Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
insanın karmaşasını, çelişkilerini öyle muazzam ortaya koyuyor ki...
"İnsan korkak olunca mutluluktan bile korkuyor. Pamuktan bile yaralanabiliyor insan. Mutluluk da insanı yaralayabiliyor."

Japon edebiyatının büyük isimlerinden Osamu Dazai (yahut gerçek adıyla Shūji Tsushima) ile tanışma kitabım oldu İnsanlığımı Yitirirken. (Soyismi tanıdık geliyorsa, kendisinin Köpekler ve Duvarlar kitabına bayıldığım Yūko Tsushima'nın babası olduğunu hatırlatayım.)

İnsanlığımı Yitirirken, yazarın 39 yaşındaki intiharından önce yazdığı son romanı. Daha önce de başarısız intihar girişimleri olan Dazai'nin hayatla kuramadığı ilişkiyi, kendisini kuşatan varoluşsal buhranları ve onu intihara götüren süreci anlamak mümkün bu yarı otobiyografik eserden - karakterler kurmaca da olsa, kitaptaki olayların bir bölümü yazarın kendi hayatından alındığı için yarı otobiyografik demek yanlış olmayacaktır.

Kitap beni çok etkiledi ancak depresif bir ruh halindeyken okusam muhtemelen çok ama çok zorlanırdım, o nedenle bu kitabı okumaya niyet ederseniz kendinizi iyice bir yoklayın derim. Çünkü kitaptaki anlatıcının çocukluğundan itibaren hissettiği yakıcı uyumsuzluk, hayatın ona uygun gördüğü rollerin hiçbirinin içine yerleşememesi hali, kendini sevdirmek, kabul görmek için icat ettiği soytarılıklara sinmiş hüzün, kendine iyi gelemediği için kimseye iyi gelemeyişinin insanda yarattığı sıkışma hissi, o bitmeyen kasvet; olmama, olamama, olduramama döngüsünün bunaltıcılığı şüphesiz ki kolay bir okuma sunmuyor.

Ama o kadar iyi yazılmış bir metin ki bu, insanın karmaşasını, çelişkilerini öyle muazzam ortaya koyuyor ki, etkilenmemek imkansız. Bir yandan arka planda Japon modernleşmesinin ve savaşın insanlara ettikleriyle "toplum" dediğimiz ve yekpare kabul ettiğimiz devasa kütlenin bireylerden müteşekkil olduğunu unuttuğumuzda hissedeceğimiz korkunç, çıkışsız, geri dönüşsüz yabancılaşmayı da ince ince aktarıyor okuruna.

Mişima, "Dazai’de sevmediğim şey, tam da kendimde en çok gizlemek istediklerimi ortaya çıkarması" demiş - o kadar haklı ki. Karanlığını ortaya dökerek insanı kendi karanlığına bakmaya çağıran sert, tekinsiz, ürkütücü ama çok güçlü bir metin bu.

İyi ki okudum. Dazai okumaya mutlaka ama mutlaka devam edeceğim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
bir alet / edevat / tadilat delisi için insanın “eşyayla” kurduğu ilişkiye dair bir kitap...
"İnsan elinden çıkma dayanıklı kullanım eşyaları dünyaya bir aşinalık kazandırır, insanlar arasında olduğu kadar insanlar ile şeyler arasındaki etkileşime de âdet ve alışkanlıklarını verirler" demiş Hannah Arendt.

İlk bölümünde bu nefis cümle bulunan "Eşyanın Dilinden Anlamak" kitabını okumaya heyecanla başladım; ancak parlak kısımları olsa da maalesef beklentimin altında kaldı. Benim gibi "doğum gününde sana ne alayım" sorusuna "Bosch'un yeni şarjlı tornavidasını istiyorum" diye yanıt veren (bu da benim meta fetişizmim, n’apiyim?) bir alet / edevat / tadilat delisi için insanın “eşyayla” kurduğu ilişkiye dair bir kitap okuma fikri elbette çok heyecan vericiydi. Ancak sıkı bir teorik tartışma olarak başlayan eser ilerledikçe yazarın akademik kariyerini terk edip eşyayla ilişkisini yeniden tahsis etmek üzere bir motorsiklet tamirhanesi açma girişimini kendine karşı meşrulaştırma çabasına dönüşüyor.

Kitabın temel tezi "dünyayı entelektüel anlamda doğru dürüst kavrayabilmenin yolunun, yine bu dünyaya en düz anlamıyla fiilen el atmaktan geçtiği" gibi özetlenebilir. Buna hiçbir itirazım yok. Ancak yazar bu savı biraz ileri götürüp "narsisizmin çaresi belki de bir şeyleri tamir etmektir" diyor, bu süslü cümlenin fazla büyük bir laf olduğu kanaatindeyim.

Narsisizmin değilse de hissettiğimiz yıkıcı yalnızlığın çaresinin tamir olduğuna ise içtenlikle inanıyorum. Bu kitabı belki de Audur Ava Olafsdottir'in muhteşem romanı "Sessizlik Oteli" ile beraber okumak iyi olabilir. Şöyle demiştim o kitap için: "Varoluşsal sıkıntılarla boğuşan bunalımlı erkekler ellerine birkaç alet edevat alıp bir şeyleri -gerçekten- onarmaya başlasa ne çok şey değişecek aslında – bunu hep düşünürdüm, bu kadar somut ortaya konuluşunu okumak nefis oldu." Sanki bu kitaptaki fikrin edebiyata aktarılması gibi Sessizlik Oteli.

Biraz karmaşık bir değerlendirme oldu ama ne yapalım artık. Son not: kitapta proleteryayı yeniden düşünmemiz gerektiğine dair ilginç bölümler var. Crawford 2009 tarihli bu kitabı şimdi yazmış olsa, bence prekarya meselesine dair bir bölüm eklerdi muhakkak, çok da güzel zenginleştirirdi metni. Okurken prekarya kavramı da aklınızda bulunsun derim. Böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
yazarı tanıyınca yazdıklarıyla ilişkimiz de derinleşiyor şüphesiz...
“İmkânsız imkânsızdır. Mucize ise mucize. İkisinin arasında dağlar kadar fark var.”

Sezgin Kaymaz’la yüz yüze tanışıp sohbet ettikten ve kitabın öyküsünü kendisinden dinledikten sonra çok uzun zaman önce okuduğum Kün’ü bir kez daha okumak istedim ve ne iyi, ne iyi ettim. Bir kez daha içime içime işledi, yazarı tanıyınca yazdıklarıyla ilişkimiz de derinleşiyor şüphesiz.

Nasıl tarif edilir bu roman bilmiyorum, kolay değil; zira Sezgin Kaymaz insanı bildiğimiz dünyadan çok farklı bir dünyaya davet ediyor her defasında. Ankara’nın Yeşilbayır Mahallesi’ndeyiz. Muhtar Naci Kalaycı, burayı mutenalaştırmaya yemin etmiş biri, kendini de bunun Allah’ın emri olduğuna ikna etmiş üstelik. Dolayısıyla gözü hiçbir şeyi görmüyor: taş taş üstünde bırakmıyor ve hatta buldozerle mezarlığa bile girip ölüleri yerlerinden edebiliyor.

İşte zaten hikâye de burada başlıyor. Yerlerinden edilen ölüler ayaklanıyor, içinde kaldıkları araftan bir çıkış yolu arıyorlar. Muhtara dadanıyor, onu durdurmaya çalışıyorlar, bir de neyse ki kendilerini işiten bir köpek buluyorlar, Sırrı.

Sırrı bu kitaptaki tek özel köpek değil, bir de Çeto var ki üf. Ne karakter Çeto! Konya ağzıyla konuşan bir köpek kendisi, resmen her sayfayı çevirdiğimde gözüm italik kısımları taradı önce, zira onlar Çeto’nun konuşmaları ve ben Çeto’yu dinlemeye hiç doyamadım. Bana kalsa uzun uzun Çeto’yu anlatırım ama öyküde başkaları da var tabii, sürekli dayak yiyen bahtsız dördüncü sınıf öğrencisi Ömer, ona kucak açan Hüdai Ağa ve cami imamı Muzaffer Hoca, polis memuru Menderes, Hüdai Ağa’nın kızı Gülsüm, tam zamanlı işportacı, yarı zamanlı müezzin Aşut... Öykü Ankara’dan Konya’ya, oradan tekrar Ankara’ya uzanıyor, bu insanların (ve hayvanların) öykülerini rüyalarla, mucizelerle, deyişlerle birbirine ilmekliyor Sezgin Kaymaz.

Okumadım da içtim resmen Kün’ü bu kez. Çok güldüm, çok duygulandım, içim şefkatle doldu taştı. Ne iyi oldu. Bazı kitaplara sahiden geri dönmek lazım.

Bir de: seni çok seviyorum Çeto. Sezgin abi iyi ki yazmış seni ki var olmuşsun.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
dinlediğimiz öykü çok naif, çok sahici...
“İlk tedaviden sonra içine yuvarlandığım derin bunalım günden güne yok oldu. Futbol oynamak ve gazoz içmek dahil eskiden yaptığım her şeyi yapmaya başladım. Baika bir deyişle onlardan çok farklı olmak istememe rağmen yaşıtlarımın arasına karıştım. Bu bütün ergenlerin mustarip olduğu bir tür şizofrenidir. Farklı olmayı hayal ederken aynı olmak için ellerinden geleni yaparlar.”

İnsanın bazı kitaplara “ah canımın içi” diye sarılası geliyor, İtalyan yazar Gianrico Carofiglio’nun, adını bir Scott Fitzgerald cümlesinden (“Ruhun gerçekten karanlıklar içine düştüğü gecede saat daima sabahın üçüdür”) alan romanı Sabahın Üçü de onlardan biri. Son derece iddiasız, sakin, olaysız bir kitap - zaten tam da bu nedenle çok güzel ve bu sayede insanın kalbini okşuyor.

Annesi ve babası kendisi küçükken boşandığından çok da yakın olmadığı babası ile sağlık sebeplerinden ötürü Marsilya’da uyumadan 2 gece geçirmesi gereken bir genç adam Antonio. Bu 2 gece boyunca babasıyla şehirde avare dolaşıyor ve o güne dek kuramadıkları bir bağ kuruyor baba-oğul. Sanıyorum pek çok insanın anne-babasıyla ilişkisinde bir paradigmanın kaydığı bir an vardır, iki yetişkin gibi yapılan ilk sohbet, ebeveynin anne/baba olarak değil, insan olarak göründüğü, kendini açtığı ilk an. Kim ne kadar hatırlar bilinmez ama hissi bâki kalır insanda. Antonio ve babasının tam olarak bu yolculuğuna eşlik ediyoruz biz de kitap boyunca. Bilmedikleri, tanımadıkları bir şehirde, sorumluluklarından uzakta; şehirle beraber birbirlerini keşfedişlerinin öyküsü.

Antonio’nun ağzından dinlediğimiz öykü çok naif, çok sahici. Babasının kırılganlıklarını görüşü, kırılgan olmasının güven vericiliğinden bir şey eksiltmeyişini fark edişi, bir yetişkine şefkat duyulabileceğini öğrenmesi (ki o bilgi insanın büyüdüğünü anladığı anlardan birinin de habercisidir bence), şehrin tekinsizliği ve Antonio’nun hastalığının belirsizliğinin yarattığı huzursuzlukta birbirlerine başka türlü tutunmaları...

Çok güzel, çok. Yazarın akışkan, sakin dilini ayrı, öyküyü ayrı, aralara serpiştirdiği minik bilgelik kırıntılarını ayrı sevdim. Eren Cendey çevirisi her zamanki gibi tertemiz.

Okuyun. Hatta babalarınıza da okutun!
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
öykü çok naif, çok sahici...
“İlk tedaviden sonra içine yuvarlandığım derin bunalım günden güne yok oldu. Futbol oynamak ve gazoz içmek dahil eskiden yaptığım her şeyi yapmaya başladım. Baika bir deyişle onlardan çok farklı olmak istememe rağmen yaşıtlarımın arasına karıştım. Bu bütün ergenlerin mustarip olduğu bir tür şizofrenidir. Farklı olmayı hayal ederken aynı olmak için ellerinden geleni yaparlar.”

İnsanın bazı kitaplara “ah canımın içi” diye sarılası geliyor, İtalyan yazar Gianrico Carofiglio’nun, adını bir Scott Fitzgerald cümlesinden (“Ruhun gerçekten karanlıklar içine düştüğü gecede saat daima sabahın üçüdür”) alan romanı Sabahın Üçü de onlardan biri. Son derece iddiasız, sakin, olaysız bir kitap - zaten tam da bu nedenle çok güzel ve bu sayede insanın kalbini okşuyor.

Annesi ve babası kendisi küçükken boşandığından çok da yakın olmadığı babası ile sağlık sebeplerinden ötürü Marsilya’da uyumadan 2 gece geçirmesi gereken bir genç adam Antonio. Bu 2 gece boyunca babasıyla şehirde avare dolaşıyor ve o güne dek kuramadıkları bir bağ kuruyor baba-oğul. Sanıyorum pek çok insanın anne-babasıyla ilişkisinde bir paradigmanın kaydığı bir an vardır, iki yetişkin gibi yapılan ilk sohbet, ebeveynin anne/baba olarak değil, insan olarak göründüğü, kendini açtığı ilk an. Kim ne kadar hatırlar bilinmez ama hissi bâki kalır insanda. Antonio ve babasının tam olarak bu yolculuğuna eşlik ediyoruz biz de kitap boyunca. Bilmedikleri, tanımadıkları bir şehirde, sorumluluklarından uzakta; şehirle beraber birbirlerini keşfedişlerinin öyküsü.

Antonio’nun ağzından dinlediğimiz öykü çok naif, çok sahici. Babasının kırılganlıklarını görüşü, kırılgan olmasının güven vericiliğinden bir şey eksiltmeyişini fark edişi, bir yetişkine şefkat duyulabileceğini öğrenmesi (ki o bilgi insanın büyüdüğünü anladığı anlardan birinin de habercisidir bence), şehrin tekinsizliği ve Antonio’nun hastalığının belirsizliğinin yarattığı huzursuzlukta birbirlerine başka türlü tutunmaları...

Çok güzel, çok. Yazarın akışkan, sakin dilini ayrı, öyküyü ayrı, aralara serpiştirdiği minik bilgelik kırıntılarını ayrı sevdim. Eren Cendey çevirisi her zamanki gibi tertemiz.

Okuyun. Hatta babalarınıza da okutun!
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kafka’ya dair çok şey öğreten bir kitap bu...
“İki kişiyken, tek başına olduğundan daha yalnız hissediyor insan kendini.”

Kafka’nın günlüklerini sonunda okumayı başardım. Kafka’yla ilgili kavrayışımı derinleştirmek ve zenginleştirmek maksadıyla giriştiğim bir işti, böyle bir derdiniz varsa muhakkak okuyun bu kitabı çünkü en mahrem, en gerçek, en kendi olduğu halini görüyoruz yazarın. Ama bunun kolay bir okuma olmadığını, gerek içeriği (zira çok karamsar bir metin bu) gerek dili itibariyle zorlayıcı olduğunu belirteyim - ayrıca 750 sayfa.)

Neredeyse tüm eserleri gibi bu kitap da ölümünün ardından yayınlanmış. Bu konuda kafam karışık, bir insanın (yazar olsa da olmasa da) güncesini kendisinden izinsiz yayınlamak bir tür mahremiyet işgali değil midir acaba? Öte yandan metnin insanlarla buluşmasında bir kamu yararı varsa ki burada var zira müthiş bir metin bu, o zaman o sınır esnetilebilir mi? Zor sorular. Neyse, sonuçta ben şunları okuyabildiğim için çok mutluyum.

Aslında okuyunca Kafka’nın Milena’ya karşı ne kadar içten olduğunu gördüm - mektuplar ve günce farklıdır malum, mektupta bir muhatabınız olur ve o muhataba karşı büründüğünüz kişiliğin gölgesi siner yazdıklarınıza ve insan, en sahici olanı bile, başkasına karşı asla kendine karşı olduğu kadar dürüst değildir. Oysaki günce yazarken tek muhatabımız kendimizizdir. Ve fakat Kafka güncesinde de, Milena’ya yazdığı mektuplarındakinden çok da farklı biri değil gibi. O mektuplardan aklımda kalan en temel duygu korku olmuştu, aynı korku bu metinde de mevcut. Hayattan, gelecekten, anlaşılamamaktan, kendinden, başkalarından - herkesten ve her şeyden duyulan derin bir korku. Çok kuşatıcı bir şey bu, Kafka’nın yazdıklarını yayınlayamamasına sebebiyet veren şey de en temelde aynı korku bence.

Metnin kimi gündelik detayları biraz sıkıcı olsa da, özü itibariyle Kafka’ya dair çok şey öğreten bir kitap bu. Onun yalnızlığına ve tedirginliğine bir süreliğine de olsa ortak olmak bambaşka bir deneyimdi. Ayrıca bazı öykülerinin taslaklarını da barındırıyor bu günlükler ve nasıl tekrar, tekrar, tekrar yazdığını görebiliyorsunuz, bunu keşfetmek de pek acayipti.

İşte böyle. Ölümünün 100. yılında, bir kez daha iyi ki vardın Kafka - kıymetin geç de olsa biliniyor, ne mutlu.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
insanın zihninin bir kenarında durup arada bir şeyler fısıldaması bile kıymetli...
“İki kişi arasındaki aşk buluşması iki çocukluğun anlaşmasıdır.”

Ünlü Fransız yazarlar Julia Kristeva ve Philippe Sollers’in farklı zamanlarda yaptıkları konuşmalardan derlenmiş bir kitap bu, ismi ile elbette Thomas de Quincey’in ünlü eseri “Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet”e göz kırpıyor. Kristeva da, Sollers de isimlerini çokça duyup hiç okuma şansı bulamadığım yazarlardı, dolayısıyla bu kitap aslında her ikisiyle de tanışma kitabım oldu.

Çok sevdim. İsmini eleştiren çok olmuş, oysa bence şahane bir isim bu. İki insanın birbiriyle uzun, çok uzun süre beraber kalmayı başarması bir sanat çünkü sahiden, en güzelinden bir sanat hem de. Dört bölümden oluşan kitabın “Kafa Denkliği, Gülmeler, Kırgınlıklar” başlıklı ilk bölümü ile “Ötekini Sevmek” başlıklı son bölümü; aşka, sadakatin tanımına, sevmenin biçimlerine, tahammülün dinamiklerine, ikinin bir olması / birde iki olma meselelerine dair nefis içgörüler sunuyor. “Akıntıya Karşı İçsel Deneyim” başlıklı uzun ikinci bölüm beni biraz zorladı, burada biraz fazla felsefi ve takibi güç bir tartışma yürütüyor ikili, özellikle Kristeva’nın psikanalist olmasından kaynaklı olarak yüzdükleri Freudyen sular beni seviyemi aştı ama yine de anlayabildiğim kadarından epeyce keyif aldım.

Benim de üzerine epeyce akıl yürüttüğüm konularda müthiş pencereler açtı bazı konuşmaları. Örneğin şu pasaj, burada da dursun: “Ben her zaman Çin’in yin yang’ına dönerim; iki insan Batı’nın hep düşündüğü gibi tek bir insan olmak için bir araya gelmiyor: Metafizik açıdan, iç içe geçen bir birlik olmalı. Çin perspektifinden baktığınızda, iki kişi iseniz, dört kişisiniz demektir. Neden mi? Onun dişiliği asla benim dişiliğim olmayacak, benim erilliğim asla onun erilliği olmayacak, o halde dört ediyoruz. Saygı ve aşk dolu bir eşitliğin, dört kişi olduğunu bilmesinden ibaret iki kişilik bir diyalog.”

Ne müthiş tanımlama. Özümsemesi de, uygulaması da çok zor belki ama insanın zihninin bir kenarında durup arada bir şeyler fısıldaması bile kıymetli. Romantik ilişkilere dair kafanız iyi anlamda karışsın istiyorsanız, muhakkak bakınız bu kitaba. Arz ederim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
bir insan hikâyesi anlatıyor...
“İbram Abi bu hiç bitmeyecek mi? Ben buraya her şeye yeniden başlamak için geldim. İnsanlarla kavga etmekten bıktım artık. Kuşla, balıkla yaşamak istiyorum.”

Senelerdir birileri bana durmadan “Deli İbram Divanı”nı oku diyip duruyor, neden bunca bekledim bilmiyorum. Vardır bir hikmeti herhalde. Sonunda yolumuz kesişti ve hem kalbimi, hem ciğerimi teslim ettim Ahmet Büke’nin kelimelerine.

50’lerin İzmir’indeyiz, bugün Uzun Ada diye bilinen Köstence’de geçiyor öykü. Bu minik kasaba üzerinden bir iktidar, kapitalizm, hırs, talan, açgözlülük, adaletsizlik öyküsü anlatıyor Büke. İçinden geçtiğimiz günlerde okumak ayrıca acayip oldu, küçük Köstence oldu benim zihnimde kocaman bir İstanbul - isimler, partiler, araçlar değişiyor da insanın gaddarlığı aynı öyküyü başka zamanlarda yeniden ve yeniden yazmaya devam ediyor işte.

Ada halkınca avlanmasının günah olduğu düşünülen yunusları avlamanın ne kadar kârlı olacağını fark eden bir taşra müteşebbisi tüm devleti harekete geçiriyor; valisinden savcısına, imamından polisine herkesi seferber ediyor, adalıları o yunusları avlamaya ikna ediyor. Adanın delisi İbram da işte bu dönemi anlatıyor.

Ama ne anlatmak. Ben kitaplarda başka diyarlara gitmeyi seven biri olarak daha çok çeviri metin okuyan biriyim malum - ama insanın kendi dilinde, o dilin tüm imkanları kullanılarak yazılmış, aynı lezzette çevirilmesi imkansız bir metni okurken aldığı haz da bambaşka şüphesiz, Deli İbram Divanı’nı okurken bunları düşündüm tekrar ve tekrar. Doğayla iç içe yaşayan insanların bilgeliğini Ege ağzıyla öyle bir anlatmış ki Ahmet Büke, bazı bölümleri içmek istedim resmen.

Hele ki o avın anlatıldığı bölümler... Evet bir insan hikâyesi anlatıyor Büke; Osman’ı, Leyla’yı, Yusuf’u, Balıkçı’yı, Asım’ı, Aynur’u anlatıyor ama benim için bu romanın baş kahramanı o isimsiz ve kadersiz yunuslar olacak her zaman. Yunuslara dair yazdığı bölümler beni mahvetti, korkudan büyümüş gözlerini gördüm, inlemelerini işittim resmen.

İnsan ne kötü, ne vahşi. “Vahşet”i uygarlaşmamış, yabani bir şiddet biçimi gibi tanımlıyoruz oysaki insan uygarlaştıkça vahşileşiyor, okurken sürekli bunu düşündüm.

İşte böyle. Çok, çok çarpıldım.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
iyilik-kötülük meselesini güzelce didikleyen bir metin...
“Hiçlikte her şeyi bulacağım.”

Bence artık biliyorsunuz, Shakespeare külliyatını eksiksiz okumak diye bir amaç peşinde ilerliyorum. Vaktiyle en bilinen eserlerini okumuştum sadece; şimdi tüm külliyatı, eskiden okuduklarım da dahil olmak üzere en baştan okuyorum. Bu seferki durağımız da kendisinin görece az bilinen tragedyalarından biri, Atinalı Timon.

Çok da iyi bulunmayan pek çok Shakespeare metni gibi bununla ilgili de türlü tartışmalar var, aslında o yazmadı bu başkasının metni, başkası başladı o bitirdi, o başladı başkası devam etti vs. Mina Urgan’ın şahane ön sözünde hepsine değiniliyor. Yaygın kanaat Shakespeare’in metni yarım bırakıp, düzeltmeden o sırada üzerinde çalıştığı bir başka metne, Kral Lear’a odaklandığı yönündeymiş. Okuduklarımdan anladığım kadarıyla son derece olası.

Sahiden ham bir hali var Atinalı Timon’un. Karakterler, yine ön sözde belirtildiği gibi, karakter değil de, metafor gibiler; bir şeyleri temsil etmek üzere metnin içindeler, temsil ettikleri şeyler çok net, kendileriyse öyle değil. Belki Shakespeare bu metin üzerinde çalışmaya geri dönse karakterleri somutlaştırıp derinleştirecekti, bilemiyoruz. Şu haliyle arka arkaya sıralanmış olaylar dizisi gibi, bu kadar kısa bir metin için korkunç bir olay enflasyonu var ama karakterlerin duyguları, motivasyonları, dertleri, arzuları yeterince açılmamış.

Tüm bunlara rağmen, Shakespeare okumak Shakespeare okumak tabii ki; her şeye rağmen son derece lezzetli bir metin bu. Zengin ve cömert Timon’un varını yoğunu yitirdikten sonra yapayalnız bırakılmasıyla beraber sürüklendiği nihilizm ve insanlara duyduğu öfke çok iyi anlatılmış. Ve Shakespeare’in “iyilik etmek” meselesi üzerine düşünmeye daveti de hala geçerli bence - neticede iyilik edince aldığımız hazdan ötürü yapmaz mıyız pek çok iyiliği? Hal böyleyken, “gerçek iyilik” diye bir şey var mıdır, nasıl tanımlanabilir o?

Her zamanki gibi insan olmanın binbir karmaşasına dair, iyilik-kötülük meselesini güzelce didikleyen, bence biraz da hakkı yenmiş bir metin Atinalı Timon. İnsan sevmemekte çok haklısın ayrıca Timoncuğum, hakkını teslim etmeden bitirmek istemem. Arz ediyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
küçücük detaylar ne çok şey söylüyor...
"Hiçbir zaman anne olmayacaktım, ama bu, asla çocuk doğurmayacağım anlamına gelmiyordu. Doğuracaktım, ama onlara asla annelik yapmayacaktım. Sürüsüyle çocuk doğuracaktım; kafamdan, koltukaltlarımdan, bacaklarımın arasından çıkacaklardı; bir sürü çocuk doğuracaktım, asmadan sarkan üzümler gibi sarkacaklardı benden, ama onları bir Tanrı gibi kayıtsızca yok edecektim. Sabah çocuklar doğuracaktım, öğlen onları içimden gelen suyla yıkayacak, gece ise yiyecektim, bütün halde, tek lokmada yutacaktım onları. Bir var, bir yok olacaklardı."

Ay bu nasıl sert, nasıl güçlü, nasıl lezzetli, nasıl hırpalayıcı bir metin, nasıl müthiş! Annemin Otobiyografisi, Karayiplerde bir ülke olan Dominikalı yazar Jamaica Kincaid'in okuduğum ilk eseri oldu. Öncelikle - ne muhteşem bir kitap ismi o? "Annem ben doğduğum an öldü" diye başlıyor kitap. Anlatıcımız Xuela, doğduğu andan itibaren tüm hayatını anlatıyor bize ve metin gitgide hiç tanımadığı annesinin otobiyografisine dönüşüyor sahiden.

Xuela kaskatı, sevgisiz bir kadın, Kincaid bence bu kadar sert ve buz gibi bir insanı konuşturup onun okurda bir duygu yaratmasını becererek zaten muazzam bir başarıya imza atıyor. Bu son derece keskin, köşeli, bağımsız, sert, soğuk kadının kelimeleri insanın yüreğine saplanıveriyor.

Bir yandan öyküsünü anlatırken bir yandan da sömürgecilik, cinsiyet meselesi, iktidar, ırkçılık, adalet, kilise, ahlak... Hepsini ince ince yerle bir ediyor, hiç büyük laflar etmeden, sadece sakince konuşan o anlatıcının bakışları ve sözleriyle. Çok kişisel bir şey anlatırken müthiş politik bir çerçeve çizmeyi başarıyor. Küçücük detaylar ne çok şey söylüyor - örneğin babasının hep üniformalı gezmesine dair yazdıklarını hiç unutmayacağım.

O kadar çok yerin altını çizdim ki elemek zor ama şu pasajı da ekleyip bitireyim: "Cahil bir adam değildi, adalet duygusu vardı, neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlayabilecek biriydi. Hatta cesur olduğu bile söylenebilirdi, kendini suçlayabiliyordu. Ne var ki kendinizi suçlamanız kendinizi bağışlamanız anlamına gelir ve insanın başkalarına karşı işlediği suçlar nedeniyle kendisini bağışlamak gibi bir hakkı yoktur."

Çok, çok sevdim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir