara anlatı dediğimiz an asıl karanlığı dışarıda bırakırız. Bener bir yoktur, öylesi düşülür. Daha neler de, ben bir kez daha o sayfaları açmak istemiyorum, askerden dönmüş bir adamım, bünye kaldırmaz. Askeriye terktir Bener, biraz gecikmiş olsa da hürgeneraldir. Kurtulamaması, işte o noktada mevzuya biz dahil oluyoruz. Oyunları, öyküleri, romanları, her şeyi bir uçurum. Belki uçmayı öğrenmemizin zamanı gelmiştir. Yayıncının Sunuşu adlı bölümde çok güzel bir tasvir var, Ayşegül Yüksel'in: "İnsan Vüs'at O. Bener'e Tepeden Bakan Yazar Vüs'at O. Bener" yok bu kitapta. Kurmacasız Bir Yaşam demeleri ondan.
1995'te Erhan Bener'le söyleşiyorlar da öyle ortaya çıkıyor bu kitap. İki kardeşin kesişen hikâyelerini bilenler için müthiş bir iz, adamların yazdıkları metinlerden yola çıkarak neyin ne zaman yaşandığını kestirebilirsiniz. Ben Erhan Bener'in ilk romanlarını Vüs'at O. Bener'in çizgisine oturtmaya meyilliyim, bakışımlı -bir daha buna benzer bir terim kullanırsam kafama bir tane sıkın, teşekkürler- okunursa kimin neyi yazdığı -anlatım biçimlerini görmezden gelirsek- bilinmeyecektir. An paylaşımı mıdır, nedir bunun hikmeti? Birlikte çok yükü sırtlanmışlar, odur.

Kurtuluş Savaşı'nın son günlerinde Samsun bombalanırken doğum. Ebced hesabına göre isim. Asker babanın peşinde kök salamamış bir çocukluk. Kıbrıs'a yolculuk, Havva'nın izleri. Sivas'ta Reşat Nuri müfettişken sınıfları geziyor ve anne Mediha Bener, Anadolu Notları üzerine sohbet ediyor yazarla. Baba kıskanıyor. Cahit Külebi de orada, beş yaş büyük olduğu için aralarında bir iletişim doğmuyor.

Askeri okula girdiği zaman başlıyor her şey; edebi merakın doruğu, aşklar, yalnızlıklar ve dünyanın yükü. Erhan Bener'i kışlaya sokuyor Vüs'at O. Bener, başka gidecek yeri yok kardeşinin. O sırada savaş patlıyor, işler çok ağır. Bir yandan gizli gizli okumalar yapılıyor, Nazım'ın yasak olduğu yıllar. Yönlendirilmiş aşklar yaşanıyor, yerli ahalinin kızları beğendiriliyor da o şekilde oluyor ancak. VOB, çoğu zaman bu ilişkilere sürüklendiğini söylüyor, isteğiyle başlayıp biten sevdalar yok. Sürüklenme duygusu, bunu not alıyorum. Sonra genç yaşta kaybedilen hamile eş, Gazale. Çocuğu da kaybediyorlar.

"Dayanmak meseleydi." (s. 91)

Anadolu'nun küçücük kasabalarında nereye tutunacaksınız? Yalnızlar ve Buzul Çağının Virüsü bunları anlatıyor.

Ankara günleri daha yerleşik, biriktirilenler yazılmaya hazır. Sevgi Soysal, Bilge Karasu ve pek çok dost. İstanbul tarafında Cevat Çapan, Uyarlar, Edip Cansever ve pek çok dost. Oğuz Atay'ın hastalığı, Adalet Ağaoğlu'nun tiyatro metinlerinin ilk okuru olması, çok şeyler. Şimdi tekrardan açabilirim kitapları, Vüs'at O. Bener'e başka bir zamandan bakmanın duygusu.

"Ben hep kendine dayanmak isteyen bir adamım, her zaman da öyle oldu ya." (s. 117)
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Benim Adım Meleklerin Hizasına Yazılıdır
Bakışsız bir Madde Kara'nın ardından tüketim korkusuyla Resul'üne yanaşmadığım Hüseyin Kıran'dan bir doz daha. Uyum kurma güçlüğü çekenlerin arasında bir peygamber, nasıllığı meçhul Ruhi Bey, din inşasında bir hastalık olarak doktorların denetiminde adım adım muayene, tahlil ve tahrik ediliyor. Katıksız bir öfke, insanoğluna. Benzerini Caraco'da gördüm bir tek, diğerleri -Cioran mioran- hiçin içinde kayıpken Bey Ruhi gırtlağından kavrayıveriyor. Sonuçta karbon bazlı yaşam formlarıyız, soluk alamazsak yaşlanmayız, hücrelerimiz yıkıma uğramaz. Yeni dinlere daha kolay inanırız?

Din yaratmalı bir mevzu da Cem Akaş'ın 7 nam romanında vardı. Bu dinler mutlu insanlarca üretilmiyor, çağımızın gereği. Peygamberliğe soyunanlarınız yok mu? Onca acıya karşı koyabilmek için kutsal bir yaratıya ihtiyacınız olmadı mı? Ergen benmerkezciliği denen mevzuyu vahye ilikleyin ve tek bir kez yenilin. Hayatınızı değiştirmeye, hadi çabaladınız, başarısızsınız. Diğer bütün yenilgiler buna benzeyecektir. Kıran'ın dediği, tek bir yenilgi vardır, daha iyi yenilmek diye bir şey yoktur.

Bedeninden kurtulmak, tözünü özgür bırakmak üzere denize karışmaya çalışan Ruhi Bey, deniz tarafından dışlanır. Nedenini düşünmedi ama ben düşündüm, kendisi de sudur ve sudan kurtuluş yoktur. Çünkü her şeyin başı su. Kendi-olan-kendini özgür bırakabilmek için geri kalanını bilincinden sıyırmaya çalışır, beceremez. Bilinçle erişilebilecek bir nokta değil orası. Doğa yasalarının kendi bilinci vardır, bunu aşkın insanların metoduyla yenebilir Ruhi Bey; dinle-yin.
En baştan başlıyor adam; varlığa düşmanlığını, boşluğu neyle dolduracağını biliyor: İlk element, fikir. Fikrin varlığı kendindendir, bir Spinoza ortası geliyor, golü atıyor Ruhi Beg. Bu fikri kim düşündü, yine kendi. Tanrı kendi varlığı üzerine düşünse diyorum, evrenler kendini kapatırdı, insanlar düşünmesiz yaşarlardı ya da birçok şey olabilirdi, öğrenemiyoruz çünkü beyefendi düşünemiyor. Sadece fikri düşündüğünü biliyor, nedenler hakkında bir fikrimiz yok. Belki sadece yapabildiği içindir.

Ruhi yeryüzünde, karantinada. Etrafında müritleri ve modern dünyanın doktorlarından en moderni, bir ha(s)talık avcısı. Doğanın hem yaratıp hem öldürmesinin iyilikle ilişkisini irdeleyen doktorun bilmediği, bunun iyilikle bir ilgisinin olmaması. İnsanların yaşaması iyidir, ölmesi iyidir. Değildir, kötü de değildir. Anlam arayışında, arayışta dahi bir anlam yoktur. Ruhi'nin -peygambercesi Tarık Karanlığıyaranışık- Lucifervari düşüşünde bütün bunlardan kurtulmak gizliydi. Başaramayınca müsrif bir oğul doğurdu; kendi dini. Hastalar ve doktor, ardında bırakmak istediği dünyanın zincirleri oldu. Doktor düşünmeyi yasakladı, "ruh kanseri" teşhisi koydu, uyumsuzların başına gelecekleri beden hapsinde tutarak gösterdi. Sisteme karşısınız, hasta mısınız nesiniz siz? Sizin kim-liğiniz üzerine düşünmek Yunanların ata sporudur, oradan Avrupa'ya yayılır, filozoflar "sonsuz sayıda ben" üzerinde anlaşmaya varmışlardır, zamana sıkışık. Her benlik için bir doktor, bir hastane. Toplum için sokaklar, caddeler, radyolar, televizyonlar, gazeteler, kitaplar, dergiler, şiirler, romanlar, eğlenceler, acılar. Ruhi Bey için bir başka Ruhi Bey; müritlerince parçalanmış, her yerinden kanlar akan. Hem çarmıh, hem peygamber. Kendi kendinin yalvacı. Onun adı meleklerin, düşmüş meleklerin alnında. İnsanlığından kurtulamadığı için yıkılıyor, kendini bırakamayan biri diğerlerine güveniyor. Hata.

Oyunlar, işin eğlenceli kısmı. Kıran'ın göndermeleri tam on ikiden vuruyor. Dil, iğneler batırırken kanıyor da. Boğulun diye değil, kitabı okurken oturduğunuz yerde bir kerecik huzursuzca kıpırdanmanız yeterli. Huzursuz olun inşallah.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tilki Daha O Zaman Avcıydı
Herta Müller'in küçük şehirlerinin küçük insanları, her yerden kendilerini izleyen gözlerin altında yaşamlarının zincirlerini oradan oraya sürüklerken gündelik rutinleriyle de uğraşmak zorundalar. Çavuşesku'nun diktatörlüğü tam gaz sürüyor, dostlukları zehirliyor, sosyal yaşamı parçalıyor ve bireyleri sembolize edilmiş yenilgiler taşıyan nesnelerle anlatı kozmosuna hapsediyor; berberin kestiği saçların ölümle eşleştirilmesi, tilki kürkünün içi boş bir zamanı anıştırması ve daha pek çok ayrıntı. Müller'in şiirsel anlatısı okuru epey zorlar, belki birkaç sayfa geriye döndürür, belki kitabı elinden attırır. Bilemiyorum.
Adina, Clara'yla yakın arkadaş. Paul, Adina'nın yavuklusu. Doktor ve öğretmen. Belli bir süre yaşadıkları çevrenin ve insanların hikâyesini izledikten sonra Pavel'la tanışıyoruz; o bir gizli servis ajanı. Clara, arkadaşlarını kurtarmak için Pavel'la ilişkiye giriyor, Adina'nın bütün itirazlarına rağmen. Yine de polisler peşlerine düşüyor ve taşradaki başka bir öğretmen arkadaşlarının yanına kaçıyorlar. Çavuşesku'nun yıkılmasına yakın. Belgeselini izlemiştim de, Çavuşeskular son ana kadar öldürüleceklerine inanamıyorlar. Bizim karakterler de inanamıyor, hatta bir nevi suçluluk duygusuna kapılıyorlar. "Uluslarının annesi", yalvar yakar ölüme götürülüyor. Ordunun diktatör hakkındaki ani karar değişiminin sancılarını Ilije nam asker karakterin bölümlerinde görebiliyoruz. Anlatı, küçük parçalar halinde birbirine eklenmiş. Karakterlere oldukça mesafeli bir anlatıcıyla iştigal ediyoruz, kapalı bir dünyanın çatlaklarından, görmeye iznimiz olduğu kadar göreceğiz.

Çavuşesku bir bıyık ve çakır göz, hemen her evde koca bir fotoğrafı var. Anlatıyı çarpıtan bu bakışlar sanıyorum, hemen her bölümde baskı altındaki insanların üzerlerine dikilmiş bakışları hissediyorsunuz, anlatıcı bu ayrıntıyı zaman zaman hatırlatarak belki içerikteki değil ama anlatım şeklindeki distopikliği sürekli canlı tutmak istiyor. Çavuşeskuların sonlarını da aşağıya bırakayım.

Bu esas karakterlerin yanında toplumsal yozlaşmanın hangi derecede olduğunu da izleyebiliyoruz; şehirdeki fabrikalardan birinin müdürü, elini pres makinesine kaptırıp ölen bir işçinin ağzına içki damlatıp adamın sarhoş olduğunu ileri sürüyor. Çalıştırdığı bütün kadınlarla yatan patron da aynı familyadan, işsizlik korkusu kadınlara başka seçenek bırakmıyor ve Marquez'in yalnızlıkla dolu dünyasının negatif ucuna ulaşıyoruz, birbirine benzeyen çocuklar doğuyor, büyüyor. Fabrikaya alınmıyorlar, bir araya gelmemeleri sağlanıyor. O zaman insanlar Çavuşesku mavuşesku dinlemez, sıkıverirler adamın topuğuna.
"Bütün okul günlerinin yazıları, harfler bir sözcükte sırt üstü, ötekinde yüz üstü düşmüş." (s. 22)

"Kahvenin düz çatısının ardında bir park uzanıyor, sivri damlar var arkada. Burada müdürlerin, müfettişlerin, belediye başkanlarının, istihbarat görevlilerinin ve subayların sokakları var. Rüzgârı çarptığı zaman korkutan siyasal gücün bulunduğu sessiz sokaklar. Rüzgârın eserken burgaçlanmadığı. Gümbürderken bir dalı kırmaktansa kendi kaburgalarını kırmayı yeğlediği. Kurumuş yapraklar yollarda sürükleniyor, adımların ardından hemen izleri örtüyor. Burada oturmayan, buraya ait olmayan biri buradan geçtiğinde bu sokaklar için o kişi bir hiçtir." (s. 28)
Öğrencilerin kafa karışıklığını geçtim, bireyin bürokrasi önünde parçalanışının boyutu çok korkutucu. Bizde de var bundan, Aziz Nesin yazdı da bitiremedi ya. Neyse, nesnelerden karakterlere, karakterlerden nesnelere. Ayrılmaz bir bütün. Hatta öyle nesnel haller ki patafiziğe göz kırpıyor.
Bunalın, diktatörlere dikkat edin, okuyun.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sol Omzuna Güneşi Asmadan Gelme
Karakterlerine çeşitli yemekler yediren, çeşitli kitaplar okutan, çeşitli mekanlarda polisiyecilik oynatan Altun'dan konsantre bir roman. "Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir"'in hızlı çekimi. Bilmecelerin daha hızlı çözülmüşü, tadımlık bir macera. Yine bombastik kişiler var, hep zenginlikten oluyor bunlar galiba. Torununu roman kahramanı olarak kullanan bir adamın çılgın planı işe yarıyor, elimizde bir tane roman var. Selçuk Altun, kendini "çılgın dede" olarak kitaba katmıştır diyorum ve burayı dağıtıyorum.
Alp kardeşimiz yine zengin bir aileden geliyor, coğrafya üzerine eğitim görüyor ve dedesinin otuzuncu yaş gününde verdiği bir günlükteki mevzuların peşine düşüyor. Günlüğü kim yazdı, yazan kişi nerede ve daha başka fani işler.

Günlükle başlıyoruz, altmışlı yıllardan yetmişlere uzanan bir zamanda arkeolog bir amcanın mantık evliliği ve birlikte yaşadığı insanlardan müteşekkil bir yolculuk İngiltere'de sonlanıyor gibi görülüyor. Her Selçuk Altun karakteri gibi Alp de öyleyse ben neden bu gizemin peşinden koşmuyorum, çünkü param ve boş zamanım var diye düşünerek İngiltere'ye, Denizli'ye ve kafasının estiği yerlere gidiyor, en sonunda dedesinin davetiyle moruğun evine gidiyor ve aradığı adamı, Aras Ak'ı -aramasak- dedesinin evinde buluyor. Adam tarihi eser kaçakçılığından yırtmış, sonra memlekete dönmüş. Alp'in polise şikayet etme tehdidiyle kalp krizi geçirip ölmesi de son derece eğlencesiz. Keşke hikâye bununla sınırlı olmasa ki zaten değil.

Alp'in arada derede başına gelenler: Lotodan deli para kazanıyor, Vefa'dan ev alıyor, Mardinli yardımcısı Mem'le birlikte mutlu mesut yaşarlarken kankası Erdem'in sevgilisi Lale'ye aşık oluyor, bu arada yükseklik korkusu ediniyor falan, sonra Erdem bir travesti tarafından öldürülüyor ve Lale'yi götürüyor beyimiz.

Mem'in ortalığı kan gölüne çevirmesi de tam karikatürleştirilmiş şiddet. Bu arkadaş Tarantino filmlerine bayılıyor, bir de Yaşar Kemal okumaya. Sonra Alp bu dedektiflik işlerine yardırınca kankası Resul'ü yanına alıyor, doğru Mardin'e. Basını uzun süre meşgul etmiş bir toplu tecavüz olayından yakasını sıyıranları buluyor, çat çat sıkıyor. Sonra Resul'e yamuk yapan amcaoğlunu temizliyor. Sonra Erdem'in temizlenmesine yardım ediyor ama burası dedenin -Altun'un- anlatıcı olduğu bölümde.

Son bir bölüm var, dede her şeyi açıklıyor. Bayat bir polisiye gibi. Erdem, dedenin katakulliye getirilip yaptığı çocuğu. Torun abayı yakınca herifi Mem'e temizletiyor, travesti olayı hani. Diğer çoğu mevzuda da bu dedenin parmağı var. Anlatıcı işte, ben yaptım derse inanıyoruz. Ki yapmıştır. Bu dedemiz, "Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir"'in yazarı aynı zamanda, Altun'u seven okurlar anlar. Joyce'u yine bir yere sıkıştırıyor Altun, onu da söyleyeyim.

Güzel bir akşam geçirirsiniz, edinin. Hoş macera. Pek helecanlı. O la la!
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gölgenin Kadınları
Mutlu olduğu şeyi yapmalı insan ama her zaman mümkün değil bu. Geçinmeliyiz, sosyalleşmeliyiz, birilerini sürekli mutlu etmeye çalışmak da var. Yani kendimize ayırdığımız zaman yeterli değil, çoğu zaman. İlişkiler açısından baktığımızda kadın biraz daha şanssız. Bencillikte birkaç tık öndeyiz. Kadının rolü belli; evi çekip çevir, çocuklar derken... Olmuyor o iş. Berat Günçıkan, "gölgede kalan" kadınların izini sürerken belki hepsinin büyük bir mutsuzluk yaşamadığını ama kırgınlıklarının belli belirsiz seçilebildiğini belirtiyor. "Kitabın amacı kadınlığın bu genel sızısını örneklerle dillendirmek, kadınlara, kendi varoluşlarını gerçekleştirememenin yarasını kapatacak bir aşkın, tutkunun henüz yaşanmadığını anlatabilmekti." (s. 9) Aşk kendini gerçekleştirebilmek için bir amaç, çok önemli ama bireyin kendi hedefleri de öyle. Ziyad Marar'ın mutluluk paradoksu burada devreye giriyor olabilir; onaylanma arzusu ve özgürlük arayışı. Aşık olmak belki de en özgürce yaşadığımız mevzu, onaylanma olmadan büyük bir tutsaklığa dönüşebilir. Bu da aşkın tehlikeli boyutu, ne kadar tehlikeliyse. Neler olabileceğini aşağı yukarı biliyoruz. Ödün veririz, fedakârlık ararız, pek çok şey. Bir denge, her şey buraya bağlanıyor. Aşkı yenilerken yeniden üretirken dahi istenen, aranan şey. Ardında büyük bir mutsuzluk gizli. Mutsuz diyemesek de buruk kadınların yaşamları bir fikir verebilir. Ünlü erkeklerin nispeten ünsüz kadınları çok şey anlatacak.

İşleri öbür taraftan dinlemediğimiz için bilemiyoruz ama yaratılarını çok sevdiğim insanları o kadar sevmediğimi fark ettim okuduktan sonra. Burası önemsiz.

Suat Derviş: Fransızcaya çevrilen ilk Türk romanının yazarı, Fosforlu Cevriye'yle tanıyoruz. Belki de en az gölgede kalan kadın. Sosyalizm davasına çektiği acılardan biraz olsun pişmanlık duymadan vefat ediyor. Hapis hayatı, yoksulluk, her şeyi yaşıyor kocasıyla birlikte. Sonsuz bir aşkla, omuz omuza mücadele ediyorlar. Yalnız ölüyor Suat Derviş, meşhur romanının tiyatroya uyarlamasını izleyemeden.

Nilüfer Saygun: Türk Beşleri'nden büyük sanatçı Ahmet Adnan Saygun'un Macar eşi. Konservatuvar mezunu bir piyanist. Türkiye'de Adnan Saygun'la tanışıyor, evleniyorlar. Eşinin büyük yeteneğinin gölgesinde kalıyor, Adnan Saygun müziği üzerinde çalışırken eşi sürekli yanında olsun istermiş. İncelikli bir insan Saygun, Nilüfer'i sevmiş ve çok şey paylaşmış. Yine de Adnan Saygun öldükten sonra söylenen şu sözler gölgede: "Benim bir gayem yok yaşamak için. Kendime ait bir şeyim de..." (s. 17)

Meral Çelen: Aziz Nesin'in ikinci eşi, Ali ve Ahmet Nesin'in annesi. Öyküleri Varlık'ta yayımlanırken Aziz Nesin fırtınasında savrulan Çelen, yazacak vakit bulamıyor bir türlü. Mevzular çok derin, anlatamayacağım ama polisler, çocuklar derken... Merak ederseniz araştırın bir. Aziz Nesin'in hatıralarında Çelen hakkında ne dediğini bilemiyorum, Çelen'in hatıralarını da okumadım. Bir tek şunu söylüyor: "Aziz'den başkasıyla evli olsaydım yazarlığım bitmezdi." (s. 34)

Şayeste Ayanoğlu: Sami Ayanoğlu'nun eşi. Büyük bir oyuncu olabilecekken evi çekip çevirmekle uğraşmaktan tiyatroya küsüyor ve oyunlara dahi gitmiyor. Sami Ayanoğlu sahneye çıkmasını istemiyor ve jübilesinde pişman olduğunu belirtiyor ama artık çok geç.

Saynur Güzelson: Halim Şefik'in eşi. Ressam, evlenene kadar. Psikolojik rahatsızlığı olan eşi ve eşinin arkadaşları, bir de çocuklar... Sanatla uğraşan insanların evlenmemesi gerektiğini söylüyor, en azından kendisi ikisini birden yürütememiş.

Zuhal Tekkanat (Elif Sorgun): Cemal Süreya'nın eşi. Aklıma geldikçe sinirim bozuluyor. Ben mi çok mazbut bir adamım, bilemiyorum. Öznelliğin dibine vurdum ama, bu kadar yeter.

Böyle. Birkaç hikâye daha var, Selçuk Baran'ım var en başta. İlginizi çeker zannediyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Geceye Yürümek
Geceye yürüyünüz buyuran bir din/tanrı olsaydı en sağlam müridi olur, risaleler, nasihatnameler yazardım. Lakin öyle bir şey yok. Kullara kaldık ama içlerinden bazıları nereye yürüneceğini iyi biliyor. Siz bilemeyeceksiniz, kitabın baskısı yok. Yazarın başka bir kitabı da çevrilmemiş.

Olaf Olafsson, bir şey mühendisi ama hatırlamıyorum, genç yaşta Sony'de çalışmaya başlıyor ve üst düzey yönetici -CEO falan- olarak maişetini temin ediyor. Bunun yanında eleştirmenlere göre, "O yazarlığı seçmedi, yazarlık onu seçti." Babadan yazar olan Olafsson, aile geleneğini sürdürmeyip edebiyat eğitimi almıyor. Belki edebiyatın eğitimle alakasının olmamasındadır. Ben şahsen harcadığım dört, yüksek lisansı da katarsak beş seneye yanıyorum da yanıyorum. Neyse. Her kurumu kokuşmuş Türkiye için böyle, adamlarda harbici eğitim vardır muhtemelen, zaman kaybı olmaz. Hah, Olafsson pozitron fiziği okumuş. Zannediyorum çok mühim bir alan.

Bu Legend diye bir film var, yeni. Tom Hardy'nin aşırı iyi oyunculuğunun yanında filmin sonunda anlatıcı kızın ettiği bir iki söz aklıma kazındı da kazındı. "Ahlak veya alçaklık diye bir şey yok. Hayatın sonlanana dek, sona dek yalnızca 'sen' ve senin kuralların var. Bir zamanlar olduğumuzu sandığımız kişilerin hayaletleri olduğumuz zamana dek." Christian Berediktsson, kendi hayaletinden Kristjan- kurtulmak için medya patronu William Randolph Hearst'ün uşağı olarak yıllar boyunca çalışırken Klara'nın soluğunu hissediyor sık sık, huzur bulamıyor ve yaklaşık 20 yıldan sonra, bir gün ansızın terk ettiği karısı Elisabet'e hiç göndermeyeceği mektuplar yazmaya başlıyor. İki farklı zaman diliminde ilerleyen hikâyenin bir bölümünü bu mektuplardan, diğerini anlatıcının gözlediklerinden takip ediyoruz.
"Görevlerimi özenle yerine getirmeye ve aklımı mümkün olduğunca küçük detaylarla meşgul etmeye çalışıyorum, böylelikle zaman daha çabuk geçiyor ve istemediğim şeyleri hatırlamama engel oluyor." (s. 27)

"Kendinden başka hiçbir şeyden korkmayan" Christian, yine de mektupları birbiri ardına diziyor ve geçmişiyle hesaplaşmaya çalışıyor, belki kaçmak için enerjisi kalmadığından. Patronunun malikanesinde, el değmemiş bir doğanın hüzünlü güzelliğinde hatırladıkları; oğlu Einar ve kızı Maria, ikizler, Elisabet ve ailesini terk etmesine sebep olacak kadar aşık olduğu Klara.

Elisabet'le Kopenhag'da tanışıyor ve Reykjavik'e dönüyorlar. Eyrarbakki'de sabah yürüyüşleri, göl kenarı huzuru ve arka arkaya gelen çocuklarla pekişen bir mutluluk. Görünürde her şey kusursuz; Kristjan eşinin aile şirketini çekip çeviriyor ve evine bağlı. Oysa ailesini yavaş yavaş terk ediyor, yapabileceklerinden korkuyordu. Korktuğu tam olarak başına geldi sayılır. Şirketten önemli bir miktarda para alır ve ABD'ye gider, iş için çıktığı seyahatlerden birinde tanıştığı Klara'yla birlikte olmak için.

"Kopenhag'da olduğu zamanlar gibiydi: özgür ve bağımsız." (s. 120)

Klara'nın nişanlısı olan Bay Jones'la iş yapmaktadır Kristjan, oysa aşk iş falan dinlemiyor. Kadın bir işaret bekliyor, sadece bir söz. Kristjan, nişanlısını terk etmesini söylemiyor ve Klara'nın hamileliği ayyuka çıkana kadar Jones'un hiçbir şeyden haberi olmuyor. Olduğu zaman da son derece sakin bir şekilde Kristjan'a teşekkür ediyor, bir orospuyla evlenmekten kurtardığı için. Tabii bir daha ABD'de iş yapamayacağını, kariyerinin bittiğini de ekliyor. Nüfuzlu bir adam Jones ama son darbe en ağırı oluyor ki Klara'nın bütün hayatının bir yalandan ibaret olduğunu anlatıyor. Kadının anlattığı hiçbir şey doğru değil, kısmen bir yalana aşık olan Kristjan'ın gidecek hiçbir yeri yok. Kendisi de Elisabet'e üniversiteden mezun olduğu yalanını uydurduğundan belki de yaşattığı acının büyüklüğünü anlamıştır. Christian adını alıp patronun yanına girmesi bu olaylardan sonra.

İşin Elisabet boyutu çok hüzünlü. Kadın, Kristjan'ın yolunu kaybettiğini ve yardıma ihtiyacı olduğunu düşünüp bütün dedikodulara kulağını tıkayıp ABD'ye gidiyor, kocasını arıyor ama bulamıyor, oğlu Einar'ı bir akrabasının yanına bırakıp İzlanda'ya dönüyor ve kırık yaşamına devam ediyor. Bir annelik güdüsü var sanki, zaten Kristjan'ı uzaklaştıran biraz da bu: "Biz asla eşit olmadık, Elisabet. Seviştiğimiz zamanlarda bile. O zamanlarda bile sanki bir çocuğu avutur gibiydin." (s. 164)

Yangın arındırıyor; patronunun evini kurtaran Kristjan gazetelerde boy gösterdikten sonra Elisabet'in ABD'deki akrabasından bir mektup alıyor. "Çocuklar iyi, her şey güzel, Elisabet beş yıl önce öldü."

Malikaneden gizlice ayrılırken patrona yakalanıyor. Belki de adamın söylediklerini duymaya ihtiyacı vardı, güzel bir rastlantı. "'Hepimiz iyi bir insan olduğumuza inanmak isteriz. Ne olursa olsun, buna inanmak zorundayız. Çünkü hiç kimse masum değil, hayat gizem ve hatalarla dolu. Sen iyi bir insansın Christian.'" (s. 262) Kötünün kim için kötü, iyinin kim için iyi olduğu bu noktada belirsizdir insan için, çünkü iyi veya kötünün yaşam karşısında ne gibi bir tutunabilirliği var? Zeno Cosini'nin dediğini düşünün: "Hayat güzel ya da çirkin değildir, orijinaldir." Acısı, mutluluğu, her şeyi yenidir, kişiseldir ve kaçarsız yaşanacaktır, tercih etme özgürlüğünün bir sonucu olarak.

Suçluluk duygusu, tutkular, sevmek, yitirmek ve anımsamama özlemiyle dolu bir roman. Hoş.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Durulmayan Bir Kafa
Jamison'ı intiharla ilgili kitabından biliyorum, kara tanrıyı pek hoş anlatmıştı. Derinliğe bakarak kendinden yola çıktığını söyleyebilirdim, belki kendi de söylemiştir ama hatırlamıyorum, okuyalı çok oldu. İntihar teşebbüsü en önemli düşüş anlarından biri, ayrı bir araştırma konusu olarak kendisi tarafından zaten incelenmiş ama bipolar bozukluğunun tarihine baktığımızda sadece bir ânı oluşturuyor. Jamison, manik ve depresif dönemlerini gençlikten itibaren ele alıyor ve kendini incelerken psikanaliz, ilaç kullanımı gibi pek çok olguyu gözden geçiriyor. İşin tıbbi boyutu bir yana, aile yaşantısı ve akrabaları da metne anısal bir nitelik kazandırıyor. İkisinin paralel ilerleyişleri bir anlamda dünyanın daha bilinir bir hale gelmesine yol açıyor; örneğin hastalık ortaya çıkana kadar babasını çok renkli bir kişi olarak gören Jamison, aklında kelebekler uçuşmaya ve ölmeye ve uçuşmaya ve ölmeye -sonsuz döngü, ilaç kullanımına kadar- başladığında babasının da bipolar bozukluktan mustarip olduğunu anlatıyor, öncesinde değil. Farkındalık, bakış açısını değiştiriyor ve tedavinin temelini oluşturuyor bir bakıma; Jamison rahatsızlığını fark ve kabul edene kadar tripten tribe giriyor, intihar girişimlerinde bulunuyor, batıyor ve çıkıyor. Sayısız kez. Bu dalgalanmaları anlatmasının sebebi, benzer şeyleri yaşayanlar için bir ışık yakmak. Akışkan bir zamanda pek bir şeyi fark etmeden -kendimiz dahil- yaşıyoruz, gelip geçen her şey bizden bir parça koparıyor. Yaralar orada, görürsek. Bir görme hikâyesi Jamison'ınki.

Çocukluğa gitmeden önce gecenin ikisindeki koşturmacasını anlatıyor Jamison, sevgilisi olan doktorla birlikte çalıştığı hastanenin bahçesinde mani krizi geçsin diye koşuyor, durmadan koşuyor ama enerjisi bitmiyor. Polisler koşuşturanların psikiyatri hocası olduklarını öğrenince gülerek uzaklaşıyorlar, bundan normal bir şey olamazmış gibi. Sıradan bir fragman, benzerlerinin arasında kıymetsiz ama başlangıç için iyi, nasıl bir garabet olduğunu anlıyoruz. "Bu hastalık benim büyüleyici ama ölümcül düşmanım ve can yoldaşım oldu." (s. 15) Öyle bir çıkmaz ki def etmek için hayat boyu eğitimi alınan, sayısız makale okunan ve yazılan hastalık can yoldaşı olduğu için öylece bırakılıyor ve ortadan kalkması engelleniyor. Asker babanın görevi nedeniyle uçaklar ve gökyüzüyle aydınlanmış bir çocuğun bilinciyle başlıyoruz. Kaza sonucu ölen bir pilotun ardından şöyle düşünüyor Jamison: "(...) Bir daha gökyüzüne bakıp yalnızca sonsuzluğunu ve güzelliğini görmedim. O günden sonra, orada ölümün de bulunduğunu bilerek baktım." (s. 23) Ölümün fark edildiği noktadan sonra her şey daha parlak bir hale geliyor, soğuk bir parlaklık. Ailenin diğer fertlerinin aynı şekilde hissedip hissetmediğini anlamaya çalışıyor çocuk, ağabey ve abla kendi dünyalarında yaşıyorlar, enerji deposu olan baba sevilesi biri, annenin yere basan ayakları ise güven veren kökler olarak aileyi kavrıyor. Renkli bir aile olduğu söylenebilir, askerlik gereği pek çok kez taşınan ailenin kendine özgü duygusunu kaybetmemesi annenin sayesinde. Aile anneye çok şey borçlu, babanın hastalığından sonra kızın hastalığı da annenin şefkati karşısında ağırlaşmıyor, bir süreliğine. Şiir de var, Jamison şiir okuyor ve uçuşmaya başlayan hislerinin karşılığını şiirde bulup rahatlıyor böylece. Öfke krizlerinin ortaya çıkmasıyla birlikte çatlaklar beliriyor, Jamison bir şeylerin yolunda gitmediğini seziyor. Ele avuca gelmez ruhunun asker disipliniyle, toplumsal olarak dizginlenmeye çalışılması bunda önemli bir etken. Dikkat çeken başka bir olay, küçük kızın akıl hastalarını incelediği zamanlardan geliyor. Tıpla ve bilimle ilgilenen Jamison, akıl hastanesi ziyareti sırasında gözlerde gördüğü deliliği yıllar sonra kendi gözlerinde göreceğini söylüyor. Harika arkadaşları, görece iyi okul hayatı ve ailesinin sevgi dolu ortamı hastalığı öteliyor ama sonsuza kadar değil. O dönemde toplumun kadınlara yaklaşımı kırılmayı gerçekleştiriyor; pilot babanın uçağa binişinden öncesinde eşinin onu rahatlatması için yapılan baskı, asker ailelerinin toplandığı etkinliklerde reverans yapma zorunluluğu, üzerine yeni görev yerindeki uyum sağlaması zor yeni dünya, pek çok şey Jamison'ın dengesini bozuyor ve 1961'de, kız 15 yaşındayken dünya çökmeye başlıyor. Yükselişler ve çöküşler yaratıcı ruhu ortaya çıkarıyor, dünya rengarenk bir hale geliyor ama çöküşün karalığı korkunç, depresyonun her iğnesini zihne batırıyor. Yıllar boyunca bu döngüde yaşıyor Jamison, yaratıcı ruhunun kaybolmasına razı olarak psikoterapi görene ve ilaç kullanana kadar. Bu noktada ikisi arasındaki benzerlikleri ve farklılıklar değerlendiriliyor; ilaç kullanımı fırtınayı yatıştırıyor -Wurtzel'ın Prozac Toplumu'nda fırtınalar hakkında daha çok şey var- ve psikanaliz fırtınanın sebeplerini ortadan kaldırmaya yönelik temel bir uygulama durumuna geliyor. İkisi de önemli, zira manik zamanlar geleceği parçalıyor, kullanılmaz hale getiriyor. Kredi kartlarına abanılan alışveriş çılgınlıkları, uzun vadeli kararların kolaylıkla alınması, pek çok şey çöküş dönemlerinde yıkıcı etkiler doğuruyor. Manikken kimseyle evlenmeyin, Jamison tavsiye etmiyor. İlk evliliğinin bitmesinin sebebi buna dayanıyor bir ölçüde, çok anlayışlı, şefkatli ve sevgi dolu kocasıyla aralarındaki dengesizlik her şeyi bitiriyor. Aşık olduğu adamlar hastalığını bir ölçüde dizginlese de birinin ölmesi, diğerinin de kendisinden büyük ve üç çocuklu olması -kendisi de çocuk yapmak isteyen Jamison için bunun gerçekleşmeyeceğini kabullenmek zor- sıkıntıların sürmesine sebep oluyor. Yine de aşk iyi bir sağaltıcı.

Lityum fırtınalı zihni durultuyor, durdurma noktasına getiriyor hatta. Akademik araştırmalar için okunan makaleler anlaşılmaz bir hale geliyor, yazılması gereken makaleler ve tezler baş ağrısı olmaktan öteye geçmiyor ama yeni bir dengeye oturuyor her şey, Jamison bu yeni haliyle daha mutlu olduğunu fark ediyor ve ara ara ilaç kullanımını durdurup ipi koparsa da en sonunda durumu tamamen kabullenip çalışmalarını farklı bir disiplinle sürdürmeyi öğreniyor, "yeni" kendiyle yaşamayı öğreniyor yani. Metnin pek çok yerinde artık kim olduğunu bildiğini söylüyor, bir de fırtınayı çok özlediğini.

Jamison iyi bir gözlemci, rahatsızlığının değiştirdiği dünyayı ve insanların rahatsızlığını öğrendikten sonraki davranışlarıyla biçimlediği dünyayı bir araya getirme çabasını, bipolar bozukluğu ve her zaman umut edilebildiğini anlatıyor.
Yanıtla
6
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gürültü
Robert Fulford, Anlatının Gücü nam on kaplan gücündeki kitabında Toynbee'nin tarihin yazımına getirdiği anlayışın eleştirildiği noktalar üzerinden alternatif uygulamaların belirdiğini anlatır. Belli bir dönemde yazılmış metinler üzerinden, belli bağlamlarla yapılan okumaların gerçeği daha dolaysız olarak ortaya çıkardığını söyler. İlk intihar mektubunun Antik Mısır'da ortaya çıktığı düşünülüyor, bu mektup üzerinden dönem insanının ölüm, doğa, rejim vs. hakkındaki görüşlerini bulabiliriz, benzer metinlerle karşılaştırarak okuyabiliriz ve daha bir sürü şey. Fulford, tarihin hayat kadınları, kasaplar, dilenciler vs. tarafından daha kesin bir şekilde aktarılabileceğini, bu tür araştırmaların yapılması gerektiğini söyler. Foucault'nun soykütüksel analiz nanesine benziyor.

Hendy bir anlamda bu bakışın kaydını tutuyor, sesin tarihiyle insanlığın tarihine bir pencere açıyor, Cro-Magnon dedelerimizin mağara duvarlarına bir şeyler çiziktirdiği zamanlardan günümüze kadar sesin insanoğlu açısından önemini, anlamını inceliyor. Bu tür araştırmalar oldukça ilgi çekici. En son İletişim'den mutfakla alakalı bir kitap çıktı, orada da yemek kültürüyle tarih ilişkisi irdeleniyor zannediyorum. Yani okuyalım, ilginç mevzular bunlar.
Çok acayip işlerin adamı John Cage'in dediği, gürültüyü gerçekten dinlemeye başlayana kadar rahatsız ettiği. Misal 4'33". Sonrasında büyünün altında kalıyoruz ve melodilerle, ritimlerle döşeli dünyamız genişliyor, gürültüler diğer gürültülerle birleşiyor ve kocaman bir bahçe. Gök gürültüleri, ezan, çanlar, vapurlar. İlişkileri inceliyor Hendy, iktidar-birey, korku-doğal dünya ilişkisi ve yığılı katmanlar arasında sesi cımbızla çekip tabakalar arasında kurulan bağı inceliyor.

Kronolojik bölümleme Tarihöncesi Ses İzleri ile başlıyor.

Batı ve Orta Avrupa'da yer alan mağara resimleri, atalarımızın ilk çizim çalışmaları olarak ününü sürdürüyor. Bu çizimler mevzusunda Can'dan çıkan İnsanlığın En Eski Muamması'nı tavsiye ediyorum, insanın mücadele ettiği şeyi yaratması çok, çok eskilere dayanıyor. Bu resimlerde hayvanlar, insanlar, av sahneleri, yaşama dair birçok detay mevcut. Hendy'nin incelemesine göre bu resimlerin çizildiği alan, mağaranın en ilginç sesi çıkardığı nokta. Yankılar, akustiğin büyüsü yaratıcılığı artırıyor. Ses-imge ilişkisinin ilk görüldüğü yer bu mağaralar. Anlamlandırılamayan duygular insanlara sihir gibi geliyordu, bu yüzden konuşan kayalara adlar takıldı, taşlar birbirine vuruldu ve ruhani bir dünya yaratıldı. Yaratmak için sessizliği -geceyi de diyebiliriz- bekleyen insanların yanında sesin büyülü dünyasından, gürültüden, kaostan düzeni yaratanlar da ortaya çıktı. Ritimlerin yansımaları davullarda yaşamaya başlayınca haberleşme imkanı da doğmuş oldu; kalp atışı, adımların sabit ritmi gibi doğal ritimler kopyalandı ve avlanma etkinlikleri başta olmak üzere birçok mevzuda kullanıldı. İlk topluluklar oluştuğunda diğerlerini korkutmak bir savunma aracı haline geldi, topluluk kimliğinin oluşmasında önemli bir yeri oldu. Düzenin bilinen, akılcı sesleri. Bir de fremenleri hatırlayın, Dune'un emekçileri. Solucanlara yem olmamak için çölde düzensiz, kaotik adımlarla yürürler. İki türlü de yaşam var ama bizim eğilimimiz daha rasyonel olan dünyamızda düz bir çizgi halinde ilerliyor. Fremenlerin müzik gelenekleriyle ilgili bir bilgi var mıydı hatırlamıyorum, bu açıdan yapılacak bir incelemede ilginç sonuçlara ulaşırdık belki.

"Doğa ses aracılığıyla hem seyir sistemimiz, hem saatimiz, hem de takvimimizdir." (s. 40)

Kuşların ve rüzgarın sesi taklitleri doğurdu, insanlar sesleri taklit etti ve anlamlandırmaya çalıştığı dünyada, belki de ilk yapması gereken şey olarak isimlendirmeye girişti, bu taklitlerle. Sonra doğanın fiziksel yapısı taklit edildi, taştan duvarlar arasında büyüleyici bir akustik yakalandı. Stonehenge, Skara Brae gibi örnekler, insanın kavrayabildiğinin ötesindeki dünyaya erişmek için çaba gösterdiğinin kanıtı. Bu yerleri tarif eden kelimelerden biri dört anlama sahip; karanlık, saklanma yeri, sessizlik, rüya görme. Mekanların yaratımından sonra kendi sesini yarattı insan, şamanlar ortaya çıktı ve kimlik kazanan toplumun hiyerarşik yapıya kavuşmasında belirleyici oldu. Bunun yanında tanrılara da seslerle ulaşıldı ve onların da seslerle iletişime geçtiğine inanıldı.

Hitabet Çağı bölümünde hikâye anlatıcılığının insanlar üzerindeki etkisi inceleniyor, Cicero ve Obama arasında çarpıcı benzerlikler kuruluyor. Sözlü kültürden yazılı kültüre geçiş döneminde İlyada'nın hem sözlü hem yazılı bir eser olması üzerinden antik dünyada ses-sanat ilişkisi irdeleniyor.

Kentler ortaya çıkmaya başladığında sesin yolculuğu bitmek bilmez bir hal alıyor. Eskinin sesi yöneten yapılarından sonra gelen düzensiz yerleşim ve insan nüfusunun küçük alanlarda çoğalması, bizim çok iyi bildiğimiz gürültüyü yaratıyor. Antik Roma'da bu gürültünün ortaya çıkışı ve refah düzeyi yüksek sınıfın gürültüden kaçmak için yaptıkları çok ilginç. Altta kalanlar gürültüden kurtulamıyor ama durumları bizimkinden çok daha iyiydi sanıyorum. Küçükyalı'da Minibüs Caddesi üzerinde oturuyorum, var mı ötesi?

Din, isyanlar, devrimler, Sanayi Devrimi, makineler, radyo, AVM'ler, sesin yahut gürültünün her yerde yeniden yaratılıp kullanılması insanın yol haritasını çiziyor. Sesi öğrendik, çoğalttık, inceleyip doğasını çözdük ve iktidara kaptırdık. Yine de isyanlarda, gösterilerde, karnavallarda aynı şekilde kullanılır, iktidarı korkutur ve yeri gelir, devirir.

Gürültünün binlerce yıllık yolculuğuna bir bakış. Pek sevdiğim Kolektif Kitap'tan. Bu yayınevini bir inceleyin.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir