Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Vejetaryenliğin Yararları
Hidâyet'in etoburluğa pek tahammülü yok. "Nasıl böyle bir canavarlık yaparsınız? Siz kimsiniz ya?!" havasında yazdığı bu küçücük kitabın her anında ulan ben ne yapıyorum duygusu yakanızda, silkeliyor. Kafaya kafaya vuruyor Hidâyet, et yiyenlerin akıllı olmalarını istiyor ve bunu yaparken de ortalığı örneklerin havalarda uçuştuğu bir savaş alanına çeviriyor. "Pisagor böyle demiş, siz kimsiniz de et yemeye devam ediyorsunuz?!"

Geyik bir yana, gerçekten sert. Kendisi de vejetaryen olan Hidâyet, et yemenin sakıncalarını bir bir sıralarken yüz yıl öncesinin bilimsel verileriyle görüşlerini destekliyor. Yüz yıl içinde bilim ilerledi tabii, et yemenin olumlu ve olumsuz yanları ortaya çıkarıldı ve çıkarılıyor ama işin ahlaki, psikolojik boyutu güncel. Bence.
Hz. Ali'den bir alıntıyla başlıyor kitap: "Midelerinizi hayvan mezarlığı yapmayın." Tamam. Sonrasında bismillahla söze giren Hidâyet, bölümler halinde neden et yemememiz gerektiğini anlatmaya giriyor, ben bölümleri es geçip ortaya karışık yapacağım.

Ne diyor, mezbahaların rezilliğinden bahsediyor. Dalak, bağırsak, pislik, kan, her şey iç içe. Manzarayı gören etobur insanların bir daha ağızlarına et sürmeyeceğini söylüyor. Hayvanlara kötü muamele ediliyor, bu gerçekten rezillik. Belgeselleri çekildi, kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Hayvanları küçücük yerlere tıkıp hareket edememelerine sebep olan sistemin yamuğu tam küfürlük, tamam. Kasapların yerine dibine sokulması, burası tartışmaya açık gibi geliyor bana. Başka, insanın -aşağılama amacıyla- kan dökücü canlılara ve kurtlara benzetilmesi yine tartışmaya açık. Evrim muhabbetinde Darwin'i ve şürekasını övüyor Hidâyet, insanın sindirim sisteminin et yeme hususunda özel olarak evrim geçirmediğini, et yemenin insanoğlu için sağlıksız olduğunu söylüyor da aynı evrim yırtıcıları da ortaya çıkardı. Tanrı zar atmaz, doğa da atmaz bence, ne yarattığını çok iyi biliyordu ve bunun ahlaki, insani yanını düşündüğünü sanmıyorum. Kurtların geçirdiği evrimden ötürü aşağılanacak hayvanlar haline geldiklerini düşünmüyorum, öldürme edimleri sonucu pişman olduklarını da. Her şey olduğu gibi oluyor, mesele bu.

İnsanın doğal besini meyve ve sebze, sistemimiz bu yönde kurulmuş. Toplayıcıyken çok daha iyi zamanlar yaşadığımız fikrine katılıyorum; şimdinin gudubet seksen senesini o zamanın dolu dolu otuz senesine tercih etmem. Normal bir şey, sürüklenmek yerine yere sağlam basarak yaşamak iyi. Neyse, ateş icat olununca etleri pişirip yemeye başladık ve bir sürü hastalık yakamıza yapıştı. Kanserinden vicdansızlığına, Hidâyet'in musallat olan bu dertlerin sebebi olarak et yemeyi görmesi yetersiz ölçüde doğru, keşke beslenme alışkanlığıyla belli olsa her şey.

Başka ne diyor, tarihte iz bırakmış toplumların et yemediğini, filozofların ve bilim adamlarının et yemenin adamı hacamat etmesiyle ilgili dediklerini söylüyor. Japonlar mesela; et yemedikleri için ne kadar da uygar bir toplum! II. Dünya Savaşı pek öyle demiyor gerçi ama Hidâyet'in kanımca mesnetsiz iddiaları tebessümle okunuyor, ne diyeyim.

Güzel ama, edinebilirsiniz.
Yanıtla
1
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Portnoy'un Feryad
Psikolojik karnaval. Seksen çeşit okuma yapılabilir. Adler, Jung, Horney ve özellikle Freud ekolünün deli malzeme çıkarabileceği bir roman. Roth'tan semitik çıkmazda sonsuz libidosuyla mücadele eden bir adamın romanı. Yazarın psikoloğuyla arasında geçenlerin hikâyesi diye söyleniyor, bilemiyorum, doğrudur.
Epigraf niyetine Portnoy Sendromu tanımlanıyor. Kurgusal pikoloğumuz Spielvogel'in literatüre kazandırdığı bu müstesna rahatsızlık, hadım edilme korkusunun zirvesinde her türlü teşhircilik, röntgencilik gibi olaylarla dışa vuruyor. Alexander Portnoy'un yetiştiği çok koyu, kopkoyu Yahudi ailenin binlerce yıl boyunca sürdürülen dışa kapalılık ve suçluluk geleneği içinde delirmesi kaçınılmazdı, nihayetinde feryadı patlatıverdi seansın ortasında. İnsan en yapmayacağı şeyi yaparken kendini buluyor ya, sanıyorum o hesap. En başta patlatılması gereken haykırış, baskıların, yanlış yönlendirmelerin, şiddetin ve korkunun biçimlendirdiği bir hayat berbat olduktan sonra geliyor. Ama geliyor.

Portnoy her şeyi seans sırasında anlatıyor, anlattığı her şey bırakılan izlerin zirvelerine kıyasla karışık, kronolojik değil. Çocukluk travmalarının ardından gençliğin ve orta yaşın karışıklığını aşıp anlatının günceline geliyoruz ve ıstırap dolu bir yaşamın söz edilen son anına geldiğimiz için rahatlama dolu bir uluma da biz koparıyoruz. Koparmalıyız, Portnoy'un kara yazısına bir omuz vermek gerek.

Daha başlarken kroşeyi yiyoruz: "Bilincimde öyle derin yer etmişti ki okuldaki birinci yılım boyunca, öğretmenlerin hepsinin aslında annem olduğuna ve kılık değiştirerek karşıma çıktıklarına inandım." (s. 7) Eyvah. "Hayatı daha da zorlaştıran şey, onun da beni sevmesiydi." (s. 8) Eyvah eyvah. Annecik ceza olarak oğluna bıçak çekip evden kovabiliyor ama yavrusunu da seviyor. George Carlin'in Tanrı'yla alakalı söylediklerini hatırlıyorum. Yahudilerin tanrısıyla bizimkinin annesini aynı kefeye koyuyorum ister istemez. Deneni yapmazsanız acı çekeceksiniz, lanetleneceksiniz, kafanıza taşlar yağacak, kan kusacaksınız. O zaman itaat edin de rahatlayın. Çok kolay. Çok zor çünkü Alex uyumsuzluğunun yanında 60'lı yılların liberal, özgürlükçü ortamının havasını da taşıyor ve sessiz bir isyana sürükleniyor. Sivil itaatsizlik. Şiddet içermeyen eylem. Suskun öfke. Üniversiteye başladığı yıl Şükran Günü'nde eve ilk kez dönmüyor ve annesinin onu maruz bırakmakla korkuttuğu şeyi yapıp acı veren tarafa geçiyor. İntikam vakti. İşe yaramaz bir avuntu.

Yahudi kültürü. Goyim bulaşıcı bir hastalıktır, Yahudi olmayanlardan uzak durulmalıdır. Onların gelenekleri, yaşamları ucuzlukla doludur, ailenin kutsallığını bilmezler, günü kurtarırlar ve ötesine karışmazlar. Suçlamalarının verdiği güçle yayıklaşmışlardır, peygamberlerini Yahudiler öldürmüştür sonuçta, bunun suçu bütün mensupların omzundadır. Öylesi derin bir suçluluk duygusudur ki bu. Yıllar boyunca süren süper ego ve id arasındaki çatışma biter, id ketlenmiştir ama bu da mutluluk getirmeyecektir.

Ağır, ağır olduğu kadar gerçek. Bir Delinin Hatıra Defteri'nde gülenleri anlayamamıştım, arka kapakta gülmekten karna ağrılar gireceği yönündeki bir yorumu okuyunca benzer bir duyguya kapıldım. Gülemiyorum ben ya böyle bunaltılı hadiselere. Neyse artık.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Düzelti
Höllerler'in çatı odasından görülen manzaranın Roithamer'e araladığı kapı eksiltmeye dayanıyor, pencereye kadar eksiltilen görünüşte bir ilham gizli, gücü yettiğince sürdürülecek bir nesne Roithamer, diyorum ben, altını çiziyorum, çatı odasında yer alan nesnelerden çıkarılacak bir ders yok, oda yıllardır aynı, Roithamer'in intiharından beri ve Roithamer'in intiharından sonra da eşyaların bir sözü yok, eşyalar bir şey söylemez, fabrikasyon nesnelerin anlatacağı masalların içinde dişliler, çarklar ve benzeri birçok parça vardır, parçalar parçaları üretir ve bir parça diğeri hakkında pek bir şey söylemez, duymasını bilmeyenlerin içinde koca bir ülke olabilir ki Bernhard'ın Avusturya sevmezliği o kadar bilinmektedir ki yine bir uzaklaşma, başka bir yerde huzur bulma, parçalayıcı, ayrıştırıcı ve bölücü aileden kurtulma özlemi ve edimi mevcutsa eğer, öyleyse eğer, giden birinin arkasında bıraktıklarını ve aslında pek de arkasında bırakamadıklarını bulmamız gerekir, buluruz, Roithamer'in bıraktığı binlerce sayfalık notlarda, makalelerde, yazılarda, devinimlerde, yıkımlarda hepsinin bir izi, bir adı mevcuttur, öfkenin bir adı, özlemin bir adı ve çabalamanın binlerce adı var ki bunların hepsi tek bir kümede toplanabilir ve azaltılabilir, az iyidir, isimsiz anlatıcı Höller'in ve Roithamer'in arkadaşı olarak bilinir de o meşhur odaya, çatı odasına, Höller'lerin çatı odasına çıktığında sayfalar dolusu notla karşılaştığında düzelti yapmakla uğraşacaktır ve bu uğraşının süresi sonsuza kadar sürer gibi gözükmesine rağmen odada sonsuza kadar kalmak mümkün olmamıştır, Roithamer eğer böyle bir şey yapabilmiş olsaydı çok daha öncesinde mahvolabileceğini söyledikten sonra bir neslin, kendi gibi düşünen insanların kaderini anlatır, ders verir ve eğitim alır, ikisini birbirinden ayıramaz, eğitim hayatını bir kalemde silip atmak ister ama bir kez eğitilmiştir, altını ben çizdim, bir kere eğitilen bir daha kristal berraklığına ulaşamaz, köşelenmiştir ve boyanmıştır, o halde bununla ne yapılacağına karar vermeli insan, okuyucu-anlatıcı, Roithamer'in inşa ettiği koninin, Roithamer'in ailesinin ve koninin adandığı kız kardeşinin, onca tasarının, onca yolculuğun ve yalnızlığın yarası eğitimli bir zihnin yeniden yorumlamasına muhtaçtır ki huzursuzluk ortaya çıkarılabilsin ve yazarın meseleleri bir bir sıralanabilsin, bir yapı kurulabilsin ve insanlar yapılarla bir tutulabilsin, Roithamer'in çatı odasına dönüşmesi, Roithamer'in kız kardeşinin koniye dönüşebilmesi, aşağıda ve yukarıda yer alan iki kasabanın çocuklarının birlikte okula gidebilmesi sonucu buraların çocukluğa dönüşmesi ve dahi o mutsuz, mutsuzluktan çürümüş ve çocuklarını da çürütmüş ailenin anlatılan diğer her şeyle birlikte Roithamer'e dönüşmesi, sarmal bir mutsuzluğun, spiral bir bunaltının yine üste katlanarak çoğalması zamanın büyük bir kısmını doldurabilsin diye fikirler yaratılmıştır, bu fikirlerin ortaya çıkar çıkmaz çürümeye başlamasını Roithamer'in dahiliğinde koklayabiliriz, adam müzikle ilgili muhteşem makaleler yazar ve bastırmaz ki basıldığı anda mahvolurlar, fikirler ortaya çıktığı anda mahvolurlar, koniler ortaya çıktığı anda mahvolurlar ve yaşamlar başlar başlamaz mahvolur, o yüzden bomboş bir kasaba gibi yaşamak lazım ama bir kere doğuldu, eğitim sonucu eğilindi, bir yerlere sapıldı yani, bir şeyler ortaya çıkarıldı, anneler kendi anneliklerini, babalar kendi babalıklarını doğurdular ve hepsiyle hesaplaşıldı, Roithamer'in annesiyle çekişmesinde birbirlerini anlamaya asla niyeti olmayan iki insanın, birbirlerini dinlemeye asla niyeti olmayan iki insanın, birbirlerine tahammülü olmayan iki insanın hayattaki -belki de- en yakın bağla bağlı olmalarının hazinliği gizliyse eğer, babanın Aurach tutkusu yüzünden bu metruk toprağa terk edilmelerinin de bir yansıması vardır elbet bu çekişmede, büyük ve küçük erkek kardeşler ailenin çürümüşlüğünü taşırlar ve Roithamer'in aileden miras kalan parasını yiyip dururlar, küçük kız kardeş Roithamer'e benzer, Roithamer kıza çok düşkündür ve ailenin delileri olarak, altını ben çizdim, birlikte yaşamanın mutluluğunu içe kapanmada ve birbirlerinden güç almada bulsalar da Aurach'ın dışında okutulmaları sonucu ayrı düşmelerinin bir köksüzlüğe yol açtığı barizdir, belki de bu yüzden bir koni inşa etmek ister Roithamer, kız kardeşinin adına, herkesin karşı çıkmasına rağmen, delilikle suçlanmasına karşın bir fikri yapıya dökmek ister, bir sanat eseri ortaya çıkarmak ister, mimarlardan nefret etmesine ve kendisinin de mimar olmasına rağmen denirse de mimarlığını reddeden birine, çoğu şeyi reddeden birine reddettiklerini kimlik olarak giydirmek pek doğru olmasa gerek, özellikle sanatla doğa arasında böylesi doğrudan, düz bir çizgiyle ilişki kurabilen Roithamer açısından bakıldığında görülür ki her şeyin kendisini ilgilendirdiği bir insanın hiçbir şeyi ayırt etmemesinde bir anlam gizli, örneğin Avusturya'nın boğuculuğu Cambridge'te rahatlamaya dönüşse de şehirler kimlik değiştirebilir ve Roithamer eğitim alıp ders verdiği Cambridge'ten evine, Höller'lerin çatı katına gelebilir, üstelik o mutluluk katili aile/anne ve fikir üretme tehlikesine rağmen bunları yapabilir ve kendi sonunu kendi hazırlayabilir, tedirginliğinin bir türlü geçmek bilmemesi kendisinden kaynaklıdır, kendisinden mesuldür, böylesi duyarlı insanlarda çıkılacak zirveler bir türlü bitemediği için mesela bir zirveye çıkılır ve karşıda bir başkası görülür, ona da çıkılmalıdır ama oradan görülecek zirveler de vardır, sonu yoktur bunun, taksidermiyle uğraşan Höller'in doldurduğu hayvanlar bir zamanlar canlıysa da artık ölüdür, doğadan sanata dönerler, can yerine selülozla dolarlar ve ölü müzesi haline gelirler, Roithamer kendini böyle boşalttığını düşünmüştür gibi geliyor bana; içinde ne varsa sanat olarak ortaya çıkar, sonuçta yazılmış ve düzenlenmeyi bekleyen onca kağıt, düşündüğü onca düşünce, bir de koni var elde, o zaman hedefe varmış bir özne hedefe vardığını nasıl anlayacaktır, yaptıklarını giderek azaltarak mı anlayacaktır, yazdıklarını düzenlemeye çalışırken eksiltmeye mi başlayacaktır, geriye bir şey kalmadığında bir heykele mi dönüşecektir, civardaki tek ağaçsız alanda kendini mi asacaktır, tıpkı Avusturyalıların ata sporu olan mutsuzluğun etkisinde olan diğerleri gibi -ki Pink Floyd bunu kendi milletine uyarlamıştır ve şarkıyı söylemek oyunu bozar, söyleyemem- ama eli boş gitmek istemediğinden, belki sadece yaşadığını göstermek istediğinden, hayatını parçalara bölüp her birini birleşmeyecek bir şekilde tekrar düzenlediğinden, kardeşinin ölümünün acısından bir türlü kurtulamadığından, ilkokulda öğretmeninin tavandan sallanan bedenini gördüğünden, huzursuzluğun yarattığı hiddetten ve öfkeden ki Avusturya'nın tam bir orospu çocuğu, hükümetlerin tam bir şerefsiz olmasından, öfkesine bir hedef bulamamasından, şefkatine bir hedef bulmasından ki toplumun en dibinde yer alan sabıkalılar için yaptığı yardımlar yine deli olarak anılmasına yol açmıştır, fikirlerini izlemenin yaşamın ta kendisi olduğunu düşünmesinden, fikirlerin bitmemesinden ve en sonunda ölüme çıkmasından, doğayı içine alamadığından, doğanın bir parçası gibi hissedemediğinden, kitapların ağaç cesetleri olmasından, binaların çamur cesetleri olmasından, hiçbir şey bilmemesinden, her şeyi bilmesinden mustarip Roithamer'in kalbi neresinden yırtıktır bilinmez ama daha en başta tek parça halinde olmadığı kesin, hele ağaçlık alanda.

"Günün birinde tek bir anda en uç sınırı deleriz, ama bu an henüz gelmemiştir..." (s. 241)

En uç sınır her zaman göz önündedir oysa, evin bir eşyası gibi, belki ardiyeye atılmış diğerleri gibi beklemektedir, ardiye göz önündedir, yeri yurdu bellidir, içindeki eşyalar zihinsel haritada yerlerine oturtulmuştur, hiç kullanılmayanları bekler ki günleri gelsin, gelir, atılırlar, tek kullanımlık yaşam gibi, intihar tek kullanımlık yaşam alternatifidir, her zaman akıldadır, her an hazırdır, en kolayı çoktan araştırılıp bulunmuştur, yerleştirilmiştir, ardiyeye, hayatın bir yamuğuna bakar veya yamuklar toplamı yaşama denk gelirse, Roithamer için hikâyenin sonu.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Söylemlerin İçinden
Tahsin Yücel derya. İncelemeleri, romanları, öyküleri, göstergebilim ve dilbilim konularında kafa yorgunlukları, eleştirileri derken akar gider. Eleştirileri çokça tartışılmış, kullanmayı tercih ettiği Türkçe kelimeler keza. Karşılıkları sözlüklerde yoktur denir, demek ki kelime türetimi de var, tercih edilir veya edilmez. Mühim bir şahıstır Yücel, hakkında malumata sahip olmadığımdan benden bu kadar.

Önsözde biçim-söylem ilişkisini irdeler Yücel. Belli bir alanda üretilmiş söylemler kişi bazında, bireysel kullanımla ortaya çıktıklarına göre bütün bir alanı kapsayabilir mi veya bütünün bir parçası olabilir mi, öyleyse kastedilenin dışında kalan anlamlar sonsuza dek yok olmaya mahkum mudur, bunları açıklığa kavuşturuyor. Biçim ve içeriğin birbirinden pek de koparılamayacağı görüşünü Lévi-Strauss'tan yaptığı alıntıyla destekliyor ve incelediği söylemler için bir okuma, anlama altyapısı oluşturuyor. Makalelerin bütünlüğüne gelince, bu konuda başarılı bir yapıt ortaya koymadığını düşünüyor çünkü koşutluk var, çizgisellik yok. Birleşme okurun zihnine kalıyor, okurun iyi bir alımlayıcı olması bu bütünlüğü sağlayabiliyor. İyilik sağlık yine Yücel için tabii, okur parçaları birleştirebilir ya da birbirine hiç bulaştırmayabilir. Ben bulaştırdım, makalelerin ortaya koyduğu fikirlerde gösterilen-gösteren dönüşümleri falan, böyle göstergebilimsel meseleler var ve bizim gudik toplumumuza uyarlanmış halde. Anladım ya ben. Yani çok derin meseleler bunlar. Alkış bana. Vallahi anladım ya!

Duyarsızlaşan insan eleştirilir ve bu dergilerin ürettiği de duyarsız insanlardır der Yücel. Siyasal görüşünüz olmasın, ekonomik sorununuz olmasın, dümdüz bir insan olun ve hayatın tadını çıkartın. Tabii ya! Bilginin güç olduğunu söyleyenler halt etmiş, doğanıza dönün. Neden, çünkü bu baskıcı topluma karşı bir sözümüz olmalı ve sözümüz bu. Erkeklerin özneliğine hayır, nesnedir onlar, kullanılırlar ve geçip giderler. Her şey geçip gider. Her şey akışkandır, suya düşmüş yaprak gibi sürükleniriz.

Tamam o zaman.

Yeni elbiseler, makyaj malzemeleri tamam. Ayakkabılar da yeni ama daha da yenisi alınmalı. Glamorama'da Bret Easton Ellis ne diyordu, daha iyi görünürsen daha iyi görürsün. Daha iyi tüketirsen, daha iyi bir sosyal ağa sahip olursan daha iyi göreceksin. Güruha ayak uydurursan güruh seni kabul edecektir, yoksa bir hiçsin. Aslında bu kadın prototipinin erkek versiyonu var romanda, evet, şöyle bir göz gezdireyim tekrar. Yani çok erkek hiç erkek mi, çok kadın hiç kadın mı, bir anlamda onun tartışması. Ve tabii tüketim toplumunun. Ve dahi derinliksiz yaşamın.

Günümüzün rezil aşk şarkıları ve Prenses Diana'nın ölümünden sonra basınımızda yer alan çok değerli(!) yorumlar da diğer makaleler. Bir de en sonda Boratav'ın derlediği bir halk hikâyesinin göstergebilimsel açımı var, mevzuya aşina olmak isteyenler için birebir. Kitap iyi, dili biraz zorlayabilir. Terminolojik bir Türkçe var ve kavramları araştırırsanız o iş de tamamdır.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Beş Sevim Apartmanı
In the Mouth of Madness ve Sandman'deki kedili hikâye: İnandığınız ölçüde gerçektir. Söğüt de aynını yazmış; dünyayı gördüğünüz ölçüde yaratırsınız, gerçeklik bunun dışında kalabilir. Kalsın, hayırlısı neyse o olsun. Ateşten korkarak yaşamak gerekirse öyle yaşansın. Korkmuyorum, Söğüt ateşin içinde cinleri gördürüyor ve eski öcümü diriltiyor ama tanıdık bir öcü bu, üstesinden gelinebilir. Bilinen musibet bilinmeyeninden iyidir. Bu durum beni Beş Sevim Apartmanı'nın bir sakini yapmaz, orada işler biraz daha karışık.
Duvarlar sünger gibi çeker acıyı, korkuyu ve başkasına boşaltıverir. Mezarlığa bakan evler bu gibi sebeplerden ucuzdur bence, bir de efsaneler dolaşır, bu evin bulunduğu arazide eskiden yatır vardı, eve taşınan herkes beyninin büyük bir bölümünü bırakıp gitti falan. Yine inanca geliyoruz, vesveseniz varsa veya karanlığa uzun süre bakarsanız o da size bakmaya başlar hesabı. Karanlık vücut bulur hatta, boş dairelerde yaşamaya başlar. Cihangir'deki Beş Sevim Apartmanı'nda olduğu gibi.
Mine Söğüt bu romana kadar tek bir öykü bile yazmamış, süper bir başlangıç. Rüya tabirlerinin izleği olaylar arasında güzel bağlamalar çekiyor, o da iyi. Bölüm bölüm cinperi yalanlarını ve gerçek hadiseleri karşılaştırmalı olarak görüyoruz, yalanların ilk paragrafları aynı, Cihangir'den karşının manzarası. Anlatıcı önce bu manzarayı anlatıyor, sonra evin öbür tarafından görülen apartmana geçiş yapıyor. Beş dairede beş garip insan yaşıyor, belki de yaşamıyor. Bakacağız. Yalanlar rüya formunda beliriyor ve güzel bir bilinçaltı çöplüğü çıkıyor karşımıza; doğru olmayan simgelerin psikanalitik karşılığı gerçek olaylarda açıklanıyor, hikâye içinde hikâye. Psikolog Samimi'nin beş insanla olan ilişkisinin yanında kendi hikâyesi de var, üç katman oldu. Bir de anlatıcı var, dört katman ama anlatıcının aklı başında gibi gözüküyor, orada bir numara yok. Olsaymış keşke; ben farklı bir final yazdım kafamda ki buna çok müsait bir sonu var romanın. Herkes kendi sonunu kendi yazsın istemiş olabilir Söğüt, öyle istememişse bile herkesin hayatına kimse karışamaz, ben öyle yaptım.
Cinperi yalanı olan hangisiydi; cinayetleri mi yoksa deneyi mi? Uydur uydur söyle boyutuna geliyor olay ki pek severim, ihtimallerin sonu yoksa gerçeğin de sonu yok. Hatta gerçeğin önemi yok. Deli sevdim, şiddetle tavsiye ederim.

Yanıtla
4
6
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mösyö Songe
Pinget romanın yenilendiği zamanlardan yazıyor. 1951'de bir öykü derlemesi yayımlandıktan sonra istikameti tam belirleyememiş olacak ki Beckett'tan bir omuzluk yardım alıyor ve yirmi yıllık bir süre içinde mösyönün en önde tek başına dikildiği romanını tamamlıyor. Oyunları, romanları, her şeyiyle otuz kitaplık bir emeği var kendisinin, yanlış bilmiyorsam iki kitabı Türkçeye çevrilmiş, o kadar. Silik, başarısız bir yazar olduğu söyleniyor ama görünen pek öyle değil. Okura kalmış gerçi.

Yaşlı bir adamın hayatına dolaylı bakış; her şeyi gören anlatıcı bir adım daha atıp bildiğini de kanıtlıyor. Svevo'nun yaşlı adam ve genç kızlı güzel metni, Özen Yula'nın aynı güzellikteki öyküsünden sonra yıllanmış insanların dünyasına böylesi bir derinlikle girildiğini bilmiyorum, belki de bildiğimi unutuyorum ama ilk üçte kesinlikle mösyö de var. Zaman algısı, sosyalliği, asosyalliği, alışkanlıkları, arkadaşları, unuttukları, hatırladıkları, otuz iki kısım tekmili birden.
Altı bölümden oluşuyor, sabrım yettiğince ilerliyorum.

Emekli: Agapa yakınlarında yazlık bir kasaba, kışın çok sıkıcı ama mösyö için pek bir şey fark ettiğini sanmıyorum. Evinin sınırlarının içinde kontrollü bir hayat. "İnsan onun yaşında, ömrünü en ufak eğilimlerini gözetlemeye, en ufak tepkilerini haklı çıkarmaya ya da yermeye harcamışsa, kendini kapıp koyveremez artık." (s. 9) Titizlikte bir dünya markasından bahsediyoruz; ekmeğin azıcık bayat olmasından denizdeki gemiyi saatlerce dikizlemeye varan bir detaycılık var ve bu detaycılık yaşamın kendisi haline gelmiş durumda, o halde bunlardan başka pek bir şeyle ilgilenmeyeceğiz. İlgileneceğimiz şeyler hizmetçi Sosie'nin attığı adımları sayıp ne işle meşgul olduğunu merak eden bir adam, üç katlı villanın küçük değişikliklerle heyecan yaratan günlük yemek menüsü, içilen kahvenin ve okunan sigaranın sırasının karışması, karışmaması, bunların aslında pek bir şey ifade etmemesi ama bir adamın bütün bir hayatı oluşu. Mösyöyle tanışın, o yaşlı bir adam ve yeğeni dışında pek, hiç ziyaretçisi yok. Faturaları incelemekten, hayat pahalılığından ve yaşamı duyumsayışını incelemekten başkaca bir işi varsa o da hizmetçisine çatmak, hiç verilmeyen farklı cevaplar almaktır. Anlatıcı geçmişi irdelemenin pek bir anlam ifade etmeyeceğini, okurun verilenle yetinmesi gerektiğini söyler. Mösyönün gençliğini bilmek neyi değiştirir? Bilemiyoruz, biz şimdiyle ilgileniyoruz.

Ağustos Ayı: Sonbahardan önce son çıkış. Şairin yazı bütün imgeleriyle birlikte terli, bunaltıcı, yorucu. Hizmetçisinin suçlamasına göre insanları sevmemesine yol açan bir cümle kurma sevdası var mösyönün, yapacak hiçbir şeyinin olmadığı zamanlar, bunaltının en derin yerinde varoluşunun gerçeğine karşı göreceli bir güven duygusu yaşıyor ve her şey olduğu gibi, bildiği gibi duruyor. Defterinde. Denemelerinin köşelerinde bir yerde. Yazıyor mösyö ama ne amaçla, her şey olduğu gibi dursun diye? Her şey akıp gitsin, yenileri gelsin diye? Yeğenine yazdığı mektuplarda unutkanlığından ve sıkıntısından başka bir şey yok, belki biraz özlem. Yazma edimine ömrünü sıkıştırdığını söyleyebiliriz, tabii ömrünün bildiğimiz kısmını. Geçmişini bilmiyoruz dedik. "Yalnızca şu an var." (s. 24) Sahildeki bigudili kör, postacının şakaları yeni bir rüzgarı peşte sürüklüyor ama ne kadar yenilik getirse de bilincin işlemesinden kaçıyorlar; mösyönün unutkanlığı kapıları kendiliğinden kapıyor ve tazeliği çıkılamayacak duvarlar içine kapatıyor. Çürüme. Aynı şey geçmiş için de geçerli. "Geriye kalanları, geçmişten çıkagelseler bile, acılarını yeniden hissedemediklerini, hatıralarım diye adlandıramayacak." (s. 32) Geçmişin şimdiye erememesini duygu taşımayan hatıralarıyla eşleştiriyor ki pek de duygusal bir insan olduğunu söyleyemiyoruz kendisinin. Uç bir yorum oldu belki ama durum bu. Hatıraların arası doldurulamayacak boşluklarla dolmuş, duygular şeffaf bir zeminde eriyip yitmiş, hiçliğe karışma korkusu daha yaşamın sürdüğü zamanda ölümden ödünç alınmış.

Arkadaşlarını davet ettiğinde kiminin kötürüm olduğunu, kiminin ameliyat olduğunu öğrenir ve bir süre bununla mücadele eder, gelebilenler gelir ve heyecan verici yeni yaşamlar olarak beliren oğullar, torunlar, yeğenler curcunasında an elde tutulamaz, anların arasına da korkunç boşluklar girmeye başlamıştır. Gece vakti yakılan odun ateşinden fırlayan kıvılcımların havada yok olması, gökyüzüne bakıldığında boşluğa bakma duygusunun doğması gibi. Çabasına alkış mösyönün. "Hiçbir şey vaat etmeyenlerle yetinildiğinde, bazen bir şeyler elde edilir." (s. 49)

Yazıyla sonsuzluğa ulaşmanın mutlu bir çağda doğması ve mösyönün buna şahit olması güzel, sırf bununla yaşayabilir ve sonu düşünmeyebilir. Unutacağı bir şey tabii, belki gazetesine döndüğü zaman yaşamaya devam edecektir.

Robert Pinget iyi, meselesi güzel, anlatımı güzel.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kaplan! Kaplan!
Gully Foyle'un işkence yaptığı bölümde kötü adamın, "Beni öldür!" haykırışlarının yankısını Dune'da bulmak mümkün; Agamemnon ve şürekasının işkence ettikleri -benzer, çok benzer bir yöntemle- ikinci kaptan, Atreides veya Harkonnen yancısı adam da aynı çığlıkları atıyordu. Başka, robotla yapılan muhabbet de Passengers'taki barmen robot muhabbetine ilham kaynağı olmuş olabilir. Kemale ererek bedenden kurtulması, her şeye varabilmesi de yankısını birçok örnekte bulmuştur derken birçok konseptin öncüsü olarak Bester'a saygı duymamak elde değil. Cyberpunk'ın atalarından olan bu güzide şahsiyetin yarattığı Gully Foyle karakteri, teknoloji ve zihin gücünün kurduğu kaotik evrende hayatta kalma çabasının erdemle çatışmasını nefis bir şekilde vücuda getiriyor. Sanırım.

Jauntlamak, groklamaktan sonra ikinci favori eylemim oldu. Teleportasyon. Belli mesafelerde jauntlanabiliyor, mesafe kategorileri belirlenmiş. Jaunt deneyleri sonucu çok insan ölmüş ama mevzu çözülünce iş sistemleşmiş. Futbolun ilk zamanlarında İngiliz soylulardan başka hiç kimsenin futbol oynamaması görüşünün aksine elit tayfa jauntlamıyor, eski yöntemlerle seyahat ediyorlar. Hemen bir kast sistemi kuruluyor, Harari'nin lüzumsuz adamı ortaya çıkacak gibi değil, gidilecek yerin koordinasyonları belliyse herkes istediği yere gidebiliyor ve bir şekilde işe yarıyor. Klasisistlerle Romantiklerin çatışması toplumsal bir dönüşüme yol açıyor, bilinmeyene. Dış Uydularla İç Gezegenler arasındaki ticaret ilişkisi jauntlamanın bulunmasıyla bozuluyor ve savaş başlıyor derken Foyle'un intikam yemini de bu sırada ediliyor.
Başarılı bir anlatım tekniği. Türle ilgilenenler için kaçmaz.

Yanıtla
3
17
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Melankoli Kadındır
Çift cinsiyetli ruh dalgasıyla erkeklerin de bir parça bu işten nasiplendiğini düşünüyorum ama Binkert sağlam geliyor: "Melankoli kadına özgü olandır aynı zamanda: Hem yaşam hem ölüm. Depresyon ise erkeğe özgü olandır: Ya yaşam ya ölüm. Erkek gerçi yaşam verir (tohumlayarak), ama kadının doğurarak yaptığı gibi aynı zamanda ölümü vermez. Tohum verir veya öldürür (savaşta olduğu gibi)." (s. 147) Gerçekleşmemiş ihtimallerle yaşananların, zıtlıkların halidir melankoli, yaratıcı olduğu kadar öldürücüdür ama ölüm de bir ihtimal olmanın ötesinde değildir. Melankoli sentezdir, duyarlılığın son noktasıdır. Yeniler, biçimlendirir, bir anlamda yaşamın ta kendisidir çünkü her şeye açıktır. Fanteziyle gerçeği birleştirir ve her şeyi yaşanmış, hiçbir şeyi yaşanmamış kılar, arındırır böylece. Durmadan akan suyu berraklaştırır, parıldatır. Yeni yaşama kapı, yeni istikamete yol.
Binkert, melankolinin sanata yansımasından tıp tarihindeki yerine kadar pek çok açıdan bu eşsiz duyguyu irdelerken bildiği yaşamlardan örnekler vererek konuyu derinleştiriyor ve -bence- okuru ne yaşadığına dair oldukça aydınlatıyor. Melankoli bir dert olduğu kadar derman da, gerçi ataerkil toplumda oldukça ketlenmiş bir durumda ama yaşanmasının önüne hiçbir engel geçemez. Vücut kimyasının değiştirilmesi, belki. Sağaltıcı yönünün bilindiğini sanmıyorum; Platon'dan Galen'e pek çok kişi melankoliyi kalıplara sığdırmaya çalıştı, dört sıvının dengesiyle kurulan sağlıklı bedenin önemli bir parçası olduğunu söyledi ve tanımlandığı gibi tedavisine yönelik adımlar atıldı. Dinler tarihinden, mitolojiden olumsuz örnekleri bulunup çıkarıldı, kederin gezegeni Satürn'le eşleştirildi, toplumsal açıdan kabul edilemez bulundu ve kadınların elinden alındı. Erkeklerin de kaybına oldu bu. "Tuhaf değil mi? Erkek depresiftir. Ama depresyon erkeğe yasaktır. Kadınlar melankoliktir, ama melankoli ve kadına özgü olan arasındaki kavramsal bağlantı silikleştirildiği, şekilsizleştirildiği ve iptal edildiği için melankolisi engellenmiştir." (s. 153) Binkert, kadına ve erkeğe hak ettiğinin geri verilmesini dilerken erkeklere duvar sarmaşığından küçük bir taç armağan etmek istediğini söylüyor. Ben alırım bir tane. İncelikten azıcık nasibini almamış erkekler sığırdır, bu da burada dursun.

Melankolinin mitolojisiyle filolojisi kol kola yürüyor, Binkert kaynağa çok yakın bir noktadan itibaren meseleyi ele aldığı için tanrılarla dilin/kültürün kesişim kümesini oldukça detaylı bir şekilde anlatıyor. Melankolinin sembollerini belirledikten sonra sanata yansımaları belirliyor, Dürer'ın ve Munch'un resimlerini bu bağlamda inceliyor ve günümüze kadarki izlerini sürüyor. Kitabın ortasında pek çok resim mevcut, inceleyip kendi melankolik çıkarımlarınızı yapabilirsiniz, kendi melankolinizle ölçüştürebilirsiniz, belki birincilik madalyasını takabilirsiniz.

Sondan başlamış oldum, epigraf olarak Rilke'nın mektuplarından bir bölüm var. "Tehlikeli ve kötü olan sadece insanın bastırmak için başkalarına taşıdığı kederlerdir; bunlar yüzeysel ve akılsızca tedavi edilmiş hastalıklar gibi geri döner ve kısa bir aradan sonra daha da şiddetle patlarlar; içte biriken bu şeyler yaşamdır, yaşanmamış, savrulmuş, yitirilmiş; insanı öldürebilecek bir yaşam." (s. 7) Melankoliyle ne yapılacağı çok önemli bir şey, başka yaşamları cehenneme çevirebileceğiniz gibi yeni bir başlangıç için güç de bulabilirsiniz melankolinizden. Sanırım yapılması gereken şu; acı zaten çekileceği için bir temiz çekilmeli ve bütün zehri akıtılmalı, o zehrin içinde boğulmalı, ölmeli, dibe inmeli. Ayaklar dibe değdikten sonra yüzeye çıkılmalı ve acı vermeyen acı bir madalyon gibi boyna asılmalı, unutulmamalı. Unutulmayacak olan kederi değil, dönüştürücülüğü, iyi yanı. Sıkışmamak, ilerleyen zamanın gerisinde kalmamak için. Geçmişten bir ölçüde kurtulmak mümkün, duygusundan kurtulmak mümkün değil. O duygu işte, sağaltıcı olan bu. Sanırım.

Kayıplar, yitirilenler, kazanılanlar, melankolinin farklı yüzlerini doğuran yaşantılar Binkert'ın asıl kaynağını oluşturuyor. Melankoliyi bir hastalık olarak değil, acı verici veya depresif olarak nitelendirilebilecek sübjektif bir ruh durumu olarak ele alıyor ve bu tanım üzerinden gidiyor. Ben bir iki örnek vereyim, gerisi ellerinizden öper.

Melankoli dönüştürücüdür dedim, başka ne dedim? Yenileyici; anıları rafa kaldırmadan önce işe yarar bir şeyleri derleyip toparlamada oldukça faydalı. Depresyon gibi değil, depresyonda değişimin mümkün olduğu duygusu yitirilmekte. Sanki bir daha hiç aşık olunmayacağı duygusu mesela, hep ve hiç. "Hep" olumlu bir şey gibi gözükebilir ama "hiç" kadar sağlıksızdır. "Hep aşık olacağım, hep mutlu olacağım, her şey hep süper olacak." Öyle bir şey olmayacak. Neyse, çocukluğun melankolisiyle başlıyor Binkert. Çocukken anılarınız var mıydı? Benim vardı; bir gün öncesi bir yıl öncesi gibi gelirdi ve önceki günün bir güzel düşünüp tekrar yaşardım, sonra duygularını ayırırdım, rafa kaldırırdım. Rengarenk bir dünya, öğrenilecek bir sürü yeni şey vardı ve yapılacak bir sürü hata da. Acımı, korkumu ve mutluluğumu hatırlıyorum, o çocuk duygusu halleri yetişkinliğe taşmadı, bozmamayı başarabildim onları. Hemen fantezilere başvururdum, genelde geçmişten doğan şeylerdi ve hayatımı kolaylaştırırlardı. Babamın yokluğunu duyumsamamam bundan olabilir; yerini hemen başka bir şeyle doldurabildim. Fanteziler çok uçarıydı ve gerçekler çok ağırdı, zıtlıklarından melankoliye yanaştım sanırım. Bazen depresif kısmı ağır basar ama genellikle güzel yanını görürüm. İyidir. Binkert da kendi babasıyla olan hikâyesini, babasının melankolisiyle birlikte kendi melankolisini tanımasını anlatıyor.

Başka, kadına özgü yaşam akışı içinde melankoli. Doğum, annelik, bakirelik, menopoz, doğurganlık. Freud'a meyillilik bariz ama özgün şeyler de var sanırım. "Erkeklerle yaşadıkları cinselliğe çok önem veren, pek çok erkekle ilişkisi olan ama diğer yandan belki de bu nedenle bir erkekle sürekli olarak ya da yakın ilişki içinde birlikte yaşayamayan bazı kadınlar tanıyorum; onlar ruhlarının temelinde kendini tümüyle vermek istemeyen bakirelerdir." (s. 59) Bir de fraulein hadisesi var, hiç sevişmemiş kadınlar. Ortak noktaları, kendi melankolilerini tanımaları, kendi kendilerini asla terk etmemeleri. Toplumsal normları bir kenara bırakalım, hatta elimizden gelse yok edelim, kadın için -bilmiş bilmiş konuşuyorum ama erkek için de- önemli olan bu.Hiç iyi anlatamadım, siz alın kitabı da bir okuyun. Kadınlı erkekli okuyun. Kitap iyi çünkü.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kanayan
12 Mart'ın acısı, yitip giden arkadaşlar, işkenceler, küçük bir parça umudun araladığı kapılar Erdal Öz'ün kanatan kitabında altı öykü halinde belirir. Yansımasını Gülten Akın'ın şiirlerinde buldum; adını hatırlayamadığım bir kitabı, acı çeken annelerle ve kapatılmış çocuklarla dolu. Çocukların sesleriyle daha doğrusu. Seslerinin hayaliyle, doğrusu. Ortada parmaklıklardan başka bir şey yok çünkü. Parmaklıklar altı öyküye yayılı haldedir, içeride değilken bile, insanlar arasında, babayla oğlu arasında, ağaçlarla insanlar arasında, sevgiliyle sevgili arasında, pek çok yerde. Hepsi insan eseridir, doğanın bir parmaklık yarattığı görülmüş şey midir?

Altı öykü, her biri kapatanın çekmediği utancı çektirir, namlu önüne götürür. Eskimeyen acıları anlatır, günümüzde de örneklerini görüyoruz. Bir adım ilerleyebilmiş değiliz.

Erdal Öz'ün duvarlarında, evlerinde, koğuşlarında içerinin sıkıntısıyla dışarının olancalığı çok belirgin, sözcükler durumdan başka bir şeyi içeri almıyor. Olumlu bir şey; tasarruf edilmiş ve ince işçilik belirginleşmiş. Öz'ün dilini çok sevdim.
Taş: Yaka paça götürülüyor biri, gece vakti. Kalkıp inen kollar ışıksız sokakta hayal meyal. Aracın arka koltuğunda yüzü gözü kan içinde gençten biri. Yalvarıyor, hiçbir şey yapmamış. Polislerden kaçtığı için yediği temiz sopayı eli kolu bağlı izleyen anlatıcıya yukarıdan biri aracın plakasını alması için sesleniyor. Bir işçi oradan geçiyor, polisin uyarısına rağmen basıp gitmiyor, varlığıyla bile adamları huzursuz ediyor ve polisler gidiyor, o genç adama ne olur? Sanırım başka bir öykünün içinde gizli. Neyse, burada Altıncı Filo'nun generali hangi gençlerin gerçek Türk genci olup olmadığını söyleyebilecek kudretteyken, götürülen çocuğun akıbeti utançla karışık öfkeyle merak edilirken noel ağaçlı bir vitrine atılan taşın bütün bir kırıklığı, haksızlıkta boğulmuşluğu alıp götürmesi mümkün, en azından bir öyküde, en azından kelimelerde. Silahlar patlar belki, taşı atan ölür ama sen taşın uçuşunu hatırla.

Ernesto: Ernesto'nun kalleşçe öldürülmesi ilk bölüm, ikinci bölümde anlatıcının kendi hikâyesi. Ernesto sayfalarda dirilir, dünyanın öbür ucundaki acılarla dolu bir ülkede. Yazar, Ernesto'yla konuşur, onu içinde olmak istenmediği bir kurguya sokar ve kendi özgürlüğünden bahseder. Ernesto, özgürlük uğruna hayatını ve daha fazlasını veren kahraman susar. İyi veya kötü, kurgular içinde kullanılacaktır ve buna karşı koyamayacaktır. Yüzünün yer aldığı onca hediyelik eşya, tüketim ürününde özgür iradeyi aramak güzel taktik, kapital iyi çalışıyor.

Kurt: Kısa bir görüşme. Dışarıda işler iyi gitmiyor, içeride her şey aynı. İsa'nın bileklerindeki yaralar her çağda aynı acıyı gösteriyor. İnsanlara doğruyu göstermenin sendikal yolu kapatılmış, İsa'nın işçi arkadaşları sinmiştir, sinmeyenler de hapse atılarak sindirilmiştir. Hâlâ sinmeyen varsa selam, mangal gibi yürek herkeste yok. Ateşi söndürecek bir şey var burada; Kurt. İsa'nın her şeye dayanacak gücü var da köpeğinin ölümüne dayanması çok güç. Uluyor, acısı bakır tadında, dudaklarının arasında sönük.

Güvercin: Yolunu şaşırmış güvercinlerin hapishanede ne aradığı. Parmaklıklardan geçerler, mahkumun biri görür, isimsiz, yüzsüz, kimliksiz bir görevli kuşu alır. Yemiştir muhtemelen, koca kıçının oynaklığından oburluğunu çıkarmak gerekir. Sonra bir diğeri, mahkum bu sefer kuşu alır, koğuşu basıldığında kuşu görevlilere vermez ve dışarı atar. Ölür kuş, yaşayamaz. Kötü yer, iyi eylemi kirletir.

Kanayan: Ana ve Baba, iki anlatıcıyla bölümlenmiş. Babanın incelikleri, parasız yatılıya giden oğuldan ayrılmanın acısı ve evi terk ettiği gece oğlun sarılmak istememesi, babasını eliyle itmesi gibi meselelere ilişik. Anne... Onun acısı nasıl tarif edilecek? Mutluluğuyla; oğlunun idam kararı bozulduğu için her şeye razı, oğlunu parmaklıklar ardında yıllar boyunca görmeye dahi.

Ne denir, çiçek dürbünü gibi acı dürbünü Kanayan.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tula Teyze
Lorca, Unamuno için, "ilk İspanyol" der, edebiyatta İspanyol kültürü, dini, ananesi, geleneği, yaşamı, psikolojisi, boğası falan en iyi biçimde Unamuno tarafından işlenmiş gibi bir mana çıkarılabilir bundan. Tula Teyze uç bir örnek değilse korkunç bir şey; Meryem Ana gözlerini üzerime dikmiş, ne yapıp ne yapamayacağımı söylüyor. Hayatı kaotik olmaktan çıkarıp tamamen determinist bir düzleme oturtan teyze, insanların elinden tercihlerini, dolayısıyla sorumluluklarını alıyor ve etrafındaki yaşamları tamamen kendi doğrularına göre oluşturuyor. İşin dini boyutu bir yana, beton sertliğindeki kişilik herkesi duvara çarptırıp ağzı yüzü dağıtıyor. Kendini soyutlama yeteneğinden zerre nasibini almayan, tek bir açıdan gören tek bir göz. Alternatiflere kapalı, doğruya tek bir yoldan -ki yoldan çok tartışılabilir olan doğru- ulaşan kadın, Tula.

Can basmış, o var bende. Onun kapağını bulamadım. Çevirmen aynı. Başka, onun dışında her şey aynı. Klip çekiyoruz, Koza olarak çıkacağız bir iki aya. Kendi şarkılarımı yazıp çalmaya devam. Birkaç öykü kendini yazdırmaya çalışıyor, romana devam.

Ramiro iyi çocuk, kardeşlerden hangisiyle ilgileniyor acaba? Rosa veya Gertrudis -Tula- ama bir adım geriye çekilecek olan Tula tabii, deney tahtasını kurup ikisini bir araya getirmek onun görevi. Erdener Abi'nin kimden etkilendiği çok açık.

"'Peki ne diyeyim ona?'
'Evet de!'
'Ya kolayca elde ettiğini sanırsa...'
'Öyleyse hayır de!'" (s. 7)
Adam yakışıklı, kız güzel, öyleyse geriye ne kalıyor Tula için, evlenip bolca çocuk yapmak! Çünkü doğrusu bu. Çünkü iki kardeş rahip dayının himayesinde, anne ve baba yok. Aile açlığı. Dayı pasif. Tula ipleri eline alıp ne yapılması gerektiğini belirliyor. Kendisine rahibelik yakışırdı, manastıra kapanabilirdi ama emir almayı ve emir vermeyi sevmiyor. Söyledikleri emir değil, kararsız insanları yönlendirmedir olsa olsa. Tula'nın egemenliğinin yanında diğer herkes laf dinleyen çocuğa dönüyor. Ramiro'nun ilk çocuğu doğduğunda adamcağız bir Rosa'ya, bir Tula'ya bakıyor ve hangisinin anne olduğunu ayırt edemiyor. Kadın empat ama karşısındakinin kişiliğini tamamen silecek kadar. Bütün dünya Tula Teyze olabilir, o imkan verilse kadın yapar.

İkinci ve üçüncü çocuklar sırayı bozmuyor, Tula çocuklara kendi çocuğuymuş gibi muamele ediyor, çiftin yanına taşınıyor ve Ramiro'yu oğlu gibi görüyor. Tayin ettiği kimlikleri dayatmasına gerek yok, her şeyi herkesin iyiliği için yaptığı fikrini öyle iyi empoze ediyor ki savaşmasına gerek kalmıyor. Bir süre. Rosa, Tula'nın çocuk sevdası yüzünden güçsüz düşüp ölmeden evvel Tula'dan Ramiro'yla evlenmesini istiyor, böylece çocuklar üvey annenin eline düşmeyecek! Tula ikileme düşüyor; Ramiro'ya biçtiği oğul kimliğini bir kenara atıp koca olarak görmesi gerek ama kolay değil, Ramiro'nun ölen eşinin aşkından kafayı kırıp Tula'yı istemesine rağmen. Bir yıl istiyor Tula, bir yıl Ramiro rahat durursa o zaman düşünülebilir bir mevzu. Rahat durmuyor Ramiro, evdeki hizmetçiye tebelleş oluyor ve Tula ikisini evlendiriveriyor. Bu böyle silsile halinde devam ediyor, yeğenlerin evliliklerine kadar gidiyor iş. Tula Teyze öldükten sonra bile aile içinde teyzelik kurumu sürüyor, yeni Tula Teyze hazır. Musallat bir ruhtur artık Tula, ailenin lanetidir. "Hepimiz kuklayız!" diye geçer aklından, kendi oynattıklarını da düşünerek. Rüyalarında Ramiro'nun en başta kendisini seçtiğini görür ve suçluluk duyar, seçilmenin korkusu iliklerine kadar işlemiştir. Haçın erkeklerin omuzlarında yükselmesi de bunda etkendir; ataerkil din Tula'nın kendi ayakları üzerinde durmasını sağlamıştır ama karşı cins konusundaki fikirlerini de olabildiğince çarpıtmıştır. İsa da bir erkek, ona da güvenilmez o zaman. Bir fikir, bir günah. Tula Teyze'nin çıkmazı bu.

Unamuno'dan ne bulursam okuyacağım, denk gelirseniz ıskalamayın.
Yanıtla
2
1
Destekliyorum 
Bildir