Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
 Sigara İçiyorum, Ne Olmuş Yani?
Maupassant'ın bir öyküsünde ölmek üzere olan bir adama istediği yiyeceklerin verilmemesi bir trajedi konusu; etraftakiler adamın ağlamaya başlamasını çok komik buluyorlar. Üç gün, beş gün, ne kadar yaşayacaksa sevdiği şeyleri yesin bari de sağlığı yerine keyfine özen gösterilsin. Brochier bu bağlamı es geçmiyor, yer yer rakı içen öldü de su içen ölmedi mi sığlığında argümanlara sarılsa da, teknolojik olarak pek mümkün olmayan çözümler önerse de meselesine dört elle sarılıp maruzatını çatır çatır anlatıyor.

Yani ne olabilir? Durakta bir adam sigara yaktı, dumanına maruz kalmak istemezseniz uyarırsınız. Kapalı alanlarda zaten yasak, biz okulda yakaladığımız öğrenciye ceza kesiyoruz. Ne kaldı, yasalar çerçevesinde her türlü içilebilir. Bu tamam, içmeyenlerin sağlığını önemsemek de bir incelik göstergesi. İnsan olmanın gereği hatta. Ne bileyim, içen biri yüzünden kanser olmak istemem. Kanıtlanmış bir şey bu, değil mi? Yani kansere yakalanma olasılığını artıran bir şey sigara. O zaman çevre kaynaklı bir sorumluluk yükleniyor omuzlara. "Bana ne lan," dememek lazım. Bu noktada Brochier, üçüncü sınıf insan muamelesi görmekten ve faşizmin tek tek insanların fikrini almadan onların mutluluğu adına karar vermesinden yıldığı ve eleştirilerini bir bir sıraladığı an haklı, eyvallah ama iş diğer insanların sağlığına gelince tökezliyor.
Le Monde'a konuyla alakalı bir mektup yollayan yazar, gelen cevaplar üzerinden yürüyor. Doktorlar, profesörler, feministler, tiryakiler, her kesimden mektup alıyor ve savları bir bir irdeliyor. Genellikle ad hominem üzerinden saldırılar mevcut, bunları savuşturuyor Brochier. Saldıranların gazetede, televizyonda ismi gözüksün isteyen insanlar olduğunu falan söylüyor. Komik bir adam, hakkını vermek lazım. Onun dışında Fransa'da her yıl yüz bin kişinin sigara kaynaklı hastalıklardan hayatını kaybettiği bilgisini şöyle değerlendiriyor: "Ee, zaten öleceklerdi!" Yasakların artmasındansa insanların serbest bırakılması gerektiğini söylüyor bir de, bu da iyi gibi gözüküyor ama iş benden çıkıp başkalarını ilgilendiriyorsa orada durmak gerek. Yasadan çok felsefenin konusu olabilir aslında; sosyal ilişkilerde bencillik falan. Yasaları da felsefenin yorumu olarak görürsek, evet, bazı yasakların çok mantıklı sebepleri olabilir. Neye göre mantık, başkalarının özgürlüğünü kısıtlamamaya göre. Uçaklarda, trenlerde sigara içmek istiyor Brochier ve şirketlerin havalandırma tesisatını geliştirmesi gerektiğini anlatıyor. Çoğumuzun aklına gelmiştir; tek kişilik kabinler. Tek düğmeyle tepeden iner veya yerden yükselir, içinde istediğiniz gibi takılın. Ne güzel dünya. Böyle bir şey şimdiye kadar mümkün olmadı, gider kalemini iyice bir şişireceği için uygulanmamıştır bence. Bu durumda sigara içmeme yasağı tam bir faşizm örneği, geliştirilememiş teknolojinin suçunu tiryakiler çekmek zorunda değil. Diyor Brochier. Kirlenmek güzeldir mantığını örnek veriyor; kirlenmeyen çocuk öğrenemez. İstediği yerde sigara içemeyen adam mutsuz olur. Pek bağdaşıyor gibi görünmüyor.

Bölüm bölüm. İkinci bölüm Övgü başlığını taşıyor. Kızılderili adetlerinden mitolojiye, tütün ve tütünle alakalı adetlerin kısa bir sayımı yapılıyor. Birlikte tütün içmek barış anlamına gelir, tütün içip rüyalar görmek erginlik ayinidir, şamanlar ot ve tütün yardımıyla başka bir dünyanın kapılarını aralarlar, Bachelard'ın ateş ve tinbilim/psikanaliz temalı mevzusu ateşe, tütüne bağlanır falan, şöyle güzel bir çerçeve çizer Brochier. Burası iyi, güzel bir kaynak olmuş.

Tıp. Doktorların adam döver gibi tedavi etmelerinden bıkmış Brochier. Sigara içiliyorsa içiliyor, doktorlar görevlerini yapsın ve ötesine karışmasın, hayatlara müdahale etmesin. House M.D.'nin bir bölümünde obeziteden ölmek üzere olan bir adam vardı, adam güzel yemeklerden asla vazgeçemeyeceğini, kimsenin de kendisine akıl vermemesi gerektiğini söylüyordu. Yani yaşamak isteyen nasıl isterse öyle yaşasın, ölmek isteyen nasıl isterse öyle ölsün. Sosyal güvenliğe gelince, gözüyle bir problemi olmayan vergi mükellefinin göz sağlığı için harcanan paralardan hesap soramaması akciğer rahatsızlıkları, kalp rahatsızlıkları, diğer rahatsızlıklar için de geçerli. Diyor Brochier. Tabii gözünüzü zorla bozuyorsanız o başka ama bozarken keyif de alıyorsanız... Tartışmaya açık.

Güzel.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gündüz ve Gece Hikayeleri
Maupassant'ı ders kitaplarından başka Öç Öyküleri Antolojisi'nde okudum ilk. Muhteşem bir intikam öyküsü var, bu kitapta görünce sevindim. Kendisi 300 küsur öykü, birkaç da roman yazmış. Flaubert'in yanında takılırken Henry James, Zola gibi adamlarla tanışmış, edebiyat çevrelerine girmiş ve delirip hastanede ölene kadar yazmış, durmadan yazmış. Öykülerinde insanlığın uç ve dip noktalarını bulmak mümkün; bir duygunun esiri olup yapılabilecek en son şeye kadar giden insanlar ve yol açtıkları garip durumlar olayların temelini oluşturuyor. Bunun yanında dönemin olayları ve insanları da ilginç. Prusya'yla yapılan savaşlar, Paris'in kaotik eğlencesi, evlilik kurumu, düellolar, iletişimsizlik, insanın her şeye açık doğası işleri iyice karıştırıyor. Üç beş öykü alayım, gerisi okurun ellerinden öper.

Boniface Baba Cinayeti: Yaşamdan soyutlanan insanın her şeyi aşkın bir şekilde yorumlamasıdır bence. Baba yaşlı bir adam ve yaşamın enginliğini ya hiç görmemiş ya da görmekten vazgeçmiş. Postacılık yapıyor, saat dakikliğiyle uğruyor evlere ve tanıdığı birinden beklediği tepkiyi alamayınca, adam kapıyı açmayınca ve içeriden boğuşma sesine benzer sesler duyunca -ki okuduğu gazetedeki cinayet haberi de adamı telaşlandırıyor- doğruca polislere gidiyor. Adamlar eve geliyorlar ve kahkahalarla uzaklaşıp babayı gömüyorlar. İçeride cinsel işler dönüyormuş aslında, babayı kurduğu dünyanın yıkıntıları arasında bırakıyoruz. Nasıl olmaz, nasıl cinayet işlenmez?
Rose: Eve alınan hizmetçi kadın kılığında bir tecavüzcüyse aslında... Polisler adamı yakalayıp götürürken evin hanımının aşağılanmışlık hissetmesi, adamın aylar boyunca kimliğini belli etmemesi büyük bir kedere yol açabilir. Herkes ilgi görmek ister, yoksunluk zamanlarında kimden olursa.

Babasızlık bir izlek olarak ortaya çıkabiliyor. Bir öyküde terk ettiği çocuğunu yıllar sonra gören bir adamın mutsuzluğu var, diğerinde annesiyle babasını yıllar sonra bulup öldüren bir genç adamın cinneti. İyi bir sonla bitmiyor bu öyküler, hepsi trajik.

Görünüm: Aradığım öykü buydu işte. Güzel bir kadın sıradan bir memurla evlenir ve güzelliğini bir şekilde göstermek ister. Adam sosyetenin katıldığı bir partiye davetiye bulur, zorlukla biriktirdiği parayı elbise alsın diye eşine verir. Bir tek mücevher eksiktir, o da bir arkadaştan halledilir ve partiye gidilir. Dönüşte bakarlar ki ödünç alınan kolye yok. Kolyenin benzerini alırlar ama borcunu 10 yol boyunca köle gibi çalışarak ödemek zorundadırlar. Yıllar sonra kadın, kolyenin sahibi olan arkadaşını görür ve çok çalışmaktan erken yaşlandığını, güzelliğini yitirdiğini söyleyip gerçeği olduğu gibi anlatır. Diğeri şok: Kolye sahtedir zaten.

O kadar mala mülke düşkün olup hayatınızı heba etmeyin gibi bir anlam da çıkar.

Mutluluk: Sevdiği adam uğruna ailesinin servetini ve onurunu terk edip bir kuru ekmeğe talim eden kadın. Mutluluk nedir, onun sorgulaması.

Son bir tane. Elveda. Kişi yaşlandığının farkına kendi başına varamayabilir, değişim o kadar yavaştır ki fark edilmez. Ne zaman fark edilir, ilk aşkı obezitenin sınırına gelmiş haliyle, dört çocuğuyla birlikte görünce. Geçen zamanın ölçüsü aşktır, aşkın görünümleridir. Gibi.

İyi, keyifli. Klasik işte, bence okunmalı.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İpek
Herve Joncour'nun aynı detaylarla verilmiş yolculuklarını yolda olma durumunun, yolun getireceklerinin bilinmemesi mevzusunun heyecanına ve sonucun yarattığı durgunluğa -zıtlar birlikte var olur, yaşamak için çok istediğiniz bir şeyi elde edin- bağlıyorum. Trenle Viyana, Budapeşte, Kiev. At sırtında Baykal Gölü'ne kadar iki bin kilometrelik yolculuk. Her yolculukta orada yaşayanların Baykal'ı farklı isimlerle andığını görürüz, bu da her seferin farklı bir sona ulaştığını imler. Coğrafya aynı, isimlendirmeler farklı, öyleyse sabit olanlar o kadar da sabit değil. Joncour'nun eşi Helene'le yaşadığı ilişki sabit gibi görünebilir, Japonya'da aşık olduğu kızla arasında olanlar bambaşka görünebilir ama aşkın kimliği sabittir, alışkanlıkların da. Tabii ikisi birbirinin yerine geçmediği müddetçe. O halde sabit olan nedir?

Baricco'nun Emmaus'ını okuyup tembellikten yazamamıştım. Genç kuşak diyeceğim ama doğru olmayacak, günümüz İtalyan edebiyatının temsilcilerinden olan Baricco'nun metinleri oyuna açık bir gerçekliğe sahip. Meseleler iyi. Güzel yani, tavsiye ederim.

İpek, 1861'de Fransa'da nadir bulunuyor. Joncour'nun ipek işine girmesiyle birlikte patronunun da onayıyla Japonya yolculukları başlıyor. Bilinmeyen bir dünya, Batılıların katledildiği zamanlar. Silence'ı izlerseniz fikir sahibi olabilirsiniz. Meiji hadisesinin eli kulağında, çok uygar Batılılar demokrasi götürmek üzere. Götürüyorlar da, anlatının tam ortasında her şeyi koparıp atan bir savaş çıkıyor ama öncesinde yolculuklar başlıyor.
Egzotik, bilinmeyen bir dünyaya yaptığı yolculuklarda istediğini buluyor Joncour, varlığıyla yokluğu bir olan kaliteli ipek. Teninde bir his duymuyor insan, ama orada işte. İncecik. Kolaylıkla görmezden gelinebilir. Farkına varıldığında çok geç olabilir. Metafor tabii, olay ipekten ziyade Joncour'nun aşkında. Japonya'da kendisine ipek sağlayan adam Hara Kei'nin kucağında yatan bir kıza/kadına vurulur adamımız, kız çekik gözlü değildir, hiç konuşmaz, hiçbir tepki vermez. İlk yolculukta. İkincisinde adama bir not verir, geri dönüşünü beklediğini söyler. Üçüncü, dördüncü, beşinci yolculuk... Sonuncuda savaş başlamıştır, Hara Kei ve insanları köyü terk edip göç etmektedir, Joncour küçük bir çocuğun yardımıyla onları bulur ve çocuğun asıldığını görür, Japon geleneklerine göre yaptığı büyük bir suçtur. Adamımız geçmemesi gereken sınırı geçer ve başka bir kültürün verdiği cezayı çeker. Aslında yabancılığın getirdiği bir şey de değildir bu; makro ölçekte bir iç çatışmadır. Yolculukların arasında eşiyle yaptığı yolculuklarda Hélène'i ne kadar çok sevdiğini hatırlar ama Japonya'daki kızı özlemekten alamaz kendini. Uzağın getirdiği, kavuşulamayanın yarattığı bir duygu. Gitmek çare değil, kaldığı zaman da bulunduğu yerde değil. Hayatı bir noktaya sabitlenmiş, kendinden çok uzağa. İpek, var olup olmadığı önemli mi artık?

Hara Kei'nin kuşları. Sevdalı olan bir kuşu salar, kafesten kurtarır ve kuş özgürlüğünü haykırırken kendi aşkını da duyurmuş olur. Son yolculukta yanan köye gelen adamımız, kuşların serbest kaldığını görür. Kız bırakmıştır, ya da yangından kurtulmaları için bir başkası. Savaşa önayak olan uygarlığın inceden bir eleştirisi vardır, bazı yerlerde kalınlaşır. Açılmak istemeyen kapalı bir toplumu kerpetenle açmayı düşünen koca koca devletlerin yanında mesafeyle, kültür farkıyla kapatılmış kapıyı, aşkın kapısını zorla açmak isteyen Joncour da felakete yol açanlardandır. "Hepimiz iğrenciz. Hepimiz olağanüstüyüz ve hepimiz iğrenciz." (s. 67) Acısını çok ağır çeker, hiçbir zaman yaşayamayacağı bir şey için özlemden ölür ve memleketine döner, eşinin yanına. Aziz, berduş, mutsuz. Her şeyden el etek çeker, izole bir hayata başlar.

Helene için ayrı bir paragraf lazım. Sezgileri kuvvetli bir kadın Helene, Japonya'da bir şeyler olduğunu anlar ve bir yolculuktan önce eşine dönmesi konusunda söz verdirtir. Sonrasında adamın acı çektiğini görür, meseleyi çözer. Bir gün Joncour'ya Japonca yazılmış bir mektup gelir, adam mektubu okuttuğunda yarım kalanlar tamamlanmış gibi gelir ve sakin, durgun bir yaşam sürmeye başlar. Mektupta hiç yaşanmamış bir sevişmenin tasviri vardır ve adamımızın bu mektupla yetinmesi gerektiği söylenir. Kırık kalp böylece tamir olur, olabildiği kadar. Helene'in ölümüyle anlaşılır ki mektubu Helene yazmıştır, kocasının tamamlanması için. Olabildiği kadar. Adamın aradığı aşk en başından beri yanı başında olabilir, bazen. Bazen insan görmez çünkü başka bir yere bakar. Başka bir yer daha çekici gelir. Başka bir yere gidilir, geride kalanlarla yeninin arasında sıkışılır. Durgunluk belki buradan gelir, kim bilir? Sıkışan.

Kimlikler farklı değil, coğrafyalar farklı değil, insan işte. Şahane bir novella. Iskalamayın.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kireç Ocağı
Persona. Yazlıkta kadın diğer kadına aynı anda iki benliğe, çok benliğe sahip olmanın zorluğunu anlatır ve her şeyin komediden ibaret olduğunu söyler, tutunulan fikirlerle yapılanlar bir olmalı yoksa insan parçalara ayrılır, insan parçalı ve karbon bazlı yaşam formudur, incelendiği kadarıyla budur, bir yaratıdır, başkalarınca yaratılır, kendini birleştirir, bulunduğu yer mühim değildir, coğrafya değişir, yolculuk haricinde de değişir, dünya değişen bir varlıktır, yaratı değişen bir varlıktır, yaratının alacağı biçimlerin sınırı yoktur, öyleyse yaratıyı yaratmanın özünde ne yatar, düşüncenin maddeleştirme dürtüsüne karşı konamayacak kadar çekici ne vardır, düşünceler meta-yaratılar mıdır, yaratılar düşünce halinde daha mı maddeseldir, böylesi bir çıkmazı bir kireç ocağında çözmeye çalışmak Konrad'a, tekerlekli sandalyeye mahkum eşine, civardaki insanlara kalmıştır ki ne anlatıldıysa çevredeki insanlardan ve sigortacı olan anlatıcının öğrendiği kadardır, dolaylıdır, ilk ağızdan duyulmayandır ki Konrad anlatmak yerine İşitme nam incelemesini yazmayı, yazmaya çalışmayı, kireç ocağına kapanıp kağıtları önüne çekerek yazmak için kıvranmayı tercih edecekti, daha önce hakkı verilerek anlatılmamış, hiç anlatılmamış, hep anlatılmış ama hakkı verilmemiş bir konuyu kağıtlara dökmeye çalışacaktı ve başarısız olacaktı, düşündüğü ölçüde de başarılı olacaktı, çok fazla bilgi, çok fazla teori, çok fazla çıkarım fışkırmak için bir kanal arayacak ama bulamayacaktı, bütün şartlar sağlanmış olmasına rağmen kapalı kalacaktı, üç veya dört katlı evin her yanı siyaha boyanmış olmasına rağmen, kapıya gelenler geri çevrilmesine, mektuplara cevap verilmemesine, izole bir yaşam sürülmesine rağmen bir yol bulamayacaktı, yol çoktan aranmıştı, Konrad eşiyle neden evlendiğini bilmemesine rağmen evlendi, muhtemelen hasta olan kadının kendine muhtaç olacağını düşündü ve egosunu dürttü, ailesinden görmediği ilgiyi görecekti, yarım kalan eğitimini kendi imkanlarıyla, kendi öfkesiyle tamamlayıp eşinin kendisine muhtaç olmasını da kendine ekleyerek istediği gibi yaşayacaktı, hayatının en güzel yıllarını kendi istediği gibi biçimlendirecekti, otuzundan ellisine kadar yollara düşmeyip yazacaktı, yazmaya çalışmadığı söylenemez, gittikleri ülkelerden biletler, broşürler birikti, tekerlekli sandalyeye bağlı olan kadın iyi bir gezdirildi ama inceleme bir türlü yazılamadı da ne oldu, bir kentin aşırı sıcağı, bir diğerinin gürültüsü, bir diğerinin insanı, bir diğerinin kokusu bunaltılara yol açtı da ne oldu, Konrad yeğeninin fahiş fiyata sattığı kireç ocağına kapandı, eşinin yeğenine satmaması için baskı kurmasına rağmen satın aldığı kireç ocağına kapandı, yıllar boyunca bankadan aldığı borçlarla ayakta durarak kapandı ki nihayetinde banka, polis, resmi görevliler, adaletin temsilcileri, kokuşmuş ve kurtulunması gereken adaletin temsilcileri kapıya dadanınca, kapıyı yıkarcasına çalınca, kapının açılmayacağını bilmezcesine çalınca Konrad'ın son bir kez masaya oturması gerekti, elde silah, elde mürekkep, eşe birkaç kurşun, yakışıklı bir cinayet, kadının kurtuluşu, Konrad'ın da, belki de yıkımın tamamlanışı beş yıllık bir zaman almadan önce Konrad'ın eşsiz deneyi çıldırışlarının bir yanını oluşturdu ki günlerce, aylarca hep aynı sessiz harfleri, hep aynı sesli harfleri eşinin kulağına bağırdı, fısıldadı Konrad, hep aynı harfler ve hep aynı tepkiler, yıllar boyunca sürdü bu, kadının kaçışı yoktu, kocasının deliliğine bir süre boyun eğdi, uzunca bir süre boyun eğdi ve ortaya kendi deliliklerini sürdü, artık giyemediği elbiselerini giydi, eski fotoğraflara baktı, üstleri başları yırtık pırtık olmasına rağmen Konrad'a eldiven örüp söktü, bin tane eldiven örüp tam sonuna gelmişken hepsini söktü, hep aynı sesleri duymaktan yaşamını söktü ve söylentilere göre ölmek istediği için Konrad onu vurdu, söylentilere göre Konrad çocukluğundan beri kireç ocağında oturmak istiyordu, sosyal yaşamdan tamamen yalıtılmış ki insan insanlarla sadece kirlenir, insan başkalarıylayken hiçbir zaman kendisi değildir, kendi başınayken bile kendi olmayabilir, kendimiz nedir, nasıl biridir, belki bunların bir sabiti olarak incelemesini yazmak istedi Konrad, dış doğadan korktuğu ölçüde iç doğasını yansıtmak istedi, gönüllü çalışma zindanında insanların nasıl duymadığını, nasıl anlamadığını anlatmak istedi, mobilyaları ve objeleri yanlış yere koymak istedi, hiçbir şeyin yeri belli değildi, bir süre sonra yeri belli olmayan şeyler satıldığı zaman, para giderek suyunu çektiği zaman bir dertten kurtulmuş oldu Konrad, eşyalardan kurtulmuş oldu ve boş duvarlara, boş odalara bakarak evin boşluğunu teyit etmek istedi, yüzlerce kez odalara girip çıktı, kireç ocağının boşluğuna emin oldu ve daha da boşaltmak için duvarları siyaha boyadı, eşi Kropotkin'den nefret ederdi ama Konrad'ın okumak istediği başka bir şey yoktu, bazen eşinin istediği kitabı okurdu ama bazen, deneylerden sonra, yemekten sonra, yazamadığı incelemeyi yazmayı yeterince düşündükten sonra, yazmanın, yaratmanın imkansız olduğunu anladıktan sonra, uygun zamanın hiçbir zaman gelmeyeceğini anladıktan sonra eşine kitap okudu, onu giydirdi, besledi, yaşattı ve öldürdü, incelemenin yerine eşini koydu, insanları koydu, ne gördüyse onu koydu çünkü bir insanın yaşamı da sanat eseridir ve sanatını mutluluktan uzak bir zirveye koydu Konrad, çocukluğunun duygusal boşluğunu bu sanatla yaşattı ki çocukken bir şeyler eksikse yaşamın geri kalanında da bir şeyler eksiktir; babanın yokluğunda erkeklere nefret duyulabilir, annenin yokluğunda terk edilme kaygısı doğabilir, insanlar sevilmeyebilir çünkü bütün sıkıntının kaynağı insanlardır, mutluluğun pek bir önemi yoktur, bir ağaç mutludur ve bakıştığı insan da mutlu olabilir, öyleyse bir insandan neden mutluluk beklenir, insan neden sosyal bir varlıktır, sosyal bir varlık olmak zorundadır, iletişim kurabilmenin doğrulardan ve yalanlardan ibaret olması sosyalliğin bir yaratısı mıdır, insanın bir yaratısı mıdır yoksa Avusturya'nın o çokça bahsedilen çürütücü havası mıdır, pencereden bakınca pek fark edilmiyor, Konrad'ın fark edecek bir alımlayış biçimi yok, Konrad yazmak zorunda, annesine, babasına, eşine, Avusturya'ya, doğaya, bankaya rağmen yazmak zorunda, kendine rağmen, deliliğine rağmen, deliliği yaratan doktorlara rağmen, kendisini sürekli rahatsız eden insanlara rağmen, onlara çoğu zaman hayır der, hayır, beni rahatsız etmiyorsunuz, hayır, sizin yarattığınız huzursuzluğun yardımıyla düşünebiliyorum, yazmanın o kadar önemli olduğunu düşünmüyorum, aslında düşünüyorum ama siz olmasanız düşünmeyecektim, o zaman var olunuz sayın insanlar, size sonsuz lanet, bu başyapıtı bitiremememin altına imzanızı atın, yakışıklı olsun, koyduğum noktalardan sonra gelen devam cümleleri, koyamadığım noktaların sebebi, cinnetim sizin eseriniz, ben sizin eserinizim, beni sizler yarattınız, sağ olun, alkışlar benden. "Fakat Konrad'ın söylediğine göre, biri ona eşlik etse bile insan yalnız başına ilerlermiş, yalnız başına ve gittikçe büyüyen bir yalnızlığa doğru ilerlermiş. Ve gittikçe büyüyen bir karanlığa doğru yalnız ilerlermiş, çünkü düşünen insan daima gittikçe büyüyen karanlığa doğru yalnız başına ilerlermiş." (s. 55)
Yanıtla
1
6
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Elmas Çağı ya da Genç Bir Kadının Resimli Okuma Kitabı
Öyküsü kafamda dönüp dururdu; interaktif bir sanal gerçeklik oyunu. Her türlü olabilir; Kudüs'ün zaptı, Merkür'deki formal enerjilerle savaş. Sisteme sızan bir virüs, oyunun dokusunu bozmadan kendi gerçekliğini yaratıyor ve oyunculardan birinin beyin korteksine ulaşarak anılarını tetikliyor falan, bir şekilde adamı aslında orada olmayan bir kapıya, geçide vs. yönlendiriyor ve şfos! Beyin infilak ediyor, gözler pörtlüyor, gerisi gore işler. Neyse, bugün yazarım, yarın yazarım derken çat, Stephenson'ın deli ayrıntılı, inanılmaz detaylı dünyasında minicik bir paragrafta görüyorum. Çok uzak olmayan bir gelecekte görme organlarına entegre edilen bir sisteme virüs sızıyor ve insan sürekli porno reklamı, parçalanan domuzlar falan görüyor ve intihar ediyor sonunda. Küçük detaylar kurgusal dünyayı inanılabilir kılar ve Stephenson olay örgüsünü vermekle yetinmiyor, hemen her bölüme böyle küçük detaylar sıkıştırıyor.
Cyberpunk teknolojinin hükümranlığı, yaşamın replikasyonlarıyla haşır neşir olmaksa eğer, o zaman arka kapakta dendiği gibi bu kitapta bir Post-Cyberpunk durum var demektir. Daha başlar başlamaz tanıştığımız Bud'ın Kaplan! Kaplan!'daki Foyle'dan pek bir farkı yok; aynı beyinsizlik, aynı kaba kuvvet. Her şeyin Bud'ın üzerine kurulduğunu düşünüp ilerleyince görürüz ki kendi ahlaki/hukuki kurallarına sahip, bir ölçüde stabil kantonlar Bud'ın kaotik kuvvetini kolayca emip kellesini alabilir. Bud'ın kaslarında nanoteknolojik meretlerden vardır ve bunlar kasları durmadan geliştirir, adam kendine son teknoloji bir silah alır ve soyguna falan çıkar, eyvallah ama teknolojiye tapılmıyordur artık, teknolojiyle felsefe -Konfüçyusçü adli sistem bile var!- bir noktada birleşmiş, anlamla bağları kopan yaşam tekrar anlam kazanmaya başlamıştır. Bu yüzden güçlünün borusu ötmez. Bud öldürülür, Cyberpunk ruhuna Fatiha okunur. Stephenson'ın Bud ölürken sırıttığını düşünüyorum.
Onca şeyi bağlamak zor, emek isteyen bir okuma gerekli. 10 yıllık bir süreçte gerçekleşen olayların takibi, karakterlerin dönüşümü, olaya dahil olan örgütler ve insanlar, sahneden çekilen örgütler ve insanlar, teknolojik zamazingolar derken kafayı kırmamak elde değil.
Dünyadan bahsetmek gerekirse nanoteknolojinin alıp yürüdüğünü söyleyerek başlayabiliriz. Casusluk için üretilen bakterilerden iç organları ve kasları patlatıp insanı kanlı bir çuvala çeviren silahlara kadar birçok mevzuda küçük enişte var. Mediatron denen dalga da günümüzdeki pad sistemini önceleyen bir gereç. Nesne derleyici nam alet de yemekten bisiklete kadar ihtiyaç duyulan her şeyi sağlıyor, adı üstünde işte. Kamusal alanlarda herkesin kullanabileceği derleyiciler mevcut, gönül etrafta bir sürü Diyojen görmek istedi ama olay başka.
Resimli Okuma Kitabı. Okuruna göre biçimlenen sayfaların bildungsroman olmak dışında bir işlev taşımadığı kitap. Nell'in eline Hackworth'ü soyan kardeşi sayesinde geçiyor. Hackworth yeni teknolojiler yaratabilen bir mühendis, kurguladıklarını yaşama geçirebilmek için her şeyi yapıyor ve patronunun emriyle bu kitabı yaratıyor. Dr. X nam bir diğer güç odağı da kantonlardan oluşan bir dünyada dahil olduğu grubun üstün gelmesi için yüz binlerce kız çocuğu ürettiriyor ve hepsine bir tane Resimli Okuma Kitabı sağlayabilmek için Hackworth'ü katakulliye getiriyor. Adamın asıl patronları durumdan haberdar oluyor ve casusa kontrcasusluk yapması için aba altından sopa gösteriliyor. Sonrasında Feed denen bir ağın -kabaca internete benzetilebilir ama muazzam üretim olanakları sağlıyor, çok önemli bir sistem- alternatifi olarak sunulmak istenen Seed için Tamtamlarla yaşamaya gönderilecek, orada telepatiyle teknolojinin birleştirilmesi konusunda kilit bir rol oynayacak. Falan filan.

Nell dedik, kızımız büyüyecek ve kitapta okuduğu öykülerle dünyasını biçimlendirecek, kitabı da. Yansıma aslında; yaşamla kitap birbirinin boşluklarını doldurabiliyor. Nell'in gelişimiyle güçlerin iktidar savaşı kesişecek, çok heyecanlı şeyler olacak. Gibi.
Kurma Kız'ın esin kaynağı olabilir, benzer dünyalar ama çok daha komplike. Çok. Anthem'e başlayayım diyordum ama ayda bir tane Stephenson yeter.
BK severler pas geçmemeli.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yunanlı Bir Kız Aranıyor
Neden aranıyor, Arnolph Archilochos bir Yunan(lı). Yunanlı? Yunanlı. Takıldığı barın çok orijinal sahipleri -karı koca, biri eski bisikletçi, biri de sanatçı mıydı, öyle bir şeydi- adama evlenmesini salık veriyor. Evlenirse her gün gelip maden suyu içmez diye mi yoksa adamın hayatına bir renk gelir, döngüden çıkar diye mi, orası karışık. Sonuçta Arnolph baş göz edilecek, orası kesin. Gazeteye bir ilan, şak, kız hazır. Dünya güzeli, korkulduğu gibi değil. Korkulan bir şey var ama, Dürrenmatt okurken her an bir terso bekliyor insan. Bol bol, tatmin edecek kadar zengin katakulliler, şahsi gariplikler var.
Dürrenmatt'ta hemen her karakter bir eleştirinin doğuşuna sebep oluyor. Arnolph'un badaklığı ve geri kalan gariplikleri yetersiz sosyalleşmenin izlerini taşıyor, sonlara doğru adamın korkularla yüzleşmesi kendisini bir nevi büyütüyor ve modern bir insana döndürüyor. Modern, iyi değil. Seçim yapabilir hale gelmesi hiçbir şeyi düzeltmiş değil ama bu da başlangıç. Düzeltilecekler arasında adamın "dünya düzeni" geliyor. Küçük, eski evinde asılı olan 10 fotoğraf var. Cumhurbaşkanı, patronu, bir devrim önderi, bir kolluk kuvveti müdürü, bu tür zatlar. Zıtlıklar var, 10 fotoğraflık dünyada çatışanların neleri ifade ettiklerinin bir önemi yok, zira dünyanın bir önemi yok. Arnolph merkezde, etrafındaki her şey var olmaya devam edebilir veya etmeyebilir, sıkıntı yok. Şapşalın para sızdıran abisi, tehditkar yeğenleri, kısacası rezil bir ailesi var ama her şey olacağına varır, para vermekte bir sakınca yok. Gazeteden bulduğu kızla tanışana kadar.

Uyanık olmazsanız sürprize kapılıp heyecan duyarsınız, öbür türlü neler olacağını az çok tahmin ederek okursunuz. İkisi buluştuktan sonra ilginç bir tesadüf eseri sırayla 10 adamla karşılaşırlar. Kimsenin dikkate almadığı hatta görmeye tenezzül etmediği Arnolph'a cumhurbaşkanı, din görevlisi, şunlar bunlar, herkes selam verir ama malum, bir anda görülmeye başlayan adamın pek de çekici bir yanı yok, değişmediği malum. Tek değişiklik kız, bir olayı var yani. Neyse, iş yerinde patron Arnolph'u terfi ettirir, deli bir ikramiye verir ve Arnolph kendine kıyafet alır falan, şekil olur. Kızın yanında çalıştığı aile, malikaneyi kıza devreder. Neler oluyor, değil mi? Düğüne akın olur, başkanlar falan gelir ve Arnolph olayı çakozlayana kadar deli eğlenirler. Sonra adamımız çakar, bir sosyete orospusuyla evlendiğini haykırıp ortadan yok olur, sonra kadın gelir ve yeni başlangıçların insanı değiştirebileceğinden, Arnolph'un saflığını ve geri kalan -pek de bir şey kalmıyor ya- bütün özelliklerini çok sevdiğinden ve değişmek istediğinden falan bahseder. Arnolph düşünür, taşınır ve kıza sarılır. Mutlu son. Gibi.

Nedir, patronun üretim-iktidar ilişkisini irdeleyici sözleri iyi. Hükümetler alınıp satılabilir, kiralanabilir, şirketlerin emrindeki ülkeler birbirine savaş açabilir, bu tür şeyler. Bir de üretilen her yok edici nesneye karşılık bir de yaratıcı nesne üretilir ki dengeli bir vicdan oluşsun, bu var. Hölderlin'in kitabı, patronun kurtuluşu ve çöküşü tuttuğu elinde.

Din. Dernekler, çıkar ilişkileri. Din adına, aslında pek çok şey adına yapılan işlerin sağduyuyu baltalaması.

Kara yazar Dürrenmatt, iyi.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Madam Arthur Bey ve Hayatındaki Her Şey
Zaten pek bir şey anlamıyorum, anladığımı unutuyorum, unuttuğumu hatırlamıyorum -bilinçli bir şekilde hatırlamamanın patenti bana aittir- falan, ortaya çıkanlar can sıkıntısını ötelemek için faydalı, onun dışında bir kere dönüp bakmış değilim ne yapmışım, ne okumuşum, ne olmuş, neymiş, bilemiyorum ve daha iyisini yapayım, daha eli yüzü düzgün olsun diyemiyorum, hayatta hiçbir şey için hiçbir şey diyemiyorum, her şeye tamam ama bu son iki üç kitabı, bir de bunu gerçekten hacamat ettim, edeceğim. Kusura bakmayayım ama hiçbir şeye zaman ayırasım yok, bir buna on beş dakikamı verebilirim, sonrasında The Wolfpack'i bitiririm, kimsenin ilgilenmeyeceği uğraşlarla şu anı kaybederim, nereye gideceğimi biri söylerse oraya giderim. Biri bir yere gitmemi söylesin istiyorum.
Söğüt'ten bir ortalık hikâyeler romanı daha. Ortalık; dileyen birini seçip giyebilir ve kimliğini değiştirebilir, bir ölünün yerine geçebilir, bir hayatı kaldığı yerden devam ettirebilir. Yazılan, yazılmayan hayatların içinde kayboluş, cinslerin eşliği, belirsizliğin getirdiği tekinsiz dünya, ara sokakların fahişesi, fahişeye aşık bir yazar, Madam Arthur Bey'in madamlığı ve beyliği, zamanın ve dünyanın enginliğinde son bir hava kabarcığı.

Madam Arthur Bey'in yaşadığı Kara Yalı yola ve denize bakıyor, önünden bisikletler, arabalar ve gemiler geçiyor. Sayısız insan eder bu. Maria bir gün çıkıp geliyor ve yalıya sığıntı oluyor. Balkan memleketlerinden kaçan Maria'nın çocuğu ve eşi orada kalmış, siyasi karışıklıklarda öldürüldüler. Eşi mi öldürmüştü çocuğu, isyancılar mı, Maria mı kaçmıştı, eve gelip Madam Bey'in kendisini kabul etmesini mi ummuştu, öyle bir şeydi. Sonuçta o evin vanilyalı kurabiyelerini ve çayını Maria'dan sorar oldular, Madam Bey kadını da bir replikası haline getirdi, acıları hariç. Maria konuşmamış olabilir, kelimelerinin ağzından çıkmalarına engel olmuştur ki acısı da içinde saklı kalabilsin. Her konuşma bir başka kişiyi aralar, öyleyse hiç konuşmamak hiç kişi olmak demek. Bir şey olana kadar. Pozisyon almaya zorlanır insan, yaşamın neler getireceği bilinmez. Mesela Olcayto.

Olcayto roman yazmak istiyor, Neslihan'a aşık ama karşı penceredeki Neslihan hayatın kendisini sürüklediği kadınlığını yaşamak zorunda, Olcayto'ya pek teşne değil. Belki Olcayto'nun ürünüdür. Olcayto bir roman yazmıştır, romanda Neslihan'ı yaratmıştır da başlardaki falcı kadın, şu kanat kesiği ele gelen falcı, Neslihan'ın annesidir, neler nelerdir, Olcayto'nun yazdığı gerçekler ve yalanlar dünyayı genişletir de her türlü ihtimali göz önüne getirir ya, Madam Bey'in "dünya çok büyük, zaman çok geniş" safsatasına çıkarız. Dünya büyük, zaman geniş, öyleyse insanların karşılaşmaları mümkün değil. Aralarda büyük boşluklar varsa kimse birbiriyle anlaşamayacaktır, önce doldurulmak gerekir. Olcayto'nun işi. Olcayto Madam Bey'in evine gidiyor da beyimiz berjer koltuğunda oturuyor, üstelik bu koltuğun lafzı birkaç kez geçiyor, üstelik Söğüt Bernhard'a bir muziplik yapıyor da sarmal yapıyı, anlatıyı ödünç alıp kendi karakterlerini de işin içine katınca kesilen odunların sesi Madam Bey'in bahçesinden duyuluyor sanki. Madam Bey'in kurmak istediği hayaller/hayatlar var ve Olcayto'dan daha iyi bir kalemi yok, tanışmalarının ardından bir dolu fotoğrafı Olcayto'ya vermesinin anlamını farklı yaşamların özlemine bağlarız. Bence. Böylece Olcayto fotoğraflardaki işkence anları yüzünden yavaş yavaş delirirken, annesinin kim olduğunu merak ederken, kendi yaşamını en baştan kurmaya çalışırken yavaş yavaş Madam Bey'in zapt edici hayallerinin etkisinde kaldığını fark eder. Evi taşlamaya gittiğinde içeri girer ve ölmek üzere olan Madam Bey'in yerine geçer. Uydurukçuluk bir makam gibidir, sürmesi gerekir ve Olcayto'dan daha iyi bir uydurukçu yoktur.

Madam Bey'in işkence fotoğrafları. Beyimiz siyasi olayların patlak verdiği zamanlarda işkenceci olabilir, Maria kendi çocuğunu öldürmüş olabilir, diğer karakterler hiç var olmamış olabilir, iş kurguysa oyunun sonu yok. Güzel bir oyun oynuyor Söğüt.
Yanıtla
0
4
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yürümeye Övgü
"Yürümek geçici ya da kalıcı olarak bedenle yaşamaktır." (s. 11) Parmenides'ten itibaren onca şey söylendi. Her şey değişir, hiçbir şey değişmez, ruh her şeyi değiştirir, beden ruhun bir formudur, ben nasıl unuturum seni can bedenden çıkmayınca gibi onca savın dışında bir yere yürüyüşü oturtmaya çalışıyorum ama edime bulaştırmadan yapıyorum bunu, Aristoteles'in veya Kant'ın görüşlerinden muaf, sadece kendi deneyimimden yola çıkarak. Bir araç veya amaç olarak değil, kendiliğinde güzel bir şey olarak. Mümkün mü? İnsandan tamamen soyutlayamayacağımız için mümkün gibi gözükmüyor ama güzelliği tanımlara sıkışsın da istemiyorum. Direkt geçiyorum, işin içinden çıkamadım.

Teknolojiye giydirerek başlıyor yazar, CD'lerin Xavier de Maistre'in odasından daha büyük mekanlar yarattığını ama yürünen yerin hiç değişmediğini söylüyor. Solnit de benzer bir şeyden yakınıyordu; yürüme imitasyonları yürümenin yerini aldı. Manzara değişmedikten, daha da önemlisi insan değişmedikten sonra hiçbir önemi yok koşu bantlarının, monitörlerin ve benzer birçok ıvır zıvırın. Breton için yürüyüşün yeni insanlara, yeni zamanlara kapı aralaması mühim ve kitap da bu fikir üzerinden yürüyor. Tam bir övgü kitabı, yürüyüşün potansiyellerini birçok açıdan ele alıyor.
Kazancakis ve Rousseau, yürümenin güzelliklerini ve yittiği zaman hissettikleri sıkıntıyı anlatırlarken amacın çürüttüğü saflığa da değiniyorlar. Rousseau için bir istikamet, rota olmadığı sürece yürümek güzel ama ne zaman aklını ele geçiren düşüncelerin baskısını, elindeki bavulun ağırlığını hissetse yürüyüşü değil, varacağı yeri düşünürmüş. Bir yere varma düşüncesinin pek kısır olduğunu düşünürüm, aslında doğurgandır ama yeni hedeflerden, yeni amaçlardan başka bir şey doğurduğunu sanmam, bu da ruhun özgürlüğünü baltalar. Belki yorulduğumuzda düşünürüz sonu ya da biraz dinlenir ve bilinmeyene doğru yürümeye devam ederiz. Gidilen yön değildir, gidilen kişidir bilinmeyen. Hemen her gün yaptığım yürüyüşlerde geçeceğim yerleri bilirim; Küçükyalı, İdealtepe, Adatepe, Maltepe, Dragos diye gider ama yolculuk sırasında kime dönüşeceğimi, kimle karşılaşacağımı bilemem.

Kazancakis, öylece yürümekten daha büyük bir mutluluk olmadığını söyler. Yaş yirmilerde veya otuzlarda veya kırklarda, sevilenler arkada kalmış, büyük bir coşkuyla yürüyorsunuz. Cendrars'ın şu her şeyi geride bırakıp gitmekle ilgili sözlerini hatırlıyorum: Çocuğunu, eşini, anneni, evini, kentini bırak, git. Sevgiye bağımlı olmak gitmeyi engeller ama yürümeye ses çıkarmaz sanıyorum.

İlk adım. Yürümeyi yolculuğa bağlıyorum ister istemez çünkü ikisinin de benzer sıkıntıları -sıkıntısız bir güzel bilmiyorum- taşıdığını düşünüyorum. Sabaha karşı yola çıkılacaksa eğer veya ertesi gün, o son gecenin sıkıntısını yaşadınız mı? Mutlaka yaşamışsınızdır, ben de iki kez yaşadım. Biri Zonguldak'a atandığım zaman. Hiç bilmediğim bir şehir ve sokaklarında tek başıma yürüyorum. Yalnızlığın üstesinden gelip gelemeyeceğimi bilmiyorum ama yalnızım ve yapacak daha iyi bir şeyim olmadığı için sabahın beşinde tek başıma yürüdüm, başka hiçbir şey yapmadım. Diğeri askerlik, anlatacak bir şey yok. İlk adımları attım ve biliyorum ki daha pek çok ilk adım var, herkes için.

Fazlalıklar atılır, gerekirse çanta bırakılır ve yürünür. Bir nevi arınma. Kiniklerle alakalı güzel bir hikâye var, kim olduğunu hatırlamıyorum ama bir su kasesi taşıyormuş adam yanında, çeşme başında avucuyla su içen bir çocuğu görünce atmış da kurtulmuş kasesinden. Eh, ağırlığı olunca zincirliymiş gibi hissediyor insan, o yüzden bisiklete binmeyi çok sevmeme rağmen tercihim yürüyüşten yana. Neyse, eşyalar maddi dünyanın yüzüdür, kaybetme korkusu uyandırıp ağırlığa yol açar falan, iyi değildir yani.

Pek çok açıdan incelenir mevzu; tanrılarla yürümekten tek başına yürümeye, ormanlardan sokaklara, filozoflardan şairlere yürümenin bin yüzünü görürsünüz. Çok iyidir bu kitap, yürümeyi seviyorsanız.
Yanıtla
9
0
Destekliyorum  2
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Palavracının İtirafları
Bertrand Russell'ın Batı Felsefesi Tarihi canıma okudu şu son on gün. Kitaplardan anlamamamın yanında analitik zekam vasat olduğu için bağlantıları tam kuramadım, bazı bölümleri tekrar tekrar okudum derken sahilde yürüyüşleri aksattım falan, mutsuz oldum. Okuması başlı başına bir uğraşken anlatmayı yaza bıraktım, Yuval Noah Harari'ninkiler yaza, Mailer'ın Çıplak ve Ölü'sü yaza, Cees Noteboom ve Kierkegaard yaza, aşağı yukarı otuz kitap. Şimdi tek atımlıklardan devam.

PKD'ye dün sabah başladım, akşam vapurda bitti. Adamın kitaplarını höy diye bir kalemde okuyup bitirmek istemiyorum ama elimde değil, bitiyor. Brautigan için de aynı şeyi hissediyorum. Başka da kimse için hissetmiyorum. Büyülü Fener öykülerini basmaya devam edecekti, bu bahar üçüncü cilt çıkacak söylentisi vardı ama ne oldu bilmem. Bassanıza arkadaşım.

Hume'dan bir kıllanıyoruz zaten de palavracının kim olduğunu düşünürken tahmin etmeye açık hale geliyoruz. Olaylar olayları izler, kişiler kişileri izler ama sonuçlar her zaman kişilerle, olaylarla bağlantılı olmayabilir, yıllar yılı özene bezene kurduğumuz evrenimiz bir başkası için hiçbir anlam ifade etmeyebilir, evrenler çakışmayabilir veya biri diğerini yutabilir, daha da iyisi anlatıcı bu bakış açısını çarpıtıp bambaşka bir hikâye anlatabilir. Güvenilmez anlatıcı nanesi saatli bomba gibi, zaten anlatıcı da sürekli karakterden karaktere atlıyor ve üçüncü şahısta belirebiliyor, o zaman karakterlerden bağımsız olarak üçüncü şahıs da güvenilmezdir ve hatta belki de tek güvenilmez odur, onun kurduğu evrende ilerlemeye çalıştığımıza göre mümkün.

Fay Hume, Charley (arka kapakta ne hikmetse Charlie) Hume, Nat, eşi Gwen ve kıymetli delimiz/akıllımız Jack Isidore arasında geçen bazı şamatalı mevzular gösteriyor ki bazı insanlar deli, bazıları daha da deli ya da hayatın akışı içinde her şey normal, her şey olabilir ve olabilirliğin içinde insanın yapabileceği pek bir şey, benimseyebileceği pek bir fikir yoktur, insan sürüklenmeye yazgılıdır çünkü bazı insanlar öyledir, öyleliklerinde kalacaklardır, sanki akışın içinde değillermiş gibi, sanki bilmedikleri bir şeye dönüşmekten korkarlarmış gibi, sanki yaşamazlarmış gibi ama yaşam tam da budur onlar için; dönüşmesiz bir sürek, tanıdık mutluluklar ve mutsuzluklar, hep aynı, hep benzer, sıkılmadan hep aynı hatalar yapılır, aynı zaferler kazanılır, so it goes.

Jack'i PKD'nin personası olarak görmek hoşuma gidiyor. Zihinsel farklılıkların akıl hastalığı olarak fişlenmeye başlaması hastalar üzerinde daha iyi kontrol olanağı sağladı, muktedir neyin ne olduğunu tanımlayıp her şeyi raflardaki yerine koydu ve görev tamamlandı ama cılız da olsa muhalif sesler duyulmadı değil. Alfa Ayının Kabileleri'nde PKD ne güzel giydiriyor bu paradigmayı dünyanın başına tebelleş edenlere, "Sizsiniz ulan deli!" diye bağırdığını hayal ediyorum geçirdiği krizler sırasında. Jack'e de söyletir bunu, dümensiz insanların daha sürüklenebilir ve ölümcül -kendileri ve başkaları için- olduğunu açıklar. Gerçi giydirdiği şey normallik değil normallik görüntüsüdür; herkes kırk cepheden saldırı altında olduğu için ilişkiler, teknoloji, tüketim çılgınlığı derken haydi, beyin yandı. Soyut düşünce yandı gerçi, beyin tamamen tepkisel, güdüsel bir halde işlerliğini sürdürüyor. Yapabiliyorsak yaparız, ötesinde hiçbir fikrin, ahlaki düşüncenin yeri yoktur.

Jack, ilginç koleksiyonlarının yakılıp durmasıyla delirmemişse savaşta mutlaka delirmiştir, dünyanın ortadan ikiye ayrıldığı ikinci büyük savaşın ardından eşyalarından geriye yine pek bir şey kalmadığını görünce evden ayrıldı, piromanik ailesinden pek bir hayır gelmeyeceğini düşündü ki haklıydı. Kız kardeşiyle eniştesinin gelip kendileriyle birlikte yaşamasını istedikleri zaman onlara uydu ve Fay'in zevkine göre sıfırdan inşa edilmiş, döşenmiş evin daimi misafiri oldu. Bundan önce marketlerin kampanya broşürlerini istifledi, çocukluğundan itibaren çok kitap okudu ve kitapları hep yakıldı, Fay'le de bir türlü geçinemediler, tabii bunda Fay'in delilikten, normun dışında olandan ölümüne korkmasının payı büyük.
Charley Fay'e pek vurmazdı ama ped almaya yollandıktan sonra kendini tutamayıp bir tane ekledi. Pedi alırken yaşadığı sıkıntı trajikomiktir; erkeklerin dünyasına ait olmayan bir nesne adamı fena irrite eder, sanki zayıflığın bir mabedini tutar elinde. Eh, eşinin huyunu da bildiğinden daha fazla dayanamaz ve fiziksel şiddete başvurur. O zamana kadar kimseye tek fiske vurmuş değildir ama yavaş yavaş kendi olmaktan çıkar, farklı bir tür deliliğin eşiğine gelir. Charley iyi kötü bir fabrikanın sahibidir, güzel para kazanır ve parayla birlikte bütün enerjisinin de Fay tarafından sömürüldüğünü görmekte çok geç kalır. Fay'in baskın karakteri adamı sindirir, patlama anları da birikmiş enerjinin dışa atılmasını sağlar ve sömürüyü sürdürür. Charley üniversite okumadığı için Fay kadar iyi konuşamadığını, konuşabilse her şeyin çok farklı olabileceğini düşünür ama olaylar karışana kadar idare eder. Estetik bir zevki yoktur, her şeyi maddi açıdan görür ama çoğu şey gibi bu da bir palavradan ibarettir; karısı başka bir dünyanın mümkün olabildiğini sembolize etmesinden korkarak Charley'nin iş yerinde beslediği kediyi yok eder. Öldürür muhtemelen. Adamın başka bir nesneyle ilişki kurmasını istemez, sadece kendisi ve ihtiyaçları olacak. Charlie Fay'in bankasıdır, ne eksik ne fazla.

Fay... Tam bir katliamcı. Çocuk yetişkin. Merakı sonsuz ama hiç var olmamış gibi kısa ömürlü. Vamp, kasabanın erkekleri Fay'i görünce iç geçirir. Normları iyi bilir ama içerikten haberi yoktur; Katolik köhneliğin son temsilcisine göre evlilik bir yeminle ölüme bağlanır ama geri kalanı güdülerle alakalıdır. Sadakat ölümedir, eşe değil. Nat tam bu noktada devreye girecek ama Fay'i biraz daha anlatayım. Pragmatist, işine ne gelirse. Spor salonunda vücudunu güzelleştirir, psikoloğuna yüzlerce dolar öder ki psikoloğu da kündeye alıp adama duymak istediklerini söyletir. Üniversite okuduktan sonra bir iki iş tecrübesi olur ama yaşam standardı yükselmez, Charley'le tanışana kadar.

Nat ve eşi Gwen. Kıt kanaat geçinen bu genç çiftin hayalleri vardır ama sevgileri yoktur, Nat kanadında durum bu. Gwen'in Nat için anlamına değinilmez, mühim olmadığı için olabilir. Nat ve Fay arasında önce münakaşalı bir ilişki kurulur ama Charley'yi başından atmak isteyen Fay dümeni kurmuştur bile, Nat'in nereye çekilse oraya gidecek doğasını kavrar ve adamın evliliğini yıkar, Charley'nin kalp krizi geçirmesine ve daha sonra intiharına sebep olur falan.

Metnin en çarpıcı kısmı, palavralarla okuru bilinmeze soktuktan sonra belli bir noktada olayları aydınlatmaması, belki de beklendiği gibi karmayı ortaya çıkarmamasıdır. Jack'in ihaneti bütün kasabaya ifşa etmesiyle birlikte "kötülerin" cezasını bulacağı umulur, öyle bir şey olmaz. Charley'nin evin yarısını Jack'e bırakmasıyla Nat'le Fay'in ıstırap çekecekleri, Jack'in varlığının onları rahatsız edip bir noktada ayrılmalarına sebep olacağı düşünülür, hatta bu konuda evin giderlerini karşılamak için Jack'in iş arayışına da önemli bir bölüm ayrılır ama yine böyle olmaz. Jack evin hissesini Fay'e satar. Charley'nin intikam planı suya düşer.

Nat'in düşünceleriyle romanı bağlayıp bitiriyorum. Nat kardeşimiz her şeyin farkında, nasıl bir tuzağa düştüğünün de farkında, hatta Gwen'e pislik gibi davranıp bin bir yalan söyleyerek boşanmalarının ardından neye dönüştüğünü sorgular da. Fay'in son derece açık politikası yüzünden acı çekmesine rağmen, neye dönüşeceğini bilmesine rağmen bir noktadan sonra düşünmeyi bırakır ve belirsizliğin olmadığı -Fay'in fikirleri son derece açıktır; ikisi de birbirini sever ve Nat yavaş yavaş Charley'ye dönüşür- şeffaf bir dünyaya adım atar. O an için şeffaf. Gelecek son derece karanlıktır. Binlerce "belki" var; belki Nat mutsuz olacak, belki Fay mutsuz olacak, belki sömürülmek Nat'in hoşuna gitmeyecek. Sadece sürüklenir Nat, bilinçli olduğunu düşündüğü anda bile. Sadece düşünür ve uygular Nat, sürüklendiğini düşündüğü anda bile. Palavraları yorumlayın, sanırım okur için de sonsuz "belki" var bu romanda.

Jack'in katıldığı çok deli bilimkurgusal, uzaylı istilası bekleyen ve 23 Nisan'da dünyanın yok olacağını bilen grup hem o dönemin kafayı yemiş, kültlere sarmış insanlarını, hem de bir şeyin gerçekleşip gerçekleşmeme ihtimalinin eşit olduğu, her şeyin mümkün ve hiçbir şeyin olası olmadığı bir dünyayı simgeler, PKD'nin anlatı dünyasını.Vallahi müthiş, edinilse ne güzel.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Beton
Mutlağı yıkmak için bir darbe, bir diğeri, olduğu gibi geri geldiğinde çatlağın yayılımı umuduyla bakılır, hiçte hiçbir çatlağın oluşmayacağı akla gelmez ama tersi umulur çünkü bir iz bırakmaya geldiğimiz, sevmenin en yüce erdem olduğunu dinlediğimiz şu deniz kenarında, şu duvarın önünde veya üstünde veya altında veya arkasında, şu üzerimizden geçip bir yere ıraksayan yolda olmanın hiçbir şey ifade etmediğini, birini sevmenin veya sevmemenin hiçle bir araya gelmediğini unuturuz, sözlerin rüzgar olduğunu unuturuz, güneşe bakılamayacağını unuturuz, hiçin mutlak olduğunu ve her türlü umudu yutabileceğini unuturuz, hatırladığımız sadece rüzgar ve bakılamayan bir güneştir ama onlar yokun yüzüdür, fazlası değil, kinikler bunu iyi bildiler ve köpekleştirildiler ki Rudolf'un bahsettiği bu değilse başarılarıdır, zaferleridir ama tek zaferi nefes almak olan birinin nefesi kulağa hiç de zafer marşı gibi gelmez, öyle olan öyle değildir, Rudolf da aslında oldukça güvenilmezdir ve fikirleri ölüp zıtlıkta dirilir, hatta ablası, kendisine hiç rahat vermeyen ablası, çocukluklarından beri sadece ıstırap veren ablası, ıstırap konusunda son derece bonkör olan ablası, kocasını dünyanın öbür ucuna, Peru'ya kaçırtan ablası, gayrimenkul alıp satarak zengin olan ablası, aileden gelen parayı da iyi değerlendirip zenginliğine zenginlik katan, Viyana'da son derece entelektüel, hani şu çok zeki, parlak ve duyarlı insanların arasında bulunmaktan keyif alan, her şeyi bilir görünüp pek bir şey bilmeyen, ansızın çıkıp gelen ve aynı şekilde giden, bunun yanında kardeşinin münzeviliğini kırmak için çabalayan, bunu çok gaddar yollarla da olsa deneyen ve tek bir zamanda biriktirdiği acıları Rudolf'a yıkan ablası iyi midir yoksa iyi değil midir yoksa bir abla ne anlama gelir, onu Rudolf'tan bilmek gerekir ama aslında bellidir, Rudolf Viyana'dan nefret eder, Odun Kesmek ve berjer koltuk ve intihar eden ressam ve ortak karakterler ve diğer koltuklar, oturulan koltuklar, üzerinde -iki anlamda da- düşünülen koltuklar ve geri kalan her şey birleşir, tek bir sıkıntıya dönüşür ki Rudolf, Bartholdy üzerine on yıldır sürdürdüğü çalışmayı bitiremesin ve huzur bulamasın, bu bağlamda ablanın eve gelişi çalışmayı engeller, ablanın evden gidişi çalışmayı engelleyicidir, odanın ışığı, sokağın kokusu, kağıt fabrikasından gelen iğrenç koku ki kağıt fabrikası gerçekten rezil bir koku yayar, Çaycuma'ya her gittiğimde kentten tiksindiğimi hissedip kendimi deniz kıyısına atıp rahatlamak, İstanbul yolculuklarını düşünmek ve İstanbul'da görmek istediklerimi düşünmek zorunda kalırdım, bu bir zorunluluktu çünkü bundan başka yapacak hiçbir şeyim yoktu, mutlu olmayı ummaktan başka elimde tek bir şeyin bile olmadığını hissederdim, yakın bir zamana kadar bu böyleydi ama insan bir başına kaldığı zaman pek de sağlıklı düşünemiyor ya da tam on ikiden vuruyor; neyi sevdiğinin ne önemi, sevdiğinin ne anlamı var diyorum bu kırmızı koltukta otururken, yarın hepsini bırak ve her şeyi görmezden gel, sen Rudolf gibi zengin değilsin, kendini bir eve kapatıp yıllar boyunca yazmak istediğin şeylerin hayalini kuracak halin yok ama annen sana bakabilir -tabii sen de ona baktığın sürece- ve bunu yaptığında şimdikinden pek de farklı hissetmeyebilirsin, hatta her umudun bir yük olduğunu düşünürsek yüklerinden kurtulursun, her şey bir ana sıkıştırılır ve anda her şey terk edilebilir diyorum bu kırmızı koltukta otururken ve bu kırmızı koltukta otururken her şeyimden kurtulmak istediğimi fark ediyorum; eşyalarım, tanıdıklarım, içi doldurulmuş ve gayet kötü doldurulmuş -çünkü bir pencere kendini göremez- kümeler arasında bir pırıltı arıyorum, yok, deneyimlenen ve bilinen her şey onu aramayı imler ama dünyanın böyle dönmediği çok açık değil mi, inancın ve bilginin aynı zifirden doğduğu ve oraya döndüğü de açık, öyleyse eheu, fugaces labuntur anni, dolu bir mideyle, boş bir mideyle, bir mideye sahip olmakla sıkılan Rudolf belki de Bernhard'ın yarattığı en iyi karakter, belki de Bernard'ın en gerçek yansıması, hele ablasını çekiştirdiği, müntehir anneyi, üstelik cenazede aşağılayan ablayı hatırladığı an nasıl bir nefretle dolduğunu görmemek mümkün değil, kendisini evden çıkarmaya çalışan ablasına karşı içinde duyduğu sevgiyi, o sevgiden duyduğu nefreti hissetmemek mümkün değil, durmadan para dilenen din kurumlarından, Kilise'den, sosyalizmden, faşizmden, arkadaşlarına mektup yazmayı, onları görmeyi bırakıp yalnız kalan, tek dostu ölü sanatçılar olan kendinden tiksinmesi ve kendinden hiç kurtulamaması ve kendinden hiç kurtulamayacağı fikrini her an duyumsaması yıllardır, belki yirmi yıldır sürüyor ve böyle izole bir yaşamda şiddeti giderek artıyor, ta ki seyahate çıkıp bir başkasının trajedisini, başkasının trajedisinin kötü bir imitasyonunu ve imitasyonun taşıdığı hakikiliği fark edip birkaç uyku hapı alana kadar, ondan sonra yirmi altı saatlik uyku ve bolca ter, nihayet büyük eseri, magnum opus'u tamamlama gücü, belki neyin özlemi çekiliyorsa onun üzerinde çalışmama, çabalamama, olduğu gibi bırakma güdüsü.
Yanıtla
2
8
Destekliyorum 
Bildir