Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yaratan
Borges'in en Borges kitabıdır demeye cüret ediyorum.
İletişim'den çıkan kitaplarında James Woodall'ın önsözü, Borges'in çok yönlü yaşamını pek güzel anlatıyor. Borges'in politik görüşü nispeten troll mantığı üzerinden yürüse de kendisi döneminin diktatörlerine giydirmekten keyif alıyor. Geç tanınıyor, görme yetisini tamamen kaybettikten birkaç yıl sonra adı dünya çapında duyuluyor ve Bloom'un kanonuna yerleşiyor. Kafka'ya Arjantin kanı pompalansa sonuç Borges. Büyülü gerçekçilik tanımlanmadan önce büyü yanı ağır basmakla birlikte bu türe giren yapıtlar ortaya koymuştu, bu açıdan çığır açıcı bir adamdır. Döngülere, sonsuzluğa, mistisizme kapılmış bir yazardır, bunu sıcak toprağının kıvrak diliyle süslemiş, mitolojiyle paketlemiş bir yazardır. Borges bir okuldur deyip Anti Klişe Timi'ni bekleyeyim.

Bu kitapta kısadan daha kısa öyküleri ve birkaç şiiri var, imza metinlerdir bunlar. Borges'in karalamalarıdır ama kalemin en özgür olduğu anlardan fırlamadır aynı zamanda. Üçünü beşini alayım, gerisini okur keşfetsin.

Yaratan: Dünyayı bütün duyguları ve bütün nesneleriyle sezdiği zaman tepedeydi Yaratan, aşağı indi. Anlatacak anıları, hikâyeleri vardı. Kendini mitolojiye sundu, karanlığa yürüdü. Etrafında gerçekleşen olaylar biçimlenip başka mitlere dönüşüyordu, İlyada etrafında biçimlenmişti. O aslında ampirik bir dünyada varlığını koruyordu, sezgiden uzaklaştıkça yarattı, deneyime yaklaştıkça yok oldu.

Dreamtigers: Borges'in öykülerinde çizgili kaplanlara rastlarız, Bengal olanlarına. Onlarla ilgili bir öyküdür. Bu hayvanlar yaratılmıştır, rüyada bozuma uğrar. Rüya, gerçekte var olan bir şeyi olduğu gibi yaratacak kadar kudretli değildir. Gerçi, bu kudret midir? İzdüşüm farklıdır, hiçbir varlık düşlerde aynı olmayacaktır.

Diyalog Üzerine Bir Diyalog: Llosa, Borges'in hayret verici fikirlerinden bahseder, bu da onlardan biri.

Ölümsüzlük üzerine bir konuşma dönerken dinleyicilerin yaptıkları anlatılır, sonunda anlatıcı rahatsız edilmeden tartışabilmek için intiharı teklif eder. Diyalog üzerine konuşan ikinci şahıs, mevzuya karar veremediklerini istihzayla söyler. Diyalog üzerine diyalogdan çıkılmış, direkt diyaloğun sınırlarına girilmiştir. İlk anlatıcı, o gece intihar edilip edilmediğini hatırlayamadığını söyler.

Konuşulan uzam dışında konuşulacak bir şey yoktur. Bağlam vüsattır.

Tırnaklar: Hap Poe. Tırnaklar uzar, tırnaklar her koşulda uzar ve anlatıcının dikkatini çeker. Ölü adam, tabutunda yatarken uzayan sakalını ve tırnaklarını düşünür.

Örtülü Aynalar: Ayna metaforu postmodernizme bulaşmış filozoflarca da incelenmiştir ama öncesinde Borges'in rahlesinden geçmiştir. Sonsuz bir kendini kopyalamadır ayna, her yansımada gerçek biraz daha sapar, yüzün sahibi kendi yüzünü hatırlayamaz hale gelir.

Borges bunu arkadaşlarından birine anlatır ve kadının delirmesine yol açar. Kendisi de delireyazmıştır gerçi; şiirlerinde de aynayı inceler, hatta bütün labirentlerin, bütün söylencelerin yaratanın yüzünü ortaya çıkardığı sonucuna varır. Yaratılanlar yaratanın yüzüdür, aynalar yaratanın yüzünü bozar, sonsuz sayıda alternatif yaratan/yaratılan oluşturur. Her kitap tekrar yazılacaktır, her yaşam tekrar yaşanacaktır, her tanrı tekrar doğacaktır. Farklı zamanlarda, farklı biçimlerde.

Öykülerde mevzu derin, şiirler bir kat daha dipte. Alıntının alıntısını yapıp bitiriyorum; Borges, Julio Platero Haedo'dan almış:

"Verlaine'in bir satırı var ki bir daha hiç hatırlamayacağım,
yakın bir sokak var adımlarıma yasaklanmış,
bir ayna var kendimi son olarak gördüğüm,
bir kapı var dünyanın sonuna dek kapattım.
Kütüphanemdeki kitaplar arasında (onları görüyorum)
kimisi var ki artık hiç açmayacağım.
Bu yaz elli yaşımı dolduracağım;
Ölüm hiç durmadan harcıyor beni." (s. 143)
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kürtaj: Tarihi Bir Aşk Romanı
Sevdiğim yazarların kitaplarını okurken işi aceleye getirmiyorum, bir yazarın bütün kitaplarını arka arkaya okumak istemiyorum. O evrende ziyaret edecek yerler kalmalı, tek seferde kuşatmak nedir? Açlıktır. Açlık iyidir ama bitirmek iyi değil. Bitirmemenin iki yolu var; yazarın bütün kitaplarını okumamak veya okunan bir kitabı tekrar okumak. İkincisi pek yaptığım bir şey değil. Kitabın duygusunu yitirmekten korkuyorum, önceden açtığı dünyanın üstüne bir yenisini oturtmak istemiyorum. Tarihimi bölümleyen şeyler içinde kitapların belli bir zamanı imlediği noktalar var, bunlar bozulmamalı. Bu yüzden üzgünüm; Tezer Özlü'yü, Vüs'at O. Bener'i, Truman Capote'yi ve aklıma gelmeyen birçok yazarı geçmişte bıraktım, bir daha kolay kolay yakalayamayacağım onları, ya da onlar beni yakalayamayacak, nasıl yürüyorsa artık. Geriye okunacak kitap bırakmak kalıyor, bırakıyorum ben de. Brautigan'dan pek bir şey kalmadı geriye, kendisini 10 yılda bir okumaya başlasam iyi olacak.

Brautigan ve Fante, iki naif ayna. İşlemelerden olabildiğince uzak durduklarını görürsünüz. Fante'de hemen hemen hiç yoktur, Brautigan'da sıkmayan, yormayan oyunlar şeklinde görülür. Kitaba gelelim, bu kitaptaki kütüphane kadar oyuncul, yaşamın belirsizliğini taşıyan başka bir kurum/kuruluş yoktur. Sanki Tutunamayanlar Ansiklopedisi'nden fırlayan tipler kitaplarını bırakıp ortadan kaybolur.

Yine bodoslamadan girdim, başa alıyorum. Brautigan, naifliğine aşık olduğum üç, beş yazardan biridir ve yazdıkları kadar tetiğini çektiği tüfekten sebep beyin parçalarıyla duvara işlediği son eseriyle de dikkat celbeder. Halil Turhanlı demiş: "Duyarlılığı bu hayatı kaldıramayacak kadar keskinleşmişti." Şu an yağan kara bakıyorum, küçük taneler sonsuz sayıda. Brautigan gündelik yaşamın kaç parçasını/tanesini taşımak zorunda kaldı, inceldiği yerden anlayabilirsiniz. Kürtaj, incelikli bir romandır.

Epigraf olarak Richard'ın Frank'e bıraktığı bir not var; iki saate kadar döneceğini söyleyen yazar, arkadaşından romanı okumasını istiyor. İki saatte okuyabilirsiniz gerçekten, ağırlığıysa hayatınızda kitabın duygusunu yaşadığınız her an hissedilecek.
"Kitapların varlığını, üzerinde durdukları ahşabı onurlandırış biçimlerini seviyorum." (s. 9)

Kütüphane San Fransisco'da. Posta yoluyla kitap kabul edilmiyor, yazarlar kütüphaneye kadar gelip kitaplarını bırakmak zorunda. Belli bir sıralama düzeni yok, zira kitapların talibi de yok. Bildiğimiz kütüphanelerden değil bu, kitaplar depolanıyor, o kadar. 24 saat açık, vaat edilen maaş hiçbir zaman ödenmiyor, ölü doğumların teslim edildiği bir yer. Kitapların sahipleriyle kurulan diyaloglara bakılırsa kitaplarından bir an önce kurtulmaktan başka bir dilekleri yok. Çocuklar, yaşlılar, herkes kitabını bırakıyor ve tarih sahnesinden siliniyor. Kaybedenler Kütüphanesi, kaybettiklerinizin anıtlara dönüşeceği yegane yer.

Kütüphaneci, adı K olsun, 31 yaşında ve geleceğin kendisi için sakladığı bir yığın şeyi bulana kadar kütüphanede çalışacak. ABD'de bu işi yapabilecek tek kişi kendisi, öyle hissediyor. Önceki kütüphanecilerin hayatlarının sayımını yaparken yenilgilerinden başka bir şey anlatmıyor. Kitaplarını kabul ettiği insanları anlatırken sadece o anı inceliyor; birkaç cümle, kitabın teslimi ve puf, her şey bitti. Kitabını teslim edenler arasında Richard Brautigan da var. "AMERİKAN GEYİĞİ, Richard Brautigan. Yazar sarışın, boylu posluydu ve ona yanlış bir zamanda yaşıyormuş gibi bir görünüm kazandıran uzun, sarı bir bıyığı vardı. Başka bir çağda yaşasaymış kendini daha fazla yuvasında hissedecekmiş gibiydi." (s. 22) Diğer kitapların içerikleri: Dostoyevski'nin kitaplarındaki yemek tarifleri, kediler, elbiselerin ölümü, ki ölen elbiselerimi hala giyen biri olarak çok merak ettim,
yazımı yirmi yıl alan bir kitap ve sürüsüyle metin, kavanozlarda yüzen ceninler gibi.

Vida var bir de, kapaktaki hanım oluyor kendisi. Vücudu kendinden önce kadınlığını keşfettiğinden etrafındakilerin bakışlarından tiksiniyor, vücudundan çıkıp saklanmak istiyor. Ablasıyla vücutlarını değiştiklerini rüyasında gördüğünden beri işler yolunda gitmiyor onun için, K karşısına çıkana kadar. Kahveyi çok iyi yapıyor ki bir kadına aşık olmak için yeterli bir sebep. Sutyen kopçasını açamama ata sporunu pek iyi beceren K, Vida'yla birlikte yaşamaya başlıyor. İnceliklerden bir inceliktir bu sutyen olayı, kimileri içinse beceriksizliklerin en büyüğü. Davranışların kişilere göre anlam kazanması... Yaşamın kaotik yapısı en çok burada biçimleniyor sanıyorum.

Kürtaj. "Dünyada çok fazla çocuk var ama yeterince sevgi yok. Kürtaj tek çözüm." (s. 59) Yolculuğa çıkacaklar, kütüphanedeki kitapları dağdaki depolara taşıyan Foster'ın salık verdiği doktora gidecekler, istikamet Tijuana. Foster gibi şenlikli, hayta bir adama kütüphane emanet edilir mi? Etmek zorundalar.

Yolculuğun büyüsünü kaçırmak istemiyorum, uçağın kanadındaki kahve lekesinden daha şiirsel bir şey varsa o da geri geri giden uçaktır, hatta ding dong sesinden ibaret bir bölümdür, diyalogların bir tarafının üç noktayla geçiştirildiği bölümdür, hoş Brautigan oyunculuğudur, anlatım tekniğinin değişmesinin sayısız fırsat taşıyan geleceğin gelmesiyle, kütüphanenin dışındaki hayata adım atılmasıyla gerçekleşmesidir, ABD ve sınırın ötesindeki dünyanın karşılaştırılmasıdır, kısacası her yeni şey şiire özgüdür ve Brautigan bunu anlatırken kürtajı adımladığı dünyanın her yerinde sezdirir. Soğuk neon ışıklar altında ABD dışındaki dünyalar, terk edilen kitaplar, kütüphaneden ayrılış, hemen her şey kürtajın bir yüzünü imler. Daha iyisi -diyemiyorum, daha başkası için eldekinden kurtulmak lazım gelir.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sempozyum
On kişilik masada antik çağların geleneği canlandı. Etiğini iyi kötü çatmış, etrafındakilere ahkamını kesmiş adamların soyu tükenmişse de -bar filozofları bu kümenin dışındadır- işin eğlence kısmı bitmiyor, içilecek çok içki, konuşulacak çok sansasyon var. Ev sahipleri, misafirlerini özellikle şamatalı olanlarından seçiyor ki unutulmayacak bir gece için malzeme biriksin. Parlak yaşamların küçük problemleri bizim için devlerin homurdanmasına benzer nitelikte.
Yemekle başlayıp yemekle biten anlatının çevirdiği çemberde problematik, rassallıkta ve az önce uydurduğum bir teknikte; kırık merdivende bulunabilir. 10 kişinin hikâyeleri birbirine bağlıdır, tesadüfi olduğu kadar bilinçli bağlantılar da kurulur ve olaylar anlatıcının basamaklar halinde gölgelerden çekip çıkarmasıyla izlenir. Neydir, yeni evlenen iki karakter hakkında konuşulurken tanışmaları tamamen olasılık dışıymış gibi değerlendirilir. Erkek anneden zengindir, kadın zengin değildir ama markette tanışırlar, normalde durumu iyi olmayanların girmeyi tercih etmeyeceği bir mekan, şansın mabedi haline gelir. Anne Hilda için işin içinde bir bit yeniği vardır, kız oğlanın kalbini çalmak için plan yapmıştır sanki, oysa görünürde böyle bir şey yoktur. Olabilir de. Bu ve bunun gibi birçok mesele, sofraya oturulan iki anın -başlangıç ve bitiş- arasında yer alır. Karakterlerin hikâyeleri açıldıkça bastırılmış tutkuların, öfkenin ve daha pek çok şeyin ne kadar tehlikeli olabileceğini görürüz. Anlatıcı, ortaya bilinmeyeni koyduktan sonra bir basamağı kırar ve diğerine atlar. Kırık olan henüz anlatılmamıştır, anlatı boyunca biriken diğerleriyle birlikte finalde aynı merdiveni oluşturur ve kurgu nihayete erer, mevzu çözülür, köfte çakılır. Güzel teknik.

Kirli dünyada renkli karakterler, işin içine bir parça büyü katılmış haliyle güzel bir karışım çıkarıyor ortaya. Chris Donovan ve Hurley Reed, yemeği düzenleyen karakterler, kırklarının keyfini süren bir çift. Hurley ressam, adı sanı pek duyulmamış olsa da umutsuz vaka da değil. Chris, Hurley'nin menajeri, gurusu, çok şeyi. Margaret ve William, yukarıda bahsi geçen çift. Brian Suzy ve Helen Suzy, biri elektra kompleksinden mustarip, diğeri mal mülk takıntısından dertli çift. Brian'ın evine hırsız giriyor, Bacon'ın duvardaki tablosunu yürütmeden gidiyor. Masadaki sohbete bir müddet bu hırsızlık vakası damga vuruyor.

Luke, üniversitede tarih okuyan hizmetçi. Ernst ve Ella'nın referansıyla o gün misafirlere hizmet ediyor. Yakışıklı, kendine güvenen bir adam. Ernst, Luke'un Ella'yla yatıp yatmadığını merak ediyor, Ella da aynı şeyi Ernst için düşünüyor. Bu düşünce aralarındaki yılların tozunu silkiyor, ilişkilerinin sürmesi için heyecana ihtiyaç var. Tek çocukları evden ayrılmış, ikisi baş başa kalınca macera özlemiyle yaşıyorlar ama pek bir şey olduğu yok.

Aşk hakkında, evlilik hakkında: "'Size şunu söyleyeyim ki,' diyor Hurley, 'aşk tutkusuyla edilen yeminler işkence altında edilen itiraflara benzer. Erotik aşk bir deliliktir. Eşlerin ikisi de yaptıklarını, dediklerini bilmez durumdadırlar. (...) Aşk tutkusuyla edilen yeminlerin hiç değilse yok sayılmak olasılığı bulunmalıdır." (s. 40) Çiftlerin arasında şöyle bir durum var sanki; onları bir arada tutan şey yolun geride kalan kısımlarında devrilmiş ve tekrar kaldırılmamış, taşınmamış. Alışkanlıklar sürüyor, bu ilişkilerde kendileri dışında başka hiçbir şeyin sağ kalması mümkün değil.

Anmadığım çok karakter, anlatmayacağım çok olay var. Bir karakteri/olayı anlatsam yeterli sanırım. Margaret. Margaret gerçekten karanlık bir kadındır, Fransızlardan apardığı diğerkâmlık felsefesiyle hedef şaşırtırken insanların dikkatlerini büyük bir başarıyla başka noktalara çeker. Dedesinin ölümünden sonra sahip olduğu serveti almak istemez ve komünist rüzgarların estiği bir manastıra kapanır. Televizyoncular gelir, kilisenin belgeselini çekerler, bir müddet sonra Margaret manastırdan ayrılır ve eski yaşamına döner.

Görünürde herhangi bir problem yok ama sadece görünürde. Margaret bazı akrabaları tarafından damgalanmıştır, zira çocukluğunda etrafındaki iki insanın garip şekillerde kaybolmaları/ölmeleri, ablalarının kendisinden kıllanmalarına yol açar ama bu işlerin arkasında Margaret'ın olduğuna dair bir kanıt yoktur. Kız büyür, çatlak amcasıyla birlikte çokça zaman geçirmeye başlar. Bu amca zamanının çoğunu tımarhanede geçirse de iyi hissettiği günlerde eve gelebilmektedir. Her neyse, bu amcanın kaldığı tımarhaneden bir hasta kaçar ve zengin dedeyi öldürür, üstelik dedenin mirasına Margaret'ı da dahil etmesinden hemen sonra. Tesadüfü kes. Manastır zamanlarında da böyle gizemli işler olur, sonrasında amcayla yeğen bir plan yapar ve William'a kanca atarlar. Geriye Hilda'nın ölümü kalır ama orada devreye Luke girer.

Luke, hizmet ettiği evlere gelecek misafirlerin ev adreslerini dahil olduğu soygun çetesine uçurmakla görevlidir, Brian'ın evi böyle soyulmuştur. Hilda'nın evi boştur, Luke çeteyi harekete geçirir ve zavallı kadının eve gideceği tutar. Hunharca öldürülür, haber sofraya ulaşır ve Margaret haykırır: "Pazardan önce olmayacaktı."

Tam bir şölen. Cinayet planları, soygunlar, bir köşede oturup ağlayan sevgi, rengârenk kir. Girift metinleri sevenler, bunu alın.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Homo Ludens
Deneme olduğunu tekrar tekrar söylemek lazım, bilimsel değeri bu açıdan değerlendirildiğinde daha saptanabilir hale gelir. Bence iyi denemiştir Huizinga; oyunun insani yönünü iyi açar. Kafa da açar, düşündürür.

Huizinga Bey etimolojiden yola çıkarak anlattıklarını bir bağlama oturtur, dil-kültür ilişkisinden oyunun kültürel işlevini irdeler, iddialarını sıralar ve savlarında mitoloji, felsefe, psikoloji gibi pek çok alandan faydalanır. Mevzuyla alakalı olarak çevirmen Mehmet Ali Kılıçbay sunuş yazısında kitabın yazıldığı 1938'de toplumsal bilimlerin kendi küçük vatanlarını oluşturduğunu, disiplinlerarasılığın henüz emekleme dönemlerinde olduğunu ve Huizinga'nın bilimsel sezgisi sayesinde olayı çözdüğünü söylüyor. Gerçekten böyle bir sonuca ulaşılmış mı, yoksa disiplinlerin çorbaya dönüşme tehlikesi mi doğmuş, yorum okura kalıyor. Şurayı da söylemeden geçemem, Kılıçbay okura güzelce giydirmiş. Yazarın dipnot koyma ihtiyacı hissetmediği noktalarda dipnot koymak zorunda kaldığını belirten çevirmen şöyle bir ekleme yapıyor: "(...) Ancak gene de, çevirmenin öğretmen olmadığına ve yazarın bizzat açıklamadıklarını açıklamak hakkının bulunmadığına inanıyorum. Fakat ne var ki, giderek kıtlaşan ve tembelleşen Türk okuyucusu yayıncıyı, yayıncı da çevirmeni bu yönde zorluyor. Bunun geçici olduğunu umuyor ve çeviri kitapların minik birer sözlük ve ansiklopedi olmaktan çıkacakları günü özlemle bekliyorum." (s. 9) Yazı 1993'e ait, o zamanlar Google Amca da yoktu, artık var. Çevirmenin yakındığı konuysa hala güncelliğini koruyor.
Önsöz: Homo faber ve Homo sapiens, gerek türümüzün kapsamını tamamen dile getirmediği, gerek pek o kadar da akıllı olmadığımız ortaya çıktığı için yetersizdir ve bu durumda Homo ludens ortaya çıkacaktır. Oyun oynayan insan. Kitapta bu insanın yarattığı/dahil olduğu kültürle oyun kavramı karşılaştırılmakta. Bunun için yeterli terminoloji üretilmemiş olduğundan yazar kendi terimlerini çeşitli dillerden ödünç alıyor.

Kültür Olgusu Olarak Oyunun Doğası ve Anlamı: Oyun, kültürden daha eskidir ve insana özgü değildir. Hayvanların da oyun oynadığı bilinmekteyse de söz konusu olan insandır, iş içgüdüden çok daha ötelere uzanmaktadır. Huizinga, her oyunun bir anlam taşıdığını ve bütünsel olduğunu söyler. Kültürü doğurmuştur, kültürden bağımsız olarak düşünülemez.

Determinizmin göz ardı edildiği noktada başlayan oyun irrasyoneldir ve bunun kabul edildiği an çemberine girdiniz demektir. Oyun aynı zamanda dilsel bir mevzudur, dilin sınırladığı dünya içinde oynanır ve yazar, arkaik dillerin terimleriyle oyun kavramını açar. Platon'un, Aristoteles'in estetiğe dair fikirlerinden ve terimlerinden yola çıkarak güzellik, erdem, ahlak gibi kavramlarla oyunu karşılaştırır. Bunlar oyunu kapsamaz, modüler parçalar olarak oyuna eklemlenir.

Oyunun mekansal ve zamansal sınırlılığı vardır. Günümüzün hipodromları, stadyumları, binlerce yıl öncesinin benzer yapılarının yansımalarıdır ve kadim geleneğin sürmesine yardımcı olur. Kurallar tarafından sınırlanmış oyunun özünden pek bir şey kaybettiğini söyleyemeyiz, sonuçta farklı bir dünyanın kapılarını açar ve dahil olanlara keyif verir. Bu keyfi tanımlamaz Huizinga, mistik ve algılanamaz bir şeydir bu onun için. Temsile yönelik eylem dediği her türlü ritüelin, inancın temelinde, dinlerin bir parçasını oluşturan kendine özgü her davranışın kaynağında bu bilinmeyen gizlidir. Yazar için insanlar bu bilinmeyeni sezmiş ve her türlü yaratıya oyunculluğu yerleştirmiştir. İşin bu yönü çok derin, Huizinga sonuç olarak şunu söylüyor: "Kozmik bir düzene ilişkin duygunun estetik veya mistik, her halükârda mantıksal olmayan bir durumdan kutsal ibadet oyununa geçtiği yol ise hâlâ karanlıktır." (s. 35)

Oyun kendi etiğini yaratsa da bunun dışına çıkan insanlar olacaktır der Huizinga. Oyuna kaptıranlar koyuna dönüşebilir, iradelerini kaybedip güdülebilirler. Bu tehlike her zaman var, bertaraf edilmesi için kuralların dışına çıkılmaması gerekir.

Oyun Kavramının Dilde Kavranılışı ve İfade Edilişi: Dil ailelerinde bir yolculuk. Kökene inildiğinde oyun, çocuk oyunu, mücadele, savaş, ölüm vs. gibi kavramların aynı kelimelerle karşılandığını görüyoruz. Belirlenebildiği ölçüde ayrışmalar var olsa da bazı kelimeler aynı kalmış ve anlamlarını korumuş.

Kültür Yaratıcı İşlev Olarak Oyun ve Müsabaka: John Keegan'ın Savaş Sanatı Tarihi nam kitabında savaşın da kültürel bir mesele olduğundan bahsedilir. Savaş, müsabaka, spor, hepsi oyundan doğma hadiselerdir. Kazanç ve oyunun aynı anlamda kullanıldığı kelimelerin varlığından ilerleyen Huizinga, iki kavram arasındaki ilişkiyi irdeler. Kimi müsabakaların amacı sadece üstün gelmektir, kiminde oyuncular ortaya canlarını koyarlar. Onur, itibar, prestij, zafer veya hiçbir şey, oyuna başlamadan önce belirlenen/belirlenmeyen ödüllerin etkilerinin haricinde önemli olan oyundur ve oynanmadığı sürece var olmayacaktır. Space Jam, Pawn Sacrifice gibi filmlerde gördük, yarışan bizden çok daha üstün, bir parçası olduğumuz kültür olabilir ve kaybedersek sandığımızdan çok daha fazlasını kaybedeceğiz demektir. Bu hususta borsadan tutun, mani söylemek bile oyunun bir parçası haline gelmektedir

Savaşlarda da benzer durumlar var. Düşmanın kapısına gelip kışkırtıcı şeyler yapmaktan tutun, mitolojide de yer alan teke tek mücadelelerden düellolara kadar pek çok şey oyunun kapsamındadır.
Oyunun hukuk, savaş, bilgelik, sanat gibi pek çok alana yansımasını bulmak mümkün. Tavsiye ederim, güzel kitap.
Yanıtla
11
7
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İse (Nadüz Yazılar)
Akaş Bey'in insafsızlığına şerh: Yazılar düzlükten nasibini almıştır ama doğrusal anlatıdan pek de sebeplenmemiştir. Dönüşler yapılmalı, dallardan köklere ulaşılmalı, yaratıcı o[l/k]unmalı. Bunlar yapılır İse, yoksa size göre değil bu. İse, Ki Değil diye genişletilmiş hali de var, o bende yok. Nasıl genişletmiş, bir fikre sahip değilim. Ben Akaş'ı romanlarından, öykülerinden ve Zibaldone uğraşlarından, bir de zamanında sitesine koyduğu şarkılarından biliyorum, o şarkılar hala duruyor mu bilmiyorum. Şimdilerde zenginlerin evlerine kütüphane kurmakla/satmakla iştigal ediyor. Muhtemelen okunmayacak kitaplarla dolu bir kitaplık, Akaş'ın satıcı kılığından çıkıp yorum yapmasını isterdim bu konuda. Çoktan yapmıştır gerçi, aralardan cımbızla çekip almak gerek.

Başlıklar halinde.

Cogitare başlığında çeşitli akıl yürütmeler, açmalar, kapamalar, kurmalar.

Aşk=f(Karanlık): Karanlığın fonksiyonu aşkı belirler temalı. 7'de ilgili bir bölüm vardır, paralel okunabilir. Fonksiyonun tersini almadan devam ediyorum. Aklım yine başka başka şeylere, filmlere, metinlere gidiyor. Big Night'ı hatırlıyorum. Aldatılan ve aldatan iki kadın konuşuyor, biri erkeklerin karanlıklarının çekici olduğundan, çekildikleri zamansa öyle bir karanlığın var olmadığından/erkeklerin anlattıkları gibi bir karanlık olmadığından yakınıyor. İşin oyuncul kısmı bu. Akaş için karanlık şart. Dürüstlükten ayrı düşünmemek lazım bunu; olabildiğince açık olmak lazım ama gizem unsuru ilişkinin sürmesi açısından mutlaka olmalı. Birlikte yaratılan üçüncü kişinin asıl kişilikleri bozmaması gerektiğinden bahsediyor Akaş, asıl kişilikler her zaman korunmalı, pamuklara sarılmalı. Asıl kişiliğin özgürlük alanını kısıtlamak, aşkın boğuculuğu konusunda güzel bir alıntı var, bir de Knausgaard'un ikinci cildine bakmak yeterli olacaktır sanırım.

"İyi bir şey bu: her aşk, keşfetme ve öğrenme heyecanını yaşatabildiği ölçüde ve sürece yaşıyor." (s. 18)

Marjinal Suç, Sanal Ceza: Kantlı, Hegelli bir suç-ceza sayımdökümü. Spinoza'nın zirvede bıraktığı, Kierkegaard'ın döktürdüğü bir yoldan ilerliyor, madde içinde madde içinde madde. Toparlanıyor, sıkıntı yok.
Bireysel Hak, Toplumsal Görev ve Kaçınılmaz Durum Olarak Yalan: Beutler'ın her türlü mektubun açık edilebildiği öyküsünü akılda tutarak konuşuyorum, Akaş'a ve biraz bana göre kişisel özgürlüğü kısıtlayan her türlü yaptırıma karşı yalan en büyük silahtır. "Kendi kurgusunu (yani kendini ve yaşamını) saklamayı başaramayan birey, yapay kurgularla hedef şaşırtmak zorundadır." (s. 32) Yalan bir soluklanma anı yaratıyor, zaten kelimelerin anlamları karşılayamadığı bir yapıda bazen olduğu gibi ortaya çıkan gerçekdışılık -yalan değil- da bunu destekler gibi görünüyor.

Yazarlar için sokak çalgıcısı etiği konulu yazıda çalın, dinleyen dinler, yazın, okuyan okur mantığı güdülmüştür. Metnin kendisi önemlidir, yazar değil, böylece tek başına bir antoloji yaratabilen yazarlar da bir nebze anlaşılabilir sanıyorum.

Vigilia başlığı altında New York yazıları var, edebiyatın makineleşmesi, Türk sanat dünyasının yabancılara anlatılamaması gibi meseleler mevcut. Borges ve Casares üzerine de güzel bir oyunsal çıkarım var, nihayetinde soykırımların yaşanmadığına dair paralel gerçekliğin diğer ucu, yazarların aslında yazar olmadığına dair başka bir noktaya çıkıyor.

Çalmak konusu. Akaş'ın yürütme maceralarını okuyunca kendi hırsızlık maceralarınızla ekmek/kitap çalmak arasında bir mukayeseye girişiyorsunuz. Hala kitap çalanlar için ben söyleyeyim o halde; kütüphaneler ellerinizden öper. Hiçbir şeye sahip olmak zorunda değilsiniz. Açlıktan ölecek haldeyken ekmek çalmayın demiyorum elbette.

Follis nam bölümde anlatım oyunları mevcut, "Saçma"nın Tipolojisine Bir Giriş başlıklı yazıyı her türlü yazara, yazar adayına, aklında muhteşem metinler yazıp gerçekte eli kaleme/klavyeye gitmeyen herkese şiddetle öneriyorum. Akaş'ın kendi biçem alıştırmaları çok geyik, hele alıntılar konusunda uydurduğu isimleri görünce kahkaha atabilirsiniz.

Testler bölümü zayıf halka diyorum, test yapmadan okuyunuz. Mutlaka okuyunuz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tokyo Sene Sıfır
"'Ben bir kadınım,' diye fısıldıyor. 'Gözyaşlarından yapılmışım.'" (s. 55)

Savaş sonrası toplumlarında kadınların yaşamlarını sürdürebilmek için yapmak zorunda kaldıkları şeyler -sanırım- savaştan çok daha korkunçtur. Ataerkil düzende büyük çocukların kavgalarında milyonlarca küçük kardeş ölür ama asıl geride bıraktıkları kadınlar ölür. Güvenlik ihtiyacı yüzünden istemedikleri birlikteliklere sürüklenirler, o andan itibaren alternatif bir yaşam yaratmak zorunda kalırlar. İstedikleri bu değil ama o koşullarda sağ kalabilmenin başka bir yolu da yok. Savaş sırasında Yahudilerle birlikte olan Almanlar, Almanlarla birlikte olan Yahudiler -ki bu ayrımı yapabilmek bile başlı başına utanç verici bir durumdur- öldürülmüştür. Aynı şey ABD'de beyaz-siyah çatışmasında da görülür, mevzu çok daha gerilere de götürülebilir elbet ama burada önemli olan, yıkılmış bir ülkenin tam kalbinde geçen polisiyenin temelinde yatan şey kadınların savunmasızlığı ve onurlu bir toplumun yenilgiye karşı geliştirdiği tepki. Yiyecek bir şeyler bulmak için erkeklere boyun eğmiş kadınların öldürülmesi, katilin kim olduğunu bulma oyunu orijinal değil elbette, Peace'in yaratıcılığı daha çok derin araştırmalar sonucu tekrar yarattığı enkaz bir ülkenin panoramasında ve manzarayı sunarken kullandığı anlatım tekniklerinde.
Tekrar eden tümceler, kelimeler. Dedektif Minami'nin aklında sürekli aynı sözcükler dönüyor ve bu sözcükler bölümlenmiş anlatıları birbirine bağladığı gibi Minami'nin psikolojisinde bir yamuk olduğunu sezdiriyor. Küçükleri içeren büyük bölümler var, her bir büyük bölümün başında birinci tekilin zamanı bilinmeyen olayları anlattığı kısımlar mevcut. Bölük pörçük hepsi, başta bunalımlı bir zihnin zırvalamaları olarak görülebilir ama sonlara doğru Minami'nin yaşadıkları ortaya çıktıkça anlam kazanıyor.

Tekrarları ülkenin savaştan henüz çıktığı, ABD'nin iç işlere son derece müdahil olduğu ve toplumsal utancın havanın sıcaklığından elbiselere kadar her yere sindiği bir zamanda, binlerce parçaya ayrılmış kente/ulusa/topluma dair bir hafıza kaybı ürünü olarak görmek mümkün. Geçmişin parçalandığı, geleceğin karanlığından hiçbir şeyin görülemediği Japonya'da/Minami'de tek anlamlı olgu, dünyayla bütünleştirildiği halde hiçbir çıkar yol sunmayan sözcüklerde gizlidir. Güneşin batışa geçtiği imparatorluk, yıkılan umutların bulvarı.

Kimse göründüğü gibi değil. Minami'nin dahil olduğu polis teşkilatında kişisel çıkarlar öncelik kazanmış durumda. Adamımızın bağlantı kurduğu mafya babası, Minami gibi pek çok polisin ipini eline almış ve koca teşkilatı istediği gibi yönetecek güce sahip. Cinayet soruşturmasının arka planında eski dünyaya ait, değer verilen kişilerin ölümlerinin gizemi çözülmeyi bekliyor. Minami, katili aradığı kadar patronunun istediği bilgileri de arıyor ve kendine saygısı doğrultusunda -ki bundan pek de kalmadığı söylenebilir- köstebeklik yapıyor, bağımlısı olduğu ilaçlar ve para için. Parayı eşine ve metresine götürüyor, vicdanını rahatlattığını düşünüyor ama soruşturma ilerledikçe akıl sağlığı pek de olumlu sinyaller vermiyor. Çözülmeye hiç girmiyorum, böyle kalsın.

Şerefli mağlubiyet söz konusu değil, zira kendi kurallarıyla oynanmayan bir oyuna dahil oldular. Bombalanan şehirlerde parlak günler enkaz altında kaldı, çürüme ve dağılma herkes gibi Minami'yi de vurdu. Kişisel bir trajediden toplumsal acıya, Peace'in kurduğu dünyada savaştan olabildiğince uzak durmuş kişiler dahil kimse bu utançtan kurtulamayacak.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yol Aşkı
Solnit, yürümenin yarattığı büyüye başka bir kitabında değinmişti, bu kez mevzuyu derinleştirmiş ve yürümenin felsefi, psikolojik, ekonomik vs. pek çok yönüne değinmiş. Oldukça kapsamlı bir araştırma, yürümeyi seven okurlar için eski bir dostu dinlemek gibi olacak bu kitap. Küçükyalı sahilde bir aşağı bir yukarı yürümekten iflah olmadığımdan keyifle okudum.

"Sadece yürümek dünyayı değiştirmiş değildir fakat birlikte yürümek, şiddete, korkuya ve baskıya karşı durabilen sivil toplumun bir töreni, aracı ve güçlendiricisi olmuştur. (...) İzole edilmiş ya da edilgen bir nüfustan pek de yurttaş olmaz." (s. 12)

Giriş bölümünde bir sivil eylem olarak yürümenin kısa tarihini buluyoruz. Yürüyüş, insanların istatistiklerden çıkıp birkaç sayıdan çok daha fazlası olduğunu göstermek için yaptıkları en başarılı ve etkili sivil itaatsizlik işlerinden biri. Bu, belirli bir alan içinde yapılabileceği gibi daha sembolik güzergahlarda da gerçekleştirilebilir; darbe girişimini protesto etmek için yürüyen adam ve 15-16 yıl önce kızıyla oğlunu trafik terörüne kurban verdikten sonra yollara düşen adam, İstanbul'dan Ankara'ya yürüdü. Ülkenin en kalabalık şehrinden idarenin başkentine giden yollarda, sokak aralarında, geniş caddelerde, dik yokuşlarda atılan her adım, kokuşmuşluğa ve insanı onursuzlaştıran her türlü çarpıklığa karşıdır.

Solnit hem dahil olduğu eylemleri, hem de yürüyüşün tarih boyunca nasıl algılandığını, insanları nasıl değiştirdiğini anlatıyor. Kendi hikâyelerini de anlatarak iki ayağı üzerinde doğrulan ilk insandan günümüze nedir, ne olmuştur, sayıp döküyor. Bilgiçlik taslayan adamları da unutmamak lazım, feminizminin okları mantıksızlığa yelken açmış adamları delik deşik edecek.
İlk bölümde yürüyüşün insanı değiştirici etkisi, Romantizm'in hac yolculuklarıyla bağdaştırılarak inceleniyor. Teknolojinin bu ilerlemeciliği baltalaması da arada kendini gösterecek, zira evde oturup bilgisayar başında dünyayı gezmek mümkün, her sokağın fotoğraflandığı, izlenebildiği zamanlarda yaşıyoruz, interaktif kanallar yoluyla dünya hakkında bilgi edinmek mümkün ama yaşamı baltalayan en önemli kalemi gömmeden olmaz. Koşu bantlarının, ev egzersizlerinin ve algı yönetimi sayesinde insana doğadan kopmadığını empoze eden reklamların mutlak bir hayattan/sokaktan koparma, doğadan soyutlama başarısı gösterdiği günümüzde yerinde sayan adımlar atmak yerine ilerlemek, her adımda farklı bir manzaraya şahit olmak ve düşünce zenginliği kazanmak çok daha önemli bir hale gelmiş durumda. Karikatürleşmiş bir yıkım: The Kids From Room 402 adlı çizgi filmi bilirsiniz, çeşit çeşit tipin bir sınıfta toplandığı güzel bir iştir. Bir bölümde Nancy adlı kızımız kurabiye satarak rozet kazanmaya çalışmaktadır. Kurabiyeleri kime satacağını düşünürken bir spor salonunun önünden geçer, içeride camın önünde üç kilolu insan bön bakışlarla yürümektedir. Nancy üç kişiye kurabiyeleri gösterir, bir iki tanesini ağzına atıp yalanır falan. Elemanların mutsuzluktan çökmüş yüzleri aydınlanır, paralar cepten çıkar, kutu kutu kurabiye alırlar. Zannımca her şeyi anlatıyor bu sahne. Kamusal alanlar terk edilmiştir, insanlar salonlara tıkışmıştır ve kendileri için daha iyi olacağı düşünülen düzenlemeler yapıldığı zaman tepki veremeyecek bir hale gelirler. Bomboş duran parklar, yürünmeyen yollar bina olduğu zaman kimsenin sesi çıkmayacaktır, zira parklarda geçirilen zamanın yerini AVM'lerde boşa harcanan onca zaman almıştır, daha bir sürü şey. Klasik hikâye, uzatmıyorum.

Solnit, yürümenin insanoğlu için bir araç olmaktan çıkıp bilinçli bir kültürel faaliyet olarak değerlendirilmesini Rousseau'ya bağlar. Peripatetikler, Stoacıların zamanında yürümeye dayalı kendi felsefi sistemlerini sürdürüyor olsalar da modernizme omuz verildiği zamanların ilk neferi Rousseau'dur. Sonrasında Mill, Hobbes, Wittgenstein ve özellikle Kant, yürüyüş işini sürdüren değerli isimler.

Rousseau, Tanrı'ya hakaretten hapse atılan arkadaşı Diderot'yu ziyaret etmek için altı millik yolu yürümek zorundaydı ve bunu sürekli yapıyordu. İyiliğin kültürel bir olgu olduğu, İnsanın Cennet'ten kovulmasıyla birlikte doğayla olan iletişimini kaybettiği ve Hıristiyan inancının bunu geri getirebilecek olması o zamanların yürüyüşlerinde gizlenmiş yorumlardır. "Felsefi yürüme yazını Rousseau'yla başlamışsa bunun nedeni, içinde derin düşüncelere dalıp gittiği koşulları tüm ayrıntılarıyla belgelemeye değer gören ilk kişi olmasındandır." (s. 45)

Kierkegaard da bir diğer yürüyüşçülerden. Kalabalıklara ihtiyacı olduğunu, onunki kadar gergin bir zihne tahammül edebilmek için yaşamın sürekli değişmesi gerektiğini ve bunu sağlayan en önemli aracın da yürümek olduğunu söylüyor.

Yürümenin postmodern açılımı da dikkat çekici. Aşırı soyutlanmış bir beden algısı, insana bir bedene sahip olmadığını düşündürüp deneyimlerin değersizliğini dikte ediyor. Susan Bordo'nun dediği: Beden, aman ve mekana ait oluşumuzun, insanın sınırlı algısının bir metaforuysa o zaman postmodern beden bir beden bile değildir. Yolculuk, akışkanlık izleği ele alındığında bedenin önemi göz ardı edilmekte, zira uçaklar, arabalar, trenler, aklın ikametini önemsiz kılıyor.

Bilimsel bölüm: İki ayak üzerinde durmaya dair birçok teori mevcut ve Solnit kadınları aşağılayan bir iki teoriyi sıkı bir biçimde eleştiriyor. Eğlenceli... Erkek egemen bilime şamar indirilmiştir.

Şehir planlamasından Wordsworth'e, Woolf'tan Zen'e, dinlerden sembolik yürüyüşlere kadar pek çok konuda döktürüyor Solnit, şiddetle tavsiye edeceğim bir kitap.
Yanıtla
2
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Seks ve Ceza
Hukukun yaşama yetişme konusunda sıkıntıları var, bu durum uygarlık ne kadar ilerlemiş olursa olsun her an, her yerde ortaya çıkabilir. Genellikle facialardan sonra benzeri bir şey tekrar yaşanmasın diye ışık hızıyla oluşturulan kanunlar görünürde problemi çözüyor olsa da kamunun yaralanan vicdanı yaşanan trajediden çok daha büyük, kanunlarla ketlenemeyecek tahribatlara yol açıyor. Ataerkil yapı pembe otobüs gibi ucube önlemler sunarak problemin kaynağını es geçiyor, günlük çözümler zaten aşağılanan insanları daha da aşağılıyor, sirk böylece sürüp gidiyor. Pembe otobüs, biber gazı, suçun karşılığı olmayan cezalar binlerce yıldan beri süren çarpıklığı engelleyebilir mi?

Berkowitz'in giriş bölümündeki yorumlarını Richelieu'ya bağlıyorum: "Vatan hainliği yalnızca tarihle ilgilidir." Cinselliğin taşıdığı suç potansiyelinin değerlendirilmesi ve suçların cezalandırılması da toplumların, iktidarın parçalanmaya karşı koyduğu tepkiye göre belirleniyor. Polanski'nin, Dominique Strauss-Kahn'ın yedikleri herzeler 100 yıl önce gerçekleşseydi cezalandırılmaları söz konusu bile olmazdı. "Bir ya da iki asır geriye veya ileriye gittiğimizde ya da bir ülke sınırını geçtiğimizde, bir toplumun zararsız eğlencesinin bir başkasının en ağır suçu olduğunu görüyoruz. Bu kitap da size bu hikayeyi anlatmayı amaçlıyor." (s. 19) Bu kapsamda eşcinselliğin nispeten görmezden gelinmesi ve dini metinlerden yola çıkılarak cezalandırılması, Batı hukukuyla Eski Yakındoğu'da ortaya çıkan yasa tutanakları doğrultusunda kronolojik bir inceleme yapılmış, örneklendirici onca olay da anlatıya renk katmış. Temelde cezalandırma yöntemleri -Foucault'nun Hapishanenin Doğuşu kitabıyla paralel okumaya açık- ve yöntemleri kullanma gerekçeleri anlatılmış.
Oldukça kapsamlı bir araştırma, cinsellik ve hukuk konusunda iyi bir kaynak.
Yanıtla
7
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aşk Romanları Okuyan İhtiyar
Şilili -eheh, bunu on defa tekrarlayınca aptalca eğleniyorum- yazarın kurguladığı dünyada tüketim toplumunu temsil eden insanlarla dokunulmadığı müddetçe üretiminin sınırı olmayan doğa arasındaki yıkıcı ilişki, yerlilerin, belediye başkanlarının, avcıların ve ihtiyarımızın perspektifinden anlatılıyor. Yazarın şahit olduğu olaylar bunlar; çevreci arkadaşı sermayenin çeteleri tarafından öldürüldüğü sırada kitabının ödül alacağını bilmiyordu. Ödülü dostu Chico Mendes'e ithaf etmesi büyük bir jest olduğu kadar doğal da, zira yaşadığı ortamın kahramanları Mendes gibi aktivistler ve Bolívar gibi ihtiyarlar. Marquezvari bir anlatı, o diyarların duyarlılığını taşıyor.
El Idilio adlı küçük mesken, dünyayla iletişimini yılda iki kez uğrayan gemiyle kurar. Gemiyle birlikte gelen dişçinin yerlilerle diyaloglarından anladığımız kadarıyla bırakılmış insanların şehridir burası, önemsenmeyen insanlar dişlerini çektirirken bolca küfür yeseler de acılarından kurtulmaları ölçüsünde mutludurlar. Küçük yerin acıları ne kadar büyük olabilir ki? İnsanın sebep olacağı acılar kadar... Dünyanın her yerinde umursanmayan insanlar yaşar, hepsinin acısının aynı ölçüde olduğunu düşünürüm ve davranışları sebebiyle dişçiye kızarım, sonra onun da acıları olduğunu hatırlarım. Birbirini doğuran acılar bunlar, birbirinden bağımsız.

İsim bolluğunun altında ezilmeyen -António Jose Bolivar Proano- ihtiyar, dişçiden kitaplarını almak için iskeleye gelir. Adamı hikayeye katmadan önce bir iddia sonucu bütün dişlerini çektiren adamı da anlatmam lazım. Anlattım gerçi, böyle bir olay gerçekleşiyor, bir miktar para için. Yoksulluğa hiç değinmedim, kendiliğinden gelen bir şey. Parası olanın yaşamayacağı bir şehir işte, ne söylenir?

İhtiyar, aşk romanlarına tutkundur. Devletin yerleşimcilere kıyak geçtiği zamanlarda karısıyla birlikte ormanın kenarında yeni kurulan köylerden birine giderler. Kadın sıtmadan ölür, adam yerlilerin bütün uyarılarına rağmen tarım yapmakta ısrar eden ve hiçbir şey elde edemeyen, aralıksız yağan yağmurun altında ezilen diğerleri gibi yeşil cehennemden nefret eder, intikam alacağı günü bekler. Kaçınılmaz olan gerçekleşir; ihtiyar doğadan keyif almaya başlar, öfkesi diner. Yerli halk Shuarların arasına karışır, onlar tarafından kabul edilmez ama doğaya yaklaşımı takdir görür ve sunulan dostlukta teselli bulur.

Shuarlar doğayla bütünleşmiştir, toplayıcılıkla yaşayan bir halktır. Çalışma hayatına uyum sağlayan herkesin salak olduğunu düşünürler falan, Katı kuralların olmadığı özgürlükçü bir toplum. Ataerkillikten nasibini almadığı söylenebilir, aşk özgürce yaşanır. "Aşktan başka amaç gütmeyen, katıksız bir aşktı bu. İçinde sahiplenmeye ve kıskançlığa yer yoktu." (s. 44) İhtiyar ne yazık ki bu topluluktan ayrılmak zorunda kalır ve El Idilio'ya gelir. Okuduğu kitaplardan uygarlığa dair fikirler edinir ve öğrendiklerinden hoşlanmaz. Silahların insanlar üzerinde tahakküm kurması, ekonomik çıkarların ezici gücü anlamsız gelir ama onlarla yüzleşmek zorundadır, taşındığı şehrin belediye başkanı kendisine musallat olur.

Bu adamı hikâyenin zayıf halkası ilan ediyorum, derinleştirilmesi gereken biri olarak öylece duruyor, tiplikten öteye geçemiyor. Her neyse, bu adamımız devlet tarafından sürgüne gönderilmiş ve unutulmuştur, böylece yerli halkı olabildiğince sömürmek için kendinde güç bulur. Batı dünyasının beyaz misafirlerinin rahatı ve güvenliği için ihtiyarı evinden bile edebilecek kadar çıkarcı bir abimizdir. Sonlara doğru doğayı sembolize eden bir jaguarı avlaması için ihtiyarı zorlar, Yaşlı Adam ve Deniz'deki mücadeleye benzer bir durum yaratır. İhtiyarın elindeki silahtan tiksinmesi, öldürdüğü hayvanın başında kirlendiğini düşünerek hüngür hüngür ağlaması, pis elini en saf yaşamlara dahi uzatabilen iktidar baskısını lanetler.

Bir çelişki tespit etmiş olabilirim; jaguarın öldürdüğü tecrübeli bir yerli var. Normalde ormanda büyümüş insanların yırtıcı hayvanlara karşı sezgisel bir uyarı çanı geliştirmeleri gerekir ama adamımız hiç yapmaması gereken bir şey yapıp kulübesinden dışarı çıkıyor ve dey jaguara yem oluyor. Mantıklı değil açıkçası.

Bir yanda sömürü düzeni, diğer yanda doğaya bağlılığını -henüz- yitirmemiş insanoğlu... İyi örülmüş bir novella.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kurma Kız
İktidar odakları, Tayland kültürü, birkaç güçlü adam, birkaç güçsüz adam, Game of Thrones'takine benzer çekişmeler, distopya.
23. yüzyılda fosil yakıtların suyunu çektiği ve mekanik enerji kaynaklarının kullanıldığı bir dünyada biyoteknoloji şirketlerinin egemenliği hüküm sürerken son özgür ülkelerden biri olan Tayland, hassas dengeler üzerine kurulmuş yapısıyla yıkıma karşı dik durmaya çalışıyor. Biyoterör büyük şirketler tarafından destekleniyor, virüsler besin kaynaklarını yok olma seviyesine getirmiş. Yayılım adı verilen ve nostaljik bir özelliğe kavuşmuş günümüz dünyasının son izleri de silinmek üzere. İnsanın açgözlülüğü koca gezegeni çöplüğe çevirmiş, giderek azalan kaynaklar yüzünden toplu katliamlar yaşanmış ve süper güçler devre dışı kalmış. Tayland direniyor, direnmeye çalışıyor. Eski dünyanın kalıntıları Tayland'a sığınmış durumda, bir zamanlar gücü temsil eden yarı yıkık gökdelenlere mülteciler tıkılmış, yükselişin sert ironisi. Kargaşaya kadar herkes bir şekilde yırtmaya çalışıyor. Birkaç karakter üzerinden yürüyen hikâyenin parçaları, kahramanların geçmişlerine yapılan dönüşler yoluyla birleşiyor.

Anderson Lake: Beyaz şeytan. Taylandlıların deyişiyle farang. Batılı yabancı demek ama anladığım kadarıyla dünyanın başına gelen felaketlerden bu çok uygar kardeşlerimiz sorumlu olduğu için terim olumsuz bir anlam kazanmış. Bağlı olduğu şirketin fabrikasını yönetiyor, fabrika megodontları -dev hayvanlar, büsbüyük, koskocaman- kullanarak enerji üretiyor ve bu enerji geliştirilen bir yayın içine hapsediliyor.

Hok Seng: Lake'in sağ kolu. Çinli. Katliamlardan birinde bütün ailesini yitirmiş ve sığınmacı olarak Tayland'a gelmiş, bir şekilde fabrikaya girerek yolunu bulmuş ama eskiden sahip olduğu ticari imparatorluğu tekrar kurabilmek amacıyla enerji yaylarının sırlarını içeren kağıtları çalabilmek için fırsat bekliyor.

Emiko: Japonlardan daha Japon, klon köle. Genleriyle oynanmış, tamamen hizmet etmek üzere geliştirilmiş bir meta-insan. Uzun süre efor gerektiren işlerde içten içe yanıyor, soğutulması gerekiyor. Buzlu suya falan sokmanız lazım.

Efendisi işler sarpa sarınca Japonya'ya dönüyor ama kendisini orada bırakıyor, Emiko da seks kölesi olarak çalıştırılıyor. Başlarda pek ağırlığı olmasa da sonlara doğru kıyametin kapısını aralıyor. Homo Deus'un günahkar kızı, yaratıcılarına verebileceği en büyük dersi vererek kıvrılsa da kırılmıyor. Megodontlarla özdeşleştirdim kendisini. Yüce gönüllü kız.

Caydi: Çevre Bakanlığı'na bağlı, Beyaz Gömlekliler denen kolluk kuvvetlerinin başı. Milletine, devletine bağlı bir görev adamı. Eski Muay Thai'ci, efsane dövüşçü. Kaçakçılık olaylarını engellemekle uğraşıyor ama feda edilebilir bir kahraman, neyi ne kadar doğru yaptığının bir önemi kalmıyor böylece. Metnin dramatik yoğunluğunu sağladığı söylenebilir; yaşamının derinliklerine en çok inilen karakterdir ve sonu gerçekten trajiktir. Siyasi güçlerin çarpışmasına kurban gider falan, üzücü.

Olaylar kabaca bunların etrafında dönüyor, birçok karakter ve yan karakter de hikâyeyi sürüklüyor.

Satır aralarındaki kurumlar/kuruluşlar/kişiler, kurgulanan dünyanın temelleri hakkında küçük ama sağlam bilgiler sağlıyor. Grahamcılar, eskinin yıkıcılıktan arınmış düzenine dönebilmek için İncil'i temel alan öğretileriyle az da olsa kendilerini gösteriyorlar. Bir nevi güncellenmiş inanç, Orange Catholic Bible benzeri.

Gibbons. Bu adam genetik bilgisiyle dünyayı yerinden oynatabilecek güce sahip, yıkımdan sağ kurtulmuş ve gizlenerek Tayland'a gelmiş. Genetik kodları çözerek yok olmuş meyveleri tekrar ortaya çıkartabiliyor. Hok Seng'in sebep olduğu salgın bir hastalığın sebebini şak diye bulup sıkılma emareleri göstermesiyle derin bir bitch please çekiyor. Tehlikeli bir adam; mücadele edecek bir şeyler arıyor. Nihayetinde Emiko'yla karşılaşarak istediği mücadeleye kavuşuyor, kızın genetiğini kullanarak doğurgan meta-insanlar yaratmak için kolları sıvıyor. Buraya döneceğiz.

Yeni dünyayı az çok anladıktan, karakterleri tanıdıktan sonra çekişme halindeki kurumlar sağ olsun, iç savaşın patlak vermesi Emiko'nun isyan bayrağını çekmesiyle gerçekleşiyor. Doğasında itaat var ama bilişsel yapısı, kodlandığı biçimin bir adım ötesine geçiyor ve daha fazla eziyete razı gelmeyecek şekilde tekrar beliriyor. Bu noktada ekstrem cinsel saldırılara maruz kalan kızımız, kodamanların bulunduğu odaya dalıp hepsini öldürüyor ve ülkeyi karıştırıyor. Lake'in de bu işte payı var; kızla daha önce tanışıyor ve aşık oluyor, ona kurma kızların özgürce yaşadığı kuzeydeki bölgeden bahsediyor falan, kızımız da kafayı kırıp, "Sizin cinsinize tüküreyim, ben gidiyorum," diyerek kırılmadık kafa bırakmıyor.

Olay odaklı bir metin, detayları anlamak için dikkatle okunması gerekiyor, hızlı bir okumaya gelmez. İyi bir distopya mıdır, tartışılır ama okunduğuna pişman etmez. Canavar gibi toplamış ödülleri zaten.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir