Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yalancılar ve Sahtekarlar Ansiklopedisi
İnanmak istemediğimiz sürece yalanın gerçeği çarpıtmak gibi bir özelliği yok. Duymak istemiyorsan sormazsın, işin bir diğer boyutu. Sessiz kalmak ya da inanmamak, yaşamımızı sekiz farklı alternatif gerçekliğe bölmez ama kimsenin doğal bir yalan makinesi olmadığını düşündüğümüzde doğrusal bir zamanda yaşamak pek mümkün gözükmüyor. Kolektif bir cinnete sürüklenen toplumun peygambere ihtiyacı varsa peygamber üretilir, tanrı üretilir ve kral çıplak olsa bile önemli olan çıplaklıktan çok kralsa eğer, o zaman inanmayan için ezilmişliğin yaratacağı cinnet başlar. İnanç savaşları bir yana, yalan için inanan ve inandıran gerekir, bu kitabın temelde anlattığı dalavereler de bu iki taraf üzerinden yürüyor. Birbirine umutsuzca muhtaç taraflar.

Yazarın giriş bölümünde neden bu konu üzerine yoğunlaştığıyla alakalı mevzulardan sonra insanın yalan söyleme ihtiyacıyla ilgili güzel bir açıklama var. İnsan, zihinsel olarak soyutlama yeteneğini edindiği andan itibaren yalan söylemeye başladı. Bolt için evrimsel bir garabet olan Homo sapiens, tarımdan gözlüğe pek çok icatla evrimin doğal seyrinden çoktan çıktı ve kendi yolunda ilerliyor. Şimdiye kadar evreni anlamada -fizik tam olarak bu işe yarar aslında ve bence ilginç bir şey; fizik bizi yarattı ama biz de onu yarattık, tabii cümlenin geri kalanını unuttunuz, bu kadar uzun ara cümle mi olur lan yüzünün çerçevesini sevdiğim, dediğinizi duyar gibiyim- büyük yol kat ettik ama işin yan etkileri pek iç açıcı değil. Savaşlar, soykırımlar bir yana, ilk olarak yalanın varlığından söz edilebilir. "Soyutlama gücü, yani alternatif gerçeklikler yaratma kabiliyeti, bu kitabın konusu olan kötülüğün esas nedenidir. Bir insan mükemmel bir hayat yaşamasının önündeki tek engelin partneri olduğuna inanabilir. Bir başkası şayet ortaokuldaki hocaları kimya alanındaki vizyoner görüşlerinin kıymetini bilip mezun olmasına izin verselerdi, bugün AIDS'e tedavi bulabileceğini öne sürebilir. Aynı şekilde icra ettiği sanatın değerinin ölümünden yüz yıl sonra anlaşılacağını iddia edenlere rastlamak mümkündür." (s. 10) Sonsuz alternatif var, bunlara yol açan da insanın kendi icadı olan şeyler aslında. Örneğin Rönesans'a kadar sahtecilik diye bir şey yok, zira o tarihe kadar ressam kavramı -öznel üretim de diyebiliriz- üzerinde pek durulmadığı için taklide imitasyon denmiş ve sanatın nitelikleri tam olarak yerleştiği zaman bunun o kadar da zararsız bir şey olmadığı anlaşılmış. Sahte banknot, telif hakları, şudur budur derken işler iyice karıştı, haydi bakalım.
Vakalar çeşitli. Nitelikli dolandırıcılık var, trolllük var, neler neler. Ben en acayiplerini alacağım, toplamda 146 vaka var.

Abraham Lincoln'den sahte aforizmalar olayı bize pek uzak değil, internetten okuduğu bilgiyi, doğruluğunu teyit etmeden kullanan köşe yazarları, politikacılar gırla. Burada işin boyutu biraz daha büyük, Bush ve Al Gore bu naneyi yemiş.

Albert Einstein'ın 1915'te demirin manyetik özellikleri üzerine yaptığı bir deneyin sonuçlarını beğenmeyip kafasına göre değiştirmesi olayı var, hiç yakıştıramadım. Sen de mi Einstein, sen de mi?

Arthur Orton vakası çok ilginç, zengin bir ailenin çocuğu uzun bir yolculuğa çıkıyor ve kayboluyor. Kayıp ilanlarından sonra çocuktan haber geliyor yıllar sonra, herif geri dönüyor. Annenin oğluna kavuşması görmeye değer ama ailenin diğer üyeleri böyle düşünmüyor. Dönen çocuk asıl çocuk değil ama anne öyle düşünmüyor. Kadın öldükten sonra miras davaları, bilmem ne. Buna benzer bir film vardı, adını hatırlayamadım şimdi. Annenin arayışı, çocuğun dönmesi falan aynı ama bu kez anne tarafında sıkıntı var, anne çocuğu öldürüp etrafındaki insanlara evladının kaçırıldığını söylüyor. Yıllar sonra kavuşuyorlar ama çocuk o çocuk değil, anne o anne değil, çok ilginç bir filmdi. Olur yani böyle şeyler, büyütmeye gerek yok?

Barones Murphy'nin Çello Testisi vakası trolllüğün efsanevi örneklerinden. Dr. Murphy bir tıbbi dergide "Gitar Memebaşı" adlı rahatsızlıktan haberdar olur ve olayın geyik olduğunu düşünüp Çello Testisi nam kendi uydurukluğunu dergiye yollar, kendisi tıp profesörüdür ve bu yüzden çalışmasını kocasının imzasıyla gönderir ki mevzu ciddiye alınmasın. Mevzu ciddiye alınır, makaleye sayısız atıf yapılır.

Brooklyn Köprüsü'nü satan Bay Parker, bizdeki Sülün Osman'ın yediği naneyi 1800'lerin sonlarında yer ve koca koca köprüleri, binaları parası olan ama aklı kıt göçmenlere kakalar. Polis, yapıların önüne barikat kuran, turnike koymaya çalışan insanlardan bıkar ve limanlarda kamuya ait yapıların satın alınamayacağına dair broşürler dağıtır.

Ölü adamı uçağa bindirmeye çalışan bir aile aklımı aldı. Tabut içinde götürmek daha pahalı diye adamı giydirmişler, tekerlekli sandalyeye oturtmuşlar ve millete uyuduğunu söyleyip uçağa bindirmeye çalışmışlar. Ulan insanlar amma acayip ya.

Savaş hileleri falan var, onlardan bir iki tanesini yazayım. II. Dünya Savaşı'nda General Montgomery'ye çok benzeyen bir aktör, farklı cephelerde görünüp Almanları yanıltıyor ve saldırı farklı bölgelerde gerçekleşiyor. Kuzey Kore'nin bastığı sahte dolarlar da bombastik; adamlar piyasaya sahte dolar sürüyor ve ABD buna karşı koymuyor, çekik gözlü kardeşlerimiz açık açık sahte para için ham madde ithal ederken bile. Bir de 23. Özel Servis vakası var, filmi çekilmemişse ayıp edilmiş demektir. Üstün zekalı birkaç insan II. Dünya Savaşı'nda bir araya getiriliyor ve düşmanı yanıltmak için efektten tutun da kamuflaja kadar pek çok konuda katakulli düzenliyorlar ve tarihin tozlu sayfalarında yerlerini alıyorlar, zira başka bir savaş patlak verebilir ve kullandıkları taktikler bu savaşlarda işe yarayabilir.

Erich von Däniken nam abinin kitaplarını ayıla bayıla okuduk, yalan yok. Ben lisede almıştım bir tane, aklımı yitiriyordum ki olur mu oğlum öyle şey, olmaz deyip yırtmıştım. Neyse, adamın dalavereci olduğu anlatılmış. Güzel.

Sanattan ekonomiye pek çok alanda büyük dalavereler, insanın deliliğine eğlenceli bir yaklaşım. Hoş.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sürgün Gezegeni
Le Guin'in sosyal meseleler yaratıp insan-insan ve insan-toplum ilişkilerine çomak soktuğu bir başka kitabı. Giriş bölümünde kitap hakkında açıklamalar yapan Le Guin, karakterlerini cinsiyet gibi özelliklerin ön kabul yaratacak etkisinden muaf tutarak oluşturduğunu anlatıyor. Le Guin'in ideolojik eylemlerin hedeflediği değişimlerde insanı diğerlerinden farklılaştıran özelliklerinin önemsiz olduğunu belirtmesi aslında ayrımcılığa karşı güzel bir tutum, bu yüzden Le Guin her ideolojinin yanlış yorumlar yaratabileceğini ve dolayısıyla bu yorumların eleştirilebilir olduğunu belirtiyor. İnsan salt insandır, değişim her insan içindir ve geri kalan her şey ideolojiyi özünden saptırabilir. Sapmasın, iyi olan neyse onun peşinden gitsin. Evet. "Bir ideoloji ancak ve ancak düşünce ve hislerin berraklığını ve dürüstlüğünü yoğunlaştırmak için kullanıldığında değerlidir." (s. 11)
Kitap, Hainish Cycle'ın bölümlerinden biri. Diğer kitapları bilmediğimden toplu bir yorum yapamayacağım, bodoslamadan anlatayım. Sürgünlerin gezegeninde -Gamma Draconis Sistemi'nde Werel nam- Alterralılar ve Tevarlılar yaşıyor, yani gezegenin bilinen tarafında durum bu. Bilinmeyen taraflardan Gaallar güneye göçmeye başladığı zaman Alterralı Jakob Agat, Tevarlı Wold'un yanına gider ve beraber savaşmazlarsa yok olacaklarından bahseder. Temelinde farklılıklara rağmen bir araya gelme hikâyesi ama manası çok derin. Saksıya fesleğen gibi oturturum anlamı da çıkar. Şunu vereyim de sağlam başlayalım: "Tanışmalarını, birliktelik kurmalarını sağlayan, onları özgürleştiren şey, aralarındaki o fark, yabancılıktı sanki." (s. 97) Mülksüzler'de aslında o kadar ilerici olmayan gelişmiş bir uygarlıkla muhafazakâr görünüp ilerlemeye yatkın bir uygarlığın ilişkileri anlatılıyordu, burada mevzu iki klan arasında, daha küçük bir dünyada işleniyor.

Alterralılar başka bir sistemden uzun zaman önce gelmiş bir ırk, büyük savaştan önce görev için geldikleri gezegende savaşın patlak vermesiyle zorunlu olarak kalıyorlar ve ırkdaşlarıyla iletişimleri kesiliyor. Savaşın sürüp sürmediğini bilmiyorlar, 23 nesil boyunca yabancı, soğuk bir gezegende yaşamaya çalışıyorlar ve doğanın kendilerini yavaş yavaş reddetmesiyle üreme yetenekleri dumura uğruyor. Bu dumur olayı birçok özellikleri için geçerli, bir de Kültürel Ambargo var, evrensel bir kanun. Yerlilerin teknolojisinden öte bir teknolojiyi kullanmaları yasak. Zihin okuma yetenekleri var ama kullanmaları yasak. Bu yeteneği çağlar önce Rokanan adlı birinden, başka bir gezegende öğrenmişler. Rocannon'un Dünyası'nı okumak şart oldu böylece. Neyse, silah kullanamıyorlar, kolaylıkla üreyemiyorlar, kapalı bir toplum haline geliyor Alterralılar, hatta Seiko adlı Alterralı, Rolery'ye, "Ulan kaç asır oldu, bir tekerlek kullanmayı bile öğrenemediniz kerkenezler!" diye çıkışıyor falan. Sonuçta gezegenin yerlileri olan Tevarlılar, bu arkadaşları dışlıyor ve "yaban" diyorlar onlara. Karaosmanoğlu'nun şu kitabı okuyup yorumlamasını çok isterdim, o kadar çok ortak noktası var ki iki kitabın... Bir dış tehlikenin belirmesiyle birleşmeye çalışan iki yabancı tür, aralarındaki gerilim, bilmem ne.

Rolery, öyle durmasa da romanın kilit karakteri sanıyorum. Wold'un torunlarından biri. Tevarlılarda poligamik bir düzen var, Wold'un birçok kadınından birçok torunu olmuş. Zamanında iki toplum kız alıp vermiş, bir akrabalık da var. Anlatının başında Rolery'nin okyanusu görmek isteyip Alterra topraklarına girmesi, kadının özgür iradesi için en güzel örnektir. Yasakların anlamını yitirmesiyle birlikte özgürlüğünü yaşamak isteyen Rolery, Jakob'ın zihnini okumasıyla birlikte bir diğer yasağı da çiğner. İki tür arasında zihin okuma yasaktır, Jakob Rolery'yi Alterralı sandığını söyleyip yanlışlıkla zihnini okuduğunu belirtir ama önemli olan zamanla birlikte kuralların ve dahi alışkanlıkların değişebilmesidir. Bu ikisi birbirine tutulduktan sonra gizli gizli buluşurlar, koklaşırlar, hatta savaşın başlarında Rolery'nin Jakob'la sevgili olduğunu duyan Tevarlılar, birlikmiş, ittifakmış falan dinlemeden Jakob'ı sille tokat döverler, hacamat ederler. Sağduyulu Tevarlılar, sığır olanlara ne kadar da güzel bir halt yediklerini söyleyip adamları tebrik ederler. İç çatışmalardan ötürü sürgüne yollananlar da olur, haklı olduğu halde usullere uygun davranmayanlar kentten şutlanır. Kokuşmuş kanunların güncellenmesi şart. Kohlberg'in ahlak aşamalarında kanun ve düzene ölümüne biat eden insanlar için ayrı bir kademe mevcut, adamın dediğine göre bu aşamadakiler için kanunlar insanlardan üstündür ve kanun yapıcılar bilmeyecek de biz mi bileceğiz? Argumentum ab auctoritate denen bir nane vardır, otorite söylediyse doğrudur hesabı. Lakin ki öyle değildir, otoriteler de cozutabilir. O zaman çok basit bir şey devreye girer: mantık. Empatiyi de araya sıkıştırın. Mis gibi bir kanun yapıcı oldunuz, tebrikler.

Gaallar şehri bastı, kış geldi ve savaş başladı, kelleler koltukta şehir savunmasına geçildi ve Jakob'ın arkadaşları, şehrin konseyini oluşturan kişiler bir bir ölmeye başladı. Kitap, ana meseleleri üzerinden pek çok hadiseyi inceliyor, zamandan tutun da iktidara kadar. Arka kapakta da mevzuyla alakalı bir alıntı mevcut. Jakob lider değildir, en azından kendini öyle görmez ama etrafındakiler onu öyle görür ve söylediklerini yerine getirirler. Gücün kaynağı birey olsa da yönetmek istemeyen biri için o rol etrafındakiler tarafından biçilmişse yapacak pek de bir şey yok. Doğal bir liderlik bu, insanın en derin meyillerinden biri; birinin ne yapılması gerektiğini söylemesine ihtiyaç duymak. Rahatlatır, sorumluluktan kurtarır. Sadece emirleri uygularsınız, suç işlerseniz bu rezil savunmayla bir şeyleri değiştirebileceğinizi düşünürsünüz ama kafaya şaplak yemeyi çoktan kabul etmişsinizdir. İşin iki farklı boyutu.

Zaman mefhumu var, kendi emperyalist düzenlerinde Tevarlılar için zaman, bir tık gelecekle geçmişi aydınlatan bir lamba gibi. Uzun vadeli plan kurma yetileri yok, geçmişin dehlizlerine dalıp geleceği yorumlayabilme güçleri yok. Zamanı ölçülere ayırma yetenekleri de bu şekilde gelişmiş, uzunca bir süreyi dört mevsime sığdırabilmeleri bu yeteneksizliklerinden kaynaklanıyor. Öbür tarafta da kadınlar Jakob'ı kıskanıyor çünkü seçilen kadın bir insan, Alterralı değil.

Böyle çok çeşitli çatışmaların yer aldığı, kafa açıcı bir kitap. Hoş.
Yanıtla
6
13
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Serpent Yumurtası
Kayıp bir şair.

"Simruy Tüzün 1962 yılında Münih'te doğdu, ilk şiirleri 1983 yılında Beyaz dergisinde yayınlandı. 1989 yılından bu yana Los Angeles'ta yaşıyor."

Hakkındaki bütün bilgi bu, bir de şiirimizin gölgedeki akıncılarından Mustafa Irgat'la oynadığı bir film var, Mehmet Güreli'yi de görebilirsiniz burada.

Bergman filmi olanı kadar kara mıdır, bir kuytuya sığındığına göre bu mümkün bir şey. Dizelere serpili bulutlardan fırsat kalırsa aydınlandığına şahit olunur. Aslında pek çok aydınlık şiir vardır; orman, ağaç ve kitap bir şiirin sıkıntılı havasında şekillerle dile getirilmiştir ve şiir sorgulanır, "hani şiir........hangi şiir", kuyruğunu ısırmış bir yılan görseliyle açılan şiirlerin başı ve sonu arasında belirli bir yol, ne ki adımlar belirsiz. Birkaçı hariç.

Anne. Giden annenin kimlikleri bir bir ortalığa saçılır.

"SENİ GÖRDÜM gitmiştin/yokluğunu nefesim bildi/hafif bir boşluk yattığın yer/çimen çiçek baskın/mum alevi misin şimdi sen/rüzgârda bir ayin/çılgın bir tazı" (s. 13) Elle tutulabilir anılar da vardır, helva kavuran ellerin kokusu, huzurlu bir uyku.

Ay, üzerinden atlanabilirdir ve bir diğer mesele olan geçmişe aittir. "DÜN/demindi bu" (s. 17) Geçmiş zaman sincabın kuyruğundadır, gelecek gözden yitmiştir, hissedilen şimdinin uğultusudur ve Tüzün'ün şiiri bu uğultunun çözümü sayılabilir. Kısa dizelerin sessizlikle bir kan bağı var, uğultunun iyice işitilebilmesi için her şey kısılı. "Tanrının sesi uzak," der Tüzün bir yerde. Zaten söylediği de o yerdir, o yere aittir.

Oyunculluk da vardır biraz; şair tek bir karbon atomunun -C- şeklinden molekül oluşturur ki bu insandır aslında, bir sürü C'den topluluk oluşur ve aldıkları şekillerle toplamdan bambaşka bir şey oldukları ortaya çıkar. Bir örnek çoğulluk.

Minimal olduğu ölçüde yoğun, tekrarların -kelime, imge, çivi, oklava vs.- her biri daha büyük bir yükü omuzluyor. Okunmalıdır.

Daha kaç sanatçı varsa böyle, alayının peşindeyim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Günden Kalanlar
Yazın bunu: İşiguro çok uzak olmayan bir zamanda Nobel'i kazandığı zaman akabinde şöyle bir açıklama gelecek: "Onca bireysel ve toplumsal meseleyi küçücük kitaplara sığdırmadaki hayvani başarısından ötürü Bay İşiguro'ya Edebiyat Ödülü'nün yanında Barış Ödülü ve Kimya Ödülü'nü de veriverdik, kimse alınmasın, gücenmesin."
İşiguro bu kitabında İngiltere'nin nüfuzlu adamlarından Lord Darlington'ın malikanesinde baş uşak olarak görev yapan Stevens'ı merkeze alarak hem bir dönemi inceliyor, hem de insanın görev namına hayattan nasıl geri kalabileceğini çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. İşiguro'nun çaktırmayıp da sezdirdiği yan etkiler vardır, ince yazı işçiliğidir bunlar. Dünyayı algılayışı son derece çarpık olduğu için kendisi iyisinden bir güvenilmez anlatıcıdır. Vakar, Stevens'ın hayatını rezil ettiği gibi efendisinin yanlışlarını görmesini de engeller. Stevens mesleğinin gerektirdiği en önemli özellik uğruna insanlığından vazgeçmiştir denebilir.
İşin toplumsal boyutu, İngiliz aristokrasisinin taşlanması değil, kayalanmasıdır. Ülkelerin masalarda yönetildiği zamanlardır, Lord Darlington devlet erkanını evinde toplar ve alınacak kararlar bu malikanede belirlenir.
Stevens'ın itirafıyla bitiriyorum: "Lord Darlington kötü bir adam değildi. Hiç değildi. En azından yaşamının sonunda kendi hatalarını kendisinin işlediğini söyleyebilme ayrıcalığın sahip oldu. Yürekli bir adamdı. Yaşamda belli bir yolu seçti, bu yanlış çıktı, ama elden ne gelir, o seçmişti bunu, hiç değilse bunu söyleyebilir. Bana gelince, ben bunu bile ileri süremem. Anlıyorsunuz ya, güvenmiştim. Lord hazretlerinin bilgeliğine güvenmiştim. Ona hizmet ettiğim bütün o yıllar boyunca yararlı bir şeyler yapıyor olduğuma güvenmiştim. Kendi hatalarımı kendim işledim bile diyemiyorum. Gerçekten -insan sormalı kendine- vakar bunun neresinde?" (s. 245)

Nefis, İşiguro okumak büyük keyif.
Yanıtla
18
50
Destekliyorum  1
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Biz Boğulanlar
Jensen'in kaynakçasında Melville, Stevenson, Conrad ve Homeros gibi yazarların kitapları var, ben bir iki tane daha eklemek isterim. Direkt ilham vermemiş olabilir ama kesinlikle Marquez var, bir şehrin geçirdiği değişimin biraz daha az büyüsüzünü Marstal'da görmek mümkün. Marquez'in şehrinin kuruluşunu ve trenle tanışmasını hatırlayın. Marstal, Danimarka'nın sayısız adalarından birinde yer alan yalnız bir liman şehri, 1848-1945 arasındaki gelişimini izleyeceğiz. Pal Sokağı'nın şirin çocukları bu kitapta da var, tek fark sokaklarının denizlerden ibaret olması. Moby Dick'ten elbette fazlaca yararlanılmış ama Melville'in Efsunlu Adalar adlı, bol parçalı uzun öyküsü zannediyorum ki metnin biçim olarak da karşılığıdır. Conrad'ın karakterlerindeki iktidar hırsı, bilinmeyen dünyayla kurulan iletişim ve bu iletişimin yarattığı değişim olduğu gibi kullanılıyor. Jensen, memleketinin hikâyesini, tarihini başka metinlerin yardımıyla tekrar kurguluyor.
Kabaca üç neslin anlatıldığını söyleyebiliriz, ilk iki nesil baba-oğuldan müteşekkil ama üçüncüsü, fikrimce aralarındaki en şanssız nesil, oğlun manevi evladı ve arkadaşları. Kronolojik anlatıda ilk bölümler daha eski hikâyeleri içerdiği için gerçeğin yorumlanmasına daha açık, zaten daha ilk cümleden bir adamın havaya uçup ayaklarının üzerine konduğunu öğreniriz. Adama peygamber muamelesi yaparlar, neler neler. Mevzunun ilerlemesiyle gerçeğe yaklaşırız, şiirsel anlatı kendini ara ara sezdirse de yerini daha gerçekçi bir ifadeye bırakır. Şehrin endüstrileşmesiyle ilgili bir hadiseye bağlıyorum, makineleşme ve insanın yanlış tercihleri, doğanın müziğinin duyulmasını engelliyor. Sürgün Gezegeni'nde ve Cthulhu Mitosu Öyküleri'nden birinde geçer; doğa, yaratmadığı öğelere karşı düşmanlık besler ve onların yaşamalarına müsaade etmez. Öldürülen şiirin sesi, şehrin zenginliğini ifade eden gemilerin yavaş yavaş ortadan kaybolmasıyla, denizde kaybolan veya savaşta ölen insanların acısıyla dinmeye yüz tutar. Özellikle büyük savaşların zamanında karakterlerin çıldırmaya yüz tuttukları bölümler nefes kesici ölçüde gerçekçidir. Makineleşme sonucu karakterlerin her biri dişli haline gelir, birbirine geçen parçalar yavaş yavaş kırılmaya başlar ve metnin sonunda hepsi çöker.

Roman dört bölümden oluşuyor, sonlara doğru geçmişin imgesel anlatısının yerini gerçeğin mutlak görüntüsü alıyor. Çok farklı meseleler var, roman adeta tipik bir Opeth şarkısı; tek şarkının içerdiği riff'lerden bir albümlük malzeme çıkartılabilir, bu romandan da beş roman çıkarmış aslında. Öykü benzeri bölümlerle bağlanan bir anlatıyı tercih etmiş Jensen. Rengarenk bir destan. 800 sayfalık epik, bombastik bir serüven.
Anlatıcı mevzusu da ilginç, zaman zaman hikâyesini kendi anlatan karakterlerin sesini duyarız ama çoğunlukla birinci çoğul şahsın kullanıldığı bir anlatı vardır. Boğulanlar mı konuşur, şehir mi konuşur bilmem ama ben anlatıcının şehrin ruhu olduğunu düşünmekten keyif alıyorum.
Bunu gerçekten okumanız lazım.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yüzü Olmayan Maske
İsim son derece başarılı, insanoğlu Şeytan'ın yüzünü imgeleminden çıkartıyor ama yüzyıllar boyunca değişen din anlayışı, toplumsal meseleler hep farklı bir maskenin yaratılmasına sebep oluyor. Maskeden önce, alakalı olarak belki Şeytan'ın isimlerini anmak lazım, Link'in kitabın başında bu isimleri -Lucifer, Şeytan, kırarım boynuzunu iblis vs.- incelediği bölüm maskelere bir giriş niteliği taşıyor. Sanatın ve isimlendirmenin temeli olarak göstergelerin varlığı da pek önemlidir. "Sanatta bir imgenin ya da edebiyatta bir temanın ilk örneği aslında hiçbir şeye işaret etmeyebilir. Önemli olan, ortaya çıktığı tarihsel bağlam nedeniyle yankı uyandıran ilk örnektir." (s. 21) Tarihsel şartlarda birçok şeytan birbirinin yerine geçmiştir, gösterilenle gösteren yer değiştirmiştir, kafalar çorbaya dönmüştür. D. H. Lawrence'tan bir alıntı var başta, adam diyor ki bir öykü vardır, bir de anlatıcı. Anlatıcıyı sallayın, öyküye bakın. Oysa öykü de tam bilinemediğinden ya da çarpıtıldığından ötürü birçok Şeytan tipiyle karşılaşırız. Boynuzlu, üç diş dirgenli, dev, küçük, iğrenç, yakışıklı, çeşit çeşit. Bunların tarihte ortaya çıkışını ve sanatın ne ölçüde gerçek bir hikâye anlattığını izleyeceğiz.
Şeytan'ın işlevi tartışmaların merkezinde. Jeffrey Burton Russell'ın çalışmaları bu konuda yol gösterebilecek temel kaynaklardandır diyeceğim de kitapların yeni baskısı yokmuş. Neyse, Lucifer'ın düşüşü, Mikail'le savaşı ve düalizm muhabbetinden aslında Tanrı'nın bir maskesi olması falan, kitapta irdelenen eserlerin temelini oluşturuyor. Tanrı'nın yardımcısı olan Şeytan'ın pek çirkin olamayacağı malum, düşman olansa gayet gudubet. "Ağzından ateşler çıkaran bir canavarla Cennet'ten kovulan Lucifer'in ortak neyi olabilir? İkisi de Şeytandır; ancak bu iki imgeyi birleştirmenin hiçbir yolu yoktur. Teolojik açıdan, bunlar Şeytan'ın iki farklı görüntüsü olabilir; ama aynı kişi değiller. Bunun esas nedeni bu iki imgenin neredeyse hiçbir zaman kesişmemiş ve hiçbir zaman birleşmemiş farklı resim geleneklerinden kaynaklanmasıdır." (s. 22) Tarihteki hemen hemen tüm yorumların sanatta bir karşılığı var, bu yorumlar da eklektik, birbirinin üstünden temelleniyor. Eldeki dirgen -çatal- mesela, Poseidon'un çatalı, ondan önce de Eski Babil'in iklim tanrısı Adad'ın üçlü şimşeğiymiş, bilmem ne. Bunların izi de sürülüyor bir güzel. Toplumsal meselelere yansımalar, din alimlerinin yorumları -Şeytan'ın günahı kibir değil, şehvettir vs.- sanatta nasıl karşılık bulmuş, onlar var hep. Çinliler ve Japonlar, Şeytan'ı temsil eden figürlere kendi kültürlerinden alışık oldukları için hiç zorlanmamışlar, Avrupa'da ise Rönesans'a kadar adam akıllı bir eser yok. Sonrasında da Spinoza'nın Şeytan fikri temelde kabul görmüş bir dönem; Tanrı'nın pis işlerini gören melek. Ivan Karamazov'dan bir alıntı da yapmış yazar, Şeytan insan tarafından yaratılmışsa kendi suretinde yaratıldığına dair. Kendi kelimeleriyle de; Satan kelimesi İbranicede "düşman" demekmiş. İlk bölümde daimon, diabolus vs. pek çok kelimenin açıklaması var, buralara girmiyorum.

Başta iki farklı tema var; meleklerin düşüşü ve pis, rezil Şeytan.
Kitap aslında Şeytan üzerinden ikonografiyi, mimariyi, edebiyatı, pek çok disiplini ele alarak disiplinlerarası bağlantılar sayesinde tarihi iyice bir inceler, dünyanın çeşitli yerlerinden çok sayıda örnek sunar ve insanın hayal gücüne bir kez daha hayran kalırız.

Keyif alacaksınız ve belki korkarsınız da; sürgün bir melek olsam tasavvur edilmek istemezdim. Tahtaya vurdum.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Suçluluk Kitabı
Roman bitmiş beyler, derler. Roman bitti, klasik formda anlatılacak bir şey kalmadı, zaman parçalı anlatıların pusulası yitmiş gemiler gibi oradan oraya salınmalarının zamanıdır. Lakin ki, öyle değildir. Jonathan Franzen, Kazuo İşiguro gibi pek çok yazar, tamamen parçalanmadığımızı gösterircesine yazıyor. Kym Lloyd'u da bu listeye dahil ediyor, alkışlarla uğurluyoruz.
Gelişim psikolojisi derslerinde gördüm, çocuk maruz kaldığı davranışların keyfi bir kötülük içerdiğini anladığı an hınç duymaya başlıyor ve hayatı boyunca bu hıncın çarpıklığıyla yaşıyor. Bununla baş etmek elinde ama hınç bağımlılık yaratan bir şeydir, insana gücü elinde tuttuğu sanrısını verir. Kurtulmak zordur bundan, tabii kurtulmak istenirse. İşin öbür boyutunda samimi üzüntüler var, davranış olarak ortaya çıktıkları zaman hedef aldıkları insanda suçluluk duygusu uyandırır. Önemli olan şu ki sorumluluğun olduğu noktada suçluluk vardır, tersi çok sakattır, mesnetsiz suçluluk insanı diğerlerinden soyutlar, içtenliğini yok eder. Yanlış anlaşılacaksanız neden içtenliğinizi ortaya koyasınız, değil mi? Koymazsınız, acıyı engellemiş olursunuz. Öğrenilmiş bir çaresizlik sonucunda ada bireyler ortaya çıkar, denizin altında belki el elesiniz ama yüzeyde birbirinizden oldukça uzaksınız, hava sisliyse hiçbir adayı göremezsiniz, bu kadar metafor yeter sanırım. Yani samimi olalım, içten olalım, samimiyetimizi anlamayan insanlardan uzak duralım, bu arkadaşlar birinci dereceden akraba falan olabilir, o zaman asgari ölçüde iletişim kurup odamıza kapanalım ve fırsat oldukça dostlarla, arkadaşlarla görüşelim. Bu, yaşadığımızı hissettiren sayısız yoldan biridir.

Bu kitaptaki ailenin hiçbir üyesi açık değil, hepsinin suçluluğu farklı ama sonucu bir; suskunluk. Goode ailesi mutluluktan başka bir temelin üzerine kurulmamıştı, ta ki baba Phineas başka bir kadına aşık olana kadar. Öncesinde iki kızdan büyük olanı, Viviane'in psikolojisinin giderek bozulması, sağır kardeş Gwynne'in olanlara akıl erdirememesi var. Üç yıllık bir sürenin sonunda ailenin üyeleri birbirlerini tanıyamayacak kadar ayrı insanlar haline geliyor, Phineas diğer kadınla evleniyor, çocuğu oluyor ve çocuk öldükten sonra -bir de onun suçluluğu ekleniyor- bir manastıra kapatıyor kendini, oradan bir yurda, oradan yurtta tanıştığı adamın yanına. Viviane, babasının evden ayrılmasından sonra giderek kötüleşiyor, sevgilisi olan hayvan herifin teki tarafından tecavüze uğruyor ve akıl hastanesine kapatılıyor. Gwynne hayatını kurmaya çalışıyor, anne Maggie her şey için mantıklı bir cevap arayıp bulamıyor, o da meczup gibi bir şey oluyor. Zaten babası tarafından sürekli suçlanmış, doğumda annesinin ölümüne yol açtığı(?) için. Tyrion Lannister Sendromu diyebiliriz buna. Tyrion bu suçlamalardan yeterince yara aldıktan sonra elindeki en büyük gücü, beynini kullanarak milleti bir bir hacamat etmişti, babasını nasıl vurduğunu hatırlayın. Maggie de ödünleme yok, saf suçluluk var. Karakterlerin hepsinin çıkmazı bu suçluluk. Bireysel mutsuzlukları daha büyük bir yanlışı görmelerini engelliyor, daha büyük bir probleme yol açıyor.

Romanı kabaca iki bölüme ayırdım, ilk bölümde karakterlerin suçlulukları, flashback vasıtasıyla iyice bir deşiliyor, onlarla özdeşim kurar hale geldikten sonra asıl hikâyeye geliyoruz. Viviane'in kötüleşmesinin, Phineas'ın başkasına aşık olmasının arkasında bir adam var, yaşlı bir profesör. Filolog olan bu arkadaşımız, Phineas'e fine ass diyerek adamı etkisi altına alıyor. Ad takılmasını kabullendiğimiz an üstümüzdeki gücü de kabullenmişiz demektir, çok basit bir psikolojik hadisedir bu. Adam Phineas'i aşık olacağı kadınla da tanıştırıyor, aileyi yavaştan yıkmaya başlıyor, sebebi annesinin çocuğunu eş yerine koyması, ensest olayları var. Bir de kızı ölmüş adamımızın. Viviane'i görüyor eve ziyarete geldiği zaman. Olaylar buradan sonra kopuyor.

Klasik son, çok klasik. Bütün olaylar bir anda çözülüyor, adamımızın itirafıyla. Farklı bir kurgu bekliyordum, sonuçta klasik anlatı da olsa farklı tekniklerden biraz yararlanılabilirdi. Şu hali de çok başarılı gerçi.

Altı karakterin gözünden suçluluk panoraması, güzel.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Çöküş
Yanlış hatırlamıyorsam şöyle şeyler oldu: Afrika'da, nispeten kapalı bir coğrafi ortamda bizim kadar akıllı olmayan akrabalarımız yaşıyordu, Cro-Magnon nam akıllı atalarımız birkaç yüzyıl boyunca bu arkadaşlara eşlik etti ve bu ne lan, her yer dağ diyerek Avrupa'ya, Asya'ya ilerlediler. Neandertal kardeşlerin soyu kurudu, bizimkiler devam etti, gelişti. Medeniyetler, teknoloji derken aldık başımızı gittik ve Richard Sennett'ın mahremiyet dediği alan arızalandı, toplumsallıkla bireysel psikoloji bir yerde kimlikleri değişti ve ucube bir şey çıktı ortaya. Kitap bu ucubeye kısaca ego patlaması diyor ve insan ömrünün uzaması gibi süper olayların yanında yıkıcı eylemlerin artışıyla uçurumdan nasıl atladığımızı anlatıyor. Taylor'a göre paraşütü açacağız, uzak bir tarihte değil üstelik ama çok iyimser bir son bu, bilmeyen adamın gevşekliğiyle diyeceğim ki mutlu sonla bitecek bir filme benzemiyor bu çağ. İnsan ömrünün uzaması bile üretim aracı olarak işlerliğimizin iyileştirilmesinden öte bir anlam taşımıyor sanki, çalışma şartları korkunç ve her şey kanıksanmış. İyi o zaman, 12 taksitle çıkılan bir haftalık tatiller için bütün bir yılı çalışarak geçirmeye devam.

Erich Fromm, İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri ile işin psikolojik boyutunu incelemiş, Hitler analiziyle de işin pratiğe dökülmesini göz önüne sermişti. Taylor daha toplumsal bir boyuttan yaklaşıyor olaya, en başından. Hormon kaynaklı bir saldırganlıktan söz edilemeyeceğini söylüyor ve bunu iki noktadan kanıtlamaya çalışıyor ki biri bence sallantılı biraz; hayvanların savaş, soykırım, katliam gibi kavramlara sahip olmaması. Erich Fromm demiş; şempanzelerinki kadar içkin saldırganlığımız olsaymış barış dolu bir dünyada yaşıyor olurmuşuz. Biz oranın kenarından bile geçmiyoruz artık. Hayvanlar da doğanın bir parçası, kendilerini doğadan soyutlayıp kendi bildiklerini okumuyorlar. İkinci ve kitabın nirengi noktası bu görüş üzerine temellenmiş: Savaş, soykırım vs. yakın tarihe -6000 yıl öncesinden alın- özgü bir olay.

İnsanoğlunun defolarını üç bölümde inceliyor Taylor: savaşlar, ataerkillik ve toplumsal eşitsizlik. Bu üçünün de olmadığı topluluklar mevcut, günümüzde varlıklarını devam ettirenler de var. Bunlar coğrafya sayesinde dünyanın karmaşasından kurtulmuş, küçük dünyalarında barış içinde yaşayan insanlardan ibaret. Üç defonun oluşturduğu mülkiyet, iktidar hırsı gibi kavramlar bu adamlar için geçersiz. Ahlak sistemlerinin oluşmasında çiçeklerin, denizin etkisi bu iki tırtlıktan daha çok rol oynamış. Poligami mevcut, çocukların anne ve babası bütün bir toplum. Hayal ederken dahi zorlanacağımız bir olay. Bizim sistemde ne oluyor, Brahman erkekleri öldüğü zaman eşleri hayattan soyutlanıyor, bir daha evlenemiyor, canlı canlı yakılıyorlar hatta. Daenerys'i hatırlayalım, o mevzu. Gerçekten çok güzel bir buluş, kim düşündüyse tebrik ediyoruz ve üç tokatla uğurluyoruz. Cadı Avı'nı da hatırlayalım, kadınlar suda boğulursa cadı olmadıkları ortaya çıkar ve cennete giderler, boğulmazlarsa canlı canlı yakılırlar. Geçen bir haber vardı, Ortadoğu ülkelerinden birinde hakimin ölüm cezası verdiği bir kadının suçsuz olduğu anlaşılmış, hakim kadının cennete gittiğini söylemiş. Dünyanın neresinde olursa olsun davarlık davarlıktır, coğrafyası, kültürü hiç fark etmiyor. Şu fark var ki Batı bunları 500 yıl önce atlattı, biz yeni yaşıyoruz. Bu sürede onlar farklı gaddarlıkları keşfetti, zulümde bizden daha ilerideler.

Toplumsal eşitsizlik boyutunda William Wallace abimizin sözde isyan etmesine yol açan olay -toprak sahibinin serfin geliniyle düğün gecesi cinsel ilişkiye girmesi- büyük bir haksızlık. Kölelik başlı başına bir çarpıklık, ABD İç Savaş sonrası büyük ölçüde meseleyi halletti, bizde Osmanlı zamanında kölelik sürdü, günümüzde gerek katıksız hali, gerek ekonomik yolla dolaylı hali sürüyor.
Bunların yanında sahip olma hırsına geniş yer verilmiş, gerek filmlerde gerek kitaplarda çokça yer verildiği için geçiyorum ve çöküş öncesi döneme geliyorum. Avcı-toplayıcılara "tarihteki ilk refah toplumu" diyor Marshall Sahlins. Haftada 12-20 saat arası bir çalışma, bütün bir haftayı konvanse edebilirken günümüze bakalım. Bakmayalım veya, içim karardı. Bir de beslenme alışkanlıklarının değişmesiyle teşne olan envai çeşit virüsün, bakterinin doğurduğu sonuçlar korkunç: "Bugün yakalandığımız hastalıkların çoğu, hayvanları evcilleştirdiğimizde ve dolayısıyla onlarla daha yakın temasa geçtiğimizde ortaya çıktı. Hayvanlardan bize birçok hastalık geçti: domuz ve ördekten grip, attan soğuk algınlığı, inekten çiçek hastalığı ve köpekten kızamık. Süt ürünleri tüketmeye başladığımızda ise en azından otuz yeni hastalıkla daha tanıştık." (s. 34) En önemli olay, avcı-toplayıcılarda mülkiyet kavramının olmaması. Kendilerini bir toprak parçasına ait hissetmeyenler için savaş kadar manasız bir şey olamaz. Ne zaman yerleşik tarıma geçildi, o noktada üretim fazlası doğdu ve farklı refah düzeyleri ortaya çıktı, toplumsal eşitlik bozuldu. Tüfek, Mikrop ve Çelik'in yazarı Jared Diamond, "insanoğlunun en büyük hatası" diyor bunun için.

Anasoyluluk da toplumsal eşitliğin temellerinden biriydi. Anaerkilliğin hiçbir dönemde görülmediği, anasoyluluğun ise M.Ö. 6000 civarında Avrupa'da son derece yaygın olduğu belirtiliyor. Hiçbir cinsiyet birbirinin üzerinde tahakküm kurmak istemiyordu, görevler eşit derecede bölüşülmüştü. Ütopik bir olay günümüz için, geçmişinse doğal gerçeği.

Bozulmanın Sümer zamanında zirveye ulaştığını söylüyor Taylor, ardından Akadlar ortalığı silip süpürünce kaos ortamı kendi düzenini doğurdu. Asurlular dehşeti sürdürürken tanrıların cinsiyetleri değişti, güç sahiplerinin borusu ötmeye başladı. Cennet'ten bence bu dönemde kovulmuşuz, öncesinde değil. Samilerin Yahudi ve Arap diye ikiye ayrılmasının izlerini binlerce yıl sonrasında, bugün bile olanca şiddetiyle yaşıyoruz, nasıl bir tekme yediysek artık. Sonrası günümüze kadar gelen insanlık faciaları: cadı avları, makineleşme devrimi, savaşlar, bilmem ne.

Cozutmayan toplumları ayrı bir başlık altında inceliyor Taylor; Aborjinler çok tatlı insanlar, kavgasız dövüşsüz yaşıyorlar. Bazı Amerikan yerlileri de öyle. Adamların sözlü anayasaları var ve Engels-Marx kooperatifi tarafından övülmüşler.

Ego patlamasının uzunca bir açıklaması geliyor sonrasında, Antik Yunanların sokağa silahsız çıkmamasından savaş taktiklerine, çok geniş bir alanda yapılmış gözlemler/araştırmalar inceleniyor. İşin evrimsel boyutundan toplumsal boyutuna uzanan bir irdeleme. Sonuç şu: Düzelme alametleri mevcut. Çiçek çocuklar iyi bir gösterge, yardım dernekleri vs. de öyle. Kurtulacağımızı söylüyor Taylor, elbet bir zaman geçiş çağların basitliğine, erdemine kavuştuğumuz zaman. İyimser bir yorum, çok iyimser. Dünya kendi seyrinde ilerlemeye devam ediyor, belli bir doğrultuda yol aldığını söylemek güç. Kısa-orta vadeli çıkarımlar yapmak mümkün ama böyle iddialı sonuçlara varmak, orada iki kez düşünürdüm.

İnsanoğlunun şimdilik sonsuz yolculuğu hakkında nefis bir kitap bu; olabildiğince bilimsel ve safsatadan uzak. İyiymiş.
Yanıtla
2
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sinek Isırıklarının Müellifi
"Korunmalar bizi hiçbir zaman yeryüzü hastalığından kurtaramaz. Çünkü dünyayı içimizde taşırız."
Henry Miller'ın yaşam açlığı onu çeşitli işlere, çeşitli kadınlara ve dibine kadar yaşamaya sürüklerken içindeki dürtü sürekli büyüyor, etrafında olanları büyük bir yapıta dönüştürmeye çalışıyor ama bir yandan zamanın henüz gelmediğini düşünüyor; yaşanacak daha çok şey, okunacak daha çok metin, sevişilecek daha çok kadın var. Okumaktan yazamayanların hikâyelerini bir yerlerden duymuşsunuzdur. Stephen Grosz'un müstesna eseri İncelenen Hayatlar'da bir adam beni çok etkilemişti. Bu dayımızın aklında müthiş öyküler, romanlar dolanıyor. Biraz ayrıntılı bir şekilde dinlediğiniz zaman başlı başına bir edebiyat olayı olacağını düşünürsünüz. Orada kalmanız gerekir, adam düşüncelerini hiçbir zaman kağıda dökemez. Aklında kristal berraklığında bir kitap vardır ve bu kitap hiçbir zaman yazılamayacaktır. Sinek Isırıklarının Müellifi'ndeki esas oğlan Cemil'in laneti bir tık değişik; bir kitap yazar ve editör hanımın kitabı değerlendirmesini bekler, aylar boyunca. Geriye kalanlar kitaba sığmayan fragmanlardır, onlar da ayrı bir kitaba dönüşür. Müellifi izleyen her kimse iyi bir iş çıkarıyor. Yazamayanın hikâyesini yazan bir yazamayan? Bana ateş edin.
Editör hanımla hayali konuşmalar yapar Cemil, metnin bu kadına yazıldığını düşünebiliriz. Anlatı içinde anlatı içinde anlatı. Pek sevdiğim Jake Gyllenhaal'ın Demolition diye bir filmi çıktı şimdi, anlatımını bu kitaba çok benzettim. Adam trafik kazasında eşini kaybeder, çektiği acıyla nasıl baş edeceğini bilemez ve hastanede parasını kapan abur cubur makinesini üreten şirkete bir şikayet mektubu gönderir. Mektupta şikayet çok küçük bir yer kaplar, geri kalanı yaşadıklarıdır. Mektupları okuyan kadın dayanamaz ve adamımıza telefon eder falan, mevzu uzar gider. Okur, bu telefon eden kadının görevini üstlenir. Kitabı okurken sürekli farklı hikâyelerle, yaşam parçalarıyla karşılaşırız ve cevap olarak okumaya devam ederiz. Cemil'in söyledikleri, kitapları, filmleri, Ankara'nın havası ve suyu bizi etkisi altına alır. Binlerce sinek ısırığı, her birinin izi bir diğerine bağlı ve hepsinin peşinde bir adam. 166 sayfalık avında başarılar dileyeceğim, dilemiyorum, zaten başarılı.
Barış Bıçakçı'yı Anathema'dan ayrı düşünemiyorum. Pek sık okumam kendisini, arada bir el atıyorum ve devamını getirmiyorum. Bir kalemde bütün kitaplarını okusam -bir kalemde okurum, iyi bir okuma hızım vardır, rekor şimdilik 1044 sayfa/gün (Monte Cristo Kontu) - Sezon finalinden sonra yeni sezonu beklemek gibi olur, can sıkar. O yüzden pek bunaldığım zamanlarda kaçar gibi Barış Bıçakçı okurum, arkada mutlaka Anathema çalar. Anlattıkları hikâyeleri çok benzetirim, kayıp giden zamanın çetelesini pek güzel tutarlar, incelikleri pek hoş yakalarlar, detayları gereğinden küçük bir ölçekle dile getirmezler. Bir misal veriyorum: Cemil, babası ölüm döşeğindeyken şöyle: "Artık hiçbir şeye gücü yok, oysa onun kaba gücünü evin iyice sıkılmış musluklarında hissetmeye alışmıştı Cemil." (s. 6) Anathema'nın has adamı Vincent Cavanagh da annesine yaktığı ağıtta şöyle diyor: "I know you didn’t want to leave/Your heart yearned to stay/But the strength I always loved in you finally gave away" Ben benzettim yani, aradan cımbızla çektim ama yakınlar birader işte. Mevzu benim için tartışmaya kapalıdır. İlk albümlerle değil de A Fine Day to Exit'ı dinlerken okumanızı tavsiye ederim.
Kitabın bir yerinde Vüs'at O. Bener de geçiyor, eklemeden edemem.
Yanıtla
6
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Eli Torbalı Adam
Peker'in bu adamı, çevresindekilerin de el atmasıyla varlığı gereksizleştirilmiş insanlardan biri. Çocuklar için babalık vazifesinden muafiyet alan sıfır bir eş. İmgenin çatkısıyla kurulu dünyasında toplumsal kimliklerinden tasfiye edilen, bunu da Süreya'nın dünyayı şiir gibi gören gözlerinin ödüncüyle anlatan emekli Naci Sevgen, torbasında Yıldırım Keskin'in Yoldan Geçen Adam'ının tekilliğini taşıyor. İki karakter de bir parça gizem taşır, yoldan geçeninin ağzından tek bir kelime bile alamayız ama eğer konuşsaydı Naci Bey'e olan benzerliğini görebilirdik sanıyorum.

Tezli bir roman; önsözde yazarın kadınlar, erkekler ve çöküşten başka incelenecek bir şey kalmadığını ve Eli Torbalı Adam'ın çöküşü ele aldığını söylemesi okura bir okuma rehberi sunuyor. Bu güzel bir şey, eğer rehbere ihtiyacınız varsa. Bir diğer mevzu, Peker çoğu romanı ve yazarı gözden geçirdiğini, büyük olaylardan ve sürprizlerden başka bir şeye pek rastlamadığını, büyük duranın, doğal akanın ta kendisi olduğunu söylüyor. Katılıp katılmamak okurun elinde, benim için o büyük olaylar kadar büyük sözler bunlar. "Sanat yapıtının o yapmacık, hep olağan üstü olma edasından sıyrıldım bir türlü." (s. 8) Yapıtı nasıl ele aldığınızla alakalı bir olay bu; büyük bir sanat olayıyla karşılaşmayı umuyorsanız veya öyle bir iddiası varsa yapıtın/sanatçının, aşırı yorumlama ve ön kabullere açık hale gelirsiniz. Oysa sanata bir ağaca, denize, insana yaklaşırmış gibi yaklaşmak lazım, sanatın nefes almaktan farklı bir şey olduğunu söylerseniz size inanmam. Peker'e de inanmamayı seçiyorum ve burayı dağıtıyorum. Son olarak, Peker bunları Fante ve muadillerini okuduktan sonra yazdıysa büyük ayıp etmiş demektir.
Naci Bey, gerek kışkışlanmasının, gerek bir işe yaramayı özlemesinin etkisiyle eline torbasını alır, sokaklarda teneke kutuların peşine düşer. Çocuklar bu yaşlı adamdan kaçar, otobüs durağındakiler etraftaki hedefleri belirler ve adamı oradan oraya sürüklemenin mutluluğuyla güne başlarlar. Beyefendinin çocukları git demez, demeye getirir. Etrafındakiler bir iş tutmasının iyi olacağını söylemez, düşündürür. İpi herkesin elinde bir adam, herkes de kendi elinde oysa. Anne hastalandığında babalarının şefkatini anımsamaya çalışan çocuklar, hayatları yolunda gitmeyince bildikleri insanlara sığınmaya çalışırlar. Naci Bey bunlardan biri, ne ki tasfiye edildiğini söylemiştim. Çok uzaklardan, o iyi tanıdığı adamı geri çağıramaz. Anılarındaki, kişiliğindeki her bir boşluk sıkıntıyla dolmuştur. "Her gün üzülürüz biz insanlar. Üzülmeyi severiz. Günün yarısını üzülmeye ayırırız. En ünlü komedyenler bile sıkılıp durmadan edemezler. Sıkıntı günün hasatıdır." (s. 22) Birkaç gediğini sokakta tanıştığı insanlarla doldurmaya çalışır, torbasının dolmasıyla benzer bir ferahlığın peşindedir. Herkesten öte bir yerleri taramak, kendi başına çalışmak, bilinmeyenin doğurduğu merakı gidermek...

Evdeki soğukluk, bir zamanlar tanıdığı yabancıların sıkıntısı ve alışkanlıkların tozu duman boğuntusu yetirir, İstanbul'a gittiğini bildiren bir mektup bırakır ve tamamen sokaklara ait olmak ister. Huzursuz bir ruhun çıkmazlarını yaşayıp geri döner, işe girer ve yazdıklarını yayımlatabileceği bağlantılar kurar. Bir şeyler yaratmanın yeniliğini arar kısaca; yeni bağlantılar renk çeşitliliği yaratabilir. Dener, ötesine ben karışmıyorum. Okuyun.

Sonda romandan koparılmış iki öykü var, beyefendinin sıkıntılarına iki güzel örnektir.

Peker'in romanı Vüs'at O. Bener'inkilerle benzer karalıktadır. İlkinin siyah tonlarının çeşitliliği fark yaratır, bu romanın okunmasında fayda vardır. Sıkılan bir siz değilsiniz, onu görmüş olursunuz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir