Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Büyük Balık
Tim Burton filmi kendi aleminde çekmiş, roman yine büyülü ama filmi kadar değil. En azından filmi kadar masallı değil. İki ayağı değil de bir ayağı yerden kesilmiş bir Edward var, geri kalanı aynı. Çocuğun diğer kadını sorgulaması, babasını sorgulaması burada yok, mesele sadece olağanüstülükle bürünen bir yaşamı çözümlemeye çalışmak. Edward ölüm döşeğindeyken gerçek yaşamı hakkında ne söyleyebilirse o kadarı. Pek bir şey de söylemiyor. Rüyasında görüyor onca gerçek dışı tanıdığını, tanıştığını söylediği. Geliyorlar, bahçeyi şenlik yerine çeviriyorlar ve Edward gücünü toplayıp cama gelirse çılgınca bir alkış kopuyor, tezahüratlar, ıslıklar, Edward selam verip yatağına geri dönüyor. Yorgun, kurduğu onca masal, yaptığı onca espri yaşamını çekip götürmüş gibi.
Her yaşamın bir mucize olmasıyla ilgilidir, daha doğrusu bu bilginin farkında olan nadir insanlardan birinin bu bilgiyle ne yaptığıyla ilgili. Çocuğunun anlatıcılığında ilerleriz ama çocuk -adam aslında ama yaşayan bir mitin dünyasına bir kez girince zamanın ortadan kalktığını düşünüyorum- babasının hikâyelerinin çemberinde büyümüştür, Edward'ın dili haline gelmiştir. Kendi kişiliği oluşurken yeterli özgürlük alanına sahip olduğunu sanmıyorum, dünyayı kurgulayıp ortaya bırakan babanın gölgesinde süren yaşamdan biraz olsun kurtulabilmek, belki de o yaşamı parçalayıp kurtulmak ister gibidir, babasına sorduğu soruların temeli budur. O dünyayı parçalama şansını elde ettiğinde karşısında ölmek üzere olan bir baba vardır, parçalayamaz ve o da bir fıkra anlatır, babası gibi. Babasının oğlu.
Sondan başlar, Edward'ın mite dönüşmek üzere olduğu göl kenarında. William, babasının geçirdiği dönüşümü görünce yaşamın ucuna geldiklerini anlar. Göl kenarı, mavi ve yeşil. Edward çocukluğunu hatırlar ve William'ın gözlerinin önünde imgeler uçuşur; küçücük bir oğlan, yapraklar, yetişkin bir adam, denizler, balığa dönüşmek üzere olan yaşlı bir adam, göl. Artık açık denizlere çıkacak zamanı ve gücü olmayacaktır, onun için göl yeterlidir.
Başa... Son kırk yılın en kurak yazında, Alabama'da doğan Edward, doğumuyla birlikte yağmuru da peşinde getirir. Mucizevi oğlan. Hiç kar yağmayan kasabaya Edward dokuz yaşındayken kar yağar. Yollar kapanır, binalar görünmez olur, kardan adamların medeniyet kurma zamanı gelmiştir. Edward ve babası bin bir zorlukla okula ulaşırlar, saatler boyunca çabalayıp yorulmuşlardır. Edward ödevini unuttuğunu fark edip eve geri dönmek için yola koyulur. Sorumluluk mu, ne bu? Maceraya atılmasının sorumluluklarının önüne geçmediğini, sorumlulukları yüzünden olduğunu mu gösterir? Yaşam onun için gerçekten büyülüyken belki ikisini birden yürütebiliyordu ama büyüdükçe, dünyanın pek de ahım şahım bir yer olmadığını gördükçe kendi masallarını yaratma ihtiyacı hissetmiş ve sorumluluğu tavsatmış olabilir. Edward aslında bir çocuğun heyecanını taşır; kolaylıkla aşık olup aşkını bir masala dönüştürebilir, ailesiyle birlikte mutluluk içinde yaşarken gidip görmediği yerlerin özlemiyle tutuşup kimseye haber vermeden yollara düşebilir. Yerleşik yaşama, yerleşik ilişkiye gelememek. Nedir? Doyumsuzluk? Hep daha fazlasının olduğunu bilmenin huzursuzluğu? Mutluluk arayışı, yeninin heyecanı, bilinmeyenin gizemi, nedir çekici olan? Edward için hepsi. Gidişlerinin hesabını vermemiştir, son anlarında bile vermemiştir ve yaşamının ürettiği miti görürüz sadece, iç dünyası hakkında pek bir bilgi sahibi olamayız. Zaten niyet edilen bu olmadığı için problem yok, bize bir hikâye anlatıldığına göre takip etmeliyiz.
Aralarda Edward'ın muhteşem yeteneklerinin anlatıldığı küçük bölümler vardır, bunlar da çok güzel. Hayvanlarla konuşması, doğayla iletişimi, okuduğu binlerce kitap... Kasabaya kendini sevdirmesi bile başlı başına bir mucize aslında, Ashland bu genci seviyor çünkü bu genç herkesi seviyor. Kolayca olacak bir şey değil bu. Herkesi sevdiği için herkes de onu seviyor. Sandra'yla tanışması, sığır heriften kurtulması, iş yaşamında başarılı olması, her şey insanları sevmesi sayesinde gerçekleşir. Filmle arada birkaç fark var, onları söyleyeyim. Yukarıda izlediyseniz sığırla dövüşmüyor, romanda dövüşüyor. Sığır çok kuvvetli, canavar gibi ama kendisi de az değil, babasının çiftliğinde çalışa çalışa kuvvetlenmiş. Herifi deviriyor, Sandra'yla evleniyor. Sandra'nın babası da bir çeşit Edward, iyi anlaşıyorlar. Başka, şey, şu aşk olayı o kadar deşilen bir mevzu değil. William gidip kadınla konuşmuyor mesela romanda. Anlatmayayım.
Baştan kurulan ölüm bölümleri var, dört kez sanırım. William'ın anlatıcılığında dört farklı zamanda Edward'ı görürüz. Yaşamıyla, dinle, siyasetle alakalı mevzuları tekrarlarda anlatır ve anlatmaz. Bazı günler inançsız, bazı günler inançlı olduğunu öğreniriz. Oğluna hayat dersleri vermektense hikâye anlatmanın daha iyi olduğunu düşünür, söyler. Sanırım mutsuzluğunu perdelemek için yapıyor bunu; belli belirsiz bir şekilde babasının alkolik, ağır alkolik olduğunu söyler. Sadece iyi şeyler hatırlanıyorsa uzun vadede, o zaman babasının kötü yanlarından hiç bahsetmemesi, hatta yaşanmış olabilecek travmaların sessizliği çok şey anlatır. Sürekli bir gitme, keşfetme isteği ve hikâye anlatıcılığı... Çok kötü şeyler yaşandığını, Edward'ın bu şekilde aklını kaçırmadan yaşamını sürdürebildiğini düşünüyorum.
Maceraları hakkında söyleyecek sözüm yoktur. Hepsi çok heyecanlı, acılı ve mutluluk verici. Devle kapışması, kimsenin kurtulamadığı kasabadan kurtulması, modern dünyaya uyum sağlaması ve tabii dünyayı kendine uydurması, bir dünya hikâye. Asla Kimseyi Öldürmedi Benim Babam'la birlikte okunmalı, olabilmiş ve olamamış iki baba kıyaslanmalı. İkisi de aynı ruha sahip ve ikisi de mitik.
Ne diyeyim, filmini seven alıp okusun, okumayı seven zaten okusun.
Yanıtla
4
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Olanaksızın Fiziği
Kaku çok meşhur bir fizikçi, Sicim Teorisi ve muhtelif teoriler hakkında kafa patlatmış, patlatmakla kalmayıp çalıştırmış, mesela lise yıllarında evinin garajında parçacık hızlandırıcı yaparak Harvard'a tam burslu olarak girmiş. Bu sırada Star Trek ve türevlerini izlemiş, Heinlein ve Asimov gibi ustaları okumuş, bu kurgulardaki zamazingolara kafa yorar olmuş. Dünya çapında bir fizikçi olmasının başarısı bir yana, bizim gibi amatör bilimcilere ve meraklılara fiziği, uzayı falan anlatarak amme hizmeti yapmıştır, bu konuda Sagan gibi, Tyson gibi eli sıkılası bir abimizdir. Mevzuları son derece basitleştirir, eğitimsiz bir zihnin değerlendirebileceği hale getirir. Bu incelemesinde olanaksızı tanımlar ve inceler. Işınlanma, zaman yolculuğu, paralel evrenler gibi pek çok ilginç konu hakkında anlaşılır açıklamalar yapar. Ben şahsen anladım ama her şeyi anlatamayacağım, çok ilginç bölümleri alıp teknik mevzuları okura bırakacağım.
Olanaksızın göreceli olduğunu söyleyerek başlar Kaku, bilim adamları pek çok şeyin olanaksız olduğunu söylemişlerdir çünkü onların zamanında bilimsel gelişmeler bazı olanaksız şeylerin olanaklı olabileceğini göstermemişti. Lord Kelvin'in çıkışları meşhur, kendisi uçakların uçmayacağını, bazı ışınların var olmadığını ve bazı şeylerin şey olmayacakları hakkında ilginç yorumlar yapmış mesela, tabii öyle olmamış. Einstein diye bir adam çıkmış ve Newton fiziğinin yanına göreliliği yerleştirivermiş. Kendisinin de boşa attığı adımlar olmuş ama objektifliğini kaybetmediğinden geri adım atmış. Hawking'in de böyle geri adımları var, aslında çoğu bilim adamında olması gereken bir erdem bu. Yeni şeyler bulunuyor ve bulunduğu sanılan şeyler aslında yok, o zaman geri dön ve başka bir şey bul. Adım adım oluyor bu işler. Faraday ve Maxwell mesela. Çok güzel olaylar aslında, aç kalmayacağımı bilsem garanti fizik okurdum. Neyse, Kaku romanlardan ve dizilerden, filmlerden sıkça teknoloji alıntısı yapıyor demiştim, arada bir iki ilginç örnek de veriyor. Wells'in tek bir atomun gücünü öngörmesinden sonra Szilard'ın çekirdek parçalamasıyla muazzam bir enerji açığa çıkabileceğini, Wells'in öngörüsünün doğru olduğunu keşfetmesi müthiş. Gerçi Manhattan Projesi'ne önayak olması iyi değil ama o insanoğlunun aptallığı. Aynı şekilde BK yazarları da bilimsel gelişmeleri kullanıyorlar tabii, bazen yazarlarla bilim adamları zaten aynı kişiler oluyor. Clarke, Asimov mesela. Clarke'ın kozmik gelişmeleri yorumlayıp romanlarına koyduğunu röportajlarından biliyoruz.
Olanaksızı üçe ayırıyor Kaku; I. sınıf olanaksızlıklar günümüzde olanaksız ama fizik yasalarına göre olanaklı. Bu yüzyılın sonunda veya önümüzdeki yüzyılda olanaklı hale gelebilirler. II. sınıftakiler binlerce, milyonlarca yıl içinde gerçekleşebilirler. III. sınıftakiler fizik yasalarına aykırı düşenler. Kaku'nun dili her ne kadar anlaşılabilir olsa da III. sınıfa doğru işin içine deneysel işler, sayısal veriler giriyor ve kafa patlatmak gerekiyor. Tanrı zar atmaz, matematik öğretir ve hayal kurdurur. Hayali kuvvetli olan okur anlar, yoksa sıkıcı.
I. sınıf olanaksızlıklardan başladım. Bütün olanakları yazmıyorum, üşenmediğim ölçüde geniş tutacağım.
Kuvvet Alanları: Kalkanları kaldırtmak, indirtmek, Kaptan Kirk'ün ata sporudur.
Faraday'le doğar, elektromanyetizmayla alakalı çizimlerde görünür. Faraday sayesinde dört kuvvet tarif edilmiştir; kütleçekimi, elektromanyetizma, zayıf ve güçlü nükleer kuvvetler. Bu kuvvet alanlarının kullanımı için plazma pencereleri kullanılabilir Kaku'ya göre. Bir nevi çelik yelek, onlarca kat plazma ve lazerden oluşan örüntü. Bomba momba geçirmez, sağlamdır, kırılmaz. Bir de süperiletkenler var ama bunları elde etmek için mutlak sıfır tarzı bir şey lazım. Oda sıcaklığına getirilebildikleri zaman füzeyi müzeyi anında iletip tehlikeyi bertaraf edebilirler. Süpermiş.
Görünmezlik: Frodo'nun belalısının gücünden Wells'in başka boyutta titreşen adamına çok örneği var, çok da olanağı.
Maxwell'in ışığın bir elektromanyetik düzensizlik olduğunu keşfetmesiyle göreliliğe giden bir yol açılmıştı ama genç sayılabilecek bir yaşta gelen ölümün ardından bu onur Einstein'ın oluyor, o da Maxwell'in çalışmalarını sürdürdüğü için. Görelilik 1860'larda bulunabilirmiş, çok ilginç. Neyse, Maxwell'in denklemleri sayesinde hayalet uçaklar üretiliyor ama görünmez değil bunlar, dalgaları yansıtacak köşelerden ve malzemeden yoksun bir şekilde inşa ediliyorlar sadece. Asıl görünmezlik için metamalzeme denen nane var mesela. Elektromanyetik dalgalar alışılmışın dışında bükülecek, cisim görünmeyecek. Aşağı yukarı bu. İkinci yol da nanoteknoloji ama bunun gelişmesine de zaman var.
Fazerler ve Ölüm Yıldızları: Ölüm Yıldızı ateş eder, prensesin gezegeni havaya uçar. Günümüz teknolojisiyle mümkün değil ama teorik olarak mümkün. "Belki inanması zor olabilir fakat gerçekte bir ışık demetinin içine sıkıştırılabilecek ham enerji için fiziksel bir sınır bulunmamaktadır. Bir Ölüm Yıldızı veya ışın kılıçları yapılmasını engelleyecek hiçbir fizik yasası mevcut değildir." (s. 39) Süper bir şey.
Mevzunun tarihteki hallerini de inceler Kaku, Antik Yunan'dan alır, mitolojilerdeki benzerleri inceler. Mesela Zeus'un yıldırımları, Thor falan. Kuantum devriminden sonra mikro boyutta her şeyin düzensiz hale gelmesi bizi bir Zeus haline getirebilir, eğer devrimin "eylemsiz hapsetme" denen nanesi kullanılabilirse. İşin teknik boyutu derin, tatmin edici açıklamaları okursanız bulursunuz, ben bir çocuğun aklıyla ilerliyorum. Gama ışını patlamaları da bir başka ciyuv ciyuv silahtır; ölmekte olan bir yıldız canımıza okuyabilir.
Işınlama: Kuantum, direkt. Atomun yerini tam olarak bilmek önemli ama Heisenberg'in belirlemeyle sıkıntısı olan ilkesi yüzünden şimdilik mümkün görünmüyor. Bilgiyi aktarabilmek/ışınlayabilmek için gereken süre birkaç on yıl, Kaku'ya göre.
Bu grupta telepati, psikokinez, robotlar, dünya dışı yaratıklar, yıldız gemileri, antimadde ve anti evrenler var. II. grupta ışıktan hızlı olmak, zamanda yolculuk, paralel evrenler, III. sınıfta da devridaim makineleri ve önsezi mevcut.
Wells, Heinlein, Asimov, Herbert ve daha pek çok yazarın, fütüristin yaratılarıyla ilerlenen bir ihtimaller denizi, pilim çabuk bittiği için detaylara zerre giremedim ama aklınız alınacak. Meraklı olanlar kaçırmasın.
Yanıtla
7
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gürültüden Müziğe
Müziğin Ekonomi-Politiği Üzerine diye bir alt ismi var. Aslında tamamen bu ilişki üzerinden yürüyen bir araştırma değil; müziğin ve gürültünün tanımlarının ötesine uzanan derinliklerde ikisinin bir araya gelip ayrıldığı noktaların da irdelendiği, parayla sanatın kol kola girdiği bölümler haricinde sanatın doğasının şiir gibi anlatıldığı müstesna bir eser. Aslan payı tabii gürültünün ehlileştirilmesi, değer kazanması ve tüketim ürünü olarak değerlendirilmesine ait. Gürültü, gösteri ve müzik kavramlarının dönemsel değişikliklerini Bruegel'in Karnavalla Büyük Perhizin Kavgası nam eserinin üzerinden göreceğiz, Attali bu resimden aldığı simgelerle incelemesini derinleştiriyor. Az sonra.
"Asla müziksiz yaşayamadığım için hiçbir şey bana müziğin insanlığın son umutlarından biri olduğunu hatırlatmak kadar acil görünmedi." (s. 12) Kayıt altına alınıp ticari amaç sağlamak için kullanılması -belki niyet bu değildi ama ticari ağa sokmadan yaymak sanal ortamda çok zor- bir yana, Bon Iver'ın bire bir konseri, bizde Siya Siyabend'in Kadıköy'de yıllardır şahit olduğumuz cengaverliği bütün kontrol mekanizmalarına rağmen müziğin dizginlenemediğini gösteriyor. Sisteme entegre olmaktan yırtamıyorsak değiştirmeye/değişmeye çalışacağız, kokuşmuş ana akımın ve niteliksiz alternatiflerin dışında bir üçüncüyü arayacağız. Sokakta, bilgisayar başında, her yerde dinleyeceğiz ve bulacağız. Bulacağımız şey gürültü halinde olabilir, diğer seslerden yalıtıp keşfedeceğiz. Bu iş olur bence.
Attali 1970'lerden beri müzik üzerine kafa yoruyor ve müziğin geleceği müjdelediğini söylüyor; telif hakları mevzusu ve kayıt teknolojisinin getirdiği mülkiyet ve özgürlük meseleleri köklü değişimlere yol açabiliyor. Kanunlar üretiliyor ve tüketiliyor, sanatçılar değişen dünyanın koşullarını uyum sağlayıp sağlamama konusunda farklı görüşler benimsiyorlar ve halkla, sınıfsal ayrımla olan bağları ortaya koydukları eserleri bir ölçüde belirliyor, sanatsal zekalarının gelişim seyrini etkiliyor. Bütün bunların ötesinde, filozofların müzikle ilgili görüşlerini paylaşan Attali için müzik halkların, sanatçıların, insanların ve tanrıların, şenliklerin ve duaların ürünü. Müziğin bu kurum/kuruluş ve şahıslar tarafından alımlanmasının farklı biçimlerinin kıyası incelemenin temelini oluşturur; Bach ve Mozart'ın elit tayfaya hitabıyla Hendrix'in milli marşı cozurdatması arasındaki manayı çözeceğiz, arada zincir şakırtıları ve zincirler kırılırken çıkan katırtıları duyulacak.
Gürültü nedir? Biçimlendirilebilen gürültü bayramların, duaların, eğlencelerin ve üzüntülerin, şölenlerin ve savaşların mayasına katılan bir yaşam kaynağıdır. Kuşların ve çobanların bölgelerini belirlemek amacıyla çıkardıkları bir mülkiyet göstergesidir. Kayıt altına alındığında tarihe hükmetmek demektir, halkın kültürü ve soyağacı bu gürültünün içinde gizli olabilir. Totaliterler için kırbaçtır, zenci müzisyenleri beyazlardan ayırır. King'in O'sunun tam metninde konuyla alakalı müthiş bir ara hikâye vardır, tavsiye ederim. Neyse, doğaçlamayı engelleyicidir, güzelin ifade edilmesinin önünde engeldir çünkü güzel gerçektir ve gerçeğin sanatsal yansımasına bile izin verilmeyebilir. Yabancıya duyulan korkunun bastırılması için kullanılabilir, bu korkuyu açığa çıkaran şeyse kendisi bastırılır. Gürültünün müzik formunun yazımı bu anlamların yarattığı müthiş bir akışı tasvir etmeye çalışmak, Attali'ye göre.
Müziklerin tarihleri incelenirken her yeni türün bir kriz anında ortaya çıkmasından hareket ediyor Attali, insanlığın şafağındaki müziğin kurban ayinleri için biçimlendirilmiş olduğundan bahsediyor. Kentlerin, imparatorlukların, dinin etkisine girmesi kriz veya büyük değişimlerin habercisi oluyor. Jonglörler, trubadurlar ve truverler gezgin müzisyenler olarak haberci kimlikleriyle de dolanıyorlar, şarkılarını söylüyorlar, son havadisleri iletiyorlar ve bölünmeyi engelleyici bir unsur olarak ortaya çıkıyorlar. Yersiz yurtsuz bir yaşam sürdürdükleri için kendilerine iyi gözle bakılmıyor, eskinin şifacıları ve şamanları oldukları zaman da çok uzaklarda kaldığı için herhangi bir büyülü yanları kalmıyor ve hor görülüyorlar ama her zaman değil, belirsizliğin yarattığı tedirginlik onlarla birlikte yürüyor. Tam bu sırada bir taşla iki kuş vuruluyor; ticari şehir burjuvası doğum sancılarını atlattıktan sonra müzik satın almak bir görev haline geliyor ve gezginlerin bir bölümü eleniyor, bir bölümü kadrolu müzisyen olarak çalışmaya başlıyor. Müzisyenlerin ikametinin belli olması ve burjuvazinin para akıtacağı bir alanın yaratılması iki problemi de çözüyor, tabii başka problemler doğurana dek.
Attali kronolojik ilerleyişin yanında ekonomi-politik üzerinden kavramlarla da incelemesine derinlik kazandırıyor demiştim, "gösteri" böyle bir kavram. Giderek daha komplike bir hale gelen müziğin fiyatı da artıyor ve doğduğu kesimden kopunca kaynağını yitirmiş oluyor, burjuvaların müzisyen olmaya başlamalarıyla iktidar aygıtına dönüşecek hale geliyor. Mozart ve Berlioz ilginç şeyler söylemişler, halkın müzikle bir ilgisinin olabileceği çok garip geliyor onlara. Sanki sadece saraya ait hale geliyor müzik, pahalı bir tüketim malzemesinden farkı kalmıyor. İktidarın inandırma mekanizması, gösteri toplumunun bir parçası olarak müzik. Susturma mekanizması olarak kayıt altına alınıp tekrarlama kullanılıyor. Unutturmak için müzik kurban ediliyor, yasaklanıyor. Bu üç yaptırım üzerinden müziğin ekonomi-politiği özetlenebiliyor.
Bruegel'in tablosu. Kural ve şenlik arasındaki kaos. Günahla tövbekarlık. Gürültü ve sessizlik. Dinin heyula gibi başlara dikildiği bir meydan, Attali için yüzlerce yıl sürmüş ve sürecek bir çatışmanın izi. Sefalet ve zenginlik bir arada olduğunda manzara normal. Karnaval alanındaki curcunadan müziğin işlevi toplum halinde yaşamanın mümkün olduğunu göstermek oluyor, zıtlıklar bir potada eritilebilir ve sınıflara bölünmüş insanlık tekrar birleşebilir. Ütopik bir mevzu gibi gözüküyor, ekonomi bizi gayet güzel bir şekilde ayırmış durumda. Sadece neyin ne olduğunu bilenler şenliğin tadını çıkarabiliyor, en arkada eğlenenlere bakın. Kadıköy iskelelerin orada halay çeken, horon tepen insanları izleyin. Birleştiricilik bu ama ayıran da bu, iktidarın bir silahı olarak kulanıldığında aynı kaynaktan çıkan türler farklı bağlamlara sokuluyor ve çatışma unsuru oluyor. Güzellikten doğan korkunçluk.
İşin felsefi boyutuna girdim, tarihsel dokuya bulaşmayacağım. Antik Yunan'dan günümüzdeki Napster olaylarına kadar müziğin yaratımı, kaydı, dağıtımı ve korsanlığına kadar pek çok hadise, gerek müziğin kendisi, gerek güçle sanat arasındaki ilişki hakkında deli bilgiler var. Müziğin matematiğinin keşfi, armoninin gelişimi ve sonuçta atonal müziğin, noise dalgasının ortaya çıkması bir yönetme-iktidardan kurtulma döngüsü içeriyor. Tanımlanamayana doğru bir eğilim var, tanımlanabilen kolaylıkla etki altına alınabiliyor ama etiketsizlik özgürlüğü de peşinde getiriyor. Başka, Fransız İhtilali ve müzik, protest hareketler ve müzik, krallar ve müzik, devrimler ve müzik, içi dolu turşucuk bir araştırma. Kıyısından köşesinden müzik üzerine kafa patlatan kim varsa tavsiye ederim, kuru dinleyiciden bir adım ötesindekilere müthiş bir hediye.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  13
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Alexis ya da Beyhude Mücadelenin Kitabı
"Hayatımı yeniden kurmam gerektiğini ve hiçbir şeyin, iyileşmenin bile insanı iyileştirmediğini söylüyordum kendi kendime." (s. 86)
Bunu Bernhard yazmış derdim. Üstelik mevzu Viyana'da dönüyor. Bernhard Yourcenar'dan ne ölçüde etkilenmiş olabilir? İki olasılığı birden kullanıyorum; etkilenmiş olabilmesi bir şey, ölçüsü başka bir şey.
Önsözü atladım, romanı bitirdim ve Alexis'in homoseksüel olduğunu öğrenmemle başa dönmeye karar verdim, bu gece ikinciye okurum. Ne yalan söyleyeyim, öyle olduğunu anlamadım. Belki latent mevzusu vardır, kendisi de farkında değildir diyeceğim ama okuduğumuz şey uzunca bir mektuptan ibarettir ve acı çektirilen bir kadına yazılmıştır, özre yakın bir duyguyla. Açık olunur diye düşünüyorum, okur olarak. Kaçırdığım çok şey oldu sanırım, anlatıda zaman akışını aforizmik cümleleriyle genişleten Alexis'in bu konuda söylediği bir şeyler varsa da ıskaladım, arada yitti, sevgisizliği ve sonradan "korkaklık" dediği tedirginliği üzerine kurmak zorunda kaldığı mutsuz bir yaşamı izledim sadece. Aynada kendine baktığı sahneyi hatırlıyorum şimdi de, her şey yerine oturuyor. Sadece bedenden ibaret olmayı, ruhtan kurtulmayı istediği bölümü düşünüyorum da... Belki de cinsiyet problemlerinden ibaretti, bunaltılarından kurtulmak için öldürmek istemiyordu ruhunu. Kısaca böyle bir durum var, kitabı öneren Sezin -eşim- sonlara doğru köfteyi çaktığını söyledi ve ben bir halt anlamadığım için, tamamen başka bir yöne bakıp asıl detayı kaçırdığım için benimle dalga geçti. Olur öyle şeyler, pek bir şeyden anlamadığımı baştan kabul ettiğim için dert etmedim. Bunu da nereden çözdüm, önsözde Yourcenar dile getirilemeyen cinsel yönelimden bahsediyor. Bu tamam ama asıl olay internette bulduğum bir röportajında. Açık açık söylüyor zaten.
İşin teknik boyutuna dokunacağım biraz. Gide'in metinlerinden biçimsel olarak faydalandığını söylüyor Yourcenar, klasik anlatı biçimini kullanma konusunda cesaret kazanmış ve metni yazabilmiş, aksi takdirde eskimiş bir biçimi kullanmanın mümkün olamayacağını düşünme tehlikesine karşı savunmasız kalacağını söylüyor. Bu açıdan yenilikçi; her şeye hakim olan anlatıcının içinde bulunduğu çağı genel geçer doğrularla kurguladığı klasik anlatıları alıp o zamanlar acayip tartışmalı, günümüzde bile maalesef tartışmalı bir konuyla birleştirmesi ilginç gözüküyor. Metin 1929 yılında basılmış, o zamanlar Hemingway, Woolf, Kafka, Bulgakov, Svevo gibi yazarlar fırtına gibi esiyor ama Yourcenar'nın o taraklarda bezi yok pek; babasının etkisinde yetişmiş, moda değerlere -modern değerler, biçemler, ne olursa- mesafeli durmuş ve Antik Yunan'la daha haşır neşir olmuş. Bildiği yoldan gidiyor ama benzerleri gibi tuğla kalınlığında bir metin yazmıyor. Bir mektup demiştim, o kadar, o da yeterli.
İkincisi, anlatıcı Alexis. Hangi noktada kendisine güvenip nerede güvenmeyi bırakacağımı bilemediğimden hep ihtiyatla takip ettim kendisini. Yazmaktan pek hoşlanmadığını söyler, iyi yazar. Olabilir. Cahil olduğundan bahseder ama daha başta çeviri ve metinle alakalı okkalı bir söz söyler, ardından kitap okumaktan nefret ettiğini ve okumadığını belirtir ve sonlara doğru çok okuduğundan, kitapların insanlara hiçbir şey kazandırmadığından, kazandırması için doğru anın ve duygunun yakalanması gerektiğinden bahseder. Cahillik burada mühim, mektubu yazdığı eşi Monique -bunu da metnin başında, laf arasında öğreniriz- de bu durumu bilir, o zaman Alexis'in arka arkaya dizdiği aforizmalara ne demek gerekir? Sezgiyle edinilmiş yaşam bilgisi? Kendini ifade ederken bencilliğinden, mutsuzluğundan ve sevgisizliğinden aldığı enerji? O kadar da cahil olmadığını göstermek için ayrılık mektubunda bütün hünerlerini dökmesi? Bir itiraf bu; kendini yitirmenin ve yeniden bulmanın itirafı. Yitirten ve bulduran aynı kişi, Alexis'in yaşamında etkisiz eleman haline gelmeden önce uzunca bir yolculuğun en önemli durağıydı.
Çocukluğundan başlıyor Alexis, ablalarından ve korktuğu abilerinden. Annesi oğlunu sever, ablalar da bu küçük kardeşi severler ama evde sevginin gösterileceği mutluluk ortamı yoktur. Fakir bir aile, sessizlikle kurulu odalar ve Alexis'in daha o zaman anladığı dil, sessizliğin dili. Müzikle olan ilişkisini de bu sessizlik üzerine kurar, notalarla esler arasında dengeli, mantıklı bir ikililik oluşturur. Sessizlik içle -kendisi, ailesi- kurulan bağlantıyı simgeler, müzik de bir ölçüde bu simgeyi yansıtır ama dış dünyanın varlığını da imler. "Görüyorsunuz ya, sadece bir icracıyım, aktarmakla yetiniyorum. Ne var ki, aktardığımız sadece kendi huzursuzluğumuzdur: insan daima kendinden söz eder." (s. 22) Kapalı bir ruh; dıştakileri bile kapayacak ölçüde kendine dönük. Ezilmeye seve seve razı olduğunu söyler, mutsuzluğu arar gibidir. Yatılı okula gittiği zaman diğerlerinin bayat sohbetlerinden ölümüne sıkılır, hasta olur ve eve dönmek ister. Annesi gelip Alexis'i alır ve mutsuzluktan daha az mutsuzluğa -buna mutluluk diyor Alexis- geçişte kendini masaya yatırıp inceler. Ahlaki kusursuzluk ihtiyacı doğunca arzu başka bir niteliğe oturtulur ve hemen her şeye yayılır, kendi kimliğini kaybeder. Bir nevi bastırmadır bu, ne zaman ortaya çıkacağı belli olmaz ama kişi bastırdığı şeyi bilir, bastırılmadan önce sevimli bir hayvanken aslana dönüşen arzunun kan revan içinde bıraktığı ruh buna erdem diye sarılacaktır, ta ki kurtulmak isteyene kadar. Sınır, geçilene kadar ahlak olarak görülür, geçildikten sonraysa engel. Belki bu bölümler... Düşününce bir şeyler söylüyor aslında.
Korkudur bu, Alexis içinde yüzdüğü gri, bulanık denizin adını bir türlü bilemediği için yıllar boyunca ne duyumsadığını bilmeden yaşar ve bildiği an hastalığını da çözümler. Ölmek ister ama kendi olma isteği ağır basar, kurtulur.
"Hayatım boyunca, müzik ve yalnızlık bende müsekkin etkisi yaptı." (s. 36) Soylu akrabasının yanına giden Alexis, annesinin ölümünden sonra Viyana'da müzikle uğraşmaya başlar ve prensesin koruyuculuğunda Monique'le tanışır. Tanışmaları, evlenmeleri ve ilişkileri son derece edilgendir, Alexis kurtulduğu çarklara tekrar girmeye çalışır ve önce yalnızlığından, sonra müziğinden olur. Tekrar hasta olacaktır ve bu sefer Monique'i de yanına çeker; birlikte mutsuz olurlar. Çocukları olduğunda Alexis'te herhangi bir babalık duygusu uyanmaz, uyanmadığı gibi Monique'i terk eder. Bu mektupla. Finale doğru bilgelik rolünün kusurlarıyla -yazarın kusuru gibi görmek istemediğim için böyle diyorum- karşılaşırız; olayların arasına sıkıştırılmış yorumlar, psikolojik çözümlemeler artar, yoğunlaşır ve şöyle bir hale gelir: "Bir şeyim olduğunu yine de fark etti. Karanlıkken öngörülü oluruz, çünkü gözlerimiz bizi aldatmaz. Elimle yoklayarak yanına oturdum." (s. 46) Neden araya o cümle sokuşturulmuştur, öncesindeki ve sonrasındaki cümle(ler) önemli bir olayın çatısını kurmak için onca özenliyken? Anlatıcı ya kendi parodisini yapmaktadır ya da aşırı yorumluyorum, bilmiyorum ama nihayetinde muhatap olan Monique'i pek de umursamadığını sezdirmek ister, mektubu kendine yazıyormuş gibidir. Taklitçiler'de Naipaul iki karakteri mektuplaştırır, herifler mektupların basılacağından emindir, şekilli ve artistik bir şekilde yazarlar ve içtenlik kaybolur. Burada da içtenliğin daha da içtenlik yoluyla kaybolduğunu görebiliriz; mektup bir otobiyografiye dönüşecekken asıl niyet açıklanmış olur, Alexis de arazi olur.
Muhteşem, çağla mücadele pek zor olduğu için mücadele de beyhude oluyor haliyle.
Yanıtla
4
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kaçan Ayna
Öyküleri Düşsel Konçerto ciltlerinde okuduğumu hatırlıyorum, emin olamıyorum.
Havuzda İki Yansı: Geçmişin güzel günlerinin bir daha geri gelmeyeceğinin eğretilemesidir. Kısır bir bahçede, ölü yaprakların yüzdüğü ölü bir havuzda kendi yansımasını gören adamımız her şeyin ölü olduğu doğada kendisinin canlı olduğu zamanları hatırlamak için geçmişi yaratmaya çalışır ama başarılı olamaz. Gerçek vatanından sürülmüş kentler, müthiş bir imge bence, kentin kendisi de ölüler krallığına sürülmüştür, her şey geçmişin ayrıştırıcılığında çürümüştür, bir tek geçmiş yüzün yansıması canlı gibidir. Anlatıcının yedi yıl önceki yüzünün yansısı oracıkta bitiverir, kendisi gibi. Genç olan, yaşlıyla zaman geçirmek istediğini söyler. Geri dönmesini hep beklemiştir ve beklediği an gelmiştir, geçen yılların öyküsünü dinlemek ister. Anlatıcı kabul eder ama kendisinin canlı hali pek bön, gülünç ve sersem gelir. Başka bir zamana aittir, o olunamayacak bir yansıdan başka bir şey değildir. İnsanın kendine ulaşamayacağı noktası. Yourcenar söylüyordu; insan yarattığı bir şeye ulaşamayacağı, yaşanmış bir zamana erişemeyeceği için acı çekiyor.
Anlatıcı gençliğini öldürür, bir anlamda kendi dünyasına çeker. Aynayı parçalar, arzuyu ortadan kaldırır.
Saçma Sapan Bir Öykü: Öykünün başında anlatıcının huysuzluğu dikkat çekici; cılız vuruşlar çekingen bir insanı anlatır, kapı açılmaz. İkinci gün vuruşlar daha güçlüdür, bu kez de davranışını bu kadar çabuk düzelten birine duyulan memnuniyetsizlik kapıyı açtırmaz. Üçüncü gün yazar kendini odaya atıverir, anlatıcı için kabullenmekten başka bir şey kalmamıştır. Anlatıcı bunu anılarını yazarken yapar, Papini'nin personası olduğunu düşünürsek bu birader bir şeyler yazmazken her türlü yaşantıya açıktır; hayal eder, kovalar, yakalar, atlar, zıplar. Yazarken odasına akan yaşamın hışmına uğrar. Bir tek yazarken yaşamaz, oysa aradığı şey yaşamın ihtimalleridir. İronik adam vesselam.
Gençten bir adam yazdığı tek öyküyü getirmiştir, anlatıcıya okumak ister. Eğer öykü anlatıcının hoşuna giderse yazarı bir ay içinde ünlü yapacaktır, hoşuna gitmezse yazar kendini öldürecektir. İş burada ilginçleşir, öykü de bir nevi ayna metaforudur, aslında anlatıcının hayatını anlatmaktadır. Geçmişi, şimdiyi, her bir ayrıntı öyküde ince ince işlenmiştir. Anlatıcı öyküyü beğenmez ki Papini'niyle tutarlıdır bu, yazar intihar eder. Oradan geçmekte olan küçük bir kız intiharı görür, elindeki fındıkları yiye yiye yoluna devam eder. Absürt ve gerçek. İntiharın doğallığı ve oradalığından bahsedilecek kadar olağanüstü olan kız.
Zihinsel Bir Ölüm: Anlatıcı büyük bir olayla karşılaşmak için sıra dışı şeylerin peşine düşmese bu intihardan haberimiz olmayacakmış, hadi bakalım.
Signor Kressler aranıyor ve bulunuyor. Bu zat orijinal bir intihar etme yolu bulur, ruhunu zamanla öldürür, yaşamın içindeki ölümü keşfetmeye kalkar. Aradığını bulur, düalist felsefesinin ödülünü alır ve muradına erer. Ölü bir can. "Yaşamak için hiç durmadan isteriz, ölmek içinse hep daha az istemek, yalnızca istememek gerekir. (...) İstemek zordur, ama istememek çok daha zordur." (s. 42) Lacan'ın aynası kırılır. Kaçan Ayna nam öykü de benzer bir şekilde okunabilir.
Sen Kimsin?: Biri olmanın getirdiği sıkıntı ve biri olmamanın ölçüsüz korkusu arasında bunaltılar... Evet.
Bir bu kadar daha öykü var, hepsi benzer bir leitmotif üzerinden yürüyor. Her biri okunası.
Borges Papini için ne demiş, ona bakıyorum. On bir, on iki yaşlarında Papini'yi okuyup unuttuğundan, bunun da belleğin derin bir biçimi olduğundan bahsediyor ve ekliyor: "Şimdi, öylesine uzak olan o sayfaları hayranlıkla, gönül borcuyla yeniden okurken, kendi bulduğuma inandığım, kendi biçemimce uzamla zamanın başka noktalarında yeniden işlediğim masallar buluyorum onlarda." (s. 5) Gerçekten ikisinin de arayışı aynıdır. Bir farkla; Borges kendini suda, aynada, çölde, zamanda görmek ister, konumunu yeniden biçimlendirir, sabitler ve başka görüler arar. Papini kendini görür ve gördüğü noktada parçalar, kırar. Arayışı kırış üzerinedir, bütün replikalarını yok etmek ister. Hemen her öyküsünde karşılaştığı uçuk insanlardan -kendi suretlerinden- bir an önce kurtulmaya çalışması, kendisini öldürmesi, ağız dolusu sövmesi, kulak memesine fiske vurması bu amaçladır. Bir de şunu bırakıp gidiyorum: "Kişilerinin, sırasıyla canlandırdıkları kurmacaların dışında yaşamadıkları olgusunu öne sürerek eleştirebiliriz Papini'yi. Bu, yazarımızın onulmaz bir biçimde bir ozan olduğunu, kahramanlarının birçok değişik ad altında, onun kendi beninin yansımaları olduklarını söylemenin bir başka biçimidir." (s. 8) Papini'nin karakterleri freak show hesabı ilginç insanlardır, gerçekliklerini sorguladığımız an ihanet edeceğimiz türden. Sanırım en büyük ihaneti Papini'ye ederiz bu durumda.
Borges Papini'nin hak etmediği bir biçimde unutulduğundan kuşkulandığını söylüyor. Melankoliye ve alacakaranlığa eğilten bir çağın öykülerinin yazarı olan bu adam unutulacak gibi değil, melankoli ve alacakaranlık sürdüğü müddetçe. Borges için durum bu, iyi demiş bence.
Yanıtla
1
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kardinal Napellus
Belki Çin anlatılarında olduğu gibi sokakta köşeyi dönerken bir hayalete çarpınca özür dileyip yolunuza devam etmezsiniz belki ama Meyrink'in öykülerindeki hayaletler, umacılar, olağanüstü olaylar da son derece gerçektir. Neden? Çünkü saçma. "Albert Soergel'in tahminine göre Meyrink, dünyanın absürt, dolayısıyla da gerçek dışı olduğunu hissetmekle başladı işe." (s. 8) Gerçek dışı da gerçek kadar gerçekse, eh, bunda Bavyera'da bir göl kıyısında, Alpler'in gölgesine yakın bir yerde gotik ortamların bir numaralı adamı olmanın rolü mutlaka var.
Golem'in ve adını hatırlamadığım, Can'dan çıkan başka bir metnin yazarıdır, daha da yazmıştır ama basılma durumunu bilemiyorum. Neyse, Borges Almanca öğrenmeye çalışırken Meyrink'e rastlıyor ve iç içe geçmiş düşlerle kabuslara hayranlık duymaya başlıyor, ardından Meyrink'in bir öyküsünü çevirip yazara gönderiyor. Meyrink çeviriyi öven bir mektup gönderiyor, portresini de. Sonrasında Avusturya'nın kaynayan ortamında Meyrink unutulup gidiyor, tabii tamamen unutulmuyor. Hayaletleri hâlâ yaşıyor.
Papini bir öyküsünde gelmiş geçmiş bütün öcüleri toplamaya çalışır, böylece insanoğlu için elle tutulur ve anında bırakılır korkular varlıklarını kanıtlar, sanki kanıtlanmaya ihtiyaçları varmış gibi.
J. H. Obereit'ın Zaman Sülüklerini Ziyareti: Anlatıcının büyükbabası mezarlıkta yatıyor, mezarında vivo yazıyor, "yaşıyorum". Çok az mezar taşında bu yazı vardır, gizemli mevzu. Anlatıcı araştırmaya girişir ve büyükbabasının masasının gizli gözünde bir tomar kağıt bulur. Dede okültizme bulaşmıştır; Philadelphialı Biraderler nam bir teşkilatın üyesidir, bu teşkilat Antik Mısır'daki kadim büyüleri, unutulmuş şehirleri, kolektif bilinçaltı dahil her yerden silinmiş zamanı bir araya getirmiştir, öyle çılgın bir oluşumdur. Kağıtlarda Obereit adı vardır, anlatıcı dedesinin ve bu arkadaşın mezarını bulur, arkadaşın kendisini de bulur. Adam kendi torunu olarak bilinmektedir, yaşlanmadığı ortaya çıkmaz.
Anlatır. Tasavvuf bilenler bunu daha iyi anlatır aslında; hiçliğe varmadan bir şey olunmayacağını, karanlığa bakılmadığı müddetçe bir şey görülemeyeceğini söyler Obereit. Her türlü umuttan, beklentiden vazgeçildiğinde gerçekten yaşandığını söyler. Ölüm alt edilmiştir, bir nevi zât makamı. İstenenle istenmeyen aynı şey olunca, boş bir levha olarak doldurulmayı bekler halimize dönersek... Mitolojiye bağlar Obereit; Kızıldeniz, Eski Ahit derken anlatıcı kendini paralel bir dünyada bulur. Herkesin ikizi mutlu mesut yaşamaktadır, bizim dünyamızdaki umutlardan doğan acılarla beslenmektedirler. Obereit olayı görür, yaşayan bir robot olur, duygularını öldürür ve kötü ikizini, kıskandığı kopyasını yok eder. Obereit ne yaşar ne yaşamaz.
"Size şunu söyleyeyim; dünyada neleri başarmışsak başaralım, bunlar hep yeni bir bekleyiş, yeni umutlar doğurur; bir türlü doğamayan bir şimdiki zamanın cesedinin saçtığı pis kokuyla doludur bütün evren." (s. 25)
Kardinal Napellus: Çürümüş ağaçların inlemeleri, sisli göl, puslu zemin, melankoli ve yalnızlık... Hieronymus Radspieller bir gün çıkageldi ve harap bir köşkün katlarından birini kiralayıp oraya yerleşiverdi. Gölde açılıp iskandiliyle derinliği ölçerdi. Tuhaf biriydi.
Anlatıcı fazla bir şey söylemiyor, arkadaşlarıyla oturuyorlar ve sohbet ediyorlar ama mumlar gölgeleri koyurtuyor, sessizliğe meyil. Sonradan gelen botanikçi, son derece zehirli bir çiçeği pencerenin kenarına koyuyor, gölgeler maviye boyanıyor. Kapı hızla açılıyor, Radspieller giriyor. Dibi bulmuş. Kapandığı manastırdan kaçtıktan, büyülü ayinlerden kurtulduktan sonra reddettiği maneviyatının kontratağına maruz kalır ve ayinlerin en önemli parçası olan zehirli bitkiyle karşılaşır.
Bir öykü kaldı, kalsın. Meyrink'in gnostik, kabalistik ritüelleri, ölüleri, dirileri ve başka dünyaları Borges'in sevdiği yüzeylerde doğuyor. Su ve ayna. Ölüm. Bekleyiş. Arayış. Uzak zamanların kendiliğinden beliren tekinsizliği.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Goethe Öleyazıyor
Bernhard'ın uyandırdığı öfkeyi bilmem neyle alt etsek. Soru değil.
Goethe Öleyazıyor: Zamanda bir kırık. Wittgenstein İngiltere'den gelmek zorunda çünkü Goethe öyle istiyor. Goethe'nin kurduğu dünya Wittgenstein'ınkinde eriyince, ikinci birincisini kapsayınca Goethe bu büyük düşünürü görmek istiyor, kendisinden daha kudretli bir düşünür Cambridge'te. Oxford cenahlarında veya, Wittgenstein Goethe'den etkilendiğini hiç söylememiş olsa da bu doğru; makaleler yazılmış ve durumun böyle olduğu, durumun böyleliğinin Goethe'yi ne kadar üzeceği söylenmiş. Üzülen Goethe ne yapıyor, Wittgenstein'ı görmek istiyor ve bunu etrafındakilere söylüyor, ölmeden önce, anlatıcı ölümden az önce geldiği zaman Riemer'den duyduğuna göre. Büyük yazarın etrafına yerleşmiş diğerleri, Goethe'nin yakın çevresi. Wittgenstein getirilecek, nasıl? Eckermann karşı çıkıyor ve şutlanıyor. Felsefi oğul, Avusturya'nın biricik filozofu, Wittgenstein getirilecek, Riemer'in dediğine göre. Az bir zaman kaldı, Mart'ın yirmiikisinde Wittgenstein gelmeli, Goethe ölecek. Alt katta bekleyen kadınları yola çıkacak Kräuter için kürk çıkarıyorlar, boydan boya geçilecek soğuk memleketler, tapılan bir adamın son isteği var. Son istek de geçilmelidir; adam bir başkasını istiyorsa kalbe giren bıçakla birlikte getirilmelidir. Ne ki Wittgenstein ölmüş, Kräuter oraya varmadan az önce. Goethe'nin Alman edebiyatını öldürdüğü gibi ölmüş, Goethe'nin şiiri öldürdüğü gibi ölmüş, Faust'a eş tutulan sayfaları gibi ölmüş. O ölmüşse Goethe de ölecektir demiş Riemer, yanındaymış da ölürken, Mehr Nicht! (İstemem Artık!) diyerek ölmüş Goethe, "Mehr Licht" (Biraz daha ışık) diyerek değil. Bu bir sır, çözülmeyecek, sadece okurlar biliyor, bir de Bernhard. Dahi Goethe.
Montaigne: Kütüphanenin solundan çekilen bir kitap, Montaigne'in, yaşam bilgeliğiyle dolu ve keyif veriyor, yaşamayana, sakat olana ve ailesinden nefret edene, kuleye kendini kapatana, aranana. Yüzyıllar öncesinden gelen bir sesin dostluğu her acıya yeter, her acıyı perdeler, her hastalığı yenemez, o kadar değil. Zayıf ciğerler ömürlük bir hastalığın ilk ve son adımı, bir yere gidilmiyor, en fazla kuleye çıkılabilir, onun dışında ailenin bakımına muhtaçlık ölümcül. Kötü bir çocuk olduğu kafasına kakılmış, kötü, bakılmalı, ölür, ölürse yaşatamamanın beceriksizlik duygusu, ailenin nefretinin doğuşu. "Onların yıkımı olmuşum, öyle dediler bugün yine, bense onlara durmadan diyorum ki, asıl siz benim yıkımım oldunuz, beni peydahladığınız noktadan beri de mahvetmeyi sürdürüyorsunuz." (s. 25) Güzel bir ev, güzel bir aile, hasta bir çocuk. Kötü giden her şeyin sebebi bu çocuk, ciğerlerinin de sorumlusu, sorumluluktan sorumlu, kırkiki yıldır, kırkiki yıldır ellerinden gelen tek şey nefret kusmak, mutsuzluğa doyum, mutluluğa inanmak gibi değil mutsuz olmak, aileden nefret etmek bir doyum. Her sabah aynı döngüye. "Beni gerçeği söylediler diye suçladılar deyim yerindeyse. Ama ara sıra gerçeği de söylemek üzere güzelsiniz, akıllısınız dediğimde de yalan söylemekle suçladılar. Yani yaşam boyu beni kâh gerçek kâh yalan yüzünden suçladılar, sonuç olarak beni hem yalan yüzünden hem de gerçek yüzünden suçladılar, ben de onları yaşam boyu yalanla ve gerçekle suçladım aynen." (s. 28) Ağlamak ve gülmek, bir adım geriye gidip kendini ağlarken izlemek ne kadar gülünç diyor anlatıcı, gülünç duruma sokulmaktan daha da gülüncü. Kuleye yaklaşan ayak sesleri ne kadar da gülünç, aradığını bulanlar için, bulunmamak istemesine rağmen. Onun.
Yeniden Görüşme: Aileden kaç türlü nefret edilebilir? Anlatıcı arkadaşıyla, dostuyla, biriyle konuşur. Dağlara çıkmak, yılda iki kere, iki yılda bir kere başka coğrafyaların dağlarına çıkmak, huzursuzluğu yenebilmek için, evden uzaklaşmak için, huzursuzluğu yenebilmek, huzur bulabilmek için. Anlatıcı sürekli hatırlatır, hatırlar mısın, bizi hep dağlara çıkarırlardı ve annelerimiz, babalarımız aynı kişiler, aynı ruhlar, aynı gölgeler tarafından üretilmişti, bir taraf dikkat çekmek istemezken bizimkinin tarafı cart kırmızı, cart yeşil kıyafetler giydirirdi, annenin başka kumaşı yokmuş gibi hep o renklerde örerdi öreceğini, anababa zindanı kurtuluşsuz zamandır. Anlatıcı yıkmıştır, kaçmıştır, onlu yaşlarının sonu onun için kurtuluştur ama öfkenin büyümesine engel değildir, diğeri kaçamamıştır, ellili yaşlarında babasının pardesüsünü giymektedir, neden, çünkü baba aşılamayacağı için, doğurduğu öfke öldürülemeyeceği için, annenin suskunluğu alt edilemeyeceği, susarak işlenen cinayet dili kemirdiği için. Her şeyin onlara benzediği için; enstrümanında uzmanlaşamaman onların berbat müzisyenliği yüzünden, Mozart'ı başka türlü dinleyememen de, başka türlü yaşayamaman da. Ölülerin evinde bir evlat, hayaletlerle kavgalı, duvarlardan çocukluğunu kazıyor ve yeni bir katman çıkıyor, hep yeni bir katman çıkıyor, adamçocuk duvarı yıkacakmış gibi, yaşamı buna bağlıymış gibi kazıyor ama her seferinde yeni bir manzarayla, yeni bir öfkeyle karşılaşıyor, eskimiş olanlar, yere dökülenler duvarda tekrar beliriyor. "Bizim anababalarımız gibi insanlar asla huzur bulmaz, dedim, huzursuzluğun ta kendisi oldukları için dedim, bu huzursuzluk bulundukları her yere gittiği, onu gittikleri her yere beraberinde götürdükleri için." (s. 43) Kopamadıkları için kendilerinden, bir şeylerden, yaşamlarından, evlerinden, dağlarından. Dağlar, gezintiler yüzünden ölen kardeşler, çürüyen ruhlar belirir, her biri parlak bir gridir, hatırlandıkça parlar. Parladıkça öldürür, aileler gibi, anababalar doğurdukları gibi öldürürler, gebertirler, kendi leş kokularını bulaştırırlar, çocuk pisliğin içinde büyür, anababaların çarpık ruhları onu eğip büker, rezil bir çocukluk, ergenlik, yetişkinlik, otuz yaşındaki adamın sekiz yaşından kurtulamaması, annenin ağlaması ve otuzundaki adamın kurtulamaması, otuzundaki adamın kurtulmak için kendisinden kurtulmayı düşünmesi için bir anne yeterlidir, baba olmasa da olur, bir tane başkası yeterlidir, her şeyin kötüye gitmesi için bir tane ne düşündüğünü iyi düşündüğünü düşündüğümüz insan yeter, her şeyin iyisini başkasının bildiğini düşünmek yeter, bunun için ne yeter, bir adet kötü yaşanmış yaşam yeter. Sona erdirilmeli, kimse böyle bir şey yaşamak zorunda değil.
Yanıtla
0
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yalnızlığın On Bir Hali
Rastlantılar, sevilen şeyler arasında kurulan ilişkiler, güzel olarak ne varsa hepsinin birbirini biçimlemesi, alayını seviyorum. Yates'in öykülerini de pek beğendim, yayınevine tekrardan teşekkürler.
Carver'ı etkilemiş yegane yazarlardandır Yates. Realizmi benzer; Carver sonuca bağlamak gibi bir çaba gütmeden kurgular ve karakterlerini davranışlarıyla yaratır, kapalılığını Hemingway'e de benzetiyorum ama daha çok Yates'e yakın. Yates bir sonuca ulaşır mı, ulaşır. Yalnızlığın on bir halinden bahsediyorsak on bir farklı yalnızlıkla kalmaz aslında, her öyküde tek bir yalnızlık odağa alınmışsa da bağlantılı yalnızlıklar da görünür. Dünyaların kesişme noktalarının gerginliği bu yalnızlıklara, öznenin bir başka öznede kendini bulmasının çok uzağında, nesneleşen ötekinin uyumsuzluğuna yığılır. Kısacası, diner mi sandın acılar?
On bir öykü.
Doktor Jack-o'-Lantern: Bayan Price'ın sınıfına yeni gelen çocuk hayata 8-0 geriden başladığı için, en azından eşitlik kurması için iteklenir. Vincent çocukluğunun büyük bir bölümünü yetimhanede geçirmiştir, koruyucu ailesinin de kendisine pek bir katkısı yoktur. Sosyal yeteneklerini geliştirememiştir, itilip kakılmıştır, insanlarla nasıl anlaşacağını bilemez, korkularla dolu bir dünyada serseriliğiyle ayakta kalmaya çalışır.
Anlattığı yalan bir hikâyeyle dikkatlerini çekmek istediği çocukların aşağılamalarına maruz kalır, sonrasında işi bir tık ileri götürerek okulun duvarına ağza alınmaz küfürler yazar. Öğretmeni kendisiyle konuşur, kadın bitip tükenmeyecek sevgisiyle çocuğun yanında olduğunu göstermeye çalışır. Eh, sonuçta Vincent arkadaşlarına öğretmeninin kendisini çok feci dövdüğünü anlatırken yüzlerde okunan hayranlıkla mest olur, o sırada civardan geçen Bayan Price da çocuğun nihayet arkadaş edinebildiğini düşünür ve çok mutlu bir şekilde Vincent'a selam verir. Hadi bakalım. Vincent yine dalga konusu olur, sonucunda okula dönüp çıplak bir kadın çizer, üzerine "Bayan Price" yazar. Son.
Bazen dünyaların ne yapılırsa yapılsın kesiş(e)meyeceği üzerinedir.
Her Şeyin En İyisi: Şöyle bence; yeterince sosyal bir yaşam, yaşamın sunduğu ihtimalleri görüp sezme yeteneği kazandırır ve insanın ne istediğini berraklaştırır, tabii kişi kendinden de uzaklaşmadığı müddetçe. Hassas bir denge, kurması değil de sürdürmesi zor. Mutluluk Paradoksu'nda Ziyad Marar'ın kişisel-toplumsal uyumun mutluluğu doğurması fikrine yakın.
Bu öyküde çok genç insanların bütün ihtimalleri görememekten içine düştükleri çekinceleri görürüz, evlilik arifesinde iki genç öyle gergindir ki yok yere kavgalar edilir, geçmişin mutluluk ve mutsuzluk dolu anıları hatırlanır, geleceğin bilinmezliği şimdiye akar ve öykü, birinin diğerine verdiği ertesi sabah orada olma sözüyle biter. Düğünden önce bu kadar gerginlik evliliğin rezillik olduğunu mu gösterir? Sanırım birbirlerini sevmediklerini gösterir. Bilemiyorum, yorumlamak pek doğru değil.
Jody Attı Zarları: Askerlikle alakalı bir iki öyküden biri. Aslında askeri mantığa alışma sürecini ve Çavuş Reece'in askerleriyle kurduğu ilişkiyi anlatır. Ast-üst ilişkisi, disiplin, birini sevip sevmemenin mantıklı nedenlerinin bulunması, eh.
Acı Falan Yok: Bir noktada birleşen iki nehrin ileride çatallanan kolları öyküsüdür. Nedir, evlilik iyidir ama ikiyi bire indirmez. İki yaşam büyük oranda birleşebilir, biri diğerinden ayrıksılaşmadığı ölçüde.
Kadın, sevgilisi ve iki arkadaşıyla birlikte hastaneye gelir. Sevgilisinin durmadan işleyen ellerinden kurtulur kurtulmaz hasta kocasının yanına gider. Adam yıllardır hastanededir, ciğerleri problemli olduğu için kendisine yarı ölü gözüyle bakılır. Neyse, kendilerine has zaman öldürme işlemlerinden sonra aralarına girmiş mesafenin acısıyla ağlar kadın, sonra bahçeye çıkar ve arabaya atlar. Sevgilisiyle deli gibi öpüşürler, adam göğsünü avuçlar ve hemen eve gitmeye karar verirler, bir içkiden sonra. Kadın da ikidir, bir noktada akışı ikiye bölünmüştür. Acı falan yoktur, acının üstesinden acısız bir alternatif yaşamla gelinir.
Zora Doymam: Bu son. İşinden kovulan adamın yaşamını çocukluğuyla biçimlendirme çabasıdır. Eşine işinden kovulduğunu söylememeye karar verir, çocukluğunda iyi bir oyuncu olmasıyla böbürlendiğinden yine oynayabileceğini düşünür ama kırılma anında böyle bir şey yaşanmaz, adam karısına ayvayı yediğini söyler. Yine de sabahtan akşama kadar kendisini koşullama çabaları takdire değer.
Altı öykü daha var, hepsinde bir ayrıklık ve uyuşamamanın doğurduğu yalnızlık var. Toplumla uyuşamama, eşle uyuşamama, evlatlarla uyuşamama... Bu evlatla veya babayla uyuşamama konusunda pek bir mevzu yoktur, daha çok olmasını beklerdim ama bu da iyi. Söylemeden edemem, insanın kendiyle uyuşamaması da vardır tabii. İnsan kendini kendine uyduramaz. Ben günde üç dört kez uyduramıyorum, güzel bir uğraş olmadığı için tavsiye etmiyorum.
Zevzeklik bir yana, Vonnegut Paşa'nın övdüğü, sıkı bir yazardır Yates. Diğer kitaplarını da ediniyorum bir tez.
Yanıtla
1
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Fahişe Çika
Söylemeye gerek yok ama İstanbul'un sokakları birbirine bağlanır. Çoğu zaman. Ortadan kaybolmayanları. Keyifleri yerindeyse. Çika böyle değil, o hariç. Onun çıkmazlığı yaşamının ağrısıyla doğar, çocukluğundan itibaren içe dönüklüğe itilmenin sonucunda körlüğe ulaşır. Kör sokak. Uçlardan girilmez, tepeden düşmek gerekir. Çika bir kör sokaktır, düşülür. Kirletilip terk edilir.
Korovinis dil ve edebiyat eğitimi aldıktan sonra 1987-1995 yılları arasında Türkiye'ye gelip öğretmenlik yapıyor ve bu esnada Eftalya'yı, diğer adıyla Çika'yı tanıyor. Konsolosluğun önünde, seksen yaşının kökleriyle öylece duran bir kadın, hikâyelerle dolu. Günah çıkarır gibi, arzular gibi, unutur ve tekrar hatırlar gibi anlatıyor, Korovinis her şeyi kaydediyor ve sekiz yıl sonra yazıya döküyor. Anadolu'da Rus işgaliyle başlayan bir yolculuk İstanbul'da, genelevlerde ve zenginlerin evlerinde bitiyor. Arka sokakların anıları. Diplerden manzaralar.
"Kaç kişi miyiz? Paçavrayız biz burada, neyiz ki! Dişlerinin kovuğunu doldurmayız. Nereye gitsek esamemiz okunmaz, oturduğumuz evlerde ayaklarının altındayız. Neler neler... Türkün sözü geçer, Türkün sözü. Biz adam yerine konmayız." (s. 7)
Çika'nın ağzından dinleriz, tekrar edilen sözler ve cümleler yazar tarafından değerlendirilmemiştir ama tekrarda bir çeşit hakikat vardır, kırpılmaması daha iyi olabilirmiş. Giresun giriyor araya, savaş giriyor. Çika yedi yaşındayken, mektebe giderken mütareke oluyor, Ruslar geri çekiliyor ve gayrimüslimler kaçıyor. 1917, kıyametin orta yeri, Çika eve dönmeye çalışıyor ve köylüleri ortadan kaybolmasını söylüyor. Yakalanmamalı, başına ne geleceği belli olmaz. Olmuyor da, Çika anlatmıyor veya yazar kesiyor, bilmiyoruz ama tecavüze uğruyor. Topal Osman Ağa'ya söylemediğini bırakmıyor bu arada. Kötü bir adam, lanetli. Yeri tartışmalı; acımasızlıkları pek çok kaynakta yer alıyor, o bölgenin kurtuluşu için gösterdiği kahramanlıklar da.
Annesi Eftalya'yı içeri çeker, üç gün dışarı çıkmazlar. Çıktıklarında babasını alıp götürürler. Annesi sevinçten zil takıp oynar, artık gerçekten yaşamaya başlayacağını, dayakçı kocadan kurtulduğunu söyler. Dayakçı kocalar ve Türkler öldürüldüğünde bir köpeğin geberdiği söylenir. Aynı şey Rumlar için de söylenir. Dünyanın geri kalanında olduğu gibi buralar da insanlıktan nasibini pek alamamış insanlarla doludur. Poli'ye yolculuk başlar, dağ gibi ninenin ölümüyle, annenin de evvelinde ölümüyle İstanbul'dan başka gidecek bir yer kalmaz. Baba Yunanistan'da Almanların toplu çıldırışı sırasında öldürülmüştür, Çika pişmandır; en başta Yunanistan'a gitseydi babası sayesinde bağlanacak maaşla mutlu mesut yaşayabileceğini söyler. Zamanın bir noktasında yeğenlerinin Yunanistan'da yaşadığını öğrenir, birkaç kez yanlarına gider ama orada da pek istenmez, her seferinde yolu İstanbul'a çıkar. Türklerden değil, Yunanlardan zarar gördüğünü söyler daha çok, güvendiği insanlar güvenini boşa çıkarırlar.
Fırtına, İstanbul'daki günlerin özeti bu. Mamalar, kabadayılar, sevginin belli belirsiz umudu, acının unutulan biçimleri, savrulanlar içinde bir yaprak. Değinilen bir iki noktayı alıp bitireceğim. Atatürk hakkında konuşurken Çika'nın sesinde belli belirsiz bir saygı var, Mustafa Kemal'in yükseldiği zamanları anlatırken Türklerin, Ermenilerin ve Rumların aşırı derecede korktuklarını söylüyor. Herkes çocuklarını saklıyor, taşınıyor, memleketine dönmeye çalışıyor ve dönemeyenler Anadolu'daki çalışma kamplarına gönderiliyor. I. Dünya Savaşı sırasında oluyor bunlar, Çika'da tarih kronolojik olarak ilerlemiyor, zihnin sarmallaştırıcı etkisi ortaya çıkıyor ve birbirine geçmiş anılar ayrıldığı ölçüde müstakil anlatılıyor.
Barlar, Çika'nın ekmek kapısı. Deniz Kızı Eftalya ve Hafız Burhan meşhur, Pera'da onları bilmeyen yok. Hacı Bekir'in, lokumcu olanın bütün parasını Deniz Kızı Eftalya yemiş, ilginç. Bu lokumlar Mısır'a, Fransa'ya gönderilirmiş, günümüzde de oldukça meşhur.
Başka bir bölümü de alıntılayıp bitiriyorum.
"Safiye Hanım çok sevilirdi. Şanlı Safiye Ayla çok çirkin bir kadındı. Çingene, ama sesi ipek gibiydi, bülbül gibi şarkı söylerdi, o kadar güzel. Türkler bülbül Safiye okuyor derlerdi. Onu Kemâl sarayında, Dolmabahçe'de, bir perdenin arkasına saklardı şarkı söylemesi için, yeter ki görmesin, onu görmek istemezdi. Keyfine düşkün adamdı Kemâl. Sigarasını içer, rakısını içer, canının çektiklerinin hepsini tam yapardı. Zevkine düşkün, çok düşkündü. Çok da şık giyinirdi, Rum terziler dikerdi elbiselerini, savaş yaptı, o başka, ama terzileri onlardı. Berberi, terzisi, ayakkabıcısı, hepsi Rumdu, en iyi ustalar onlardı." (s. 45)
Seksen yıllık yalnızlık. Okunmalı.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Columbus'un Kadınları
Yolu Columbus'a düşen kadınların öykülerinden oluşur. Columbus'a farklı sebeplerden düşülmüştür ama her biri tek bir zemindedir, birbirlerini anlarlar, birbirlerine ilişebilirler. ABD'nin orta batısında, Ohio'nun merkezinde yer alan Columbus'taki kadınların dili birdir, farklı coğrafyaların aynı duyarlılığı birleştirir onları. Erkeklerin sevgileri, kabalıkları birleştirir. Gurbetlik birleştirir. Özellikle bu birleştirir, gurbetlik evrensel bir duygudur ve uğradığı dönüşüm sonucunda vüsatın enginliğinde yayılır, tüm dünyaya yayılır, artık evin nerede olduğu bilinmez, evin neredeliği bilinmediği ölçüde kişi de bilinmez. Bu kadınları ayırt etmeyi sağlayacak ne kalır elde, bilmem. Ben hepsini tek bir kişiymiş gibi okudum, ne yalan söyleyeyim. Tek bir kadının yüz biçimini gördüm, içlerinde çoğalan kadınları gördüm, kendilerinden bir tane daha doğurup onunla konuştuklarını dinledim. Sözcükler sararmış sayfalara gömülüydü, sayfalar kapaklar arasında kalmıştı, kapaklar başka kapakların altına sığınmış, öylece duruyordu. Yıllardır öyleydi, ben İsmail Abi'nin dükkanında yığına el atana kadar. Kadınlar, özgürsünüz. Kendi hikâyelerinizi anlattığınız için, erkekler sizi okuduğu için değil.
Santa Maria: Büyük Aşkım Christopher Columbus: Kolomb'un heykelleri her yere dikilir, yerlilerle İtalyanlar arasında husumet sebebi olan bu heykellerin altında edilen kavgalar gerilere, çok gerilere gider ve Santa Maria'nın replikasına ulaşır. Columbus'ta uzanan bu kadın, direklerinden yelkenlerine birebirdir. Acısı dahil. Kolomb kızını fırtınalı kıyılarda bırakır, Avrupa'ya onsuz döner. "Bensiz düşleri ve bir türlü yetişemediğim tutkularıydı sonumuzu getiren. Belki de tarihin ta kendisi. Ancak şu da bir gerçek ki bu 'tarih' ne onun tarihiydi ne de benim. Aslında ikimiz de sahnenin dışındaydık." (s. 12) Sahnenin dışındakiler. Dışarıda bir savaş sürüp giderken, dünya durmadan genişlemeye çalışırken akışa bir yerden kapılmak ama çok da uyamamak... Yoksa neden Columbus'a çıkar ki yollar?
Gidiyor muyum, Kalıyor muyum?: Yıldız ve oğlu Kaan dünyanın sayılı güzelliklerinden biri. Anlatıcı bir Türk-Amerikan birliği eğlencesinde, restoranda oturuyor ve Yıldız'la birlikte insanları tanıyor, başarısız ilişkilere dair hikâyeler dinliyor. Çiftetelli oynamayı bilmemesi garip, gecenin ilginci kendisi olabilir. Sonuçta gidip gitmeyeceklerine karar veremiyorlar, kapitalizmin göbeğinde her yer birbirine benziyor. Küçük yerlerin seçeneksizliği, büyüklerin küçük parçalara bölünmüş aynılığı, pek bir seçenek yok. Anlatıcı Yıldız'a bir masal anlatıyor, o çaresizlikte ayrı bir öykü olarak ortaya çıkıyor ve en azından okurun kurtulmasını sağlıyor.
Küçük Ev Masalı: Kadın nereden, bilmiyorum. Evinin önünden arabalar geçiyor, İstanbul'daki evinin önünden de. Çinli komşuların gürültüleriyle Tokatlı komşuların gürültüleri aynı. Neredelik ortadan kalktığında her yer sürgün olur. Her yer ev.
Kakuleli Bir Zaman: Yakın coğrafyalar, yakın kaderler. Pers ve Türk. Odaya otomatik bir çay makinesi konur, dostluk kurulur. Kokuların, kakulenin çağrıştırdıkları aynı sokaklarındır, geride kalanlardan esintiler durmadan koklanır. Füruğ. Tekrar izlenen filmler. Tekrar yazılan cümleler. İki kadın, birbirlerinde tekrarlarını bulurlar.
Sadece kaçış değil, arayış da. Otobüs yolculuklarının sonunu getiremeyen kadının kaç yıldan sonra karşılaştığı ve konuştuğu Türk profesörün yıllar içinde kadının karşısına tekrar aynı otobüslerde çıkması, derinleşmeleri ve birbirlerini sarmaları zamanda bir göçebeliği de imliyor bana. Başka bir zamanda rastlanacağı düşünülen şimdi. Her şeyi buna katabiliyorum, insanlar başta. Aslında zamanın içimizden geçip gittiği duygusu bu, yer değiştirmeyle değişecek gibi değil. Bir başkası da karışınca işe, bir şeyi yeniden kurmakla yıkıp baştan yapmak arasında pek bir fark kalmıyor. Karşındaki senin diğer yolu seçmiş halin olabilecek kadar sen mi? Öykülerin duygusu bu.
Yabancı bir toplumda sıcak noktaları bulabilmek, arayışın tek biçimi budur. Amerikalı karakterler diyaloglarında aşırı yerelleştirilmiştir, anlatı defosu olarak belki bu vardır ama onları yakın kılar bu. Mesafeleri ortadan kaldıran yakınlık.
İyi öyküler. Kırmızı Pelerinli Kent'ten pek uzak olsa da sokakların, barların ve diğerlerinin bıraktığı izlenimler benzer. Biri aşırı ölçüde yılgınlık taşıyor tabii, ayrı.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir