Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yaratıcı Yazarların Yaratıcılığı ve Edebiyat Görüşleri
Gürsel Aytaç karşılaştırmalı edebiyatın en üretken isimlerinden biri. Uzun ömürler diliyorum, umarım tam gaz devam eder. Alman edebiyatından seçtiği üç ismi de biliyoruz; Frisch, Goethe ve Dürrenmatt. İlk iki bölümde bu üç yazarın kaynaklarına göz atacağız, özellikle Frisch'in günlüğü oldukça dikkat çekici, bir nevi kendini kurma/anlatıyı kurma dersi. Öznel tabii ama biraz olsun yaratma sancısı çeken herkese çok tanıdık gelecektir, Aytaç tam da kilit noktaları alıntılamış, söylemek istediğini alıntılar üzerinden detaylandırmış, şahane olmuş. Son bölüm yerli yazarların röportajlarına, günlüklerine götürüyor bizi. Erendiz Atasü, Aziz Nesin, Oğuz Atay, Adalet Ağaoğlu gibi pek çok isim var bu bölümde.
Giriş bölümünde "yazarlık üzerine yazmak" konusuna değiniyor Aytaç, bu eylemin nadiren görüldüğünü söylüyor. "Künstlerroman" ya da "Künstlernovelle" diye iki tür romanın sırf sanatçı figürünün dile gelmesiyle ortaya çıktığını, yazarların bu tür eserler üzerinden kendi edebi anlayışlarını kısmen dile getirdiklerini anlatıyor. Papini'nin var, Kundera'nın var, Adair'ın var, çok sayıda yazarın bu tür metinleri var. Kurmacanın içinde daha dağınık duruyor fikirler, günlükteki gibi bir noktada yoğunlaşmıyor ama böylesi daha iyi, hikâyeleştirilmiş bir perspektif daha sağlam bir anlayışa yol açar. Dürrenmatt'ın konularından yola çıkarak yazarın fikirleriyle metinlerinde ele aldığı meseleleri bakışımlı bir biçimde ele alıyor Aytaç, üzerinde durduğu birkaç noktayı alayım. Ele alınan metinlerin isimlerini vermeden fikirler üzerinden gidiyorum. Kendi yaşamını yazmaya çalışanların boşa uğraştığını söylüyor Dürrenmatt, bunu bir hesap çıkarma arzusu olarak görüyor ve bunun sahte dökümlerden, kurmacadan ibaret olduğunu söylüyor. Paz bir benzerini söylüyordu, her şeyde biraz otobiyografik öge bulabiliriz ama otobiyografi bile bir kurmacadır, asıl bunu söyleyeni hatırlayamadım, neyse, kendisini bir "düşünce üreticisi" olarak görüyor Dürrenmatt. Düşünce üreticileri yaşamlara odaklanmak yerine düşünceleri taşıyan, açan karakterler vasıtasıyla düşünce düzlemlerini oluşturuyorlar. İlginçtir ki dil konusunda başarısız olduğunu söylüyor yazar, düşüncelerini felsefi bir üslupta ifade edemediği için öykü yazmaya başladığını ifade ediyor. Sözel alandan görsel alana doğru bir yol onunki, bu yüzden resimle içli dışlı oluyor ve metinlerine bu görselliği yansıtıyor. Bir de dilden ötürü sürekli bir yabancılık çektiğini söylüyor; bir İsviçreli için yazı dili olarak Almancayı kullanmak onun için bir "yabancılık mesafesi" oluşturmuş. Karakterlerine karşı kaskatı durması, gözlemciden öteye gitmemesi bu dil yabancılığından kaynaklanıyor olabilir. Başka, Kant'ın diyalektiğe bakışını eserlerinde kerteriz noktası olarak almış. Çok özetle şu: "Yaşantı-hayal gücü ve konu arasındaki ilişkiyi, hayal gücünün bir dramaturjisini keşfetmek için ararken, otobiyografik şeyler kendiliğinden su yüzüne çıkıyor." (s. 16) Gerçekliği algılayışı da eserlerini yaratırken kendi yaratıcılığını etkilediği için "olayı olmayan bir konu" yaratıp kullanabiliyor, bunda televizyonun, Vietnam Savaşı'nın ve o döneme dair olayların çarpıtılmasının payı büyük.
Parça parça alayım. Bir eserin kalite değerinin objektif, bilimsel tespitinin mümkün olmadığını söylüyor. Bir metni başka bir metinle ölçebiliriz, bundan başka bir yol, formül yok gerçekten. Kant'a değinmiştim, Kierkegaard'ı da Kant'ın yanına ekleyebiliriz. Kierkegaard olmadan yazarlığının anlaşılmasının mümkün olmadığını söylüyor Dürrenmatt, bu söylemini inanç diyalektiğine, dini varoluşa bağlıyor. Aytaç'ın da değindiği gibi "korku ve titreme", "ölümcül hastalık" gibi Kierkegaard meselelerine Yunanlı Bir Kız Aranıyor'da, Gözlemcileri Gözlemleyenin Gözlemi'nde rastlayabiliriz. Ateist bir yazar için sorgulamanın sonu gelmiyor, arayış sürüyor ve yeni konular ardı ardına ortaya çıkıyor. Çok mesele var daha; Hegel'den ABD'ye pek çok konuda görüşlerini belirtmiş Dürrenmatt ve Aytaç hepsini derleyip yazarın yaratıcılık dünyasını yansıtmaya çalışmış. İyi de olmuş. Biraz yığmaca gibi olmuş ama iyidir.
Frisch'e geliyoruz, kendisinin bir tek Stiller'ını okudum ama öznenin kendini oluşturma/yeniden oluşturması ve sosyal dünya içinde var olması meselelerini öyle bir kurgulamış ki etkisinden çıkamadım bir türlü. Neyse, Aytaç benzer bir istikamet çizmiş yazarlar arasında; yine dil meselesinden başlıyoruz. Dilin kısıtlı bir araç olduğunu, yaratıcılığı baltaladığını söylüyor Frisch. Günlükleri üzerinden ilerliyoruz bu arada. "Bir çeşit tınlayan sınır" tanımı dilin ruhu taşıyabildiği son nokta olarak görülebilir, ötesinde sözel anlamdan çıkıp sezgisele geçiyoruz ve bunu yansıtamadığımız için biricik olarak, içeride bir yerde kalıyor. Korkunç bir yalnızlık. Kitapların bir karşı çıkış, tamamlama isteği yaratması gerektiğini söylüyor, bu tamamlanmamışlık sayesinde okur da kendi fikirlerini keşfedebilir ve üretebilir, böylece dilin kusurlu yapısı belki de edebiyat için en temel araç haline gelir. Gelmiştir, metinler kafaya bir balta gibi inmiştir. Nice geceler uykusuz kalmışızdır, birkaç sayfa daha okuyabilmek için sevdiğimizin gözüne ışık sokmuşuzdur, belki de içten içe garipsenmişizdir ama bu iş böyledir, korkunç bir yalnızlık dedim ya. Sonrasında edebiyatın sadece bir yansıtma olayı fikri var, Aytaç genişçe bir yer ayırmış bu konuya. Edebiyatın gerçekten daha gerçek olduğu malumdur. Bazen. Çoğu zaman. Kusurlunun kusursuz yansımasıdır aslında edebiyat. Gerçeğin tek bir düzleminde yaşayabildiğimiz için bize tırışkadan bir şey gibi geliyor ama soyut düşünce yeteneğinin geliştirilmesi bu meseleyi de halledecektir gibi geliyor bana. Olmak istemediğim bir kişi olmayabileceğim. Edebi gerçeklikte. Süper olay.
Ahmet Hamdi Tanpınar, Orhan Pamuk -saflık ve düşüncelilik konusuna Dürrenmatt da değiniyor, karşılaştırmalı okunabilir- ve Attila İlhan benzer şeyler söylüyorlar; metafizikle gerçekliğin karşılıklı inşası, diyalekt. Oğuz Atay'ın günlüklerinden birkaç şey ilgi çekici, Tehlikeli Oyunlar'ın temelleri var burada.
İyi okur bu incelemeyi kaçırmamalı, iyi yazmaya çalışan da kaçırmamalı, hasılı bu inceleme kaçırılmamalı.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Neden - Bir Değin
Otuz yıl önce Salzburg sevilmeye hazırdı, Bernhard ortaokul ve lise öğrenimi için büyükbabasının isteğiyle şehre geldiği zaman doğal güzellikler insanın önüne büyülü bir dünya seriyordu ama yapılar, tarihin kasvetli ve sıkıntılı anıtları bir o kadar yıldırıcıydı. Bernhard zaten kırık gelmişti, annesini terk eden babasının II. Dünya Savaşı'nda ölmesinin pek bir önemi yok. Baba zaten oğluyla hiç ilgilenmiyordu ve oğul savaş sırasında yıkıntıların içinde yürürken kopmuş bir çocuğun eline basıyordu, bunlar büyük travmalardı ama insanların, ailenin, şehrin, dünyanın kuşattığı bir ruh için çürümüşlüğün parçalarından başka bir şey değildi. Çocukluktan itibaren çürümek, Bernhard'ın başına gelen buydu. Kokuşmuş bir şehrin yalancı, rezil insanları binalardan farklı değil, yağan bombalardan da. Doğanın bu durumda iyi olması mümkün değil, görünürde mümkün ama mutluluktan kopuşun damgasıyla mühürlü.
Bernhard kendini anlatıyor, kurgularındaki kahramanlarını ve olayları da. Bildiğimiz üslubuyla. Nesi varsa. Sarmal; sürekli aynı yere dönebilir ama hep farklı yolları kullanır, anlatısını bu şekilde biçimlendirir, genişletir.
"Yaratıcılığın en ufak bir parıltısı görülse derhal kökü kazınıyor." (s. 9) Nasyonal Sosyalizm - Katoliklik ikilisi birkaç neslin ışığını söndürüyor ve Bernhard da bunların arasında, ölümcül bir hastalık olan şehrin bir köşesindeki yurdundan okuluna gidiş gelişler, önünden geçilen dükkanlar, insanlar, her türlü virüs sıralanmıştır ve çocuğun aklına hücum etmek için bekler. On üç yaşındaki bir çocuğun hissettikleridir söz konusu olan, sonradan biçimlenen anılar değil. Travmalarımızdan ibaret olduğumuz söylenir, öyleyse on üç yaşın bu korkunç travmasının yansıması olan anlatı biçimi, sonraki metinlerde çok küçük değişimler haricinde aynı kalan bu biçim travmanın, on üç yaşın ta kendisidir, Bernhard on üç yaşının ruhuna sıkışıp kalmıştır, yaşadığı süre boyunca başka bir duygunun çekimine kapılmamıştır, kokuşmuşluğu bir kez gördükten sonra başka hiçbir şeyin önemi kalmamıştır, on üç yaşın bunaltısı dışında. Tekrarlar, hep aynı koltuk, hep aynı sokaklar, kurmaca on üç yaşın tekrarlarından ibarettir, günlerin küçük değişimlerinin yol açtığı farklılaşma kurguda da görülür ama o kadar, ne bir çıkış, ne bir umut, sadece leş kokusu ve nefret, insanların doğasından kaynaklı.
Leş gibi kokan bir yurt, otuz dört çocuk. Grünkranz bir SS ve okulun müdürü, eşi onun kadar sert olmasa da korkunun cisimleşmiş halleri. Bernhard'ın tokat yemeden önünden geçtiği az, despotizm savaşın kazanılmasıyla artmıştı ama Alman orduları geri çekilmeye başlayınca, şehir bombalar altında kalınca gözlerine çöken umutsuzluk küçük de olsa sevinç kaynağı haline geliyor. Gardiyanların gözlerinde, öğretmenlerin davranışlarında bir korku, tedirginlik. Bastırılan topluluğun intikamını alacağı korkusu. Yersiz; insan bastırılmak için uygundur, sadece kırmamak gerekir. Yeterli bir süre beklenirse kendiliğinden kırıldığı görülür. İntiharlar. "Diğer yatılı öğrencilerle birliktelik, daima intihar düşüncesiyle birliktelik olmuştur, en başta intihar düşüncesiyle, ancak ondan sonra öğrenim ve eğitim içerikleriyle." (s. 14) Bernhard ayakkabı odasının leş kokusu içinde keman çalar, tekniğini ilerletmeye çalışır ve aklına intihar gelir. İntihar herkesin aklındadır, aklından öte gözlerinin önündedir. Öğrenciler yılarak kendilerini atarlar, sırada kimin olduğu çoktan tahmin edilmiştir. Bernhard için keman hem bir intihar, hem bir kurtuluştur. Müziğin matematiğinden uzak kaldığı müddetçe büyükbabasıyla yaşadığı çocukluk yıllarından beri aklından çıkmayan intihar fikri geçici olarak kaybolur ama ne zaman öğretmeni Steiner Bernhard'ı baskılasa, kendi çarpıklığını çocuğa gösterse keman bir işkence aleti olur. Zaten bir bomba tarafından parçalanacaktır, hem tutsak alıp hem özgürleştirdiği ruh, etkisinden kolayca kurtulur. Çocuk bir daha keman çalmak istemez. Büyükbabanın torunu için düşündüklerinden biri eksilir. İngilizce kursu ikincisiydi, çocuk bir gün ders aldığı kadının evinin bulunduğu sokağa gidip moloz yığınlarından başka bir şey bulamayınca o da kesilir.
Keman, müzik, intihar edenler ve diğerleri, hangi metinler olduğunu söyleyemeyeceğim ama Bernhard'ın çoğu metnini biçimler. Sadece birini söyleyeyim, yirmi yıl sonra Salzburg'a dönüp aynı bunaltıyı yaşaması: Odun Kesmek.
Amerikan uçakları gökyüzünde ölüm kuşları olarak uçmaya başlayınca sirenlerin çağı başlar. Önce akşamları, sonra günün her vakti. Sığınaklara bir koşu, uzaklardan gelen boğuk gürültüler ve ağlayanlar, kahkaha atanlar, gülenler, ölümü bekleyenler, gündeliğin saçmalıkları hakkında konuşmayı sürdürenler, Bernhard hepsini aklına kazır ve bayılanların, dışkılayanların, pisliğin içinde var olmaya çalışanların arasında hayatta kalmaya çalışır. Okulda ders işlenmez, yaşam sığınaklardan ibaret hale gelmiştir. Bir gün şehir baştan aşağı sarsılır, artık binalar da bombalanmaktadır. Yıkıntıların arasında bir çocuğun eline basan Bernhard'ın unutmayacağı bir görüntüdür bu.
Kimse bunları duymak istemiyor. Bombalamalar, ölenler, hiçbir anı yok. Bernhard yirmi yıl sonra, otuz yıl sonra gidip soruyor ve hayır, bunları hatırlayan yok, hepsi silinmiş, hiçbiri yaşanmamış, bunları kim uyduruyormuş, hiç de öyle değilmiş geçmiş. Başkasının tarihi miydi, Bernhard bunları yaşadığından emin miydi? Diğerlerinin de emin olması için çekiçle vurur gibi yazdı sanırım, insanların zihinlerindeki kabuk kırılsın ve zavallılıklarının farkına varsınlar diye. Şehirliler kim olduklarının farkında değiller ama Bernhard çok iyi hatırlıyor; büyükbabası ölüyor, naaşının gömüleceği yer bulunamıyor. Bernhard'ın dayısı onca kiliseye gidiyor ama yok, adam kilise nikahlı olmadığı için kabul edilmiyor hiçbir yere. Ancak kokmaya başladıktan sonra, dayının yalvar yakarına dayanamayan bir piskopos izin veriyor, öyle. "Yüzlerce hazin, alçakça, dehşet verici ve gerçekten öldürücü deneyimden ötürü şehir benim için hep giderek daha katlanılmaz bir hal almış ve bugüne kadar temelinde katlanılmaz kalmıştır." (s. 38) En kötüsü de Bernhard'ın bu insanlardan ve şehirden kurtulamayacağını bilmesi. Her şey onu oluşturan bir parça haline geldiği için kurtuluş yok, her istikamet şehre ve insanlarına çıkıyor, duyarsız insanlar bir çocuğun ruhunda büyüyen hastalığı görecek halde değil, çocuk bu hastalığı öfkeye dönüştürerek üstesinden gelmeye çalışıyor, yapabileceği başka hiçbir şey yok.
Franz Amca başlıklı ikinci bölüm. Müthiş bir aile eleştirisiyle başlar. Aileyi oluşturanlar da aynı alçak insanlar, kan bağının bir anlamı yok. "Bizi dünyaya getirenler, yani ebeveynlerimiz tam bir cehalet ve alçaklık içinde bizi dünyaya getirmişlerdir." (s. 53) İlk üç yıl bu alçaklığın tahribatıyla biçimlenir, zaten insanın yaşam içindeki oluşumu bu üç önemli yılda kabaca gerçekleştiği için geriye kalan yıllar ilk üç yılın etkisi altında, pekiştirilen cehaletin korkunç hasarıyla yaşanır. Çoktan mahvolmuş bir yaşam sürdürülür, eğitim bu mahvoluşu sürdürür, evlilik de bir diğer adımdır, insanların olduğu her yer çürümenin umutsuzluk yayan kokusunu taşır. Bernhard her şeyi, çürümenin sonsuzluğunu açık yüreklilikle anlatır. "Deli muamelesi görme pahasına da olsa, ebeveynlerimizin tıpkı kendilerinden öncekiler gibi dünyaya getirme suçu işlediğini ve bu suçun mutsuzluk yaratmak, giderek mutsuzlaşan bir dünyanın mutsuzluğunu artırmak için başkalarıyla işbirliği yapmak anlamına geldiğini söylemekten korkmamalıyız." (s. 56) Sanırım aile için yeterince tahammül edildi, artık kutsallık saçmalığından kurtulup gerçeklerin ortaya dökülmesi lazım. Aynı şey öğretmenlik için, kutsal görülen her şey için geçerli. Söylenmesi gerekenleri söylemeyip kralın çıplaklığını alkışlamak yeter. Bernhard cesur ve bu cesurluğu beni metinlerine bağlıyor, Ahmet Sarı'nın incelemeleri dahil Bernhard hakkında ne yazılmışsa aldım, Bernhard'ın yazdıklarını da. Adamın öfkesi okurunun bastırdıklarını özgür bırakıyor ve insanı neyse o haline getiriyor.
Katolik okulu. Almanlar gitti, yerine her yere katedraller diken ve Almanların beyin yıkama işlemini aynen sürdüren dindarlar geldi. Bernhard okuldan iyice tiksindiği için büyükbabasını hayal kırıklığına uğrattı ama kendi planları vardı, geleceğini kurgularken Almanların son kalıntılarının büyük bir vahşilikle ortadan kaldırıldığını gördü. Amerikalılar gıda için karne dağıtıyordu ve yeterli besinin olup olmadığını umursamıyorlardı, tehlike olarak gördüklerini hapse tıkmada da üzerlerine yoktu. Bernhard savaştan sonra da iki yıl boyunca kapalı kalan Avusturya-Almanya sınırını kaçak olarak geçip mektup taşıyordu sağa sola ama yakalandı, "velim" dediği üvey babası bu yüzden hapse atıldı. Ailesiyle arası yoktu, dediğim gibi, anne yeni kocanın çocuklarına bakıyordu, bir tek büyükbaba vardı. Doğayı, insanları büyükbaba öğretti. Zamanının sıkı anarşistlerindendi, oğlu -Bernhard'ın dayısı- da babasını izledi. Bernhard büyükbabadan kendini nasıl yetiştirebileceğini öğrendi. Almancada bunun için bir terim var ama ne olduğunu unuttum şimdi, Vonnegut bu terimi anıyor ve kendi kendisini yetiştirdiğini söylüyordu. Neyse, Bernhard yine de büyükbabasına kızgın, böylesi özgürlükçü ve parlak zihinli bir insan, torununu nasıl o kokuşmuşluğun abidesi olan okullara yollayabildi? Her şeye rağmen büyükbaba, Bernhard'ın sevdiği tek insan olabilir.
Son. Bernhard on beş yaşında okulu bırakır, bir bakkalın yanına çırak olarak girer.
Beşlemenin ilk kitabı. Bernhard'a başlamak için en iyisi bu aslında.
Yanıtla
2
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kiler - Bir Kaçış
Kiler kaçış yeriydi, yurttaki ayakkabı odasında keman çalışan çocuk bakkal çırağı olduktan sonra kilerde huzur buldu ve bu kez aklında intihar yoktu, etrafında intihara meyilli, suç işlemeye yatkın insanlar vardı. Scherzhauserfeld Mahallesi, Bernhard'ın on beş yaşında bulduğu sığınak. Ters yöne giderek buldu, bir sabah memurun oğluyla yola çıktı ve lisenin boğucu ortamına daha fazla katlanamayacağını düşünerek aniden ters yöne saptı ve koşmaya başladı. Sivrisinek Şehirde'de esas oğlan evden çıkınca her gün yaptığının aksine sola sapar, yaşamı değişmiştir. Bernhard'ın da değişti, arkasına bakmadan koştu ve yaşamı başka bir istikamete doğru yol almaya başladı, öyle ki memurun çocuğunu bir daha görmedi, ailesi kararsızlığı yüzünden surat astı ama büyükbaba onu desteklemeye devam etti. Etmeliydi, lise belasını başına saran büyükbabasıydı ve bu hareketini affettirmesi gerekiyordu. Sonuçta sarmalın kıvrımları birkaç kez üst üste geldiğinde ters yön leitmotifi berraklık kazandı ve yaşamda büyük bir kerteriz olduğu anlaşıldı. Tek bir karar, anlık parıltı ve bambaşka bir dünya.
Çocuk faydalı olmak istiyordu, faydalı olduğunu hissetmek istiyordu, bunun için o pek sevmediği insanlara ihtiyacı vardı. Sosyalleşme çabası her şeye rağmen anlaşılabilir, onları ne kadar sevmesek de insanlara gereksinim duyarız. Onları tanımaya, onları sevmeye ve onlardan nefret etmeye gereksinim duyarız, haklarında yalan söylemeye, yüzlerine yalan söylemeye gereksinim duyarız, onları aşağılamaya ve onlar tarafından aşağılanmaya, onları öldürmeye ve onlar tarafından öldürülmeye gereksinim duyarız. Onların hikâyelerini dinlemeye gereksinim duyarız, onlara hikâyelerimizi anlatmaya gereksinim duyarız. Ölmemek için onlara gereksinim duyarız. "Kendimi öldürmedim, onun yerine çıraklığa başladım." (s. 9) Hayatın işe yaramaz, sefil, berbat bir dönemi sona erdi, başarısızlık zamanın koşullarına bağlandı ve bundan kaçış mümkün olmasa da ötelenmesi mümkündü, bir süreliğine, yatay ve dikey mutsuzlukta bir koordinat, Bernhard. İş bulma kurumunda o pis mahalleyi tercih ettiğinde görevli kadın kendisine şöyle bir baktı, liseye gitmeyi başarmış bir çocuğun öyle bir mahallede ne işi var? Yarım saat boyunca daha nitelikli iş fırsatlarını sayıp döker ama çocuğu ikna edemez. Çocuk küf kokulu tarihin bir parçası haline geldiğini hisseder ve kararından dönmez. O mahallede çalışacaktır, Karl Podlaha adlı bir tüccarın bakkalında. Ticaret eğitimi almış, yetenekli bir müzisyen olmasına rağmen savaş yüzünden konservatuvara gidemeyen, onun yerine varoşlarda bakkallık yapan, sessiz bir adam. İyi anlaşırlar. Çocuk faydalı olduğunu hisseder.
Mahallenin yapısı. Her ilçede bir tane bulunur gerçi, bildiğim örneklerden eski Fikirtepe var. Suç yuvası ama öyle olduğu için değil, öyle olduğuna inandırıldığı için. Yargıçlar her suç dosyasına aynı şekilde yaklaşırlar, polisler herkese suçlu muamelesi yapar, insanlar şehir merkezinden dışlanırlar, hatta dünyadan dışlanırlar. ABD'ye, İngiltere'ye gidenler sefil, çökmüş olarak geri dönüp ölürler. Kum aslanı herkesi paralize eder, avlarını biriktirir ve teker teker götürür. Adalet sisteminin çöküşü yine bir Bernhard izleğidir, şu cümleyi başka bir metninde mutlaka gördüm: "Her gün en az bir kez, bir yargıcın hırçınlığı yargılanan birinin yaşamını mahvediyordu." (s. 13) Bu yıkımın orta yerinde hayatta kalan insanlar var, zaman zaman miskinleşseler de yaşamla dolu insanlar bakkala geliyorlar ve çocukla konuşuyorlar, kendinde her şeye karşı koyabilme gücünü bulabilmiş çocuğun başkalarının hikâyelerini, yaşamlarını öğrenmeye ihtiyacı var. Sonsuz bekleyişin semti; insanlar kendilerine verilen sözlerin tutulmasını, unutulmamayı, bir şeylerin olmasını bekliyorlar ama pek fazla bir şey olmuyor. Cinayetler, birkaç küçük suç, hepsi bu. Araf, bekleme odası.
Çocuk eve döndüğünde günlük maceraları ailesine anlatıyor çünkü her şeyin olduğu gibi anlatılmaya ihtiyacının olduğunu düşünüyor. Gerçek, bozulmadan ve hemen anlatılmalı. Çocuk yıllar sonrasından seslendiğinde değişmediğini söylüyor. "Ben yazdığım her cümleyle, aldığım her nefesle hâlâ bir baş belasıyım." (s. 24) Metnin sonlarına doğru Bernhard gerçeğin ne olduğuyla ve nasıl dile getirileceğiyle ilgili uzunca bir süre düşünür ve bölünmenin kendi kişiliğinde başladığını anlar, gerçeğe en yakın olan kendisi ve rol yapan kendisi. "Yazdığım zaman bir şey okumam, bir şeyler okuduğum zaman da bir şey yazmam." (s. 82) Zambra mı diyordu, okuyan yüzünü kapar ve yazan yüzünü dünyaya açar diye? Bernhard yaşlandıkça anladığını söylüyor; çabalar hayal kırıklığı, tahammülsüzlük yaşlılıkla bir, umudun olmadığı bir dünyada nesnelerin doğalarının dışına çıkamamaları, acizlik, yorgunluk... Gerçeğin parçaları ve tam olarak anlatılmalarının imkanı yok, Bernhard'ın ulaşamayacağı bir nokta, dolaysız gerçeklik. Bu yüzden her metni, her adımı, her nefesi kusurlu. Yaşamı kusurlu. Habitatında varlığını sürdürecek, yapacağı şey bu. "Kelimenin tam anlamıyla, tiyatrodan yola çıktık. Doğanın kendisi gerçek bir tiyatro. İnsanlar ise, bizatihi tiyatro olan doğanın içindeki, kendilerinden artık pek bir şey beklenmeyen oyuncular." (s. 87)
Podlaha Bey'in büyükbabayla birlikte Bernhard'ın yaşamını biçimlendirmesini anlatacağım ve bitireceğim. Büyükbaba felsefe okuluydu, Podlaha hayat okulu. Podlaha, mahallenin insanlarını çok iyi tanıyordu ve onları sömürmeden bakkalı çekip çevirebiliyordu. Çoğuna yardım ederdi, onları dinlerdi ve olabildiğince yanlarında olurdu ama sertliği de elden bırakmazdı, veresiye defterinin kabarmamasına dikkat ederdi. İnsanlara nasıl davranacağını bilen bir adam, on sekizine gelmek üzere olan Bernhard'ın ihtiyaç duyduğu her şeyi öğretiyor. Evde fark ediliyor bu durum, Bernhard mevzuyu anlatıyor ve eve para gireceği için azarlanmıyor. Yaşamı öğreniyor ve müziği tekrar keşfediyor. Müzik eğitimi almak için gideceği Mozarteum tanıdık, romanın adı neydi? Büyükbabanın her gece yazmak için uğraşıp yazamadığı metin izleği de tanıdık, birçok Bernhard metninde geçiyor bu. Bitirilemeyen, mükemmelleşemeyen metin. Neyse, müzik eğitimi. Bernhard'ın hayatı güzelleşeceğe benzer, o zaman son bir kez mahalleye dönebilir, otuz yıl sonra. Bakkal kapanmış, tanıdıklardan kimse yok, yolda karşılaştığı biri hariç. Otuz yıl önce bakkalda görürmüş Bernhard'ı, konuşacakları başka hiçbir şey yok ama koca bir anlatının kıvılcımı belki de bu olayla çakmıştır, kim bilir?
Şu da Bernhard'ın kurgusal zamanın gezgini olmasının şerefine: "Beni bugün tanımlayan şey, benim umursamazlığım, herhangi bir zamanda olmuş olanın, şimdi olanın ve gelecekte olacak olanın tümünün aynı şey olduğu gerçeği." (s. 91)
Yanıtla
0
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yenilmez
Lem'in başka dünyalarda bilinmeyenle yüz yüze bıraktığı karakterleri, gizemi çözüp ne yapacaklarına karar vermek zorundalar. Çoğu romanından farklı değil bu da; anlaşılamayanı sezgisel olarak değerlendir, bilimsel olarak ölç ve elde ettiğin bilgiyle ne yapacağına karar ver. Karar verme kısmı genellikle psikolojik çözümlemelerden ibaret, karakterlerin kararları bir dizi tahlilden, anlatıcının içeriden bir göz/dil olarak aktarımından oluşuyor. Sezgisel olarak değerlendirme kısmında Lem'in müthiş betimlemeleri var, öyle renkli ve gerçekçi bir atmosfer yaratır ki iki yıldızın aydınlattığı bir gezegendeki renk değişimleri okurun zihninde kolaylıkla canlanabilir, uzay gemisinin iniş anında ortaya çıkan kum fırtınalarının bıraktığı izlerden yansıyan ışık sayfa üzerinde beliriverir. Lem'in kurgusu genelde bu atmosferde verilen mücadeleler üzerinden yürür.
Yenilmez, Lir takımyıldızında bulunan üssün emrindeki en büyük birim olan ikinci sınıf uzay kruvazörüdür, Regis III adlı gezegende ortadan kaybolan kardeş gemi Kondor'un akıbetini öğrenmek için uzun bir yolculuğa çıkar ve gezegene iniş yapar. Gemideki teknolojiyle alakalı pek çok açıklamayı takip ederek mürettebatın uyanışını, geminin gezegene iniş manevralarını görürüz ki Lem'in teknolojik aletleri çeşitli ve doyurucudur. Antimadde silahlarından süperiletken malzemelere kadar pek çok zerzevat kullanılır, mevzuları anlayabilmek için bunlar hakkında bilgi sahibi olmak gerekir, mesela koca bir robotun kendi gemisine neden saldırdığıyla ilgili yapılan açıklamada süperiletkenliğin kaybolmasıyla ortaya çıkan rezonans etkisinden bahsedilir. Eh, bunun ne olduğunu bilmek tabii okuma ediminden daha fazla keyif alınmasını sağlar. Kaku'nun Olanaksızın Fiziği nam kitabını öneriyorum, merak eden buyursun. Lem'in açıklamadığı tek şey, ışık hızıyla ilerlerken maddenin madde formunu nasıl koruyabildiği. Belki de ben kaçırdım, bilemiyorum ama rastladığımı hatırlamıyorum.
Astrogatör Horpach geminin seyir subayıdır, iki numaralı adam da Rohan'dır ve anlatı genellikle Rohan ekseninde ilerler, gerçekleşen olaylara anlam verilmesi için bilim adamlarının yaptığı açıklamalar sırasında odak nadiren değişse de adamımız Rohan. Elektron titreşimleri dış dünyanın üç boyutlu bir modelini yarattı, Horpach Rohan'a tayfa için alınacak güvenlik önlemlerinden bahseder ve dış dünyanın araştırılması sırasında uyulacak prosedürleri söyler. Horpach yaşlı kurttur, son derece sakin bir adamdır ve emir verme konusunda iyidir. Rohan Horpach'ın yerine geçeceği günü özlemle bekler ama bir yandan da onun kadar dirayetli olamayabileceğini düşünür. İkisi arasında görünmeyen bir gerginlik vardır, sonlara doğru iktidar olgusu dürüstlükle çatışmaya girecektir, felsefi bir mevzu. Daha baştan bu durumun sinyalleri verilir.
Araştırma gezisine çıkılır. Gezegen ölüdür, karada hiçbir yaşam belirtisi yoktur, denizde basit yaşam formları varlığını sürdürür. Yüzde dört metan, yüzde on altı oksijen içeren atmosfer havaya uçmaz, oksijenle metanın tepkimeye girmesini engelleyen şeyler vardır. Metan organik kökenlidir ve milyonlarca yıl boyunca yükselip belli bir seviyede kaldığı anlaşılır. Okyanus suyu da analiz edilir ve heyecan verici bilgiler vermez, bir tek okyanustan yakalanan balıkların manyetik alan yoğunluğundaki küçük değişimleri anlamalarını sağlayan bir duyuya sahip olduğu anlaşılır. İlginç bir gelişme. Evrim belli ki işini yapmaya devam ediyor ama sudan karaya yansıyan bir form yok, sudaki varlıklar da milyonlarca yıl içinde manyetik duyular geliştirmiş.
Araştırmalar sürerken önceleri kent olduğu sanılan yapılar bulunur. Araştırma ekibi yapıların metalden, muhtemelen volfram ve nikel karışımlı çelikten yapıldığını anlar ama birbirine geçmiş cepheler, milyonlarca kablodan oluşan yumakların, kargaşanın ne olduğu bir türlü ortaya çıkarılamaz. Burada devreye söylenceler girer, bilim adamları Lirlilerin ölen bir yıldızdan kurtulmak için civardaki gezegenlere gemiler yolladıklarına dair masallar olduğunu söylerler, bu kalıntılar onların ürünü olabilir ama Lirliler hakkında çok az bilgi vardır, uygarlıkları evrenden silinmiştir. Yine de hiç yoktan iyi bir açıklama bu. Adamlar kendi aralarında tartışırlarken başka bir gruptan Kondor'un bulunduğuna dair bir haber gelir. Olaylar bu haberler vasıtasıyla, araştırma gruplarının etrafında kurulur.
Mürettebat ölüdür, hiçbir fiziksel yaralanma izi yoktur. Nörobiyologlardan biri, beynin kaydettiği son anları görebilmek için ölülerden iyi durumda olanlardan birinin kafasına makineyi bağlar ve görüntüyü alır. Adamın işitsel belleğini yitirdiği anlaşılır, gemideki son kaydın da sinekler hakkında olduğu çözülür.
Sinekler?
PKD'nin bir öyküsü vardı, dış dünyanın her şeyi yiyen küçük kelebekler tarafından korunduğu bir distopya. Hiçbir şekilde engellenemeyen, sayısız kelebek. Her tehlikeyi yok edebilen, evrimini bu yönde sürdürmüş canlılar, doğanın hafızasının ürünü. Bağlıyorum, bilim insanları gemideki ölülerin manyetik alan çarpması sonucu amnezi geçirdiklerini ve sonrasında öldüklerini söylerler. Beyindeki elektriksel olaylar ortadan kaldırılır veya çarpıtılır ve ölüm gerçekleşir. Bunu yapan varlıklar? Lirlilerden kaldığı düşünülen otomatların üç yüz bin yıllık olduğu düşünülmektedir, onların başlarına gelen de aynı şey olabilir. Bu durumda gezegenin evrimsel olanaklarından beslenen varlıklardan bahsedilebilir ama teorik düzeyde. Şu unutulmamalı ki günümüzde -şimdilik- sihir gibi gözüken bilimsel olanaklar kurguda gerçekleşmiş haldedir ama bu sineklerin ve daha sonra gerçekleşen saldırılarda görüldüğü söylenen bulutun varlığı herhangi bir bilimsel temele oturtulamaz, ta ki hayal gücü geniş bir biyolog olan Lauda teorisini Horpach'a anlatana kadar.
Otomat Frankenstein'ın yarattığı diğer otomatlara bağlanacaktır olay, inorganik evrimin adım adım kurulmasıyla yaratılanlar, yaratanlarını ortadan kaldırırlar ve bunu evrimin olumsuz tarafında yer almış olmalarına rağmen yaparlar. Üreticiler yıldızlardan aldıkları enerjiyle çalışırlar ama bu enerji kesildikten sonra yarattıklarının kontrolünü kaybederler ve evrimsel açıdan daha avantajlı olmalarına rağmen üstünlüklerini kaybederler. Predator arkadaşların Alien tayfası üzerindeki güç kaybıyla aynı şey aslında. Sinekler -aslında çok küçük otomatlar- belirli noktalarda yoğunlaşmıştır ve kendileri için tehlike olarak gördükleri ne varsa ortadan kaldırırlar. Var olma prensipleri böcekleri andırır, her birinin içinde kodlu olan bilgiyle hareket ederler, ortak bir akıl yaratırlar ve bu sayede hiyerarşik bir yapıya, herhangi bir iktidara gerek duymazlar. Hepsi birdir ve biri hepsidir.
Sonrası bir dolu macera, oralara girip heyecanı öldürmeyeceğim ama ne yapılacağıyla ilgili konuşmayı anlatmam gerek. Rohan, ölü bir evrimin yıkıcılığıyla karşılaşınca evrendeki her yerin insanlar için olmayabileceğini düşünür ve bu varlıklara karşı girilecek bir intikam savaşının anlamsızlığını irdeler. Düşman bilinçli değildir, en azından insanın anlamlandıracağı bir kötülüğe sahip değildir, bu yüzden daha fazla kayba gerek yoktur ama son saldırıda kaybolan adamların bulunması lazımdır, bu yüzden kaptanla yaptıkları konuşmada Horpach, kararı Rohan'a bırakır. Sorumluluktan kurtulma çabası olabilir, Rohan'ın karar verirken insanlıkla ilgili fikirlerini gözden geçirme dürtüsü olabilir, bir şekilde karar verilir ve Rohan tek başına adamlarını aramak üzere yola çıkar.
Evren bayağı büyük, çok büyük. Bulutu oluşturan parçaların telepatiye sahip oldukları söylendiğinde adamların şaşırması çok ilginç, akıl almaz bir teknolojik devrimin içinde yaşadıkları halde daha ötesinin olası varlığı onları şaşkına çevirebiliyor. Bir de zamir kullanımının değişmesi var, sinekler nesne olarak anılırken erkek olarak anılmaya başlarlar. Rohan için oldukça ürkütücü bir şey, insanlık için yepyeni. Evren büyük diyordum, bu romanda her yanının insanlar için uygun olmayabileceğini, daha da önemlisi neyin uygun olup olmadığının sorgulanmasını görüyoruz. Gelecek sihirle ve bilmediğimiz dehşetlerle dolu.Birkaç sıkı sihir ve dehşetle karşılaşmak için iyi bir tercih, usta işi bir roman. Lem işte, bir klasik. Her çağda güncel olabilecek problemleri dile getirdiği için.
Yanıtla
2
11
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kurmaca Nasıl İşler?
Kurmacanın yapma ve gerçek olması ihtimallerinin bir arada bulunduğunu söyleyen Wood, yapma olanın tekniğini, kurmacanın işleyişini oldukça detaylı bir biçimde vermeye çalıştığını söyler. Olabildiğince gerçeğe yakın bir kurmacanın en başarılı tür olduğu fikri, sanatın diğer dallarında olduğu gibi kesin çizgilerle sanatı sınırlama çabası gibi geliyor bana, bunun bir başarı olduğunu söylemek benim için zor. Vonnegut'ın Mavi Sakal'ında sanatçının sezgisel gerçekliğinin ve bu gerçekliğin kurmacaya yansımasının çok güzel bir değerlendirmesi var. Rabo Karabekian nam ressam, natürmortların bir akışa hizmet etmesi gerektiğini düşünür. Doğa ölü olsa dahi akıştadır ve boyalarla oluşturulan gerçeklik bir tür devinim içinde olmalıdır. Gerçeklik algısının dışında bir algı olduğunu düşünüyorum burada, gerçeğin gerçeğe sunulması ama yaratıcının zamanın akışını kusursuz bir biçimde yansıtabilmesi. Wood, bu işleyişi Ruskin'in eleştirilerindeki yaratım aşamasında esin veren gerçeğin sanatçı tarafından değerlendirilmesini, yaşamla bağlantısını örnek alarak anlatmaya çalışır, anlatım tekniklerini dünya ile ilişkilendirmeye çalışır. Bu temel üzerine oturttuğu incelemesinde çeşitli kurmaca biçimlerini birçok yönden inceler.
Anlatım: Anlatan şahıslardan ibaret olduğu söylenir ama asıl olay güvenilir ve güvenilmez anlatıcıdadır. Her şeyi bilen anlatıcının aslında her şeyi bilemeyeceği, bu anlatımın yavaş yavaş terk edildiği söylenir ama günümüzde Jonathan Franzen gibi yazarlar Tolstoy'un başını çektiği geleneği sürdürürler, başarılıdırlar kanımca. Sonuçta tercih meselesi; Ballard'ın görüşlerine katıldığımı söylemekle yetineceğim. Günümüzde yaşama dair herhangi bir şeyden emin olma nanesinin geçerliliğini yitirdiğini düşünüyorum, bu yüzden güvenilmez anlatıcı gerçeği daha iyi anlatıyor, gerçekten uzak olması sağlıyor bunu. Zeno Cosini bu açıdan müthiş bir karakter, James Stevens da öyle. Öznel bir tercih, bu adamların anlatıcılığı "evrensel doğru" anlatıcılarının bahsettiklerinden daha çekici çünkü daha gerçek.
Serbest dolaylı anlatımın tanımını yapar Wood ve örneklerini verir. Anlatıcının sesinin karakterin sesine karıştığı ve ikisinin ayrıldığı noktalar anlatılır. Mevzu Manfred Jahn'ın Anlatıbilim'inde daha metodik bir biçimde incelenmiştir, paralel bir okuma daha iyi sonuçlar verebilir. Neyse, Henry James'in serbest dolaylı anlatımının kusursuzluğu ve Nabokov'un Rus biçimcilerinin "yabancılaştırma" kavramını içeren ironik anlatımı incelenir, bilinç akışının karaktere mi yoksa yazara mı ait olduğu tartışılır. Joyce'un yanında David Foster Wallace, DeLillo ve Pynchon gibi mirası devralıp daha uç noktalara taşıyan yazarların metinleri anılır. Jahn'ın katmanlara ayırdığı ses kavramının üç biçimi, anlatıdaki üç dil açıklandıktan sonra "betimleyici duraklama" ele alınır, akışın sürdüğü alanın tasvirleri. Bağlamın oluşturulmasında bu duraklamalar mühim, diyalogların ve karakterlerin boşlukta yüzmemelerini sağlar. Bazen boşlukta yüzmeleri de iyidir tabii.
Bu noktada Flaubert'in yenilikçi anlatısına iki bölüm ayırır Wood, Fransızcanın zaman kiplerinin zenginliğinin İngilizceye üstünlük kurduğunu ve bu çeşitli zamanlara bölünebilen anlatının yeni bir gerçekçilik biçimi yarattığını, yazarın ve karakterin gözünün birlikte kullanılarak anlatının bir devrim özelliği kazandığını söyler. Serbest dolaylı anlatımın yol açtığı soru işareti, sesin kime ait olduğu problemi Flaubert tarafından ortadan kaldırılmıştır. Karakterin iç dünyasının zenginliği yazarınkine denk hale getirildiğinde soru sorulacak bir ses kalmaz, o ses ikisine de aittir. "Edebi üslup, edebi yollarla ortadan kaybolmaya zorlanır." (s. 47) İnsanın yaşamda kaydettikleriyle kurmacada karakterin kaydettikleri arasındaki fark ne kadar azalırsa iki gerçeklik türü -gerçeğin de bir gerçeklik türü olduğunu varsayıyorum- kesişir.
Detaylar: Diyalektik bir gelişim var; edebiyat hayatı daha iyi fark etmemizi sağlarken yaşam süreci de metne daha farklı yaklaşımlar sunar. Klasiklerin on yılda bir okunması gerektiği söylenir, bu yüzden. Süresiz bir gelişim, edebiyatta ve yaşamda. Birbirini biçimleyen gerçeklikler.
Joyce'tan, Flaubert'den yapılan alıntılarla detayların gerçekliğin kurulmasında önemli olduğunu söyler Wood. Yeterli ölçüde detay -kapı numaraları, karakterlerin fiziksel özellikleri vs.- her şeyi kurmacanın biraz daha dışına çıkarır. Romanın ilk beylerinden günümüze kadar detaylandırma güdüsü artmış, roman daha resimsel olmuştur. Cézanne'ın Balzac'ta okuyup resmini çizmek istediği "yeni yağmış kar gibi beyaz örtü" mesela, çok ince iş. Dikkatli bakmak, anlık parıltıyla zihnin karanlıklarını aydınlatacak şekilde kaydetmek... Nabokov'un Mann, Camus, Faulkner, James gibi yazarları reddetmesinin detayları görememelerinden kaynaklandığı söylenir. James, puronun yanan kısmını tasvir ederken "kızıl bir kor" sözcüklerini kullanır ama Nabokov karşı çıkar, puroların kızıl korunun olmadığını söyler. Görevde olmayan, kurmacaya derinlik katmayan detaylardır bunlar. Zihnimizin çalışma biçiminden uzak olduğu için kurgulanan dünyayı ağırlaştırır.
Karakter: Wood, romancının bir tırabzana tutunduğundan ve onu bırakmaktan korktuğundan bahseder, bunu yapanlar karakterlerini bir tablo gibi betimleyip olabildiğince gerçeğe boğarlar. İyi bir yöntem değildir bu, en iyisi karakteri olabildiğince yaşar hale getirmek, olaylar karşısında gerçekçi tepkiler vermesini sağlamaktır. Conrad, karakterlerinin hiçbir zaman yeterince gerçek olmaması korkusu yüzünden romanlarının çok uzun tuttuğunu söyler. Wood'un yorumu: "Okur küçük, kısa ömürlü, hatta düz karakterden de, en az büyük, çok yönlü, önemli kahramanlar kadar çok şey alabilir." (s. 70) Burada da okurun etkin katılımının rolü vardır, okurun biçimlendirmeye kalktığı, yargıladığı karakterler -Kaptan Ahab, Jean Brodie vs.- buna gelmez. Karenina ve Briest gibi karakterler de mutlak bir özgürlüğe gelmez, belli bir evrensel doğrunun etrafında biçimlenmişlerdir ve anlaşılabilmeleri için asgari ölçüde yoruma maruz kalmalılar. Wood, roman karakteri diye bir şeyin olmadığından bahsederken bu tür kıstaslardan uzaklaşılması gerektiğini söyler. Zeno'nun deli olup olmadığı, Sorel'in rüzgarda savrulan bir yaprak olup olmadığı şahit olunacak şeylerdir, tanıdığımız insanları oldukları gibi ele almamızın gerekliliği bu kurmaca insanlar için de geçerlidir.
Karakterler kurmacadır ama onlara gerçek muamelesi yapılmalı ki tanınabilsinler. Bu durumda Saramago'nun Ricardo Reis'i katmanı derinleştirir, bilmediği bir şeyin farkında olması, yani gerçek olmaması -kurmacadaki yaşamında tabii- okuru karaktere yakınlaştırır, okur bütün zıtlığına rağmen onu gerçek kılar. "Bu romanın ve Saramago'nun eserlerinin çoğunun sorduğu soru, önemsiz bir 'Ricardo var mıdır?' üst kurmaca oyunu değildir. Bu çok daha etkili bir sorudur: 'İlişki kurmayı reddettiğimiz halde var olur muyuz?'" (s. 78) Bu bir oyun haline gelebilir, Spark ve Saramago gibi yazarlar karakterlerinin bu uç durumlarını kurmaca oyunu gibi sunmazlar, bu durum gerçekten üzerinde düşünülmüş bir kurmaca probleminden doğar. Kurmacanın içinde yer aldığını anlayan karakterin yazarı öldürmesi başka bir şeydir, bu başka. Yazara kalmıştır tabii, yazar bizden karakterine nasıl yaklaşılmasını isterse karakterini ona göre kurar.
Doğruluk, Gelenek, Gerçekçilik bir diğer mühim başlık, nefesim kesildiği için girmiyorum. Birkaç başlık daha var, bilincin, diyaloğun ve dilin kurmaca üzerindeki etkileri inceleniyor.
Okuma edimini doğallığından çıkaracak bir inceleme değil, güzel bir çalışma. Kurmacaya ilgi duyanlar için.
Yanıtla
0
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mavi Sakal
Rabo Karabekian'ın patates ambarındaki sırrını öğrenmek isteyenlerin çoğu öldü. Ölmedi de ortadan yok oldu. O da değil, aslında sadece zaman geçti ve zamanın insanları yavaş yavaş akıntıya karıştırmasından başka bir şey yaşanmadı. Nehir aktı, çatallandı, patates ambarının öncesini ve sonrasını sırtında taşıdı, Karabekian'ın anlatmak istemediği hikâyeler iki akışta belirdi; geçmiş ve şimdi. Circe Berman bir gün Karabekian'ın hayatına girmeseydi, Karabekian'ın ikinci karısından kalan malikanenin plajında yaşlı ressama yanaşıp annesinin ve babasının nasıl öldüğünü pattadanak, bodoslamadan sormasaydı eşzamanlılığın mucizelerinden ve yaşamın absürtlüklerinden bihaber olacaktık ama bu bir Vonnegut anlatısı. O yüzden kemerler bağlanacak, bağla!
Önce uyarılar. Özenli bir okuma gerek. İki farklı zamansal düzlemin ortak kişileri ve olayları akılda tutulmalı, kimin kim olduğu unutulmamalı ve Pollock, Rothko gibi soyut ekspesyonist ressamların neyi başarmaya çalıştıkları, neyi başardıkları ve başaramadıkları, yaratım aşamasında kişiliklerinin renklere ve desenlere ne kadar yansıdığı, Karabekian'ın ressamlığı ve efsanelerle olan ilişkisi odakta yer almalı. Güzel bir kurmaca, gerçeklikten de beslenip kurgusal ve gerçek karakterleri bir araya getiriyor. Bernhard'ın Glenn Gould'u Avusturya'nın orta yerine yerleştirdiği Bitik Adam'ı ne hoştu mesela, bu da hoş. Vonnegut, ünlü kişilere gerçek hayatta yapmadıkları hiçbir şeyi romanda da yaptırmadığını söylüyor. Onların yapabilecekleri şeyleri kurmaca karakterlerine yaptırıyor, mesela meşhur ressam Terry Kitchen.
Kabaca bir çerçeve çizmek gerekirse savaşlar, büyük buhranlar ve benzeri rezilliklere karşı sanatın -burada resmin- anlamı nedir ve her türlü pislikle baş etmek için sanata sığınmak yeterli olabilir mi? Bunu düşününce patates ambarında saklanan şeyin aptal insan tarafından biçimlendirilmiş dünyaya bir protesto olarak yapılan sıkı bir sanat eseri olduğu geliyor akla. Hiçbir insan onu görecek kadar dünyadan -leş olanından- kopmayı başaramamış, görmeyenler yok oluşun en sıkıcı ve olağan biçimlerine sahip. Savaşlarda büyüyen, erginlik ayinini tamamlayan -bu bakış açısı Daha Ne Olsun?'da sıkı bir gömülüyordu- çocukların pek de matah bir dünyaya büyümedikleri, her zaman yarım kaldıkları ve görünenin sadece görünen olup daha iyiye yorumlanamayacağı açık. Soyut ekspresyonist resimlerin sorgulandığı sahnelerde sadece kendi varoluşlarını anlattıkları söylenir, başka bir şeyi değil. Dünya da böyle bir yerdir, sadece kendini var eder, başka hiçbir anlamı kendi başına doğurmaz. Bu yüzden yaşam olabildiğince yalın ve insanın ona kattığı anlam kadar karmaşıktır. Metinde buna karşılık olarak Karabekian'ın muhteşem çizim kabiliyetinin uzun yıllar boyunca derinlerde gömülü kalmasında yaşamın, dünyanın o kadar da karışık olmadığı fikri vardır. Çocukluktan itibaren dünyanın saçmalığıyla karşılaşılmışsa bunun farkına varmak çok daha kolay. İş dışavuruma gelince, hele hele soyut... Bütün bunlardan ne anlam çıkaracağımıza göre değişecektir ve zorluğundan hiçbir şey yitirmeyecektir. Metnin bir yerinde soyut ekspresyonizm dışındaki her şeyin yaşamın gerçekçi bir yansıması olduğu söyleniyor. Eh, yaşamı gerçekten yansıtmak pek övünülesi bir şey değil, ben de bombalar altında kalıp parçalanmış onca insanın, açlıktan ölen çocukların yansımasını istemezdim. Karabekian'ın gerçekle bu yüzden pek bir işi yok, ambardaki eserini Circe Berman'a gösterinceye kadar kendi gözünden gördüğü gerçeğin son derece itici olduğunu düşünüyor ama sanat, gerçeği her koşulda değiştirebildiği ve iyileştirebildiği için ağzı açık, öylece bakakalıyor Berman. Sıradan bir yaşam sürüp ölmeye mahkum değil, magnum opus karşısında duruyor ve Mavi Sakal, Berman'ın yaşamını bağışlıyor.
İki zaman düzleminde ilerleyen bir anlatı var ama o kadar çok sayıda hikâyecik var ki hepsini ele almak mümkün değil, ana çizgileri anlatıp dikkat çeken detaylara değineceğim. Bu. Epigrafa bakalım, Vonnegut'ın metinlerini çevresine oturttuğu merkezi bir fikir, kardeşinden: "Bu şeyin üstesinden gelmekte birbirimize yardımcı olmak için buradayız, o şey her ne ise." Etrafında insanlar yokken Karabekian çok mutsuz, insanlar varken de mutsuz ama daha katlanılabilirinden. Mizah duygusu yeter. İlk eşi Dorothy'yi o kadar mutsuz etmiş ki kadın yepyeni bir mizah anlayışı geliştirerek Karabekian'ı gömmeye başlamış. Bu, kendisi için de söylenebilir. Çocukluğunun mutsuz toplumunda, ustası Dan Gregory'nin despotizmi altında, savaşta bombalar altında, savaştan sonra modern dünyanın diplomaları ve işleri altında kusursuz bir mizah geliştirmiş. Yalan mı, Vonnegut da savaştan döner dönmez antropoloji ve birçok şey okuyup tutunmaya çalışıyordu, evlatlarına ve evlatlıklarına bakmaya çalışıyordu, birçok şey için çalışıyordu ve metne karıştığı noktalar çok bariz. 1987 yazımı bu, sondan üçüncü Vonnegut romanı. Yaşamının son muhasebelerinden.
Otobiyografi olması için başlanmış bir metin, mutfakta işlerin ters gitmesiyle günlük niteliği de kazanıyor. İkisi birden.
Rabo Karabekian 1916'da California'nın San Ignacio kasabasında, göçmen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Baba öğretmendi, köyünü basan Türk çetecilerinden saklanmak için okulun kenefine girdi ve b*klar arasında saatlerce kaldı. Dışarı çıktığında köydeki tek canlı kendisiydi. Anne de benzer bir felaketten kurtuldu, etrafındaki herkes vurulmuşken ölü taklidi yaptı ve yerde, hemen önünde yatan kadının ağzından dökülen pırlantaları, taşları topladı. Eşiyle tanışıp kirişi Mısır'a kırdıklarında bu değerli taşlar yırtmalarını sağladı. Vartan Mamigonian'ın insafına kalmamış olsalardı daha iyi yırtabilirlerdi, Paris'e giderlerdi muhtemelen ama California'ya geldiler, kandırıldılar. Almanya diye İstanbul'a bırakılan göçmenleri düşünün, Şener Şen'i de düşünün. Öyle bir şey. Baba ayakkabıcıydı, II. Dünya Savaşı öncesinde öldü. Anne... Anneydi, çalıştığı fabrikada öldü. Rabo'nun başına gelenlere şahit olmadılar, onlar için iyi. Fubar, Saving Private Ryan'dan manasını biliyoruz. Babanın durumu tam olarak buydu. Rabo'nun durumu bunun ötesindeydi. Çok iyi bir çizerdi, nam yapmış illustrator Dan Gregory'ye mektup yazdı ve Marilee'den cevap aldı, Gregory'nin sekreteri olduğunu söyleyen kadından. Üç yıl mektuplaştılar, baba bir halt olmayacağını söylüyordu ama Gregory nihayet Rabo'yu New York'a çağırdı. Fahişesi yerine koyduğu, evinde beslediği Marilee'yi merdivenlerden aşağı yuvarladığı ve kemiklerini kırmanın karşılığı olarak istediği bir şeyi yerine getireceğini söylediği için. Marilee Rabo'yu istedi.
Dan Gregory'nin kendi hikâyesi sihirli bir şey, neredeyse olmayacak bir şey. Moskova'da çok ünlü bir çizerin yanında aldığı eğitim ve boynuzun kulağı geçmesi müthiş bir olaylar silsilesine yol açmış. Aynı şey Rabo'nun başına gelecek ve Gregory'nin sınavından geçmek için aylarını verecek Rabo, bir salonu her şeyiyle kağıda dökmek zorunda. Köşedeki su damlasının içine hapsolmuş salonun yansısına kadar. Modern Sanatlar Müzesi'nde Marilee'yle dolanırken Gregory'ye yakalanmasa belki de sınavı geçerdi, bilemiyoruz. Gregory'den uzaklaşmasıyla hayatının aşkı olarak kabul ettiği Marilee'den kopuyor, kadın da olağanın güzelliğini yaşayıp daha fazlasını istemiyor, kaybettiği çocuğunun yerine Rabo'yu koyduğu için olabilir. Rabo hayatını yaşamalı, bu yüzden II. Dünya Savaşı'na gidecek, cephede sanatçılardan ibaret bir bölüğün başına getirilecek ve orada tanıştığı insanlarla New York'un sanatsal atılımını gerçekleştirecek. Kendisi çizmeye pek devam etmese de akıllıca yatırımları ve... Nesi varsa işte, her şeyiyle sanatın ve sanatçının yanında. Anlam arayışından çok anlamdan uzaklaşmak için. Evlenecek, boşanacak, tekrar evlenecek ve eşinden geriye kalan malikanede yaşayacak, dostlarından topladığı ve zamanında beş para etmeyen eserlerin milyon dolarlık hale gelmesine şahit olacak, bir de onları sıraladığı duvarı Circe Berman'ın dekore ederek her şeyi ortadan kaldırmasına.
Otobiyografiyi kese biçe bitirdim ki başıma küller yağa, Vonnegut'ın deli halayından hiçbir figürü alamadım buraya. Mutlaka okumanız gerek, böylesi bir zenginlik azdır.
Günlük. Her şey bitti, Marilee'yle yirmi yıl sonra tekrar karşılaşmanın anıları ve diğer tesadüfler unutulmadı, bir tek dalgalar var artık. Berman tam bu sırada ortaya çıkıyor ve Rabo'nun hayatını istila ediyor. Rabo'nun New York'ta sanatı arkadaşlarıyla takıldığı zamanlardan birinde edindiği yazar dostu Paul Slazinger'ın, aşçısının ve kızının varlığı yetmezmiş gibi baloya bir de Berman katılıyor, deli kadın, dünyanın en iyi yazarlarından biri ama bu kimliği başlarda gizli. Bir araştırma için orada, yeni romanı için malzeme topluyor ve Rabo'yu tanımak istiyor, hayatındaki pek çok detayı öğrenmek için evin altını üstüne getiriyor. Yetmişlerinin sonuna gelen Rabo için bir problem yok, saklayacağı bir şey de yok. Patates ambarında kilit altında tuttuğu şey dışında. Ne olduğunu söylemeyeceğim, gizem sürsün. Bir yaşamın özeti olarak değerlendirilebilir. Travmanın koca bir yaşama yayılması.
Vonnegut'ın çoğu romanı karnaval gibidir ama buradaki malzeme gerçekten taşar boyutta. Delilik. ABD'nin herkesi kucaklayıcılığı ve herkesi öldürebilecek olması, savaşın kötülüğü ve daha da kötülüğü, insanların bir araya gelmesi ve daha da kenetlenmesi, bazı şeylerin sadece mizahla katlanılabilir hale gelmesi, neyin nesi olduğu malum. Vonnegut!
Yanıtla
1
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Nefes - Bir Karar
Avusturya büyük, Viyana çıkışsız, Salzburg çocukluğun mezarlığı, sokaklar ters yöne koşmalık. Beden? Beden ilk başta gömülünen yer. Ruhun parmaklığı. Bernhard'ın kendi bedenini sağaltmak için aklını kaçırmamaya ihtiyacı var, koğuşu hariciye koğuşlarının dokuzuncusundan daha ürkünç ve ölüm, her an. Epigraf Pascal'dan, anlaşılır: "İnsanlar ölümün, çaresizliğin ve belirsizliğin çözümünü bulamadıklarından, mutlu olabilmek için bunlar hakkında düşünmemeye karar vermişlerdir." (s. 5) Algının kodlarını çözemeyen bir beyin yoksa düşünülür, Bernhard düşünmek zorunda. Kendisi için olmasa da büyükbabası için. Birkaç gün arayla hastalanıp hastaneye kaldırıldılar, aralarında birkaç yüz metre vardı. Büyükbaba yaşlılıktan yattı -sonradan başka bir problemi olduğu, altı ay önce yaptırması gereken tahlili yaptırmadığı, yaptırsaydı belki de ölmeyeceği, ölse de ölümün korkusu ve acısıyla birlikte öleceği, bunları bilmeden ölmenin daha iyi olduğu ortaya çıkacaktı, çıktı ama henüz oraya yetişemedik, yetişeceğiz- ve Bernhard umursamazlığından. Bakkalda çalışırken soğuk aldı, şan eğitimine devam ediyordu ve mutluluktan ciğerlerine çöreklenen rahatsızlığın ciddiyetini fark edemedi. Büyükbabasını hastanede ziyaret ettiğinde baygınlık geçirdiği zaman onu da hastaneye yatırdılar. Akciğerleri iltihaplanmıştı, ponksiyon yapıldı -akciğerlerinden kıvamlı, leş sıvı çıkarıldı- ve koğuşlardan birine alındı.
Bernhard mutlak yalnızlığı orada gördü. Kimse kendisiyle ilgilenmiyordu, hastalar kendileriyle de ilgilenmiyorlardı, sadece ölmeyi bekliyorlardı. Doktorların Latince sözcüklerinden pek bir şey anlaşılmıyordu, hastalar acı içinde sağa sola dönmeye çalışırken yataklardan gelen gıcırtılar daha çok şey anlatıyordu. Etraf ölümle kuşatılmıştı ve sesler dayanılmazdı. Turşu kavanozuna dolan iltihap, pompanın emme sesi katlanılmaz hale gelince Bernhard bayıldı, düşüncesinin kaynağı kendini korumuş oldu. Geçici olarak.
Geceyle gündüz ayrılmaz hale geldi, arada takılan serumların sayısı unutuldu, ara sıra ortaya çıkan akrabaların yüzleri günlere karıştı ve periyodik olarak gelip kolları kaldıran hemşireler saatin yerine geçti. Bernhard ölüm koğuşuna götürülüyor ve yağlanıyor, sağlığı o kadar bozuluyor ki ölüme çok yaklaştığı düşünüldüğünden hazırlıklar yapılıyor. Kolun kalkık duracak mecali olmasa da Bernhard savaşacak ve hayatta kalmaya çalışacak, rahatça ölebileceği koğuşa götürüldüğünde önceki koğuşuna dönebileceğini biliyor. Bunu bilmek için komşu yatakta yatan adamın ölmesi gerekti, adamı çinko tabuta koyup götürdüler. Bu kadar. Çamaşır ipindeki çamaşırlar yüzüne düşseydi hareket edemediğinden o da ölecekti, birkaç santimle yırttı. O an ne olursa olsun ölmeyeceğine karar verdi. Ölse de ölmeyecekti muhtemelen. Yaşayacaktı. Nefes... Nefes almalıydı, yaşam enerjisini bir sonraki nefesine saklamaya karar verdi. Bir sonrakine de. Bir sonraki...
Koğuşa gelenler en fazla bir gün kalıp gidiyorlar, ölü olarak. Yerlerine başkaları geliyor. Sonsuz bir döngü, ölmeyi bekleyen ne çok insan olduğunu gören Bernhard şaşırıyor. Kendisi onlardan biri olmayacak. En kötü kısmı atlattı, şimdi gücünü toparlamaya ihtiyacı var. Büyükbabasını düşünüyor, hayatta ona güç veren tek insanı. "Hiçbiri, hatta annem bile beni kabullenmezken büyükbabam kabullenmişti." (s. 19) Büyükbabanın ziyaretleri çok önemli, ara sıra gelmese de genellikle torununun yanında. Rahatsızlığının ne olduğunu, hastaneye neden yattığını söylemiyor, diğerleri de söylemiyorlar ama yaşlı adam geliyor, önemli olan bu. Ölümün gündelik bir olgu olduğu yerden uzaklara, yaşamın tam kalbine gidilecek ve zamanları var. En önemlisi de Bernhard'ın ruhu biçimleniyor ve ölümün çürütücü korkusundan arınıyor, prosedüre yakından tanık olduğu için ondan sıyrılarak onu anlatabilir hale geliyor. "Burada gördüklerimi tamamen doğal olarak içselleştirdim, her birini normal akışın bir parçası olarak gördüm." (s. 25) Bu, büyükbabayla Podlaha'nın kazandırdıklarının çok ötesinde bir kazanım. Karar verme mekanizmasından yaşamı göğüslemeye kadar pek çok yetenek burada kazanıldı, Bernhard ruhunu burada katılaştırdı ve her şeyin bir tiyatro olduğunu yeniden düşündü; rahipler, doktorlar, hastalar, hastane...
Doktorlara duyulan nefretin kaynağını burada buluruz yine, aslında yine insana duyulan nefrettir bu. Sağlıklı olanları bile hasta edebilecek bir ortamın en büyük suçluları hemşireler ve doktorlar. Bakkalın bulunduğu mahallenin kötü nam salmasından sorumlu olan devletin ürettiği tipler. Büyükbabanın görüşüne göre hastalığa yakalanmak ve günleri hastanede geçirmek sanatçıya çok şey kazandırır, hatta kendi kendini hasta etmeye yetecek kadar kurgusal döküntü de birikir ama Bernhard'ın doktorları gömmesine engel değildir bu. Doğru kararlar veremezler çünkü kendilerinden hiçbir zaman emin değildirler, memurların cansızlığıyla çalışırlar ve içlerinde en küçüğünden bir merhamet bile yoktur. İşlerini iyi bilmezler, bildiklerini zannedip hastaların mevcut sağlığını da bozarlar veya bildiklerinden şüpheye düşerek ölümlere yol açarlar. "Doktorlar ya megaloman ya da çaresizdirler, iki durumda da hastalar inisiyatifi ellerine almazlarsa onlara zarar verirler." (s. 36) Bernhard'ın yazınsal birikimini sorguladığı kısım da bunun hemen ardından gelir, yazar bir konu hakkında nasıl bu kadar emin olabilir? Emin olmak önemli değildir, "yapaylık ve sahteliğin olmaması" önemlidir Bernhard için. Hiçbir şeyin mükemmel olmadığını kabul ettikten sonra yazmak çok daha kolay bir hale gelir. Büyükbabanın yarım kalan metnini düşünüyorum, mükemmelliği istediği için Bernhard'ı zorla liseye yollamış olabilir, aynı sebepten de ölümüyle birlikte eseri yarım kalmıştır. Daha iyi bir metin oluşturmak, daha iyisini yaratmak için zaman yeterli değildir, ölüm noktayı koyduğu an daha iyi bir eser ortaya çıkarır.
Mücadele. Zihin bedeni yönetir. Zihin bedeni yönetir, üç defa. Bernhard bunu hep tekrarlar, büyükbabanın öldüğünü duyduktan sonra, her gün. Anneyle yakınlaşma, iyileşme. Otel benzeri bir yere, hastaneye nakil. Doktorlara küfür, veremli olmayan Bernhard hastalardan verem kaparsa? Geçici bir arkadaş, yaşıtı. Edebiyat ve felsefe. Dönüş, büyükbaba yok artık. Yıkım. Geçit törenlerinin, askerliğin ve savaşın saçmalığı. En sonunda sanatoryuma çağrı. Nokta.
Yanıtla
1
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Eski Yunan'da Mit ve Din
Kısa bir denemede Yunan dininin tablosunu çizmeye kalkışmak Vernant'ın daha baştan kaybedilmiş bir bahis olarak gördüğü çaba. Ölü bir dinin çerçevesini çizmek zor, günümüzde insanların bir dinden beklentisini karşılamaması zorluğun en büyük etkeni. Yunan çoktanrıcılığı ortak bir yaşam yaratacak, derin bir imanla bağlanılacak halden çıkalı çok oldu. Tanrılar ölü, Gaiman'ın onları yaşatma çabası güzel bir kurmacadan öteye geçemiyor. Mitolojiyle varlığını sürdüren bir panteon var elde, çoğu araştırmacı mitlerin dinden ayrılması gerektiğini söylüyor ama Vernant'ın fikri ikisinin kopmaz bağlarla ilişkili olduğu. Metodolojisini de böylece açıklamış oluyor; dindarlığı bir yurttaşlık dini çerçevesinde yaşayan Yunanlının bu minvalde biçimlenmiş yaşamı Hıristiyan kültlerinden ayrılmalı. "Tarihçinin görevi, Yunanlıların din duygusundaki kendine özgü tarafları tespit etmek ve insanların öte dünya ile ilişkilerini düzenleyen tektanrıcı ve çoktanrıcı diğer büyük sistemlerle karşılaştırıldığında gösterdiği tezatları ve benzerlikleri ortaya çıkarmaktır." (s. 9)
Çıkış noktası: Boşluk (Kaos) ve Toprak (Gaia). İlk güçlerden sonra Olymposlular'un doğumuyla kozmos olarak biçimlenmeleri eş zamanlı. Evreni doğuran onlar değil, şekillendiren onlar. Kozmostan kastın o zamanın evren hakkındaki fikirleriyle sınırlı olduğunu unutmamak gerek. Bu fikirlerden yola çıkarak dünya ve tanrılar yaratılıyor diyebiliriz. Yunan insanı doğayı ve doğaüstünü ayırmaz, tanrılarla teması sağlayan törenlerle yaşamdaki bazı deneyimler birdir, ikisinde de aynı ruhanilik mevcuttur. Tanrılar doğanın bir parçası değildir, doğanın birçok niteliğini taşıyan varlıklardır. Herhangi bir vahiy taşımazlar, yasa olarak kabul edilmişlerdir. Toplumun adet olarak izlediği pratikle varlıklarını sürdürürler. Onlardan kurtulmak dini bir değişim sonucu gerçekleşmez, Hıristiyanlık ortaya çıkınca bazı nitelikleri bakımından -pagan inanışlarda olduğu gibi- yeni dine/dinlere eklemlenirler. Kültürel bir değişim gerçekleştiği zaman kaybolurlar, kaybolmuşlardır. Yunan toplumu tanrıları gündeliğe dahil etmiştir ve nesiller boyunca bu şekilde yaşamıştır. Bireycilik önemli değildir hatta bastırılmıştır, yönetimin despotluğa kapı araladığında Sokrates'in başına gelen herkesin başına gelmiştir. Tanrılar topluluktan ayrılmaz, topluluğun içinde doğup göğe yükseltilmişlerdir. Vernant, Marcel Detienne'den alıntı yapıyor: "Bütünüyle tanrı olmak için adeta yurttaş olmaları gerekir." (s. 15)
Gevezelik: Tektanrıcı bir dinin egemenliğinde doğduk, yaşıyoruz. Çocukluğumuzda dünya algımız bu bakış açısıyla biçimlendi ve durumumuzu içimizde bir ateş yanana kadar, merak duygusunun dizginlenemez hale gelmesine kadar kabullendik. Çoğumuz. Bazılarımız şanslı; çevresinde ön kabullerle yaşayan insanlar olmadığı için ateş daha önce belirdi. Ben bu ikinci sınıfa girerim sanırım, çocukluğumdan beri dünyanın işleyişini merak ederim. Bu da merak ettiğim konulardan biriydi, çoktanrılı dinlerin yaşamı biçimlendirdiği toplumlarda yaşam nasıldır, mitolojilerin gerçeğe yakın olduğu zamanlarda dinler nasıl biçimlenir? Yunan tanrılarına mitolojik varlıklar olarak mı bakmalı? O zaman da işin dini boyutu soru işareti olarak kalıyor. Tanrılara nasıl tapınılır, hikâyelerini normal insanların başından geçen hikâyelermiş gibi dinlediğimiz yüce varlıkların yüceliğinin farkına nasıl varırız? Vernant derli toplu bir incelemeyle cevapları derlemeye çalışmış. Benim için kara bulutlar biraz dağıldı.
Murat Erşen çevirisi. Kendisinin çevirileri çok başarılı, sıkı takipçisiyim.
Mit, Ritüel, Tanrıların Tasviri: Milattan önce 8. ile 6. yüzyıllar arasında Yunan dini. Herhangi bir doktrine bağlı olmadan, Helen kültürünün etkisiyle doğar, yayılır. Kitabı, lafzı, peygamberi yoktur. "Bu ortak inanışların temelini reddetmek, artık Yunanca konuşmamakla, Yunan gibi yaşamamakla, kendi olmayı bırakmakla aynı şey olacaktır." (s. 18) Şairlerin dinin yayılmasında özel bir rolleri vardır, Hesiodos ve Homeros'un adları özellikle anılır, onlar ve benzerleri olmasa birçok Yunan kültünden bahsedilebileceği ama tek bir Yunan dini olmayacağı söylenir. Kanon yaratmışlardır, kent yaşamaya devam ettiği sürece şiir faaliyetleriyle insanın kozmostaki yerini sağlamlaştırmışlar, ölümsüzlerin karşısında insanların konumunu belirlemişlerdir. Mitlerin dindeki yerleri skandallar yaratmalarının önüne geçilerek sağlanmıştır, yorumlama (hermönetik) ile "yırtarlar" ve eskiler için entelektüel bir rol oynarlar. Öte dünyaya ait bir bilgilenme aracıdırlar, dinin getiremediği cevaplar mitler yoluyla sağlanır. Vernant, 20. yüzyılın ilk yarısında dinle miti ayırmak isteyen tarihçilerin "entelektüalizm karşıtı bir ön yargıya dayandıklarını" söyler ve mitin thambos (hayranlıkla karışık korku, tedirginlikle karışık huzur, sütle karışık çikolata) yoluyla dine aralanan bir kapı yarattığını açıklar. İnsanlar için bir tutam korku iyidir, mitler de iyidir. Toplumların tarihi mitlerinden okunur. Öbür türlüsünde Hıristiyanlık örneğinde olduğu gibi doktrinlerle takip edilen bir seyir ortaya çıkar, bu da bir yöntemdir ama tektanrıcılıkta geçerlidir, çoktanrıcılık başka bir mevzudur. Tanrılar çoktur. Yer yer binlere ulaşır sayıları. Her birinin huyu suyu başkadır, birinin ensesine vurup lokması alınabilirken diğeri kaba etlere yıldırım yollayabilir. Çoktanrılara karşı muazzam ölçüde dikkatli olmalıyız.
Mit konusunda Dumezil ve Levi-Strauss'un adları anılır, mitin çerçevesi çizilir. Vernant, Dumézil'in fikirlerine katılarak mitlerin bir ideoloji inşası olduğunu söyler. Mitler toplumu yöneten ve onları olmaları gerektiği hale getiren büyük kuvvetlere dair bir kavrayış ve değerlendirmedir. Böyle buyurdu Vernant. Mitlerin ayrıca felsefeni esas sorularını taşıyan tohumlar olduğu da söylenir. Mit (tohum) halka arasında yayılır (toprağa gömülür) ve taşıdığı problemler irdelenir, açılır, insanlık durumları haline getirilir. Dinle paraleldir bu durum, dine bu açıdan yaklaşır ve birleşirler.
Tanrıların Dünyası: Tanrıların alımlanması ve işlevleri. Zeus babadır, kraldır, süperdir ve Hint-Avrupa kökünden doğar. O diyarların tanrılarıyla benzer özellikler taşır ama diğer özellikleri bakımından Hint-Avrupa niteliklerinden ayrılmıştır. Yunan dini sistemi içinde değişim geçirerek cillop gibi bir tanrı olarak belirir, Hesiodos tüm kralların Zeus soyundan olduğunu söyler ve Zeus'a kimliklerinden birini atfetmiş olur. Tanrıların ve insanların babasıdır, evlerde sofraya onun için de bir tabak konur. Bu sonuncuyu uydurdum, inanmayın. Neyse, Poseidon ve Hades'le görev yerlerini ayırmışlardır çünkü zaten işleri başlarından aşkın, denizleri de Zeus mu yönetsin bu saatten sonra? Farklı birçok kimliği oluşan Zeus'un sınırları bilinir ve insanların ona karşı yaklaşımı da böylece belirlenmiş olur. Ölümlüler ve ölümsüzler de bu oluşumlar içinde ortaya çıkar, herkes yerini bilir.
Yunan Gizemciliği, Yurttaşlık Dini ve İnsanlardan Tanrılara: Kurban bölümleri, Yunanların tanrılarla/dinle olan münasebetlerinin anlatıldığı çok güzel bölümler. İlkine dikkat çekmek isterim, bazı inanışlar dinle taban tabana zıtmış gibi görülebilir, öyle değildir. Orpheusçuluk ve özellikle Dionysosçuluk zıtlıkları birleştirici niteliktedir. Dionysos için yapılan törenler tam bir esrime haline yol açar, doğa taklit edilir, tiyatro bu esrimeden doğar ve düzen/din eleştirilir. Yıkıcı bir eleştiri değildir bu, sisteme yönelik bir saldırı olmaktan çok uzaktır. Zaman zaman izin verilen, toplumun havasının alındığı ve mühim bir işin başarıldığı duygusunu uyandıran gösterilere benzettim. Dionysos ayinleri kent dininin tam tersine konumlansa da toplumun dinle daha da bütünleşmesinin aracısıdır. "Başka'yı tüm onurlarla birlikte, toplumsal işleyişin merkezine yerleştirmektir." (s. 81)
Kendini tanı buyruğu, insanın tanrı olmadığını bilmesi gerektiği anlamına gelir. Elbette bağlamı değişecektir ve panteonun sonunu çağıracaktır; Platon'un Sokrates'i için anlamı: "İçindeki sen olan tanrıyı tanı ve mümkün olduğunca kendini tanrıya benzer kılmaya çabala." (s. 89) Bu gerçekleştiği ölçüde tanrılar öldü, inanılmayacak bir hale geldiler ama tepede olduklarının, hatta evin bir odasında olduklarının ihtimalinin kuvvetli olduğu zamanlarda yolculukları çok keyifli, en azından onlar hakkında bilgilenmek. Onlar hakkında bilgilenmek o zamanın insanları hakkında da bilgi sahibi olmak, dinin paradigmatik değişimine şahit olmak demek aynı zamanda. Uzatmıyorum, ilgisi olan okusun.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Veda Yemeği
Erkek, Yves Oudalle. Balıkçı, babası ve abisi gibi. Kömür madeninde çalışabilirdi, abisinden daha iyisini yapabilmek için balıkçılığı seçti ve okulu bırakıp denizlere açıldı. On beşinden küçüktü, miço olması kanunlarca yasaklanmıştı ama hiçbir şeyi dinlemedi ve cehenneme adım attı. Devrecilik gereği her türlü pis işi yaptı, dayak yedi, itilip kakıldı. Hayatı, ikinci kaptanın armatörün çocuklarını gemiye getirmesiyle değişecekti. Dayak yediği sırada iki kardeşten kız olanı Yves'i gördü, Yves de onu. Kızın adını aklına kazıdı: Nadége.
Sözü kadın alır, anlatı bu şekilde ilerler. Erkeğin sözü bıraktığı yerde kadın anlatmaya başlar. Babasının bir lanetidir adı, çok güzel bir kız olmazsa adının altında ezilecektir. Ezilir, okulda itilip kakılır ve annesinin şirin ve zeki olduğunu söylemesiyle hayalleri yıkılır. Şirin ve zeki mi? Güzel değilse bunların ne anlamı olabilir ki? Anlamı bulabilmek için edebiyat ve felsefe öğrenir, tabii etrafındaki erkekleri kaçırarak kişiliğini elmas sertliğinde tamamlar. Akıllı ve zehirli.
Kıra çekilir, mütevazı bir yaşamı sürdürmeye çalışır ama içindeki sıkıntı büyür, Yves'in kasabasına gelir ve adamla karşılaşır. Birbirlerini severler, ilk defa karşılaşmamış olmaları da buna etken sanırım. Gemideki hadiseyi Yves hatırlatır, öylesi ilginç bir isme sahip kızı unutmamıştır ve onunla vakit geçirmek ister. Konuşurlar. Balıkçı kendi kendini yetiştirmiş, doğanın en iyi öğrencilerinden biri olmuştur. Doğa bilgisi insan aklından çıkan bilgiyi biçimlendirmiştir, Nadége bu tür bilgiye sahiptir, ikisinin de kökenleri aynıdır ama iletişimsel bir sıkıntıya yol açar bu. Conrad, Hugo ve diğerlerine karşılık balıklar, deniz ve dağlar konuşur. Sadece bu da değil, yine insan eliyle yaratılmış duvarlar belirir. Sınıf farklılıkları, balıkçılarla eşlerini ayıran yıllık yolculuklar, estetik değerlerin farklı alımlanması gibi etkenler aralarındaki mesafeyi açar. Kadının gözünde mitolojik bir zenginliğe sahip olan adam, kadına morina balığı kadar güzel olduğunu söylediği an büyü kaçar. Kendi anlamlarıyla yükledikleri kelimeler onları yakınlaştıracağı yerde aralarındaki mesafeyi artırır.
Kadın bu işe bir son vermek ister, adamın ayağını denizden keser ve Yves kırk üç yaşındayken, gemisi de jilet olmak üzere kızağa çekilmişken toprağa temelli olarak ayak basar.
Facia.
Birbirlerine gösterdikleri tahammül yavaş yavaş tükenmeye başlar, ayrı oldukları zamanlarda duydukları özlem kaybolmaya başladıkça sevgiyi de yok eder. Adamın çıktığı geziler, kadının konuşmalarının yankımanın dışında bir şey taşımaması, pek çok sebepten yıpranırlar. Şilili bir heykeltıraşın sahilde yaptığı kadın ve erkek figürleri, sonlarını imgesel bir şekilde yansıtır. Diğer tüm heykellerin gerçeklikten uzak oluşlarının sebebi ölmemeleridir, oysa bu heykeller suyla bütünleştikçe ölürler. Aralarına sessizlik dolar ve yavaş yavaş silinirler. Yaşamın dokunaklı kırılganlığını yüceltmek, heykeltıraşın amacı buydu, belki de sessizliği yontmak. Heykelleri değil, heykelleri yıkanı biçimlemek.
İlişkiler gündeliğe yenilmemeye bakıyor biraz; hikâye anlatımı ve gün içinde yaşanan olağandan biraz uzak şeylerin paylaşımı sevginin eskiyebilirliğini ortadan kaldırabilir ama benzer dilleri konuşmak şartıyla. "Bir erkekle ilişkim, ondan ayrı geçen bir gecenin ardından kendisine kavuştuğumda ona yaptıklarımı anlatmak ve onun bensiz geçen dakikalarında neler yaptığını dinlemek istemediğim akşam bitmiştir." (s. 23) Nakavt. Diyalog, erkeklerin neden birçok kadınla birlikte olmak istedikleri ve aynı şekilde kadınların neden kendini yenileyen bir anlatıcı bulamadıklarında gittikleri üzerinden yürür. Kadın, erkeğin hikâyelerini numaralama fikrinden bahseder, böylece ezbere bilinen hikâyeler tekrar tekrar anlatılmayacaktır. Yves'in kendini yenileyemediği, sahip olduğu dünya görüşünün hep yeni denizlerden beslenmesine rağmen doğanın durgunluğundan -bu da bir güzellik ama tek başına yeterli değil- kurtulamadığı göz önüne alınırsa Nadége'nin gitmek istemesi anlaşılabilir. Yves de kendince haklıdır, yaşanan tekrarların ustalık sonucu ortaya çıktıklarını düşünür. Sonuçta uyumsuz olduklarına karar verirler ve ayrılmaya niyetlenirler. Tüm dostlarını son bir yemek için toplarlar.
Masallar anlatıldıkça ölümün ertelenmesi bir kez daha yaşanır, dostların hikâyeleri ve hikâyelerin salona taşıdığı onca insan/karakter ayrılığı bir kez daha düşünmelerine yol açar. "'Gerçekte bizde eksik olan, birlikte oturacağımız, sözcüklerden yapılmış bir evdi.'" (s. 30) Sözcükler onları bağlar, bir arada tutar. Geri kalanı bir dünya hikâye; mitik, fantastik ve son derece doğal. Kadınla adamı otuzuncu sayfada bırakırız, geriye kalanı öykülerde buluruz.
Ermişler bayramı mantarları: Pavese bu öyküyü okusaydı çok severdi.
Rio de Janeiro'da polo maçı olan hali vakti yerinde bir adam, atlarını karısıyla birlikte önden gönderir ve grev sebebiyle uçağının uzunca bir süre rötar yapacağını öğrenir. Kendine birkaç günlük boş zaman kalınca köyüne, çocukluğunun önemli bir kısmının geçtiği yere gider. Hava tam güz mantarı havasıdır, eskiden olduğu gibi güz mantarı toplamak için dolanmaya başlar, anılar birer birer aklına düşerken otuz beş yıldır görmediği en iyi arkadaşı Ernst'in evine gider. Ernst hemen hiç değişmemiştir ama polocu çok değişmiştir, bunun ayrımına köydeki insanların yaşamları hakkında bilgi edinirken varır. Zaman akmıştır ve onu bir yabana çevirmiştir, doğduğu evi satın almaya kalktığında belediye başkanı onu bir yabancı gibi karşılar ve evin asla satılmayacağını söyleyerek adamı yollar. Özgürlük onca yıldan sonra tekrar gelmişse de bildik biçiminde değildir artık, doğa yağmalanmaya açık bir haldedir, ur gibi yayılan yapılaşmanın didik didik ettiği toprak aynı çocukluğu fısıldamaz. Yaşamın kendisi köyün ve çocukluğun sihirli dünyasından birkaç mantara indirgenmiştir. Karısıyla bir araya geldiklerinde elinde mantarlar vardır, şimdinin yetişkininde bir çocuk.
Havai Fişekler ya da anma töreni: Müthiş bir intikam. Anlatıcı edebiyat fakültesi öğrencisi, çalıştığı gazete için haber yapmak amacıyla havai fişek fabrikasının sosyoekonomik olarak biçimlendirdiği bir kente gider. Fabrikayı ziyareti sırasında müdür kaza olasılığının az olduğundan bahseder, intihar etmek istemeyen hiç kimse fabrikayı havaya uçurmayacaktır. İki işçi dikkat çekicidir, biri sessiz sakin bir adam, diğeri de sabıkalı ve haliyle suç işlemeye meyilli, ebleh bir genç. Genç, adamı babasının yerine koyarak sever, aralarında öylesine sıkı bir ilişki vardır.
Genç ve adam, diğer çalışanlarla birlikte havaya uçacaktır. Karmaşanın orta yerinde kalan gazeteci için haber havadan düşmüştür, araştırmaya başlar ve adamın, gencin ve gencin annesinin dahil olduğu bir geçmişi açığa çıkarır. Oldboy'dakine benzer bir intikam hikâyesi.
Théobald ya da mükemmel cinayet de nefis bir katakulli öyküsü.
Blandine ya da babanın ziyareti: Kız on iki yaşlarında ama yalnız yaşayan, bekarlığın baskısı altında ezilen fotoğrafçının düşünememesine yol açacak ölçüde güzel. Lolita sendromu diyeceğim, öyle bir tutukluk. Kız ve arkadaşı adamın evine gelirler, adam kızın fotoğraflarını çeker. Çektiği en iyi fotoğraflar olduğunu düşünür. Tutkusu giderek artar, günler büyük bir sancıyla geçerken bir gün kız, babasının görüşmek istediğini söyler. Garip bir durum, fotoğrafçı işkillenir ve yarı savunma durumunda adamı kabul eder. Adam işçidir, ekonomik gücü çok azdır ve taşınmak zorunda olduklarını söyler. Konuşurlarken fotoğrafçının evini gözden geçirir, üç katlı bir evde bir katı kendilerine makul bir fiyattan kiralayıp kiralayamayacağını fotoğrafçıya sorar. Kabul edilecek bir teklif değil, yalnız yaşamaya ihtiyaç duyan adam ret cevabı verir. Babanın yüzü düşer ve son kozunu oynar: "'Evet, çok yazık. Eğer bir yer bulamazsak, pekâlâ buradan ayrılmamız gerekecek değil mi? Ve Blandine, o da gidecek tabii!'" (s. 88)
Vurucu son iyi, babanın böyle kaç kişiyi tuzağa düşürdüğünü merak ediyor insan.
Hayalet otomobil: Ayna ve gerçeklik üzerinedir. Vampir-arabadan bahsediyor anlatıcı. Her şey yerinde olsa da arabanın yolun karşısında olması yanlış bir yansıdır. Özneye göre yanlış. Gözleri aynaya indirgiyorum; bakılanlar yansıma, zihin gerçeği üreten. Arabanın yerindeliği her zaman soru işareti olarak kalacak. Sonsuz bir zamanda araba yolun karşısında belirebilir, fizik bunu söyler. Sonsuz bir zamanda insan istediği her şeye inanabilir, her şeyi görebilir. Bunu psikoloji söyler. Her bilim dalının bir lafı vardır, hepsi hayatı biçimler hatta felsefe bir tık daha iyi biçimler bana kalırsa ama yaşamın dolaysızlığı, doğrudanlığı biçimlemeden bağımsız olarak nasıl yaşanır? Belki farkına vararak ama o da bir dolaydır. Eeh, araba karşıda işte.
Bir de mitik öykü alayım, bitireyim. Müneccim Kral Faust nam öykü, İsa'nın gelişini müjdeleyen üç kraldan birinin müjdeleyici olma sürecini kurgulayan müthiş bir öykü. Evet, bu kadar.Kadın-erkek ilişkilerinden bir sandık dolusu öyküye. Çok memnun oldum şahsen, Tournier'yle tanışmak zevk.
Yanıtla
3
1
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kuş Kadın
Kuş Kadın'ın babasının torununa söylediği: "Erkekler hep annenin peşine düşer ama bir tanesi bile yanında kalmazdı. Kalamazlardı ki. Ben bile ona sadece babası olduğum için katlanabiliyordum. (...) Yani onunla olmak yalnızlıktan beter, o yüzden erkekler de terk edip gittiler hep." (s. 75) Kuşluktan kurtluğa geçişi hep bir adımlık iştir, kurtlarla koşar. Kuş gözlemcisidir. Büyülü bir cana sahip kargası tarafından korunup kollanır. Spinoza'nın kavramına karşılık gelmeyecek belki ama farklı bir çağrışım yaratmak istiyorum; doğalanan doğadır, doğanın içinde kendi habitatını oluşturur ve içiyle dışı ayırt edilemez hale gelinceye dek yaşar. Anlıktır, kıvılcım gibi kaybolup başka bir yerde parlayabilir. Doğurmaya ruhen müsaittir ama doğanın şefkatini ve umursamazlığını taşıdığı için çocuğunu öldüresiye sevebilir, kuş peşinde koşarken bebek arabasını yol ortasında bırakıp çocuğun büyük bir tehlike geçirmesine yol açabilir. Daha nasıl, neyle anlatılır Kuş Kadın, biricik, kendinde bir hayattır o.
"Macarlardan kötü anlatı çıkmaz" kanununu kuvvetlendiren bir metin bu. Kişisel kanunlarımla meşhurumdur. Mesela baklava yerken ayran içmem. Üç numaralı kanun, domatesi katanayla kesmem. Kesemem. Harakiri kursuna gittim, o günden beri katanaya dokunamıyorum, elim içinden geçip gidiyor.
Kuş intihar etti. Çok oldu, yirmi yıl. Daha önceden teşebbüsleri vardı ama sonuncusu başarılıydı. Kızı Lea büyüdü ve annesine dair anılarını toparlamaya çalışıyor. Kendiyle yetinmeyerek annesinin kayınvalidesine, babasına, amcasına, dedesine ve yıllar boyunca Kuş'un etrafında kim olmuşsa onların yanına gidecek, Kuş'a dair anlatılanlardan bir anne miti oluşturacak. Kabuk, içini doldurmak ister. Bu sırada ortaya çıkan aile sırları, II. Dünya Savaşı'nın dehşet dolu yılları, kişilerin sanıldıkları kişiler olmamaları, bir sürü eski bilinmeyen. Kabuk, içini doldurmak ister, sürprizlerle. Lea geçmişi deştiği kadar güncelini de anlatır, mesela kötü giden bir ilişkisi vardır çünkü adam sığırdır biraz. Sığır olması da önemli değil, Lea adamı sevmiyor. Eh, sevilmediğin yeri istersen cennet yapmaya çalış, toprak çoraktır. Sonrasında annesinin eski eşi Leo'yla bir şeyler oluyor ama bunu anlatmıyorum.
Üst başlıklar ve alt başlıklar vardır. Üst başlıklar kişilerden, alt başlıklar kuş türlerinden, hayvanlardan ve çok çeşitli varlıkların isimlerinden oluşur. İsimler anılara denk gelir. Kuş isimleri annenin kuşlarla olan münasebetinin ucudur, garipliklerine dokunur. Garip biridir Kuş, bunu herkes kabul etmiştir ve garip olmadığını bilmeyenler de en kısa sürede öğrenir. Öğrenenlerin her birinden ikişer anı alsam yeter sanırım, arada da ailenin sırlarını falan söylerim, kitabı okumaya niyetlenenler de spoiler verdim diye beni vururlar. Zahmet etmesinler, kurşunlar içimden geçip gider. Katana, domates. Hatırladınız?
Yok yok, o kadar da spoiler vermem ama bu kitabı gerçekten okumanız lazım. Kuş Kadın size hiç benzemiyor. Sezin'e benziyor. Sezin'i tanımak ister miydiniz? Eşim olur. Kuş'a da benzer. İyisi mi kitabı okuyun. Sezin katana sevmez, domatese bayılır. Hayır, hayalet değil. Evet, uçup gidecek.
Lea anlatıyor, Karınca Aslanı. Kobo'nun kumlu ve kadınlı kitabından biliyoruz, tuzak kurar ve çemberden kaçamayanları yer. Anne de böyledir, kızı ondan bir türlü kurtulamayacak gibidir. Sepetten düşmek üzere olan civcivleri kurtarayım derken kızının arılar tarafından sokulmasına sebep olur ve avutucu bir şeyler söylemek ister. Doğa her şeyi iyileştirecektir. Bu. Kıza karşı duyulan sevgiyle doğa sevgisi karışmış mıdır?
Marangoz Arılar: Anneyi arı sokar, Böbebú -ailenin büyü ve çekip çevirme işlerinden sorumlu yaşlısı ve çok daha fazlası ama hayır, spoiler yok- Kuş'un boğazında bir delik açarak hayatını kurtarır. Kuş, bu kez ölmeye çalışmadığını söyler, acı acı güler. Lea için büyük yıkım, Kuş'un uçup gideceğinin farkına vardığı an yapacak bir şeyinin olmadığını da anlar. Yaşam boyu çaresizlik.
Kuş'un ne iş yaptığını söyleyim arada, kendisi kuş halkalar. Şehre gidip biyoloji okumuştur, okurken bir müddet akıl hastanesinde yatar çünkü doğadan ayrılıp şehir hayatına ayak uyduramaz. Sonradan Leo'nun yardımıyla uydurur, evlenirler ve kadın ortadan kaybolur. Bir yıl sonra ortaya çıktığında Leo'dan boşanıp Lea'nın babası olan adamla evlenir. Falan filan.
Oyunlar da var tabii, onları söylemeden olmaz. Çocuk aklı ve yazar aklı sıkı çalışır, ateş böceği yutan babanın midesinin ne zaman aydınlanacağını bekleyen Lea kadar tatlı bir çocuk olamaz. Bir de karga var demiştim, sırası gelecek. Başka oyunlar da var, çok yaratıcı.
Yeter, Kuş'un altından kalkamayacağım, herkesten iki anı yok. Bu kadar. Kitabı okumanız gerektiğini söylemiş miydim?
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir