Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
sürükleyici ve oldukça iyi yazılmış bir roman...
“Bir savaş kaybetmek çok kötü. Neredeyse bir savaş kazanmak kadar kötü.”

Arjantin asıllı Amerikalı-Şilili yazar Ariel Dorfman’ın Konfidenz romanı epey enteresan bir kitap. Genç bir kadının, sevgilisi Martin’in peşinden Berlin’den Paris’e gelmesiyle başlıyor anlatı. Sene 1939, savaşın eli kulağında. Otel odasına girdiği anda telefon çalıyor, arayan Leon adında hiç tanımadığı bir adam - ama Leon kendisi, bedeni, geçmişi, hayatı hakkında en mahrem olanlar dahil her şeyi biliyor. Leon, Barbara’ya Martin’in aslında gizli bir siyasi direniş örgütüne katılmak için Paris’e geldiğini, şu anda başının belada olduğunu ve Martin’in de, kendisinin de Nazilerin hüküm sürdüğü Almanya’ya dönmemesi gerektiğini söylüyor.

Bu tuhaf konuşma kısa aralıklarla tam dokuz saat sürüyor ve ilerledikçe daha da tuhaflaşıyor. Leon’un Barbara’ya duyduğu ilginin Martin’le ilişkisinin ötesinde bir yönü olduğu anlaşılıyor ve bu acayip konuşma çok beklenmedik bir anda apansız kesiliyor. Sonrasını anlatmayayım, spoiler olmasın.

Kitabın adı, Konfidenz, aslında bir ipucu veriyor metne dair. Sanırım orijinalinde İngilizce yazılmış olmasına rağmen kabaca “güven” anlamına gelen bu Almanca sözcüğü seçmiş Dorfman kitabı için, dilimize çevrilirken de aynı şekilde korunmuş. (Bir küçük kişisel not: kitabın çevirmeni Aslı Biçen. 1996’da çevirmiş kitabı. O dönemde Ayvalık’ta yaşıyorlardı eşiyle ve komşuyduk, sık görüşürdük. Ben 9 yaşındaydım, zaman zaman Aslı abla çeviri yaptığı için çok ses etmemem söylenirdi, hatırlıyorum. Merak ediyorum - acaba o vakitlerin kiminde kendisi bu kitabı mı çeviriyordu? 20 senedir görüşmedik, bilmiyorum ama kim bilir, belki de öyleydi, hayat pek enteresan.) Kitabın özünde aslında güven meselesi var. Yalan içinde yalan içinde yalan dolu bir hikâye anlatıyor yazar ve neye inanacağınızı size bırakıyor. Herkes yalan söylüyor, herkes casus olabilir, herkes fısıldamak zorunda - aslında faşizmin insana ne yaptığının özeti gibi, nitekim bir yerde diktatörlük nedeniyle kaçmak zorunda kaldığı kendi ülkesine, oradaki faşizme de getiriyor sözü.

Konfidenz, sürükleyici ve oldukça iyi yazılmış bir roman. Son kısımları biraz havada kalıyor maalesef ama yine de iştahla okudum kendisini.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
kütüphanesini kutulara koyması üzerine yazdığı bir metin...
“Bir okurun doğmasını sağlayan yegane yöntem benim bildiğim kadarıyla henüz keşfedilmiş değildir. Deneyimlerime göre (her zaman olmasa da) arada bir işe yarayan yöntem tutkulu bir okur örneği sunmaktır. Kimi zaman belirli bir sayfayı okuyarak duyguları bariz şekilde harekete geçen bir dostun, bir ebeveynin, bir kütüphanecinin tecrübesi anlık bir taklit davranışının yolunu açmasa da, en azından merak uyandırıyor olması mümkündür. Ve bu da bana kalırsa iyi bir başlangıçtır. Okuma sanatının keşfi mahrem, müphem, gizli ve neredeyse açıklanması imkansız bir olaydır -yaptığım aşırı duygusal karşılaştırmayı mazur görebilirseniz eğer, bir yönüyle âşık olmayı andırır. Bir nevi aydınlanma misali yahut belki de öbür okurlarla karşı karşıya gelindiğinde başkalarından geçmesi sonucunda kişinin kendisi tarafından tek başına edinilen bir şeydir. Bununla ilgili olarak benim bildiğim başka bir yol yordam yoktur. Kitap okuyarak elde edilen mutluluk, diğer her türlü mutluluk gibi, zorla kabul ettirilemez.”

Bu uzun alıntıyı buraya aktarmak istedim çünkü kitaplarla kurduğum ilişkiyi anlattıkça, onlara dair duyduğum heyecanı, tutkuyu paylaştıkça hepsinin ne kadar bulaşıcı olduğunu uzunca bir süredir deneyimliyorum. Hayatta duymayı en sevdiğim cümlelerden biri; “sizi gördükçe daha çok okuyorum” cümlesi, Alberto Manguel bunun ardındaki mekânizmayı öyle güzel anlatmış ki!

Kütüphanemi Toplarken, Manguel’in türlü bürokratik sebeplerle Fransa’daki evini boşaltması gerektiği için devasa kütüphanesini kutulara koyup kaldırmak zorunda kalması üzerine yazdığı bir metin. Kütüphanesini toplar ve kitaplarıyla vedalaşırken her zamanki gibi okumak ve okur olmak üzerine akıl yürütüyor. Fakat işte hayat öyle bir şey ki - kendi kütüphanesini kaybeden Manguel çok kısa zaman sonra kendisini 3 milyondan fazla kitabı olan Arjantin Ulusal Kütüphanesi’nin başında buluyor. Kitaptaki denemeler her zamanki gibi nefis, sonu ise aşırı tatlı. Meğerse Manguel’in kütüphanesi birkaç senedir Lizbon’daymış, kendileri için “Okumanın Tarihi Çalışmaları Merkezi” adlı bir kurum oluşturulmuş ve ziyarete açıkmış.

Böylelikle nurtopu gibi bir yeni yıl hedefim oldu: Lizbon’a, Manguel’in kütüphanesine gitmek.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
iyi bir akıl yürütme bence...
“Bir insanın çocukluğu, yetişkinken işlediği suçlarını açıklayabilir. İnsan, yalnızca çocuklukla açıklanabilir. Şimdi bu öyküyü yeni gözlerle okumayı dene. Kendimi anlatmak için elimde sözcüklerden başka bir şey yok. Oysa bana müzik, dans, kokular ve resimler gerekliydi; ama hiç önemli değil. Sanatın dili birdir.”

Geçtiğimiz Eylül ayında bir takipçimin gönderdiği “bu kitabı seversiniz bence siz” mesajı üzerine İspanyol asıllı Fransız yazar Michel del Castillo’dan ve Gitar kitabından haberdar oldum, öncesinde hiç duymamıştım. Sevdim de sahiden. Bayıldım diyemeyeceğim ama iyi bir metin bu.

Hikâye Galiçya kırsalında geçiyor, anlatıcımız cüce ve çirkin olduğu için toplumca lanetli kabul edilen bir cüce, bir “canavar”. On sekiz yaşına dek evden çıkarılmadan büyüyen bu adam, dışarı çıktığı anda korkunç bir öfke ve tiksintiyle karşılaşıyor. İktidar dahi çare olamıyor durumuna, bölgenin en büyük çiftliklerinden birinin efendisi olmasına rağmen insanlar tarafından aşağılanmaya devam ediyor. Önce iyilik etmeyi deniyor, olmuyor. (Şu cümle de şurada dursun: “Zengin olmanın faydalarından biri de sadaka dağıtabilmek ve iyilik yapabilmektir. Yoksul insanların iyilik yapmaları zordur. İyilik yapmak da bir lükstür.”) İnsanların kendisinden yalnız ve sadece kötülük beklediğini anlayınca, o da kendisine biçilen kıyafeti kabul ediyor ve o kötü, zorba, acımasız imgesinin altını dolduracak biçimde davranmaya başlıyor çünkü “iyi olma hakkını bana tanımamışlardı” diyor. Ta ki eline bir gitar alana dek...

Devamını anlatmayayım, zaten küçücük bir metin. İnsan doğasına, güzellik ve çirkinlikle ilişkimize, yalnızlığa, iyiliğin ve kötülüğün tanımına dair iyi bir akıl yürütme bence. Yazar ön sözde “mutlak umutsuzluğun kitabı” demiş bu kitap için, öyle sahiden. İnsanın içini burkan, zorlayan, karanlık taraflarını düşünmeye zorlayan bir anlatı. Yazarın sanata ve edebiyatın işlevine dair akıl yürüttüğü son söz de ayrıca güzeldi.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Barnes'ın tüm Barneslığını sergilediği bir kitap kendisi...
"Bir insan kendi varoluşu üzerine derin derin düşünebilen, kendi ölümünü tasavvur edebilen ve orgazm taklidi yapabilen tek yaratıktır. Nedensiz yere Tanrı'nın seçkin kulları değiliz."

Nabız, Julian Barnes'tan okuduğum üçüncü öykü derlemesi oldu. Manş Ötesi'ni pek sevmemiş, Limon Masası'na vurulmuştum, Nabız da ikisinin arasında bir yerde duruyor. Barnes'ın hiçbir kitabı birbirine benzemiyor, buna bayıldığımı söylemem lazım. Ancak elbette bazı ana izlekleri var ki burada da onları görüyoruz: aşk, yaşlanmak, aile, ölüm, bir mesele olarak İngilizlik, tarihin doğrusallı gibi.

Kitap iki ana bölümden oluşuyor, birinci bölümdeki öyküler daha günümüze aitken (özellikle 4 kısımlık Phil ve Joannalar'da nefisti - bir akşam yemeğinde buluşmuş çiftlerin hayata dair sohbetlerini okuyoruz, müthiş komik), ikinci bölümde biraz daha tarihsel parçalar ağırlıkta ki ben ilk bölümü daha çok sevdim.

Komik dedim - komik tabii, Julian Barnes yazdığı her şeye bir doz İngiliz mizahı eklemeyi ihmal etmiyor, bu kitapta da bolca komik kısım var. İnsana epey dokunan, hüzünlü bazı öykülerde bile çok komik bölümler var; ki zaten hayat da tam böyle değil midir - en dramatik anlarda bile havada asılı komik bir şeyler bulmak mümkündür sanki.

Neyse, sonuçta Barnes'ın en sevdiğim kitaplarından olmadı Nabız ama her zamanki gibi çok iyi yazılmış, içinde çok kuvvetli ve görece daha zayıf öyküler barındıran, Barnes'ın tüm Barneslığını sergilediği bir kitap kendisi. Arz ediyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Çok iyi örülmüş bir küçük öykü...
"Bir gün adam, arzusunun yol açtıklarını, yaptığı kötü şeyleri ve kanlı izleri görüyor, ama inanmayı reddediyor. 'Tutkumun efendisiyim' diyor adam ve kapıyor gözlerini. Bu işler böyle devam ediyor, adam hala görmezden geliyor, ta ki bir sabah arzusunu düşlemediğini, arzusunun onu düşlediğini anlayana kadar."

Kurmaca üzerine çok yazan Alberto Manguel'in nadir kurmacalarından biri Palmiyelerin Altında Stevenson, baş kahramanı da Define Adası, Dr. Jekyll ve Mr. Hyde gibi kitaplarıyla tanıdığımız, pek çoğumuzun çocukluğunda yolunun kesiştiği ünlü yazar Robert Louis Stevenson. Manguel bu minik novellada yazarın Batı Samoa Adaları'nda geçirdiği ömrünün son günlerini anlatıyor, daha doğrusu oradan bir kurmaca devşiriyor. Manguel'in daha önce okuduğum iki kurmacasından (Bütün İnsanlar Yalancıdır ve Uzak Bir Ülkeden Haber Geldi) daha farklı buradaki dili, sanki Stevenson'ın ağzından yazmış gibi, ona bir saygı duruşu şüphesiz, zaten Manguel'in Stevenson'ı çok sevdiğini ve çocukluğunda epeyce okuduğunu, denemelerinde bundan bahsettiği için biliyoruz.

Kısacık bir roman bu ama tutkuya, bağnazlığa, ırkçılığa, şehvete, dine, inanca, yaratıcılığa ve iktidara dair bir dolu şey var içinde. Çok iyi örülmüş bir küçük öykü, üstelik okuru tasvire boğmadan da atmosferik olmayı başarıyor - tarif ettiği boğucu sıcakları tenimde hissettim resmen.

Arzuların pekala başkaları tarafından ele geçirilip bir manipülatif araca dönüşebileceğini, bunun neticesinde de hem kontrol ettiğimizi sandığımız arzu tarafından, hem de o arzuyu yöneten / yönlendiren kişi tarafından her şeyimizle ele geçirilebileceğimizi, tuhaf, sihirli bir biçimde ve bir hayalet metaforuyla anlatıyor Manguel. İnsanlara duyduğu öfkeyi dinle perdelemeye çalışan ve kendi öfkesinin Tanrı'nın gazabı olarak sunmaya çalışan misyoner Baker karakteri özellikle çok tanıdık gelecektir pek çok kişiye.

Vallahi sevdim. Manguel ne yazsa seviyorum gibi gerçi, çok da şaşırtıcı değil.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ne kadar, ne kadar büyük bir kitap bu hakikaten...
"Bir emir bu sessiz kişileri bizim düşmanımız yaptı. Bir emir onları dostumuz yapabilirdi. Hiçbirimizi tanımayan birkaç kişi, herhangi bir masanın çevresinde toplanıp bir yazıyı imzaladılar. Başka zaman olsa bütün dünyanın hakaretini ve cezasını üstüne çekecek olan bu yazı, bizler için yıllarca en yüksek amaç yerine geçecek. Karşımızda duran bu çocuk yüzlü, kilise uluslarına özgü sakallı sessiz insanları birbirinden kim ayırt edebilir?"

Yazılmış en büyük savaş romanlarından biri kabul edilen "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok"u geç de olsa sonunda okudum. Ne kadar, ne kadar büyük bir kitap bu hakikaten. Yukarıdaki pasajı okurken aklıma İlyada geldi, şuna benzer bir cümle vardır orada: "Savaş, yaşlıların konuşması ve gençlerin ölmesinden ibarettir." Homeros'un bunu yazmasının üzerinden 2500 yıldan fazla zaman geçti ve işte hala o aynı yerdeyiz: ne trajik.

I. Dünya Savaşı'ndan bir cephe öyküsü anlatıyor Remarque, kendi cephe deneyiminden yola çıkarak çırılçıplak, son derece gerçek ve olduğu gibi yazmış her şeyi. İçinde Almanya'ya karşı hiçbir şey olmamasına rağmen bu kitabın Hitler döneminde yasaklanmasına şaşırmamalı: çünkü Nazilerin o ihtişamlı laflarla örtüp gizlemeye çalıştıkları her şey var bu kitapta: savaşın kan, çamur, açlık, şiddet, çaresizlik ve yalnızlıktan ibaret çıplak yüzü. Remarque'ın bir röportajında "benim yakından tanıdığım ve 'kişilerim' yaptığım Almanlar, çetin durumlarda yaşayan Almanlardır; militarist Almanya'nın 'böğürenleri' değil" demesi tam da buna işaret ediyor.

Savaş öncesine dair doğru düzgün hatırası olmayan, savaştan sonra da -şayet hayatta kalırlarsa- asla sıradan insanlar olamayacak 19 yaşında çocukların öyküsü bu, yahut bir neslin yok edilişinin öyküsü demeli belki.

Bu kitaba dair söylenecek her şey söylendi bugüne dek, o nedenle uzatmıyorum. Burnumuzun dibinde, Ukrayna'da burada yazan kabusların aynıları yaşanmaktayken belki de hepimiz şimdi bu kitabı okumalı ve hatırlamalıyız.

"Bırakılmış çocuklar gibiyiz, ama yaşlı başlılar kadar deneyimimiz var. Kaba saba, kederli ve yalnızız; bizler mahvolduk."
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
teknik olarak müthiş bir kitap bence...
"Bir devrimin kötü tarafı, her bireyin ahlakını ortaya çıkarması ve onu kendi etiğinin kolektif etik olduğuna inandırmasıdır. Oysaki yegane politik etik sana başta söylediğimdir: beklenmeyeni yapmak. Hiçbir şey yapmadan yönetmek. Şaşırtan ama belli aralıklarla yinelenen eylemlerle kandır ve mutlu et. Gündeliğe dönüşen bir şey olağanüstülüğünü yitirir. Her gün tekrarlayan bir şeyi artık kimse fark etmez. Sana gücü veren şey işte budur. Gücün sende olduğunun fark edilmemesini sağlayan işte budur."

Carlos Fuentes'in ölümünden hemen evvel tamamladığı son romanı Friedrich Balkonunda, tam bir "devrim önce kendi çocuklarını yer" hikâyesi. "Tanrı öldü" dediği için her sene Tanrı tarafından belirli bir süreliğine yeryüzüne gönderilen Friedrich Nietzsche, balkonundan oturup olan biteni izliyor (Bir Nietszche değilim ama ben de balkonumdayım gibi olmuş bu fotoğraf da, neyse), bu esnada da Carlos Fuentes kendisiyle sohbet ediyor, Meksika'nın başarılı da olsa başarısız da olsa hüsranla nihayetlenen türlü devrimlerine benzeyen kurgusal bir devrimin öyküsünü anlatıyor.

Zor bir kitap demeyeceğim, zaten Fuentes'in yazdığı ve kolay olan bir şey var mı hayatta? Terra Nostra ve Doğmamış Kristof'tan alışık olduğumuz diyalogumsu destansı anlatıma burada da başvurmuş yazar. Nietzsche'nin "bengi dönüş" (buna ebedi tekerrür desek daha doğru olacak sanki ya) kavramı üzerinden konuşuyorlar devrimi ve Meksika'da olup bitenleri, eh, devrime dair umutsuzluğunu tahmin edebilirsiniz. (Aklıma Fuentes'in yakın arkadaşı Kundera'nın yine aynı kavramı didiklediği bir başka roman olan "Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği" geldi tabii, acaba Fuentes kitabı Kundera'ya okutmuş muydu? İnsan merak ediyor.)

Çoksesli, anlatıcısı her bölümde değişen, teknik olarak müthiş bir kitap bence Friedrich balkonunda. Okuduğum en iyi Fuentes kitabı değil ama benim gibi kendisinin epik dilini seviyorsanız, son derece haz alacaksınızdır.

"Tutkular ne Tanrı'nın ne de olayların eseridir, tutkular bizim gizli güdülerimizdir, aşk maskeli egoizmlerdir, aşk öfkeyi gizliyor; alçakgönüllülük gururu".
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
insanın içine işleyecek biçimde...
İsveçli yazar Alex Schulman bu dünyaya ciğerimizi sökmek için gönderilmiş biri, iyice emin oldum artık. Dilimize çevrilen ve çok sevdiğim ilk eseri Hayatta Kalanlar’ın ardından, son kitabı Malma İstasyonu’nu da okudum. Hayatta Kalanlar’ı birazcık daha fazla sevmiştim ama bu kitap da çok iyi - ve çok yaralayıcı, maalesef.

Trenlerde, istasyonlarda geçen bir kitap bu. Harriet, Oskar ve Yana adlı üç karakterimiz var, bunların arasındaki ilişkiyi okudukça keşfediyoruz. Üç ayrı zamanda akıyor kitap, Harriet’in çocukluğu, Oskar’ın da dahil olduğu yetişkinliği ve günümüze en yakın olan Yana’lı bölümler.

Tıpkı Hayatta Kalanlar’daki gibi, hikâyeleri iç içe geçmiş bu üç karakteri okudukça, geçmişten getirdikleri travmalarını anlamaya başlıyoruz - ve sonra da onların başkalarını travmatize edişlerini okuyoruz aslında.

İnsan anne-babasını ne kadar tanıyabilir? Hücrelerinden müteşekkil olduğumuz, bizi bizzat “yapmış” kişileri, onlarla büyümüş olsak dahi, ne kadar tanırız gerçekten? Aile dediğimiz şeyin içine işlemiş bir tuhaflık, öfke, suç yok mudur? O aileden ne zaman / ne kadar çıkabiliriz?

“Gelecek çoktan belirlenmiştir, ona etki edebilmek mümkün değildir. Fakat geçmiş değişkendir, her zaman hareket halindedir” diye yazıyor Schulman. Öyle mi sahiden?

Hafıza, geçmiş, aileye içkin sırlar, travmalar... Mutsuz, yaralı bir sürü insan. Schulman bunları çok iyi anlatmayı beceren bir yazar, yine insanın içine işleyecek biçimde yazmış. Dili hem yalın hem şiirli, her kelimesi çok hüzünlü. Açıkçası Schulman’ın yazdıklarını okumak kimi zaman çok zor ve çok boğucu ama bir yandan da müthiş sürükleyici çünkü maalesef çok tanıdık o anlattığı yerini bulamama, sığamama hali.

Çok zor, çok güzel. Çok sevdim.
Yanıtla
4
0
Destekliyorum  2
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Çocuk dünyasındaki farklı konulara nüktedan bir bakış açısıyla yaklaşan Şermin Yaşar bu kitabında bizleri gerçeklerle bir kez daha yüzleştiriyor.
Yoğun çalışma hayatında kendi başlarının derdine düşmüş anne babanın çocuğunun, kendi başının çaresine bakmasının eğlenceli, bir o kadar da yüreğe dokunan hikâyesi. Kitap, çocukların öz yeterlik ve sorumluluk duygusu kazanması, yalandan uzak, doğrunun yolunda bir hayat sürmeleri için güzel dersler veriyor. Bunun yanında kitabın yalnızca çocuklara yönelik olduğunu düşünmüyorum, bence her anne baba da bu kitabı okumalı ki sorumlu oldukları bir çocuklarının olduğunun farkına varabilsinler. Yazarın kalemine sağlık.
Yanıtla
9
1
Destekliyorum  7
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Merhaba, kitap bitkilerin görme, koklama, duyma, hissetme, zeka ve farkındalıklarina dair yazılmış, bu duyuları nasıl ve ne şekilde kullandıklarını bilimsel temeller ve felsefi yorumlarla anlatan, paylaşan bir kitap. Ed Young'un Muazzam dünya kitabına benzettim ben okurken, çünkü bir o kadar bilgi içerikli ve şaşırtıcıydı, tavsiye ediyorum.

Bilimsel bir dili olmakla birlikle okurken gayet anlaşılır, sade bir dille yazıldığını söyleyebilirim. Elbette bilimsel bir terminoloji içeriyor ancak benim okumamı zorlaştırmadı. Bölümler halinde yazıldığından ve sayfa sayısını da dikkate alırsanız odağınız kopmadan rahatça okuyabiliyorsunuz. Terimler herhangi bir engel teşkil etmiyor.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir