Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Rappaccini'nin Kızı
Otacılıkla bilimsel açlığın ulaşabileceği en uç absürtlük, kadın-erkek çatışması, kimilerine göre Hristiyanlık için mütevazı bir alegori... Hawthorne ne yapmaya çalışmışsa iyi yapmış, araya kendi kendinin alegorisini de sokuşturmuş, Poe'nun pek olumsuz bir eleştirisinden sonra dertlenmiş ve neden de bu kadar alegorikim aman adlı EP'yi piyasaya sürmüş. Böyle değil tabii.
Rappaccini doktor, ünü kötü, deli işi deneyleri var, evinin bahçesinde dünyanın o güne kadar hiç görmediği çiçekler, ağaçlar büyüyor. Kızı var, kız da büyümüş. Babanın güzel çiçeği. Adam var bir tane, genç, bu evin karşısındaki bir odaya taşınıyor çünkü üniversite okuyacak, büyük şehre gelmiş.
Baştan alıyorum.
Poe yerin dibine soktuktan sonra mı Hawthorne hayalet yazarını yaratıyor, belki. L'Aubépine nam bir Fransız yazardan çevirdiğini söylediği öykü aslında kendi öyküsü, uydurduğu soyad kendi soyadının Fransızcası. Hiçbir şeyden çekinmeden yazmasını sağladıysa bu, o zaman iyi. Octavio Paz oyunlaştırmış, Daniel Catan opera olarak bestelemiş, farklı türlere esin olarak yansımış Hawthorne. Doğaçlama bir şekilde öcü hikâyeleri anlatıp arkadaşlarının aklını uçuran biriymiş zaten, uydurmaçlıkta bir dünya markası olması normal. Çevirmen Zeynep Avcı, yazdığı önsözde bu öykünün önemini, yazarın önemini, pek çok şeyin önemini, iki insanın arasındaki şeylerin, neylerin önemini, bilemediğimiz, göremediğimiz, görmek istemediğimiz pek çok şeyin önemini, bir başkasının önemli bulduğu şeyleri ve onları nasıl gözden kaçırdığımızı, gözden nasıl kaçtığımızı, nerede ıskaladığımızı, her şeyin nasıl böyle olabildiğini anlatmıyor, sadece öyküyü anlatıyor. Geri kalanını anlatacak bir önsöz, bir kitap, bir film, biri, tanıdığım veya tanışacağım biri olsun isterdim. Cenk Taner, imgelemini sevdiğim: "Öylesine yorgunum ki adım neydi unuttum." Bu yorgunluğun nasıl atıldığını iyi hatırlıyorum, göz ucuyla görülebilecek kadar yakın ama göz ucu biçimlemez, sezdirir. Orada işte, bir zaman başımı çeviririm ve berraklaşır. Ben uzun zamandır onu bekliyorum, beklemiyorum dediğim zaman bile bekliyorum. Gözümün önüne kara perdeler çekildiğinde bile huzurlu olmamın sebebi mi bu?
Guasconti diyorduk, kasvetli bir evde yaşar ve camdan dışarı baktığında cennet bahçesini görür, Adem'ın toprakları yeryüzüne inmiştir, adeta Cennetin Krallığı. O kadar hoş. Beatrice, kız. Guasconti erkek. Eh, bu durumda aslında olmayan ama varmış gibi gelen şeyler çıkar ortaya. "(...) Giovanni onlara atfettiği benzersizliklerin kendi hayal gücünün ürünü mü yoksa bizzat onlara ilişkin özellikler mi olduğuna karar veremiyordu. Bir yandan da bütün meseleyi akılcı bir biçimde ele almaya pek eğilimliydi o sırada." (s. 18) İki taşın arasında kalır, ikisi de dibe çeker. Guasconti aşık olmuştur ve ne yapacağına dair hiçbir fikri yoktur. Babasının doktor arkadaşlarından biriyle karşılaşır, adam da babayla kızı hakkında kendisini uyarır ama evladımız ipleri bir kez salmıştır, kolay kolay toparlayamayacaktır. Beatrice de ilgi duyduğunu belli eder etmez şapşal aşık akli melekelerini tamamen kaybeder.
Buluşurlar, gezinirler, birlikte zaman geçirirler ve bu süre boyunca çatlak profesör olan baba, oğlanı gözler. Kızın rayihası, tavırları çok çekicidir, canlıları öldüren kokusu ve bakışları Guasconti tarafından görmezden gelinir. Çocuk doğaüstü olaylarla, kızın ölümcüllüğüne dair mevzularla karşılaşır ama rasyonelleştirir bunları, üstünde durmaz. Doktorun deneylerinin bir parçası olduğunu babasının arkadaşı söyleyene kadar fark etmez bile. Üzerine sinmiş koku Beatrice'in kokusudur, uyuşturulmaktadır ama Beatrice bu işin içinde midir? Meryem suçlanagelmiştir, suçlu mudur? Her şeyin farkında mıdır? Baba öyledir, giriştiği tartışmaların mektupları mevcuttur, anlatıcı okura bu mektupları nerede bulabileceğini söyler ve anlatıyı gerçek kılmak için zorlama bir adım atar, o zamanların kurgularında tipik bir hareket.
Değişirler. Beatrice Guasconti'ye tutulur ve gözü gibi baktığı bitkilere su vermeyi unutur, Guasconti kızın çekimine kapıldığından babasının arkadaşının nasihatlerini dinlemez, son ana kadar. Dayımız Guasconti'ye kadim bir hikâye anlatır, Büyük İskender'e yollanan bir kadınla ilgili. Aşkın aklı dumura uğratıcı yanı çok tehlikelidir, gerçekleri görmeyi engeller, kendi gerçeğini zorla benimsetir. Zorla olduğu kadar fark ettirmeden. Çocuk uyanır, sevgilisini suçlar ve gözü gibi baktığı çiçeğe saldırır. Baba o sırada açığa çıkar, çocuğu ölümcül çiçeğe doğru çeker ama kız tez davranır, kardeşi olarak gördüğü çiçekle temas eder ve ölür. Bir anlamda çekiciliğini ortadan kaldırır ve ölümü böyle gelir. Gözlerini kapamadan önce Guasconti'yi de eleştirir. "'Ta baştan beri senin içindeki zehir benimkinden fazla değil miydi?'" (s. 56) Guasconti'nin içindeki kuşku hep vardır, dış etken olmadan ortadan kalkmamıştır ve çocuğu gönülden sevdiğini anladığımız Beatrice için en büyük acıdır bu, babası tarafından lanetlendiğini bilmeden çocuğa yaklaşır, o da aşık olmuştur ama imkansız bir aşktır bu, bir araya gelmeleri mümkün değildir. Birinin dinmeyen şüpheciliği, diğerinin öldürücü doğası birbirine eklenemez. Son.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Cumartesi
Bu metni Yeni Roman'ın zıttına koyuyorum ama pek uzağına değil. Butor'nun bir yolculuğu sonsuzca çoğaltma çabasına bağlayabilirim. Trende gidiyor bir adam, nesnelerden bağımsız. Anın biçimlendirdiği zihnine bakış atmak nasıl düşündüğümüzü ortaya koyduğu için biraz korkunç; bir şeyi düşünmekle onu nasıl düşündüğümüzü düşünmek arka arkaya geldiğinde küçük çaplı bir bomba etkisi yaratıyor. Süreçten haberdar olunmadığında her şey olduğu gibi kalıyor, bildiğimiz sınırlarda yaşam sürüp gidiyor ama öbür türlü doğallık bozuluyor, kurguya bodoslamadan dalan yazar hadisesi ortaya çıkıyor. Mevzu bahis metnin esas adamına, Perowne'a bakalım ki aynı durumda anlatıcıya da bakacağız, bazı noktalarda sesleri ayrılsa da çoğunlukla bir.
"Düşünceleri karışık, kıvrımlı bir hal almış, o uzun odanın havasını da, koltuğunun altındaki zemini de kıpırdatan, eğip büken güç onları da etkilemiş. Bu açıdan duygular ışık gibi olmuşlar, dalga gibi, fizik dersinde öyle derlerdi. Burada kalması gerek, ve her zamanki tavrıyla o duyguları bileşenlerine, elementlerine ayırmalı, uzak ve yakın bütün nedenlerini bulmalı; ancak o zaman ne yapacağını, neyin doğru olduğunu bilebilir." (s. 250)
Düşüncelerin karışıklığı, eğilip bükülmesi, mecazlara ve metaforlara gömülmesi, bir şeylere benzetilmesi hemen her yere açılan kapıların varlığını belirtiyor, çağrışımların ucu bucağı olmayacak demek bu. Eh, şimdinin sınırsız uzamında her şeyi sıkıştırabilmek demek bu. Yenicilere benzetme sebebim buydu, zıt kutup olayı bunun bilinçli olarak yapılmasından doğuyor. Anlatıcının farkındalığı çok açık, okur olarak biz de anlatıcının varlığını sezmeye açık oluyoruz. Neden? Ancak bir anlatıcı anlatıyı sıfata boğar, zarflar, mazrufu gösterir, kısacası zihnin işleyişinin ipuçlarını verir. Eh, çoğunlukla Perowne'un zihnindeyiz ama o kadar da değiliz, anlatıcı birader şöyle bir kafasını çıkarıp kendisini gösterir. Perowne'un bilmediğini bildiğinden değil, göremeyeceğini gördüğünden. Yatarken kolunun bacağıyla yaptığı açı, uykuyla uyanıklık arasındayken düşüncenin anormal berraklığı, çok küçük şeyler... Bunun yanında düşüncenin ne zaman çatallandığı, ne zaman tek bir kanalda kaldığı müthiş bir şekilde kurulmuş; misal Perowne ameliyatlara girdiğinde veya mesleğiyle ilgili bir şey düşündüğünde kesinlikle akışa kapılmaz, her şeyi işi olur, hatta anlatı bile tıbbi bir makaleye dönüşür. Çok küçük şeyler metni zenginleştiriyor, McEwan bu anlamda çok hassas bir yazar ve hassaslığı ölçüsünde iyi bir yazar, iyiliğe bu açıdan yaklaşıyorsak.
Hikâye tek bir gün ve koca bir yaşam hakkındadır. Henry Perowne ellilerine gelmiş bir sinir cerrahıdır, evlidir, iki çocuğu vardır, İngiliççe bilmektedir. Çünkü İngilizdir. Bir kayınbabası, bir annesi vardır. Hastaneden arkadaşlarıyla squash oynamayı sever ama artık o kadar da sevmese iyi olur, kalbi alarm verecek hale gelmektedir. Oldukça mantıklı bir insandır, anlatıya bakarak deli bir analitik zekası olduğunu söyleyebiliriz. Duygusaldır ama duyguları da garanticiliğinden nasibini almıştır, belki beklentilerini düşürdüğü için. Adamımız kabaca bu.
Sarmal anlatı. Gün içinde aklımızdan ne geçiyorsa. Birçok kez çocuklarla, eşle, diğer karakterlerle karşılaşırız, geçmişin şimdiyi biçimlendirmesine şahit oluruz, şimdiden gelecek tasviri çıkarırız. Gündeliğin içinde -ki gün 15 Şubat 2003- Irak'ın işgalinin protestoları yer almaktadır ve bu yeni olay Henry'nin çocuklarını tekrar tanımasına yol açar; konuşurlar, tartışırlar, birbirlerini kaçıncıya biçimlendirirler. Irak bertaraf edilmeli midir, Saddam asılmalı mıdır, nedir? Henry, Neocon tayfanın görüşlerine yakın fikirlere sahiptir, kızı ve oğluyla nispeten papaz olması bu sebeptendir. Eskiden böyle değildi; çocuklar küçükken büyüklerin dünyası her şeyi çözebiliyordu ama babalara, annelere duyulan güvensizlik dünyaya duyulanla bir oldu. Daha iyi bir yaşama kavuşulamadıysa beceriksiz ailelerin, devletlerin daha iyisini başarması için çabalaması gerekiyor. Ne ki Henry başka bir dünyadan geliyor, onun geçmişinde her şey daha farklıydı. Her şey şimdi de daha farklı. Sonrasında da. Sürekli bir hareket, hele o cumartesi. Dolu bir gün, yapılacak birkaç iş var, en dar çemberin içinde ailenin üyeleri ve birkaç iş arkadaşı dışında kimse yok, bu da çemberi olabildiğince büyük kılar. Yaşamın ta kendisi ama eski sevgililer yok, eski arkadaşlar yok. Elli yaş dünyanın en dar çember haline dönüşmesi midir?
Karakterlerin uğraşları anlatıyı derinleştiriyor, örneğin erkek evladın sıkı bir gitarist olması mühim. Blues üzerine düşünceler, belli kalıpların doğaçlamayla birlikte sonu olmayan bir yolculuğa dönüşmesi fikrine ulaşıyor. Eh, Henry'nin Rosalind'e karşı hissettikleri de buraya bağlanabilir mi? Tutkuyla sevişiyorlar, birbirlerini sağalttıkları ölçüde mutlu oluyorlar ki birinin yarasına diğerinin şefkati doğuyor, karşılıklı. Her sevişmeleri başka bir güzel, Henry düşünüyor, karısının çekiciliğinin sürmesi belirli bir düzen isteğinden doğduğu gibi düzenin sıkıcılığını duyumsamayacak kadar tutulmaktan da kaynaklanıyor. Henry'yi sağlıklı yapan şey bu; kaosa en yatkın şey olan sosyal yaşamda bile belli bir çizgiyi tutturabilmiş ve yaşamını diğerleri için belirli ölçüde de olsa heyecanlı kılabilmiş. Güzel. Güzel olmayan şey cumartesi sabahı, ortalık karanlıkken kalktığında camdan baktığı zaman düşen bir uçak görmesi. "Nedense kendini kabahatli hissediyor, nedense çaresiz de." (s. 28) Dünya elinden kayıverince huzursuz. Beklenmeyen olaylar beklenmeyen bir gün doğuruyor; annesini ziyareti, kayınpederin evinde toplanmaları günlük planın içinde yer alsa da bir kere dengesi bozulan gün serserilerle münasebet kurulmasına yol açıyor. Bu serseriler yaşamın sürprizlere açık olduğunu gösterir gibi en olmadık yerde tekrar ortaya çıkacaklar ve Henry'ye olabileceği insanı gösterecekler. Başımıza bir şeyler gelirken biz de kendi başımıza geliriz. Yalnızlığın On Bir Hali'nde benzer bir öykü vardı, bir kelebek kanat çırpsa dünyada neler neler olur. Çırpmasa da olur. Her şey olur.
Her olay bir karakteri çağrıştırır, her karakter başka olayları çağrıştırır, bir günün çok daha azına şahit oluruz ama yine de günün neye benzediği konusunda iyi bir aynadır. Sıkı bir kurgudur bu, ilgisi çekilen okur edinmeli.
Yanıtla
0
8
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
G.
Barnes'ın buçuklu dünya tarihinde cinsellik buçuksa bu metinde oran değişir, geri kalan her şey buçuk olur, cinsellik sınırları belirler.
G.'nin dünyanın en uzun yüzyılına pek bir şey kalmamışken dünyaya gelmesi bir, dünyanın en hızlı yüzyılında dünyanın en hızlı erotik karatecisi olması iki. Şanslıdır. İtalyan bir babadan olmadır, Amerikalı anneden doğmadır. İtalya'da burjuvaziyle işçi sınıfı çatışmaktadır, Garibaldi'nin İtalya'yı tek bir çatı altında toplamaya çalışmaktadır, sokakların barikatlarla süslendiği bir zamandır, insanların despotizmle mücadele ettiği zamanlarda olduğu gibi kurşunlar uçuşur, bir de uçak vardır, Alp Dağları üzerinden geçen ilk uçaktır, G. uçuş sevdalısı bir genç olarak bu uçağın ölümcül denemesini izlemek üzere oradayken yine bir erotiklik yapar. Sırayla anlatmak en iyisi sanırım.
İki mesele; karakterlerin yaşamlarındaki ikilemler, gerilimler dünya tarihiyle eşlenir. Her şey birbiriyle paralel ilerler, G.'yi zamanın ruhu olarak değerlendirebiliriz. Buna cinsellikle ilgili görüşler, G.'nin maceraları sırasında anlatıcının tutkuyu irdeleyişi dahil. Her bir macerada, ilerleyen zamanla birlikte değişen kimliğin farkları ortaya çıkar, görünüm değişir, gençliğin cinselliğiyle yetişkinliğin cinselliği arasında aynı heyecan varsa da farklı zevkler vardır. Farklı, kadınlar kadar farklı. İş cinsel organların çizimine varır, anlatıcı için yeterli derinliği sağlamanın yolu çizmekten geçer. Penis ve vajina, sonra yine bir penis, et tadımı, bir insanı tanıma yollarından belki en önemsizi, belki de en önemlisi. Bir anlamı yok, sadece bir yol. Neden çıkmaza yakın, yani sonlandığı halde neden onsuz olmaz? Metnin içinde bir yerlerde cevabı var. Anlatıcı dedim ama doğrudan Berger'in sesini duyarız, bu da ikinci mesele. Berger'in anlatı kurma çabasının somut bir mücadeleye bürünmüş, adeta bir savaş alanı atmosferi yaratmış hali anlatının kendini sorgulamasıyla belirir. Şeyler başka türlü anlatılamaz mı veya anlatılamayacak olan var mıdır, nedir, ne değildir, Berger bir yandan kendi yeteneğini ve edebiyatın gerçek karşısındaki kapasitesini sorgular, diğer yandan kurguyla gerçeği iç içe geçirir ve yaşam olarak anlatının sınırlarını genişletir. Metaforlar, benzeşimler, sanatın yaşam üzerindeki tasarrufunu belirler. Gerçeğin sanatı doğurması ve tersi.
İkinci baskının arka kapağında Tomris Uyar'la John Berger'ın birlikte çekildikleri çok güzel bir fotoğraf var.
Bölüm bölüm gidiyor, ilk bölümden girdim.
G.'nin Livornolu babası, kendi ayakları üzerinde durabilen bir kadınla ilişkiye girer. Kendi ayakları üzerinde duran kadın, diğer kadınlar, kadınların tamamı mühimdir, Berger epigrafında Kadın Özgürlüğü Hareketi'ne selam eder, mücadeleci kadınları pek bir tutar. Eh, romanda kadınların ezildiğini pek söyleyemeyiz. Uyumlu kadınlar vardır en fazla, erkeklerin zıpırlıklarına uyum sağlarlar. Mesela G.'nin annesi mücadelecidir, evli olan Umberto'yla uzunca bir süre sevgili olur ve çocuğunu büyütmek için Umberto'nun önerdiği maddi yardımı reddeder. Umberto'nun eşini kıskanır, eş de Laura'yı kıskanır, farklı sebeplerden. Sonuçta yaşam sürer, bir erkeğin çocuğunu doğuracağı fikri Laura'yı ağlatır, girdiği delikten kendi çocuğunun çıkması fikri Umberto'yu dertlendirir, G. doğar. "Dünyanın yaşamında bir dakika geçiyor. Olduğu gibi nakşedilsin!" (s. 25) Garibaldi bir burjuva devleti kurulmasında zemin vazifesi görüyor bunlar olurken, masumluğu ulusun masumluğu olarak görülüyor. G.'nin masumluğuna benzer. Anneyle babanın günahı onun omzunda değil, artık annesiyle birlikte Paris'te. Büyüyor, babası yanında olmayacak ama çapkınlığı tuttuğunda her zaman oralarda bir yerde olacak.
İki. Laura yapamadı, annelik ona uymadı ve G.'yi İngiltere'deki kuzenlerinin yanına verdi. Beatrice ve abisi Jocelyn'in yanında büyür G., bu sırada anlatıcının İngiliz burjuvazisi üzerine değerlendirmelerini okuruz, çağın burjuvaziyi nasıl değiştirdiğini görürüz. Ardından Miss Helen gelir, G.'nin aşkı keşfetmesini sağlayan öğretmen. Pek zaman geçmeden şutlanır, G. okula verilir ve okulu pek sevmez, onun kafası para kazanmaya basmaktadır. İyi kötü eğitimini sürdürür ve iki adamla yaşadığı bir olay kafasını allak bullak eder. Adamlar G.'yi atların vurulduğu, kanın sel gibi aktığı bir yere götürürler, çocuğa gördüğünü unutmamasını söyledikten sonra ortadan kaybolurlar. Psikolojik olarak hassas bir dönemden geçen evladımız, belki de yaşamın her şeyi kapsayan doğallığını anlar, daha doğrusu en uç olayların bile son derece normal bir şekilde gerçekleştiğini sezer. İlerideki maceralarını ve acı sonunu sakin bir şekilde karşılamasının sonucu bu olabilir. Annesiyle babasını bir kez birlikte görür, vakit geçirirler ve bir araya gelememenin, iki insanın arasındaki en uzun mesafenin ne demek olduğunu anlar. Bu esnada sokak çatışmasının ortasında kalır ki tam bir serüven, kendisini kaçıran işçi kızların koruyuculuğunda zor yırtar.
Devamı için nefesim yetmiyor, okurun elinden öper.
"Betimleme gerçeği çarpıtır." Nerede dendiğini hatırlamıyorum, kitabın bir yerinde. Anlatıcı müzik notalarını, çizimlerini, gerçeklik algısını, uzam-ölüm ilişkisini ve pek çok şeyi bir arada kullanıyor, aklın sınırlarını zorlayan derinlikte bir anlatı kuruyor, çarpıtıyor ve olduğu gibi sunuyor. G.'nin kadınları ve seksin yaşamı doğurtan yaratıcılığı başlı başına bir olay. 1972'de Man Booker'ı almış, yakışır. Sorgulamalarıyla, derinleşme ve anlatım çabalarıyla müthiş bir roman.
Yanıtla
5
7
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Pause Anıtı
Eskiciyan'ı biraz derinlere inenler biliyor; mühim yerlerde güzel işlerin yaratıcısı, öyküleriyle de kafa mikserliği yapıyor. Öykülerine orada burada denk geldiğimde bakardım, derli hallerini ilk kez okudum. İyi derlenmiş, yekun pek.
Biyografisi ayrı bir öykü gibi okunabilir. Plüton kökenli Satürn vatandaşı, 1982'de üretilmiş, elsiz ve ayaksız. 12. yüzyıl ediplerinden. Mutlaka fanzin çıkaranlardandır, çıkarmıştır. Fanzin çıkarmadan yürümüyor bu işler, biliyorsunuz, bir yerlerden bir yerlere tutunmak, adını duyurmak ve edebi çete oluşturmak şart. Çeteye dair bir öykü var zaten, oraya gelinir. İlk öykü kitabıdır bu, dendiğine göre. İnanılırsa. Öyküyü ve inanmayı bir araya getirebilirsek. Mesela iki elmayla üç armudu toplasak ne eder. Bu bir soru değil.
Epigrafta tersten bir selam var, Gamze'ye. Umarım mutlusunuzdur ya da ayrıldığınız için mutlusunuzdur. Nedenini bilemiyorum ama alenen, ansızın sevgiye sempatim var. Mesela Casillas kendisiyle röportaj yapan kadını şap diye öpmüştü, meğer evlenecekler miymiş, evli miymişler, öyle bir şeydi. Samimi bir şey.
Pırr: Anlatıcının dedesinin kuşu artık ötmüyor. O kuşu da ötmüyor. Babaanne dert yanıyor, dede zaten dertli, çok sevdiği Pırr nam kuşu artık ötmüyor, öyle bakıyor. Bu iki kuş geride kalacak, öykü başka bir yere akacak. O zaman bu erotik karateye ne lüzum vardı, öyküde lüzumdan da bahsedemeyiz sanırım. Neyse, dede ve babaanne ölür, civardakiler yavaş yavaş ölmeye başlar, anlatıcının arkadaşı olan kiralık kuş katilinin de kolu kırılır, felaketler. Anlatıcı hasta olur, kuş her ölene şöyle bir baktığı gibi anlatıcıya da bakar. Son.
Babasının Şeyi: Güzel bir psikanaliz öyküsüdür. Anlatıcının arkadaşı Arat, bir sabah babasının şeyi olarak uyanır. Kafka olsa kalkıp giderdi sanırım. Neyse, bir penisle bir çocuğun pek de farklı olmadığı o anlar babayla arada ne birikmişse hepsinin toplamıdır. Çözülecek bir dert; Arat ne yapması gerektiğini anlar ve iktidarsızlık olarak babaya döner. Baba manen biter, Arat yaşamına geri döner, itinayla üfürülmüş bu hikâye de böylece biter.
Az Koy: Eskiciyan biraz boca ediyor sanırım, mizahı yığmadır.
Koyun adı Az, eşlerinden kaçıp çırılçıplak yüzmeye gelmiş adamla kadının önünden iki jeneratör geçer. Adamın mikrodalga fırınla kaçamağı vardır zaten, kadın da çiviyle eğlenceli bir flört dönemi yaşamış, sonra hayatına devam etmiştir. Jeneratörler önlerinden geçerken saklanırlar mıydı neydi, sonra çıkarlar ve yüzmeye devam ederler. Birinin ütü, diğerinin saç kurutma makinesi olduğunu hayal ediyorum. Jeneratörlerin. Belki onlar kendilerini öyle sanıyor olabilirler. Adamla kadını bilemiyorum, neyseler ne.
Kıpkısa öyküleri geçtim, okura anlık parıltı gördürsünler.
Bu Sefer: Kız, sevgilisinin telefonunu kurcalar ve arkadan girmekle ilgili bir mesaj görür. Adama da bir şey diyemez, telefon çalmaya başlayınca külotunun içine sokar ve inler. İntikam duygusu biraz sönmüştür belki.
Görsel öyküler. Bunun için uydurulan terimi bilmiyorum. Harfler kağıda dağılmıştır, denizin yüzeyini oluştururlar. "Kağıttan gemi" de kağıttan gemi formundadır.
Aşırı dahi çocuğun eğitim sistemine sokulup heba edilmesi, havaya uçuracağı arkadaşına öykü yazdıran adam, Pause Anıtı'nın pause süresince dondurulanların yığılmasından oluşması, başlıklı ve boş sayfalı öykü, bir sürü deney.
Muzip ve mis öyküler. Almaz mıydınız?
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Daha Ne Olsun
Öğrenciler Vonnegut'ı seviyorlar. Başka türlü düşünmeyi gösterdiği için? Belki. Savaş karşıtı olduğu için, bu kesin. Birçok sebebi var, bana yeten kısım erdeme ait olan. Ateist Vonnegut, İsa'yı dünyanın en kral, en harbi adamı olarak görüyor. On Emir'e karşı İsa'nın merhameti. Yukarılarda birinin kafası karışmış olabilir ama adamın biri çıkıyor ve diğer insanlar için tahtaya geriliyor. Korkuyor, yalnız kaldığı için hayal kırıklığına uğruyor ama herkesi kurtarıyor. Yüce gönüllülük. Herkese lazım olduğunu söylüyor Vonnegut, aynı fikri meşrepten olan Remarque'ın söylediği de bu. İyi bir insan olmak, olabildiğince az sayıda kalp kırmak, ne bileyim, bunun gibi şeyler. Ucundan Orhan Gencebay'a iliştiriyorum, o da insan gibi sevmekten, onurdan ve fedakarlıktan bahseder ya. Neyse, bu mezuniyet konuşmalarında iyi bir adam olmanın yanında pek çok şeyden de bahsediyor Vonnegut, bakıyorum.
Birkaç konu birden fazla konuşmada tekrar ediliyor, yer yer bahsederim. Sıradan gideyim. Dostu Dan Wakefield'ın yazdığı önsözde bu uçarı adama dair çok şey buluruz. Konuşmalarının özetidir aslında. Vonnegut'ın külte dönüşmesi olayı mesela; adam ne gençliğin sözcüsü ne de karşı-kültür kahramanı olmak istiyordu ama oldu, canı sıkıldı. "Karşı-karşı-kültür" figürü olduğunu söyler Wakefield, tamamen özgün bir adam, kalıplara sığmayacak kadar kıpırtılı. Tamamen orijinaldir, orijinalliğini sıkıntısından alır. Blues severdi çünkü köleleri anlayabiliyordu, sıkıntıları ortadan kaldıramasa da odanın köşelerine süpüren bu türü pek severdi. Uyuşturucu kullanmazdı, Jerry Garcia'yla takılmış ve hiçbir şey olmamış mesela, çok ilginç. Bu da sıkıntı gidermiyor. Hayattan daha fazla hoşlanmak için sanatçılara ihtiyaç olduğunu söylüyor, kendi sanatını da bu bağlamda değerlendirebiliriz. Vonnegut okumak sağaltıcıdır, aksini söyleyen bu işten zerre anlamıyordur. Sağaltır; ruhu hafifletip mutluluğa meylettirir. Bir de yazar adaylarına noktalı virgül kullanmamalarını öğütler Vonnegut, uyacağım. Bir süreliğine.
Vonnegut'ın konuşmaları da yazımı gibi, aynı. Oraya pek girmeden konulara değineceğim.
Erginlik ayini. Savaşa gitmeye, çocuk doğurmaya gerek yok. Eğitim yeterli. Laf arasında Arthur C. Clarke'ın Çocukluğun Sonu nam romanından bahseder. Sıkı romandır gerçekten, hayretle okumuştum. Neyse, orada ışık benzeri bir şeye dönüşüp dünyayı terk eden, atalarından akıl almaz biçimde farklılaşan insanoğlundan bahsedilir. Vonnegut böyle bir değişimi yeni mezunların hayat karşısındaki heyecanıyla eşleştiriyor. Ekliyor bir de; bu en iyi bilimkurgu metinlerinden biriymiş, geri kalanlarını kendisi yazmış. Komik adam Vonnegut. İroni yapmıyorum.
Umarım bir tek bana komik gelmiyordur, kötü hissediyorum ama deli gibi gülüyorum şunlara.
Sosyalizm, faşizm, eve dönmek, evden uzaklaşmak, adalet, iyilik, neler neler... Deli keyifli konuşmalar bunlar. Vonnegut çok ilginç, çok büyük bir adam.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Anlatıbilim
Kurmaca Nasıl İşler?'den önce okunursa daha iyi bir okuma yapılmış olur.
Jahn'ın internette yer alan incelemelerinin bir bölümünün çevirisidir. Çevirmen Bahar Dervişcemaloğlu, önsözünde anlatıbilimin Batı'daki okullarda müfredatın temelini oluşturduğunu, bizdeyse pek sallanmadığını söylüyor. Doğrudur; edebiyat eğitimi bizde -istisnalar hariç- edebiyat tarihçiliği ve tasnifçilik üzerinden yürüyor. Anlatım tekniği öğreneyim, şu kuramın edebi yansımasını göreyim derseniz o iş zor. Şeye benzetiyorum, muhteşem müzisyenler doyumdan uzak müziğe yamanırlar, ev geçindirebilmek için. Arada bir iki albüm çıkartırlar, borç harç. Fusion veya caz, her neyse, bunu da yapmasalar heba olmuş deli yeteneklerden bir mezarlık oluşurdu. İşler böyle yürüyor ne yazık ki.
Jahn, hikâye anlatımının öğelerini adım adım açar, kurmacadaki zamanı, mekanı ve anlatım biçimlerini örnekleriyle açıklar. Açıkladığı gibi birçok metinden örnekler de verir, mesela Holden Caulfield'la Otomatik Portakal'ın Alex'i. Bambaşka insanlar, anlatımlar. Neden? Çünkü edebiyat. Dallanmadan önce anlatının bir noktasında buluşurlar, hikâyeleri kendi ağızlarından dinleriz ama uçlara doğru ilerledikçe çeşitli yönlerden ayrılırlar. Jahn bu ayrışmanın niteliklerini maddeleştiriyor. Aynı şeyi Cem Akaş da yapmıştı, denemelerinden birinde. Saçmanın tipolojisiyle ilgileniyordu sanırım. Çok komikti. İse'de olabilir, olmayabilir.
Giriş bölümü. Jahn bir kitapçıya soktu bizi, kitaplara bakıyoruz. Tayatora, roman, öykü, ne varsa. Hepsinin bir anlatı dünyası var. Biz roman seçiyoruz bir tane, elimize alıyoruz ve Jahn o noktadan sonra bizi yönlendiriyor. Bu bölüm genel bir derleyip toparlama, özet olarak değerlendirilebilir, incelemede yer alan kavramlar ve terimler bu bölümde açıklanır. Örneklendirme kısmı müstakil bölümlerin içinde ayrı ayrı ele alınır. Ses vardır mesela, anlatı sürerken, "Kim konuşuyor?" diye sorarız ve aldığımı cevap bize sesin sahibini, anlatıcıyı verir. Alex'in anlatısını düşünürsek orada kişisel tecrübe anlatısı denen bir nane ortaya çıkıyor. Anlatıcı belli, dinleyen de belli ama tam da belli değil. Barthes'ın "kağıttan bir varlık" sözü alıntılanmış, Alex kağıttan bir anlatıcıysa okur da kağıttan bir okurdur, yani gerçek yaşamdaki halimizi değil, metnin içindeki okurluğumuzu da düşünmemiz gerekir. Bu şuna benziyor, bir metni okumaya başladığımızda oyuna dahil olduğumuzu baştan kabul ediyoruz. Kurmacanın karşısında/içinde kendi personamızla bulunuyoruz ve hikâyeyi bu şekilde izliyoruz.
Homodiegetik ve heterodiegetik anlatılardan ilki bize hikâyedeki karakterlerden birinin anlatıcı olduğunu, diğeri de anlatıcının hikâyede karakter olarak yer almadığını söyler. Temel açıklamalar bunlar, yoksa aralarında sayısız geçiş yaşanabilir, şamatalar yaratılır ve Holst'un Hayaletler nam öyküsünde olduğu gibi mevzunun içinde değilmiş gibi yapan anlatıcı, metnin son cümlesinde her şeyin tam ortasında yer aldığını, belirli bir şey olduğunu söyleyebilir. Tolstoy, Dickens, Hardy gibi yazarların metinlerinde genellikle yetkili yazar anlatı durumu olduğu söyleniyor. Bu adamlar kendi çağlarının panoramasını sunarken sarsılmaz, derin bir sesle anlatılarını kurarlar. İşin içine Hemingway, Woolf, Kafka gibileri girdiğinde, hele hele Oulipo ve Yeni Roman gibi uçarı akımlarda anlatıcı mevzusu iyice karışıyor. Özellikle James ve Hemingway'in pek sevdiği iç odaklanma tekniği üzerinde duruluyor ki "başkasının -figürün- gözleri, okurun bilinci" gibi bir şekilde açıklanabilir. Son olarak serbest dolaylı söylem gelsin. Arada "Tanrıya şükür" olsun, "İyi ki böyle oldu" olsun, pek çok öznel ifadeye rastlarız. Üçüncü şahıs söyler bunu. Üçüncü şahıs bunu kendi mi düşünür, karakterine mi düşündürtür, neydir olay? James Wood, Kurmaca Nasıl İşler?'de bu konunun üzerinde özellikle durup başarılı ve başarısız örneklerini verir, Jahn ise sadece ne olduğunu anlatıp geçer.
İkinci bölümde anlatıbilimin kaynaklarını görürüz. Eh, sanatın kavramlaştırılma çabalarının başladığı Antik Yunan'a kadar yolu var. Platon ve Aristo'nun mimesis-diegesis ayrımından bahsedilir ve kurgusal veya kurgusal olmayan anlatı biçimleri incelenir. Anlatısal bildirişim konusunda metalepsis önemli bir kavramdır, kabaca homodiegetik anlatıcının hikâye içinde olduğunun farkına varmaması esasına dayanır. Stranger Than Fiction gibi filmlerde, pek çok metinde ve dahi tiyatroda düzeyler ihlal edilir, karakterler bir kurmacanın içinde olduklarını anlarlar, kurmacanın içindeki yazarı öldürmeye çalışarak özgürlüklerine kavuşmaya çalışırlar falan, bir dünya curcuna.
Gerisini ortaya karışık yapıyorum. Odaklanma konusu. Çeşitleri var. Birkaç karakterin gözünden bir olayı görürüz, birkaç karakterin gözünden birkaç olayı görürüz, neler neler. Mrs. Dalloway misal. Faulkner ikinci misal. Başlama noktası da önemli bir hal alıyor burada, bir hikâyeyi anlatmaya başlarken nereden başlayacağız? Öncesi, sonrası, ortası? Öncesini biri, ortasını başka biri mi anlatacak? Benim başarısız öykü denemelerimden biri, iki karakterin arasında saniyenin milyonda birlik boşluğunu düşünceleriyle doldurmaya çalışan atomların konuşmalarından oluşuyordu. Kilgore Trout öyküsü gibi, tövbe yarabbi... Portnoy'un Feryadı'nı hatırlıyorum; terapinin başından sonuna akan bir yaşam ve final: Portnoy feryat eder.
Metindeki zaman ve güncel zaman ilişkisi açısından müthiş bir yazarı, Ersan Üldes'i önerip bitiriyorum. Zafiyet Kuramı'nı okuyun.
Bu kitap ne işe yarar, okuduğunuzu çözümlemek için iyidir. Anlatım tekniklerinin anlaşılması için iyidir. Yazmaya niyetliler için iyidir.
Yanıtla
3
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Biri Hiçbiri Binlercesi
Beş tanıdığın önünde beş Moscarda. Her bir tanıdık başka bir şey söylüyor. Moscarda iyi yaptı, kötü yaptı, başka bir şey yapabilirdi, ne yapabilirdi, ne olabilirdi, Moscarda kimdi? Ahvlediani Sivrisinek Şehirde'de bu beşi almıştır, garanti buradan almıştır, kendince konuşturmuştur. Aşırı yorumluyorum; altıncı kişinin orada olup olmadığını bilmiyorduk, anlatıcıya göre oradaydı ama okura göre orada olmayabilirdi. Oradaysa altı kişi nihayet yazarını bulmuş demektir. Ahvlediani'nin bunu düşünmüş olduğunu hayal ediyorum.
Bir dakika, Moscarda kim? Moscarda her arkadaşının önünde bir başkası oluyorsa arkadaşlarını birbiriyle tanıştırmaması son derece anlaşılır. Atay'ın Pirandello'yu beğendiğine dair bir şeyler hatırlıyorum, yanlış hatırlıyorsam üzülürüm ama Selim Işık'ın arkadaşlarıyla Moscarda'nın arkadaşları arasında pek bir fark yok gibi geliyor bana, daha doğrusu iki karakterin deliliği bir ölçüde kesişir gibi geliyor. Kesişmez mi? İkisi de sayısız parçaya ayrılmış, toparlanacak gibi değiller. Biri müntehir, diğeri niye öyle değil? Delirecek kadar gücü kalmış, ondan.
Moscarda? Ben kendisini dört yıl önce tanımışım, elim onun hakkında bir şeyler yazmaya gitmemiş. Şimdilerde yakın zamanlara dönüp bakıyorum, ikinciye pek bir şey okumamama rağmen bunları okuyorum. Unutmuşum ben Moscarda'yı. Belki o zamanlar o kadar parçalanmadığım için. Her şey tek bir çizgi halinde gidiyordu, yaşamaya dair ilkeler, bir sürü üfürme, avunmak için. Şimdi biraz daha parçalıyım, kırmızı çizgileri aştıkça daha nelerin olabileceğini düşünerek... Bütün benler içinde bir tanesi öne çıksa tamam, hepsi yan yana.
Moscarda da kim be? Adının "sinek" gibi bir anlamı var. Yirmi altı yaşında, babadan zengin, anadan doğma. Burnunun yamukluğunu anladığında, olduğu kişi(ler) olmadığını fark ettiğinde hayatı kayacak, kaymış halde karşımıza çıkıyor. Eşi, burnunun biraz sağa çarpık olduğunu söylüyor. Öyle mi? Hiç fark etmemiş ve keşke hiç fark etmeseymiş. Kulaklarının yamukluğunu, gözlerinin biçimsizliğini, kendisiyle alakalı farkında olmadığı şeyleri görür görmez varlığı bölünmeye başlıyor. Bölünmeleri son derece felsefidir, Pirandello felsefe eğitimi almıştır ve Husserl nam feylesofun etkisinde kalmıştır, bence. Fenomenoloji, öz/ne vs. tam kalemidir. Zaten Moscarda da Pirandello'nun kaleminden başka türlü çıkmazdı. Ahlak ve varlık felsefesi ağır toplar. Ahlak birey olmanın yanında, paket halinde geliyor.
Moscarda kim olduğunu kendisi de bilmiyor ki. Bakınız, siz, düşündüğünüz siz değilseniz yaşadığınızı nasıl bilebilirsiniz? "Yalnızca başkalarının görüp tanıyabildiği, kendim göremediğim bir yabancı." Dram karmaşıklaşınca delilikler de başlar. Herkesin gözünde, dahi kendi gözünde, doğanın gözünde biri, hiçbiri, binlercesi. İçte bir yabancı, kaç insan tanınıyorsa o kadar yabancı. Kendi olamayan bir kendi. Aynaya bakılır bir an. "Niçin ben olmalıyım, böyle, bu adam?" (s. 30) Bir nedeni yok, algılarımız bu yönde işler, toplum buna şartlandırır, bilincimiz bunun üzerine kurulur ama kısa devre oluşursa eğer, bunlar ortadan kalkacaktır ve ben artık ben olmaktan çıkacaktır. Sayısız gerçekliğin, sayısız kimliğin arasında insanın kendim diyebileceği bir parçası kalır mı? Yitirilenler arasında nesnelerin, hayvanların doğası da vardır, Moscarda bir kuşun ötüşüyle sandalyeye indirgenmiş bir ceviz ağacının gıcırtısını iletişim öğelerine çevirir. Yıllar boyunca itinayla kurulan, bilimsel kuralları sıkıca bellenen dünya kaybolup gitmiştir. Her varlığın insanın anlayamayacağı bir ölçütte değeri olabilir, bunu nasıl bileceğiz? Bilemeyeceğiz. İnsan böyle bir şeyi ancak sezebilir. Yıkılmaz bir duvar gibi sağlam kurmuşuzdur algıladığımız dünyayı. "Hayır beyler. İnsan kendi kendisini de bir malzeme gibi kullanır ve kendini kurar, beyler, tıpkı bir ev gibi. (...) İstemimiz birazcık bocalamaya, duygularımız azıcık değişmeye görsün, hoşça kal gerçekliğimiz!". Sezilenden uzak durmak gerekir, aksinde her şeyin yerle bir olması işten değil. Moscarda'nın şanssızlığı, karısının yıkımı ansızın başlatması.
Moscarda'nın kim olabilirliği kaç adımda sonuçlanıyor? Deliliğin eyleme dökülmesinden önce parçalanması gereken çok şey var. Aşırı yorum insanları tekrar kurmayı sağlar, Moscarda herkesin farklı yüzünü görür, tabii kendinin de. Karısının yarattığı bir Moscarda imajı vardır, bu imajla yüzleşilir ve esas oğlanımız karısının gözünde de farklı biri olduğunu görür. Binlerce beni yıkması gerekmektedir, yoksa kafayı yiyecektir. Yıkar. Herkesin gözünde farklı bir kimliği olduğu için genellenmiş yönüne saldıracaktır.
Moscarda acımasız bir kişi mi? Babasının bedavaya oturttuğu zavallı bir adamı ve ailesini evlerinden atar, ansızın. Halk onu yuhalarken noterden bir adam gelir, Moscarda'nın adama bir ev bağışladığını söyler. Herkes ona deli olduğunu haykırır. Bu bir. İki, babasının bankasını iflas ettirmek için parasını çekmeye karar verir. Kendisini tanıyan ve bankadan çıkarı olan herkes yine deli olduğunu haykırır. Tek bir kimlik, anlıyor musunuz? Delirmemek için delirmesi gerekiyor. Günlük davranışları da değişir, bilinçli olarak delilikler yapmaya başlar, saçmalar, tuhaf hareketler sergiler. Biri olabilmek için. Olabilir mi?
Moscarda kim olduğunu yine bilemese de kendi içinde değil, dışarıdaki her şeyde bulur kendini. Mezardan kurtulmuştur.
Yanıtla
1
1
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kışın İlk Günü
Atwood öykülerdeki yalın gerçekliği övüyor, Oates'un da Hemingway'le kıyaslayası geliyor Pancake'i. Arka kapakta "Hemingway'la" yazıyor, mavi boncuk olarak durabilir. İçeride bir iki küçük hata dışında problem yok, Yüz Kitap'ın titizliği üst düzeyde. Neyse, yalın gerçekliği açarsak Pancake hakkında küçük bir değerlendirmede bulunan Andre Dubus III -kitaplarını çevirirler umarım, iyi bir yazara benziyor- basit insanlık gerçeklerinin kim olduğumuzu görebilmek açısından önemli olduğunu ve Pancake'in karakterlerini yargılamadan kurduğunu söylüyor. Llosa, Edebiyata Övgü adlı kitapta yer alan, edebiyatın ne halta yaradığını anlattığı bir yazısında okura tutulan aynayı şöyle anlatıyor: "Edebiyatın açığa vurduğu gerçekler, her zaman o kadar iç açıcı değil; bazen, romanların ve şiirlerin aynasına yansıyan imgemiz, bir canavarın imgesi. (...) Gördüğümüz bazen o kadar iğrenç ve ürkünçtür ki, dayanılmaz olur. Yine de bu kitaplarda anlatılanların en kötü yanı, kan, aşağılama ve kahrolası işkence tutkusu değildir; en kötüsü, bu şiddet ve aşırılığın bize yabancı olmadığını, bunların insanlığın derinlerde yatan bir parçası olduğunu keşfetmemizdir." (s. 31)
Bu keşif Pancake'in öykülerinde kaşifini bekliyor. Hükümsüz bir anlatıda karakterin/insanın işlediği suç yahut yediği nane ortaya çıkmaz, yazar anlatıcıdan çok aktarıcı sesi kullanır ve minimal ölçüde verilen detaylarla kişilerin edimleri, psikolojileri vs. okur tarafından oluşturulur. Bu öykülerde okura çok iş düşüyor, Hemingway'le kurulan benzerlik bu açıdan çok doğru. Buz dağı yaklaşıyor, su altında kalan kısım okurun ellerinden öper. Dubus III bu dolaysız, büyük bir ustalıkla adım adım kurulan dünyanın, o güne kadar yazdığı öyküleri nasıl çöpe attırdığını ve yalınlığın gücünün etkisiyle tekrar yazmaya başladığını anlatıyor. Karakterler sanki Pancake'in arkadaşları ve arkadaşlar iyi, içlerinde yatan karanlık ne derecede belirsiz olsa da kısa ve süssüz cümleler çaba harcayan okurun, kurgulama konusunda fikre ihtiyacı olan yazar adayının etkileneceği bir gerçekliğe sahip. Sağdan soldan duyduğumuz ve sevdiğimiz William Carlos Williams'ın sözüymüş: "Burnunuzun dibindekini yazın." (s. 179)
Pancake'in öyküleri her ne kadar basit gibi gözükse de uzamın kuruluşu, öykülerin başlayıp bittiği nokta ve diyaloglar son derece ince iştir, zordur. Birbiriyle bağlantısızmış gibi gözüken detaylar anlatılan karakterleri yavaş yavaş biçimler ve anlam kazanmaya başlar, hiçbir şey israf edilmemiştir, evdeki dolu bir tüfek olduğu bilgisi tüfek patlamasa da önemlidir çünkü ortada dolu bir tüfek ve insanlar var. İnsanlar varsa her türlü olasılık var, olasılıkların getirdiği huzursuzluk yeter. Mekanın kuruluşunda Pancake'in parıldama anları oldukça etkili. Parıldama anları diye uydurdum, kesin terim olarak bir karşılığı vardır. Zihnin bir anı bütün detaylarıyla kaydetmesinden bahsediyorum. Sadece kaydetmek de değil, diğer anlarla bütünleştirmesi, ayırması, yorumlaması, değiştirmesi, yeniden biçimlemesi ve orijinalini koruması. Karşılaştırabilirsiniz; iki versiyonu da akılda kalır ve bir yandan gerçeğin ne olduğunu bilirken diğer yandan kurgulanmışın güzelliğine hayran kalırsınız. Gevezeliği bırakıp örnek vereyim, kasabanın girişinde son bir yokuş var, karakterin zihninde olanlar: "Bo o yokuştan bakınca evlerin üzerindeki sarı ışık karelerini görebiliyor, her birinin konumundan kim uyanmış kim uykuda anlayabiliyordu." (s. 56) Bu muhteşem bir yaratımdır; iki katlı kasaba binaları, tek katlı evler canlanır ve aynı doğrultudaki camların aynı ışığı yansıtmaması insanların günlük yaşamlarını anlatır. Başka ne çıkarabiliriz, bu manzaranın belki yüzlerce kez görüldüğünü düşünebilirim, özellikle bir pencereye bakıldığını düşünebilirim, kasabanın yaşamın tamamını kapladığını düşünebilirim. Öykü sırf bu açı sayesinde kendini açmıştır artık, karakterler vs. aynı şekilde açılır ve onların da uyandıracakları başka imajlar, görüler vardır. Müthiş bir detaylandırma şekli, Pancake'in dünyasını pek sevdim.
27 yaşında av tüfeğiyle intihar etmiş Pancake, inceliği dünyayı kaldırmaya yetmemiş olabilir. Unutulması mümkün değil, kendine özgü dünyası ve kendisi yaşamaya mahkum.

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Edebiyata Övgü
Notos derlemesi, üç deneme. Çevirmen Celâl Üster, Sunu nam bölümde denemelerin alındığı yerleri ve içeriklerini açıklıyor. Cocteau ve Barthes'ın edebiyatla ilgili bir iki sözü mevzuyu derinleştiriyor, biri edebiyatın neden onsuz edilemediğiyle alakalı. Llosa'nın Neden Edebiyat? başlıklı yazısında edebiyatın ne işe yaradığına ucundan dokunulur.
Üster güzelce özetliyor mevzuyu; kafasındaki soruların cevaplarının bir kısmı bu denemelerde var ama işin kötüsü/iyisi de şu ki cevaplardan daha fazla soru doğuyor. Onların cevaplarını da diğer arayanlar versin, burada sadece Fuentes ve Llosa'yı dinleyeceğiz. İkisi de büyük yazarlardır, Llosa'ya lisenin son yılında kapılmıştım. Fuentes biraz daha sonra. Neyse, Llosa'nın iki denemesi var, biri Nobel'i aldığı zamanki konuşması.
Neden Edebiyat?: Neden sahi? Llosa, imza günlerinde utana sıkıla yanına gelip eşlerinin kitaplarını imzalatan adamların haline bakıp edebiyatın ne işe yaradığını, okurun neyi neden okuduğunu sorguluyor.
Uzmanlaşmanın bölücülüğü birinci etken. Bilim, ekonomi, pek çok dalga insanları böler, sınıflar, ayırır. Edebiyat bu ayrışmış parçaları bir araya getiren önemli bir sanattır. Din, dil, ırk, sınıf ayrımı dinlemez, dünyanın iki ucunda aynı şeyi okuyan iki insanı aynı konuma getirir, onlara aslında kim olduklarını söyler. Niyetinin bu olup olmaması hiç önemli değil, sanatın ortak dili sağlar bunu. "Zamanın ve mekânın ötesinde, ortaklaşa insan yaşantısının bir parçası olduğunu duyumsamak, kültürün en büyük utkusudur; bu duygunun her kuşakta yenilenerek sürmesine, hiçbir şey edebiyattan daha çok katkıda bulunamaz." (s. 21) Helal be. Edebiyatın ne işe yaradığını soranlara Borges'in de bir cevabı var: "'Kanaryanın ötüşü ya da çok güzel bir günbatımı ne işe yarar diye sormak kimin aklına gelir!'" (s. 21) Sanırım kanaryanın ötüşünü dinlemek çok kolay, okumak zor diye ünlüyor insanlar ama yaşamlarının ne kadar derinleşebileceğini bilmiyorlar. Derinleşmesi şart mı, değil ama derinleşse iyi olur. Biraz daha incelik, duyarlılık, hayatı iliklerde hissetme olayı. "Okuması yazması olmayan bir dünyada, aşk ve cinsel istek, hayvanların doyumunu sağlayan şeylerden farksız olur, temel içgüdülerin kabaca gerçekleştirilmesinden öteye gidemezdi." (s. 23) Edebiyat insana kendini tanıtır, medeniyet dediğimiz hadisenin içinde kendimizi pek tanıyamayız, çünkü çizgilerin içinde yaşarız. Edebiyat insana çizgilerin dışında neler olabileceğini, insanın asıl doğasını gösterebilir. Mesela Golding. Mesela Ballard. Ellis. King. Baricco.
İki noktada Llosa'ya katılmadım; biri edebiyatın elektronik ortamda sürmeyeceği görüşü. Sürecektir, insan her şeye inanılmaz hızlı bir şekilde uyum sağlayabilir. Eldeki kitabın duygusu birkaç yüzyıl öncesinden daha uzağa gitmez, gitse de seçkin tayfanın yaşam alanından çıkmaz. Papirüsleri falan geçiyorum, o değil. Kısacası kitap, formundan kurtulacak ve bu uzun bir zaman içinde de olmayacak. Belki tamamen ortadan kalkmaz ama günümüzdeki biçimin malzemeleri mutlaka değişecek.
İkincisi; edebiyatsız bir dünyanın akılda canlandırılması noktasında Polinezya yerlilerinin hatırlanması. Vahşiler... Kime göre? Kendi şarkıları, kendi kültürleri vardır ve modernlik ayağından çok uzakta olsalar da genel temayülden nasiplerini alamadıkları için "az gelişmiş" olarak tanımlanmaları büyük saçmalık. Lévi-Strauss göreve.
Romana Övgü: Don Quijote edebiyata ne etti? Edebiyatı demokratikleştirdi, okuru metne kattı, yazarı okura kattı, karakteri her ikisine de kattı, kurmacanın doğasını en iyi şekilde yansıttı. Çok iş başardı yani, aferin Cervantes'e ve akıl aldığı Erasmus'a. Deliliğe Övgü'den gerçekliğin sorgulanabileceği ve her şeyin belirsizlik denizinde yüzdüğü fikirlerini alan Cervantes, belirsizliğin gerçeğe yansımasıyla yetinmez ve kurmaca bir belirsizlik yaratır. Modern roman böylece doğar. Öncesindeki sabit zaman kullanımının aksine Don Quijote zamanda atlamalar ve zıplamaların romanıdır. Bunların arasında yukarıda bahsettiğim çizgilerin kaybolduğu bir romandır; din, siyaset ve akıl çizgileri tedavülden kaldırılır, boşluklu bir dünya yaratılır. Her boşluk dolmak isteyeceğine göre bilinçli belirsizliğin serbestçe verilmiş tercihlerle dolması özgür bir dünyayı simgeler. "Romancı bize der ki: Kendi içine gir ve dünyayı keşfet. Ama şöyle de der: Dünyaya açıl ve kendini keşfet." (s. 44) Cervantes zamanında da yozlaşmış bir toplum vardı, Latin Amerika'nın diktatörler kıtası olduğu zamanlarda da. Bu iki yazar kendi ülkelerindeki kaosun çözümlenmesinde edebiyata sığınmışlardır ve bu kurgusal etkenler yaşadıkları çağı anlatmalarında yardımcı olmuştur, arka plan sağlamdır.
Borges'in Don Quijote'u ve yazarı Pierre Menard'ı anlattığı nefis bir öyküsü vardır, Fuentes bu öyküden de bahseder. Don Quijote üzerine oyunlar oynanmıştır, çok sayıda, benim aklıma gelen Papini'ninki. Roman kahramanı olmadan öncesi, kahramanın başından geçen olaylar anlatılır. Müthiş bir alt kurmacadır, okumanızı tavsiye ederim Gog'u.
Llosa'nın Nobel konuşmasını almıyorum, okura bırakıyorum.
Edebiyat nedir, nerelerde bulunur, bunun üzerine güzel bir çalışma
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Eve Dönmenin Yolları
İnsan eve nasıl döner? Canı yanarak.
İki anlatı düzlemi. Birinde anlatıcı Eme'den ayrılmıştır, buruğunun kaç katını açar, yazmaya başlar. Adını hatırlamıyorum, X diyeceğim. X yazardır, kitapların üzerinde kendi adını çok görmüştür ama Eme'den sonra hemen hiç görmemiştir, en azından daha önce gördüğü şekilde. Yazmaya başlar, yazdığı hikâye ikinci düzlemi oluşturur. Diktatör belasından çok çekmiş bir ülkenin, Şili'nin 1985'inde, sanki ülkeye musallat olan başka bela yokmuş gibi deprem olur bir der. 3 Mart 1985, büyük yıkım. Çadır kentler kurulur, yaşamlar sokaklara taşar ve anlatıcı çocuğumuz -ona da Y diyeyim- bu ölüm kokan cıvıltılı ortamda Claudia'yla arkadaş olur. Claudia on iki, çocuğumuz dokuz yaşındadır. Başlarına gelecekler var ama çocuğu anlatmam lazım biraz.
Çocuğun büyülü dünyası. Büyük bir ailede yaşadığı için Raul'un yalnızlığı ona garip gelir, Hıristiyan Demokrat olduğunu düşünür çünkü ancak onlar yalnız yaşar, dışlanmışlardır. Baskıcı rejimin suçu; çocuk aklını olabilecek en yanlış şekilde biçimlendirmek. Dede eski komünistlerdendir, babaya göre. Baba öyle değildir, hatta dedenin olduğu şeylere toptan düşmandır. Sokaklardan toplanan, dayak atan bir babanın sahip çıktığı değerler daha kolay yerle bir edilebilir. Bunun yanında komünistlik rezilliktir, çocuk okuldaki bir öğretmeniyle konuşurken onun da iktidar karşıtı olduğunu öğrenir. Öğretmen bunları konuşmak için iyi bir zaman olmadığını ama o zamanın geleceğini söyleyerek çocuğun saçını okşar ve uzaklaşır. Şimdi de farklı bir dönemi yaşamıyoruz, okullarda böyle şeylerin gerçekleştiğine şahit olduğum için söylüyorum. Siyasi altyapı sağlam, Y'nin dahil olacağı bilinmezlik bu karmaşa ortamında hazırlanır. Claudia, dayısı olduğunu söylediği Raúl'u takip etmesini ister Y'den. Y, Raul'un evinden çıkan bir kadını görür, onunla birlikte minibüse biner. Kadın Y'yi fark eder ama izini kaybettirmeye çalışmaz, ona dikkatlice bakar sadece. Bir süre sonra Claudia'nın yanında yakışıklı bir eleman belirir, Y kıskanır ve kızla uzunca bir süre görüşmez. Sonunda da Raul apar topar taşınır, Claudia da. Y ne olduğunu anlamaz, ancak yıllar sonra.
İlk bölüm bitiyor, ikincisi başlıyor. Y'yi yaratan X'in dünyasına geçiyoruz. Kahramanların soyadlarının olmamasının hoşuna gittiğini söylüyor, gerçekten de sadece adlarını biliyoruz. Yeterli, kimi yazarlar onu da vermiyor. Neyse, X'in düzleminde yazmak, yazarlık ve yaratıcılık konusunda pek çok mevzuya rastlayacağız, mesela yazmanın belirli bir zamanda yaşamayı sürdürmeyi sağlaması, anıları derleyip toparlayıcı etkisi, bir sürü şey. Anneler babalar öldürülürken aynı dünyada yer alıp resim çizmekle başlayan bir kırılmanın anlaşılmazlığı önemli; çocuklar roman karakterleri olarak yer alıyorlar, annelerle babalar yazar. Eh, bir anlamda X-Y ilişkisi de buna benzer sanırım, politik olmasa da psikolojik cinayetlere kurban giden bir yazar, kendi çocukluğunu doğurarak yüzleşemedikleriyle hesaplaşıyor bir anlamda. "Okumak yüzünü kapamaktır. Yazmaksa yüzünü göstermek." (s. 60) Yazış aşamasını da anlatıyor, yirmi yıl sonraki Y-Claudia karşılaşmasını X düzleminde görüyoruz önce. Buna benzer kendini ele vermeler, iki düzlemin birbirine karıştığı, aktığı noktalar...
Ailelerin açık edilmesi asıl konulardan biri. Yazarın çocuklaşması hangi sırları açığa dökebilir? Knausgaard ailesindeki hemen herkesle davalık olmuş durumda. Neden? Her şey olduğu gibi yazılabilir, bedel ödenecekse ödenmeli. X bedeli ödüyor, hikâyeden nefret etmesine rağmen yazıyor, yazmak zorunda.
Y düzlemi, yirmi yıl sonrası. Y memleketine döner ve yabancısı olmadığımız bir hale düşer. "Üniversiteyi bitirdikten sonra da türlü çeşit işte çalışmayı sürdürdüm, çünkü edebiyat okudum, sonunda türlü çeşit işte çalışmaya mahkûm olanların okuduğu bölüm." (s. 79) Ximena'yı bulur önce, o gün minibüste takip ettiği kadın. Claudia'nın ablasıdır aslında, Raul de babalarıdır, rejimin korkunç faili meçhullerinden kurtulmak için baba kimlik değiştirmiştir ve abla dışında babayı görebilen yoktur. Hikâyeyi çok sonraları öğrenen Claudia, ABD'de eğitim görmüştür ve bir süreliğine Şili'ye dönmüştür. Büyüdüğü yerleri görmek ister, Y'yle yaşamaya başlar ve Y terk edemediği, yardım da edemediği, sadece sonsuz bir aşkla sevebildiği bu kadın ortadan kayboluncaya kadar dünyanın en mutlu insanı olur, geçmişin kanlı günlerinin ve kayıp insanlarının üstesinden birlikte gelmeye çalışırlar. Sevişmeleri rüya gibidir ama biter, sonu gelir, Claudia gitmeye meyillidir. Y'nin bunu nasıl savuşturacağını bilemiyoruz, üniversitede ders verirken bir yandan da kendi kitabını yazmaya başlayabilir. "Çünkü geçmiş hep acı verir ama biz ona farklı bir yer bularak yardımı olabiliriz." (s. 100)
Tekrar X düzlemi. Eme bu Y düzleminin taslağını okudu nihayet, X'e fikir verdi. X metni çekip çeviriyor, bir şeyler ekliyor, çıkarıyor ve o sırada ailesini görmek istiyor. Ortalık çok tehlikeli olduğu halde gidip görecek, noktayı koyması için bu şart. Nokta da yolların keskinleşmesi için.
Ev belliyse yollar kurgulanabilir. Bu geçmiş için de böyledir. Bir kurgulama deneyimi, en iyilerinden. Zambra başıma küller yağdırdı. Çok başarılı.
Yanıtla
8
2
Destekliyorum  1
Bildir