Onaylı Yorumlar

Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kısa ve akıcı bir kitap arayanlar için Çingene iyi bir tercih. / 1887 Osmanlı

Ahmet Mithat Efendi’nin geniş külliyatı içinde yer alan, Letâifi-i Rivâyât serisinin bir parçası olan bu eser, farklı dünyalara ait iki insanın hikâyesini anlatıyor.

Soylu bir genç olan Şems Hikmet Bey’in bir çingene kıza olan aşkı üzerinden, sınıf farkları ve bu farkların insan hayatına etkileri etkileyici bir şekilde işleniyor. “Gereken eğitim verilirse bir çingene, soylu biri olabilir mi?” sorusu da okuru düşündürüyor.

Hem sade dili hem de düşündüren konusu ile keyifle okunacak bir klasik.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
‎Bu yazılanlarda genel anlamda varlığa, özel anlamda insana, doğaya, tüm canlılara, değerlere ve kültürlere yönelik bir hassasiyet taşındığını görmekteyiz. Ne şehir hayatına bir özenti, ne de taşra ve köy hayatına sarfınazar bir hal taşınmaktadır. Yazar ziyadesiyle, kalbe dönük bir yaklaşımdadır. Mamafih, kitap içeriğindeki bütün bu deneme yazıları arasında senkronik bir duygudaşlık hali kendisini hissettiriyor. Bu yazılanlar, insanımızın arifane yönünü, medeniyetimizin kültürel değerlerimizin ve coğrafyamızın kadim hub cemalini ortaya çıkarıyor adeta. Böylelikle bu anlatımlar da konuların muhasebe ve muhavere hallerini de temaşa ediyoruz. Maalesef ki acıların, hüzünlerin ve savaşların yaygın olduğu bir coğrafyada yaşıyoruz. Huzurun ve barışın mahdut olduğu bir yer Anadolu. Bütün bu anlatımlarda hayatın temaşa ve inkişaf halini de okumaktayız.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Her şeyin bizim için seferber edildiği şu kâinatta, insanın tek eksiğinin o beklenen "teşekkür" olduğunu yüzüme tokat gibi çarptı bu kitap. Güneş benim için doğuyor, arı benim için çırpınıyor ama ben bu muazzam saltanatın içinde asıl sahibime şükretmekte ne kadar geç kalıyorum... Arka kapaktaki o "en güzel kıvam" meselesi tam bir yara bandı gibi. Kendimi bazen çok değersiz, çok boşlukta hissederken aslında bu serginin en kıymetli parçası olduğumu hatırlamak ruhuma çok iyi geldi. Dünya telaşından başımı kaldırıp şu kâinatın dikkatli bir seyircisi olmam gerekiyormuş. İçimdeki o boşluğu neyle dolduracağımı ararken bu kitap elimden tutuyor, o huzurlu kulluğa doğru beni usulca itekliyor sanki. Hakikaten çok heyecan verici bir yolculuk oldu benim için.
Yanıtla
10
0
Destekliyorum  17
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
savaşın absürtlüğünü ve çelişkilerini insanın yüzüne yüzüne vuran bir kitap...
“Evinizde oturup kalsaydınız ya götünüzün üstünde...”

Çek yazar Bohumil Hrabal’ın daha önce okuduğum iki kitabını da çok sevmiştim, küçük novellası Sıkı Kontrol Edilen Trenler’de de durum değişmedi. Her şeyle alay eden, savaşın absürtlüğünü ve çelişkilerini insanın yüzüne yüzüne vuran bir kitap, yukarıda alıntıladığım son cümlesi de zaten bunu gösteriyor bence. Hakeza kitabın adı da aynı şekilde: sıkı kontrol edilen trenler sıkı filan kontrol edilmiyor, ki zaten bütün mesele de bu.

1945 yılındayız, İkinci Dünya Savaşı’nın son günleri. Almanlar yavaş yavaş yenilgiye doğru ilerlerken biz Çekoslovakya’da, sınıra çok yakın bir tren istasyonundayız. İstasyonda çalışan genç ve bakir Miloş’un ağzından dinliyoruz hikâyeyi. Karşısına çıkan her kadınla flört eden istasyon şefinden telgrafçı kıza, kendiyle kafayı bozmuş müdürden kazları hamurla beslemeye kafayı takmış karısına bir dizi tuhaf karakterimiz var. Anlatıcımız Miloş da tuhaf elbette; koca, yıkıcı savaşın göbeğinde kim olduğunu bulmaya çalışan, ziyadesiyle duygusal, kendi hislerini ve bedenini tanımaya çalışan bir genç adam.

İkinci Dünya Savaşı’nın en sarsıcı olaylarından olan meşhur Dresden Bombardımanı’nın da anlatıldığı kitap, bir savaş romanına göre epeyce de komik. Hrabal küçük küçük detaylarda sistemi, savaşı, bürokrasiyi öyle güzel alaya alıyor ki. Okuyanlar herhalde kalçaya basılan istasyon mühürlerini hiç unutmayacaktır, ben unutmayacağım en azından!

Miloş’un kendi erkekliğine dair sorgulamaları da bence ayrıca nefisti. Etrafı ölü bedenlerle çevrili bir genç adamın kendi bedeniyle kurduğu / kuramadığı ilişkiyi, bunun ona ettiklerini müthiş incelikli biçimde anlatıyor yazar.
Ve tabii finali - spoiler olmaması için bir şey demiyorum ama unutulmaz bir finalle bitiyor hikâye.

Ezcümle, çok severek okudum. Beni Hrabal ile (tabii ki) Milan Kundera tanıştırmıştı. Keşke başka eserleri de dilimize çevrilse de, ilişkimizi derinleştirebilsek temennimle bitireyim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
sunduğu perspektif müthiş değerli...
"Estetik değeri olmayan şeyleri sanat kabul edebilelim diye algımızı yabancılaştırmaya davet edilmemiz, zekâmızı, hassasiyetimizi ve elbette eleştirel ruhumuzu devre dışı bırakmaya davet edilmemizden farksızdır."

Epeydir bir kitabı bu kadar "evet, aynen öyle, kesinlikle doğru, ay işte tam da bu!!!" nidaları eşliğinde okumamıştım. Meksikalı sanat eleştirmeni Avelina Lésper'in "Çağdaş Sanatın Sahtekarlığı" kitabı tam bir "kral çıplak" metni. Vırt zırt homurdanıp durduğum "sanatın estetikle, duyguyla ilişkisinin kopması" mevzuuna dair müthiş bir eleştiri getiren bir analiz ortaya koyuyor Lesper, gerçekten bayıldım.

Hep diyorum, sanatın işi estetik ve duygularla olmalı. Bir "şey", salt varlığıyla estetik algımızı uyarmıyor, bir duygu yaratmıyor, ancak üzerine yazılmış onlarca kelimelik açıklayıcı metinlerle ("sanatçı, bu eserinde...") bir anlama kavuşuyorsa, ben buna sanat eseri denmesine şiddetle karşı çıkıyorum; Lesper de bu meseleyi son derece kuvvetli bir yerden kavramsallaştırarak anlatıyor kitapta.

Özellikle çağdaş sanat eserlerinin mekânla sorunlu ilişkisi (onları sanat kılan şeyin galeri veya müzede sergileniyor olmaları oluşu, zira pek çoğunu o fiziksel mekândan çıkarınca herhangi bir "şey" oluyorlar), küratörün sanat eserinin de, sanatçının kendisinin de önüne geçtiği tuhaf konjonktür, "herkes sanatçıdır" saçmalığı ve çağdaş sanatı kuşatan dogmalara dair söyledikleri çok önemli yazarın.

Çok açık fikirli ve yenilikçi olma iddiasındaki çağdaş sanatın, aslında klasik sanatlardan bile daha dogmatik bir düzleme sahip olduğunu, eleştiriye müthiş kapalılığını, subjektifliğini kendisine nasıl bir koruma kalkanı olarak kuşandığını öyle güzel anlatıyor ki. Son bölümde feminist çağdaş sanatçılara dair getirdiği sert eleştiriyi de ayrıca çok etkileyici buldum. Hakikaten büyük bir cesaretle yazılmış bence ve birilerinin artık bunları bu açıklıkla söylemesinin vakti gelmiş de geçiyordu.

Sanatı dönüşmekte olduğu şeyden kurtarmamız şart bence, zira özüyle ilişkisi kopmak üzere. Çok önemli ve kıymetli bir kitap olduğunu düşünüyorum bu metnin ve bu açıdan sunduğu perspektif müthiş değerli.

Vallahi iyi ki okudum ve hatta keşke herkes okusa!
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ahmet Büke’nin dili her zamanki gibi çok lezzetli...
“Eski dünya ölüyor ve yeni dünya doğmak için mücadele ediyor” diye yazmıştı Antonio Gramsci; “Ehtiyar kün öldü, bala kün doğamadı” diye yazıyor Ahmet Büke. 95. sayfada bu cümleyi okuduğumda bir Gramsci referansı olduğunu anlamış ve çok heyecanlanmıştım, nitekim kitapta ilerleyince referanslar daha da somutlaştı, Gramsci’nin meşhur cümlesinin devamı olan “şimdi canavarlar zamanı” ifadesi, son bölümün başlığı olarak karşıma çıktı.

Açıkçası Gramsci üzerine kurulmuş bir Milli Mücadele anlatısı okuyacağımı hiç hayal edemezdim, bu açıdan sahiden çok şaşırtıcı bir kitap Kırmızı Buğday. Gramsci’nin cümlesine toplumların büyük dönüşümlerin arefesinde olduğu karmaşık günlerde sıklıkla başvurulur, yıkılan bir imparatorluktan yeni bir şeyin doğduğu o günleri tarif etmek için de şüphesiz çok uygun.

Yazar bizi önce Çanakkale cephesine, I. Dünya Savaşı yıllarına götürüyor, buradan ilerleyip Kurtuluş Savaşı’na varıyoruz. Edebiyatımızdaki milli mücadele anlatılarına selam duran, o geleneği izleyen bir roman bu, ancak bu anlatıya bir de epey görünür bir sınıf mücadelesi katmanı ekliyor.

Ben açıkçası bu tür çok karakterli, çok olaylı, çok savaşlı romanlardansa yazarın merceğini tarihin içindeki bir ana yaklaştırıp o anı didik didik ettiği anlatıları daha çok seviyorum. Keza aynı şekilde karakterlerin de daha derinlikli işlendiği, hikâyenin akışı içinde figürandan öte bir pozisyon aldıkları romanlardan daha çok tat alıyorum. Ben bu romanda Deli İbram Divanı’nın Leyla’sı gibi unutulmaz karakterler bulamadım, maalesef çoğu bana tek boyutlu geldi. Deli İbram Divanı demişken, İbram burada da var. O kitapta kısaca dinlediğimiz kardeşinin katledilmesi ve savaşa gitmesi hikâyesini burada daha detaylı öğreniyoruz.

Ahmet Büke’nin dili her zamanki gibi çok lezzetli ve yazar yine muazzam çalışmış; özellikle anlattığı Çanakkale coğrafyasını çok iyi bilen biri olarak bu kısımları okumaktan çok haz aldım. (Atatürk’ün 19. Tümen komutanı olarak isimsiz şekilde bir an göründüğü kısım örneğin, nefisti.) Ancak yukarıda belirttiğim sebepler kitapla mesafelenmeme sebep oldu, maalesef. İşte böyle.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
pek güzel, pek leziz bir küçük kitap...
"Endüstri devrimi seri üretimle bütün nesneleri kopya haline getirerek nesneler ile onların biricikliği arasındaki bağı koparmıştır. (...) Belki de son darbe bilişim ve yeni medya devrimi oldu, zira bunlar şeyler ile aramıza girmenin yanı sıra kullanmayı bildiğimiz ama işleyişini kontrol edemediğimiz nesnelerle bizi karşı karşıya getirdi. Evren gerçeklikle aramızda duran bir ekran ve ağ haline geldi, şeyler artık öncelikli değil. Şimdi burada bizi ilgilendiren ve kalbimizde yer eden şey makarna süzgeci imgesi: Belki de gerçeği ortadan kalkmadan önce elimize hakiki, metal bir makarna süzgeci alıp dokunmanın, elimizde evirip çevirmenin tam zamanıdır."

Pek güzel, pek leziz bir küçük kitap Francesca Rigotti'nin "Küçük Şeylerin Felsefesi" kitabı. Benim durmaksızın edebiyata dair söylediğim "edebiyat illa büyük şeyler mi söylemeli" sorusunun felsefeye uyarlanmış hali gibi adeta, küçük ve sıradan "şeyler"e bakmamızı, günlük nesnelerden öğrenebileceğimiz pekala çok şey olduğunu söylüyor Rigotti.

Bunu yaparken de çok oyuncu ama bir yandan da pek derinlikli bir didiklemeye girişiyor. Kelimelerin etimolojik kökenlerine inip "şey"lerin "kavram"lar ve "fikir"lerle bağıntılarını keşfediyor, nesnelerin o adları alma süreçlerinden acayip enteresan sonuçlara varıyor.

Bir yandan üzerine yeterince düşünmediğimiz ikilikleri hatırlatıp (sert/yumuşak & eril/dişil & kamusal/mahrem) bunları nesneler üzerinden başka türlü tariflemeye girişiyor, bir yandan da nesnelerle ilişkimizi kurtarmaya çalışmanın gerekliliğini, bunun illa ki nostaljik bir eylem olmak zorunda olmadığını belirtiyor.

"Şeyler" kadar "metaforlar"ı da didikliyor ki bu metaforlar kısmı özellikle ufuk açıcıydı. (Metafor diyince aklıma yine Kundera'nın o sonsuz sevdiğim cümlesi geliyor, bininci kez yineleyeyim madem: "Metaforlar tehlikelidir: aşk bir metaforla başlar."

Sonuçta insana bolca düşünme malzemesi veren, dönüp dönüp bakılacak, çok zengin bir kitap bence bu. Dili ve kavramları bu kadar didikleyen bu zor metni kusursuz çeviren Meryem Mine Çilingiroğlu'na da teşekkür etmeden bitirmeyeyim. Çok zor bir işi mükemmel kotarmış hakikaten.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İki aşığın mektuplaşmaları...
“En önemlisi de, gerçeğin hiçbir sözcüğün içinde rahat edememesi. Gerçek, insana dilini yutturur. Şu hayatta yaşanan dişe dokunur şeylerin hiçbiri bir sözcüğün içine sığmaz.”

1961 doğumlu Rus yazar Mihail Şişkin’in pek övülen kitabı Mektupların Romanı’nı sonunda okudum. Çok sevdim, ancak tahmin ettiğim kadar da vurmadı beni. Neden acaba? Adını koyamıyorum vallahi. Yöntemi çok yaratıcı, dili çok güzel, anlattıklarından etkilenmemek imkansız, ancak umduğum “vay canına” etkisini yaratmadı. Beklentim mi çok büyüktü acaba? Neyse.

İki aşığın mektuplaşmalarından müteşekkil bir roman bu, Saşenka ve Vodka. Başladığımda kimin mektubunu okuduğumu karıştıracağıma dair bir endişe duymuştum, sonra mektup başlarındaki ● ve ■ işaretlerini fark ettim; sonrasında buna dahi ihtiyaç olmadığını anladım zira iki anlatıcısını bambaşka konuşturmayı başarmış Şişkin.

Sene 1901, Çin’de çıkan Boksör Ayaklanması’na batılı devletler müdahale ediyor, Vodka da bu nedenle Çin’e, cepheye gidiyor. Mektuplaşmalar böyle başlıyor, birbirleriyle kavuşmak için gün sayan aşıkların nahif, şefkatli, arzulu, yumuşacık mektuplarını okuyoruz başta. Bu mektupları bizden başka okuyan var mı, yerlerine ulaşıyorlar mı, orası meçhul. Zaten de bir noktada mektupların zamanları değişiyor. Vodka 1901’e çakılıp kalmışken, Saşenka için zaman akmaya devam ediyor. Vodka’nın mektuplarında klasik Rus romanlarının dilini, o dönemin karakterlerinin hayatı ve kendilerini sorgulama biçimlerini görmek mümkün, Saşenka’nın mektupları ise çok daha modern bir üslupla yazılmış. Kitabın en güzel oyuncağı buydu sanırım; yazarın zamanı ve dili bükme, yoğurma biçimi.

Her iki anlatıcı de sık sık çocukluklarını anlatıyor, bu yönü biraz bildungsroman tadı da veriyor. Ben en çok buralarını sevdim kitabın. Büyüme ve yaşlanma anlatılarını, özellikle romanın sonlarında Saşenka’nın anne-babasının yaşlılığının anlatıldığı kısımlar çok etkileyiciydi.

Bana bu kitaptan kalan soru şu sanırım: “beklemek nedir?” Saşenka beklemeyi bırakmış mıdır mesela? Bence hayır - çünkü bazı bekleyişler, beklenenden bağımsız olarak sürer işte, usul usul, en derinde, sessizce. Bunu gayet iyi biliyorum. İşte böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
pandemi döneminde yapılan online nehir söyleşinin dökümü...
"Eğer bir kütüphaneye girerseniz, size söz veriyorum, o raflardan birinde, sizin için özel olarak yazılmış bir sayfa, belki de sadece bir paragraf içeren bir kitaba mutlaka denk gelirsiniz. Belki de onu şimdi değil de gelecekte keşfedeceksiniz; edebiyat çok sabırlıdır."

Ah - sahiden o cümleleri aramak için okumuyor muyuz hepimiz? Üstelik işin ironik yanı şu ki, ben o "bana özel yazılmış" gibi gelen sayfaları sıklıkla bizzat Manguel'in kendisinde buluyorum. Okuduğum her kitabında sanki beni okurluğumdan ötürü tebrik edip alnıma bir öpücük konduruyor gibime geliyor. Neyse, kitaba geleyim.

Alberto Manguel külliyatını bitireceğim diye bir derde düştüm, ben okudukça adamın yeni kitabı çıkıyor, kendimi örgüsü asla bitmeyen bir Penelope gibi hissediyorum. Neyse, şaka bir yana, bunun bitişiyle beraber külliyatı tamamlamaya kaldı üç! Hadi bakalım.

Manguel'in, pandemi döneminde İsviçreli gazeteci Sieglinde Geisel ile yaptığı online nehir söyleşinin dökümü "Hayali Bir Hayat". Açıkçası Manguel okumaya buradan başlanabilir gibime geliyor, kendisinin kim olduğuna, hayatta neleri dert edindiğine, eserlerinde nerelerde gezindiğine dair epey fikir edinebilirsiniz.

Manguel çok güzel anlatıyor, okumaya dair bir kitap yazmasıyla hayatının nasıl değiştiğini, kitaplarla, sözcüklerle kurduğu ilişkiyi, kendini nasıl tanımlamayı ve nasıl tanımlamamayı seçtiğini anlatıyor. Sieglinde Geisel'i tanımıyorum, ancak sanki bu söyleşi bir başkası tarafından yapılsa daha iyi olurmuş diye düşündüm. Sorular zaman zaman epey yavan ve kendisi Manguel'i yeterince özümseyememiş gibi hissettiriyor. Çok zor, çok büyük bir iş tabii böyle biriyle konuşmak, ben yapsam Allah bilir bundan da kötü olurdu ama işte, soruların daha zengin olmasını arzu ederdim, sanki yüz yüze değil de yazılı bir söyleşi hissi veriyor, sohbet derinleşemiyor gibi geldi yer yer.

Ama güzel mi, çok güzel. Zira Manguel sorusuz da çok şahane anlatabilen biri ve yine şahane iç görüler var bu kitapta da. Şöyle bitireyim: "Toplumumuz yüzeysel olana değer veriyor, içinde bulunduğumuz âna, tam şu âna odaklanıyor sadece. Geçmişi olmayan bir toplumuz. Ortaçağ'da cehennemin tanımı buydu: Sürekli şimdiki zamanın yaşandığı yer."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
öyküsü epey iyi...
“Eğer beden çok uzun süre rüya durumuna geçmezse ölür. Çok uzun süre mantıklı düşünürse, ölür. Rüyalarda yaşananlar, uyanık hayattakilerden daha az gerçek değildir kesinlikle. Duyular her iki halde de aynı şekilde işler: Tüm tatlar, dokunuşlar, kokular ve diğer algılar tümüyle kaydedilir. Uyanık olduğumuzda rüyaların mantığını anlayamayız ve rüyalarda da uyanık durumdaki kanunlar ve kurallar geçerli değildir. Rüyalardaki çoğu olayı net ve eksiksiz olarak pek hatırlayamadığımız gibi, uyurken de uykuda olmadığımız zamanı çok az hatırlarız. Bunlar bedenlerimizin içinde yaşadığı iki dünyadır. Aslında, sadece beyin ve duyular. İki dünyanın bellekle belli belirsiz bir bağı vardır; bu öyle sınırlı bir aracıdır ki aynı zamanda en keskin ayrım işlevi de görür.”

Bu uzun alıntıyı aldım zira Çek yazar Marek Sindelka’nın Anormal’inin tüm meselesinin özeti gibi. Egzotik bitkilerin peşinde epey tehlikeli işlere bulaşan Krystof’un öyküsünü anlatıyor bize Sindelka. Üç bölümden oluşan kitabın ilk bölümü müthiş lezzetliydi; oldukça gizemli, sürükleyici ve çok iyi yazılmış bir metin bu ilk bölüm. Ancak sonrasında kitap tuhaflaşıyor, sanki gerçeklikten rüyaya doğru uzanıyoruz; garip, grotesk bir havaya bürünüyor anlatı ve yazar dağılıyor gibi hissettim - öyle ki zaman zaman anlatıcıların ağzından aktardığı “Yeter! Bu ne böyle? Hadi oradan! Siktir git” türü cümleleri sanki kendi söylüyor gibi okudum, kendi kendine “ya ben ne yazıyorum şimdi” diye soruyor gibi geldi resmen. Metnin arasına giren şiirler de akışı takip etmeyi kolaylaştırmıyor açıkçası.

Bence Sindelka’nın öyküsü epey iyi, daha ustalıklı yazılmış olsa muazzam bir şey çıkabilirmiş ortaya. Ama yer yer konvansiyonel giderken, yer yer baya postmodern bir biçime bürünen anlatı okuru metne yabancılaştırıyor. Yazarın rüyaları aktarırken kullandığı dil de başta insana epey çekici gelse de sonlara doğru epey tekrara giriyor. Ortada çok somut bir suç ve cinayet hikâyesi varken birdenbire çok soyut bir yere fırlatılmak bana iyi gelmedi okur olarak. Sindelka’nın neyi amaçladığını gayet iyi anlıyorum ama uygulaması maalesef ikna edici olamadı benim için.

Neyse, yine de, sorunlarına rağmen sürükleyici bir roman bu. Böyle bitireyim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir