Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aramızdaki Şey
Tez şu aralar canıma okuduğu için kısa şeyleri kısa kısa anlatacağım. Öyküler kısa şeylere girmiyor gerçi, başlı başına bir dünyaları var. Füsun Akatlı'nın Tomris Uyar hakkındaki yazısında birçok dünyayı görebilirsiniz, Öykülerde Dünyalar sıkı kaynak. Bunun dışında 70'li yılları öykünün zirvesi sayıyor Akatlı, Uyar'ı da biricik bir yere oturtuyor. Necip Tosun, Uyar'ı "diyaloglarla kurulan oyuncullukla" ilişkilendiriyor ama kırmızının tekrarı dışında pek bir oyun olduğunu sanmam. Kurmaca karanlığın diyaloglarla açılmasının "oyun" olgusuyla pek az ilgisi var, en azından Uyar'ın öykülerinde böyle. Calvino'nun diyaloglarla oyunları, onlar "oyun" işte. İki karakterden birinin konuştuğu, diğerinin dinlediği bir öyküde konuşan karakter, ikisinin arasında yaşananları biçimlendirir, hatta dinleyenin silah çekip konuşanı vurduğunu da konuşan tarafından öğreniriz. Uyar'daysa bilinçli bir çaba var, aydınlık yaratma çabası. Okurların kopmamaları için. Diyalogların yer yer tavsaması bu yüzden; iki insanın birbiriyle o şekilde konuşmayacaklarını biliriz, sanki tiyatro sahnesindeki oyuncularmış ve izleyici hiçbir zaman unutulmuyormuş gibi. Karakterlerin o an düşündüklerine ve yaptıklarına dair araya sıkıştırılan minik detaylar da çoğu diyaloğu kurtarmaya yetmiyor, kurmacanın sivri köşeleri bir şekilde iz bırakıyor.
Aramızdaki Şey öyküsü böyle değil mesela; Uyar'ın en sonda yer alan Öykülerin Başı-Sonu bölümünde anlattıklarından yola çıkarak söylenebilir ki bu öykünün kurulduğu nokta yaşanmış olayların tam ortasında yer alır, dolayısıyla kurmacayla gerçeğin kesiştiği en geniş alanı içeren bu öykü, kitabın en başarılı öyküsü olabilir.
Aramızdaki Şey, anlatıcı/Uyar açısından çözülmeye çalışılan bir yakınlığı, ilişkiyi anlatır. Girer girmez anlatıcıyla -kadın- adam -erkek- arasındaki Duras muhabbetiyle karşılaşırız. İki mesele; aşık olan kadın ve aşık olmayan adamın anlatıldığı Mavi Gözler Siyah Saçlar'ın bir benzeri, kadın tarafından yazılacaktır ama adam -kadının öğrencisi- aralarındaki ilişkinin o metindekine pek benzemediğini söyler. Buradan ikinci meseleye atlayabiliriz, birbirlerine dokunabilmişlerdir. Adamın öğrencilik zamanında ikisi arasındaki ayrıntılar, anlatıcının adamın ellerindeki inceliği ve ruhundaki acıyı görebilmesi, bazı kozaların ölümü çağırabilecek olsa da kırılmaması gerektiğini anlaması, bir sürü hassas nokta var. Çok derinlerde bir yerlere dokunan anların karşılığının bir başkasında hissedilmesi, aradaki şey bu. Anlamaya çalıştıklarınca uzaklaşan bir şey.
Turgut Uyar'ın sofrayı kurduğu bir öykü bu, adam eve geldikçe salatayı hazırlıyor ve üçü yemeklerini yerlerken mutlular, bu kadarı da yeterli. Son diyalogda adamın çocukluk acılarından birinin, rakı kokan bir kadının ağzının erkeklik modelince dışlandığının son bir kez anımsanmasının ardından gelen vedalaşma faslında bir daha araşmayacaklarını öğreniriz. Belki de birbirlerini anlamaya yaklaştıkları içindir. İnce bir çizgi; aşılmaması gerek. Aralarındaki şeyi sorgulamayan insanların yıllar sonra görüştüklerinde aynı heyecanı sürdürmeleri hoşuma gider. Korkutur da aslında. Kötü bir haber, uzaklık. Üzülecek bir şeyler var. "Genellikle gülmeyen, bu yüzden içe kapanık sayılabilecek maskenin benim uğruma sıyrılışı az bir ayrıcalık değildi." (s. 7) Sıyrılışlara, maskelerden kurtulmalara yok açan şeyi bir daha bulamamanın korkusu.
Sonlara doğru anlatıcı, yakın bir dostundan aldığı haberle adamın öldüğünü öğrenir. Çok incelikli, özgeci ve Tezer Özlü'yle Sevim Burak'ı sıkı okuyan biriydi. Anlatıcı son cümlesinde adamın o şeyi, aralarındaki şeyi çözüp çözemediğini merak eder. Her şeyi bir zemine oturtma çabası. Yarıda kalmışlıktan kurtulmak için. Çoğu şeyin yarıda kalmasına tepki.
Bahsettiğim son bölümde yakın dostun Bilge Karasu olduğunu öğreniriz, öyküde adı verilmez. Göçmüş Kediler Bahçesi'ndeki ithafta -Turgut ve Tomris Uyar için- "tahin-pekmez" günlerinin bahsi geçer, bu bahis bu kitapta bir öykü olarak karşımıza çıkar. Bir de kırmızı meselesi vardır, başka öykülere açılır kırmızı. Aramızdaki Şey'de kıpkırmızı tül.
Lal'de Kırmızı Biber nam dayının radyo programını dinleyenlerin mektupları. Farklı yazı karakterleri, harflerin farklı büyüklükleri, yazım hataları, bir sürü şey, duyguların biçimlenmesinde etkendir. Bir mektupta adamımız Biber'i tehdit eder, kadınları dolduruşa getirmek Türk delikanlısı için affedilmez bir olaydır ve karşılığı vatan için, millet için falan verilir. Bir başkası, kadın, yalnızlığını anlatır ve Biber'e yürür. Bir başkası, yazar, Biber'in ne yaptığını anladığını söyler. Herkesin bir fikri, söyleyeceği bir şey vardır, herkes kendini açık eder. Herkes kendini boşluğa bırakır, boşlukta anlatılanlar yankı bulmaz, yankı bulmayan anlatı var olmamış gibidir. Diğer öyküler de iyidir.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kırık Kalpler Terzihanesi
Ali Teoman'ı yıllar önce kaybettik, erliği veya geçliği hakkında bir şey diyemiyorum ama daha fazla yazmasını isterdim. Sayım dökümden nesnelerin rahatça yerleştiğini ve aynı rahatlıkla atılabildiğini gördüğümüz bir dünyanın olanca doğallığıyla kuruluşu çok etkileyici. Üç bölümden ilki, Gizemli Öyküler'den Bahar Temizliği. İkinci tekil şahıs kipiyle yazılan bu öyküde güzel bir bahar sabahı, evini temizlemeye karar veren bir "sen" var. Mutfak, odalar, eşyalar. Bir sandık. Sandığın içi kurcalanıyor ve kağıtlar, defterler beliriyor. Yazı okunamıyor, sandık hatırlanamıyor. Kimin bunlar? Sen mi bıraktın, bir başkası mı? "Nasıl oldu da şimdiye dek bütün bunların farkına varmadın? Çalışma odanda bir başkasının (kimin?) cesedini saklıyordun; iyice gizlenmiş, kilit altına alınmış, bütün meraklı gözlerden uzak... Nasıl oldu da şu âna dek bunu anlayamadın?" (s. 12) Yıllardır bir köşede duran sandık, alınan nefesten farksızlaşınca sandıklığını yitiriyor, bakışlara çarpılmıyor, varlığı her şey gibi bir şeye dönüşüyor, kısacası unutuluyor. Unutulan'ın sandık hali.
İnerken'de yine bir dünya kuran ilk cümle: "Sokak karanlık." (s. 13) Karanlık sokağın çeşitlemeleri arasından tekinsiz olanlarını seçmiş Teoman; dolunayın ışığı donuk, apartman karanlık, asansörün köhneliği sonsuz bir homurtu ve uğultu olarak derinlerden duyuluyor. Kabin karanlık, daha da önemlisi kabinin ineceği derinliklerin bir sınırı yok. Anlatıcı bütün düğmeleri deniyor ama kabin durmuyor, indikçe iniyor. Binaların bilinmeyen boşluklarından Perec de bahsediyordu, ikinci katta oturuyorsanız ve üçüncü kata hiç çıkmadıysanız üçüncü katın yerinde kara bir hiçlik olmadığını nereden biliyorsunuz? Dışarıdan görüldüğü gibi olmayabileceğini düşünüyor musunuz? Bilinmeyenin böylesi yayılmacı dünyasında hiç var oldunuz mu?
Gitme Biçimleri: Devinimlerin ve duyguların yaşama mikroskopik parçalar halinde dağıtımı.
Yine "sen". Hareketler, imler, salon penceresindeki perdenin aralanması, bir adamın yürüyüşü ve anlatılandan ayrılan yönleri, insanın kendi evinde, kendi imgesini köşelerine kadar sıkıştırdığı mekânda yabancılık çekmesine yol açar. Kişisel yabancılık kurulduktan sonra kapının altından atılan mektup ortaya çıkar, bu da dış bir yabancılık kaynağı. Kapının öbür tarafında biri, bu tarafında kişi, sessiz bir bekleyiş. Kim, ne? Mektup? "Tini gizlice kemiren işlek bir yenircedir kuşku. İkircim sanrının anasıdır." (s. 17) Gerisi anın, kuşkunun çözümlemeleridir, gergin atmosferin çöreklenmesidir. Sonunda yolculuk vardır, mekân değişimi, mektubu okuduktan sonra, telefon çalarken.
Banyo Penceresi, gizemli öykülerin şahı. Sadece belirli bir açıdan görülen manzara: Pencerenin belirli bir açıda duruşuyla karşı dairenin derinliklerinde bir karaltı görülür, fotoğrafta karaltının neliği hakkında pek az şey bellidir. Karaltı olması. Daha iyi odak, daha çok uğraş, orada kımıldayan bir şeyi ortaya çıkarıyor. Yine kımıldıyor, bakışın vücuttan ayrıldığı her an bir başkasına dönüşüyor ama o bir yansı, ama insanın kendini hiç bilinmeyen bir uzamda tanıyamayacağı doğru mudur, ama insan kendini zaten tanıyamayacağı için o karaltının oluşturduğu kendilik aslında bir karaltı, biçimlenmesine, insana dönüşmesine lüzum yok.
Romanesk Öyküler bölümünün Gecenin Atları ile aynı kurmaca dünyada geçtiği söyleniyor, bir fikrim yok. Olunca inceleyeceğim, şimdilik birkaç öyküyü ele alayım. Mesela Panayırda. Sadece bu öyküde değil, Ali Teoman'ın anlatılarında düşüncenin kara uçları, son derece şahsi ve biricik, belki önceden okurun da düşündüğü -kendi ölümümden başka bir şey olmadığımı çok düşünmüşümdür- imgeler vardır, beni Ali Teoman'a bağlayan şey bu imgelerin muhteşem dünyaların zemininde parıldamaları oldu. Bunu ikinci kez yazdım sanırım, birkaç kez daha yazabilirim. Neyse, bu öyküde üniversitenin kapısından çıkıp gözü kararan, sersemleyen bir anlatıcının peşindeyiz. Kimsenin umursamadığı, yollarda karşılaşılabilecek ölümleri düşünür, çünkü en amansız düşmanın içeriden, ölümün kendisinden geldiğini sezer. "Her şey apaçık ortada: Siz ölümünüzsünüz, ölümünüz de siz." (s. 53) Her insanın kendi ölümünü ölmesi gibi bir şey. Üzerine, anlatıcı "ölüm" ve "yaşam" kelimeleriyle oynadıktan sonra "ölü am" kalıbına ulaşır, yaşamı anlatmak için güzel bir metafor. Sonrası daha iyi; Beyazıt Meydanı'ndaki hengâmenin tasviri, çocukluğa açılan bir kapı haline gelir ve anlatıcının babası, anlatıcının/çocuğun elinden tutar, diğer elde de olmayan horozşeker ve pamukhelvanın özlemi vardır. Bu kadar kısa anlatılmamalı ama okunması lazım; o kaotik ortamda, satıcıların arasında, mahşeri bir gürültünün kalbinde uzamın nasıl yok olup tekrar belirdiğini, haliyle zamanın ve mekânın nasıl tekrardan yaratılabildiğini görmek heyecan verici, Ali Teoman gerçekten, gerçekten dünya kurgulamayı biliyor.
Kuş kadar öykü anlattım, katlarcası içeride bir yerde okurunu bekliyor. Lütfen okuyun.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hikaye Avcısı
John Berger, Galeano'nun "dünyanın vicdanı" olduğunu söylemiş. İnsanların sıklıkla ortadan kaybolduğu, faili meçhul cinayetlerin ata sporu haline geldiği bir kıtada doğup büyümenin etkisi olsa gerek, bir de pırıl pırıl bir vicdanın tabii. Sürgün edildiği ülkesine on iki yıl sonra döndüğünde yapılacak çok iş olduğunu görmüştür. Sadece ülkesi için de değil, bütün dünya için. Vicdan defterleri diyeceğim Galeano'nun kitapları için. Kürenin her yerinden ortak hikâyeleri taşır bu defterler, özgürlük ve adalet arayışını taşır, arayış sırasında yenen kurşunları taşır, bu yüzden bütün kurşunların toplamı kadar ağırdır, ruhta korkunç bir yüke dönüşür. Dünya bu kadar acıya rağmen yine iyi dönüyor.
Galeano'nun son kitabı bu. Yayıncının Notu bölümünde birkaç açıklama var. Kitap 2014 yazında tamamlanmış, sonrasında Galeano yeni metinler yazarken hayatını kaybetmiş. O metinlerden birkaçını buraya almışlar, ölümle alakalıymış onlar, buraya cuk oturmuşlar.
Zaman Değirmenleri'nden birkaç başlık alayım. İlkinde rüzgârın izini sildiği martı, yağmurun izini sildiği ayak izi ve güneşin izini sildiği zaman var. Entropik bir yok oluş, her şey birbirini belirsizleştirir. Belirsizliğin içinde: "Öykü anlatıcıları yitik hatıranın, aşkın ve acının görünmeyen ama hiç silinmeyen izini ararlar." (s. 11) Mite dönüşen hikâyeler insanların arketipik kodlarına işleniyor ve varlığını sürdürüyor, hikâye yayıldıkça insanlığın duygu mirası da korunmuş oluyor. Kolektif hafızamızı hikâye anlatıcılarına borçluyuz, yazıdan önce.
Yolculuğa Övgü nam başlık. Binbir Gece Masalları'ndan bir alıntı. Çekip gitmeye, her şeyi terk edip çekip gitmeye dair. Hemen üzerime vazife, Cendrars'ı anımsadım. O da benzer bir şey söylüyordu:
"Seviyorsan gitmek gerek / Karını terk et çocuğunu terk et / Kadın erkek dostunu terk et / Kadın erkek yârini terk et / Seviyorsan gitmek gerek"
Kuşluk. Kuşlar pasaportsuz, gümrüksüz göçmenler. Yola düşme konusunda Galeano'ya model olmuşlar. Kuşlardan diğer hayvanlara ve tanrılara, pek çok hikâye. Meksikalı gece tanrısı Tezcatlipoca'nın Güneş'e meydan okuması ve ikisinin buluşmasıyla doğan güzelliği her gün görüyoruz. Pek çok kozmogoniden biri bu, en güzellerinden. Mitoloji karışıyor işin içine tabii, Odisseas okyanusu gören ilk Yunan ve öteleri merak eden ilk insan olması da muhtemel. Rüzgârların ve denizin ötesinde çok büyük bir gizem vardı, iki bin yıldan çok daha uzun bir süre sonra Batı dünyası bu gizemin farkına varacak ve onu mahvedecekti. Bu noktadan sonra kaşiflerin rezilliklerine geliyor Galeano; yerlilerin cahil olduklarını söylemeleri ve Şeytan'ın onlara musallat olduğunu iddia etmeleri başlangıç. Eşitlikçi toplumlarında kadın ve erkek ayrımı yoktu, Batılılar kendi kadınlarına da aynı eşitlik bulaşır diye korktular. Yerli tanrılara karşı açtıkları savaşa "putperestliğin kökünü kazıma" dediler. Sanatçılarının eserlerinde yerliler kel ucubeler olarak gösterildi ama Amerika'da tek bir kel bile yoktu. Hayali canavarlar çizildi ve Amerika'nın bu canavarların istilası altında olduğu söylendi. Amerika'yı yaratırken Tanrı'nın elinin titrediği söylendi. Kıta yozlaştı, birkaç yüzyıl sonra özgürlük yanılsaması altında insanların ulu orta öldürüldüğü bir yer haline geldi.
Günümüzde acılar kimlik değiştirmiş dahi değil, asırlar boyunca süren katliam sürüyor. Jorge, mafyanın maşası olan yirmi yaşındaki adam onca insanı öldürdükten sonra günah çıkardı, birkaç yıl sonra ölüm listesine giren kendisiydi, çok şey biliyordu. Ölüm listeleri uzundu, grev yapan işçilere ateş açılabiliyordu ve oradan geçmekte olan bir adam kurşunlanarak öldürülebiliyor, gömülürken bir binbaşı adamın cesedine üç kurşun daha sıkabiliyordu, ölünün ölülüğünden emin olmak için.
Galeano'nun kurduğu mekân-tarih ilişkileri de hoş; Tarihle Dolu Kafeler'de Zola'nın, Troçki'nin, Lenin'in, Pessoa'nın, Picasso'nun ve pek çok ünlünün kafelerde başlayan hikâyeleri çok iyi. Bir de kahve olayını anayım, Waka'nın gözyaşlarından doğan kahve Etiyopya'dan Amerika'ya getirildi ve köle Afrikalıların acıları için üretildi, onların gözyaşları oldu. İncelikli bağlantılar konusunda Galeano çok başarılı. İnsanların hafızasından doğan bir şehri de anıp bahsi kapıyorum: Hitler tarafından yerle bir edilen Leningrad, fotoğraflardan, çizimlerden, sakinlerinin hatıralarından tekrar dünyaya gelir, hemen hemen aynı biçimde inşa edilir. Müthiş bir hikâye bu.
Yüzden fazla hikâye var, hepsi çok etkileyici. Notlar da almışım ama benden bu kadar, mutlaka edinin ve okuyun isterim.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
H.P.Lovercraft Hayatı
Sonsuz saygı. Lovecraft benim için tepede bir yerdedir, ne kadar yüksekte olduğunu bilemiyorum ama kendisinin üzerinde kimse yok, onu biliyorum. Kozmik dehşetlerin mucidi olmasa da en büyük ustasıdır. Pulp dergilerden koca bir anlatı yaratmıştır ve etkisinin sürdüğünü görmek mümkündür; mesela Guillermo Del Toro birader nihayet At the Mountains of Madness'a girişeceğini söyledi. Yıllardır beklenen bir şeydi, Oscar'ı cukkaladıktan sonra opus magnum rüyasını gerçeğe dönüştürecek sanırım. Dönüştürsün, Lovecraft'ı sinemada daha çok görmek isterim. Hatta her yerde görmek isterim.
Lovecraft'in etrafındaki mitik perdenin aralanması lazımdı, Poole harş diye açıvermiş. Lovecraft hakkında doğru bilinen yanlışlar, öykülerinin hikâyeleri, ölümünden sonraki kültleşme süreci, hemen her şey tanıklıklardan ve belgelerden çıkarılmış, HPL hayranları için tatmin edici bir kaynak haline getirilmiş. Huşuyla okudum desem yeri. Altı aydır elim gitmiyordu, anlatmak için yeterince zaman geçtiğini hissediyorum. Karmakarışık bir biçimde anlatacağım, sadece altını çizdiklerimi.
1917'den başlıyor Poole, HPL'nin delirdiğini söylediği zamandan. Sağır olmanın ve kendi iç dünyasına kapanmanın özlemiyle yaşarken dünyayla baş etmeye çalışması oldukça zorlayıcı. Yabancı'da kulesinden çıkıp dış dünyayı tanımak isteyen adamı düşünüyorum, insanlarla ve kendisiyle yüzleştikten sonra kulesine dönüşünden başka bir şansı yoktu. Lovecraft de pek farklı düşünmüyordu sanırım, sadece yazıyordu ve yazdığı zamanlarda kulesindeymiş gibi hissediyordu. Okurlarına bu duyguyu aktardı, yalnızlığının ve hayal gücünün büyüklüğü birçok okurunca öykülerinin kopyalarının çıkarılmasına yol açtı, böylece unutulmayacaktı. Unutulmama çabasını orduya yazılmakla sürdürdü, 1917'de sözde son savaş sürüyordu ve bu hastalıklı genç, askere gitmekten başka bir şey düşünemez hale gelmişti ama annesi Sarah Susan Lovecraft, oğlunun askere gitmesini -çeşitli bağlantılarla- engelledi, böylece HPL'nin yenilgisi bir kat daha artmış oldu, kendisiyle dalga geçme kapasitesi de. İkisinin garip bir karışımında yaşıyordu, öyküleri bu ilginç psikolojinin ürünüdür. Dostu Robert E. Howard'ın intiharından çok etkilendi ama kendini öldürmeyecekti, yavaş yavaş öldüğünü düşünüyordu zaten. Küllerine varmadan önce bir şeyler yazıyordu ve yaşamını sürdürmesini sağlayan buydu sanırım. Kırk yedi yaşında bağırsak kanserinden öldüğünde kendisini hatırlayacak bir avuç insan vardı, sadece o an için. Sonrasında milyonlarca insanın hayatını değiştireceğini bilemezdi. Stephen King, Neil Gaiman, Clive Barker, Ramsey Campbell, Guillermo Del Toro, John Carpenter, D&D, çizgi romanlar, dövmeler, her şey bir şekilde ona bağlanıyor.
Lovecraft, ırkçılığı ve cinsiyetçiliği açısından pek çok eleştirinin odağında. Poole en başta bir Lovecraft hayranı olduğunu söylüyor ama bu büyük yazara yaklaşımında mesafesini koruduğunu ekliyor. Tarihçi kimliği her zaman önde, bu yüzden sadece gerçeklere değinmekle kalıyor, herhangi bir yargıda bulunmuyor. Bu açıdan da iyi bir araştırma bu, HPL'nin fanatik bir hayranının yazdığı metni okumuyoruz.
Poole, Dagon'un Lovecraft dünyasının sıkı bir özetini sunduğunu söylüyor bir yerde. Yaratılan atmosfer, korku ve çürüyen dünya, kabus gibi bir varlıkla bütünleşir, böylece HPL izleklerinin derli bir halini görmüş oluruz. Machen, Dunsany, Poe gibi ustalardan esinlenildiği malum ama kozmik tekinsizlik daha çok Maupassant'dan geliyor, Horla'dan. HPL'nin Edebiyatta Doğaüstü Korku metninde detaylar mevcut. Öncesinde folklor ve mitler var tabii; Lovecraft dedesinin kütüphanesini yalayıp yutarken eski zamanların anlatılarını ve efsanevi canavarlarını hayal dünyasının bir parçası haline getiriyor. Salem gezilerinde gözünün önünde canlanan görüntüler bir diğer kaynak. Margaret Murray'in cadılığın tarihiyle ilgili bir metninden çokça etkilenmesi, cadılık mezhebine inanırken buna ırkçılığı da eklemesi, korku duyulacak bir ötekinin yaratılmasına katkıda bulunmuş. Büyüdüğü ortamın ve edebi yönelimlerin etkisi de mühim; 18. yüzyıla takılıp kalmış bir İngiliz edebiyatı geleneğinin hüküm sürdüğü zamanlarda doğuyor HPL, etkilenimi sadece edebiyatla sınırlı değil, kıyafetlerinden tavırlarına kadar bu büyülü yüzyılın etkisinde. Züppeliği geçmiş zamanın parlak günlerine öykünmesinden kaynaklanıyor, Pope'un ve döneminin sanatçılarının Arap romantizmine eğilmeleri de başka bir kapıyı aralıyor. Kendi zamanının şairlerini takip ettiği söylenemez: "Kendi yüzyılından kaçmak için duyduğu güçlü isteğin T. S. Eliot, Ezra Pound ve Frank Lloyd Wright'ın eserlerinde görülen modernizme, yeni edebi, sanatsal ve mimari atmosfere neden ilgi duymadığını açıkladığını iddia ediyordu." (s. 35) Kendi çağında göçmen dalgalarının ardı arkası kesilmiyordu; dünyanın her yerinden bu yeni dünyaya gelen insanlar, HPL gibilerinin ödünü koparıyordu. Robert E. Howard da bu göçmen dalgasıyla gelen insanların yabancılığından, tekinsizliğinden oldukça çekinen ve yabancılığı öykülere dönüştürebilen bir diğer yazar, Çinli küçük adamlardan çok korkarmış.
Kronolojik bir anlatı değil Poole'unki, zamanlar arasında atlamalar yaparak argümanlarını sağlamlaştırıyor. Takip etmesi oldukça keyifli. Örneğin King'in Diriliş nam kitabını anıyor ki yerinde; romanın sonlarında insanların gittiği yer ve yaratıklar, HPL evreninden fırlamış gibidir, zaten King'in Lovecraft'i birçok yerde övdüğü malum. Pacific Rim'deki boyutsal işler ve yaratıklar keza. Bütün bunlar, varlıklarını biraz da August Derleth'e borçludur, Derleth, "Cthulhu Mitosu" nam bir oluşuma önayak olup HPL'nin bütün eserlerinin basılmasını sağlasa da işi biraz katakulliye getirmiş bir HPL hayranı olduğunu söylemek mümkün. HPL, yasal mirasçısı olarak R. H. Barlow'u belirlemiş ama Derleth, Barlow'u zorla devre dışı bırakıp Lovecraft'in mirasına zorla konmuş. Detayları var, ilginç bir hikâye. S. T. Joshi'yi de bu araştırma sayesinde öğrendim, bu Hindu genç -tabii artık yaşlı- sayesinde Derleth'in Lovecraft'ini okumaktan kurtulup yazarın bütün mektuplarına ulaşabilir hale gelmişiz. Türkçeye çevrilmiş değil bu mektuplar, henüz. Otuz bin mektuptan bahsediyoruz, basması kolay değil. Neyse, Joshi biraderin başardığı işler ve Lovecraft araştırmaları da ayrıntılarıyla anlatılmış. Adamımız edebi bir ikon haline getirilen HPL'nin bütün etiketlerinden kurtulmasını sağlamış, bu bile başlı başına bir olay. "Edebi bir ikondan fazlası olan Lovecraft modernizmin korkularına değinen bir dehşetin üslubunu biçimlendiren ve ileride postmodern diye adlandırılacak şeye gözünü diken bir kültürel antolojidir. (...) Lovecraft fiziksel dünyadan daha az gerçek saymadığı kendi hayal dünyalarında, morfin, afyon ve içkinin yardımına rağmen Poe'nun hiçbir zaman ortaya çıkaramadığı boyutta bir hayal gücü bulmuştur." (s. 50) Aralarında koca bir altmış yıl ve farklı tarihsel olgular var, Lovecraft'in çağı kesinlikle çok daha korkunçtu. Poe'yu sekiz yaşındayken okumuş HPL, korkunç bir havai fişek gösterisinin ortasında kalmış gibi hissetmiştir bence. İlk öykülerini Poe'nun etkisinde kalarak yazdığı söyleniyor, bir yorum yapamıyoruz çünkü bu öyküler bulunamamış. Çocukluğun belirsiz zamanlarından birinde kaybolup gitmiş, üzücü. Bir diğer kaynak da Bierce. HPL'nin dedesi, Bierce okuyup hikâyeleri sözlü bir şekilde HPL'ye aktarmış olabilirmiş, Poole'un varsayımı.
Aile. Whipple Phillips, HPL'nin anne tarafından dedesi. Üç yaşındaki çocuğa kaybolmuş kentlerle, harabelerde musallat olan zebanilerle dolu öyküler anlata anlata çocuğun daha fazla hikâye öğrenmek için deli gibi okumasına yol açmış. Okulla arası pek iyi değil, "Hıristiyan sürüye sempati duymadığı için Pazar Okulu'ndan şutlanması" ilk aykırılığı olarak ortaya çıkıyor. Okula Arap kostümü giyip gitmesi, dedesi gibi annesinin de oğlunun ilginç şeyleri okumasına önayak olması ilginç ayrıntılar olarak öne çıkıyor. Hepsini alamayacağım, değişik bir çocukluğu olmuş HPL'nin. Ailesindeki ölümlerden ve mezarlıklara yaptığı gezilerden, "belli belirsiz bir dehşet ve zebanilerin tuhaf havası" dediği sezgiler çıkarıyor, henüz altı yaşındayken ve Poe'yu okumamışken. Annenin Viktoryen dünyanın yorumu yüzünden çarpıtıldığını söylüyor Poole, yeni bir bakış açısı getiriyor. Belki oğluna sevgiyi öğretmemiştir de istediği her şeyin peşinden koşmasını sağlamıştır, bu da büyük bir şeydir.
Delilikten mustarip babalar ve özgürlüğüne düşkün bir anne, Lovecraft'in psikolojisini oldukça etkilemiş. Babalarından birinin cinsel bir hastalık yüzünden ölümünün üstü aile tarafından kapatılmış, ölüm şekli o devir için büyük bir skandal ve HPL'den de gizlenen bir şey bu, gerçi HPL'nin sonradan bu mevzudan haberdar olduğu söyleniyor ama bilinmezin içinden bir şeyler yaratmak böyle zamanlarda zirveyi görüyor. Koyu bir huzursuzluk bu; hayatımın en belirsiz zamanında en iyi öykülerimi yazdığımı söyleyebilirim. Lovecraft kralını yapıyor tabii bu işin. Neyse, bazı öykülerin izini HPL'nin yaşamındaki önemli dönüm noktalarında bulabiliriz, mesela sekiz yaşındaki HPL'ye hediye edilen kimya seti. Adam, evinin mahzenini "çılgın bir bilim adamının mahzeni"ne çevirecek aygıtlara sahip olmuş ve deneyler yapmaya başlamış. Herbert West sanırım bu zamanlarda kurgulanan bir karakter. Aslında eklektik bir durum var ortada; Hawthorne, Poe, kimya, astronomi ve benzeri pek çok şey, çok yakın zamanlarda HPL'nin hayatına girmiş. Poe'nun Arthur Gordon Pym'iyle deliliğin dağlarına giden araştırmacılarımız aynı zamanlarda ortaya çıkmıştır, sanırım.
Oldukça detaylı bir araştırma, yazacak sekiz milyon şey daha var ama HPL'nin iyi okurları için satır aralarından çıkacak detayları bırakıyorum. Duvarlardaki Fareler'in belirişi, sadece bir örnek. Tekrar tekrar okunur, huşuyla. Büyük yazarın önünde saygıyla eğiliyorum, hay yaşa be Lovecraft, can Lovecraft, dost Lovecraft! On dört yaşımın güzelliği, geri kalan ömrümün de.
Yanıtla
7
1
Destekliyorum  1
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Lanetlenme Oyunu
Barker'ın ilk romanı olmasına rağmen sıkı. Öykülerindeki gore işler, pornografik cinsellik, ne varsa burada da var. Barker yarattığı dünyaya güzel sıkıştırıyor bunları, atmosferi derinleştiriyor, sanırım böylesi bir açıklık sağlıyor korkunun onca katmanını. Bir de imgesel anlatım giriyor araya, vahşet sahnelerini yazan bir şair olup çıkıveriyor Barker. Denk gelirse alıntılarım.
Bilinmeyen Bölge, ilk bölüm. II. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru, Rusların Varşova'yı işgal ettiği zamanlar. Hırsız, üç aydan sonra kaosun hüküm sürdüğü şehre alışıyor ve yıkıntılar arasında ne bulursa satıyor, tam bir ölü soyucu, akbaba. Dehşetin resmini olduğu gibi çiziyor Barker; "bedenin ve ruhun en derin sırları" açığa çıkıyor. "Bul karayı al parayı" oyunu için üç kova ve bir bebek kafası kullananlar, oğlan kerhaneleri, hayvan ve insan dövüşleri, yıkıntının ortasında Faust oynayan bir deli/aktör, para karşılığı kesilip parçalanan kadınlar, işgalci ordunun tecavüz ettiği kadınlar, acı çeken kadınlar... Tam bir insan sirki, ölümün kol gezdiği topraklarda insana dair ne varsa ortadan kayboluyor ve ortaya çıkıyor. Hırsız böyle bir ortamda cebini doldururken Mamulyan'dan haberdar oluyor, büyük kumarcıdan. Oynadığı her oyunu kazanan bir adam, bulunmamak için esrar perdesiyle örtülü. Hırsız, Vasilyev adlı bir askerden adamın varlığını öğreniyor ve onu bulmak için günler boyunca çabalıyor. Buluyor da. Mamulyan'ın "Hacı" dediği Hırsız, bu efsanevi adamla masaya oturuyor.
Sığınak, ikinci bölüm. Nestroy'dan alınan epigrafta Şeytan'ın var olan en kötü şey olmadığı söyleniyor. Yalnızca bir iş adamı o, olması gerektiği gibi. Düşünüyorum, gerçekten de herifin kuralları belli. Dört yol ağzında yaptığı anlaşmalar adildir, en azından şartlara uymayan hep insanoğlu olmuştur. Yoksa çalışma prensibine sıkı sıkıya bağlı olan Şeytan'ın yamuk yaptığı pek görülmüş şey değildir. İstediğin şey onda varsa ve o şeyi gerçekten istiyorsan, şartlara uyacaksın. Bu mevzu Whitehead'in durumunu özetliyor.
İkinci bölümde Marty Strauss'la tanışırız, esas oğlanla. Altı yıldır hapiste, kumar bağımlılığının sonucu olarak başarısız bir soygun girişiminin sonucu. Hayvan gibi çalışıp vücudunu geliştirmiş ve Charmaine'le boşanmasının ardından işleri yoluna koyup koyamayacağını düşünüyor. Burada biraz durmam lazım, ayrılmaları biraz acı. Marty çok derinlikli bir insan değil ama Charmaine'i gerçekten
sevdiği, özlediği anlaşılıyor. Yıllar boyunca hapishanede kendisini ziyaret eden Charmaine'in boşanma teklifiyle geldiği gün: "Hayır, diye düşündü Marty. Seni tanımıyorum. Bir zamanlar belki, ki bundan da emin değilim ama tanıdığım farklı bir sendin ve Tanrım, onu özlüyorum." (s. 47) Elliott Smith'in annesiyle ilgili yazdığı şarkıyı anımsıyorum, Marty'nin acısını anımsıyorum, çok ince bir detay ve herkese bir şey ifade etmeyebilir ama... Vurucuydu.
Bunlar olurken Toy ortaya çıkıyor bir gün, Whitehead'in sağ kolu, yaşlı bir boksör. Marty'ye şartlı tahliye olabileceğini ama yapması gereken şeyler olduğunu söylüyor. Bay Whitehead'in, dünyanın en zengin adamlarından birinin korumalığını yapması karşılığında özgürlüğüne kavuşabilir Marty ama malikaneden hemen hiç ayrılmayacak ve Whitehead ne derse onu yapacak. Aslında biraz American Gods'ı andırıyor mevzu. Neyse, Marty kabul ediyor ve zengin herifin evine gidiyor, işine başlıyor. Ev ahalisiyle tanışmacalar, Whitehead'in adamlarının burun kalkıklığı anlatıyı biraz sulandırıyor, bağları gevşetiyor ama gerçeklik yanılgısına katkı sağlaması açısından iyi.
Avcı köpekler bahçede tehlikeyi bekliyor, bir şeylerin huzursuzluğu ağır. Whitehead bir şeylerden korkuyor ve otuz yıllık yardımcısı Toy'dan yardım istiyor. O sırada Whitehead'in şirketleri dünya çapında değer kaybediyor, sanki şans terse dönmüş gibi. Marty formunu korumak ve olası tehlikelere karşı hazır olmak için malikanenin bahçesinde durmadan koşuyor ve bir gün Carys'i görüyor, Whitehead'in kızı. Psişik bir arkadaş kendisi, diğer karakterlerin bazılarında göreceğimiz özelliklerden biri Carys'te. Babasının yanında, güven içinde yaşıyor ama annesi öldükten sonra babasıyla girdiği ensest durumlar var, bir de babasının sağladığı esrarla -kokain de olabilir- durmadan uçuyor. Garip durumlar var yani, Martys anlamaya başlıyor yavaştan ve bir gece saldırı gerçekleşiyor.
Son Avrupalı/Mamulyan, Anthony Breer'ın yanına geliyor, Breer kendini asmaya teşebbüs ettiği sırada. Aralarında tutulması gereken bir söz var, Breer, Mamulyan'ın emrine giriyor. Yağ tulumu bir herif Breer, sadist ve Jilet-Yiyici. Gerçek anlamda. Onun gücü bu. Whitehead'in malikanesini basıyorlar, köpekleri öldürüyorlar ve köpeklerin yaşama döndüğünü gören Marty, kafayı kıracak gibi oluyor. Toy'un da evini basıyorlar ve Barker, anlatısının eklektik yapısını ortaya koyuyor. Carys'le Marty'nin sevişmeleri ve Mamulyan'ın Carys'in zihnine girdiği anlar oldukça ilginç, konudan konuya atladım ama anlatmam lazım. Seks yaptıkları bölüm tam bir şölen, karakterlerin hiç görülmeyen yüzlerini yansıtmak aslında zor bir iş ama Barker muhteşem bir şekilde kotarmış bunu. Zihne girme bölümleri de oldukça iyi, tam bir cümbüş. Ben aslında Toy'un karısının öldürüldüğü bölümdeki korkuyu anlatacaktım, anlatayım. Toy, karısıyla gayet normal bir şekilde konuşurken yere damlayan bir şey duyar, yatağa uzanmış olduğundan dönüp bakmaz. Karısı yatağa girer, çarşafı üzerine çeker ve yapış yapış bir şeyin sesi gelir. Toy bir şeylerin yanlış olduğunu anlar ve aniden arkasına döner. Karşısındakinin karısıyla ilgisi yoktur, derisi yüzülmüş bir bedendir artık o, kasları ve kemikleri ortadadır. Evden kaçması ve Jilet-Yiyici'den ucu ucuna kurtulması, dehşet dolu atmosferin etkisini uzatır. Barker'ın anlatıcılığı muhteşem, gerçekten korkutucu.
Eh, anlaşıldığı üzere Mamulyan'ın nekromansi özelliği var, zihinlere girebildiğini de söyleyebiliriz. Yüz yetmiş yaşında olduğunu da söyleyeyim, 1811 civarında kurşuna dizilecekken son anda kurtulan bir asker o, keşişin tekiyle karşılaşınca keşişin Antik Yunan yazıtlarından bulduğu bir kadim öğretiyi ele geçirerek yaşamı kontrol etmeyi, yaşam vermeyi ve almayı öğreniyor. Hırsız/Whitehead kendisini bulunca -ya da tam tersi- onunla bir anlaşma yapıyor ve dünyayı birlikte yönetmek için yıllarca birlikte yaşıyorlar ama Whitehead kendi ailesini kurunca yan çiziyor, şutluyor Mamulyan'ı. Mamulyan kendisine ait olanı almak için geri dönüyor falan. Gerisi bir dünya kovalamaca, ölüm, dökülen bağırsakların şiirsel ritmi, nefis bir gerilim.
Barker'ı ilgiyle okuyorum, her seferinde ödümü koparmayı başarıyor.
Yanıtla
1
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Şu Bizim Kırılganlığımız
Patolojik olanı değil, nefes almak gibi bir kırılganlık. Borgna yaşamın pek çok bileşenini başlıklara ayırarak periyodik olarak inceliyor kırılganlığı; yaşlılık ve ergenlik, dostluk ve aşk, melankoli ve sevinç, ne varsa. Girişi de güzel: "Dünyada hâkim olan sloganlar kırılganlığı, gereksiz ve köhne, ham ve hastalıklı, sağlamlıktan ve anlamdan yoksun bir şey olarak görüyor; oysa kırılganlıkta duyarlılık, incelik, haysiyet ve bitkin bir nezaket, dile getirilemeyen ve görülemeyen şeylere dair bir sezgi bulunuyor ve bunlar, başkalarının ruh halleriyle, duygulanımlarıyla, varoluşsal tarzlarıyla daha kolaylıkla ve şevkle özdeşleşmemizi sağlıyor." (s. 7)Kırılganlığın güçsüzlük olarak bilinmesi kırar, bu bir. Kırılganlıkta sezgiler var ve bu sezgiler önemli ölçüde yönlendirici. Birini biçimleriz, kurarız ve o artık bizim imgelemimize aittir, sezgiler olmasa bu ölçüde bir kurmaca ve yakınlık da olmayacaktı. Simmel diyordu, kırılmak diye bir şey olmasa sevgi ölü doğar. Sevginin bir boyutu bizdekidir, kendi oluşturduğumuzdur ama karşı tarafta tahmin edilebilir -ama sezgilerle görmezden gelinen- bir yıkım ortaya çıktığında... Kırılmak tam budur; kurmacaların uyuşmazlığı. Başkalarının kendilerini kurmasıyla bizim onları kurmamız arasındaki korkunç boşluk, sanki orada hiç olmamış gibi silinen kara nokta, ilişkinin bütün geriliminin yüklendiği bilinmeyen alan, kırılmanın doğduğu yer.
Borgna, kırılganlığı hayatın bir parçası olarak görür, ontolojik bir köken. Fenomenolojik olarak kırılganlık pek çok açıdan ortaya çıkabilir; duygulanım, durum ve kırılgan olmaktan başka şansı olmayan şey. Her şey; neşenin çekinceli doğası, gözyaşının gizlenmeye meyli, sessizliğin suçu, sesin gürültüsü. Kırılganlığı bütün açıklığa rağmen anlaşılamamanın orta yerine oturtuyorum. Öyleliğin bir arıza olarak hissettirilmesi, nedeninin sorgulanması, en yakındaki tarafından. Kırılmak budur. "Yardım görme gereksinimimizin tanınmaması" der Borgna, kişiliğimizin aradaki o kara boşluğa çekilmesi, hiç istememize rağmen. Tamamen ortadan kaybolsun istemeyiz, varlığı ilişkinin sürmesi için gereklidir ama bazen oraya sürükleniriz, bazen sürüklenmemek için yalvarırız, bazen ansızın orada buluruz kendimizi. Öbür ucun kendi acıları vardır, sürükler. Yapacak bir şey yoktur, güzel bir manzaraya yürür gibi sürükleniriz ve geriye dönmek için bilinen dünyanın/kendimizin sıcak topraklarına dökülürüz. Boşluk kaybolur, her şeyle birlikte. Gürültülü bir çöküş; sözcüklerin imlediği bir anlaşılırlığı arayış. Sözcükler iyi gelir, bazen. Yarattığı pırıltılar her yerden görülürse. Görülmezse sessizlik. Borgna, dinlemek için susmak gerektiğini söyler. Sanırım beni en çok öfkelendiren şey bu; susulmaması. Sürekli bir saldırı. Birkaç sözcükle bağlanabilecek uçların tek bir yöne doğru, durmadan uzaklaşması yine anlaşılmamanın kırıklığını taşır ama bu kez biraz öfkeyle; bilinçli bir uzaklaşmadır bu, susturmak için. Bu durumda sessizlik de kırılgandır, sözcüklerin oluşmasına izin verilmiyorsa sessizliğin oluşmasına da izin verilmez.
Sanırım tek bir kişiden susmasını istedim şimdiye kadar. Konuştukça boşluğu doğuruyordu ve bunu anlamıyordu. Daha yalnız hissettiğim bir zaman bilmiyorum. Borgna'nın alıntılarını taşımak isterim: "'İçimde gitgide derinleşen bir sessizlik var. Hiçbir şey ifade edemedikleri için yorgunluk veren sözcükler sessizliğime çarpıyor.'" (s. 15) Kendimizi ve başkasını tanımak için gereksiz sözlerden kaçınmamız gerektiğini söylüyor Borgna, çok az sözcükle bir yakınlığı çoğaltabiliriz. Başka bir sessizlik de korunma sessizliği, belki de karşıdakine verilen ikinci kez düşünme şansı. "Sessizliğin nedenlerini sezmeye çalışmalı, sessizlik karşısında asla sabırsızlığa kapılmamalı ve ona acelecilikle saldırmamalıyız." (s. 15) Bazıları bu sessizliğin çok yorucu olduğunu söyler. Kendi yorgunluklarını her şeye sindiren insanlar. Üzülüyorum; o sessizlikteki kırılganlığı ve sessizliği gerektiren tedirginliği görmüyorlar. Çekingenlikte de aynı durum var ve muhteşem bir şekilde anlatılmış: "Yara ve zarar almış çekingenlikten geriye ne kalır? Zaman zaman hiç onarılmayan ve yarası kapanmayan yıldız kalıntıları, kanayan kıymıklar kalır." (s. 17) Borgna, psikanalizci kimliğine başvuruyor yer yer, çekingenlik bölümünde özellikle. Ergen psikolojisi açısından çekingenliği anlatıyor, yaşlılığın kırılganlığını da yalnızlık ve depresyon üzerinden inceliyor.
Sevinç. Rilke'den alıntılar. Mutluluğun tersinin olup sevincin tersinin olmaması. Bilirsiniz; maniye yakın bir duygudur sevinç. Parlar, her şey daha bir renklenir. Müthiş bir duygudur, toplama kamplarında bile duyumsanmıştır, Borgna'nın alıntıladığı mahkumların günlüklerinde görülebilir. Logoterapiyi buna yakın görüyorum, sanırım anlamın olduğu yere yakın bir yerde ikamet ediyor sevinç. Çiçeklere bakınca güzelliğin, doğanın, pek çok şeyin anlamı ortalık yerde geziniyor, anlar içinde bundan daha an olanı yoktur sanırım. Anın yitip gitmesinden doğan hüzün gelebilir ardından, üzülmeye gerek yoktur ama bir o kadar da vardır, ikisi birbirinin etrafında dönerek yaşamı oluşturur. Hüzün, sevinç gibi, insanın çok derinlerinde bir yere aittir ve ruha neyin yittiğini anlatırken fısıldar, sessizdir, çoğu kez anlaşılamaz ama geride bıraktığı dünya en az sevincinki kadar parlaktır, belki biraz daha farklı tonlara kaymıştır ama mavinin de kendi güzelliği vardır. Yaratıcı güzellik, acının güzelliği. Uçları umudunkilere dokunur, her şeyin olabileceği umudu. Acı değişebilir, ortadan kaybolabilir ve tekrar belirebilir. Mutluluk bir an, umut koca bir sonsuzluk. "Yıldızsı arkadaşlıklar" sürmeye dayanıksız olsa da bellekte sonsuza kadar var olacağının umut edilmesi, onların kırılganlığını azaltır. Bu tür arkadaşlıklara inanmak istiyoruz Borgna'ya göre, belki belleğin sürüp gitmesi için temel noktalar oldukları için, belki de sadece bir güzelliği sürdürebilmek için.
Kırılganlıkları çeşitliyor Borgna; hastalıklar, hasta beden, delilik, istemli ölüm, ruh, ergenlik, yaşlılık, mistisizm, kadın kırılganlığı, erkek kırılganlığı... Tek bir şey aklımda: "Ayırt edilmesi kolay olmayan elle tutulmaz, karaltılı ve uçup kaçıcı ışıltılı izleriyle günlük hayatımızda her gün yanımızdan geçen insani kırılganlıklar da vardır." (s. 50) İnsan merak ediyor bu kırıkları, anlamak istiyor ve soruveriyor, öylece. Omuzluyor, başkasının kırığını taşımak istiyor. Sınırını aşıyor, anlayıp bırakıyor veya başka bir biçimde dokunuyor ama mutlaka dokunuyor. Seviyor, aşık oluyor, "o şeyi" bir parçası haline getirmek istiyor. Bütün kırılganlığa rağmen. Bu, ruhumuzun -kara güneşin altında olsa bile- biricik sevinci.
Yanıtla
4
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İnsanlık Komedisi
Saroyan'ın bu her şeyin bir parçası olan mahvını çok da eğik olmayan bir baş ve dudağının kenarında bir kıvrık gülümsemeyle karşıladığını düşünüyorum, en azından zaman içinde. Hemen bir imge: Dalga kayalarda parçalanıyor ve geri çekiliyor, tekrar parçalanmak için. Bir kezi de mahveder ama iki kadar değil, ömür uzun olsa üçü, dördü de bulurdu, denizi severdi bence Saroyan. Bir yerde biri demişti, denizde bir nevi hakikat var. Saroyan gerçeği olduğu gibi arıyor, basitlikle. Yaşamın çok derinlerinde bir yerde dalgaların basitliği var gibi geliyor bana; eğer her şey gerçekten yaşanıyorsa, insan biliyorsa. Bilmiyorsa yurtsanan, kuyut bir kara su. Ne karanlıktır o, hiçbir şey görülmez. Yüzeyi parıldar, yanıltır. Bir aralanma: Saroyan parmaklarıyla aydırıyor. Kendi adıma, ben benim için olması gerekeni buldum Saroyan'da. Bu berraklığı özlediğimi fark ettim. Kısmen Vonnegut ve Brautigan'da, çokça Fante'de bulduğum bir şey var; Vonnegut her şeye rağmen insana güvenen bir serbest düşünür. Brautigan, hüznün bakır çiçeği. Fante, olduğu gibilik. Saroyan'ı nereye oturtacağımı bilemiyorum ama bu üçlünün yanına dördüncü olarak yerleşecek, kesin. Birbirine karışan akışlar.
Saroyan'ın ailesi Bitlis'ten ABD'ye göçüyor, California'ya. 1908'de Saroyan doğuyor, babasının ölümüyle birlikte yetimhaneye veriliyor ve beş yıldan sonra kardeşleriyle birlikte annesine kavuşuyor. Eğitim sistemine uyum sağlayamıyor ve pek çok işte çalışıyor. Bu hikâyeyi biliyoruz aslında, Carver'a kadar pek çok örneği var. Sabrının sınırındayken bir öyküsü yayımlanıyor, sonra diğerleri. İlginç noktalardan biri, Saroyan'ın 1939'da kazandığı Pulitzer'ı reddetmesi. Eserinin diğerlerinden ne daha iyi, ne daha kötü olduğunu düşünüyormuş. Aziz Gökdemir'in açıklamaları da iyi; MGM, Saroyan'dan bir senaryo istemiş ve Saroyan bu metnin senaryosunu yazıp göndermiş. 1944'ün "En iyi orijinal öykü" Oscar'ını almış Saroyan ama filmin savaş hizmetinde kullanıldığını görünce -senaryo da asıl metnin pek uzağına düşmüş- şirketten aldığı parayı tazminatıyla birlikte geri verip metninin haklarını geri almak istemiş, MGM buna yanaşmamış. Saroyan kendini eleştirmiş sonradan. Filmi izlemek lazım oldu şimdi.
Odağın sürekli değiştiği bir anlatı bu, birkaç karakter üzerine birkaç bölüm. Toplamı savaşın tüm hızıyla sürdüğü ve aklın sürekli uzaklarda olduğu, yine de küçük bir kasabanın tam ortasına yerleşmiş devinimin yalınlığını taşıyan bir dünya ediyor. İsimler sembolik, bu döngünün çağlar öncesinin anlatılarının sürdüğünü anlatmak için belki. California'nın Ithaca kasabasında yaşayan Ulysses Macauley adlı çocuğun gözlerinden bakarız ilk. Dört yaşında bir çocuk Ulysses, bahçesindeki sincaplara bakınca küçük bir mucizeye şahit olduğunu düşünecek kadar sihirli bir dünyası var, hele geçip giden trene el sallarken kendisine küçülüp yok olana kadar el sallayan zenciyi görmesi tam bir büyü. Ait olduğu yere döndüğünü haykırır adam, evine gittiğini söyler, Ulysses için o zamana kadarki yaşamının en büyük hadisesidir bu. Pırıl pırıl bir aklın sadeliğinde gündelik olayların mucizelere dönüşmelerini incelikle anlatabilecek bir yeteneğe sahiptir Saroyan, sırf bu yüzden büyük bir yazardır.
Abi Homer, onlu yaşlarını ortalamaya yakındır ve o da güneşin, toprağın, ağacın ve bulutun etkisi altındadır. Bisikletiyle oradan oraya dolanır, savaştaki abisi Marcus'u özler ve kız kardeşi Bess'in piyano çalmasını sever. O da el sallar, asker dolu kamyonlar önünden geçerken askerler de ona el sallar. Belki çoğu geri dönmeyecek ama bir çocuğa dokunmak, onun tarafından hatırlanmak da bir nevi ölümsüzlüktür. El sallamak, zamanın coşkun ırmağında bir yere tutunmaktır.
Homer gündüzleri okula gider, geceleri telgrafhanede çalışmaya başlar. Saroyan'ın Amerikan toplumunu inceleme biçimidir bu; o günün dünyasını, insanlarını telgraflardan ve sosyal ilişkilerin rahatlıkla kurulduğu yapılarda görürüz. Okuldaki hadiseler, gençlerin vicdanlarını ve sosyal zekalarını gösterir. Telgrafhane daha ilginçtir; hayatını kaybeden askerlerin haberlerini Homer vermek zorundadır ve insanların acı dolu tepkileri sonucunda büyüdüğünü hisseder, kazandığı parayı ailesine vermesi de büyümenin bir başka yoludur. Savaş, çocukları erkenden, olması gerekenden çok önce olgunlaştırır. Kasabanın güzel insanlarının da bunda payı var, "insanlar her yerde bir" diyen telgrafhane müdürü Bay Grogan, ırkçılığı Homer için anlamsızlaştırır, okuldaki bir olayda da ortaya benzer fikirler çıkar. Saroyan, o dönemler için önemli konuları ustalıkla, cesaretle ele alır.
Anne Macauley, çocuklar için yaşamın anlam katmanlarını açan bir kadındır. Eşini kaybetmiştir ve çocukları onun her şeyidir. Homer'a olgunlaşmanın yalnızlığını, Ulysses'e küçük mucizeleri öğreten odur. Eşinin hayalini gördüğü olur, yaşamına devam eder. Marcus'un dönüşünü bekler, yaşamın sunduklarına tamamen açık olduğu için ihtimaller onu yıkmaz, her şeyi ağırbaşlılıkla kabullenir. Ölüm ailenin başına çöktüğü zaman da vakurdur, yaşamaya değer bir şeylerin varlığı her zaman yanı başındadır.

Yaşamın acılığına karşı sadece yaşayarak mücadele edileceğinin anlatısıdır bu. Kırılgan bir incelik, her an sorgulanabilir bir dünya. Kurduğu dünyada yenilgiye yer vermiyor Saroyan, yaşamın belirsiz çizgilerini görünür hale getiriyor, yaşamanın başlı başına bir zafer olduğunu duyumsatarak.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aşk Yaşama Çok Uçuk
Amor omnia corrumpit
Tersten başlıyorum. Aşk her şeyi mahveder. Bunu bir izlek olarak elde tutalım ve aşkın basitliği nasıl darmaduman ettiğini, dünyaya fırtınalı bir sudan baktırıp her şeyi kırdığını görelim ama öncesinde Ali Teoman'ın bünyemde yarattığı karmaşadan konuşmak isterim. Öyküleri berraktır, sözcükleri parçaladığını pek görmeyiz ama yazına dair hiçbir koda acımaz. Yazar, okur, zaman, mekân, bunları eğip büker, katmanlı metinler ve karakterler oluşturur, okuru sürüklemez de elinden tutup istediği yere götürür. Zorbalık hiç yoktur, usul usul yürünür. Zaman parçalıdır, oradan oraya atlanır. Zaman düzdür, bu kez karakterlerin dünyası parçalıdır. Farklı teknikleri müthiş kullanır Teoman, anlatısını zenginleştirir. Kurmacada ne yapılabiliyorsa yapar. Son öykü, Yitik Bir Yazar İçin Pentimento mesela, Şimşek'in Leopold'un Sabunu adlı uzun metninin kaynağı gibidir ve hoşuma gitmeyen bir biçimde kıyaslama yapmam gerekirse çok daha iyidir. Oyunlar tezgaha konmaz, Cem Akaş'ın sergileyiciliği Teoman'da yoktur. Teoman'da çok özel bir şey vardır; gerçeğe yaklaştığı ölçüde bilincin her şeyi parçalayıcı yapısına bürünen yazın.
Öyküler de sıkı. Teoman'ın duyarlılıkla ele aldığı konular günümüzün dünyasında -akarlığında diyeyim- aslında derinleşmeden içinden çıkılamayacak şeyler ama derinleşmek zahmetli iş. Yüzeydeki karakterlerin meseleleri, bu.

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ölümümden Sonraki İlk Gün
Kişi ölmeden önceki anlarını biliyor, oradan başladığına göre. Belki de ölmüştür, öldüğünü bilmiyordur. Sabaha varmayacak bir gece, yorgunluk, kaygı, babayla ilgili görülen kabuslar, ölünce biteceği düşünülen rüyalar, geçmiş zamanın hayaletleri yakayı bırakmıyor ve kişi kurtulmak istiyor, New York'tan, Sarah'dan, O'na dönmek için. Yakınlık'takine benzer bir kurgu ama orada ölen yoktu, burada da henüz yok. Kişi ölecek, ölmeseydi uyandığı gün Brüksel'e dönüp yeni bir hayata başlayacaktı ama öldü. Ölmeden önce Sarah'nın nerede olduğunu merak ediyordu, yatağın diğer tarafı boştu ve o günden sonra boş kalacaktı.
O kim, kişi kim, neler oluyor, kişinin anlattığı kadarını bilerek ilerliyoruz. Karanlıkları dağıtmak istediği ölçüde görüyoruz, yavaş yavaş.
Kişinin kendisini nasıl kurduğunu görebilmek için düşüncelerinde gerilere gideriz; babasının ölümünü kurgulaması, Sarah'yla yaşadıklarını, pek çok zamana ve yere. New York'un göz boyamaktan ibaret olduğu ve Avrupa'nın ağır köklerinin özlendiği ölüm anına dek. O, kişinin gelmesini bekleyecek, döneceğinden haberi var. Kişi, yazdığı eseri bitirmeye çalışacak, kendine sözü. "Her son, yeni bir başlangıçtır." (s. 11) Kişi elli yaşında ve gücü var, her şeyi değiştirebilir, kesin kararını verdikten sonra önünde hiçbir şey duramaz. Uçağa atlayacak ve yeniden başlayacak.
Sarah'yla uçakta tanışıyorlar, BM'de çalışan kişinin New York yolculuklarından birinde. Babasıyla ilgili yalan söylüyor kişi, II. Dünya Savaşı'nda ölen bir babadan duyulacak gurura ihtiyacı var, bir de her gün ölümü bekleyen kurmacasız babayı yalnız bıraktığını unutmaya. Sarah babasıyla hâlâ görüşüyor, bu da kişi için kendi yalanını yüzüne vuran bir ayrıntı ama vazgeçmiyor, ayrıntıları uyduruyor, belki bir başkasının hikâyesini çalıp kendisinin, babasının yapıyor. Çarpıtılmış gerçeklik dünyayı ve kişiyi biraz daha kirletiyor, yanında olmayı istediği insanlardan uzaklarda bir soluk alıyor. Yetersiz bir tane. Aradaki mesafeyi hatırlatıyor, zamanla ölçülemeyecek bir aralık. Görmek istediğimiz insanları görmeyi engelleyen şeyler ne kadar kuvvetsizdir aslında, eğer gerçekten isteniyorsa bunun önünde durabilecek ne var? Yine her şeyin kolay olması ümidine kaçıyorum ama bu da yaşama çok uçuk. Kişinin yarattığı mesafeler örneğin; sessizliğiyle O ve Sarah arasında boşluk yaratıyor. Böyle bir boşluk bilinçli bir şekilde yaratılmışsa ilişkiyi çürütür. Simmel'i hatırlayalım, ilişkide karanlık noktalar varsa girdaba dönüşürler. Girdabın içinde dönüp duruyor kişi, nihai kararını verene kadar böyleydi. "Kaçtığım kişi aslında Sarah değil. Ben, kendimden kaçıyorum. Her zaman yaptığım gibi. Beni sevenlerden sonunda hep kaçıyorsam, bu onların kendi gerçeğime sızmalarından korkmamdandır." (s. 22)
Öldü.
Kendini yıllar boyunca kurduktan sonra yaşamı onun elinden çıktı, bir metin gibi. Yayılmasını ve okurda bıraktığı etkiyi görecek artık, kendisini ölü bulan Sarah ve Max, ilk okurları. Panikliyorlar ama kişi kadar değil. Ölümü bir başka yaşamın muğlak başlangıcı olarak görmeye meyilli, yatakta yatan ölünün kendisi olduğunu kabullendikten sonra. Kapıların içinden geçebiliyor ama bedeninden çok da uzaklaşamıyor, başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğünü anlayabileceği bir durum. Kendisinin de düşünmek için bolca zamanı var. Uyku haplarından iki tane almaması gerektiğini düşünüyor önce. Gece kalkıp iki ilacı da ağzına tıkarak uyumuştu, biri yeterliydi ama uykuya çok ihtiyacı vardı. Kalp krizinden sonra dikkatli olmalıydı ama olmadı. Ölünün kendisi olduğuna inanırsa ölüden bir farkı kalmayacağını düşünüyor, ölü bir başkası olduğuna göre bilinç biricik bir şey, bedenden bağımsız, düalist felsefeye gerek yok. Düşünce kendisini kurabilir, bedenden kurtularak. "Yabancı bir şehrin tam ortasında, gönül eğlencesi bir genç kızın yatağında yatan kim olduğu bilinmeyen bu cesetle hiçbir ortak yönüm olamazdı." (s. 37) O'nu bir daha kollarına hiç alamayacağını düşününce ölülüğüne geri döner, bedenine uzaklaşıp yakınlaşmalarla düşünür, geçmişindeki eylemlerini hangisine konduracağını bilemez ve sorgula(n)maya başlar. Zamanın diplerinden gelen pek çok anı, bunlara girmiyorum. Sarah'nın bu ölümdeki rolüne de pek girmeyeceğim ama tek bir şey söyleyeyim, onsuz yaşanamayacağı düşünülen kişinin gitmemesi için her şey yapılabilir.
Hayal kırıklıkları, gerçekleşmemiş hayaller, öz kurmaca olarak yaşam... Ölen bir kişinin ardından çevrilen son sayfa, iyi bir metin.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gözyaşlarımı Sileceği Gün
Üç yaşına doğru delireyazmış adam otuz beşinde, beşinde neyse o, hastanede aklı ve kanseri için yatıyor ama kanseri tartışmalı, aklından çok. Delirdiği söylenebilir, delirmişse pek bir şeyine güvenilmez ama o anlatacak, başka bir şeyi dinleyecek hal yok, yazıcısı gizemi çözmeye çalışır gibi gözükse de o da anlatıcısına uyacak ve anlatılan neyse onu kaydedecek. İki akış belirecek; anlatının kendi ve anlatının anlatıldığı zaman, hastane odası, hasta ve yazıcı. Parantezler bu ayrımda işi iyi yapıyor.
Kronolojik bir çizgide kurulan tarihi herkes aynı şekilde yaşamıyor, bunlara teknik olarak "güvenilmez anlatıcı" diyoruz ama bence "barbar" demek daha doğru; medeniyetimiz bu kronolojinin üzerine inşa edilmiştir ve barbarlar bu düzene uymazlar. Zamanları birbirine karıştırırlar, gerçekler üzerinde oynayarak kendilerinin kılarlar. Kurmacanın gerçeğe sızdığı noktadır bu, hikâyesini anlatan karakter anlatısını kurarken gerçeği kendisinin kılar, yavaş yavaş. "Kendinde-şey" geçer metinde, dünyayı anlaşılır kılmak için yığılmış onca bilgiden, algılanmış veya bir şekilde insanlaşmış bilgiden ayrı bir şey, tam bir kendilik hali. Kişi diyeceğim, kişimiz bu şeyi kendi bakış açısı haline getiriyor ve değiştirilemez, mutlak bir kendilik durumu yaratıyor. Okur dışarı taşacak gibi değil, takip etmek ve barbarlığın ulusalcılıkla birleşmesine şahit olmak zorunda. Anlatının tarihi bir arka planı var, savaş sonrasının çökük idealizminde var olmaya çalışan ÖBÜRÜ -baba- ve çocuğu, çocuğun aklının daha da parçalanmasına yol açacak ama zaten üç yaşında parçalı beyinli bir hava çalıyor, rüzgâr esiyor ve kırıntılar oradan oraya savruluyor. Bir odada, kaydedicinin önünde. Happy days, bir şarkıdan izlek, kurtarılmaya çalışılan bir memleket ve bir arada tutulmaya çalışılan bir zihin, bu güzel günlerin izinde kalmanın başat sebebi. Bir ezginin etrafına kurulan dünya, fırtınada kırılmamaya çalışan bir dal.
Vasiyetname yazıcısı da ansızın beliren bir izdüşüm. Bu Zaman Tarihi'ni yazmak için orada, yaratılıyor belki, anlatıcısının akli dengesinin yerinde olmadığını hemen anlıyor ve oturup yazıyor, çok normalmiş gibi. Kendisi normal değil anlamında. Şarkının nakaratının notaları verilmiştir, dileyen enstrümanla çalıp öğrenebilir ve melodiyi sayfalar boyunca kulaklarında taşıyabilir. Lazım da; barbar bir metinle karşı karşıya olduğumuz için, Oe yine otobiyografik cehennemini araladığı için, toplumun ve bireyin aynı çukurda boğulmasını izleyebilmek için, topyekun kırılmanın sesini bastırmak için lazım. Kanser içeride büyüyor, dışarısı çoktan çürümüş ve ölüme yaklaşmaktan başka bir şey kalmamış geriye. Öznellik de çürümenin kitabını yazdıramayacağı için keyfiliğin çok ötesine geçmek istediğini söylüyor Kişi, tarihini kendi kuruyor ve ÖBÜRÜ'nün sokak savaşında öldürülmemesi halinde BM'nin kendisiyle yakından ilgileneceğini söylüyor, yazıcı da BM'nin sekreterlerinden biri olabilir bu halde. O halde bir mahkeme kuruluyor, tek kişilik, kişiselin ötesinde bir tarihin sorgulanması çocukluktan itibaren başlıyor. Cinsellikten sonraki en büyük keşif, Kişi için. Morfin iğnelerinin meşruiyetinden şüphe duyurduğu ifadede kendini oluşturmanın gönendiriciliği var. "İnsan gelip çürümenin yüceliğini ve görkemini zedelemesindi!" (s. 20) Kişi, anlattıklarının gerçekliğinden emin değil, bunu kendisi de söylüyor ama anlatılanın gerçek olup olmadığını belirgin kılacak akli melekenin bu anlatıda yeri yok. Kişi doğruyu anlatsa bile yazıcının doğruyu yazdığından emin değil, bu belirsizlik en başta ortaya çıkıyor.
Babanın ÖBÜRÜ namını kazanması, Kişi'nin abisinin ölümündeki payıyla beliriyor. Japonlar geri çekiliyor -ki Güneş İmparatorluğu deyip çizgiyi çekmek lazım- ve babanın bir parçası olmaktan çıkıp doğduğu vadiye çekilmesi, annenin de babayı takip etmesi, abinin birliğinden firar edip öldürülmesi babanın adını siliyor. ÖBÜRÜ'nün yavaş yavaş delirmesini Kişi'nin lisedeki deliliği takip ediyor. Savaş sonrasında lisede okuyan Kişi, dayak yerken kesici aletiyle elini yarıyor ve kendi üzerindeki gücüyle herkesi korkutuyor, ucube diye bakıyorlar ona artık. Ucubelikten duyulan mutluluk, rahat bırakılmayı da beraberinde getiriyor. Paspal bisikletiyle intihar etmeye çalışması da aynı. ÖBÜRÜ gittikten sonra annesiyle evlenip birçok çocuk yapma fikrinin ardında ÖBÜRÜ'nün öldürülmesinin bedeli var, yeni bir başlangıca duyulan açlık. Kanserin belirsiz gerçekliği de böyle bir yaratının ürünü; yaratılacak başka bir şey kalmadığında ölümün getireceği yeniliğe sığınma.
Vadide gizli bir yaşam, Tokyo Üniversitesi'nde okumak için elden geçirilen İngilizce polisiyeler odaya çıkacak yolun taşlarını diziyor. Anneden aldığı kanı vücudundan atmak için kendini yaralamaları bitecek gibi değil, ÖBÜRÜ'nün izinden kurtulmak için annesinden de kurtulmak zorunda ama kan sürekli üretilir, bir kez oluştuktan sonra duracak gibi değil. Annenin defterindeki bir şiiri hoşlandığı kadınlarla sevişirken okuması, okumadan orgazm olmaması da bir diğer kurtulamayış. Hiç kendisinin olmamış bir Kişi, kanserini yaratıp kendisinin biricik nesnesi kılabilir. Anneye duyulan nefretin temelinde ÖBÜRÜ'nün kendilerini düşürdüğü durum, yol kenarında bulunup yenen patates artıkları var, abinin ölümü en başta tabii.
ÖBÜRÜ'nün ölümü ayrı kabus. Kendisini kapadığı ambarda durmadan yiyen, kilo alan adamın geçmişinde Çin'deki mücadeleden kaçış ve utancın getirdiği deliliğin sayısız yüzü var. Bu yüzlerden biri Kişi'nin taktığı gözlüklerin altında. ÖBÜRÜ, Mançurya'da savaştığı sırada bir güneş tutulmasını izlemek için biçimsiz gözlüğünü takar takmaz yıllar sonrasının Kişi'sinde, gözlerin anlamlandırdığı aynı dünyaya bakarız. ÖBÜRÜ'nün gözlerini Kişi'nin gözlerinden ayıran bir şey kalmaz, babanın öldürülmesine şahit olan çocuğun dehşetinin sahiciliğinde bu bakışın izi vardır. Babanın kan ve irinle dolu şeyinden akan sıvıyı durmadan silen çocuk ve en az kendileri kadar delirmiş güruhla birlikte, bir devrimin yakıcılığıyla kente gelen tayfadan bir tek çocuk/Kişi sağ kalır. Belki de yaşayan son bir parçadan başka her şeyi ölür demek gerek.
Çıldırmışlığın ağırlığını çeken, büyük bir metin.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir