Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Haziran
Selçuk Baran'ın bırakılmış, hassas biri olması, kuşku dolu ilişkiler yaşamasıyla bir açıdan ilgili. Hayatını ne ölçüde öykülerine akıtmıştır bilemiyorum, yine de öykülerindeki ötekilik duygusu, öyküde kurulan dünyanın renkleri, çiçekleri gibi doğayla bütünleştiren detaylar karakterler için bir çıkış kapısı olmasa son derece boğucu olabilirdi. Öyle değil, karakterler her ne kadar bir şeylerin dışında kalsalar da, bir şeyleri kaçırdıklarını hissetseler de geçici kurtuluşlarına sığınabiliyorlar. İki kurtuluş arası öyküler... Sancıyı on ikiden vuruyor Baran.
Haziran 1973 TDK Öykü Ödülü'nü kazanan bir ilk kitap. Kısa öykülerde bir durumun ince sözcüklerle çepeçevre kuşatılması, insanların tekrarlanan duygularının günden güne hayatları haline gelmesi olanca doğallığıyla işlenir. Öykülerden gidelim:

Odadaki: Yatalak adam, kızı Naciye'nin ölümünü kabullenemediği gibi karısının ekşi suratını her gün görmek zorunda ama olay karısı değil, kızının sesini bazı bazı duyuyor ve gözyaşlarıyla karışık günler durmadan geçiyor, geçiyor. Kadının şefkati uyandığı zaman hiçbir şey değişmiyor, adam ellerini yitiriyor çünkü. Duyduğu yoksunluk vücuduna sirayet ediyor. Eşinin elini okşamak istiyor ama beceremiyor. Naciye'ye sesleniyorlar sokakta, bakamıyor. Kadına göre herkes ölüyor, zamanı gelince onlar da ölecek. O zaman Naciye'yi kim hatırlayacak, Naciye nasıl yaşayacak?

İhtiyar Adam ve Küçük Kız: Çocukluktan yalıtılmak derin bir travmadır, insan hissettiğiyle yaşadığının farklı olduğunu anladığı zaman nasıl bir sıkıntı çeker? Farkına varmak için çok erken, yaşlanınca her şey için çok geç. İnsan çocukluğunu hissediyorsa çocuklarla yaşar, yoksa yetişkinlerin dünyasında kaybolacaktır. Hiçe dönüşür kişi. Gelini, yaşlı adamın odasının kapısını sıkı sıkı kapatır. Varlığı dışarıda bırakmanın beş kadim yolundan biridir bu.

"İşte, onu hayatının en önemli anında, kapalı bir kapının ardında unutuvermişlerdi. Hiç kimsenin düşüncesinde değildi. Bütün bilinçlerin ötesinde, odanın boşluğunda bir hiçti şimdi." (s. 18)

Dışarısı, gençlik, özgürlük tek bir ışığın içinde ve kapı kapalı.

Konuk Odaları: İki kanatlı bir öyküdür. Bir yanda çocuklu kadınların hep aynı günü yaşamaları ve bunu gürültülü bir biçimde yapmaları rezilliktir, iki kadın bu diğerlerine bakıp küçümser. Parklarda hep bu çocuklu kadınların izleri vardır ve sesler tepedeki bulutları darmaduman eder. Bu bir. İkinci kanatta geçmişe duyulan özlem mevcuttur, kuş gibi zarif bir yengenin mutlulukla dolu yaşamı hatırlanır, bir de kanserden öldüğü zamanki zayıflığı. Konuk odalarında hayaletler barınır, gürültüsüz olanlar.

Kavak Dölü: Misal bu kavağın varlığı neden hiç kalkmayacak bir ağırlığın sebebidir? Sadece bir ağaç. Metaforlar olmasaydı yaşamak çok daha basit olurdu.

Terzi abla yaşayan çocuklara, yaşayan ağaca, yaşayan kanaryaya öfke doludur. Neden? Yaşanamamış bir hayat, yaşayanlara karşı hınç doğurur da ondan. Eve gelen kuzen Rahmi bile belli bir alışkanlığın parçası olduğu için öfke uyandırır ama kadının hayatındaki en büyük değişim olduğu için minnetle kabul edilir. İhtiyar kız uykusu, terzinin başka bir dünyaya yolculuk biletidir belki, o yüzden geceler iple çekilir.

Anne: İnce bu öykü, çok ince.

Hawking'in filmi vardı ya, aynı durum. Anne, yatalak eşe ve çocuklara bakar ama kaçışın rahatlatıcılığına çoktan kapılmıştır. Anlam ifade ettiği ortamdan silinir, zaman zaman eve geç gelir ve eşyalarını görünce hayrete kapılır. Yerleri değişmiştir sanki, oysa kendi değişmiştir. Çocuklarına para dağıtır, eli boldur yaşamın onca zorluğuna rağmen. Sonradan komşu kadının cami hikâyesini dinler. Hoca zina eden kadınları anlatmıştır, komşu kadın anneye zinanın kötülüğünden bahseder.

Çocuğun anlatıcılığıyla görürüz her şeyi, o yüzden annenin nasıl bir tepki verdiğini yetişkin gözler görmez. İki durum da oldukça dertli. Suçlamalar bir yana, gerçeğin olası ağırlığı bir yana, yalnız bir kadının toplumda var olma çabası oldukça yorucudur. Kadın göz hapsindedir, kadının sorumlulukları vardır ve kadın ne ister, o bile bilinmez, anlatılmaz.

Yirmiden fazla öykü daha var, hepsinde farklı bir kaçışsızlık sezersiniz ya da kaçma teşebbüsü. Yalnız komşuya sabahın köründe çay ve kurabiye götürmek için uğraşan kadın, ölümlerin ardı sıra kör topal yürümeye çalışan insanlar, küçük sıkıntılar ve mutluluk çabaları. Baran'ın dünyası geniş bir dünya, her duyguya yer var.
Yanıtla
2
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İlk Köşe
Babası Ahmet Ağaoğlu, Türkçülük akımının sağ hafıdır ve zamanında memleketin önemli şahsiyetlerinden biridir. Samet Ağaoğlu Ankara'da hukuk okumuş, yüksek tahsil için Strazburg'a gitmiş ama babasının işleri bozulunca eğitimini tamamlayamadan dönmek zorunda kalmış. DP'den politikaya atılmış, 60 İhtilali'nin ardından kendi deyişiyle zindanda yatmış, çıktıktan sonra politikadan uzak durmuş ve anılarını yazarak bir dönemin sanatçı tayfasını anlatmıştır. Öyküleri hakkında hiçbir fikrim yok, iyi bir öykücü olduğu söyleniyor. Anıları gerçekten okumaya değer, iyi bir anlatıcı Ağaoğlu.
İlk bölümde Ağaoğlu'yla yapılmış bir röportaj var. İlk öyküleri Varlık gibi dönemin kafa dergilerinde çıkmış, sonradan kitaplaşmış. Sait Faik, Sabahattin Ali ve Yaşar Kemal, sevdiği yazarlar arasında. Siyasete girmeyip yazı çalışmalarına daha çok zaman ayırsa daha iyi olup olmayacağını sorguluyor, siyasetin de bir nevi topluma hizmet yolunda bir sanat olduğunu söylüyor. Dostoyevski'yi pek beğendiğini belirtiyor, öykülerinde etkisi büyük. Dönemin toplumcu yazarlarını sanata belli bir perspektif dışından bakmadıkları için eleştiriyor. Yaşar Kemal'in bu konuda iyi bir dengeleyici olduğunu düşünüyor, bunun yanında gönül bağının başka sebepleri de var. 27 Mayıs'tan sonra temizlik operasyonunda Edebiyatçılar Birliği'nden çıkarılmasına karşı koyanlar arasında sesi en yüksek çıkan Yaşar Kemal'miş, hapishanede kendisini ziyaret eden sayılı insanlardanmış ayrıca.

Behçet Kemal Çağlar ve Ahmet Muhip Dıranas'la birlikte çıkardıkları Hep Gençlik dergisiyle ilgili anılardan ikisini seçip buraya koyuyorum. Dergi, Genç Türk Edebiyat Birliği'nin yayın organı gibi işliyor ve Nazım Hikmet'in putları yıkıyoruz hareketine karşı koyan isimleri bir araya getiriyor. Bir de Sodom ve Gomore olayı var. Ağaoğlu, isimsiz bir yazısında romanın anlattığı İstanbul'u ve bezgin karakterleri iğneliyor. Karaosmanoğlu cevap hakkını kullanıyor, haklı olarak nazikçe giydiriyor. O İstanbul'un gerçekten var olduğunu ve eleştirilecek pek çok özelliğinin bulunduğunu söylüyor, yaşından ötürü Ağaoğlu'nun o zamanları pek bilmemesinin doğal olduğunu belirtiyor. Zaten imzasız yazı yazmak nedir, iddia edilenler de az buz şeyler değil. İlginç.

Yaşar Nabi olayı da ilginç. Edebiyatçılar Birliği kurulurken Ağaoğlu ve Yaşar Nabi aktif olarak görev alan insanlar, eskiden beri tanışlar. Darbeden sonra Ağaoğlunun birlikten ihracında Yaşar Nabi'nin imzası en üstte. Ağaoğlu sanayi bakanıyken Varlık için kağıt sağlanmasında pek çok iyiliğinin dokunduğunu, böyle bir muameleye maruz kalmanın oldukça kırıcı olduğunu belirtiyor. Yaşar Kemal'in itirazları durumu değiştirmiyor. Nahid Sırrı'nın dergiden neden ayrıldığını bilmiyor ama Yaşar Nabi'nin bu huylarını gösteriyor fark ettirmeden. Aralarındaki mizaç farkı çok büyükmüş, Nahid Sırrı zorluklarla dolu bir yaşam sürerken Yaşar Nabi dergi işlerinden yürümeye devam etmiş. Bu olayı çok merak ediyorum aslında, belki başka anılarda daha detaylı bir bilgi edinebilirim.

Tanpınar'a gelince... Tanpınar hakkında söylenen, söylenecek çok şey var. Günlüklerini hazırlayan ikinci kuşak öğrencilerinin diyeyim, metinleri sansürlediklerini kendi ağızlarından duyduk. Neden sansürlediler? Ağaoğlu'nun güvenilmez anlatıcı kisvesine büründüğü malum, yine de gerçekleri ayıklayabiliriz gibi geliyor bana, ayıklananların arasından bu sansürün sebebi görülebilir. Tanpınar halleri bol bir sanatçıdır, duygu yoğunluğundan/yoksunluğundan kafayı kırdığı zamanlar olmuştur, parasızlıktan da. Hal böyleyken üniversitelerin edebiyat bölümlerinde kelimenin tam anlamıyla tapılan bu adamın zayıflık olarak görülen halleri bir bir ayıklanmıştır, bu tür adamları sanatçı yapan en önemli olaylar okurların gözünden uzaklaştırılmıştır. Bizdeki bilim anlayışı böyle, kafa buyken farklı bir uygulama beklememek lazım.

Neyse, yıl 1927. Yer Ankara Erkek Lisesi.

"Ahmet Hamdi Tanpınar bana bir şey öğretmedi. Bunun bellibaşlı sebebi ötekilerle aramda öğretmen-öğrenci ilişkilerinin hakim olması idi. Tanpınar'a gelince onunla hemen sadece sohbet sahneleri yaşadık. Zaman zaman hazin, zaman zaman heyecanlı, bazen de çocukça şakalarla sahneler! Üstüne başına, tıraşına önem vermez gözüküyordu. Bir omzunu biraz geri tutarak sık sık öksürüklerle kesilen kısık sesi ile daldan dala atlıyor, Fuzuli'den Yahya Kemal'e kadar şairlerin daha çok ölüm üzerindeki şiirlerini söylüyor, böylece ölüm korkusu ile bunaldığını istemeden meydana vuruyordu." (s. 37)

Tanpınar için oldukça bezgin bir adamın resmi çizilmiş. Ağaoğlu'na göre Tanpınar kendini çirkin, pek çirkin sanıyormuş. Üniversitede sevdiği kız kendisine dost olarak yaklaşmış ve en yakın arkadaşına sevdalanmış, bilmem ne. Kadın düşmanı kesilmiş Tanpınar, derste kadınları yerin dibine sokarmış. Ağaoğlu bir gün dayanamamış, ana bacı muhabbetine girmiş, abla Tezer Ağaoğlu ile olan arkadaşlıklarını hatırlatmış. Tanpınar çok utanmış da sınıftan koşarak çıkıp gitmiş. Olaylar...

Tanpınar'ın CHP'den milletvekili olmasını Esendal'ın "sanatkâr ve mistik milliyetçi" arayışına bağlıyor ve fasıl kapanıyor. Esendal'ın adı bir iki kez daha anılıyor, o kadar. Zannediyorum siyasi çekişmelerin etkisiyle şahıslara objektif yaklaşamıyor Ağaoğlu, alttan alta bir haset seziliyor. Behçet Kemal Çağlar hakkında da böyle bir şey var. Ağaoğlu devlet kademelerinde bakanlık dahil pek çok görev üstlenmiş kuvvetli bir adam olduğu için yurt dışına çıkışlar dahil pek çok sanatçının istekleriyle ilgileniyor, anlattığına göre hemen hepsine yardımcı olmuş ama anlatmadıkları ne boyuttadır, onu bilemiyorum. Sonuçta Çağlar'ın parti fanatikliği sonucu ettiği hakaretleri anlattıktan sonra diğer pek çok sanatçının mektuplarından bahsettiği gibi Çağlar'ın bir rica mektubundan da bahsediyor. "İşleriyle ilgileniyorum, lafı yine ben yiyorum" havası. Bir de Çağlar'ın Çamlıbel'i çok, pek çok kıskandığını yazıyor, doğru mudur değil midir bilemiyorum.

Başlıklar halinde alıyorum sonrasını, çemberin çapı büyüyor ve Ağaoğlu'nun kişiler hakkındaki izlenimleri derinliğini kaybediyor.

Sabahattin Ali'nin son derece güvenilmez, dengesiz bir adam olduğunu bir iki yerde daha okumuştum, doğruluk payı vardır diye düşünüyorum.

Dedikoduyu pek severmiş Ali, bu bir. İkincisi de Ağaoğlu, davayı milliyetçilerin kazanacağını söyler söylemez son tahlilde kazananların işçiler olacağını söylemiş Ali, üstelik karşı cephedeki herkesin karıları ve çocuklarının dahi öldürüleceğini söyleyerek. Gülüyormuş bunu söylerken. Sabahattin Ali'den bu kadar.

Sait Faik'i çok güzel anlatmış Ağaoğlu, sırf bu bölüm bile Ağaoğlu'nu sevmek için yeterli.

"'Âvâre' kelimesinin karşılığı yok yeni dilimizde. Serserilik değil, başıboşluk, emelsizlik değil. Belki varlığını ancak sezdiği güzellikleri arayan, bulamadığı için hüzünlü, yine bulamadığı, ya da sadece bulmak ümidiyle yaşadığı için bahtiyar bir adamın ruh hali." (s. 70)

"Serâzâttı! Hiçbir kural tanımadan dilediği gibi yazıyor, dilini bazen anlatmak istediklerini belirtmeyecek derecede bozuyordu. Roman yazmağa hevesleniyordu ara sıra. Bir yaprağında öldürdüğü kahramanını ondan sonra gelen yaprağında yaşatarak. Bu dalgınlığı sadece güldürüyordu onu." (s. 72)

Yaşadığı adanın balıkçılarının Sait Faik'in cenazesinde öğrenmeleri, kendileriyle günler ve geceler boyunca yoldaşlık eden adamın aslında çok büyük bir adam olduğunu... Ah Sait Faik!

Tayfaya farklı cepheden bir bakış bu kitap, Tarancı'dan Ahmet Haşim'e bir dönemin mühim insanları Ağaoğlu'nun kaleminde tekrar yaşıyor.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yol Bilenler
Aklımda birkaç fragman var, kaynağını hatırlamıyorum. Bir film, ne zaman ve nerede izlediğime dair hiçbir fikrim yok. Gece vakti Aborijinler ateş yakmış, kıvılcımlar savrulurken ateşin başındaki adamlar atalarının yüzlerce yıl önce söylediği şarkıları söylüyorlar. Kıvılcımlar yükseliyor, uzay istasyonunda pencereden engin boşluğu izleyen astronotun önünde beliriyor. Işık oyunları en olmayacak yerde. Binlerce yıllık ritüelin, doğaya yabancılaşmamızın zirve yaptığı bir çağda varlığını sürdürmesi umutlandırıcı bir şey. Yazarın etnosfer kavramını daha iyi bir şekilde sembolize edemiyorum. İlkel olarak görülen toplumların bilgeliği, uygar olanların yakasını bırakmayacak gibi görünüyor.
Teknoloji insanoğlunun en önemli organı olmuş durumda; normalde onsuz yaşamımızı sürdüremeyeceğimiz yerlerde nefes almamızı sağlıyor. Sonsuz bir delilik, nerede duracağını kimse bilmiyor, hayatları aydınlattığı gibi karartabiliyor da. Buna rağmen karanlıkta birkaç kıvılcım hala mevcut; sezginin egemenliği varlığını sürdürüyor. Biraz daha geri plana çekilmiş olabilir ama teknolojinin, doğanın, insanın köklerinde sezgiyle edinilen bilgi varlığını sürdürüyor ve her şeyin temelinde bu bilgi var. Kadim bilgelik, günümüzde zorba kanonlara karşı çok zor durumda kalmış olsa da kendini yenileyecek. Otuz bin yılda binlerce dil, binlerce kültür nesnesi oluşturmayı başardık. Bundan sonrası için yapılacak çok şey var, tabii bu yaratıcı, bütünsel bakış açısını kaybetmezsek. Yerlilerin yaşadığı ormanları kesen şirketlerin, iskan politikasıyla insanları koyun gibi güden devletlerin varlığı işi oldukça zorlaştırıyor.
Davis, Light at the Edge of the World gibi birçok belgeseli hayata geçiren, ömrünü kaybolmaya yüz tutmuş kültürlerin kaydını tutmaya vermiş bir antropolog. Kolektif Kitap'ın nefis amme hizmetiyle okuyabiliyoruz kendisini, yayınevine de sonsuz teşekkür. Neyse, modern denen son üç yüz yıllık devirde yok edilen dünya miraslarının izinde araştırmalar yapan Davis için mutluluk verici olan tek şey, farklı düşünme şekillerinin ve dünyayla farklı şekillerde iletişim kurma yollarının varlığı. Aralarında binlerce kilometre mesafe olan iki topluluğun kültürleri oldukça farklı, yine de sezgisel olarak çıktıkları yerler birbirinden pek uzak değil. Dinginlik, doğayla bir olma, kısaca Buda'nın öğretisine yakın bir aydınlanma hali. Doğrunun tek bir yolu yok, erginliğe ulaşmaksa bir.
Beş bölüm boyunca kutupların sessiz soğuğundan yağmur ormanlarının çürüyüp tekrar hayat bulan varlığına, pek çok yolculuğa çıkıyoruz ama öncesinde yok edici insanın marifetleri var; nesli tükenen canlılar, kaybolan diller ve pek çokları.
Batı, en sonunda Yahudilerin katledilmesine kadar giden yolu açmış oluyor. Marksizm de aynı eleştiriden nasibini alıyor; insan doğasının dışındaki herhangi bir müdahalenin yol açacağı yıkımın faturası oldukça ağır. Mao'nun öldürdüğü milyonlarca insan, kitaptaki onlarca örnekten sadece biri.
Kısaca şunu diyor: İnsanın doğası ideolojilere sığmayacak kadar muazzamdır.
Bütün toplumlar aynı gelişim evrelerinden geçmek zorunda değil. Bir insanın evinde teknolojik aletlerin, söz gelimi televizyonun olmayışı onu çağ dışı biri yapmaz. Kimin çağı, televizyon izleyenlerin mi? Çoğunluğun azınlığa tahakkümü bu şekilde ortaya çıkıyor zaten. Her neyse, Lévi-Strauss dayımız Batı düşüncesini yerin dibine sokarken tam olarak bunu söylüyordu; modernlik anlayışı teknolojik gelişmelerle, hukukla vs. eş tutuluyor. Oysa bunlar yeterince gelişmemiş toplumlarda, bu toplumların ölçütlerine göre Batı'dan çok daha ileri bir seviyede olabilir.
Bu, sömürücü hegemonya için korkutucu bir düşüncedir ve örtbas edilir. Said, bu örtbasın aydınlığa kavuşması için entelektüelin görevlerini saptamıştı, Wade Davis'in kitabı, krizi evrenselleştirme açısından son derece mühim, zira topyekun bir kültürel yıkıma sürüklenen dünyayı alternatiflerin varlığından haberdar ediyor, tabii kesilen ağaçların gürültüsünden duyulursa...
Muhteşem bir kitap. İnsanın özünü unutmaması, kapitalist iktidardan daha çok korkması için okunması gerekir.
Yanıtla
7
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Baştankara
Kısa öykülerde çıkışsız insanlar için çatlaklar yaratılmasını çok severim, Keret hayranlığımda bunun etkisi büyük. Bir de öykünün kendi çatlakları vardır, onlar sadece okur içindir. Normalde göremeyeceğiniz, yaşamın içinde küçüle küçüle fark edilemeyecek hale gelmiş, yine de zaman zaman sıkıntısını belli belirsiz hissettiğiniz bunaltıyı, çıkmazı gösterir. Karakterleri değil, onların da arkasındaki incelik dolu tedirginliği, olumsuz bir merakı. Sine Ergün bu iki tür çatlağa da yer veren öyküleriyle evleri daha tekinsiz, yaşamı daha bilinmez kılıyor. Bilincin aşırı yorumları -kitaba adını veren öykü böyle bir mevzuyu içeriyor- ve bilinçaltının sessizce yaşama karışması bir eslik kaos sunuyor; anlaşılmış bir kaos her zaman düzen anlamına gelmez.

Birkaç öyküyü alıyorum, almadıklarım sizden sorumludur.

Baştankara: Pek sevgilimle bu öykü yüzünden kavga ettik. Evet, biz edebi kavgalar eden bir çiftiz ve bu kavgalar yediğim tekmenin etkisiyle yataktan düşmemle sona erer. Neyse, ona göre baştankaralar kandırıkçıydı, bizim küçük kuşu aralarına aldılar ve daha sonra kendilerini giderek yalıttılar. Kuş yalnız kaldı, onlara daha çok benzerse belki eskisi gibi aralarına girebileceğini düşündü ve kanatlarını kesti. Sezin için ötekilik önemliydi, benim için bireyin verdiği kararların sorumluluğu.

Andrej Blatnik'in Anlıyorsun Değil Mi? adlı nefis bir kitabı vardır, Ergün'ün kısa öyküleriyle aynı biçimdeki öykülerden birinde gezginin teki uzunca bir yol yürüdükten sonra yokluğun ortasındaki bir köye gelir. Köylüler adamı adeta şenlikle karşılar, ikramın haddi hududu yoktur ve adam kısa bir süre sonra şunu sorar: "Bir sonraki köy uzakta mı?"
Bu adamı varlığın ta kalbinde bilinmeyeni düşündüren nedir? Doymak bilmez bir merak mı, yeterince alışılmış bir yerin huzursuzluğu mu, ne? Daima geleceğe bakması benim için, şimdiyi kaçırmak pahasına. Kaçırılanların sorumluluğu her daim omuzlarında olacak ama bunu hissetmemek için yürüyecek, durmadan yürüyecek ve dünyayı kendi içinde biriktirecek. Belki her yerde olabildiği zaman huzur bulur, kim bilir?

Ergün'ün öyküsünde kuşumuz evinde mutsuzdur, bir şeyleri kaçırdığı hissi yakasını bırakmamaya başlayınca göç zamanını beklemeden evinden ayrılır, durmadan uçar. Denizin üzerinde yorgunluktan bitmek üzereyken karayı görür, can havliyle toprağa iner ve baştankaralarla karşılaşır. Baştankaralar şarkılarını, sohbetlerini kuşla paylaştıktan bir müddet sonra geri çekilir, bir şeyleri gizler gibi. Kuş çok üzülür, eskisi gibi sohbet edebilmek ister ama görmezden gelinir. Bir an için baştankaralardan biri kuşa döner ve "yılanın kendi kuyruğunu yediğini" söyler.

Haydi bakalım, atalet bir yılandır. Herhalde. Kuş geleceği göremez, yaşayacağı yeni deneyimleri çoktan unutmuştur. Çareyi kanatlarını kesmekte bulur. Yeniye doğru yolculuğa çıkmaktansa eskinin kılığına bürünmeye çalışır. Bir daha uçamayacaktır, tek umudunun tekrar aralarına girmek olduğunu söyler ve öykü biter. Bizden de bir "Ah!" biter.

Evden Çıkmayan Adam: Hayatı betondan bir heykel halinde karşınıza aldınız, bakmaya başladınız. Çalan telefonlar bir gün çalmayı kesti. Zaten gariptiniz. Şaşırılacak bir şey yoktu. Sonra ölü geldi, onun için yontmuştunuz o heykeli. Onun için her şey olduğuncaydı, aynıydı. Kanepeye oturdu ve suskunluk devam etti.

Kemerlerin İstilası: Kemer yağmuru bütün hayatı felç etti, devlet buna bir şey yapması lazımdı ve yaptı, birimler kuruldu, hiçbir şey eskiye dönmedi. Dışarı çıkanlardan bir daha haber alınamadı. Bütün mevzu kemerdi. Çok sayıda kemer.

Küçük Tuvalet: Birbirinden gudubet üç insanın yaşadığı eve sevgilisini görmeye gelen dostumuz yemek yer, sevişir ve gider. Rutin. Küçük tuvaleti keşfedene kadar. Sırrı söyleyecek sesler yalnız o tuvalette duyulur, başka bir yerde değil. Dostumuz son seferinde kendini tuvalete kilitler, ev ahalisi kendisini merak eder ve kapıya dayanır. Sesler o sırada kaybolur. Sır söylenemez. Adam evden çıkar gider ve ne kadar tuhaf biri olduğu konuşulur ardından. Erenlerden bir eren, tuhaflardan bir tuhaf.

Levye: Taksi yolculuğu, Bostancı'ya. Hemen şurası, evimden binaları görülür. Yolda taksici şehir sıkıntısından, yitirilmiş masumiyetten bahseder ve başına gelen bir olayı anlatır. Para ödemeden taksiden inip giden adamın peşinden levyeyle koşar, adamı bir temiz benzetir. Masumiyet levyenin emrindedir, şehir kötüdür.

Uğursuz Adam: Ailemize bir şekilde duhul etmiş uğursuz adamlarla ilgilidir. Hala, teyze, kuzen, bir şekilde bu uğursuz adamlarla karşılaşır ve hikâyeleri unutulmaz, yaralıdırlar artık. Anlatıcı da yaralanır ve annesinin gözünde hep yaralı kalacağının farkına vardığında acısını nasıl anlatır, bence bir öyküyle. Buna benzer.

Kapanmasın: Ev boyamak gibi çocuk kaybetmenin öyküsüdür. Arkadaşlar ev boyar, arkadaşlar çocuk düşürür, arkadaşların annesi ölür ve elde hala boyanacak bir ev vardır. Biralar soğuk, yemekler güzel. Sanki bir şeyler olacakmış da olamamış gibi bir duygu, ya da olanların ardından her şeyin öylece devam etmesinin derdi.

Benden bu kadar, Sine Ergün'le tanışmanızı isterim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Anlatının Gücü
Geçen sene bu aralar askerliğin ilk günleriydi. Çile dolu üç haftanın sonunda dağıtım izni kullandım ve büyük konuştum; bir daha Ankara'ya adım atmamacasına eve dönüyordum. Hayatımın en güzel otobüs yolculuğuyla -yanımda pek sevdiğim kız vardı ve yolculukta tanıdığım halini de pek sevdim- İstanbul'a döndüm. Kıbrıs'a gitmeden önce beş günüm vardı, beş gün ne yapabilirdim ki? Hiçbir şey yapmadım, bir bu kitabı okudum ve okuduğum her kelime askerde yaşadığım bitmez tükenmez saatler tarafından çarpıtıldı, anlamını yitirdi. Geçende tekrar okudum, tamam bu iş.

Bu bir hikâyeydi, çoğumuzun ihtiyaç duyduğu kişisel hikâyelerden biri. Hikâyelerimizi anlatmak zorundayız, onlarla başka bir şey yapamayacağımız için bir noktada bünyeden atılmaları gerekiyor. Kendi tarihimizi kurduğumuzda bunu paylaşmak isteriz, tarihimiz kimliğimiz haline gelir, insan sosyal bir varlıktır -diye öğrettiler, zaman zaman tam tersi de geçerlidir- ve doğru veya yanlış, anlatırız.

Robert Fulford çekirdekten yetişme bir gazeteci, bunun yanında hikâye anlatımının gerek gerçek hayatta gerek edebiyatta nasıl bir yol izlediğini, anlatıcılığın değişen sosyal şartlarla birlikte nasıl farklı niteliklere bürünerek sürdüğünü toplamda beş saatlik radyo programlarına tıkıştırıp anlatabilecek kadar iyi bir araştırmacı. Onlarca hikâyecinin nesiller boyunca aktardıklarının toplamına "medeniyet tarihi" diyor, tarihin oluşumundan günümüze insanın yegane ihtiyaçlarından birinin, hikâyenin izini süreceğiz.

Dedikodu, Edebiyat ve Benlik Kurguları: İlk bölümde genel olarak yaşamın acısını hafifletmek ve sonsuza kadar yaşamak için anlatılan hikâyeler var. Hepimiz farkında olmadan bunu yapıyoruz ama bu bölümde irdelenen, bunların nasıl edebi yapıtlara dönüştükleri.
Fulford, toplumu yönlendiren büyük anlatıların -İncil vs.- tehdit altında olduğunu, yine de hikâyenin ve hikâyeden doğan edebiyatın varlığını sürdürdüğünü söylüyor. Saul Bellow'un kendisini aldatan eşinin yansımasına yer vererek yazdığı Herzog, D. H. Lawrence'ın kitapları ve daha pek çok örnek bunun canlı bir kanıtı. Hikâyeler olduğu gibi hatırlanıyor, oysa edebiyat bir arındırma işi aslında. Fazlalıklar, gereksiz ayrıntılar atılır ve geride kalan şeyler edebi yapıtı oluşturur. Milan Kundera'nın Ölümsüzlük'te incelediği fikirle bağlantılı; tarihin bir parçası olmak için yapılanların mantığında öyküye dönüşmek var. Bu, kronolojik hikâyelerin uç uca dizilmesiyle gerçekleşebildiği gibi kaotik bir yapıya bürünmüş, zamanların, insanların ve mekanların iç içe geçtiği bir karmaşa şeklinde de belirebilir. Paul Auster'ın pek güzel üçlemesinde. R. E. Howard'ın bütün zamanları sıkıştırdığı sagalarda olduğu gibi. Fulford, hikâye anlatmanın temeli hakkında şunu söylüyor: "Hikâye anlatmak, yaşamın korkutucu rastlantısallığının üstesinden gelebilme, en azından onu kısmen kontrol altına alma çabasıdır." (s. 25) Parçalı veya bütün, hikâyemiz bizimle birlikte yaşar ve hikâyemize başkalarının metinlerinde rastlama olasılığı oldukça yüksektir.

Hikâyeler yetersizse ne olur? Yalancılar ve Sahtekârlar Ansiklopedisi'nde en güzel örneklerinin yer aldığı uydurmasyon hikâyeler ortaya çıkar. İnsan hem edebi olarak, hem yaşamsal olarak uydurmaya son derece müsaittir, zira soyut düşünce yeteneğimiz gelişerek bize büyük bir lanet getirmiştir ya da hediye. DuPre gibi dünya savaşı gazisi olduğunu uydurup alternatif tarih yaratanların yanında zaten ünlü, zengin vs. olup hayatları hakkında uydurukçuluğa devam edenler de var. Bu bir ihtiyaç, statü ne olursa olsun.

Büyük Anlatılar ve Tarihin Örüntüleri: Hikâyelerin tarih yazımıyla ilişkileri üzerine. Gibbon, Toynbee, Wells gibi ünlü tarih yazıcılarının kendi zamanlarında ve sonrasında nasıl değerlendirildikleri, iki disiplin arasındaki etkileşimi oldukça açık bir şekilde ortaya koyuyor.

"Bu yazarların kendilerine biçtikleri rol, belli olaylara anlam yükleyen geniş bağlamlar yaratmak ve böylelikle okuyuculara toplumların tarihe nasıl dahil olduğunu göstermekti." (s. 39)

Fulford, bu isimlerin binlerce olguyu anlamlı bir kalıp içine sığdırıp bunlardan insan davranışları hakkında bir tarih çalışması yaptıklarını söylüyor, insanoğlu için geçmişten gelen hikâyelere duyulan ihtiyacı giderdiklerini de söyleyebiliriz, zira sonrasında akademik çevrede eleştiri yağmuruna tutulmaları, tarihi olabildiğince geniş bir perspektiften görmeyip belirli noktalarla sınırlamalarının sonucu. Tarih yazımının büyük kurumların, insanların gözünden görüldüğü biçimde gerçekleşmesinin asıl tablonun çok kaba çizgilerle oluşturulmasına yol açtığı söylenebilir. Bu sebeple daha bütüncül, ayrıntıların özellikle incelendiği bir anlayış ortaya çıktı; genelevler, hastaneler, yemek kültürü gibi bir toplumu oluşturan pek çok küçük detay hakkında kapsamlı araştırmalar ortaya çıktı. Foucault'nun araştırmaları bu konuda öncü kabul ediliyor.

Sonuç olarak kitapçılarda "tarih" bölümünden "kurgu" bölümüne doğru bir yolculuk var, kitapların adresi disiplinler ana çizgilerine kavuştukça değişiyor. Bunun yanında hikâyeye duyduğumuz ihtiyaç malum, o yüzden bu metinlere ihtiyaç var ve her zaman olacak. Büyük anlatılar sansüre uğrar, değiştirilir ve daha pek çok felaketle karşılaşırlar ama varlıklarını sürdürürler, zira yerlerine daha inandırıcı bir şey koyulamamıştır.

Sokak Edebiyatı ve Haberlerin Şekillenişi: Barthes'ın bahsettiği süpermarket reyonları ve mitler arasındaki ilişki, bu bölümün temelini oluşturuyor. Güncel meseleler giderek mitlerin yerini alıyor ve hikâyeler buna göre biçim değiştiriyor.

"Eşini başkasıyla basıp adamın arabasına çimento döken adam" mitinin izini süren Fulford, dünyayı dolaşan ve gerçek bir şehir efsanesi haline gelen bu olayın izini sürerek insanların neden gerçek olmayan şeylere inandıklarını sorguluyor. Bilgi güçtür düsturu yüzünden insanlar böyle hikâyelere inanıyor. "Şehir efsaneleri dünyayı hikâyeler biçiminde açıklama arzumuzun parodisini yapar." (s. 69) Gazeteciliğin devreye girdiği nokta burası; hikâyeleştirilmiş haberlerin geçmişten günümüze şekillenişini inceleyen Fulford, günümüzde İncil'den çok gazetenin okunduğunu belirtiyor.

Modernitenin Çatlak Aynası: Modernizmin oldukça kalın tabanındaki çatlaklardan görünen renkler, güvenilmez anlatıcı denen naneyle ortaya çıkıyor. Nabokov, İşiguro ve daha pek çok yazar, bazı metinlerinde anlatıcının okura doğruyu söylemediğini, belki kendine de doğruyu söylemediğini, doğrunun varlığından ve hatta kendi varlığından hiç haberdar olmadığını, bir başkasının yaratısı bile olabileceğini söyler. Bu postmodernizmin savaş alanıdır; genel geçer fikirlere topla, tüfekle, ağır sanayi hamlesiyle saldırdığı noktadır. "Modernizm otorite kurar: Fikirlerini açıklarken karşı çıktığı gelenekler kadar buyurgandır. Bir grup sanatçı yerine başka bir grubu koyar; postmodernizmse muhteşem bir sanatçının var olup olamayacağını ya da bunun gerekliliğini sorgular, hatta mükemmel sanatın varlığından şüphe eder." (s. 94) Anlatının modernizm-postmodernizm ekseninde değerlendirildiği bir bölüm bu, ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler Postmodern Teori'ye bakabilir. Oraya bir on puan daha yazmanızı rica ediciim.

Nostalji, Şövalyelik ve Düşler Alemi: Benim ilgimi en çok çeken bölüm bu oldu, zira Ivanhoe'nun Amerikan İç Savaşı'yla, Güneylilerle olan ilişkisi oldukça nefes kesici. Edebi bir yapıtta kendini bulan bir toplum düşüncesi, Fulford'a ayrı bir madde oluşturtacak kadar incelenmeye değer.

Mutlaka okunmalı. Bence. Hikâyelerinizle ne yapabilirsiniz, toplumlar ne yapmıştır, hep bunlar.
Yanıtla
4
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sanat Nereye Aittir?
Sanatı iyi aydınlatılmış galerilerden, inanılmaz paralar harcanmış reklamlardan çekip çıkardığınızda gerçek yeri az çok belli olur. Kraus'un çabası, dopingsiz sanatın izini sürmek. Mevzu ABD'yle sınırlı kalsa da iktidarla yapılan özgürlük savaşı evrensel. Sanatı sanat çetelerinin elinden kurtaranların hikâyelerini derlemiş Kraus, alternatiflerin varlığı kendi halinde yaratan sanatçılara umut verebilir, vermeyebilir, bilemiyorum. Adamlar ABD'de zar zor iş yapmışlar, burada daha zor. Neyse.
Tiny Creatures hadisesi, kaslı on kişiye tek başına dalan adamın hikâyesine benziyor. 2006'da Janet Kim küçük bir dükkan kiralıyor ve Los Angeles'ın sanat dünyasını çalkalıyor. "Los Angeles'ta sanat oyununun kurallarını koyan görsel sanat veya Ortaçağ zihniyeti hakkındaki içrek söylemden pek az haberdar olan Janet Kim bu durumu değiştirdi." (s. 13) Samimi ve iyi bir küratör olan Kim, birçok sanatçının eserlerini mekanında sergiliyor, sanat olaylarına ev sahipliği yapıyor falan derken maddi durumu giderek kötüleştiği için mekanı kapamak zorunda kalıyor. Sergilediği eserlerin satışı konusunda da ihtilaf var; Kim olaya ticari bakmadığı için kaçınılmaz sonla karşılaşıyor. Mekanda sergi düzenleyen Jason Yates'in dediği: "Hepimiz birlikte ülkedeki en havalı şeydik. Janet Kim (...) parayı önemsemiyordu. Hepimiz meteliksizdik ve insanlar eserlerimi isterken küplere biniyordu. Janet ortaya çıkıp herkese çok para kazandırabilirdi. Anlatabiliyor muyum? Çocuk sahibi olacaktım, işler finansal açıdan umutuzdu ve Janet bu konuda taviz vermiyordu, telefonlara çıkmıyordu. Ona diyordum ki, Janet, hepimiz senin bu işi bir sonraki aşamaya götüreceğine inanıyoruz. Ancak strese girdiğinde içine kapanıyordu, bu becerilere sahip değildi. Ayrıca, kimseyi de dinlemiyordu!" (s. 24) Janet'in bir sonraki aşama hakkında hiçbir şey bilmemesi doğurmuştu mekanı, dolayısıyla olayın ticari boyutu sağlam olmayınca kapanmasına da bu sebep oldu. Zaten en başta amaç para kazanmak değildi. Kim'in dükkanı kapandı, sanatçılarla arası bozulur gibi oldu ama sanat kodamanlarına da sağlam bir şamar indirmiş oldu. Bizde ilk aklıma gelen Peyote var, kıymetini bilmek lazım böyle girişimlerin. Sisteme bir şekilde entegre olmadan yürümüyorlar ama küçücük bir fark bile yaratabiliyorlarsa başarılı olmuşlar demektir.
Benzeri birçok hikâye var, ben son başlıkla bitirmek istiyorum.
Başarısız Kolektif hadisesi. Siz dostlarım, fanzin çıkardınız, dergi çıkardınız, yaptığınız şarkıları Soundcloud'a koydunuz ve bir şey olmadı. Sizce. "Büyük bir başarısızlık hissi her başarıyı örter. EVET ve NE OLMUŞ YANİ?" (s. 117) Yaptınız, dönüştünüz, başka bir şey oldunuz ve yaptıklarınızı inceleyen bir avuç insan da başka bir şey oldu. Açlıktan ölecek bir durumunuz yoksa yapın bunu, kitlelerce bilinmek şart değil. Kitleler başka kitleleri takip eder, güdümlüdürler. Mesela günümüzde süpermarketten ürün seçer gibi seçilmiş isimlerin yer aldığı dergiler var, hani şu kapakları sanatçılar mezarlığından seçilmiş resimlerden ibaret olanlar, bunları sallayın. Süpermarket dergiler diyorum ben bunlara. Çikolata, süt, pastırma, çekiç, plastik çiçek, her şey bir arada. Rezillik. Bunların dışında yıllanmış beton kafaların çıkardığı büyük dergiler vardır, bunları da sallayın. Enseye şaplak usulü çalışırlar, şaplağı yediniz mi yazdıklarınız basılabilir. Onun dışında şansınız yok.

Ne yapacaksınız? Mütevazı dergileri kovalayacaksınız. Malum yerlerde birçoğu kenarda köşede durur, arkalarında büyük bir güç olmadığı için utanıyorlarmış gibi. Bunları alacaksınız, küçük kolektiflere yardımcı olacaksınız, hatta onlara yazdıklarınızla da katkı sağlayacaksınız. Fanzinleri alacaksınız ve vapurda, otobüste vs. bırakacaksınız. Bu hep bu şekilde ilerleyecek, ticari pencere açılır açılmaz uzaklaşıp başka oluşumlara şans tanıyacaksınız. Yoksa hep aynı dinozorları okursunuz, çeşitliliğin dibine kibrit suyu dökülür. Sanat her yere aittir, paraya değil, iktidara değil.

"Kolektivite kendisini bir şeye duyulan arzunun, bir şey üretmenin, bireysel üyelerinin ötesinde bir şeye (ve bunun ne olduğu kimin umurunda?) dönüşmenin etrafına konuşlar." (s. 117)

Ufuk açan kitaplar listesinde tepelere koyuyorum ve tavsiye ediyorum, iyi kitap.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Veranda Öyküleri
Bu öykülerde Thoreau'nun doğaya dair sezgisini bulmak mümkün. Biraz macera da var işin içinde; Melville yolculuklarını öyküleştirirken yaşamı olabildiğince bozmadan işler, tayfaların haykırışları, rüzgarlar falan olabildiğince gerçektir. Mevzuyla alakalı olarak In the Heart of the Sea'yi izlemenizi tavsiye ederim, kısmen Melville hakkında bir filmdir. Hikâye peşinde bir yazar olarak görürüz kendisini ama hayatının önemli bir bölümünü yolculuklara ayırmıştır, sonrasında Jack London'ın da yapacağı gibi. Esin verici bir adamdır Melville, öykülerinden yazım dersi çıkarılabilir.

Veranda: Anlatıcımız Thoreau'nun yolundan gider, kendine bir kulübe ayarlar ve bütün zamanını gözleme ayırır. Verandasını inşa ettikten sonra müthiş bir manzaraya kapı açar, periler vadisini izler. "Gerçek bir yolculuk; ama kabul etmek gerekir ki uydurulmuş kadar ilginç..." (s. 11) Yürümeye başlar ve bireysel özgürlüğünün sınırlarında gezinir, her adımıyla birlikte periler ülkesine bir adım daha yaklaşır ve uzaklarda zorlukla seçebildiği eve yaklaşır, Marianna'yla tanışır. Marianna da anlatıcı gibidir, sihrin içinde yaşarken uzaklardaki evde oturan kişinin ne kadar şanslı olduğundan bahseder. Perileri en iyi gören yer o evin bulunduğu alandır, yaşamın en keyifli olduğu yerdir orası. Anlatıcı o evde yaşadığını söyleyerek sürpriz yapar ve uzun zamandır birbirlerinin cennette yaşadıklarını düşündükleri ortaya çıkar. Doğanın içinde, insanın kendiyle kalabildiği ve kendinden daha yüce bir şeyin varlığını hissettiği zamanlar... "Zaten büyülenmiş olanlar yemekten içmekten kesilirmiş. En azından, bilgelerin bilgesi Don Kişot böyle demiş." (s. 15)
Bartleby: Bu ayrı bir başlıkta incelenmeli. Burada şunu söyleyeyim; Everyday Rebellion'ı izledikten sonra katibin hareketlerinin kasıtlı olduğunu düşünüp büyük keyif aldım.

Benito Cereno: Hah, bu müthiş bir öykü işte. Güvenilmez anlatıcı denen nane, üçüncü tekil anlatıcı kılığındadır, hatta denebilir ki anlatıcı öylesine tarafsız bir anlatıcıdır ki olayların arka yüzünü sezdirse de gerçeği bildiği halde hiçbir ipucu vermemektedir.

Kaptan Delano, San Dominick'e rastladığında bir şeylerin ters gittiğini anlar ama olayı tam olarak çözemez. Geminin yan tarafında "liderini takip et" yazmaktadır, olayın ironisini artıran bir mevzu. Ancak öykünün sonunda çözülebilen bir bulmaca. Delano, Kaptan Benito Cereno'yla tanışır, gemisine çıkmak için izin ister ama Cereno bu konuda isteksizdir, bir an önce yoluna gitmek ister gibidir. İlginç bir şekilde oldukça yorgun ve pespaye bir haldedir, Delano neler döndüğünü anlamaya çalışır ama kaptanın konuşmaktaki isteksizliği, tayfaların suskunluğu içinden çıkılmaz bir hale gelir. Anlatıcı daha çok Delano'nun huzursuzluğuna, çıkarımlarına ve bu çıkarımların yıkılmasına dayalı bir yol izler, gerilimi adım adım yükseltir. Bir bölümde tayfalardan birinin elindeki pala, Delano'yu neredeyse sinir hastası yapar. Deli gerildim burada, pala inecek miydi? İnmedi.

Çok başarılı bir öykü, şahsen Melville'e saygılarımı sunuyorum.

Paratoner Satıcısı: Fırtınalı havalarda insanların korkularını kullanarak onlara paratoner satan adamı hacamat eden akıllı anlatıcının kısa öyküsü. Anlatıcı, satıcı tarafından kafir ilan edilir ve sonuçta paratoner almaz. Oysa satıcı hala oralardadır, insanların korkuları onları mükemmel bir alıcıya çevirir. Korkulara karşı kendini paratonere çeviren bir satıcı fikri de pazarlama açısından son derece başarılı.

Efsunlu Adalar: 10 kısa öyküden oluşan bir derleme. Çok kabaca; deniz ve insanlık halleri. Sevdiklerini kendi eliyle gömmek zorunda kalanlar, fırtınadan sağ kurtulan gemiler, bir sürü olay. Dünyayı kavramlara sığdırmaya çalışan beyaz adamın gerçekle dolu yolculuğu, ilkel dediği insanların yaşamlarına şaşkınlık dolu bir bakış.

Çan Kulesi: İddia edildiğine göre edebiyat tarihinin ilk robotu bu öyküdeymiş. Aşırı bir yorum olduğunu düşünüyorum, Robottan kasıt yapay zekaya sahip makineyse hayır, böyle bir şey yok. Yorumlama sonucu kısmen bilinçli olduğundan bahsedilebilecek bir otomatın belli belirsiz gölgesinden bahsediliyorsa, evet; böyle bir durum var. Metafizikle pek ilgisi olmayan mimar Bannadonna, inşa ettiği kulenin çanını çalması için kendi tabiriyle bir bey üretiyor, adı Hamas. Kendisini robot konseptinden -haliyle- haberi olmayan anlatıcının güvenilmez bilgisine dayanarak yorumlamak zorundayız, kimyasal bilgi ve mekaniğin yardımıyla ortaya çıkarılan bir varlık var ama ne olduğu hakkında tam olarak bir şey söylemek mümkün değil. Yoruma son derece açık bir mevzu. Makine, Talus gibi olarak geçiyor öyküde, bu makine Frankenstein'ın canavarına konsept olarak daha yakın diye düşünüyorum.

Özü şudur ki tanrıyı oynamaya çalışan insanların başına bir musibet gelir. Evet.

Moby Dick'i yazmaya nefesim yetmiyor, en azından bu güzel öyküleri yazmış olayım. Alın bence, pişman olmazsınız.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi
Yer yer patafiziğe varan nesne oyuncusu bu kitap, çokça dendiği gibi Beckettvari bir uzlaşmamacılığı deniyor. Nesneler etki altında kalmadan da var olabilir, dönüşebilir ve her şeyin ortasındaki kalecinin nesneleri, dünyayı dille kurması şart değildir. Gol yememek için harekete geçebilir ama epigrafta dendiği gibi, topun yuvarlanıp çizgiyi geçişine bakacaktır. Atlayacağı köşeyi düşünen kaleci, vuruşu yapacak olan futbolcunun topu diğer köşeye atacağını düşünür ve ilk kararından cayar. Ya penaltıcı da aynı şeyi düşünüp kararını değiştirdiyse? Kalecinin penaltı anındaki endişesi, bu sürgit huzursuzluk, kitabın anlattığı şey. Gözden kaçırılansa penaltıcının, bu durumda yaşamın diyebiliriz, içkin huzursuzluğu. Bu ikisi arasındaki bağlantıyı dil kurar ama görüldüğü üzere dil kaygan bir zemindedir, zaman zaman ikisine karşı dürüst olsa da kitapta kimseye dürüstlükle yaklaşmaz. Böylece topun tıngır mıngır kaleye yuvarlanışını, adamımız Bloch'un algı-dünya bağlantısını kuramayışını, kendi dünyasını oluşturan transandantal -kelimeyi kes- dile hapsoluşunu izleriz. Nesnelere bir ad, bir fiyat, bir gösterge lazım olur ama Bloch için bunların bir işlevi yoktur. Birbiriyle bağlantısız şeylerle dolu yaşamı, dış dünyayı da ele geçirir ve adamımız anlamdan yoksunlukla hareket eder, bu durum insanlarla iletişimsizlik kurmasına yol açar. Hemen Pirandello'dan çarpıyorum: "Siz o sözcükleri bana söylerken kendi anlamlarınızla dolduruyorsunuz; ben de kavrayamıyorum onları, kaçınılmaz olarak, kendi anlamımla dolduruyorum. Birbirimizi anladığımızı sandık, oysa gerçekte birbirimizi anlamadık."
Yanlış anlamlar, bağlantısız olaylar... Neler oluyor?

"Hiçbir şey tek bir şey değildir ve eşzamanlıdır / Bir motosiklet ses çıkarır ve annem bir yerdedir. / Saat sabahın altısı ve saat sabahın üçü. / Siz eşzamanlı ne yapıyorsunuz?"

Alıntı The Complete Poem'dan. Jung'tan eşzamanlılıkla ilgili biraz daha bilgi: "Eşzamanlılık ilkesi nedensel olarak ilişkisiz olguların karşılıklı bağlantısı ya da birliği olduğunu var sayar. Böylece de varlığın bölünmez bir yönü olduğunu kabul eder. Bu yön unus mundus (bir dünya) olarak betimlenebilir. Bu ilke derinliği ölçülemeyen bir uçuruma köprü kurar. Söz konusu uçurum tini doğadan, gövdeden ayırmaktadır."

Beckett'ın Belacqua'sı kendini sandalyeye bağlayıp sallanır, o sırada Bloch ne yapar? Yürürken denk geldiği bir kavgaya karışıp dayak yer, bir kadın öldürür, ölü çocuğun yerini söylemez, bir sürü şey. Bunları yapıp yapmadığı zamanların seyrini pas geçer, seçim yapmak istememesine rağmen her hareketi, alternatiflerini de içeren bir başka seçimdir. Sosyal yaşamından bir örnek: Arkadaşıyla diyaloğunda söylediğinin yol açtığı tepkiyi ironi olarak ele alır, ona göre cevap verir ve sonrasında duyduğu her şeyi bağlamından koparıp kendi bağlamına ekler. Benmerkezci bir dünya; olabildiğince çarpık. Gözleri açıkken nesneler batar, gözlerini kapadığında nesnelerin isimleri batar, içinde durmadan kemiren bir fare sürüsü vardır adeta. Bilişsel çarpıklığı algılarıyla da oynamıştır; kaynar suyu döktüğü çay yaprakları yerine karıncalar görmüşlüğü vardır.

Bir diğer mevzu da eşzamanlılığın aşırı yorumlanmasıdır.

"Bir tarla üstünde daireler çizen bir doğan gördü. Sonra doğan olduğu yerde kanat çırpıp dalışa geçince, kuşun kanat çırpışıyla dalışını değil, tarlada kuşun inmesini söz konusu yeri gözlediğini fark etti; doğan dalışını yarıda kesmiş, yine yükselmişti." (s. 28)

Mezbaha 5'te bilişsel zaman yolculuğu sonucu, kahramanımız kişisel tarihinin her bir anına bağlantı kurup kronolojik tarihi tarumar ediyordu, bunu yaparken basit bir gözlemciden farkı yoktu. Kaleciyse peşin hükümlerinin etkisinde kalmazsa ihtimallerle birlikte logaritmik artış gösteren sonuçlardan sadece birine ulaşır ve ona göre hareket eder. Süreci izlemez, sonuca odaklanır.

Onunki sembollere indirgenmiş bir yaşamdır, son tahlile hep arka kapıdan ulaşır ve anlatının bir bölümünde görme duyusu sembolleştirilmiş bir şekilde metne aktarılır. Gözlerini açar, isimler silinir ve nesneleri biçim olarak görür/görürüz. Bisiklet yerine bisiklet sembolü kullanılır. Her şey birbirini etkiler, Bloch'un anlam problemi ampirik düzensizliğe yol açar ve basit çözümle son cümlede karşılaşır: "Sarı bir eşofman giymiş olan kaleci hiç kıpırdamadan durdu, öteki de topu avuçlarına gönderdi." (s. 96) Hiçbir şeyin tercihi ancak belli kuralların, belli sınırların var olduğu oyunlarda mümkündür, yaşam için bu sadece bir yanılsamadır. Oyunlarda bile yanılsamadır gerçi, topu tutmak da bir tercihtir ve her kaleci tutmayı tercih eder, şike gibi daha kazançlı -kazanca birçok farklı anlam yüklenebilir- bir mevzu olmadığı sürece.

Bir yanlış anlama sonucu işten atıldığını düşünen adamın meşrebi, annesinin ölümünden pek etkilenmeyen, bir sabah kendisini böcek olarak bulan veya böceklerle dolu bir küvete uzanan diğerlerinden ayrı değildir.
Yanıtla
6
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kendi Ağzından
Cohen'ın iki hayranının yıllar boyunca yaptıkları görüşmeler, araştırmalar sonucunda bu kitap ortaya çıkmış. Kendi ağzından kısmı doğru değil, röportajlardan ve birebir görüşmelerden sıkça yararlanmışlarsa da kurgulanmış bir hikâye anlatılıyor. Yarı otobiyografik denebilir. Kitabı Cohen'la birlikte yazmak mümkün olmamış, adam çok yaşlı.
Bölümlere ayrılmış modüler bir anlatı. Sarmal bir yapı; Montreal'e tekrar tekrar dönüp şehri farklı anlamlarıyla görürsünüz. Hydra'daki yıllar Cohen'ın romanları ve şarkılarına farklı biçimlerde yansır.
Önsözde iki kafadarın Cohen tecrübeleri var. Aynı dönemde Columbia'dan çıkan Dylan veya Simon&Garfunkel'dan çok daha farklı bir sesle karşılaştıklarını söylüyorlar, tanrısal bir anlatının yalvacı. Kendisine basılı olmayan bir kitap gönderilmiş olabilir zira insanlığın kolektif bilincini dile getirir. Eski Ahit'in ozanıdır, kendisiyle ilgili bir bilgiye ulaşmadan önce adamın ruhani altyapısını çözebilmek için kafayı yiyordum, bu bilgiden sonra kitabı da okudum, her şey yerine oturdu.
İşin politik yanı bir yana, Cohen'ın esin kaynağının büyük bir kısmı Yahudilikten gelmekte. Dünyayı tamamen kapsayan bir inanç, sanatçının karakterinin bir parçası. Olmak istediğim şeyin formu şiirdir diyor Cohen, inancının şiirselliğiyle bütünleştiği söylenebilir. Edip Cansever geliyor aklıma, Selçuk Baran'a kutsal kitapları mutlaka okuması gerektiğini söylemişti. Tanrı kelamı şiire en yakın form olabilir.
Şairliği hakkında söylediği bir şey var, bunu şiirle ilgilenen herkesin mihenk taşı ilan etme cüretini gösteriyorum: "Sizi etkileyen her şiir, cevap gerektiren bir çağrı gibidir. İnsan kendi hikâyesiyle cevap vermek ister." (s. 75) Cevap verir ama sadece ustalarına. Onlar için yazdı, popüler kültürün kıyısından geçemedi ve bu yüzden şarkıya yöneldi. Ailesinin maddi durumu oldukça iyiydi, akrabaları ve cemaati ondan da iyi para kazanmasını bekledi ama maddi bir kaygısı yoktu, istediği gibi yazdı. Montreal'de küçük bir sanatçı grubuyla birlikte çalışmalarına başladı ve Beat Kuşağı şairlerini pek tutmadı. "Biz taşralı radikaller onların bu özgür-doğaçlama tarzlarıyla doğru yolda olmadıklarını ve bizim geleneklerimizi onurlandırmadıklarını düşünüyorduk!" (s. 80)
Pek çok başlık var, Cohen'ı birçok yönüyle tanıyorsunuz. Sevenleri mutlaka okumalı.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sokaktaki Adam
Dünya ağrılarını bir kendimde duyarım ama başkalarının da aynı şeyleri düşündüğüne adım gibi eminim. Edebiyat, müzik, ne olursa takip etmem bundan: İnsan bir kendi yaşasa da milyarlarca yaşıyor. Bunu görebilmek için kendime ayırmadığım her anı başkalarına, kitaplara ve şarkılara ayırıyorum. Sokaktaki Adam, ne yaşayabileceğime dair aşağı yukarı bir yol gösterdiği için severek okuduğum bir kitap oldu.

Roth, yaşayan en büyük yazarlardan biri olarak görülüyor. Seksenlerinde, ömrü yeterse Nobel'in en büyük adaylarından. Hayalet Yazar'ını okumuştum ama askerdeydim. Okumuş sayılmıyorum, tekrar okumam gerekecek. Askerdeyken beyin normal işlevlerini yerine getirmemeye programlanıyor, o yüzden.
Hikâyeyle anının ayrıldığı bir nokta yok, geçmişle şimdi arasında gidilecek bir zaman kalmayınca, mezardayken her şey aynı zamanda yer alıyor. Kahramanımız mezarında yatarken abi, çocuklar, herkes orada ve adamın arkasından söylenecek birkaç söz var. Kötü bir baba, daha kötü bir eş, duyarsız bir kardeş, bir sürü şey ama her şey yaşamın içinde erir, kaybolur. Adamımız istediği hayatı yaşamıştır ve sorumluluğu sadece kendine aittir, başka kimseye hesap vermek zorunda değildir. Bu yüzden bütün duyguları kendinedir, duygularını başkasıyla paylaşmak zorunda değildir, paylaşmaz da. Kızı konuşurken gerçekliğin yeniden yaratılamayacağını, her şeyin olduğu gibi kabul edileceğini söyler ve bir avuç toprağı mezara atar. Kızından babasına son bir armağan, babanın kırık bir hayattan daha fazlasını vermeyişine yıllanmış, yekten bir cevap.

Howie, abi. Babalarının mücevher dükkanında çalışan küçük çocuğu hatırlıyor. Küçük kardeş baba için güvenilirdir, ötesi bilinmez. Babanın cenazesinde şahsi eşyaların kefene doğru düzgün konması dışında küçük kardeşin başka bir duyarlığını görmeyiz, babanın düzenden başka bir anlamı yoktur.

Sıradan bir cenaze törenidir, adamımıza özel hiçbir şey yoktur. Bir hayat sona erdi, başka bir yerde başladığı zaman potansiyel vadediyordu. Burjuvanın tam kalbinde bir Yahudi aile, sevgi yoksunluğu biraz sıkıntı yaratabilir ama yine de ödünleme yoluyla üstesinden gelinebilecek bir problem. Adamımız ameliyat olmak için hastanede yatarken yanda yatan çocuğun ölümüne şahit olur, ölümle tanıştığı andır bu. Babasından ameliyat konusunda cesaretlendirici bir şey duymaz, "Oğullarımın ikisi de müthiş!" gibi bir cümle dışında. Babanın oğluna en yakın olduğu an, yetersiz bir cümle. Ardından gelecek yakın an, babanın mezarda toprağa boğulduğu andır. Adamımız, babasının canlı olduğunu ve gözlerine, ağzına toprak dolduğunu hayal eder, sanki gömme işlemi sonsuza kadar sürecekmiş gibi.

Oğlan büyür, ödüllü bir sanat yönetmeni olur ve başarısız bir evlilik yapar. Aradığı şeyi bilmeyen bir adamdan mükemmel bir hata. İkinci eşi Phoebe hayatının en büyük şansıdır, tabii bunu da yerle bir eder ve kendisine kin güden iki erkek çocuğu da ardında bırakarak acil bir durumda adeta kendisi bir risk teşkil eden genç ve ahmak bir kadınla evlenir, üçüncü ve son kez. Üçüncü yüzük, babasının pırlanta dolu geçmişiyle bağdaşınca oldukça anlamlıdır. Baba, işçilere krediyle yüzük satar ve ödemesini yapmayanların peşinde koşmaz, onun için ölümlü insanların dünyanın yok olmayacak bir parçasına sahip olmaları, heyecansız bir yaşamın daima süreceğine dair en kuvvetli inançtır. Geri ödenip ödenmemesi mühim değildir, ödenenler zararını çokça karşılamaktadır. Bizim adamımıza gelince, her bir yüzükle dünyada yerini bir parça daha sağlamlaştırdığını düşünür ama kârı zararından azdır; yaşamı her geçen gün sona yaklaşır ve elinden kayıp gidenler bir türlü geri gelmez.

Sağlık sorunları baş gösterir; stent takılır, anjiyo falan derken hastane seferleri başlar. "Üç defa evlenmişti, metresleri, çocukları ve başarıya ulaştığı ilginç bir işi olmuştu ama şimdi ölümden kurtulmak hayatının ana meşgalesi, vücudunun çöküşü de bütün öyküsü haline gelmiş gibiydi artık." (s. 45) 11 Eylül faciasından sonra Florida civarlarına taşınır, yaşlılar sitesi diyebileceğimiz bir yere. Resim kursu açar, insanların sanat uğraşı altında dertlerini dinlediği bu işle uğraşır. Gerçekten yetenekli bir öğrencisi olur, yaşlı kadın bir müddet sonra aldığı ilaçların doğurduğu sefilliğe dayanamaz ve intihar eder. Bütün bunlar olurken "tek zamana bağlı" olaylar ortaya çıkar, kızı Nancy'nin kalça kemiğini incittiği zaman yaşanır. Kızın cenazede kendisi için söylediklerinin aynını söyler: Gerçeği olduğu gibi kabul etmek gerek. Aldatan bir babadan kötü bir hayat dersi. Bir de eski iş arkadaşları var, parlak günleri çok gerilerde kalan bu insanlar ölür veya intihar eder. Adamımız ölüm tarafından kuşatılmaktadır ve buna hiç hazır değildir.

Ölümün yaklaşmasıyla birlikte gerçeğin katılığı başarısızlık olarak görünmeye başlar, böylece etrafındaki insanlara kin güder. Abisinin sağlıklı olması büyük problemdir, çocuklarının görüşmek istememesi de öyle. Kendine bir sürü soru sorar ve hepsini cevaplar: Tanıdığı hiçbir insana kötülük yapmamış, gerektiğinde onların yanında olmuştur. "Kimse herkese yetecek kadar mutsuzluk olmadığını veya kendi hayatının hikâyesini korumaya kalkıştığı bu sorular fügünü harekete geçirmeye yetecek derecede büyük bir pişmanlık duymadığını söyleyemezdi." (s. 58) Kimse söyleyemez, kendinden başka. Yüzleşmesi gereken kendidir, ölmeden bir an öncesine kadar vakti vardır ve bu vakte güvenmektedir. Ölümün aşamaları birer birer atlatılmaktadır, öfke safhası sona erdiğinde kabullenme kendini gösterir ama yüzleşilecek daha çok şey vardır, Phoebe'yle olan rüya evliliğinin sona ermesi belki de en büyük hesaplaşma olacaktır.

Elli yaşına kadar uslu durmuş olan adamımız, yolun sonunun gelmekte olduğunu fark ettiği zaman maceraya atılır, ajansta tanıştığı güzel bir kadınla Paris'e gider ve Phoebe'ye yakalanır. Phoebe'nin bir tiradı var ki yalan söylemekle ilgili okuduğum en güzel tirat olabilir. Öfke patlaması, pişmanlık, üzüntü, bir dünyanın dağılması. Kısaca birinin bir başkası üzerinde yalan yoluyla egemenlik kurmasıyla ilgili, bir hiç uğruna.

Sonlara doğru hesaplar kapatılır, özür dilenecek insanlardan özür dilenir, tabii cüret edildiği kadar. "Yaşlılık bir savaş değildir; yaşlılık bir katliamdır." (s. 93) Son yenilgisinden önce aile mezarlığına gider, mezarları kazan adamla konuşur. Hüzünlü bir an. Adama yüklüce bir miktar para verir ve bir sonraki çukurun iyi kazılmasını ister. Kabullenme tamamlanmıştır.

Adamımız son ameliyatı sırasında korktuğu gibi, ne olduğunu anlamadan hiçliğe sürüklenir. Bir an, bir göz kırpması. Toprağa verilişinden ölünceye kadar yaşamıştır, bir karıncanın adımı kadar.

İyi yazardan iyi kitap.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir