Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Normal Olmak Varken Neden Mutlu Olasın?
“Tek başımaydım. Kendi kendimi yaratmıştım. Biyolojiye de biyografiye de inanmıyordum. Sadece kendime inanıyordum. Ebeveyn mi? Ne için? Seni incitmekten, acıtmaktan başka?”

Bundan birkaç ay evvel birkaç Jeanette Winterson kitabı alıp kendisiyle tanışmaya niyet ettiğimi söylediğimde tanımadığım ama Winterson’a epey hakim olduğu besbelli olan bir hanımefendi mesaj atıp “Lütfen ‘Normal Olmak Varken Neden Mutlu Olasın’la başlayın okumaya, inanın çok daha iyi olacak” demişti. Lafını dinledim, iyi ki dinlemişim.

Yani ne diyeyim ki bu kitap için. Muhteşem bir ilk tanışma oldu, çok sarsıldım, çok etkilendim.

Jeanette Winterson’ın otobiyografik anlatısı bu. 6 haftalıkken aşırı dindar bir aileye evlatlık olarak verilmesinden başlayarak son derece zor geçen hayatını olanca çıplaklığıyla döküyor okura. Sevildiğini hiç hissetmediği için hayatı boyunca ilişkilerinde ne kadar zorlandığını, sevmeyi değil sevilmeyi, vermeyi değil almayı öğrenmek için nasıl çabaladığını, ailesinin, özellikle annesinin onu soktuğu o karanlık kapandan kitaplara sığınarak nasıl kurtulduğunu, delirmeye yaklaştığı yetişkinlik yıllarında yine kitaplarla, ama bu sefer okuyarak değil yazarak nasıl iyileştiğini, aşklarını, kendini nasıl onardığını... Yani üf. O kadar gerçek, o kadar sert ki anlattıkları. Ve o kadar iyi yazılmış ki. Sık sık duraksayıp okuduğum cümleler üzerine düşünme ihtiyacı duyarak okudum, neredeyse her sayfanın köşesini kıvırdım.

Sevmeye, yasa, büyümeye, anlamaya, anlaşılmaya ve anlatmaya dair muazzam iç görüler barındıran müthiş bir metin bu. Şimdi artık kendisinin kurmacalarını okumaya başlayabilirim - beni o kadar heyecanlandırdı ki bu tanışma, iple çekiyorum devamını okumayı resmen.

Şu alıntıyla bitireyim:

“Mutlu sonlar yalnızca bir duraklamadır. Üç çeşit büyük final vardır: İntikam. Trajedi. Bağışlama. İntikamla trajedi genelde bir arada gerçekleşir. Bağışlama geçmişin borcunu öder. Bağışlama geleceğin önündeki engeli kaldırır.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Cenup
"Tarihle çarpışan bir sesin tiyatrosu, unutuluşuyla savaşan bir dilin sessizlikleri."

Kafamı fena halde karıştırdın Carlos Fonseca, darmadağın ettin beni.

Önce şunu söyleyeyim: çok ama çok kuvvetli bir metin bu. Özellikle Bellek Tiyatrosu başlıklı son bölümünü hipnotize olmuş gibi okudum; renkler, görüntüler gözümün önünden geçti, türlü sesler, fısıltılar, bilmediğim dillerde kelimeler işittim, kalp atışlarımın hızlandığını fark ettim; durmak, kitaptan çıkmak istedim, çıkamadım; tarif ettiği fiziksel mekâna hapsolmuş gibiydim, hareket edemiyor, uzaklaşamıyor gibi. Bunları yazarak yapabilmenin muazzam bir kudret olduğunu kabul etmem lazım. Epeydir bir kitabı bitirdiğim anda en baştan tekrar okumak istememiştim. Tamamını olmasa da bazı bölümleri dönüp tekrar okudum neticede.

Çok katmanlı bir metin Cenup. Ancak çok derken - bence biraz fazla çok sahiden. Birbirinin üzerine binen, iç içe geçen, sarmal gibi birbirine dolanan bir sürü hikâye anlatıyor. Nietzsche'nin kız kardeşinin Paraguay'da kurduğu Yeni Almanya isimli antisemit köyün öyküsünden başlıyor, günümüze uzanıyor. Bunu yaparken de anlatısını bellek, dil ve şiddet ekseninde kuruyor ki hepsi birbirinden zengim konular malum. Juan Rulfo'dan Marguerite Duras'ya, Brueghel'den Wittgenstein'a, Elias Canetti'den Malcom Lowry'ye ve Thomas Bernhard'a uzanan çok sayıda yazar, sanatçı ve felsefeciye de atıflarda bulunuyor roman; referansların tamamını anladım mı, hakkını verebildim mi açıkçası emin değilim. Okurundan ciddi bir entelektüel beklentisi olduğunu söylemek lazım yazarın.

Çok iyi yazılmış (ve kusursuz çevrilmiş, çünkü Roza Hakmen...), onca karmaşıklığına rağmen okuru kolundan tutup içine çeken bir kitap bu neticede. Fakat yazar, kurduğu görkemli labirentten o labirente yakışır biçimde çıkamamış sanki. Hikâye farklı bağlansaydı (yahut belki de hiçbir yere bağlanmasaydı, çünkü bu metne bu da yakışırdı) kusursuz bir kitap bu diyebilirdim.

Yine de çok, çok sevdim. Ve biliyorum ki bana yaptığı şeyi uzunca bir süre hatırlayacağım. Demlendikçe yeri belirginleşecek o kitaplardan biri bu. Tanıştığımıza memnun oldum Carlos Fonseca.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Okumalar Okuması
"Tarih hakikatin anası olabilir ama gayri meşru çocuklar da doğurabilir."

Alberto Manguel'le yolculuğum sürüyor. Öyle bir yolculuk ki onunla yol aldıkça kendi okurluk yolculuğumun bana verdiği bazı unutulmuş hazları da yeniden keşfediyor ve yüceltiyorum gibi hissediyorum. Manguel çocukluğunu, edebiyatın onda yarattığı ilk heyecanları, ilk kütüphanesini (ve tabii sonrakileri) anlatıyor, ben kimi çok benzer, kimi bambaşka kendi anılarıma dönüyorum. Gülümsüyorum, şaşırıyorum, bir sürü şey öğreniyorum, bayılıyorum keyiften!

Bu kitapları okumayı bunca ertelemiş olmamda bir hikmet varmış meğerse. Manguel'in uçsuz bucaksız birikiminin, okuduğu binlerce kitabın küçük de olsa bir kısmıyla haşır neşir olmuş olarak okumaktan büyük haz alıyorum; bildiğimin en az beş katını da öğreniyorum okurken. Manguel okumanın ve okurluğun biçimlerine, siyasetle edebiyatın diyalektik ilişkisine, kitapların kendimizi keşfetme seyahatimizdeki ihtişamlı rehberliğine, yazılı metnin geçmişine, bugününe ve geleceğine dair akıl yürütüyor, hiçbir denemesi başladığı yerde bitmiyor, katman katman açılıyor.

Dili her zamanki gibi pek leziz, kimi denemeleri görece zor olsa da pek çoğu hikâye gibi akıp gidiyor çünkü Manguel anlatısının odağına her zaman insanı ve insanî deneyimleri alıyor, teorik bir çerçeve çizerken bile o odaktan kopmuyor. Ben işte edebiyata dair bu tür denemeler okumaya bayılıyorum, edebiyata teknik bir mesele gibi bakmayan, yapısökümcü bir yaklaşımla sanki onu hislerden azade "analiz" etmek mümkünmüş yanılsamasına düşmeyen, kitaplara neredeyse sevgiyle yaklaşan bir inceleme biçimi onunki. O kadar benlik ki, bazen hissettiğim "bazı yazarlara teşekkür etme ihtiyacımın" tam olarak hangi itkiden kaynaklandığını anlıyorum Manguel'i okudukça.

Son bir alıntıyla bitireyim. Manguel'in okurluğunu da, yazarlığını da, biz okurların okurluğunu okşayış biçimini de çok seviyorum. İyi ki yazıyor.

"Gayet iyi bildiğimiz gibi edebiyat çözüm önermez ama ortaya iyi açmazlar atar."
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kış
"Tanrı ölmüştü: Evvela o. Romantizm de ölmüştü. Şövalyelik ölmüştü. Şiir, roman, resim, hepsi ölmüştü. Tiyatro ve sinema, ikisi de ölmüştü. Edebiyat ölmüştü. Kitaplar ölmüştü. (...) Aşk ölmüştü. Ölüm ölmüştü. Bir sürü şey ölmüştü. Öte yandan bazı şeyler ölmemişti ya da henüz öyleydi. Yaşam henüz ölmemişti. Devrim ölmemişti. Irk eşitliği ölmemişti. Nefret ölmemişti."

Ne kadar nefis bir açılıştır ya bu?

Ali Smith ile yolculuğum sürüyor ve anlaşılan o ki yolculuk her dönemeçte daha da güzelleşecek, zira Kış'a bayıldım. Öncelikle nacizane tavsiyem: kitapları arka arkaya okuyunuz. Zira muhtemelen arka arkaya okumamanız halinde kaçırmanız çok olası olan incecik ve fakat fark edince müthiş lezzet katan iplerle bağlanmış durumdalar. (Okuyacaklara bir minik ipucu: Sophie'nin Paris seyahatine dikkat ediniz, sır orada gizli.)

Döneyim kitaba. Sonbahar için "Bir Brexit romanı bu, evet, ama daha çok bir Avrupa romanı bence ki milyonuncu kez söylüyorum; Avrupa'nın nüvesi üzerine daha çok düşünmemiz gerektiğine inanıyorum" diye yazmıştım - Kış, ondan daha bile Avrupa'ya dair bir roman bence.

Noel için bir araya gelen 4 kişinin ve o 4 kişinin biricik öykülerinin ardında dönüşen, dönüştüren bir çağın, Avrupa'nın son 50 senesinin öyküsü bu. Arka kapakta öyle güzel tariflemişler ki, alıntılamadan edemeyeceğim: "Ali Smith, Mevsim Dörtlemesi'nin ikinci kitabında kelimelerini kar gibi üstümüze yağdırıyor. Bugünümüz tüm o sahte gerçekliğiyle, geçmişimiz de çıplak bir duvar gibi karşımıza dikiliyor. Fantezi alegoriyle iç içe geçerken Smith, dört farklı hayatı tek bir eve davet ediyor. Kapıları kapatıp bu malikâneyi bir karküresi gibi sallıyor. Nihayetinde geçmiş geleceğe bürünürken hakikat açığa çıkıyor."

Tam da bu - kelimeler kar gibi üzerime yağdı gerçekten. Ol(a)mamış aile ilişkileri, yarım kalmış, öfkeli aşk hikâyeleri, imgelerimizi gerçek sanışlarımız, kurtarılamamış bir dünya, büyük vicdan sınavını verememiş bir insanlık, kendi çöküşünü davul sesleriyle karşılayan koca yaşlı kıtamız Avrupa. Bu kitap hepsinin hikâyesi, bu kış hepimizin kışı.

Kış'ın her şeye rağmen umutsuz bir kitap olmadığını da söyleyip bitireyim. Çok sevdim. İlkbahar için çok heyecanlıyım.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Victoria
"Tanrı aşkı çeşit çeşit yarattı; aşkın devam ettiğini veya sona erdiğini gördü.”

Bu sene Nobel Edebiyat Ödülü'nü kucaklayan Jon Fosse'nin iki eserini okuyup kendisine karşı çok da büyük bir aşk geliştiremeyince (sevmedim denemez, sevdim ama özel bir bağ kuramadım bir şekilde), Norveç'in asıl büyük ismi, bir diğer Nobel Edebiyat Ödüllü yazar Knut Hamsun'a bir uğrayayım dedim ve kaç zamandır kütüphanemde bekleyen Hamsunlardan birini elime aldım, Knut dedemle (kendisi tam 93 sene yaşamış, gerçekten dedem!) bir tanışayım artık dedim.

Ve ne iyi ettim! Yüzyıl başı edebiyatıyla kimyam her zaman tutmayabiliyor, bazen pek soyut geliyor anlatımları ve buhranları, o her duyguyu büyük büyük yaşama hallerine adapte olmakta güçlük çekebiliyorum, dolayısıyla kaygılarım vardı ama gördüm ki yersizmiş, Hamsun sahiden zamansız bir yazarmış.

Açıkçası anlattığı hikâyeye çok ikna olamadıysam da (sahiden, yüzyıl başı edebiyatında insanlar ama özellikle kadınlar niye hep pek acayip ve anlamsız davranıyor ya?), dilini ve anlatma biçimini çok sevdim. Aslında hikâye epey klişe; fakir oğlan zengin kıza aşık oluyor, zengin kız da onu seviyor ama kavuşamıyorlar çünkü işte sınıf, kan, para mevzuları. Dediğim gibi öykü çok ikna edici değil belki ama bu ikisinin çocukluklarından başlayan arkadaşlığını, baş kahramanımız Johannes'in Victoria'ya hislerini anlatırken seçtiği kelimelerin zarafetini, öykünün her yerine sinmiş naifliği çok sevdim.

Bu arada ben klasikleşmiş Behçet Necatigil çevirisinden okudum ancak kitabın yakın zamanda Dilek Başak çevirisiyle Can Yayınları'ndan çıkmış bir versiyonu olduğunu da belirteyim, o metne de ayrıca bakacağım, aradan onlarca yıl geçtikten sonra yapılan o çevirinin lezzeti de farklıdır muhakkak.

Ben daha Knut Hamsun okurum valla. Büyük eseri Açlık'a varana dek devam.

Şu cümlelerle bitireyim o halde:

"Aşk bir insanı yere yıkabilir, onu tekrar ayağa kaldırabilir, onu yeniden rezil edebilirdi. Bugün bakarsın beni sevmiş, yarın seni, öbür gün onu! Böyle kararsızdı aşk. Koparılması imkansız bir mühür mumu gibi dayanıklı da olurdu, ölüm saatine kadar tıpkı sönmez bir nur gibi parlardı da; ölümsüzdü bu kadar."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kudüs
"Tanışmayan iki kişi arasındaki en kısa karşılaşmada, bu iki kişi birbirlerine tek sözcük etmeseler bile, ötekinin entelektüel yeterliliğini anlamak için bakışını dikkatle gözlemek yetecektir. Söyledikleri yeterli değildir, hepsi sadece iyi bir bellekten ibaret olabilir. Kendine bir ortak arıyorsan kulaklarını kapat ve gözlerine dikkat et, hareket ediş biçimlerine; derinliklerine, nasıl şeylerin üzerine atıldıklarına, bir nesneyi nasıl görüp kavradıklarına, onun içine nasıl girdiklerine, içinden nasıl çıktıklarına ya da nasıl orada kaldıklarına. Gözlerin dünyadaki güzergâhı, aklın güzergâhıdır."

Saramago'nun hakkında "henüz 35 yaşında bu kadar iyi yazmaya hakkı yok; insanın onu dövesi geliyor" dediği birini okumamam takdir edersiniz ki düşünülemezdi; pek övülen romanı Kudüs ile Portekizli yazar Gonçalo M. Tavares'le tanışmış oldum.

Kudüs tarifi zor bir roman açıkçası. Çünkü hem anlatımı parçalı, hem anlattıkları. Zira bir delilik öyküsü okuyoruz; aslında deliliklerinden değil de toplumun delilikle imtihanını veremeyişinden parçalanmış zihinlerin öykülerini - dolayısıyla evet, sanırım sözcük "parçalı" değil "paramparça" olmalı. Paramparça bir kitap bu; iyi anlamda.

Akıl hastanesindeki iki ana karakterimiz Mylia ve Ernst'in dışında bir de kontrol edilemez bir kötülük taşıyan Hinnerk, bence harika çizilmiş fahişe Hanna, toplumun tüm ikiyüzlülüklerini bünyesinde toplamış doktor Gomperz, küçük Kaas ve vahşetin toplumlara ne yaptığını inceleyen Theodor var. Kısacık bir kitaptaki bunca karakterin her birinin bu kadar akılda kalıcı olması ancak büyük bir yazarın kotarabileceği bir iş. Kudüs herkesin seveceği bir roman değil bence ama aykırı, çok katmanlı ve müthiş zengin bir metin okumak istiyorsanız buyrunuz. Theodor'un vahşete dair sözleriyle bitirmek istiyorum:

"Vahşet azalıyorsa, yüz nesil sonra daha mutlu olacağımız sonucuna varabiliriz, ama vahşet artıyorsa, bu Tarih sona erecektir ve son vahşet dalgası arkasında hiçbir şey bırakmayacaktır. Ve bundan sonra daha iyi, daha etik bir Tarih ortaya çıkabilir. Her iki varsayım da bize iyimserlik aşılıyor, ama eğer vahşet sabitse, o zaman hiç umut yok demektir. Hiç. Her şey böyle sürer gider."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Olga
“Susmak öğrenilebilir - bekleyerek, ki o da susmaya dahildir.”

Pek sevilen Alman yazar Bernhard Schlink’in (ki çoğunuz onu filme de uyarlanan “Okuyucu” romanıyla tanırsınız) Olga’sı, yazarla tanışma kitabım oldu. Bu kitaptan beklentim çok daha yüksekti, açıkçası biraz üzgünüm. İzah etmeye çalışacağım ama özetin özeti: çok yavan buldum.

Hikâye çok güzel aslında, annesi ve babasını kaybeden Olga’nın çocukluğundan itibaren hayat öyküsünü okuyoruz. Sevdiği adamı Kuzey Kutbu’na bir keşif gezisine uğurluyor, bekliyor, iki dünya savaşını da yaşıyor, toplum dönüşürken bir kadın olarak tek başına varolma mücadelesi veriyor. Başını eğmeden, inandıklarını söylemekten vazgeçmeden yaşayan bir kadın Olga, epey etkileyici bir karakter... sanki. Yani daha iyi yazılsa etkileyici olabilirmiş, demek istiyorum.

Olga’dan etkilenmemiz gerekiyor, yazarın bunu istediği çok açık. Fakat ben Olga’dan etkilenebilecek kadar kendisini tanıyabildiğimi sanmıyorum. Yazar bize olduğu gibi Olga’yı anlatmıyor, etkilenmemiz gereken kusursuz Olga’yı anlatıyor, her cümleyi kafasında bu fikirle yazmış gibi, hâl böyle olunca Olga’nın özüne, nüvesine erişemiyoruz bence. Şu güzelim hikâyeyi mesela Romain Gary veya Magda Szabo yazsaymış, Olga gibi bir kadını onlar anlatsaymış ne muhteşem bir şey çıkardı ortaya diye düşünüp durdum okurken.

Bir de kitabın ritmi pek tuhaf. Zaman zaman çok hızlı akıyor, koca koca olayları birkaç cümleyle geçiyor, sonra durup (hatta adeta tökezleyip) hiç de ilginç olmayan bir kısmı uzun uzun aktarıyor yazar. Kitabın son bölümünde Olga’nın kendi sesini nihayet duyuyor ve mektuplarını okuyoruz ancak yine de ikna edici olamıyor bence yazar. Olga’nın insana nüfuz etmesini engelleyen bir şeyler var, yazarın Olga’ya bakışında bir duyarlılık eksikliği var mı demeli ona, bilmiyorum; sonuçta yarım, eksik, başta dediğim gibi yavan kalıyor bence metin.

Sevdiğim birkaç cümlecik oldu, onlardan birini daha iliştirip susuyorum: “Özlem nedir? Bazen bir eşyaya benziyor, ne görmezden gelebiliyorum, ne yerinden oynatabiliyorum, çoğunlukla yolumu tıkıyor ama odanın bir parçası o ve ben ona alıştım. Ama sonra birden yumruk gibi çarpıyor bana ve içimden haykırmak gerekiyor.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Antonius ve Kleopatra
“Sonsuzluk dudaklarımızda, gözlerimizde / Mutluluk kaşımız, kirpiğimizdeydi o zaman / Varlığımızın tek kılında bile / Tanrısal bir şeyler vardı.”

2024’te başladığım Shakespeare külliyatını tamamen okuma yolculuğum yavaş adımlarla da olsa sürüyor, 2025’te bunu biraz hızlandıralım Eylülcüm, kendime not.

Shakespeare’in en iyi eserleri arasında gösterilmiyor Antonius ve Kleopatra malum. Ama işte yine iyi, elbette çok iyi. Ne tuhaf, hikâyenin başını sonunu bilmeme ve normalde tiyatro metni okumayı hiç sevmememe rağmen, müthiş bir merak ve hazla okudum bu kitabı - o da işte Shakespeare’i Shakespeare yapan şeylerden ötürü tabii, en çok da şiirli dilinden.

Belki en iyi metinlerinden biri değil ama şiirsel olarak en güçlülerinden biri bence, üstelik de içinde yazdığı en muhteşem kadın karakterlerden biri var; Kleopatra elbette. Coşkusu, öfkesi, tutkusu, saplantıları, güzelliği, çocuksuluğu - her şeyiyle muazzam yazılmış bir karakter sahiden. Hayatta “Shakespeare’in Kleopatra’sı” diye ayrı bir ifade olması şaşırtıcı değil. (“Yaş yıpratamaz o kadını / Alışkanlık tüketemez sonsuz değişmelerini / Başka her kadın uyandırdığı isteği doyurup giderir / O en çok doyurduğu zaman acıktırır insanı.”) Gerek o, gerek Markus Antonius enfes karakterler. Beni metindeki aşk hikâyesi kadar, Caesar ile Antonius’un ilişkisi de etkiledi, zira dostluğa içkin bir sürü şeyi katman katman yedirmiş bu öyküye Shakespeare. Öfke, rekabet, hırs, kıskançlık - ama tüm bunlara rağmen orada bir biçimde durabilen sevgi.

Ezcümle, seneyi ihtişamlı şekilde kapatıyorum Shakespeare ile. Bu yolculuk ne zaman biter bilmem ama kendisinin kelimelerinin peşinde hazdan hazza daha çok zaman savrulacağımı bilmek çok güzel.

“Sen ne kadar kalsan da geliyorsun benimle / Ben ne kadar gitsem de kalıyorum seninle...”

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Lotte Weimar'da
"Sonraki duygu, önceki duygu, duygular aslolan. Bırak, bakışımız açılsın ve gözlerimiz faltaşı olsun, dünyanın birliğini görmek için - büyük, şen ve bilgece."

Thomas Mann'ın görece kolay metinleriyle bir müddet vakit geçirdikten sonra yolum bu zor ve acayip kitaba vardı. Nasıl demeli - sanatçının süreçleri ve hayatla ilişkisine dair anlattıkları itibariyle biraz Venedik'te Ölüm; “zaman”ın kitabın başrolünde olması ve insan doğasına dair akıl yürütmeleriyle biraz Büyülü Dağ gibi bir kitap. Bu ikisini okuduysanız zaten nasıl bir metinden bahsettiğim kafanızda somutlaşmıştır.

Zor ve fakat çok ilginç, zira acayip bir iş yapıyor Mann. Kendisinin Goethe'ye çok meraklı olduğunu biliyoruz, bu kitabında da Goethe'nin ünlü eseri Genç Werther'in Acıları'na bir tür devam kitabı yazıyor ama tam da öyle değil; şöyle: Goethe'nin romanı aslında kısmen otobiyografik, arkadaşının nişanlısına (ki kadının adı Charlotte) aşık olan kendisi, bazı kurgu unsurlar da ekleyerek Werther'i ve aşık olduğu Lotte'yi yaratmış. Burası gerçeklik. Mann da bu gerçekliği alıyor, zamanı 40 yıl ileri sarıyor ve Goethe'nin aşık olduğu kadın Charlotte'un (yani kitaptaki meşhur Lotte), Goethe ile tekrar karşılaşmak üzere Weimar'a gelişinin öyküsünü anlatıyor. Gerçeklikten devşirilen kurgunun üstüne kurgudan devşirdiği bir gerçeklik katıyor bir nevi - çok acayip bir iş bu açıdan yaptığı.

Öykü ilginç, anlatı zor. İlk altı bölüm aynı otel odasında, toplam birkaç saatte geçiyor. Goethe'nin ünlü Lotte'sine ilham veren Charlotte'un şehre döndüğü haberi büyük yankı uyandırıyor ve insanlar kendisiyle tanışmak üzere otele doluşuyorlar. İlk bölümler bu diyaloglardan oluşuyor; epey derinlikli konuşmalar bunlar. Yedinci bölümde Goethe'nin zihnine giriyoruz bir nevi ve Goethe'ye aşırı hakim değilseniz (ki ben değilim mesela) bu bölümdeki göndermeleri anlamak epey güç olabilir, ben zorlandım.

Sonrasında da Goethe ve Charlotte sonunda buluşuyorlar. Burayı anlatmayayım artık. Werther okunmadan bu kitap okunmaz, bence o da yetmez, Mann külliyatını ve Goethe'yi de epey biliyor olmak lazım.

Çok değişik bir deneyimdi. Benim gibi Mann'ı didiklemek derdindeyseniz buyrun, yoksa pas geçin derim ben.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sınırın Yasaları
“Sınırın Yasaları” ile ilgili söylemek istediğim ilk şey, müthiş iyi kurgulanmış bir kitap olduğu olacak sanırım. 1978 yazında başlayan ve 25 yıla yayılan bir suç öyküsünü kurgusal bir yazarın kurgusal karakterlerle yaptığı görüşmelerden okuyoruz (bu yöntem de son derece özgündü ve çok başarılı uygulanmıştı bence), yazar hikâyenin sonunu en baştan ilan etmesine rağmen detayları öyle iyi örmüş, karakterleri öyle güzel derinleştirmiş ki insan büyük bir merakla okuyor hikâyeyi. Ters köşeler çok kararında, sırf okuru şaşırtıp ilgisini diri tutmak için yazılmış hissi veren bir şey yok metinde ki polisiye okurken sık sık hissederim bunu.

Zaten bence bu kitapta tempoyu yüksek tutan şey olaylar değil; bakış açısı. Her ne kadar bir suç çetesini ve bir suçluyu anlatsa da, ben aslında bu kitabı bir polisiye roman değil, bir psikolojik roman olarak nitelemek isterim zaten. Zira suçun doğasını, suçlunun psikolojisini, suçlunun suça bağımlılığını irdeliyor ve bunu cevaplar vererek değil sorular sorarak yapıyor. Bir yandan elbette meselenin toplumsal boyutuna da dalıyor, bir gençten suçlu yaratan toplumsal koşulları didikliyor ancak bu kısmının daha baskın olmasını arzu ederdim açıkçası. Evet yazar bu konuda çok şey söylüyor ama hikâyesinin arkasına Franco dönemi sonrasını koyduğunu göz önüne alınca bence çok daha fazla şey söylenebilirdi, hele ki olay Katalonya’da geçerken. Faşizm sonrası dönüşen toplumun demokrasiye dönüş sancıları bence bu öykünün daha çok parçası olmalıydılar, bu kitaba bir eleştirim bu olabilir.

Ama bu bir tercihtir, sadece öyle olsa daha da çok ilgimi çekerdi diyeyim. Sonuçta herkese tavsiye edeceğim, merak ve zevkle okunacağını tahmin ettiğim bir kitap bu diye ekleyerek de bitireyim. Cercas beni en son “Kiracı” ile çok üzmüştü, biraz barıştık diyebiliriz. Yine de mevzu yaşayan İspanyol yazarlar olunca Javier Cercas'a adaşı Javier Marias'tan daha çok tezahürat yapılmasını asla ve kat'a kabul etmediğimi yineliyorum. Arz ederim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir