Onaylı Yorumlar

Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bu kitap benim için sadece bir kayboluş hikâyesi değildi; insanın içindeki yalnızlığı, kırılganlığı ve görülme ihtiyacını çok incelikli anlatan bir romandı. Maggie O’Farrell’in dili öyle sakin ama çarpıcı ki, okurken Esme’nin sessizliğini insan kendi içinde hissediyor. Özellikle aile ilişkilerindeki görünmeyen yaralar ve bir insanın yavaş yavaş kendi hayatının içinde kaybolması çok etkileyiciydi.

Kitap boyunca “bir insan gerçekten ne zaman yok olur?” sorusu aklımdan çıkmadı. Fiziksel olarak değil belki ama anlaşılmadığında, duyulmadığında, bastırıldığında da insan biraz siliniyor hayattan. Bence romanın en güçlü yanı buydu. Gösterişli olaylarla değil, duyguların ağırlığıyla etkiliyor.

Bitirdiğimde içimde buruk ama uzun süre geçmeyecek bir his bıraktı. Sessiz, derin ve insanın içine işleyen kitapları sevenler için çok özel bir roman olduğunu düşünüyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İskender Pala'nın son zamanlarda okuduğum en güzel kitabı. her yazarın bir yazın türünde zirvesi olur. belli bir dönem o zirvede kalır. sonra verdiği eserler kendi zirvesinin gölgesinde kalır. ilk dönem eserlerinin zirve olduğunu düşünürsek kendi zirvesinin gölgesinden özellikle son 3 eseriyle kurtulmuş yeni zirvesine ulaşmış bulunmaktadır. ilk eserleriyle karşılaştırıldığında edebi hazzın da değiştiğini fark ettim. Osmanlı macera anlatısı da yazarın kalemine pek yakıştı. surname, aşk hikayesi ve akabinde soygun.. azdahak sıradaki kitabım. beklentim yüksek. ustayı tebrik etmek lazım. yazar ile ilk kez tanışıyorsanız bu eser sizde karşı konulmaz bir okuma iştiyakına sebep olacaktır. muhakkak tavsiye ederim.
Yanıtla
8
0
Destekliyorum  18
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kaygı Veren Dostluklar
“Siz hayatı yaşıyorsunuz, bense onu açgözlülükle arzuluyorum. Bu önemli bir fark.”

Okuyacak Fuenteslerim tükenirse mutsuzluktan mahvolurum endişesiyle epeydir kendisine ara vermiştim ama buraya kadarmış, pes ettim, Kaygı Veren Dostluklar’ı okudum. Böylece okuyacak sadece dört adet Fuentesim kalmış oluyor, bu durum canımı fena halde sıksa da yapacak bir şey yok, neyse. Kitaba geleyim ben.

Kendisinin romanlarına bayılıyorum zaten, okuduğum üçüncü öykü kitabı itibarıyla artık öykülerini de çok sevdiğimi söyleyebilirim. Meksikalı yazarın geç dönem öykülerini içeren Kaygı Veren Dostluklar tahmin edebileceğiniz üzere ziyadesiyle tuhaf, sihirli, tekinsiz ve katmanlı.

Öyküler birbirinden bağımsız olsa da hepsinde bir ana izlek var: ölüm. Ölüler sahiden ölü müdür yahut ölü olmanın dereceleri mi vardır gibi bir soruyla yazmaya başlamış gibi Fuentes bu kitabı, zira her öyküde ölümün farklı seviyelerinde bulunan (bunun tuhaf bir tanımlama olduğunun farkındayım ama kitabı okursanız başka türlü tarif etmenin pek de mümkün olmadığını göreceksiniz) karakterler var. Yaşarken ölenler, ölüp geri dönenler, ölmeyi reddedenler, öldüğünün farkında olmayanlar... Meselesi ölüm olan bir kitabın kasvetli olacağını düşünmek anlaşılır olur tabii ama mevzubahis yazar Fuentes olunca öyle olmuyor işte, kasvet dışında her şey var bu kitapta.

Hep diyorum, sevişmeyi en güzel yazan yazar benim için Fuentes diye, bu kitapta da şahane sevişmeler var, bir o kadar da rahatsız edici sevişmeler de var ama, belirteyim. Konu ölüm olunca tabii ki şiddetten de azade değil metin, bolca şiddet, öfke, hasar mevcut kitapta.

Yazarın bu kitabında çok sevdiğim diğer eserlerindeki kadar oyuncaklı bir dil tercih etmediğini, dolayısıyla metnin dili itibarıyla epey kolay okunduğunu söyleyeyim. İçerik için aynısını söyleyemiyorum, dediğim gibi kimilerini zorlayabilir. Her zamanki gibi insanın epey karanlık dehlizlerine dalıyor ve bence muazzam gözlemliyor hepimizi, bana kendimi yine çırılçıplak hissettiren metinler çıkmış ortaya. Özellikle ikili ilişkilerdeki iktidar mekânizmasını didiklediği Calixta Brand öyküsüne bayıldım, müthiş iç görüler barındırıyor.

İşte böyle. Ne çok özlemişim be seni Fuentes, ne çok.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bağımsızlık & Terra Alta Romanları 2
“Siyasette işleyen bir şey yaratmak çok zordur ama onu ortadan kaldırmak çok kolaydır. (...) Bu demokrasiyle ilgili bir sorun: Bir şeye kesin gözüyle bakıyorsanız, onu tehlikeye atıyorsunuz demektir.”

Javier Cercas’ın Terra Alta üçlemesinin ilk kitabını nefes nefese bitirmemin ardından kendimi ikinci kitabı okurken buldum. Buldum diyorum zira pek düşünerek hareket etmedim açıkçası, çocukluğumda uyumam gerekirken annemden gizli macera kitapları okuduğum günlere beni geri götürdü resmen, meselenin kontrolü asla bende değildi bir noktadan sonra, farkındayım.

Serinin ikinci kitabı olan Bağımsızlık’ta ilk kitaptan tanıdığımız Melchor karakteriyle beraberiz yine. Barselona Belediye Başkanı, cinsel içerikli bir video ile tehdit ediliyor, Melchor da geçici süreliğine bu vakayı çözmek üzere taşradan kente geliyor. Bu kent vaktiyle annesini öldürenlerin de yaşadığı kent, bir yandan bu meseleyi çözmeye çalışırken bir yandan da annesinin çözülememiş cinayetinin anısının yeniden canlanmasıyla boğuşuyor karakterimiz.

İkinci kitapla beraber iyice emin oldum ki, bu seri aslında tam anlamıyla bir polisiye değil. Yazarın bize çözümsüz vakalar sunup şaşırtmak, yanlış ipuçları verip heyecanlandırmak, aklımızla oynamak gibi bir derdi yok; bu kitapta da meselenin ne olduğunu büyük ölçüde çözüyoruz başlarda. Bu serinin temel derdi güç meselesine bakmak bence. Gücün, iktidarın ve paranın doğurduğu dehşet dengesini anlatmak, yozlaşmanın nasıl toplumun kılcal damarlarına kadar sindiğini göstermek, polisiyenin dinamiklerini bu anlamda araçsallaştırıyor Cercas.

Ve ne iyi ediyor - ilk kitapta İspanyol İç Savaşı’ydı odağı, buradaysa Katalunya’nın bağımsızlık referandumu ve sonrasının (tıpkı bizdeki gibi adı “süreç”) ardındakine bakmaya çağırıyor bizi. Yani aslında ziyadesiyle politik metinler bunlar.

Bir de bu kitapta öğreniyoruz ki Javier Cercas isimli bir yazar(!), ilk kitaptaki olayları anlatan bir roman yazmış, bir sürü şeyi de uydurmuşmuş. İlk kitap, ikinci kitap boyunca bu şekilde karşımıza çıkıyor. Cercas’ın takıntılı olduğu hakikat-kurmaca ikiliğini bu biçimde hikâyeye sokmasına bayıldım, kendinden bir karakter devşirmiş, nefis. Canım Cercas.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yol Hikayeleri
"Seyahatte okunacak kitap - bayağılık çağrışımlarıyla dolu bir temel kavram. Yaygın anlam uyarınca, seyahatlerde okunanların en hafif ve en yüzeysel şeyler olması gerek, "zaman geçirten" aptalca şeyler. Bunu hiçbir zaman anlamadım. Çünkü eğlenceli kitaplar denen şeylerin kuşkusuz yeryüzünün en sıkıcı kitapları olması bir yana, bir seyahatin sunduğu böylesi törensel-ciddi bir fırsatta insanın neden zihinsel alışkanlıklarına kapıldığını ve aptallıklara başvurduğunu aklım almıyor. Acaba seyahatin getirdiği rahat ve heyecanlı yaşam biçimi sayesinde, aptallığın her zamankinden daha az tiksindirdiği bir ruhsal ve sinirsel durum mu yaratılıyor?"

Thomas Mann hislerime her zamanki nefis üslubuyla şahane tercüman olmuş - o kadar güldüm ki bu pasaja. Seyahate çıkarken yanıma kendisinin Yol Hikâyeleri kitabını almış olduğum için mutluyum, herhalde gökten bakıp bana da "bu ne aptallık" demesinin önüne geçebilmişimdir böylece.

Yol Hikâyeleri; Mann'ın mektupları, seyahat ederken tuttuğu günlükler, romanlarındaki yolculuğa dair bölümler ve yine yolculuk konulu öykülerini içeren bir derleme. Kimi keyfî, kimi zaruri yolculuklar bunlar: Keşfetmek için İstanbul'u ziyaret edişinin izlenimleri de var, Naziler iktidara geldikten sonra Almanya'dan uzaklaşmak için yaptığı yolculuklar da var içinde. Ya da mesela Hans Castorp'un Büyülü Dağ'ın başındaki o unutulmaz tren yolculuğu da.

Ben çok severek okudum, muhtemelen yolculukta okumuş olmamın da payı olmuştur bu kadar içine girmemde. Mann'ın özellikle seyahatnamelerinde ve mektuplarındaki, romanlarına nazaran daha az ciddi, tatlı, neşeli yüzünü görmek de çok güzeldi.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Monsieur ya da Karanlıklar Prensi / Avignon Beşlisi 1
"Sevmek; o büyük, ağır fiili çekmek..."

Ah Durrel, ah. Ah. Bu kitaba dair sadece "ah" yazıp bırakasım var aslında ama... Yine de deneyeceğim anlatmayı.

Ahmet Telli'nin "yeni bir yolculuğa çıkıyorum kar yağıyor" dizeleri zihnimde dolanıp durdu Avignon Beşlisi'nin bu ilk kitabını okurken. Çünkü muazzam bir yolculuğa çıkmakta olduğumun farkındaydım ilk sayfadan beri. İstikamet Avignon, Fransa; karlar altında bir orta çağ kenti. Durrell'in eşsiz, benzersiz atmosfer yaratma kabiliyeti sayesinde gözlerimi kapıyorum ve işte, oradayım.

Piers’in ölümüyle açılıyor kitap. Piers’in intihar mı cinayet mi olduğu tam anlaşılamayan ölümünü çözmeye çalışırken kız kardeşi Sylvie ve eşi Bruce ile tanışıyoruz. Sonra resme Rob, eşi Pia ve Pia’nın sevgilisi Trash giriyor. Öyle müthiş karakterler ki bunlar, öyle müthiş... Durrell, bu iki üçlünün arasındaki tuhaf, tekinsiz, şefkatli ve bir o kadar da zehirli ilişkiler ağını çözümledikçe yumak karmaşıklaşıyor - Penelope'nin örüp örüp bozdukları gibi tıpkı. Çok ama çok katmanlı, içine girdikçe olağanüstü psikolojik dönüşler sunan ilişkiler bunlar. Sorular, soruları yanıtlayan sorular, yepyeni sorular... "Aşkın bir şifre gibi çözülmesi gerekir mi? Gerekir. Yanıtın hep belirsiz, anlaşılmaz olacağı bir şifre gibi, bir bilmece gibi çözülmesi gerekir."

Karanlık, mistik, gotik hatta denilebilir ki epeyce ezoterik bir öykü bu - isminin "Monsieur ya da Karanlıklar Prensi" oluşundan da belli zaten. Ve elbette ki müthiş cüretkar. Eh, çünkü Durrell'i cüretten bağımsız düşünebilir miyiz?
Söylenecek çok şey var, söylenecek hiçbir şey yok. Tarifi zor, lezzeti benzersiz o acayip kitaplardan biri işte bu da. Benim kelimelerimle oyalanacağınıza gidip kendisini okuyunuz, lütfen. Ve muazzam sürprizli, beyin yakan sonuna da hazırlıklı olunuz! Şimdi istikamet ikinci kitap, Livia.

Bitirmeden, şu cümleler burada dursun:

"Çağımızın aşırı özgürlüğü, insanların bağlılıklarına biçimini ve özünü - yani gerçekliğini veren o incecik örümcek ağını parçaladı. Sağlık, bir diş ağrısı gibi zonkluyor içimizde ama yazıda olduğu gibi, yaşamdaki ince üslup da hoyratlığa yenik düştü."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Duvar
“Sevmek ve başka bir varlık için çaba harcamak çok yorucu bir iş ve öldürmekten ve yıkmaktan çok daha zor.”

Of, bu neydi ya? Neydi? Bu ara hangi kitaba elimi attıysam çok iyi çıktı, edebiyat tanrıları beni gözetiyorlar sanırım. Avusturyalı yazar Marlen Haushofer’in Duvar’ı müthiş, müthiş, müthiş bir metin - insan bu kitabın 1963’te yazıldığına inanamıyor.

Orta yaşlı bir kadın olan isimsiz anlatıcımız, kuzeninin av köşkünde birkaç gün geçirmeye gidiyor. Kuzeni ve eşi yakındaki köye gidip geri dönmüyorlar, anlatıcımız da ertesi sabah onları aramak üzere yola düştüğünde aşılamaz, görünmez, saydam bir duvara çarpıyor. Duvarın ardındaki herkes ve her şeyin öldüğünü anlıyor ve o cam duvarın içinde bir inek, bir köpek ve bir kediyle hayatta kalması gerektiğini idrak ediyor.

Bu hayatta kalma sürecini kadının yazdığı “rapor”dan okuyoruz. Çok sürükleyici bir anlatı olmakla beraber son derece klostrofobik olduğunu söylemem lazım, zira anlatıcımız bize ileride başına gelecekleri en baştan işaret ediyor, neler olacağını, ne tür felaketler yaşanacağını bilerek, büyük bir iç sıkıntısıyla takip ediyoruz hikâyeyi. Ve tabii kendisine eşlik eden kaygıyı da iliklerinde hissediyor insan okurken. Böyle bir hikâyenin kaygısız olması beklenemez ancak bence bu kitabı bunca güçlü kılan şeylerin başında kadını kuşatan asıl kaygının hayatta kalma kaygısı değil, sevdiklerini yitirme kaygısı olması geliyor. Ve zaten metin bu sayede bir tür modern Robinson Cruose değil çok daha katmanlı, başka bir şeye dönüşüyor. Haushofer anlatısının bir yerinde “sevebilme becerisi için ödenen bedel buydu işte” diye yazmış, kitabın meselesi bence tam da bu.

Ama altında nice başka katman var, özellikle anlatıcımızın bedeniyle kurduğu ilişkinin dönüşümü, geri dönüp çocuklarını ve kocasını hatırladığı bölümlerdeki akıl yürütmeleri, hele ki sonlara doğru yüzüne artık nasıl ihtiyaç duymadığına dair söyledikleri üzerine feminist bir perspektiften bakılarak çok şey söylenebilir.

Çok sevdim. Beni mahvetti, yüreğimi düğümledi, nefesimi kesti, ağlattı, korkuttu ama işte zaten: tam da bunun için okumuyor muyuz?
Yanıtla
0
0
Destekliyorum  10
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Robinson'un Mavi Evi
"Sevgili Cuma, bir şeyi idrak ettim, seninle paylaşmak isterim. İnsanoğlu yaptıklarıyla tanımlanır, evet ama bu doğru değil, daha çok yapmadığı bir yığın şeyle tanımlanır. Örneğin nasıl ve nerede uyuduğuyla. Nasıl durduğu ve oturduğu ve nereden koparılamayacağıyla. İnsanoğlunu tanımlayan onun sabitliğidir, statik dirayetidir, bu konuda onu kimse alt edemez."

Alman yazar Ernst Augustin'in "Robinson'un Mavi Evi" kitabı epey tuhaf açıkçası. Yer yer sevdim, yer yer "bu kadar postmodernizm bana fazla" diye hissettim. İnternette kendi "Cuma"sını bulup onunla sohbet etmeye başlayan bir Robinson'umuz var; ona hayatını, çocukluğunu, gezdiği şehirleri, ama en çok da bu şehirlerde inşa ettiği (yahut inşa ettiğini iddia ettiği mi diyelim?) tuhaf evleri anlatıyor, biz de bu mektupları okuyoruz.

İddia ettiği dedim çünkü anlattıklarının ne kadarı gerçek, ne kadarı hayal ürünü anlamak pek mümkün değil. Anlattıkları rengarenk, çok güçlü imgeler yaratıyor yazar gözünüzün önünde, kitabı bitirince sanki bir renk ve ışık cümbüşünden çıkmış gibi oluyorsunuz, buna diyecek hiçbir sözüm yok.

Ancak yukarıda dediğim gibi, bu kadar postmodernizm bana biraz fazla ya. Her ne kadar okuduklarımdan keyif almış olsam da, biraz fazla uçan kaçan bir metin bu benim için. Bir süre sonra öykü bağlamından kopuyor, dağılıyor, takip edilemez hale geliyor. Uçup kaçacaksanız bunu Cortazar gibi yapınız efendim; öyle bir anlatınız ki ne anlattığınızdan bağımsız bayılarak okuyalım, değil mi ama?

Evet anlattığı şeylere metaforik bakmak lazım, biliyorum; evler, birey olmak, yalnızlık, iç dünyamız, toplumla ilişkilenememe, bir kokuya/sese/hisse tutunarak var ettiğimiz nostalji duygusu vd. konuları anlatıyor aslında yazar ama yok, ben sevemedim ve içine giremedim maalesef. Ne yapayım?
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yavaş Adam
“Sevgi sırf sevmeyi istemekle olmaz Paul. Sevmeyi öğrenmemiz gerekir.”

Coetzee’ye verdiğim arayı, Nobel aldıktan sonra yazdığı ilk roman olan Yavaş Adam’la nihayetlendirdim. Kendisinin, herkesin kalemi olmadığı muhakkak ama vallahi ben çok seviyorum. Konu skalasının genişliğini, kendini asla tekrar etmemesini, her kitabında başka bir meseleye bu biçimde dalma kabiliyetini, kelimeleriyle yaratmayı becerdiği tekinsizliği... Vallahi nefis.

Altmış yaşındaki Paul Rayment’ın yaptığı bisiklet kazasıyla açılıyor roman. İlk sayfadan - tak diye. Paul kazada sağ bacağını ve sağ bacağıyla beraber yalnız kalma hakkını kaybediyor, zira bundan sonra başkalarının bakımına muhtaç olacak. Evine Hırvatistan göçmeni bir bakıcı olan Marijana’nın gelişiyle beraber işler değişiyor, zira Paul bu kadına âşık oluyor - ya da öyle sanıyor.

Buraya kadar her şey gayet sıradan ilerliyor, hatta bir Coetzee romanına göre epeyce sıradan ve konvansiyonel. Derken resme yazar Elizabeth Costello giriyor ve insan o anda “hah, şimdi Coetzee okuduğuma ikna oldum” diyor. Elizabeth Costello aslında yazarın bundan önceki kitabı olan Romancının Romanı’nın baş kahramanı, belki önce onu okumam daha iyi olurdu ama Costello’yu burada anlatıldığı gizemli haliyle de çok sevdim ben. Costello, Paul’ün hayatında düpedüz “beliriyor”, o güne dek olan her şeye hakim, sonrasına dair de yönlendirmeleri hazır. Paul, Costello’nun kendi öyküsünü yazmak istediğini düşünüyor ama Coetzee bize işin tam tersi olduğunu sezdirip duruyor: Costello Paul’ü filan yazmıyor; Paul, Costello’nun zaten yazdığını oynuyor.

Kurmaca ve gerçek arasındaki ilişkiyi terse çeviren bu oyuncağa bayıldım. Paul karakterinin ne kadar klişe bir orta sınıf beyaz olduğunun zerre farkında olmayışıyla, kendini ciddiye alışıyla, önyargılarıyla ve cehaletiyle de nefis alay ediyor Coetzee Costello’yu kullanarak. Üstelik Paul’ü karikatürize ederken kendisine öfkelenmememizi de sağlamayı beceriyor, yani biz bile öfkelenecek kadar ciddiye alamıyoruz Paul’ü - bundan büyük intikam mı olur?

Çok sevdim, gerçi Coetzee ne yazsa seviyorum sanırım.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İşin Aslı, Judit ve Sonrası
"Sevgi muazzam bir bencillik. Sevginin korku imparatorluğunda ölümcül bir yara almadan yaşayabilen insan var mıdır, bilemiyorum."

Ay muhteşem, muhteşem. İyice Macar Kültür Elçisi gibi oldum ama okudukça daha çok seviyorum Macar edebiyatını, ne yapalım? Sandor Marai'nin "İşin Aslı, Judit ve Sonrası" kitabı bu sene okuduğum kitapların en iyilerinden, şimdiden rahatlıkla söyleyebilirim.

Bir adam: Peter. Önce ilk karısından, sonra kendisinden, en son da ikinci karısından dinliyoruz aynı öyküyü. Anlatıcılar başka zamanlarda konuşuyor ve böylece 20 seneye yayılmış bu hikâyenin tamamını öğreniyoruz. Herkes aynı zamanı ne kadar farklı deneyimlemiş, ne kadar farklı bakmış, birbirlerini ve kendilerini ne kadar farklı duyumsamış - müthiş. Ki zaten hep öyle olmaz mı?

İlk bakışta bir aşk ve belki intikam hikâyesi bu fakat o kadar çok katman var ki, açıldıkça açılıyor konu. Yazar karakterlerini sınıf dinamikleri üzerinden konumlandırıyor ve bunu muazzam biçimde yediriyor metne. Bir küçük burjuva, bir soylu ve bir proleter üç karakter var ve hayata, aşka, yalnızlığa, paraya, savaşa bakışlarını ait oldukları sınıfın nasıl şekillendirdiğini görüyoruz. Birinin sözünü bile etmediği, farkına varmadığı "normal"inin, diğerinin o kişiye karşı tüm tavrını biçimlendiren bir şeye dönüşmesini, insan ilişkilerinin belki de bu yüzden imkansızlığa mahkûm olduğunu, hayatta birini gerçekten anlamanın nasıl sadece bir ütopya olduğunu...

Yazarın dili müthiş lezzetli - okuduğum neredeyse tüm Macarlarda karşıma çıkan tadı burada da aldım; asla ağdalı olmayan ama şiirli bir dil, süssüz kelimeler ve mesafeli bir katılıkla insanın teninin altına nüfuz edebilme kabiliyeti ki bunu çok, çok seviyorum.

Çok kolay akan, müthiş sürükleyici bir öykü ama yazar bazen öyle büyük şeyler söylüyor ki durup düşünmek, bir daha okumak ihtiyacı duyuyor insan. Ezcümle; bayıldım bu kitaba, kana kana içtim resmen. Okumadıysanız lütfen okuyunuz.

Şununla bitireyim: "İki gururlu insan yan yanayken kuşkusuz çok acı çeker. Fakat şimdi sizin içinize, neredeyse günah sayılabilecek bir hırs girmiş. Bir insanın ruhunu ondan koparıp almak istiyorsunuz. Âşıklar hep bunu isterler. Fakat bu günahtır."
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  2
Bildir