Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
bu kitap hayatımda okuduğum en sevgi dolu anlatılardan biri...
“Bu gece ‘son’ sözcüğünü yazdım, Celeste. Artık ölebilirim.”

Son 30 sayfasını hüngür şakır ağlamaktan ötürü bulanık bulanık gören gözlerimle zar zor tamamladım ama tamamladım. Marcel Proust’un son sekiz yılının neredeyse her anına eşlik etmiş, Kayıp Zamanın İzinde’nin yazım sürecine tanık olmuş, yalnızca yatılı hizmetkârı değil dostu ve sırdaşı da olmuş Celeste

Albaret’nin anılarını sonunda okudum. Bir anlamda Proust’la vedalaşmak gibi de olacağını düşündüğümden kaç zamandır bekletiyordum kendisini. Tuhaf bir şey oldu benim için, hem bir tür kavuşma hem de bir tür veda oldu sahiden.

Proust’un ölümünden çok uzun zaman sonra, Albaret de artık epeyce yaşını almışken yazılmış bir metin bu. Yazar artık bir fenomene dönüşmüş ve hakkında asıllı asılsız bir sürü şey anlatılırken Albaret “yeter artık, onu ölmeden bir de ben anlatmalıyım” diyerek yazmış bu kitabı. Proust’a dair pek çok söylenceye yanıt veriyor, yaparken de sık sık “benim onu aklamak gibi bir maksadım yok, neden olsun, ben sadece doğruların bilinmesini istiyorum” diyor.

Sahiden de ikna edici yazdıkları ama tabii bilmiyoruz. Özellikle bir türlü aslını öğrenemediğimiz eşcinselliği konusunda çok katı bir pozisyon alıyor Albaret. Yeğeninin mektuplarını yayınlatırken eşcinselliğe dair kısımları sansürlediği iddialarıyla beraber düşününce bu kısımdan hala emin olamadığımı söylemem lazım.

Ama ne fark eder - bu kitap hayatımda okuduğum en sevgi dolu anlatılardan biri. Evet Proust’a, yazma pratiklerine, eseriyle kurduğu bağa, insanlara yaklaşımına, dünyayla kurduğu ilişkiye dair çok şey öğrendim ama bana asıl nüfuz eden bu iki insan arasındaki olağanüstü şefkatli ilişki oldu. Kimi zaman anne-oğul, kimi zaman baba-kız gibiler, roller değişmiş ilişki süresince ama birbirlerine duydukları sevgi hep bâki kalmış. İnsanların denkleri ya da üstleriyle değil, astlarıyla kurduğu ilişkilerin onlara dair en çok şeyi söylediğine inandım hep; Marcel Proust’un nihayetinde bir çalışanıyla böyle sahici ve sevgi dolu bir ilişki kurmuş olması da kendisine duyduğum hayranlığı katladı.

Nefis, nefis, nefis bir kitap. Teşekkürler, Madame Albaret. Her şey için!
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
çok, çok güzel bir aşk hikâyesi bence bu...
Arjantin edebiyatına dalıp da Casares okumamak olmazdı elbette - zira Borges'le dostluğu bir yana, kendisi bundan birkaç sene önce Morel'in Buluşu ile aklımı başımdan almıştı. Ne kitap, ne deha, bu nedir diye büyülenerek okumuştum Morel'in Buluşu'nu. Casares ile ikinci buluşmam Güneşte Uyumak ile oldu.

Yazarın en sevdiği kitabıymış kendisi. "Eğer kitaplar ev olsaydı, Güneşte Uyumak'ta yaşamak isterdim" demiş bir defasında - ne tatlı bir ifade. Ölümün fazlasıyla mevcudiyetini hissettirdiği diğer kitaplarının aksine, bu kitapta hayatı hissedebileceğimizi söylüyor Casares. Öyle sahiden.

Çok sıradan başlayan ve çok uçuk bir yere giden bir hikâye dinliyoruz kendisinden. Saat tamircisi olan anlatıcımızın karısı Diana'nın akıl hastanesine kapatılması ve ardından kendisinin Diana isimli bir köpek edinmesiyle başlayan olayları okuyoruz. Diana (insan olan) hastaneden çıkıyor ama başka, bambaşka biri olarak. Anlatıcımız onda neyin değiştiğini anlamaya çalışırken olaylar epey fantastikleşiyor. "Sevdiğimiz kişiyi sonsuza kadar tanıdığımız haliyle tutmanın imkansızlığı fikrinden" yola çıkarak yazdığı kitap, tam da buna dair düşündürüyor insanı.

Arjantin edebiyatının alamet-i farikalarından olan o "tuhaflık" hali, bu kitabın da her yerine sinmiş durumda ve nefis bir şey bu. Hayal güçlerini bu biçimde serbest bırakabilmelerini öyle hayranlık verici buluyorum ki, yazdıkları ve ilk bakışta gerçek birer manyaklık gibi gözüken metinlerin hepsini okurken müthiş bir haz duyuyorum. Bu kitaba dair tek eleştirim belki biraz fazla tekrara düşmesi olabilir, sonunda öğrendiğimiz şeyi daha erken öğrensek, bu kitap bir novella olsa örneğin çok daha leziz olabilirdi. Ama bu haliyle de çok güzel ve belki ilk bakışta öyle gözükmese de, çok, çok güzel bir aşk hikâyesi bence bu. Çünkü işte şu unutmayacağım cümle: "Birinin diğerini sevme nedeninin, kusurları olabileceği hiç aklınıza gelmedi mi?"

Çok sevdim!
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Okuması kolay ama etkisi uzun süren kitaplardan biri oldu. Dili çok sade, hatta yer yer fazlasıyla düz gibi geliyor ama bence asıl gücü de burada. Abartmadan, dramatize etmeden bir kadının hayatını anlatıyor ve tam da bu yüzden daha gerçek hissettiriyor.
Kitapta büyük olaylar, şaşırtıcı kırılmalar yok. Daha çok günlük hayatın içinde, fark edilmeden normalleşmiş durumlar var. Çocukluktan başlayıp yetişkinliğe kadar uzanan süreçte Kim Jiyoung’un yaşadıkları aslında tek bir kişiye ait değil gibi; okurken “bu sadece onun hikâyesi değil” hissi oluşuyor. Bu da kitabı daha çarpıcı yapıyor.
Yer yer biraz belgesel gibi ilerlediğini düşündüm çünkü istatistikler ve toplumsal bilgiler de araya giriyor. Bu durum bazı okurlar için akıcılığı azaltabilir ama bence anlatılmak isteneni güçlendirmiş.
Benim için en etkileyici tarafı, sessizliğiydi. Bağırmayan ama düşündüren bir kitap.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
bir kullanma kılavuzu...
"Bizler, hiçbir şeyin kolay kolay değişmediği toplumlarda yaşamış insanların soyundan geliyoruz (eğer bir değişiklik meydana gelebilmişse, bu muhtemelen son derece önemli ve hatta hayatı tehdit edebilecek mahiyette bir değişiklik oluyordu). Yeniliklere karşı bilişsel zaafımız işte bize bu geçmişten miras kalmıştır: Otomatikman yeni olanın ayni zamanda mutlaka önemli olduğunu varsayarız. Ama her zaman öyle değildir. Haberlerin boyunduruğu altındaki çağımızda akıl sağlığımızı korumak istiyorsak, yenilik ile önemin örtüşen fakat birbirinden tamamen farklı iki kategori olduğunu anlamamız gerekir."

Gündelik olanda gizli felsefeyi bulup çıkarmasını çok sevdiğim Alain de Botton'un "Haberler: Bir Kullanma Kılavuzu" kitabına merakla başladım, doğru sorular sorup kafamı güzel yerlerden karıştıracağını düşünüyordum ama pek öyle olamadı maalesef. Yukarıda alıntıladığım bölüm gibi ilginç, düşündürücü bazı kısımları olmakla beraber, içinde yaşadığımız haber bombardımanı çağının dinamiklerine dair biraz kafa yormuş biriyseniz pek yeni bir şey söylemeyen bir kitap bu maalesef. Ben de gazeteci bir babanın çocuğu ve yakın çevresi gazetecilerle dolu biri olarak aradığımı bulamadım, zira de Botton'un bu kitapta bahsettikleri epey malumun ilamı gibi oldu benim için.

Politika, Dünyadan Haberler, Ekonomi, Ünlüler, Felaket, Tüketim gibi başlıklar altında çeşitli haber kategorilerini inceliyor ve bunların servis edilme biçimlerindeki türlü sorunları ve üzerimizdeki olası etkilerini izah etmeye çalışıyor. Ancak dediğim gibi, pek ilginç bir şey söylemiyor maalesef. Üstelik de zaman zaman fazla naif bir perspektifle yazıyor; "haberler aslında şöyle olsa neler değişirdi" dediği şeylerin çoğu pek de olası değil. Basına ve haberlere özellikle ilk bölümlerde yüklemek istediği misyon da epey problemli bence, bahsettiği iş büyük ölçüde sosyolojinin konusu, basının toplumu tarif ettiği biçimde anlayıp analiz etmesini beklemek bana pek gerçekçi gelmedi.

Neyse, sonuçta pek çok açıdan sorunları olan bir kitap bence bu. Rahat okunuyor, ara ara hoş kısımları da var ama genel olarak kendini çok tekrar eden ve yeni bir şey söylemeyen bir metin. Bu kez olmadı Alain bey, maalesef.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Koşuşturma içinde hayat akıp gidiyor.
Herkes uzun yaşamak istiyor, yaşlanmak istemiyor ve mutlu olmanın peşinden koşuyor. Çoğu zaman da hayatı keyif almak ve haz duymak üzerinden yaşarsak mutlu olacağımızı sanıyoruz. Ama yanılıyoruz.

Kitap tam da bu noktada durup düşünmemi sağladı.

Kitapta, insanın kendi hayatını değerlendirebileceği birçok test var ve bunlar bilimsel araştırmalara dayanıyor. Özellikle 1921’de Amerika’da başlayan ve 1528 öğrencinin hayatlarının uzun yıllar boyunca incelendiği meşhur Terman deneyi sıkça referans alınmış. Bu çalışma, sağlıklı, uzun ve gerçekten mutlu bir yaşamın neye bağlı olduğuna dair çok çarpıcı sonuçlar ortaya koyuyor.

Kitaptan bende en çok kalan düşünce şu oldu:
Mutluluk, keyif almakta değil.
İnsanın hayatına anlam katan bir hedef belirlemesi ve o hedef uğruna emek vermesindeymiş.

Okurken sadece bilgi edinmedim, kendime de dönüp baktım.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Barnes yine bana bir sürü şey öğretti...
"Bizler, en derin benliklerimizde, birer anlatı hayvanıyız; aynı zamanda da, yanıt arayan insanlar. En iyi kurmaca nadiren yanıtlar verir ama gerçekte, soruları çok iyi formüle eder."

Tam da bu, tam da bu. Julian Barnes'ın denemelerini okurken sanki o konuşuyor ben dinliyorum gibi değil de, sohbet ediyoruz gibi hissediyorum ve bayılıyorum bu hisse. Barnes'ın "Penceremden"i, edebiyata dair 17 deneme ve Hemingway'i onurlandırmak üzere yazdığı tatlı 1 adet öyküden müteşekkil. Bildiğim yazarlara dair yazdığı şeyleri okumaktan çok haz aldım, çok hakim olmadığım yazarlarla ilgili metinlerde biraz zorlandım açıkçası ama tabii Barnes'dan öğrenilecek çok şey var ve ben de pür dikkat dinledim kendisini.

Tuhaf şey; Barnes okurken kendimi konforlu hissediyorum. Karşımda çok zeki ve entelektüel birisi var, üstelik epey de sarkastik ama bana kendimi iyi hissettirmeyi de başarıyor, kendisine dair en sevdiğim şeylerden biri bu sanırım.

Özellikle çeviriye dair denemesi "Madame Bovary'yi Çevirmek" ve yasa dair olan son metin "Kederle Baş Etmek" enfesti. Ölüm yıldönümlerinde kendimize "kendimi hayatta tutum" dememiz, bunu hatırlamamız gerektiğine dair bir alıntı vardı o metinde, her sene içimde hissettiğim şey öyle güzel dile getirilmiş ki, bayıldım.

Kendisini pür dikkat dinlerken öğrendiğim şeylerden biri de Kipling'e yöneltilen şu suçlama oldu: "Pitoresk olma tutkusu insani duygudaşlık hissini boğmuştu" - benzer bir yakınmayı annesi de Flaubert'e yöneltmiş: "Senin bu cümle kurma düşkünlüğün kalbini kuruttu."

Ah dedim, evet yahu. Flaubert ve Kipling için bence bunlar haksız eleştiriler ama bazı yazarları sevmeme sebebim tam da bu işte. Kelimelerin ihtişamına kapılıp duygudan kopmaları. Ama hem ihtişamlı, hem hissi kuvvetli metinler yazabilenler var bir de ki işte sevdiğim şey tam da o, dedim kendi kendime. (Evet senden bahsediyorum Lawrence Durrell.)

Sonuçta Barnes yine bana bir sürü şey öğretti, bir sürü şeyi adlandırmamı sağladı, bir dolu fikir verdi, ne güzel. Edebiyata dair derinlemesine kafa yormak isterseniz kendisi size de bu kitabıyla eşlik edebilir.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
insan olmaya dair öğrenebileceğimiz çok şey...
Canımın içi Jose Saramago’nun Lanzarote Adası’na yerleştikten sonraki günlüklerinden devam; ikinci kitap 3 Ocak’tan 31 Aralık’a dek 1994 yılını kapsıyor. Çıktığı zaman nasıl bir büyük hadiseye dönüşeceğini bilmeden Körlük’ü yazmaya devam ediyor, bir yandan da gitgide artan şöhretinin gerektirdiklerini yapıyor; fuarlar, konferanslar, ödül jürileri, sempozyumlar... Bu kitapta bu kısımlar ilk kitaba göre daha ağırlıklı, o nedenle kimi okurları sıkabilir belki ama ben yine bayılarak okudum. Zira ne anlatsa öyle tatlı, zarif, yumuşacık anlatıyor ki. Şu yukarıda alıntıladığım cümlesiyse bence bu adamın varoluşunun özeti ve kendisini işte bu yüzden çok seviyorum: Hafıza, vicdan ve sorumlulukla kurduğu ilişkiyi her cümlesinde sezmek mümkün olduğu için.

Edebiyat üzerine şimdikinden çok daha fazla akıl yürütülen bir çağdan sesleniyor Saramago, bir kere bunu görmek ilginçti. Dille ilişkimize, edebiyatın işlevine, biçeme, kurmacanın dinamiklerine dair ne çok, ne çok konuşuluyormuş bir zamanlar. Bu dünyanın otuz yıl önceye göre ne kadar daraldığını kitabı okurken fark ettim ve biraz üzüldüm açıkçası.

Saramago bir yandan dünyayı dolaşıyor, bir yandan da bize kendisiyle ilgili bir sürü şeyi fâş ediyor. Onca yıla rağmen her röportajda heyecanlanıyor, hiç kimseye hayır diyemiyor (kim kendisini neye davet etse onur duyarım diyiveriyor, davet edildiği şeyin ne olduğunu bilmeden, o kadar tatlı ki), okur mektuplarını cevaplamak için canla başla uğraşıyor (kendisini eleştiren küçük bir çocuğa yazdığı cevap mesela, müthiş), dalgınlığından ötürü başına sürekli abuk subuk şeyler geliyor. Bu günce sırasında defterlerin ilk cildi yayınlanıyor ve ona gelen eleştirileri de her zamanki gibi epey müstehzi şekilde bu sayfalarda yanıtlıyor.

Yine çok sevdim. Bence Saramago’dan insan olmaya dair öğrenebileceğimiz çok şey var. Şu güzelim pasajla bitireyim:

“İçeri girdiğimde Mozart çalıyordu ve köpeğimiz Pepe bana muhteşem bir hoş geldin dedi. Mutlu olmanın kaç yolu vardır? Hepsini bildiğimi düşünmeye başlıyorum.”
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
keşke bunca tanıdık olmasaydı bu hikâye bize...
"Biten şey gündelik hayatlarımızdı; dostlarımız, sahiller, bildiğim her şey, Ramazan, Roxane, Abdou, guavalar, barın üzerine sertçe çarpılan tavla pullarının çıkardığı ses, geç edilen yaz kahvaltılarındaki patlıcan kızartmalar, yağmurlu hafta içi günlerde dinlenen Radyo İsrail ve sinemadan sinemaya gitmek dışında yapacak bir şeyin olmadığı, yol boyunca arkadaş grubunun giderek kalabalıklaştığı ve sokaklarda dolaşırken birinin mutlaka tramvaya atlayıp San Stefano'dan Victoria'ya gidip sonra gerisingeri dönmeyi önerdiği İskenderiye'deki Pazar günleri."

Yolum yine ve yeniden İskenderiye'ye düşüverdi. Yüzyıl sonunda başlayan, Durrell'in meşhur dörtlüsünün geçtiği zamanı da içeren ve 1965'e dek uzanan bir hikâye okudum Andre Acıman'dan. Çoğunluğun aksine Beni Adınla Çağır filmini sevmediğim için filmin uyarlandığı kitabı da okumamıştım, dolayısıyla bu Acıman ile ilk tanışmam oldu. Ama ne görkemli bir tanışma.

Acıman, 1905'te Mısır'a yerleşen ailesinin İskenderiye'de geçirdiği 60 seneyi anlatıyor. İmparatorlukların çöküşüyle başlayan, iki büyük Dünya Savaşı ile süren karmaşa ve sonrasında Nasser'in iktidara gelmesiyle beraber yükselen Arap milliyetçiliği ile Mısır'ın aslında kendisinin organik parçaları olan, o topraklarda doğmuş, büyümüş, çoğalmış tüm "yabancı"ları yavaş yavaş uzaklaştırması süreci anlatılan. (Ne tanıdık, değil mi?) Yahudi olan Acıman ailesi de, yazarın babasının son ana dek direnmesine, evi bildiği toprakları terk etmeyi reddetmesine, hatta oğlunu Arapça öğrenmeye zorlamasına, entegre olmak için onca çabalamasına rağmen sürülüyor Mısır'dan.

Acıman, annesinin ve babasının, evlilik gerçekleşmeden çok önce birbiriyle komşu ve arkadaş olan ailelerini anlatarak başlıyor kitaba; kendi doğumundan çok evvel başlayan bir hikâye bu. Sonra kendi anıları giriyor işin içine, öyle güzel, öyle hüzünlü anlatıyor ki babaannesini, anneannesini, dedelerini, onların bitmeyen yurtsuzluğunu... Bir zamanlar bir arada yaşamanın sırrını çözmüş halkların nasıl birbirinden koparıldığını, böylece kente ve ülkeye çöken kasveti, karanlığı.

Çok sevdim Mısır'dan Çıkış'ı, çok. Keşke bunca tanıdık olmasaydı bu hikâye bize ve bizim topraklarımıza, keşke.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
anlatıyı çok sevdiğim için çok keyif aldım...
"Birlikte mutluyduk değil mi, diye sordu. Dudaklarımı ısırdım. Altdudağımın derisini iyice yoldum ve evet dedim, mutluyduk. Sonra bundan yorulduk, mutlu olmaktan."

Şilili yazar Alvaro Bisama'nın minik novellası "Ölü Yıldızlar"a çok beklentisiz başladım ve umduğumun çok ötesinde tatmin oldum. Boşanma işlemleri için buluşan bir çiftin, bir cafede beklerken gazetede kadının geçmişten tanıdığı bir başka kadının fotoğrafını görmesi ve kocasına seneler boyunca anlatmadığı bir hikâyeyi anlatmaya karar vermesiyle başlıyor roman. Benim gibi Şili edebiyatından bulduğunuz her şeyi okumaya heves ettiyseniz, Şili'de boşanmanın çok yakın zamanda, 2004'te yasallaştığını öğrenmişsinizdir. (Bu bilgi için teşekkürler Alejandro Zambra.) Yazar her ne kadar bu detayı bize vermese de 80'li yıllarda başlayan öykünün 2000'lerin başına uzandığını anlıyoruz böylece.

Anlatıcımız aslında adam, ama neredeyse sadece kadın konuşuyor. Biraz Thomas Bernhard'dın Bitik Adam'ı gibi, sürekli adamın kadının aktardıklarını aktarışını okuyoruz, "dedi" diye biten cümlelerle. Ben bu dolaylı anlatıyı çok sevdiğim için de çok keyif aldım okuduğum şeyden.

Ama tabii sadece bu değil. Küçücük kitapta epey kapsamlı bir Pinochet ve post-Pinochet dönemi panaroması çiziyor Bisama. Diktatörlüğün insanların günlük hayatlarına neler ettiğini, hem birinci elden işlediği suçları (işkence vd.), hem de aslında şiddeti nasıl sıradanlaştırdığını, ikili ilişkilerin dahi normali haline getirdiğini, rejimin vahşi ve erkek yüzünün dolaylı biçimde maçoluğu da meşrulaştırdığını ince ince anlatıyor. Hem anlattığı bireysel öykü, hem onu içine yerleştirdiği toplumsal çerçeve çok tadında bence.

Şu çok sevdiğim cümleyle bitireyim: "Bir çok şeyin yanı sıra, geçmiş tam olarak budur; evimiz olmasını dilediğimiz bir otelde çekilmiş bir fotoğraf, hiç sahip olmadığımız bir hayatın kanıtı olan sahte bir fotoğraf."


Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Minicik bir novella, hatta belki bir uzun öykü.
“Birinden o kadar uzun zamandır, belki de hiçbir zaman bir şey istememiştim ki, sorarken sesim titredi çocuk gibi.”

Melisa Kesmez’in son romanı Çiçeklenmeler’i Mart ayının başlarında okudum. Minicik bir novella, hatta belki bir uzun öykü. Kocasını kaybeden bir kadının; Türkan’ın kocasını kaybedip kendini bulmasının öyküsü aslında. Bulmasının ve çiçeklenmesinin öyküsü.

Kitap iki bölümden oluşuyor, gördüğüm kadarıyla çoğunluk ilk bölümü, yani Türkan’ın aslında hiçbir zaman gerçek bir ilişki kuramadığı kocası Orhan’ın yasını tutuşunun anlatıldığı kısmı sevmiş. Bu kısım bana kendi kişisel tecrübemden de ötürü epeyce dokundu ama ben kitaba ismini veren ikinci bölümü de çok sevdim. İçimi umutla, çiçeklerle doldurdu. Kendi hayatının figüranı olmuş bir kadının hikâyeyi baştan yazmasının öyküsünü okuyoruz ikinci bölümde. Pek çok insana ikna edici gelmemiş bu bölüm, anlıyorum ama ben insanların bu denli büyük dönüşümler yaşayabileceğine, kendilerini bile şaşırtacak biçimde davranabileceklerine inanan biri olarak yazarın anlattığı hikâyeye teslim olmayı seçtim ve iyi geldi bana bu. Belki biraz temenni gibi de okudum bu bölümü - hepimiz mümkün olduğunu hayal edersek, inanırsak olur çünkü, olmaz mı?

Yine de bu ikinci kısım daha uzun olsa, Türkan’ın dönüşümü, kafa karışıklığı, çekincesi, kaygısı, korkusu, ürkek adımları daha detaylı anlatılsa roman çok daha zenginleşirdi diye düşünüyorum. Buradaki hikâye bir novelladan daha fazlası olmayı hak ediyor bence, Türkan’ın iç sesini daha çok duymayı isterdim, bu kısmın daha geniş tutulması ikna edicilik sorununu da aşmasını sağlardı bence.

Ezcümle, temel meselesi kısalığı olan bir roman bence Çiçeklenmeler. Ben sevdim. Keşke Melisa Kesmez daha uzun yazsa, zaten kelimeleri yumuşacık; insanı okşuyor gibi, anlattıkları tanıdık - uzun uzun yazsa da okunur, hem de ne güzel okunur.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir