Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
çok iyi yazılmış, çok katmanlı, duygusu çok kuvvetli bir metin...
"Kim bilir belki bir gün tam tersi doğarız. Yani, ben senin annen olurum sen de benim çocuğum olursun.. Ama ben o zaman sana, sen de benim kadar olana dek bekleyeceğimi söylerim."

Margit Schreiner'ın epeydir okumak istediğim Ayrılık Üçlemesi'ne sonunda Çıplak Babalar ile başladım. Ne diyeyim, mahvetti beni. Şayet benim gibi babasına çok düşkün ve onun yaşlandığını gördükçe içten içe korkudan korkuya sürüklenen bir kız çocuğuysanız muhtemelen sizi de mahvedecektir. Ona göre karar verin.

Çok süssüz ve sahici bir metin bu. İçinde öyle büyük cümleler, ihtişamlı tespitler, unutulmaz bir hikâye filan yok, tam da o yüzden bu kadar çarpıcı. Alzheimer olan ve son aylarını bir bakım evinde geçirdikten sonra ölen babasının ardından yazıyor anlatıcımız. O son ayları anlatıyor, anlatırken bir yandan da zihni onu çocukluğuna götürüyor, babasını anıyor. Yasın en temel dinamiklerinden biri olan bir şeye sabitlenme, takılıp kalma, sürekli geri dönme halini öyle güzel vermiş ki - durmadan babasının takma dişlerine dair bir şeyler söylemesi, aklının sürekli orada olması bence çok vurucuydu.

Her ne kadar son derece kişisel bir öykü de olsa anlattığı, bir yandan da yaşadıkları yerin değişimini de anlatıyor. Kapanmış fabrika, kirli sosyal konutlar, bakımsız ağaçlar, kurumuş çimenler... Babasının gidişi bir devrin de kapanışı: bir kuşak giderken içinde yaşadığı dünyayı da beraberinde götürüyor. Aralara sıkıştırdığı detaylar, sadece babanın değil kentin de yaşlanışını anlatması da çok etkileyiciydi.

Ezcümle, çok sevdim. Çok iyi yazılmış, çok katmanlı, duygusu çok kuvvetli bir metin.

Şununla bitsin: "Hadi babacığım, sana sarılayım. Sen de ben boynunda asılıyken daireler çizerek dönersin. Mavi gökyüzü etrafımızda uçuşur, o beyaz bulut her defasında daha hızlı geri gelir. Eğer başın dönecek olursa öteki yönde dönebilirsin, ben de dönen gökyüzünün altında öteki yöne uçarım."

Bir not: üçleme nedense dilimize ters sırayla çevrildi, son çıkan bu ama aslında Almancada ilk yayınlanan kitap. Gerçi hikâyeler birbirinden bağımsız, sadece ayrılık teması etrafında birleşiyorlar, dolayısıyla sıralamanın çok bir önemi yok ama yine de belirtmek istedim.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
farklı şehirlerde deneyimlemekten farklı bir haz aldığımı söylemem lazım...
"Kendisiyle çağdaş olan tek şey gerçeklerdir: Yaşadığımız anda tamamen içinde olmayız ama olmak için yanıp tutuşuruz - şiir bunun içindir."

Avignon Beşlisi böylece bitti. "Quinx ya da Kusursuz Adamın Öyküsü", ilk kitap Monsieur kadar iyi olmamakla beraber fena bir kapanış olmadı - İstanbul'da başlayıp, Paris ve Atina'da okumaya devam ettiğim seriyi yine İstanbul'da tamamladım. Durrell'in atmosferik metinlerini farklı şehirlerde deneyimlemekten farklı bir haz aldığımı söylemem lazım.

Bana sorarsanız bu seriyi İskenderiye Dörtlüsü ile kıyaslamamak lazım - insan ister istemez yapıyor ama açıkçası İskenderiye'ye haksızlık bu. Durrell orada yapacağını yapmış, bu beşleme biraz ona öykünen ama maalesef ona varamayan bir başka deneyim. Her ne kadar son kitapta tüm karakterler bir araya gelse ve konular bir biçimde birbirine bağlansa da, bu beşliyi belirli bir bütünlük içinde değerlendirmek zor. Evet, ana hikâyeyi takip edebiliyoruz ama yazar sık sık öyküden kopup türlü felsefik, psikanalitik ve hatta ezoterik pasajlar yazmış, bunlar sıklaştıkça garip fragmanlardan birleştirilmiş bir not defteri okuyor gibi oluyor insan. (Yine de kimileri çok güzel tabii, Quinx'ten bir tanesini ekleyeyim şuraya: "'Evet, sende annemi tamamen tükettim!' dedi - En katışıksızından bir aşk ilanıydı ve iyi bir Freud'cu olan Constance da bunu anladı.")

Her ne kadar İskenderiye ile kıyaslamayalım demiş olsam da, ondan bağımsız da düşünülemez beşli, çünkü zannediyorum ki İskenderiye'yi okumamış, Durrell'le hemhal olmamış olsam bu kitaplar bana hiçbir şey söylemezdi. Öyle olmadı. Durrell'in edebi dehasının izlerini yakaladıkça çok sevdiğim eski bir dostuma kavuşmuş gibi mutlu oldum, sırf bunun için bile okumaya değerdi. Durrell, daha önce yaptığı gibi beni yakamdan tutup duvardan duvara savurmadı ama muhakkak ki izi kalacak bir büyük eser okuduğumun da farkındayım. Yine de - herkesin seveceği bir seri değil bu, söylemem şart.

Sanırım 1500 sayfalık serüvenin son cümlesi aslında tüm bu tuhaf deneyin özeti gibi. Onunla bitireyim madem: "Tam da o anda asıl gerçeklik kurgunun imdadına yetişti ve asla kestirilemeyecek bir şey gerçekleşmeye başladı!"

Öyle oldu gerçekten.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Shakespeare'in muazzam dili...
"Kendini boşuna harcamış olur insan / Dilediğine erer de sevinç duymazsa / Yıktığın hayat kendininki olsun daha iyi / Yıkmakla kazandığın şey kuşkulu bir mutluluksa."

Shakespeare külliyatının tamamını zamanında okuduklarım ve daha evvel okumadıklarımla baştan okuma serüvenim Macbeth ile sürüyor. Klasiklerle başladım, Hamlet'in üstüne Macbeth okuyayım dedim; üzerimde seneler önce bıraktığı etkinin azalmadığı gibi arttığını gördüm - ne büyük bir başyapıt bu ya. Hala nasıl genç, nasıl diri, nasıl zamansız bir metin. Nasıl güzel yıllanıyor, nasıl güzel yaş alıyor. Bir de her okuyuşta insana nasıl yeni gelebiliyor? Shakespeare'in büyük sırlarından biri bu.

Macbeth'e dair bugüne dek edilmiş sözlerin ötesinde ne söyleyebilirim bilmiyorum, dolayısıyla çok uzatmayacağım bu incelemeyi. Kötülükle ilişkimize, hırsın bir yol gösterici olmasına izin verdiğimizde içimizde açabileceği karanlık dehlizlere, vicdanın karmaşık dinamiklerine dair ne çok şey söylediği malum. "Vurup, kırıp, parçalayarak" elde edilen zaferlerin bizde parçaladıklarını ne yapmalı? Zafer ne zaman zafer olmaktan çıkar? Muzaffer ne zaman aslında yenildiğini anlar? Peki sonrası ne?

Bunlar, kitabın her okuyuşta yeni bir cevapla beliren büyük soruları. Bu büyük soruların ötesinde tabii Shakespeare'in muazzam diline değinmeden edemeyeceğim. Yutmak, içmek istiyorum kelimelerini. Örneğin şu uyku tarifi: "Kimseler uyumasın artık, Macbeth uykuyu öldürdü / Evet, masum uykuyu, kaygılar yumağını çözen uykuyu / Her günkü hayatın ölümünü / Yorgunlukları yıkayan suyu / Yaralı canların merhemini / Yüce tabiatın baş yemeği / Hayat sofrasının cana can katan ziyafeti." Yani, ah. Nasıl güzel, nasıl şiirli.

Neyse, bir kez daha çok sevdim sonuçta. Lady Macbeth üzerine ayrıca uzun uzun yazmak lazım ama çok yazıldı çizildi zaten. Şu kadarı kâfi olur herhalde: bu kadının yüzlerce yıldır şiirlerin, öykülerin, başka oyunların, teşhislerin, şarkıların konusu olmasına şaşmamak lazım. Ne kadın, ne karakter.

Çok iyi oldu bu Shakespeare yolculuğuna başlamam. Mesudum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
aslında bence çok iyi bir fikir bu...
"Kayıp Zamanın İzinde'yi okumaya başlayınca, artık onu bitirebileceğimizi düşünmeyiz, ta ki son sayfalara gelip de onu gerçekten bitiriyor olduğumuz zamana kadar. Nasıl olur da her geniş, yavaş, aheste dönemeçte romancısına meydan okuyan bir romanın, hızın karşısında kıkırdayan, kronolojiye gülen, en iyi okurun en sabırlı dikkatini sınayan bir romanın, nasıl olur da bir sonu olabilir? 'Bugün Proust'u bitirdim' ne anlama gelir? Proust'u kim bitirebilir?..."

Hakikaten, ne kadar güzel bir soru; Proust'u kim bitirebilir? Okuduktan sonra sizi tamamen başka biri yapan ve bir gölge gibi hayatınız boyunca sizi kovalayacak olan o roman bitmiş midir? Kayıp Zamanın İzinde biter mi?

André Aciman'ın Proust Projesi’ni geçtiğimiz yıl Proust videosu için hazırlanırken kurcalamıştım, bu defa baştan sona ve dikkatle okudum. Kayıp Zamanın İzinde'den seçilen türlü pasajlar var kitapta, ardından o pasaja dair bir yazarın analizi ve/veya değerlendirmesini okuyoruz. Aslında bence çok iyi bir fikir bu, ancak uygulamayı fikrin kendisi kadar iyi bulmadım. Kimi yazarların bölümleri çok iyi yazılmışken kimilerininkiler epeyce zayıf kalmıştı. Yine de Kayıp Zamanın İzinde'ye bir nevi geri döndürdü beni ve iyi geldi, çünkü özlemişim.

Bence bu kitap benim yaptığım gibi Kayıp Zamanın İzinde'yi okuyup üzerinden biraz zaman geçtikten sonra okunabilir. Bana ne bıraktı / bu yazarlar ne görmüş kıyaslaması yapmak keyif vericiydi. Ama hep dediğimi yineleyeceğim: Proust'u okumak gibi bir seçeneğimiz varken Proust üzerine konuşmak çok saçma. O seçeneğin yanında söyleyeceğimiz her şey çok yavan, çok sıradan, çok vasat.

Çünkü yani... Proust bir sihir.

Yine de analizlerden sevdiğim son bir alıntıyla bitireyim: "Öyle görünüyor ki, gerçeklik çoğunlukla onu bulmayı umduğumuz yerde olmuyor. Sonuçta asıl önemli olan, ihtimaller dünyası değil, süreklilik dünyası. Sanat eserleri, değişmeyen bir şekilde ve ustaca, etrafımızı saran o geçici olaylara da şekil veriyorlar ve ancak bu ikisi arasındaki tesadüfü ayırt ettiğimizde (ya da hayal ettiğimizde) âşık olabiliyoruz, bir düşünceye, bir kadına ya da bir görüntüye."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
ırk ve sınıf kavramlarını her zaman olduğu gibi didik didik eden bir Morrison romanı...
“Karanlığın tek renk olduğunu düşünürsünüz ama değildir. Beş altı çeşit karanlık vardır. Bazıları ipek gibidir, bazıları yünlü.”

Toni Morrison külliyatını artık bu sene tamamlamaya niyet ettiğim ve Sevilen üçlemesini sona bıraktığım için elimde kalan az sayıda kitaptan biri olan Süleyman’ın Şarkısı’na vardı yolum. Yazarın En Mavi Göz ve Sula’dan sonra yayımlanan üçüncü romanı bu. Babasının ölümünün ardından kaleme almış ve yazdığı şahane önsözde bu kitapta bilinçli olarak dişil bir odaktan eril bir odağa kaydığını ve babasının anısına yazdığı için erkek bir ana karakteri anlatmayı seçtiğini söylüyor.

Mevzubahis karakter, kitap boyunca Sütçlü lakabıyla anılan Macon Ölü isimli bir siyah adam. Kitaptaki tüm isimler böyle tuhaf, neden böyle garip isimlere sahip olduklarını anlatı ilerledikçe öğreniyoruz. Bolca İncil göndermesi (kitabın ismi başta olmak üzere - Ezgiler Ezgisi diye de bilinen Song of Solomon’dan geliyor isim) ve çok sayıda mitolojik gönderme de var; kimileri daha görünür (mesela Kirke karakteri), kimileriyse daha örtülü. Örneğin metnin bir uçma hikâyesiyle başlaması elbette Uçan Afrikalılar efsanesine referans ama aynı zamanda İkarus’u, Sütçü’nün geçmişini ve kökenini keşfetmek için atalarının peşinde yaptığı yolculuk da Orpheus’un ölüler diyarını ziyaret edişini düşündürüyor.

Dolayısıyla epey alegorik bir metin, ne kadarını anlayabildiğimden emin değilim ama anladığım kadarını da çok sevdiğimi söyleyebilirim. Morrison her ne kadar eril odağa kaydıysa da bence kitabın en akılda kalıcı karakterleri yine kadınlar: Pilatus, Ruth, Kirke ve Hagar çok iyi yazılmış, çok iyi anlatılmış ve hikâyeleri insanın yüreğine işleyen kadınlar.

Aidiyetlerimizi ne belirler sorusu etrafında ustalıkla gezinen, ırk ve sınıf kavramlarını her zaman olduğu gibi didik didik eden bir Morrison romanı. Elbette yine büyülü gerçekçiliğe göz kırpan pasajlar, metnin doğal birer parçasına dönüşüp anlatıyı zenginleştiren mistik kısımlar da var. Dili yine ve yine çok çok lezzetli, kitabın çevirisi de ayrıca müthiş. Hem epik, hem lirik, anlatması güç ve çok da sürükleyici bir metin; ancak okuyup deneyimleyerek tadına varılabilecek kitaplardan.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
iki savaş arasının Avrupa’sını muazzam bir gözlem ve analizle aktarıyor...
“Kalem oynatabileceğim son ana kadar, içgüdüler karşısında aklın zaferine, ölüm arzusunu durdurabilen düşüncenin özgür gücüne inanan bir dönemin ve birkaç kuşağın yaşadığına tanıklık etmek istiyorum. Bir yaşam programı olarak bakınca çok bir şey değil bu belki ama fazlası da gelmiyor elimden. Bildiğim tek şey, kendi acımasız, sadakatsiz yöntemimle bu tanıklığa sadık kalmak istediğimdir. Doğru, Avrupa’yı gördüm ve dinledim, bir kültürü özümsedim. Yaşamdan bundan çok daha fazlasını alabilir miydim? Şimdi burada noktayı koyuyorum ve kaybedilmiş bir savaşı yaşamış biri olarak söylemek istediklerimi tek bir nefeste söylüyorum: Anımsamak ve susmak istiyorum.”

Sandor Marai, kısmen otobiyografik unsurlar da taşıyan eseri “Bir Burjuvanın İtirafları”nda, iki savaş arasının Avrupa’sını muazzam bir gözlem ve analizle aktarıyor okura. Yüzyıl başında doğan ve mevzubahis dönemde Avrupa’nın pek çok yerinde bulunan anlatıcımız, kıtanın tarihindeki bu belirleyici dönemi toplumsal ve kişisel bir perspektiften aktarıyor. Budapeşte, Berlin, Frankfurt, Weimar, Paris, Floransa, Londra... Sınıflar çatırdar ve yeniden inşa olur, toplumlar baştan aşağı değişirken kıtada gezinen, kendini bir türlü ne bir sınıfa, ne bir kültüre, ne bir ülkeye ait hissedemeyen anlatıcımız gözlüyor; anlamaya, anlamlandırmaya, anlatmaya çalışıyor.

Marai’nin özellikle İşin Aslı, Judit ve Sonrası’nda hayranlıkla okuduğumuz derinlikli tahlillerini nerelerden devşirdiğini ve tüm eserlerinde temel unsur olarak ortaya koyduğu sınıf perspektifini daha iyi kavramak için çok faydalı oldu bu kitap. Küçük burjuva bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelip sonra kendini tanımlamakta güçlük çeken, kendini en çok Macaristan’a ait hissetse de ülkesinin onda bıraktığı “taşralılık” psikolojisinden asla çıkamayan, bir türlü yerini, yurdunu, evini bulamayan nevrozlu anlatıcımızın peşinde bir tür zaman yolculuğu yapıyoruz. Faşizmin yeşermesine el veren toplumsal koşulları, bunların bireylerin küçük hayatlarına etkilerini muazzam gözlemliyor Marai. Avrupa’nın bir yandan en ürkütücü, bir yandan sanatsal anlamda en üretken dönemlerinden birine çok berrak bir bakış sunuyor.

Çok sevdim. Keşke yeniden basılsa da okunsa.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
çok daha uzun bir zaman dilimini çok daha az sayfada anlatıyor yazar...
"Kahvemi içiyorum ve annem 'amma sessizsin, bir şey mi oldu yoksa?' diyor. Keskin bir şekilde söylüyor bunu çünkü ancak ruhum tümüyle onun ruhunda barındığında ve içimde gizli bir köşeyi ondan saklamadığım zaman seviyor beni."

Sırf şu cümledeki muazzam içgörü için bile okunur bence bu üçleme, ki zaten bundan çok daha fazlasını da sunuyor. Danimarkalı yazar Tove Ditlevsen'in epeydir okumak istediğim, anılarından müteşekkil Kopenhag Üçlemesi sahiden çok acayip. İnsanın içine işliyor çünkü çok ama çok -genelde Annie Ernaux'ya sakladığım bir sözcüğü kullanıyorum- dürüst ve sahici yazılmış. Ditlevsen kendi yaşamına aynı anda hem içeriden, hem dışarıdan bakmayı öyle iyi beceriyor ki. Hem çok acımasız, hem çok şefkatli kendine karşı - ki zaten, hangimiz öyle değiliz? Ama bunu bu açıklık ve durulukla kağıda dökebilmek sahiden bambaşka bir iş.

Üçlemenin en sevdiğim kitabı Bağımlılık oldu ama Çocukluk ve Gençlik de çok lezzetli. Tıpkı yaşlandıkça zamanın daha hızlı akması, elimizden kayıp gidivermesi gibi, yıllar ilerledikçe her kitapta bir öncekine nazaran çok daha uzun bir zaman dilimini çok daha az sayfada anlatıyor yazar.

Gerek dürüstlüğü ve çıplaklığı; gerek siyasete, özellikle sınıf meselesine bakışı ve içindeki sınıf atlama arzusunu bu sahicilikle ortaya koyuşu itibariyle birçok açıdan Annie Ernaux'yu anımsattı bana. (Bence Ernaux kadar kuvvetli değil ama onu seven bunu da sever diye düşünüyorum.) Kadınlar neler yaşıyorlar ve sonra nasıl bir cesaretle bunlarla önce kendileri yüzleşip sonra dünyaya kelimelerini dirayetle savuruyorlar... Çok etkileyici.

Her ne kadar intihar edeceğini, hüznünden sıyrılamayacağını, anlattığı şeylerin gün gelip içinde nasıl bir düğüme dönüşeceğini bildiğim bir yazarın anılarını okumak zorlayıcı olsa da, iyi ki okudum bu üçlemeyi. Çok tavsiye ediyorum.

Çocukluk'tan şu çok sevdiğim cümlelerle bitireyim: "Çocukluk tabut gibi uzun ve dar, kendi kendine içinden çıkman mümkün değil; üstüne koku gibi siner. Her çocukluğun kendine has bir kokusu vardır. (...) Güneş yanığı gibi, çocukluğumun son parçacıkları şimdi üstümden pul pul dökülüyor ve altından ters, imkansız bir yetişkin beliriyor."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
çok daha uzun bir zaman dilimini çok daha az sayfada anlatıyor yazar...
"Kahvemi içiyorum ve annem 'amma sessizsin, bir şey mi oldu yoksa?' diyor. Keskin bir şekilde söylüyor bunu çünkü ancak ruhum tümüyle onun ruhunda barındığında ve içimde gizli bir köşeyi ondan saklamadığım zaman seviyor beni."

Sırf şu cümledeki muazzam içgörü için bile okunur bence bu üçleme, ki zaten bundan çok daha fazlasını da sunuyor. Danimarkalı yazar Tove Ditlevsen'in epeydir okumak istediğim, anılarından müteşekkil Kopenhag Üçlemesi sahiden çok acayip. İnsanın içine işliyor çünkü çok ama çok -genelde Annie Ernaux'ya sakladığım bir sözcüğü kullanıyorum- dürüst ve sahici yazılmış. Ditlevsen kendi yaşamına aynı anda hem içeriden, hem dışarıdan bakmayı öyle iyi beceriyor ki. Hem çok acımasız, hem çok şefkatli kendine karşı - ki zaten, hangimiz öyle değiliz? Ama bunu bu açıklık ve durulukla kağıda dökebilmek sahiden bambaşka bir iş.

Üçlemenin en sevdiğim kitabı Bağımlılık oldu ama Çocukluk ve Gençlik de çok lezzetli. Tıpkı yaşlandıkça zamanın daha hızlı akması, elimizden kayıp gidivermesi gibi, yıllar ilerledikçe her kitapta bir öncekine nazaran çok daha uzun bir zaman dilimini çok daha az sayfada anlatıyor yazar.

Gerek dürüstlüğü ve çıplaklığı; gerek siyasete, özellikle sınıf meselesine bakışı ve içindeki sınıf atlama arzusunu bu sahicilikle ortaya koyuşu itibariyle birçok açıdan Annie Ernaux'yu anımsattı bana. (Bence Ernaux kadar kuvvetli değil ama onu seven bunu da sever diye düşünüyorum.) Kadınlar neler yaşıyorlar ve sonra nasıl bir cesaretle bunlarla önce kendileri yüzleşip sonra dünyaya kelimelerini dirayetle savuruyorlar... Çok etkileyici.

Her ne kadar intihar edeceğini, hüznünden sıyrılamayacağını, anlattığı şeylerin gün gelip içinde nasıl bir düğüme dönüşeceğini bildiğim bir yazarın anılarını okumak zorlayıcı olsa da, iyi ki okudum bu üçlemeyi. Çok tavsiye ediyorum.

Çocukluk'tan şu çok sevdiğim cümlelerle bitireyim: "Çocukluk tabut gibi uzun ve dar, kendi kendine içinden çıkman mümkün değil; üstüne koku gibi siner. Her çocukluğun kendine has bir kokusu vardır. (...) Güneş yanığı gibi, çocukluğumun son parçacıkları şimdi üstümden pul pul dökülüyor ve altından ters, imkansız bir yetişkin beliriyor."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
uzun bir zaman dilimini çok daha az sayfada anlatıyor yazar...
"Kahvemi içiyorum ve annem 'amma sessizsin, bir şey mi oldu yoksa?' diyor. Keskin bir şekilde söylüyor bunu çünkü ancak ruhum tümüyle onun ruhunda barındığında ve içimde gizli bir köşeyi ondan saklamadığım zaman seviyor beni."

Sırf şu cümledeki muazzam içgörü için bile okunur bence bu üçleme, ki zaten bundan çok daha fazlasını da sunuyor. Danimarkalı yazar Tove Ditlevsen'in epeydir okumak istediğim, anılarından müteşekkil Kopenhag Üçlemesi sahiden çok acayip. İnsanın içine işliyor çünkü çok ama çok -genelde Annie Ernaux'ya sakladığım bir sözcüğü kullanıyorum- dürüst ve sahici yazılmış. Ditlevsen kendi yaşamına aynı anda hem içeriden, hem dışarıdan bakmayı öyle iyi beceriyor ki. Hem çok acımasız, hem çok şefkatli kendine karşı - ki zaten, hangimiz öyle değiliz? Ama bunu bu açıklık ve durulukla kağıda dökebilmek sahiden bambaşka bir iş.

Üçlemenin en sevdiğim kitabı Bağımlılık oldu ama Çocukluk ve Gençlik de çok lezzetli. Tıpkı yaşlandıkça zamanın daha hızlı akması, elimizden kayıp gidivermesi gibi, yıllar ilerledikçe her kitapta bir öncekine nazaran çok daha uzun bir zaman dilimini çok daha az sayfada anlatıyor yazar.

Gerek dürüstlüğü ve çıplaklığı; gerek siyasete, özellikle sınıf meselesine bakışı ve içindeki sınıf atlama arzusunu bu sahicilikle ortaya koyuşu itibariyle birçok açıdan Annie Ernaux'yu anımsattı bana. (Bence Ernaux kadar kuvvetli değil ama onu seven bunu da sever diye düşünüyorum.) Kadınlar neler yaşıyorlar ve sonra nasıl bir cesaretle bunlarla önce kendileri yüzleşip sonra dünyaya kelimelerini dirayetle savuruyorlar... Çok etkileyici.

Her ne kadar intihar edeceğini, hüznünden sıyrılamayacağını, anlattığı şeylerin gün gelip içinde nasıl bir düğüme dönüşeceğini bildiğim bir yazarın anılarını okumak zorlayıcı olsa da, iyi ki okudum bu üçlemeyi. Çok tavsiye ediyorum.

Çocukluk'tan şu çok sevdiğim cümlelerle bitireyim: "Çocukluk tabut gibi uzun ve dar, kendi kendine içinden çıkman mümkün değil; üstüne koku gibi siner. Her çocukluğun kendine has bir kokusu vardır. (...) Güneş yanığı gibi, çocukluğumun son parçacıkları şimdi üstümden pul pul dökülüyor ve altından ters, imkansız bir yetişkin beliriyor."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
karakterler öyle iyi çizilmiş, hepsi öyle derinleştirilmiş ki, her birini tanımış gibi oluyorsunuz...
"Kadınlarını mutfakta tutamayan bir hükümet mahvolmuş demektir."

Julian Barnes'dan pek leziz bir post-Sovyet hikâyesi okudum. Barnes iyi bildiğimiz ve çok sevdiği işi yine yapıyor; tarihi didiklemek, onun tek ve bir olmadığını, nasıl anlatıldığına göre pekala değişebileceğini ortaya koymak işi. Fakat bu defa bunu yıllarca sosyalizmle yönetildikten sonra liberal ekonomiye geçen adını vermediği bir devlette (Bulgaristan olduğunu anlıyoruz) gerçekleşen eski Başkan'ın yargılaması üzerinden yapıyor, haliyle okuduğum Barnes eserleri arasında en politik olanı buydu.

Büyük yazarlığın en önemli ölçütlerinden biri karakter geliştirme becerisi bence. Bu küçücük romandaki karakterler öyle iyi çizilmiş, hepsi öyle derinleştirilmiş ki, her birini tanımış gibi oluyorsunuz, bu da bence acayip bir saygı uyandırıyor. Hiçbiri siyah ya da beyaz değil, ne yargılanan eski başkan, ne de eski rejimin bir neferiyken şimdi demokratik ve liberal değerlerin savunucusu oluvermiş olan başsavcı.

Konu politik de olsa, Barnes'ın malzemesi her zamanki gibi insan, haliyle insana ve insanın türlü hallerine dair çok fazla şey bulmak mümkün bu kitapta. Ben çok sevdim.

Söz konusu yargılamada başsavcının ettiği şu müthiş cümleyle bitireyim. Tanıdık, değil mi? "Pekala, bay Başkan. Bu ceza davasının sürdüğü birkaç hafta boyunca sizin savunmanızla bir hayli içlidışlı olduk. Bütün suçlamalara ve ithamlara karşı savunmanızla. Anladık ki şayet yasadışı bir şey yapılmışsa, siz bunu bilmiyordunuz. Ve bunu biliyor idiyseniz, o zaman bu otomatik olarak yasal demekti."

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir