Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
uzun bir mektup gibi bu kitap...
“Gençlik bazılarına hayatın armağınıdır, bazılarınınsa tek çaresi onu çalmaya çalışmaktır.”

Üf! Pek övülen genç (hatta gencecik!) Fransız yazar Edouard Louis boşa övülmüyormuş. Kendisiyle 51 sayfalık minicik metni Babamı Kim Öldürdü ile tanıştım ve ilişkimizin uzun yıllar süreceğini şimdiden biliyorum.

Bir kitabın nasıl her kelimesi yerli yerinde olur, nasıl tek bir fazlası olmaz, nasıl derdini böyle doğru bir yerden, insanın içine bunca işleyerek anlatabilir? Hayranlıkla okudum.

Toplumlarımızda, kültürlerimizde bozuk, zehirli, ölümcül ne çok şey var. Her kuşak bir yerden zehirlenip, kendi yetiştirdiği bir sonraki kuşağı başka bir yerden zehirliyor. Louis’in babası kendi alkolik babası gibi oğlunu dövmüyor ama başka tür bir erkeklik fikriyle zehirliyor, kimliksizleştiriyor oğlunu. Şöyle yazıyor Edouard Louis: “Tuhaf aslında, babanın şiddetine sürekli tanık olduğun için asla şiddete başvurmayacağını tekrarlar dururdun, takıntı gibiydi sende, çocuklarına asla vurmayacağını söylerdin. Şiddet her zaman, sadece şiddet üretmez. Uzun zaman şu cümleye inanıp tekrarlayıp durdum zihnimde: Şiddet şiddetin sonucudur. Yanılmışım. Şiddet bizi şiddetten kurtardı.”

Louis’in babasına yazdığı uzun bir mektup gibi bu kitap. Bir tür hesaplaşma. Tüm hesaplaşmalar gibi bir anlama, anlatma, anlaşılma, iyileşme ihtiyacı da aslında. Yıllarca oğlunun eşcinselliğini kabul edememiş, kendi mutsuzluğunu ona boca etmiş babasını anlama, onunla barışma girişimi. Babasının yaşayamadığı hayata ağıt bir yanıyla, o yaşanamamış hayatın isimleri herkesçe bilinen isimsiz sorumlularına, siyasetçilerine dair bir suç duyurusu. Yıllarca fabrikada korkunç koşullarda çalıştıktan sonra iş göremez hale gelen, ardından da son yıllarda “devleti küçülteceğiz” diye sosyal yardım politikalarını bir bir rafa kaldıran herkese; Hollanda, Sarkozy, Chirac, Macron; “sizler katilsiniz” diye bağıran bir metin.

Yer yer Jean-Louis Fournier’nin “Asla Kimseyi Öldürmedi Benim Babam”ını anımsatan ama bence ondan çok çok daha güçlü bir kitap bu. Çünkü kişisel olanı toplumsal olana bakmadan anlayamayacağımızı mükemmelen anlatıyor. Ve bunu sadece 51 sayfada beceriyor. Büyük bir saygı ve hayranlık duydum. Ne diyebilirim ki.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
bir gizem olduğu için metin sürükleyici...
“Genç olmanın en iyi yanı gergin cilt değil, umut. İnsan her gün yeni bir şey yaşama umuduyla uyanır, hayal edemediği ama gerçekleşmesi gereken o büyük olay her saat, her dakika gerçekleşebilir. Bende bu umudun öldüğü günü anımsayamıyorum artık, yoksa hâlâ tam olarak ölmedi mi? Hâlâ tutunduğum bir şey var ya işte: Yalnız olmayan bir kuş çizmeyi günün birinde başaracağım.”

Duvar’ını okuyup vurulduğum Marlen Haushofer’in bir başka romanı nihayet dilimize çevrilince hemen başladım okumaya, zira bu kadını daha yakından tanıma konusunda güçlü bir arzu duyuyorum. Yazarın 1969’da yayımlanan son kitabı Çatı Katı, Duvar’a benzer bir zihin ve duygu dünyasında geçen, bir anlamda kardeş metni diyebileceğim bir kitap.

47 yaşında bir kadının bir haftasını okuyoruz metinde. Annesi ve babasını erken yaşta kaybetmiş ve vaktiyle kocasına onu kurtaracak bir halat gibi tutunmuş bir kadın bu. Ancak hayatlarının bir noktasında bir kırılma olmuş, bunu metni okudukça öğreniyoruz, spoiler vermeyeyim şimdi ve o kırılmadan sonra her şey bambaşka bir surete bürünmüş. Olaysız, sakin, biraz da hissiz hayatları akıp giderken kadın her gün birtakım mektuplar almaya başlıyor; mektupların içindeyse kendisinin seneler önce tuttuğu ve kaybolduğunu sandığı günlükler var. Bu gizemli mektupların hatırlattıklarıyla beraber biz de kadının öyküsünü öğreniyoruz yavaş yavaş.

İçinde insanı meraklandıran bir gizem olduğu için metin sürükleyici, ama alışık olduğumuz türden, sırtını olaylara yaslayan bir sürükleyicilik değil bu, onu söyleyeyim. Zihninin içinde gezindiğimiz anlatıcımız insanda acıma-şefkat-hayranlık karışımı bir duygu yaratan, fena halde kafa karıştırıcı bir kadın ve iç sesi bir yanıyla çok tekinsiz, bir yanıyla çok çocuksu.

Duvar kadar çarpılmadım ama Haushofer’in sahiden çok özgün bir sesi olduğuna ikna olmamı sağladı bu kitap. Kadınlık deneyimi konusundaki kavrayışı ve bunu aynı anda hem rahatsız edici hem poetik biçimde anlatabilmesi bence çok, çok etkileyici.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
okuduğum için mutluyum...
“Gelecekteki ilişkilerim açısından vahim sonuçlar doğuracak önemli bir ders bu. İnsan reddedilmenin ıstırabına âşık olabilir, onu can sıkıntısına karşı kalkan olarak kullanabilir, yuva belleyebilir ve sonunda aşkın olağanüstülüğünün kanıtı olarak görebilir.”

Kendi kuşağımın kadınlarının seslerini işitmeyi, yazdıklarını okumayı her zaman seviyorum; Anna Pazos’ün Rüzgarı Beklerken’ini de bu heyecanla aldım elime. Sevmedim diyemem ama umduğum ışıltıyı da bulamadığımı belirtmem gerek.

1991 doğumlu Katalan bir yazar ve belgesel yönetmeni Pazos. Üniversitedeyken Erasmus için Selanik’e gidişiyle başlıyor anlatı, sonra da hayatının türlü dönemlerinde yaşadığı veya uzun zaman kaldığı şehirlere, o şehirlerle kurduğu ilişkiye odaklanıyor. Kudüs, İzmir ve New York bunların başında geliyor. Metni okurken beni rahatsız eden şeyin adını aslında son bölümde koyabildim: Pazos çok ayrıcalıklı. Ailesini anlattığı son bölümde anlıyoruz ki varlıklı bir aileden geliyor ve tüm bu seyahatleri ve hem fiziksel hem ruhsal sürüklenmeleri yaşayabilme lüksüne sahip olabilmiş bir genç kadın; ayıp belki ama bu benim sınıf kinimi azıcık tetikledi ne yalan söyleyeyim.

Kitabı okurken hem yakınlık hem yabancılaşma hissettim, bu açıdan tuhaf bir deneyimdi, yabancılaşmamın sebebi işte bu sınıfsal farklılığımızmış, onu anladım. Yakınlığın sebebiyse anlaşılır: dünyanın aynı döneminde, aynı belirsizliğin içinde, aynı insanları dinleyip okuyarak (Leonard Cohen, Lorca vd.) kendimize bir yer bulmaya çalışmışız.

Okuduğum kimi eleştirilerde yazarın dilinin kuru olduğu itirazına sıkça rastladım, tuhaf ki bana öyle gelmedi, aksine yalın ama lezzetli buldum. Bence anlatma biçimindeki sahicilikte bir sorun yok, sadece dediğim gibi anlattığı bazı “dert”ler biraz lüks dertler gibi geldi bana. Yine de özellikle Kudüs deneyimlerini ve mültecilerin tecrübelerini anlattığı, anlamaya çalıştığı bölümleri okumak ilgi çekiciydi ve yazarı bu açıdan epey cesur bulduğumu da söylemem lazım. Modern çağda bağlanmaya duyduğumuz ihtiyaca dair de oldukça iyi akıl yürütmeler olduğunu belirteyim kitapta.

Umduğumu tam olarak bulamamış da olsam, okuduğum için mutluyum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
bir anlamda bu coğrafyanın da öyküleri bunlar...
“Garip bir turistik cazibe merkezidir acı. Dünyanın bir yerlerinde büyük trajediler için giriş ücreti alınır. Birine yıllarca işkence yapılan evler, birilerinin topluca kurşuna dizildiği okullar, tren enkazları. Anneannemin yarasına bedava giriliyordu.”

Bulgar şair ve yazar Yordanka Beleva ile tanışma kitabım oldu Keder. Minicik, küçücük öykülerden müteşekkil bir seçki bu, hiçbiri 5 sayfayı geçmeyen ama insanın içine içine işlemeyi beceren öyküler. Ne kadar güçlü bir kalemi varmış hanımefendinin; çok şaşırdım, çok etkilendim. Kimi kentten, kimi köyden türlü öyküler anlatıyor Beleva, hepsinin ortak noktası ise içlerine sinmiş hüzün ve yalnızlık. Kavuşamayan, anlaşılamayan, terk edilen, yalnız kalan insanların hikâyelerini okuyoruz. Hüzünle kol kola yürüyen bir şefkat de var tüm öykülerde. Beleva kelimelerini tasarruflu kullanıyor, bu sayede de her bir kelime insanın kalbine saplanıveriyor.

Anlattıkları sadece bireysel acılar da değil, toplumsal olayların, siyasi yarılmaların, savaşların da sesini duyuyoruz arka planda. Onların insanlara neler ettiğini. Bulgar toplumunun bizimkine yer yer ne çok benzediğini de fark ediyor insan okurken, bir anlamda bu coğrafyanın da öyküleri bunlar.

Kısacık öykülerden zihnimde bir sürü karakter kaldı, ne maharet bunu başarabilmek. Madam Güneş, resim öğretmeni, isimsiz anneanne, bir yılı eksik olduğu için evlenememiş buruk adam... Hepsini hatırlayacağım.

Kitaba adını veren öyküden şu çok sevdiğim pasajı da eklemek isterim: “Keder Türkçe bir sözcük, acı anlamına geliyor. Bir zamanlar eski Türkler bir insan öldüğünde yakınlarına tam olarak kırk acı miras bıraktığına inanırlarmış. Ölümden sonraki kırk günün her biri için birer tane. Günler geçtikçe acıların sayısı da azalırmış ama sonuncusu sonsuza dek kalırmış.”

Şahane bir tanışma oldu benim için. Umarım yazarın diğer kitaplarını da Türkçede okuma şansına erişiriz.
Yanıtla
1
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
enfes öyküler hepsi...
"Fuentes'in dünyasında gövdenin temel bir işlevi vardır. Soğuk, sıcak, insanın sabrını tüketen cinsel istek, yorgunluk, hemen bastırılmayı bekleyen doğrudan ve aceleci duygular ve en ince, en karmaşık olanlar: istek ve hayal, coşku ve yanılsama alaşımları, yanlışları, sezgileri... Cinsel duygu ve onun azgın yoldaşı imgelem en başta gelir. Fuentes için kadın ve erkek yalnızca arzunun iki basit izdüşümü değil, suç ortağı ve düşmanlarıdır. Hayalet, gövdeden daha az gerçek değildir, hayalet canlanır; ona dokunuruz, o da bize dokunur - bizi yırtar. Gövde gerçektir ve bize verdiği açımlama, hayvansal ya da tanrısal, insanlık dışıdır: Bizi bizden koparır, bir başka, daha bütün bir hayatın ya da ölümün kucağına atar. Gövdeler, duyarlı hiyerogliflerdir. Her gövde bir erotik eğretilemedir ve bütün eğretilemelerin anlamı hep aynıdır: ölüm."

Bu uzun pasaj, Octavio Paz'ın Fuentes'in öykü derlemesi "Körlerin Şarkısı"na yazdığı leziz sunuş metninden. Şöyle devam ediyor Paz: "Erotizm, dehşetten ayrılamaz ve Fuentes dehşette kendini aşar: erotik ve grotesk." Ne zaman Fuentes'in adı geçse ağzımdan çıkan "bence en güzel, en gerçek, en tutkulu sevişmeleri o yazıyor" cümlesinin temellendirmesi gibi; benim ifade edebileceğimin 10 katı daha güzel ifade ettiği ve Fuentes edebiyatının tenle ilişkisini müthiş şekilde tanımladığı için bu cümleler burada dursun istiyorum.

Fuentes'in erken dönem öyküleri ile ünlü novellası Aura'yı içeren Körlerin Şarkısı'nı çok sevmiş olmama şaşıracağınızı sanmıyorum. Aura'yı ayırmak isterim - diğer öykülerden farklı ve çok, çok daha güçlü. (Aura'yı ayrı bir kitap olarak da basmıştı Can Yayınları bu arada.) Mistik, gizemli Aura'da bildiğimiz, tanıdığımız, epik metinler ustası Fuentes'in izlerini görmek mümkün, diğer öyküler ise biraz daha sakin ve Fuentes'in alıştığım tarzının görece dışındalar. Ama nasıl kuvvetli metinler hepsi, nasıl. Ben Fuentes'in tüm eserlerinde baş kahramanın Meksika olduğunu düşünürüm hep, burada da öyle. Bu insanın içine işleyen tuhaf, sarsıcı öykülerin de hepsinin arkasına yerleşmiş bir Meksika fikri var.

Unutmaya, aşka, ölüme, gizlere, saplantıya, arzuya dair enfes öyküler hepsi. Canım Fuentes. Canım.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
etkileyici, kuvvetli, iz bırakan bir metin...
"Fakat insanlar tesadüfleri kabul edemiyorlar sanki. Ruhlarımız tesadüfler dizisine, yani sonsuzluk fikrine dayanacak kadar güçlü değildir. Doğum tesadüfü ile ölüm tesadüfü arasına sıkışıp kalmış hayatlarımız boyunca, irade diye adlandırdığımız şeyin aracılığıyla meydana gelen birkaç olayı sayarak, bunların sonucunda içimizde ortaya çıkan tutarlı şeyi 'karakter' ya da 'hayat' diye adlandırarak kendimizi avuturuz. Çünkü başka türlüsünü düşünemeyiz."

Japon yazar Şohei Ooka'nın meşhur kitabı "Anız Ateşleri" etkileyici bir savaş anlatısı. II. Dünya Savaşı sırasında Filipinler'de bir adaya başarısız bir çıkartma yapan Japon ordusundan sağ kalmayı başaran az sayıdaki askerden biri olan anlatıcımız Er Tamura, savaşın insanı nasıl paramparça ettiğini yalın, derinlikli ve elbette epey acıklı biçimde aktarıyor okura.

Veremli olduğu için bölüğünden atılan ama yeterince hasta olmadığı ve yanında erzak bulunmadığı için de hastaneye kabul edilmeyen ve dağlarda kendi başına hayatta kalmaya çalışan Tamura'nın öyküsü, zaten başlı başına savaşın korkunç acımasızlığını ortaya koymak için yeterli. Ancak Tamura, sadece savaşın öldürdüğü, yaraladığı, yıktığı bedenlere değil, zihinlere dair de konuşuyor. Yapmak zorunda kaldığı şeylerin ruhuna ve aklına neler yaptığını da anlatıyor; yeryüzünde bulunmasının amacını, Tanrı'yı, inanma ihtiyacımızı, insan olmanın, aşkın, arzunun doğasını, çaresizliği, ölüm / öldürme fikirleriyle ilişkimizi, korkunun dinamiklerini sorguluyor.

Bir savaş kitabı olduğu kadar "anlam"a dair de bir kitap bu dolayısıyla. Savaş gibi tüm anlamları yıkıp geçen bir şeyle yüzleşen birinin kendi öz benliğinin bile anlamını yitirmesinin öyküsü. (Dediği gibi: "Savaşı bilmeyen insanlar yarı yarıya çocuktur.”)

Bana biraz Curzio Malaparte'nin Kaputt'unu anımsattı. Kaputt kadar etkileyici bulmadığımı söylemem lazım, o kitabın dehşetini ve kuvvetini hayatım boyunca unutamayacağım. Ama Anız Ateşleri de etkileyici, kuvvetli, iz bırakan bir metin. Okuyup sevdiyseniz Kaputt'a da muhakkak bakınız diyerek bitireyim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
özgün, güçlü, özel bir kitap...
"Evleri, onların bana anlattığı şeyleri severim, evlere temizliğe gitmeye aldırmayışımın bir nedeni de bu. Benim için kitap okumaktan farksız."

Çok övülen Lucia Berlin öyküleri derlemesi "Temizlikçi Kadınlar için El Kitabı"nı bitirdim. Bu kitaba "öyküler" demek doğru mu emin değilim - ne fark eder diyeceksiniz; eder bence. Şöyle izah etmeye çalışayım: bir kitabı elime öykü okuma beklentisiyle aldığımdaki hissim ve roman okuma beklentisiyle aldığımdaki hissim farklı oluyor. Bu kitap öykülerden müteşekkil değil gibi - yineleyen karakterler, aynı insanlar, birbirine çok benzeyen kişiler.

Hâl böyle olunca insan bir süre sonra tekrara düşüyor gibi hissediyor. Bu bir öykü derlemesinden çok, kronolojik ilerlemeyen yahut sayfaları karışmış bir roman hatta bir otobiyografi gibi daha ziyade. Bu bilgiyle okusam bence başka türlü bir tat alırdım. Zira kitabı bitirdiğinizde aslında Lucia Berlin'in hayat hikâyesine dair basbayağı bir fikir edinmiş oluyorsunuz. Açıkçası bir öykü kitabında aradığım çeşitliliği, zenginliği bulamamış olmak beni biraz üzdü.

Bu temel eleştirinin ötesinde, evet, aldıkları övgüyü hak eden kuvvette metinler bunlar. Zor bir iş yapıyor Berlin: çok trajik hikâyeleri, asla dramatik olmadan anlatmayı beceriyor. Neredeyse acımasız diyebileceğimiz bir mesafeden konuşuyor, üstelik bahsettiği korkunç hüzünlü öykülerin pek çoğunun kendi hayatından kesitler olduğunu düşününce bu yaptığı iyice hayranlık uyandırıcı.

Yoksulluk, bağımlılık, sosyal adaletsizlik, umutsuzluk, hayal kırıklığı ile örülü öyküler okuyoruz. Bu kişisel trajedileri toplumun ve sistemin nasıl mümkün kıldığını da bence çok net şekilde çerçeveliyor - hiçbirimizin çaresizliği sadece kendi çaresizliğimiz değil aslında, "başarısızlık"larımızın çoğu bir büyük çarkın çıktıları. Hayatı boyunca bağımlılık sorunu yaşayan ve kenar köşe işlerde çalışarak var olmaya çalışan bir kadının içinde böyle bir yazar barındırmış olması ve bunun ancak ölümünden 11 yıl sonra tüm öyküleri yayınlanınca anlaşılabilmiş olması da dediğim şeyin bir örneği aslında.

Özgün, güçlü, özel bir kitap. Tanıştığımıza sevindim Bayan Berlin.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
DEB (Dikkat eksikliği bozukluğu)'in bir öğrenme yetersizliği, disleksi veya zekâ düşüklüğüyle bağlantısı yok. Aslında DEB'e sahip çoğu insan oldukça akıllı ancak akıllılık kafalarının içerisinde karmakarışık bir hâlde. Düz bir çizgide ilerleyebilmek için karmaşıklığı çözmek, onların devamlı olarak uygulayabileceklerinden daha fazla sabır ve azim gerektiriyor.
Kitapta DEB'in etiyolojisinin her şeyden önce genetik olduğunu ileri sürülüyor. Çevresel faktörlerin bunu daha kötü hâle getirebileceğini ancak bu sendroma sebep olmayacağını açıklanıyor.
Kitapta hastalara dair (yetişkinlerin ve çocuklar) örnek vakalar ile sendromun belirtileri ve bu durumla nasıl baş edileceği veya bu şekilde nasıl yaşanabileceği açıklanıyor. Ayrıca bazı ilaçlara, onların içeriğine ve tedavi yollarına yer veriliyor.
DEB olan biri olarak kitabı okumaya gayret etmek biraz ironik. Ama şunu söyleyebilirim ki her iki yazar da DEB'e sahip:)
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kısa ve akıcı bir kitap arayanlar için Çingene iyi bir tercih. / 1887 Osmanlı

Ahmet Mithat Efendi’nin geniş külliyatı içinde yer alan, Letâifi-i Rivâyât serisinin bir parçası olan bu eser, farklı dünyalara ait iki insanın hikâyesini anlatıyor.

Soylu bir genç olan Şems Hikmet Bey’in bir çingene kıza olan aşkı üzerinden, sınıf farkları ve bu farkların insan hayatına etkileri etkileyici bir şekilde işleniyor. “Gereken eğitim verilirse bir çingene, soylu biri olabilir mi?” sorusu da okuru düşündürüyor.

Hem sade dili hem de düşündüren konusu ile keyifle okunacak bir klasik.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
‎Bu yazılanlarda genel anlamda varlığa, özel anlamda insana, doğaya, tüm canlılara, değerlere ve kültürlere yönelik bir hassasiyet taşındığını görmekteyiz. Ne şehir hayatına bir özenti, ne de taşra ve köy hayatına sarfınazar bir hal taşınmaktadır. Yazar ziyadesiyle, kalbe dönük bir yaklaşımdadır. Mamafih, kitap içeriğindeki bütün bu deneme yazıları arasında senkronik bir duygudaşlık hali kendisini hissettiriyor. Bu yazılanlar, insanımızın arifane yönünü, medeniyetimizin kültürel değerlerimizin ve coğrafyamızın kadim hub cemalini ortaya çıkarıyor adeta. Böylelikle bu anlatımlar da konuların muhasebe ve muhavere hallerini de temaşa ediyoruz. Maalesef ki acıların, hüzünlerin ve savaşların yaygın olduğu bir coğrafyada yaşıyoruz. Huzurun ve barışın mahdut olduğu bir yer Anadolu. Bütün bu anlatımlarda hayatın temaşa ve inkişaf halini de okumaktayız.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir