Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Şehrin Katmanları
Yüzey. Ağaçlar, binalar, insanlar, toprakta gömülü altınlar. Katman. Şehrin kuşatıldığı zamanlarda altınlarını gömen köylüler, sığınaklarda felaketin geçmesini bekleyenler, dehlizlerde saklanmaya çalışanlar. Alt katman. Zırhlı askerler kapıları kırmak için koç başıyla saldırıyor, içeridekiler şehirlerini kimin ele geçirmeye çalıştığını bilmiyor. Atılan oklardan biri surların üzerinden geçiyor, kıyamet anında etrafına topladığı çocukları eğlendirmeye çalışan ihtiyarın böğrüne saplanıyor. Daha da alt katman. Sessizlik. Çayırlarda bir adam, bulutları izliyor. Bir altı. Toprak. Sessizlik.

Paris'in altı kat kat mezarlıkla, üstü de mezarlarını sırtlarında taşıyanlarla dolu. Radyo dalgalarının izini ilk salınımdan itibaren izleyebiliriz, birkaç ışık yılı uzağa kadar. Yaşayanların izini de toprağın derinliklerine kadar, belirli bir noktaya ulaşıncaya dek izleriz. Sonrasında boşluğun uğultusu. Jach, bu uğultuya kadarki süreci inceliyor. Dünyanın uğultusunu. Modern şehirlerden barbarlara yolculuk. Aslında barbarlardan barbarlara; kentleşme sürecinde mezarlıkların ve kutsal sayılan bölgelerin etrafında oluşan meskenler su kaynaklarıyla birleşti, böylece felsefenin ve sair uğraşın doğduğu alanlar ortaya çıktı, barbarlıktan medeniyete ölülerin ve evrensen çözücünün omuzlarında ulaşıldı. Birileri bu düzeye daha önce geldikleri için gelemeyenleri kendilerinden ayırdılar. Medeniyet, ikiliklere çok şey borçlu. Rémi Brague'ın Avrupa: Roma Yolu nam incelemesini öneririm, bu metinle paralel okunursa Romalılığın ve Avrupalılığın aynı şey olduğu görülebilir. Neyse, Jach anlatısını ikinci tekil şahıs üzerine kuruyor. "Siz" gidiyorsunuz, görüyorsunuz, anlatıcı gözlemliyor ve öznenin yaptıklarını sıralıyor. Yine bir ikilik; devini ve sabitlik.

Bölümlenmiş bir anlatı: Kütüphane, Metro, Kafe, Cadde, Mahzen-Mezar, Barbarlar, Romalılar, Varış, Ayrılış, Uyanış. Mahzen-Mezar'da muhtemelen uyuyakalan öznenin Roma döneminden kalan kemiklerle dolu mahzenlerde bir savaşın arifesine uyandığını görene kadar günümüzün sokaklarında geziniyoruz, uyanışlar birlikte Romalıların ve barbarların ağzından iki farklı cephenin birbirlerine dönüşme aşamalarına şahit oluyoruz.

Jach, şehri ele alırken mitolojiden felsefeye, teknolojiden medeniyete pek çok konuda fikir yürütüyor, kurduğu bağlantılarla mekânı birçok açıdan üretiyor. Mutlaka okunması gereken bir metin, uğultuyu merak edenler için.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tolkien
Okuduğum üç biyografi arasında en kapsamlı olanı. Carpenter aylar boyunca Christopher Tolkien'ın evindeki belgeleri karıştırmış, J. R. R. Tolkien'ın kardeşi Hilary ile mektuplaşmış, C. S. Lewis'in mirasçılarının yardımıyla iki dostun birbirlerine yolladıkları mektuplara ulaşmış, J. R. R. Tolkien'ın birçok romanının elyazmasını barındıran Marquette Üniversitesi'ni ziyaret etmiş. İkinci ve üçüncü kaynaklara kadar indiği için Carpenter'ın kapsamlı bir biyografi kaleme aldığını söyleyebiliriz. 1976'da tamamlanan biyografi aynı zamanda Tolkien'ın ilk biyografisi.
Tolkien, biyografilerin edebi eleştirinin bir formu olarak kullanılmasını sevmezmiş, metinle yazarı birbirinden ayırırmış. Carpenter, Tolkien'ın ömrünün son zamanlarında çocukluk hatıralarına dair birkaç sayfa yazdığından ve eski mektuplarla evraklara açıklayıcı notlar düştüğünden yola çıkarak biyografisinin yazılacağını öngördüğünü söylüyor. Tolkien, biyografisini yazacak olan kişinin işini olabildiğince kolaylaştırmış. Edebi eleştiride bir değerinin olup olmaması, yazarın hayatının merak edilmesine bir engel değil, Tolkien ömrünün sonuna doğru hayran mektuplarının altında ezildiği zaman yaşamının merak edileceğini düşünmüştür. Metinlerine yansıyan benliği incelenirse kendisine dair pek çok şey bulunabilirdi ama dolaylı bir yol olurdu bu, sonlara doğru fikirlerini değiştirmiş olması kuvvetle muhtemel. Kırlarda geçen çocukluğu, annesinin ölümünden sonra kentin göbeğinde bir başına -bu bir başınalık yaşamı boyunca sürmüş- öğrenimini sürdürürken parasızlıkla mücadelesi, betonun, benzinin ve teknolojinin ortasında çektiği yalnızlık, yarattığı dünyaların parlaklığını ve uzak zamanların anıları olarak düşlediği her şeyin tarihçesini çıkarmadaki inatçılığının sebebi olarak gözüküyor. Bir şeyleri başarma isteği. Muhteşem üçlemesinin yazılmaya başlandıktan on yıl sonra yayımlanması, Tolkien'ın mükemmeliyetçiliği hakkında fikir veriyor. Metni tekrar tekrar kontrol etmek, hayran mektuplarının gösterdiği eksikleri veya çelişkileri gidermek derken Tolkien kendini 60 yaşında buluveriyor. Beklemediği bir şöhrete sahip olduktan sonra Silmarillion üzerinde çalışacağı zamanı bulabiliyor nihayet, seksen yaşında. Ömrünün yetmediğini biliyoruz, bu büyük eseri oğlu tamamladı ama uzunca bir süre birlikte çalışmışlar, haritaları Cristopher çizmiş ve ölümünden bir süre önce baba Tolkien, oğluna metnin nasıl tamamlanması gerektiğine dair talimatlar bırakmış. Bitmeyen hikâyeler de farklı bir kitap olarak basıldı. Babasının metinlerine bağlı olduğu kadar yaşamına da bağlı Christopher, katı korumacılığının sebebi var. Hatta kendisinin biyografisi de yazılmalı, aralarındaki ilişkiyi daha iyi görebilirdik.
Tolkien'ı ziyaretiyle başlıyor Carpenter, birkaç dakikalığına "saygın ve sıkıcı" bir banliyö olan Headington'a geliyor. W. H. Auden, Tolkien'ın evi için "berbat" demiş ama Carpenter katılmıyor buna, normal bir ev. Garaja geçiyorlar. Yüzüklerin Efendisi'nin çeşitli çevirileri, Orta Dünya haritası, sayısız mektup, not, kalem uçları, daktilolar. Kitap ve tütün kokan bir oda. Tolkien, hayranlarından birinin dikkat çektiği bir çelişkiyi düzeltmek için çalışıyor. "Kitabından kurgu bir eser gibi değil de gerçek olayların bir kronolojisiymiş gibi bahsederek her şeyi büyük bir ayrıntıyla izah ediyor; sanki kendisini düzeltilmesi veya açıklanması gereken önemsiz bir hata yapmış olan bir yazar gibi değil de tarihi bir belgedeki belirsizliğe ışık tutması gereken bir tarihçi gibi görüyor." (s. 4) Burayı biraz açmak lazım. Tolkien, yazmakta olduğu metinler hakkında konuşurken hiçbir zaman kontrolün kendisinde olduğunu söylemiyor, tek ve kusursuz bir yaratıcıymış gibi davranmıyor zaten. Konuşmalarında, "Bunun ne anlama geldiğini araştırmam lazım, keşfetmem lazım," gibi cümleler kurarak karakterlerin, olayların nereye gideceğini bilim adamı titizliğiyle ortaya çıkarmaya çalışıyor. Tolkien'dan bağımsız bir mitoloji bu, yazarı tarafından yaratılmadan çok daha önce orada. Tolkien'ı yazardan çok arkeoloğa benzetiyorum; yüzlerce yıl önceki dilleri ve her şeyin gömüldüğü bilinçaltını kazıyor, bulduklarını tasnifleyip sıraya koyuyor. Bazen koyamıyor. Kolektif bilinçaltının ve sözün zamanların ötesine taşıdığı mitleri tek bir zihin taşıyor. Korkunç bir yük. Zaten ipin ucunu bırakmış Tolkien, hayranlarından birine cevap mektubu yazarken bir kaynaktan yararlanması gerekince gelecek hafta vereceği konferansın notları gözüne çarparmış, oturup konferans metnini yazdıktan sonra uzun süredir aradığı bir kitabı masanın altında bulurmuş, kitabı okurken aklına takılan bir şeye bakmak için kütüphaneye gidermiş ve aradığı kaynağı bulup mektubunu yazmaya devam edermiş. Her şeyden biraz. Carpenter, Tolkien için, "disiplinli ve dağınık" diyor. "Sanki garip bir ruh yaşlı bir profesör kılığına girmiş. Beden bu dökük banliyö odasında volta atıyor olabilir ama aklı çok uzaklarda, Orta Dünya'nın ovaları ve dağlarında dolaşıyor." (s. 6)
Diğer biyografilerde hayatının genel hatları çizilmişti, ben o meselelere girmeden ilginç bulduğum noktaları ele alacağım. Güney Afrika'da doğan Tolkien'ın dedesinin ismi John, babasının ikinci ismi Reuel. Ronald'ın aileyle bir ilgisi yok, tamamen özgür bir isim. Tolkien'a arkadaşları "John Ronald" diye seslenecek. C. S. Lewis, "Tollers" diyecek. Neyse, tatlı bir bebek Ronald, annesi bir mektubunda onu elfe benzetiyor. Beyaz insanın gaddarlığının hüküm sürdüğü bir ülkede yerlilerin nefretiyle karşılaşabilirdi ama baba Arthur, Hollandalıların yerlilere davranış biçimini hiç sevmezmiş ve onlara çok iyi davranırmış. Aile seviliyor aslında, rahat bir yaşamları var ama anne Mabel orayı hiç sevmiyor, gitmek istiyor. Arthur orada kalmak zorunda. Anne ve iki oğlan İngiltere'ye dönüyorlar. "Ronald'ın aklında birkaç Afrikanca kelimeden, kuru, tozlu, çıplak manzaranın uçuk bir hatırasından başka bir şey kalmayacaktı; Hilary ise bunları bile hatırlayamayacak kadar küçüktü." (s. 15)
İngiltere'ye dönüş. Arthur bir süre sonra hastalıktan ölüyor ve zorlu bir yaşam başlıyor Mabel'le çocukları için. Tolkien'ın baba tarafıyla anne tarafının tarihçesi kısaca verilmiş. İlginç bir bilgiyi alayım; 1529'daki Viyana kuşatmasında Arşidük Ferdinand'ın yanında Türklere karşı savaşan George von Hohenzollern, padişah sancağını ele geçirince "gözüpek" anlamındaki "Tollkühn" ismine layık görülmüş. Hilary ve Ronald için uygun bir isim; ikisi yeni evlerinin yakınlarındaki çayırlarda oynuyorlar ve hayali yaratıklar uydurmaya başlıyorlar. Kral Arthur efsaneleri hoşuna gidiyor ama daha çok periler, elfler ve ejderlerle dolu olan hikâyeler çekiyor onu. Tolkien, dört yıl boyunca bu dünyada yaşadığını ve hayatına en çok bu dönemin etki ettiğini söylüyor.
Tolkien ve tiyatro. Tolkien, tiyatroyu "gerçeğin zorlama bir yansıması" olarak görüyor ve sevmiyor. Shakespeare'in ağaçların yürümesi fikrini içeren oyununu farklı bir biçimde kullanıyor bildiğimiz gibi, esin kaynaklarını ön yargılarıyla baltalamıyor. Efsane piposu da ergenlikten kalma; Peder Francis nam aile dostlarının piposundan etkileniyor ve tütünün keyifli dünyasına ortak oluyor. Inklings toplantılarında viskinin ve tütünün bahsi var bir tek.
Annenin ölümü. Mabel öldükten sonra Tolkien her şeyin geçici olduğu fikrine kapılıyor ve kaybetme korkusu yaşamının sonuna kadar peşini bırakmıyor. Hiçbir savaşın sonsuza kadar kazanılmış olmadığı düşüncesi bu sıralarda doğuyor. Bu açıdan eşi Edith'le ilişkisine baktığımız zaman, bilemiyorum ama aşktan çok bu kaybetme korkusunun etkisi büyük diye düşünüyorum. Anne ölmeden önce ailenin taşındığı evde yaşayan bir kız Edith, Tolkien'dan üç yaş büyük. Sohbet ediyorlar, birbirlerine mesajlar bırakıyorlar, güzel bir arkadaşlıkları var. Uzaklarda kalan yeşil kırların özlemini Edith'le dindirmeye çalışıyor Tolkien, kıza aşık oluyor ama Peder Francis bu konuda kaygılı; Tolkien'ın eğitim hayatının aksamasından korktuğu için ikisinin görüşmesini istemiyor. Üç yıl boyunca görüşmüyorlar, sonrasında Edith'e mektup yazan Tolkien, kızın nişanlandığını ve evlenmek üzere olduğunu öğreniyor. Basıp gidiyor, nişanı bozduruyor ve evleniyorlar. Sonrasında erkek egemen bir dünyanın içine düşüyor Edith, "gölge kadın" rolüne bürünüyor. Yetenekli bir piyanist olmasına rağmen eşine ve çocuklarına bakmak için kendini feda ediyor, tipik bir aile kadınına dönüşüyor. Tolkien, Edith'i akademik ortamlara, arkadaş ortamlarına pek sokmuyor. Bir süre sonra dışlanıyor Edith, hiç çağrılmıyor. Ne korkunç bir şey. Açıkçası Tolkien'ın Edith'in acısı üzerinde yükseldiğini düşünüyorum.
Beowulf, Sir Gawain, filoloji, akademideki dil-edebiyat çatışmaları, arkadaş grupları, bunlar adım adım masallara ve hikâyelere çekiyor Tolkien'ı. Her şeyin geçiciliği karşısında kendi mitini kurmaya girişiyor. Yunan ve Latin yazarlardan bıktığında -Oxford günlerinin başlangıcına denk geliyor- Germen edebiyatına da sarmış, diller konusunda zaten müthiş. Uydurduğu diller -Eski Nors, Keltçe vs. kaynaklı- Sindarin ve Quenya olarak metinlerde yer alıyor. Bir yolculuk dönüşü alınan kartpostallardan birine Tolkien özellikle not düşmüş. William Morris'in eserleriyle de bu dönemde tanışıyor. Morris, Tolkien'ı en çok etkileyen üç yazardan biri olabilir. Otonom çevirdi, henüz okumadım ama iki kitabı var elimde. Her neyse, Morris'in detayları, tasvirleri ve hikâye anlatıcılığı, biçim olarak Tolkien'a esin kaynağı oluyor. Earendel'in Yolculuğu da bu zamanlarda ortaya çıkıyor. İlk kıvılcım. Bu kıvılcımdan koca bir evren doğuyor.
Savaş zamanları, yayın hakları çekişmeleri, eleştiriler, hayaller derken noktayı koyuyor Carpenter. Ekleriyle birlikte 325 sayfalık nefis bir çalışma. Ekler dedim de, çevirmenin düştüğü nota göre Tolkien'ın çevrildiği dillerin listesi Ekler bölümünde yer alıyor ama aslında yer almıyor. Unutuldu sanırım. Neyse, Tolkien işte. Canım Tolkien'ım, rüzgâr her şeyi alıp götürmedi.Tolkien'ın mektupları titizlikle incelenmiş, Carpenter müthiş bir kronoloji çıkarmış ortaya. Fanatikler için ilginç ayrıntılar içeriyor. Tolkien'ı ve yarattığı evreni seven herkesin okuması lazım bu biyografiyi.
Yanıtla
7
1
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Felsefe Konuşmaları
Felsefe nasıl yapılır, yapılması lüzumlu mudur, lüzum nedir, nerede bulunur, felsefe yapmamak yine de felsefe yapmak mıdır, insanın kendini konumlandırmasında felsefenin rolü nedir, bu ve buna benzer soruların cevaplarını arıyor Jaspers ve her cevap -felsefenin doğası gereği- yeni bir soruya ulaşıyor. Bu sorulardan birinin cevabında Platon'un ve çömezi Aristoteles'in kurduğu sistemin dışına çıkılmasının pek mümkün olmaması. Bu iki filozofun dünyayı maddeleştirme/parçalarına ayırma biçimi insanın dünyayı algılayışını tam olarak kapsayıcı nitelikte olduğundan kendi zamanlarından günümüze kadar söylenenler ikisinin kurduğu temelin üzerinde yükseliyor, tarih bilincimizden şeylerin doğasını anlamlandırmaya kadar pek çok arayış/buluş için başka bir kaynak yok gibi gözüküyor. Bu noktada yapımızı düşünmeye başlıyorum; beş duyu organımızdan fazlası olsaydı, beynimizin çalışma biçimi hayal gücümüzün ötesinde bir noktaya ulaşacak denli farklı olsaydı, farklı bir canlı formu olsaydık o zaman düşünce tarihi bambaşka bir yol alabilirdi. Bundan sonrasında, ne zaman gerçekleşir veya gerçekleşir mi, bilemiyorum ama insan-ötesi bir noktaya geçtiğimizde sözcüklerle kurulan bütün düşünce yapıları ortadan kalkacak veya radikal bir biçimde değişecek. Sanırım. Sözcüklerle kurulan dedim, sözcüklerden uzak durmanın felsefeye eklemlendiği noktada Wittgenstein'ı da anıyor Jaspers. Biraz sonra anlatayım.
1950'li yılların başından on iki radyo konuşması. Bölümler bu konuşmalara göre biçimlenmiş, her bölümde felsefenin ayrı bir yönü ele alınıyor. İlk bölümde felsefenin neliği inceleniyor, ben buradan potpuri yapıp her şeyi her şeye bağlayayım. Bilimle felsefenin birbirine teğet geçtiği noktalar, bilimin kesin bilinirlik niteliğine kavuşup felsefeyle yollarının ayrılması gibi meseleler, bütünün bir parçası olarak felsefenin ilk ayrılık noktasını belirliyor. Jaspers'a göre felsefenin kesinliği, öznenin ikna olma durumunda beliriyor. Edimlerimiz yoluyla felsefenin sunduğu görüşleri kabul etmiş oluruz, tersi de geçerli. "Felsefenin insan-olmaya dökülmesi" diyor buna Jaspers, aynı noktadan "ben-olmak" kavramına geçiyor. Çocukların ve delilerin bakış açısını yitirmemenin erdemi çıkıyor ortaya. Nedir, sakıncasız sorular ve sözler. Her şeyden önce ne vardı, başka biri olmaya çalışıp olamamanın anlamı nedir, güneşe paralel duygu, gelmesi mavinin bitik bunguya. Mesela. Kodlara bağlı kalmamak, her şeye şüpheyle yaklaşabilmek, sonsuz merakı yitirmemek, bunlar felsefenin kökeni. "Felsefe yolda olmaktır." (s. 11) Zen benzeri bir durum var ki zaten sistemli bir düşünmenin karşı kutbunun çok da uzakta olduğunu düşünmemek gerekir, aradaki mesafe teolojik çıkarımlarla başlayan düşünme eyleminden doğar ama çok derinlerde iki noktanın da birleştiği bir kaynak var. Bu kaynağı bulmaya çalışmak diyor Jaspers, düşünceler üzerine düşünmek, yaşayan düşünceyi gerçekleştirebilmek, felsefenin güzergâhı budur. Kuşatan'ı sezebilmek, belki de son noktası da bu.
Her şeyin yüzdüğü zemindir Kuşatan, orada olduğu hissedilir ve bundan ötesine geçmez. Dünya varlığının güvenilmezliği düşünüldüğünde ortaya çıkar, yöntemsel düşünmenin ulaşamayacağı noktada belirir, her şeyin yadsındığı veya kabul edildiği andan çok uzaktır, sorulursa bilinmez, sorulmazsa bilinir. "Sınır durumlar" Kuşatan'ın ortaya çıktığı durumlardır, yaşanabilecek uç duygularda belirir. Burada "iletişim" öğesine geliyoruz. Jaspers'a göre insan etkileşimsiz bir hiçtir. Çatışmalardan doğan bir düşünme hali vardır, duygular ve düşünceler bu çatışmalardan doğar ve insanın sınırlarını bir tık öteye taşır. Eşikler aşıldıkça önde daha büyük bilinmezler belirir, sorular bu kez onlara yönelir. Kesinlik, şüphe ve merak. Üçünün sırasız belirimi felsefenin temelidir.
Felsefe Kuşatan'a ulaşma çabasıdır. Oraya ulaşmak için bir şey yapmanın gerekliliği üzerinde durmak pek doğru değil, Zen oradan sopa gösteriyor açıkçası ama ekollerden ve kaynağın biçimlerinden bahsetmek gerek. Thales diyor Jaspers, her şeyin su olduğunu söyledikten sonra ateş, hava, tin, atom fikirleri ortaya çıktı. Materyalizmin altın çağlarından birinde çok uzaklarda her şey bambaşka bir akıştaydı ama yöntemsel düşünce inceleniyor, zirvede o var. Varlık karşımızda duruyor, nesne olarak var ve biz özne olarak onu algılayabiliriz. Üzerinde düşünürsek bir de, Kuşatan'dan dökülenleri toplamaya başladığımız söylenebilir. Ne ki Kuşatan nesne değildir, anlamı sayısızdır ve özne-nesne ayrımına indirgenemez. Aşkın olanla ilişkimiz bunun çok daha ötesine uzanır, Tanrı'yla veya yaratıcının herhangi bir formuyla olan bağlantımızı zihin, canlı-var olma ve kendi tarihselliğimiz-kendi oluşumuz ekseninde kurarız. Tarihselliğimizde zamanların birbiriyle olan iletişimini ve kronolojik seyri kodlandığı biçiminden çıkarmaya çalışarak aşkına ulaşırız, canlı var-olmamızı bedeni yüklendiği sorumluluktan kurtararak, düşünceyi kısıtlayan bir olgu olmaktan çıkararak bilir ve aşkına ulaşırız, zihnimizi taşıdığı her şeyle birlikte sürüklenirken sabitlemeye çalışarak aşkına ulaşırız. Ulaşırız ama kim ulaşabilmiş, metafizik öğretileri kavrayabilmek için fiziğin doğasını kavramak gerekir, bunu tamamıyla başarmak gerek. Ondan sonra boşluğa bakmaya başlayabiliriz. "Aldatıcı sağlamlıklardan düşmek, havada kalmaktır, uçurum görünen özgürlük alanıdır, görünürdeki hiçlik, gerçek varlığın bize konuştuğu bir şeye dönüşür." (s. 31)
Gidiyor daha, Kierkegaard'ın ve Nietzsche'nin yığınlaşarak ilerleyen felsefi deneyimi -kısmen- bozuma uğratmasından Tanrı'nın felsefeyle ilişkisine, Kant'ın ahlakî talebinden ödevlerinin özneyi biçimlendirmesine kadar pek çok farklı meseleyi açıyor Jaspers, düşüncenin birbirini çoğaltan yollarının doğasını anlatıyor. Son noktada yapmamız gereken şeyler şunlar: Özgürlüğün tutsaklığa son derece açık doğasını doğru anlayacağız ve özgürlüğümüz derecesinde bir noktaya, belki kendimize tutunacağız. Düşüneceğiz ve kendi kerteriz noktalarımızı belirleyeceğiz. Her anın bir başkasına yol açtığı gibi her kendimiz bir başka kendimize yol açıyor, bu doğru ama sürüklenmemek için anlayacağız, anlamaya kendimizden başlayacağız.
Metnin alt başlığı Felsefeye Giriş. Dünyanın kimi filozoflarca belirlenmiş çizgilerine göz atmadan önce felsefenin, insanın, Tanrı'nın ve düşüncenin kimliğine dair temelde bir şeyler edinmek faydalı olabilir. Felsefeyle ilgilenenler için de hoş, derli toplu bir çalışma.
Yanıtla
10
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Uğursuz Bir Şey Geliyor Bu Yana
İthaki'nin "Karanlık Kitaplık" adlı yeni serisinin ilk kitabı. Bu metinle başlamaları çok iyi olmuş, baskısı uzun süredir yoktu. Bilimkurgu Serisi'nde de aynı şeyi yapıyorlar, hiç çevrilmemiş metinlerin yanında uzun süredir baskısı bulunmayan, eskiden bastıkları metinleri de gün yüzüne çıkartıyorlar. Ne iyi.
Gene Kelly'ye ithaf. Sözlükte okudum sanırım, Gene Kelly ilk hali senaryo olan bu anlatıyı filmleştirmek istemiş ama ömrü yetmeyince -yanlış hatırlıyor olabilirim- Bradbury senaryoyu romanlaştırmış. İyi etmiş.
Stephen King, bu eserin Bradbury'nin muhtemelen en iyi eseri olduğunu düşünüyor. Düşünmelidir, kendi dünyalarını yaratırken bundan o kadar çok esinlenmiş ki fark etmemek mümkün değil. It, Needful Things gibi romanlardaki bazı mevzulardan yola çıkayım; arkadaşlığı bir numaraya koyuyorum. King bir röportajında dostluğun derin bağlarının engelleri yıkmak için en büyük silah olduğunu söylüyordu bir röportajında. Sevgiyle, dolayısıyla mutlulukla doğrudan alakalı. Bradbury'nin iki çocuk karakteri Jim'le Will'in dostlukları böyle bir has dostluk. Çekecekleri onca sıkıntıya rağmen birbirlerinden güç bulacaklar, Will'in babası Charles da çocukların dünyasına adım atınca kadro üçlenecek, dostluk katlanacak ve zafer kazanılacak. İkinci aşamada kasaba yaşamı var. Bilinen çevre. Ne kadar değişirse değişsin, tanıdık insanlar kötülüğe ne kadar uğrayıp farklılaşırsa farklılaşsın, bu kasabalar sıkıcı olmalarına sıkıcı ama kasabanın ruhu çok kuvvetli, değişime son derece kapalı. Bunun üzerinden Bradbury'nin kapitalizm analojisi kurduğuna dair yorumlar var. Kasabaya gelen karnavalı bütün ucube yenilikleriyle birlikte tüketime yöneltici bir enstrüman olarak görebiliriz, ahali ikiye ayrılır ve bir kısmı kasabayı muhafaza etmeye çalışırken diğer kısım yeniliğe uyum sağlar, ruhun parıltısının büyük bir parçasından ödün vererek. Makul bir yorum ama ben her şeyi farklı bir şekilde yorumladım. Az sonra. Üçüncü aşama, kötünün belli aralıklarla tekrarlanan ziyaretleri. It'teki araştırma faslını hatırlarsak fotoğraflardan gazetelere birçok kaynakta sevimli palyaçomuzu görmek mümkündü. Aynısı burada mevcut; Charles bir kütüphane çalışanı olarak bu kaynaklara kolayca erişebiliyor ve karnavalın izini yüz elli yıl öncesine kadar takip edebiliyor. Dört, umutsuzluktan/mutsuzluktan güç bulan kötülük. Beş, kötülüğün kozmik doğuşu. Muhtemelen başka gezegenlerdeki yaşam formlarına da tebelleş oluyordur. Daha da gider bunlar, Bradbury öyle bir dünya kurgulamış ki kasabanın tekinde geçen korkunç olaylardan çok, çok uzakta bir mesele var burada; insanoğlunun sonsuz boşlukta bir anlam ışığı aramasının hikâyesidir anlatılan.
Bradbury'nin lirik, imgelerle dolu anlatımına ne demeli, hiç bilemiyorum. Kimilerine çok yorucu, çok anlamsız gelmiş ama öyle bir ustalık var ki renkleri birbirine dönüşebilen epik bir şiirle karşı karşıya olduğumuz söylenebilir. Kısa cümleler ve paragraflar da bu duyguyu veriyor ama üzerinde durulması gereken asıl nokta, dikkat çekici eğretilemeler, itmeler, çekmeler. Masala benzer yönler de var; çocuklardan birinin gece yarısından bir dakika önce, diğerinin bir dakika sonra doğması gibi. Nerede çıkacakları hiç belli olmaz; klasik anlatımın zihinde oluşturduğu aynı renk kareler yerine parlayan, sönen, farklı açılara kavuşan anlar mevcut. Bazen kurmacanın büyüsünü bozabilecek kadar ayrıklaşsa da bu anlatım biçiminin insanoğlunun en eski korkularını yüzeye çıkaran temel marazları ele almak için gereken epikliği sağladığını düşünüyorum. Birkaç örnek vereyim:
"Bazen o kadar yüksekte, o kadar akıllı bir uçurtma görürsünüz ki neredeyse rüzgârı tanıyordur." (s. 51)
"Ay bataklıkları ve eski Mısır sargıları kokuyordu." (s. 103)
"Gece, antik Mısır'ın ince kumları kasabanın ardındaki kum tepelerine sürükleniyormuş gibi kokan sonbahar yapraklarının tozuyla tatlıydı." (s. 129)
Karahindiba Şarabı'ndaki büyünün tıpkısı, hatta zamanın ağır akışı ve durgunluğu da olduğu gibi burada. Zamanın uğultusu olarak özetlenebilir hikâye; sonsuzmuş gibi gelen ama nihayetinde biten bir yolculuğun sesi neye benzer? Tozlar süzülürken çıkan sese mi? Dünyanın dönerken çıkardığı sese mi? Akışa karşı çaresiz olduğunu hisseden insanın iç geçirmesine mi? Her şeye benzer, her şeyden bir parça taşır. Korkudan, acıdan, doğadan ve üstünden, sayısız parçalı bir var oluş. İki oğlanın maceralarına bu açıdan yaklaşacağız, kahramanlıkları boyunca yolculuklarının gürültülerini duyacağız.
Jim Nightshade ve William Halloway. 24 Ekim'de kasabaya gelen yıldırımsavar satıcısından bir savıcı alırlar, üzerinde kadim diller dahil pek çok dilde yıldırımı uzaklaştıran sözler vardır. Adam pek karanlık bir şeyin yaklaştığını söyler, çocukları uyarır ve ortadan kaybolur. Ele geçirilmiş olarak karnavalda görürüz sonra, kurtulamamıştır. Çocuklar kurtulmuştur ama adım adım gidelim, ikisi kütüphaneye giderler ve Charles'ı görürler. Binlerce dilin, binlerce sayfanın konuştuğu bir ortamda birbirlerini anlarlar, kitaplar onların ortak dilidir. Babanın onlara yakınlığını böylece anlarız. Jim daha derinlikli, ince bir hayta olsa da Will'in çocuk ruhu ve enerjisi bu iki farklı gücü birbirinin içine geçirir, tamamlanırlar. "Arkadaşlık bu, her birinin diğerinden ne şekiller ortaya çıkarabileceğini görmek için çömlekçiyi oynaması." (s. 25) Belki de çocuk oldukları için esip geçen rüzgarın, yapraklarını döken ağaçların, her şeyin farkındalar, bir şeylerin aynı kalmadığı ve aynı kaldığı duygusuyla yaşarlar. Baba Charles bunu daha iyi anlar ve kendi çocuğu için çok yaşlı olduğunu düşünür, kendi çocukluğundan da çok uzakta olduğu için yalnızlığı ve kaygıları artmıştır. Umacılar onu bu kaygılarından vurmaya çalışacaktır ama o bilge bir münzevi olarak ne yapacağını geç de olsa bilir. Neyse, oraya var.
Kasabalıları tanırız, insanlar yaşlandıklarını fark ederler. Karnavalın el ilanları ortalıkta uçuşurken havada asılı kalan meyan şekeri ve pamuk helva kokusu, geçen zamanın yığınını fark ettirerek herkesi korkutur. Kaygının ilk tohumları atılır, böylece insanlar mutluluktan adım adım uzaklaşmaya başlayıp savunmasız hale gelirler. Her bir kaygı için bir ucube vardır adeta; dünyanın en kıllı kadını, cüce, iskelet ve diğerleri. Son olarak Bay Dark, Resimli Adam. Onu tanıyoruz, Bradbury onun vücudundaki resimlerden devşirdiği öykülerle başka bir eser oluşturmuştu. Bu adamın sevimli palyaço ile benzerliği dikkat çekici, bahsettiğim gibi kozmik bir kötülüğün ta kendisi. Yaşamın zıddı. Elindeki silahlar oldukça kuvvetli; karnavaldaki atlı karınca sayesinde insanları gençleştirip yaşlandırabiliyor, hatta gençleştirme vasıtasıyla pek çok kasabalının canını yakıyor. Bizimkilerin aklını da bu aletle çalmak istiyor ama yemiyor çocuklar, helal. Bir tek bu yok, def edildiği zaman başka karavanların da kasabaya gelebileceğini söyleyen Charles, aslında zamanla gelip giden yaşlılık ve ölüm korkusunu anlatıyor. Dark'ın gücü bu korkuları canlandırmaya muktedir, fiziksel gücü de öyle. Kalp atışlarını yavaşlatabilmesinin yanında çocukların peşine düştüğünde Charles'ın elini çatır çutur kırması da pek dehşetengiz.
Karnaval kasabaya ulaştıktan sonra ucubeler yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Cadı'dan bahsetmek lazım, az çektirmiyor çocuklara ve Charles'a. Çocukların evden kaçıp saklanmalarına yol açıyor, Charles'ı öldürmesine ramak kalıyor. Diğer elemanlar da en az bu arkadaş kadar kıymetli kötüler ama sonları geliyor nihayetinde, tam da Jim ölmek üzereyken. Bu noktada Charles'ı anlatmak gerek, dünyanın uğultusunu duyan nadir insanlardan. Münzevi olarak sürdürdüğü yaşamı, otuz dokuz yaşındayken eşiyle tanışmasıyla birlikte değişiyor. Aşık oluyor, yerleşik yaşama geçiyor ve tek bir kütüphanede çalışmaya devam ediyor, onlarca kitabı okumaya devam ederek. Korkunun ve sevincin doğasını anlamış biri olarak çocukların ufkunu açıyor, birkaç bölüm çocuklarla Charles'ın konuşmalarına ayrılmış. Aslında Charles'ın tiradına ayrılmış demek daha doğru olur. Tek bir benzetme yapıp geçeyim, Cibran'ın Ermiş'i gibi bir adam Charles, yaşamı olabildiğince çözdüğü gibi karnavalın doğasını da çözüyor. Ölümden dönmesi bu çözümle birlikte gerçekleşiyor, umudunu geri kazanıyor ve gülüyor, gülümsüyor, kahkahalar atıyor, mutluluğunu canlı tutmayı öğrendikten sonra amacına ulaşmasına bir adım kalan Dark'ı durduruyor. Destansı bir mücadele; dişe diş.
Shakespeare'in dizelerinden doğan bu şahane anlatı için epigraftaki bir alıntı cuk oturmuş, Moby Dick'ten: "Gelebileceklerin hepsini bilmiyorum, ama ne olursa olsun, ona gülerek gideceğim." (s. 7) Yaptığımız bir şey aslında; her an ölüme doğru yürüyoruz ve bunu akla getirmeyip gülebiliyoruz, sonsuza kadar yaşayacakmışız gibi. Bradbury, sonsuza kadar yaşama düşüncesinin anahtarını veriyor bir anlamda.
Yanıtla
6
6
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gündemdeki Sanatçı
Cemal Süreya'nın portreleri çok keyif vericidir ve haliyle imgelerle örülüdür, güzeldir. Yusuf Ziya Ortaç'ın portreleri iğnesi bol bir dille kuruludur, o da güzeldir ama Onat Kutlar'ın portrelerindeki doğallık diyeyim, bambaşka bir şey. Yakın çevresindeki insanları ele alıyor Kutlar, anlattığı kişiler tanışlığın ötesinde samimiyet kurduğu insanlar. Çoğu sanatçı, dünya çapında sanatçı hem de. Bu noktada sanatı ölesiye seven bir insanın izlenimlerini okuduğumuzu anlıyoruz; nerede sanatı yücelten bir ruh varsa onu buluyor Kutlar, onunla arkadaş oluyor ve anı biriktirmeye başlıyor. Her bir portrede bu anılardan faydalandığı gibi birebir görüşmelerin kayıtlarını ve ele aldığı insanın geçmişini -ailesinin geçmişinden itibaren- hikâye anlatırmış gibi kurguluyor, anlatılanları bir araya getirip dört başı mamur bir portre çıkarıyor ortaya.
Kutlar'ı 1995'te kaybettik, The Marmara'nın bombalanması sırasında oradaydı ne yazık ki. Ölümünden bir ay önce yazdığı not kitaba alınmış. Portrelerin sayısının elliyi aştığını, kitabın üç yüz sayfa kadar tutacağını, bir önsöz yazacağını -Filiz Kutlar'a düştü bu önsözü yazmak, eşinin ölümünden sonra ne zorlukla kaleme alınmıştır, kim bilir- ve kitabın adının tekrar gözden geçirilebileceğini söylüyor, Samih Rıfat'a ve Enis Batur'a. Sonuçta portreleri teslim ediyor ve bu kitap, Kutlar'ın son kitabı oluyor. Çok üzücü. İshak'a baktığımızda müthiş bir öykücü görüyoruz, denemelerinde tam bir aydın olarak ortaya çıkıyor. İKSV adına yaptığı çalışmalar, sinemaya verdiği emek ve daha pek çok uğraş, kültür dünyasının Kutlar'a ne kadar çok şeyi borçlu olduğunu gösteriyor. Vefalı da; eski arkadaşlarına portrelerinde yer veriyor ve onları onurlandırıyor. Belki yıllardır görüşemediği arkadaşları var bu portrelerde, farklı ülkelere ve farklı kıtalara dağılmış onca insan bu kitap sayesinde bir araya geliyor. Tek bir bilincin derleyiciliğinde bu toprakların saf yetenekleri bir bir sıralanıyor. Bazılarının adını dahi duymamıştım, bazıları hakkında pek bir bilgim yoktu, hepsini araştırdım. Kuşağımdan öncesi silinmemeli, neleri başardıkları ve yaşadıkları kayıt altına alınmalı. Yakın tarihin kültür-sanat camiasını da bir anlamda toplamış oluyor Kutlar, ne hoş bir çaba!
Bendeki ilk baskı, 1995 tarihli. 2016'da ikinci baskı yapılmış, ilk baskının kapağında Onat Kutlar turuncu. Yeni kapak açıkçası daha iyi; Kutlar'ın gülüşü pek sıcak ve gölgelenmemiş. İlk baskının ön kapağındaki "Yaşantı", bu kapakta "Deneme"ye dönmüş.
Altmış portre, birkaç tanesini alacağım. İlki İnci Aral olsun. 1983 İzmir Kitap Fuarı'ndan başlıyor anlatmaya Kutlar, Can Yücel'in İstanbul'dan gelen uçaktan çıkmamasıyla yaşanan küçük çaplı panik, şairin, "Ben zaten geldim, Şükran Lokantası'ndan gelin beni alın," demesiyle sona eriyor ve fuardaki söyleşiye geçiliyor. "İnce, esmer, zarif bir hanım" ortadaki sandalyede oturuyor, sağına ve soluna Can Yücel'le Onat Kutlar geçiyor. Söyleşiyi Can Yücel'in dobralığı yönlendiriyor, İnci Aral "sakin bir hoşgörüyle" söyleşiye katılıyor. Etkileniyor Kutlar, Aral'ın eserlerini okudukça daha da etkileniyor. Ölü Erkek Kuşlar üzerinden sohbet ediyorlar yıllar sonra. Bunu İnci Aral yapmıştı. Öykülerinin çoğunu okumuştum ama bu roman tam bir bozgundu. Yıkımdı, sanki her güzel şeyin yaşanması karşılığında daha büyük acıların çekilmesi gerektiğini anlatıyordu. Çok mutsuzdum, gerçekleşmeyen bir evliliğin az ertesiydi. Kısacası silinmez bir şekilde kazındı bana Ölü Erkek Kuşlar.
Kutlar'ın sorularını geçip direkt cevaplara geliyorum. Roman otobiyografik ama olay örgüsü ve karakterler değiştirilmiş. Aral, gerçeklikten yola çıkarak kuruyor karakterlerini ama bir ölçüde onları değiştiriyor, hatta gerçek hayatta var olanların romanda kendilerini tanıyamayacak kadar değişmiş olarak görebileceklerini söylüyor. İnsan sevgisi kaynaklı bir olay. Bunun yanında Bachmann, Calvino, Erendiz Atasü ve Ayla Kutlu, sevdiği yazarlardan birkaçı.
Cevat Çapan'la anılar da dikkat çekici. Kutlar, Gaziantepli bir ailenin çocuğu ve "hâlâ biraz Doğulu" hissettiği için bu Cambridge mezunu, filoloji asistanı gence hemen ısınamıyor. Oysa Sina Akşin'in ve Akşit Göktürk'ün arkadaşı Çapan, Kutlar'ın da arkadaşı sayılır ama aşılması gereken bir mesafe var. Aşılıyor, rakı sofrasında Çapan bir türkü tutturuyor ve Kutlar'ın gönlünü kazanıyor. Gözetleme kulesine dönüyor Kutlar, Çapan'ı izliyor. Baba Ethem Çapan'ın müthiş bir hikâyesi var, Kemah'tan Küba'ya yıllar sürecek bir serüven. Cevat Çapan bu açıdan şanslı, babadan tam destek. Adam dünyayı dolanmış, oğlunun okuması için elinden geleni yapıyor. Sonrasında tiyatro, şiir, akademi. İyi Şeyler'in de bahsi geçiyor. Bu şahane yayınevinden çıkan kitaplardan sadece biri var bende, keşke diğerlerini de bulabilsem ama nadir durumdalar ne yazık ki. Bunun dışında yakın zamana kadar Yeditepe Üniversitesi'nde ders veriyordu Cevat Çapan, yerini kızı Leyla Çapan aldı. Çok yakın bir arkadaşımın hocası. Babasının aynıymış, öyle diyor arkadaşım. Sevindim. Şiir çevirilerini miras olarak görse keşke.
Merlin Solakhan'ı anlatmak şart. İki sebepten; birkaç yıl önce izlediğim TEKerLEME'nin yönetmeni olduğunu unutmuştum, Kutlar'ın anılarında rastlayınca mutlu oldumİkincisi, zamanın birinde Salih Ecer'le evli olduklarını bilmiyordum. Salih Ecer 2013'te hayatını kaybetti, kıyak şairlerimizdendi. Kutlar 1970'li yıllarda birliktelikleri sürerken hatırlıyor Merlin'i. Sonradan ülkeler, birlikte oldukları insanlar değiştiyse de birlikte hatırlanmak çok hoş bir şey. Neyse, Behice Boran'ın sekreterliğini yapan Solakhan bir anda kaybolup Almanya'da beliriyor, sinema eğitimi için. Genellikle bu eğitimin niteliği ve sinemanın neliği üzerinden dönüyor sohbet. Kendisiyle yapılmış bir söyleşi var, Kutlar'la film projeleri varmış ama hayata geçirememişler. Çok önemli insanlar birbirleri için.
Tuncel Kurtiz, Turgut Uyar, İdil Biret, Ara Güler, Kudsi Ergüner, Demir Özlü, Oya Baydar, bir sürü insan. Geçtiğimiz yüzyılın önemli sanatçılarından birkaçı sadece, sohbetlerine doyum olmuyor. Geriye kalan elli sanatçıyı da okur görsün. Böylece Yılmaz Güney'in ardında yüzlerce kilometre yol gidip senaryo çalışması yürütmeye çalışan yönetmeni, Paris'e giden hemen her Türk sanatçının görüşmek istediği ressamı, diğer oncasını tanıyabilir, anılara yansımış biçimlerini keşfedebilir. Bunun yanında Kutlar'ın zaman zaman yükselen sitemini duymamak mümkün değil; kendi sanatçılarını sürgün eden, onlara acı çektiren devletin karşısında tek başına dikilir gibi yazıyor Kutlar. "Aydın"ın tanımını tek başına dolduruyor, müthiş.
Şahane bir kitap.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Antikçağ Gizem Kültleri
Karen Armstrong'un Mitlerin Kısa Tarihi nam eseriyle birlikte okunursa etkisi on katına çıkabilir. Mitler binlerce yıl öncesinin insanlarının dünyayı anlamlandırma çabası olarak ortaya çıktığı zaman elmanın tadı kadar, yağmurun yağması kadar gerçekti, erginlenme ayinleri gerçek bir ölüm ve yaşama dönüş tecrübesi sunuyordu, ritüellerin görevi insanın kendini bu gerçekliğin içinde aşmaya çalışmasıydı. Farklı kültlerin farklı ritleri vardı, bazıları etkileşim sonucu doğarken bazıları doğanın yansımasıyla belirdi. Demeter-Eleusis, Dionysos-Bacchus, Magna Mater, İsis ve Mithras kültlerine odaklanarak aralarındaki benzerlikleri ve farklılıkları inceliyor Burkert, yaşam-ölüm döngüsü, örgütlenme, Platon'un kültler üzerindeki etkisi gibi başlıklara ayırdığı özellikleri karşılaştırmalı olarak ele alıyor.
Burkert "dağınık ve çoğu zaman bıktırıcı" dediği Antikçağ dinlerinin özelliklerini derlediğini söylüyor ve ön yargılar konusunda uyarıyor; gizem dinlerinin Roma İmparatorluğu döneminde ortaya çıktığının düşünülmesi yanlış. Öncesinde mevcut. Ana Tanrıça -Magna Mater- son gelenlerden ama onun Küçükasya'dan yola çıkıp Yunan dinine eklemlenmesi arkaik dönemde. İkinci yanlış, bu dinlerin Doğulu maneviyatın sonucu olduğunun düşünülmesi. Üç, gizem dinlerinin Hıristiyan inanışına hazırlama misyonu. Gnostiklerin pagan ritlerini benimsedikleri biliniyor ama basamak olma gibi bir durum yok, Hıristiyan gizemciliği temelinde pagan inanışlardan çok fazla öge aşırmış olsa da biri diğerinin devamı değil. Farklılıklardan sonra benzerliklere geçiyor Burkert. Bu dinlerin tanrıları birbirleriyle mücadele halinde değil, sanırım üçüne veya beşine birden inanılabilir. Game Of Thrones evrenindeki duruma benzetiyorum biraz. Neyse, sonrasında Burkert bu beş çeşitlemeyle ilgili temel olguları hatırlatıyor. Yayılma alanları, mitlerdeki konumlar, Roma'yla veya başka bir iktidar yapısıyla papaz olup olmadıkları, kısacası bilinmesi gereken her şey var. Hepsinin hikâyesi oldukça ilginç, örnek olsun diye Magna Matter'i alayım. Taş Çağı'na kadar takip edilebiliyor, Yunanlar arasında Matar Kubileya olarak biliniyor. Meter İdaia da denirmiş, "İda Dağının Tanrıçası". Bu kültte kendilerini iğdiş eden rahipler var, tanrıçanın sevgilisi Attis'in kendisini hadım etmesini sembolize ediyorlar. Alakasız olacak ama hemen Lovecraft'ın Duvarlardaki Fareler öyküsüne gidiyorum. Yerin on kat altında bulunan antik şehirdeki Romalı askerlerin ve daha da öncesinin insanlarının iskeletlerinin yığıldığı mekânda, duvarlarda, "Attis, Magna Mater" yazılarını görüyorduk. İngiltere'de. Özellikle Magna Mater'in Roma'yla birlikte geniş bir alana yayıldığını -kurmaca dışında da kanıları mevcut- söyleyebiliriz, devletin çelik pençesiyle yok edilene kadar.
"Erginlenme" kavramına da genişçe bir yer ayrılmış. Etimolojik kökenlerinden pratikteki uygulamalara kadar taşıdığı pek çok niteliği ele alınıyor ve beş kültteki karşılığı aranıyor, orta noktada bu kavram etrafına kültler yerleşiyor. Törenler, ritler burada mevzuya dahil oluyor; orgia bir erginlenme ayini olarak ortaya çıkıyor. Simmel'in kapalı topluluklarının arkaik versiyonları bu çağda ortaya çıkmış olabilir, ritlerin bir oyun olmaktan çok inanılarak yapılan eylemlerden ibaret olduğunu düşünürsek toplulukların dışındaki insanlardan bunların gizlenmesi, anlamın korunması gerekiyor. Gizem niteliği taşıyan kültün yapısı gereği yabancılar hoş karşılanmaz, sır korunmalıdır. Sır korundukça kültü saygınlığı artar. "Her durumda gizemler, daha geniş bir bağlam oluşturan dinsel uygulama içinde özel bir tapım biçimi olarak görünmektedir." (s. 24) Gizemin korunması var olması için gerekliydi; Platon'un hoşgörüsüne karşın Cicero ile Philon'un kültlerin bastırılmaları gerektiği yönünde fikirleri vardı. Roma'nın ölüm makinesi olarak farklı inançtaki sayısız insanı katlettiğini biliyoruz, Burkert detaylı bir şekilde ele almış.
Anıtlar ve adaklar ilk ortak konu. Önceleri tanrılardan bir şey dilemek, onlara bir şey adamak söz konusu değildi, gökyüzüne bakıp huşuyla dolan insanın istediği bundan başka bir şey değildi ama tanrıların yeryüzünden çok göğe ait oldukları düşünülmeye başlandığı an ip koptu, dünyevi bağ yitirildi ve iş tamamen ruhaniliğe döndü. Denizde fırtınadan kurtulanlar tanrılarına hediyeler sundular, iyi bir hasattan sonra aynı şekilde adaklar, törenler, gırla. Tersi durumda yeni tanrılara sığınıldı, krallar tahttan indirildi, yeni krallar yeni tanrılarmış gibi tahta çıkarıldı. Mithras dininin adak dini ve gizem kültünün tam bir karışımı olduğunu söylüyor Burkert, İsis de aynı zamanda sağlık tanrıçası olduğu için o işlere baktığından kendisine gırla anıt dikilmiştir. Tapınma biçimleri, adanan nesneler ve daha pek çok bilgi için Aristophanes'in oyunlarından Platon'un düşüncelerine, pek çok kaynağa başvuruyor yazar, farklı kaynak iyi bir şey.
Sağaltım adakları büyüye inancın o zamanlarda ortaya çıktığını gösteriyor bir yandan. Büyünün daha o zamanlardan psikoterapik bir etkisinin olduğu söylenebilir, zaten logos egemenliğine girmemiş dünyalarda büyüden daha iyi bir dayanak yoktur. Şamanları ve adakları doğuran toprağın her yıl doğumu ve ölümüyle ilgili o kadar çok rit var ki hepsini derlemek için ayrı bir çalışma gerekiyor. Osiris kültüyle Mısır'ın ölüm kültü arasında yakın ilginin olması anlaşılabilir bir şey, hemen her kültte ölümden sonrasının somut varlığına inanılması da. Hatta şöyle hoş bir cümleyle karşılaştım. "Pagan birinin gözünde Hıristiyanlık, sadece ölümle ve çürümeyle ilgilenen bir kabir diniydi." (s. 51) Oysa beş kültün tapınaklarında birbirlerine ait özellikler bulunabilir, bunlar yaşamı yücelttiği gibi ölümü de yücelten inanışlar olarak ortaya çıkıyordu. Anıtlar ve adaklar da bu inanışın ürünü.
Nefesim yetmedi, bu kadar. Zengin ayrıntılarla dolu, müthiş kapsamlı bir çalışma. Konuya ilgi duyanlar ıskalamamalı.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mitlerin Kısa Tarihi
Gökyüzüne bakıp korkan, anlamadığı şeyi kendi perspektifinden gördüğü dünyaya uydurmaya çalışan ilk insan. Yıldızları tanrılara çevirdin, tanrıları yeryüzüne indirdin, toprağa çevirdin, bir kısmı gökyüzü olarak varlığını sürdürdü, sonra kutsallıklarını azaltıp göklere geri gönderdin, logos ortaya çıkınca onları mantığınla tekrar işledin, olmadı, bu kez mythos tekrar belirdi ve ona sarıldın. Binlerce yıllık inanışların bir kısmı güncellendi, bir kısmı kayboldu. Yolculuğun boyunca soyut düşünme yeteneğinle neleri yaratıp yıktın, yaşamla doğayı-doğaüstünü kaç farklı biçimde birleştirmeye çalıştın, sen de bilmiyorsun. Şimdi ben senim ve ne haltlar yediğimizi Armstrong anlatıyor, okudum.
Armstrong'un kısa tarihi pek de o kadar kısa değil aslında, şiir kadar sonsuz olduğunu söyleyebilirim. Ve dahi zaman zaman karıştıracağım, bizim yol haritamız çünkü bu. Neandertal gömütlerdeki silahlar ve kurban edilmiş canlıların kemikleri, bugünün duygu-mantık kaosunun ilk adımları aslında, o noktadan yola çıktık ve dünyayı biçimlendirmeye çalıştık, düşünce yapımıza uydurmaya uğraşarak. "Can yoldaşlarını büyük bir özenle gömen Neandertaller gözle görülür, somut dünyanın tek gerçeklik olmadığını düşünmüş olmalılar." (s. 7) Mitlerin doğuşu anlam arayışının sonucu olduğuna göre günümüzde de varlıklarını devam ettirmeleri normal. Atom bombalarından insani bir anlam çıkaramayabiliriz ama bizi başka biri yapma potansiyeli taşıyan mitlere, masallara dönüp daha naif bir dünyayı kurgulayabiliriz. Daha iyi biri olarak. "Doğru anlaşılırsa, mitoloji bizi, bu dünyada ya da öbür dünyada, uygun adımı atmak için doğru ruhsal ya da psikolojik duruşa getirir." (s. 9) Uygun adımdan kastın erginlenmenin mitolojideki çeşitlemelerinde bulunabileceğini düşünüyorum, Armstrong'a göre, "sezgilerle algılanan gerçeğe verilen belirgin biçim" olan mitlerin her zaman sağaltıcı bir etkisi olacak. Eskiler de böyle düşünmüş olacak ki tanrılar dünyasını yaratıp bu dünyadaki her şeyi onlara yansıtmışlar, böylece onların gölgeleri olarak yaşamayı sürdürmüşler ve kendilerinden daha kudretli varlıkların gücünü bir parça olsun taşımak istemişler. Sağaltımın bir türü. Tekamülün de. Daha yüceye ulaşabilmek için daha yücenin yaratılması gerekir.
Jaspers'ın aşkınlığı felsefenin merkezine yerleştirmesinin yansımasını Armstrong'da buluruz: "Tanrılar aşkınlık deneyiminin açıklanmasına yardım eder. Kadim felsefe yaratılıştan gelen duyularımızı dile getirerek insanda ve somut dünyada gözle görülenden ötesi olduğunu anlatır." (s. 10) İnsanın arayışı felsefeyle mitlerden uyuşturucuya, sekse ve spora yöneldi. Günümüzün esrime çeşitleri. Odağın yitimi araç-amaç karmaşasına yol açtı ve düşüncenin parlak ışığı mekanik devinimlerin bayağılaştırıcı rutininde kaybolmaya yüz tuttu. Oyundan uzaklaşıldığı için belki. Armstrong, Homo Ludens'in oynadığı oyunlar sayesinde makul bir gerçekliğin yaratıldığını söyler. Mitler tam da bu oyunculluğun karşılığıdır. Gerçeklikten çok etkileyicilikten ötürü "gerçektir". Kalıcıdır da, geçici zevkler gibi dağılıp kaybolmaz. Tekrar tekrar belirir, en son beliriş Freud ve Jung'un ruhun çağdaş araştırmasında klasik mitolojiye başvurmalarında görülebilir. Armstrong, bunda şaşırılacak bir şey olmadığını söyler çünkü mitoloji en temel korkularımızı ve isteklerimizi yansıtır.
Mitlerin neliğinden sonra Paleolitik Çağ inceleniyor, Avcı toplumların mitolojisi. Arketiplerin zamanı. Gökler sonsuzluk duygusu verir, böylece ölümsüz tanrıların temeli atılır. Yitik cennetler aranır, bilinen dünyanın ardında daha fazlasının olacağı düşünülür. "Bir mitin amacı insanları çevreleyen ve yaşamın doğal bir parçası olan ruhsal boyutun bilincine vardırmaktı." (s. 17) Sembollerin doğuşunu bu noktadan başlatabiliriz, somut dünyanın soyut yansımaları bir bir ortaya çıkar. Güç odaklarıdır bunlar, insanlar bunlara huşuyla yaklaşırlar. Tapınmanın temelinde çıkara dair herhangi bir şey bulunmaz, gökyüzünü tapınarak etkileyebileceğini düşünen insan çok daha sonrasının insanıdır. Mit yaşamın bir parçası haline geldikten sonra cevap vereceği düşünülen "Tek Tanrı" konseptinin belirmesiyle sesine yankı bulacağını düşünen insanın belirdiği de söylenebilir. Mitin davranışlara yol göstermesi ve davranışlarla değişen mitin yeni edimlere yol açması birbirine bağlıdır, eş zamanlı gerçekleşir. Şamanların mitik peygamberler olarak ortaya çıkmalarını buna bağlayabiliriz. Onlar ulaşırlar, sesi taşırlar ve dünyaya indirirler. Şaman derken Lascaux mağaralarına resim çizenleri, Orta Asya'da ağaçlara kulaklarını dayayanları, aşkınla iletişime geçen herkesi kastediyorum. İnsan, sezmekten daha fazlasına ihtiyaç duyduğunda ulular ortaya çıktı ve ölüme meydan okudu. Öldüren insan/avcı, ölümden korktuğu için mitolojiyi çeşitlendirmeye devam etti. Logos bu zeminde ortaya çıktı, nesnel düşüncenin kaynağı olarak insana ayakları daha bir yere basan açıklamalar getirdi. Mythos kaybolmamıştı, erginlenme ayinlerinde zıt kutbuyla buluştu. Kahramanın yolculuğu bu minvalde incelenmelidir. Armstrong der ki İsa, Buddha ve Muhammed de bu minvalde incelenmelidir, kahraman mitosu onların yaşamlarını biçimlemiştir ve arketipaldir. Sonrasında bölümün sonuna kadar kahramanların mitoslardaki yansımalarını ve kadınlarla hayvanların bu mitoslardaki görevlerinden bahsedilir.
Neolitik Çağ: Tarım Toplumlarının Mitolojisi bölümünde logos ve tarım devrimi arasındaki bağlantının doğurduğu mitik ögeler ele alınır. Toprak doğurur, kadınlar doğurur, doğurulanlar için kurbanlar sunulur ve nice tanrı bu doğumun, ardından ölümün sembolize edilmesiyle ortaya çıkar. Sümer tanrıları, Mısırlı muadiller, dünyanın hemen her bölgesinden -eğer varsa- eşlenik tanrılar incelenir, ölümleri ve doğumları üzerinden dört bin yılın inanç sistemleri incelenir. Ardından semavi dinler incelenir, ardından günümüzün kaotik toplumunun inançları ele alınır. Son.
Düşünce atlasımızdır bu kitap, düşüncemizin gittiği ve gideceği yolu içerir.
Yanıtla
6
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yengeç Konserveleme Gemisi
Anlatıcının sesini zaman zaman yükselmiş buluruz, genellikle gemiyle ve dönemin siyasal ortamıyla ilgili açıklayıcı anlatıma geçtiği zaman. Metnin çevirmeni Devrim Çetin Güven, Takici'yi Zola ve Fils'le kıyaslarken dolaylı olarak bu niteliği de ele alır. Takici kara bir anlatı kurmaz, her ne kadar karanlığı anlatıyor olsa da gemideki işçilere çıkış yolunu buldurur, onlara mücadele etmeyi öğretir. Maksadı bunu okurlarına da öğretmektir, bu yüzden yer yer didaktlaşır. Kurmacayı sakatlayıcı bir mevzu ama anlatının diğer özellikleri o kadar parlaktır ki bunu görmezden gelebiliriz. Gelmeliyiz, işçi sınıfı ayaklanıyor ve kaliteli bir kurmacanın parçası oluyor. Her ne kadar kapitalist politikalar sonucu ortadan kaldırılmaya çalışılmışsa da toplumsal bir gerçekliğin en vurucu biçimlerden biriyle ele alındığı bu metni hafızalardan silip hiç yokmuş gibi davranmak, büyük problemler karşısında ilk tepki olarak kafasını kuma gömen kodamanların dışarıda kalan koca popolarının engellenemez parıltısıyla sonuçlanır. Hikâye mutlu sonla biter ama biliriz ki hayatta pek bir şey mutlu sonla bitmez. Spartacus'ten, hatta Spartacus'ün çok daha öncesinden beri köleciliğe karşı verilen mücadele o kadar çok kimlik değiştirmiştir ki isyanın tarihi ciltler dolusu bir külliyat oluşturabilir. Biz bir tanesine odaklanalım: Takici yirmi dokuz yaşında öldürüldü. Eserleri ve siyasi görüşleri Japon polisinin peşine takılmasına yol açmıştı ve savaş tamtamlarının sağduyunun sesini boğacak raddeye geldiği 1933 yılında insanlığın esamisi pek okunmuyordu. Takici ağır işkence sonucu öldürüldü. Mücadelesi sürüyor.
Devrim Çetin Güven'in sunuş yazısının bir kısmı okunmalı ama bu kısım okunmaması gereken kısımla iç içe geçtiği için kısım kısım uzaklaşılmalı. Lakin yapacak bir şey yok, önce sunuşa bakıyoruz. Güven öncelikle romanın mevzusunu anlatıyor. 1920'lerde bir yengeç konserveleme gemisi Kamçatka civarında işe koyuluyor. Gerçi bu bir gemi değil, Japon-Rus Savaşı'nda ele geçirilen hastane ve nakliye gemilerinden biri olsa da neredeyse hurdaya çıkacak hale geldiği için kayıtlara gemi olarak geçirilmiyor. Kayıtlara geçirilmiyor da olabilir. Bu bir fabrika da değil, fabrika niteliği taşımıyor. Yasanın boşluğuna saplanıp kalmış bir ucube bu, hukuki tanımı yok, dolayısıyla işçi kanunlarıyla hiç alakası yok. İşçi kanunları dedik de, Steinbeck'in ve Yaşar Kemal'in pamuk işçilerinden Japonya'nın yengeç avcılarına bir kanunsuzluğun gölgesini görebiliriz. Uygulamada büyük sıkıntıları olan kanunlar görünürde insanın onuruyla yaşamasını garantiye alıyor. Görünürde. Diyorum ama inanmıyorum, görünen o ki daha çok yengeç avlamak için yakınlarda batan bir gemiye yardıma gidilmez ve yüzlerce insanın ölümüne göz yumulur. Gerçek bir olaymış bu, Güven'in anlattığına göre 1926'da Çiçibu-maru Gemisi karaya oturmuş ve SOS sinyali yollamış ama civardaki yengeç konserveleme gemilerinden bir tanesi bile yardıma gelmemiş. 161 kişi bu faciada can vermiş. Doldurulması gereken kota, ülkenin hemen her yerinden bulunabilen değersiz insanlardan daha önemli. Bu noktada Japon toplumunun yapısına ve ülkenin siyasi geçmişine bakmak gerekiyor.
Dazai, memleketinde gezip tozmasını anlattığı metninde her beş yılda bir gerçekleşen kıtlıkların binlerce insanın ölümüne yol açtığından bahseder. Problemin detaylarını Takici'den, Dazai'nin memleketlisinden öğreniyoruz. Verimsiz toprakların dağıtıldığı köylüler, yıllarca uğraşarak toprağı doğru düzgün ekilebilir hale getiriyorlar ve toprak ellerinden alınıyor, kovuluyorlar. Mahsul de yetersizleşince eskinin çiftçilerine köle gibi çalışmaktan başka çare kalmıyor. Japonya'da hızla yükselen kapitalizmin patronları için cennet. İş bulma kurumları insanları borçlandırıp üç kuruşa çalışmaya zorluyor, savaş ekonomisinin haşat ettiği ülkede alt sınıf için alternatif yok, hatta bu durum alt-orta sınıfa da sıçramış durumda; üç beş üniversite öğrencisi para biriktirebilmek için çalışmak isterlerken kendilerini gemide buluyorlar. Çalışma şartlarının korkunçluğundan bahsetmeye gerek yok. Belki biraz var. Yemek kötü, çalışma süresi kötü, yengeç kokusu rezalet ve en kötüsü de işçiler kötü. Uyanmaları için aralarından birkaçının ölmesi gerekiyor, varlıklarının tehlikeye girdiğini anlayana kadar boş konuşmaktan başka hiçbir şey yapmıyorlar. Kıvılcımı çakan, aralarından birinin av sırasında fırtınaya yakalanarak SSCB topraklarına sürüklenmesinden sonra kendisini kurtaranların "kızıl propagandaları" oluyor. Ruslar tatlı ve kibar insanlar, İmparator-Devlet söyleminin ilk çatlağı. Rusların arasında yaşayan komünist bir Çinlinin yaptığı konuşma da boşa çalıştığını, çalışarak kutsal devleti değil, patronları zengin ettiğini adamımızın başına dank ettiriyor. Aslında bildiğimiz şeyler; insan topluluklarının hikâyeye ihtiyacı var ve iktidar ne söyleyeceğini bilirse her şey yolunda gidiyor. Örneğin, Japonların dünyanın en üstün ırkı olması, devletin gücünü koruması ve zaferlerini sürdürmesi için herkesin çalışması gerektiği, zorluklara karşı sabırla yaklaşılmasının erdemi vs. tipik gütmenin enstrümanları olarak karşımıza çıkar.
Oysa nedir, metnin ilk cümlesi bunları kül eder, patlamak için gün sayan işçinin fitilini tutuşturur: "'Hey, cehenneme gidiyoz lan!'" (s. 31) Cehennem alegorisi değil, zamanın sonuna kadar acı çekilecek bir acılar mekânı değil, gemi bir Araf-Cehennem evliliğinin statüsüz ürünü. İşçiler yüzen bir tanımsızın içinde sürükleniyorlar.
Güven'in açıklamalarından birkaç tanesini inceleyeyim. Dil, 1920'lerin Kuzey Japonyası'nda kullanılan sokak ağzı, şive ve ifadeleri barındırıyor. Yerelleştirmeye başvuruyor Güven, işçilerin konuşmalarını "Angara Bebesi" familyasına dahil olan canlılarınkine benzeterek çeviriyor. Makul. İşçilerin isimlerinin olmayışına dikkat çekiyor, onları birey olarak değil de köle olarak görmenin en kolay yolu. Numaraları bile yoktur, Remarque'ın kamplarında numaralardan ibaret hayatların sürme çabalarını görürdük ama burada lakabı olmayanların yaşadığını söylemek şüpheli, hele içlerinden bazılarının günaşırı ölmelerini düşünürsek sadece görünmek ve çalışmak için orada olduklarını düşünebiliriz. Lakabı olanlar lakaplarını eylemlerine göre alırlar, ustabaşına ilk karşı koyan adamın adının, "Hava Basma Lan!" olarak belirlenmesi bir örnek. Erginlik ayini gibi; zafer kazanana kadar kimsenin ismi, dolayısıyla gücü yoktur. Kolektif kahramanlık vardır, kolektif ölümler vardır, sondaki isyana kadar kimse bireyliğinin farkında değildir.
Yüz yıl içinde eserin birkaç kez unutulup hatırlanmasının muhasebesini yapıyor Güven; manga versiyonunun basılması, film uyarlamalarının yapılması ve onca dile çevrilmesi bundan böyle unutulmayacak olmasını garantilemiş olabilir ama zamanında Japonya'nın dünyaya kafa tutması, ardından gelen ekonomik devrimle hızlı yükselişin başlaması ve kapitalist politikalar sonucu ofis köleliğinin ayyuka çıkması, eserin yıllar sonra tekrardan doğmasına neden oluyor. Problemler güncel ve uzunca bir süre güncel kalmaya devam edecek korkarım, dolayısıyla işçilerin destanı yazılmayı ve okunmayı sürdürecek.
Anlatıyla ilgili söylenecek şeyleri söyledim ama birkaç şey ekleyebilirim. Geminin kontrolü işçilerce ele geçirildikten sonra koruma gemisi belirir, içindeki askerlerin süngülerini taktığını gören işçiler askerlerin kendilerini destekleyeceğini düşünür ama tam tersi olur, o sıralarda işçinin insan gibi yaşamasından çok Güneş İmparatorluğunun bekası düşünüldüğünden üretimin devamı amaçlanır, devrik liderler tekrar tahta çıkarılır ve direnişin liderleri askerlerce yaka paça götürülür. Anlatı burada sonlanmış olsa Demir Ökçe'deki umutsuzluk doğabilirdi ama hayır, işçiler hemen yeni bir isyan planlamaya başlar. Subayından doktoruna herkesin hor gördüğü bu insanların doğruluş hikâyeleri oldukça coşkuludur; binlerce bitin kuşattığı, açlıktan ve yorgunluktan kıpırdayamayacak hale gelen, günden güne birer ikişer eksilen bu insanlar dünyanın en onurlu mücadelelerinden birini verirler.
İyidir, kofti milliyetçiliğin rezilliğini, din tüccarlarının ikiyüzlülüğünü gösterir bu metin. Takici'nin diğer metinlerine de rastlarız umarım.
Yanıtla
4
3
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Armağan Üzerine Deneme
Florence Weber'in sunuş yazısı kitabın dörtte birlik kısmını oluşturuyor. Weber, Mauss'un giriştiği işin mikro tarih niteliğiyle antropolojiden iktisada, pazarlama bilimlerinden yönetime pek çok konuya değindiğini, bu yüzden de çok önemli bir incelemeyle karşı karşıya olduğumuzu söylüyor. "Etnografik bir sosyoloji" ele alınıyor, sosyal olgularla armağanın paradigmasına farklı bakışlar sunuluyor. Durkheimcı sosyolojinin siyasetle ilişkisinde bir dönüm noktasıymış bu eser, sayesinde Fransız tarzı bir sosyal güvenliğin icadında temel halkalardan birini oluşturmuş. Gerçekten de Mauss'un incelediği armağan-alışveriş-sadaka ilişkilerinin toplumsal yaşamı nasıl biçimlendirmesi gerektiğine dair ideal fikirlere ulaşırız. Sadaka türü verişlerde bir üstünlük kurma olgusu mevcut, iktidarın iktidarlığını perçinleyen bir durum. Osmanlı zamanında alanı ve vereni belli olmayan ayni ve nakdi destekten alenen dağıtılan temel gıda maddelerine uzanan yolda bir şeylerin ters gittiğini söyleyebiliriz, olması gereken bu değildir. Nedir? Mauss anlatıyor işte. Ücretli çalışmanın armağansal doğasını hatırlayıp her şeyi insancıl bir noktaya getirirsek hayat bayram olabilir, onu söylüyor. Kızılderililerin potlaç kavramında -Orta Asya Türklerinde de aynı dalga var, ne olduğuna geleceğim- ve Polinezya'daki kula uygulamasında, kayış kopana kadar toplumsal bir tüketim dengesinin oluşturulması çabası gizli. Lakin kapalı toplumlar biraz açıldıklarında, zenginliği ifade eden nesnelerin çoğalması veya azalması sonucu bu ayarlar bozuluyor, etimolojik değişimlerden -hediyeden mahkumiyete uzanan bir yolculuk var armağan için- ekonomik değerlerin farklılaşmasına kadar pek çok olay gerçekleşiyor. Hediyeleşmenin ardında hiyerarşi kurmak beliriyor, onur mücadeleleri yerini iktidarın basamaklarından biri olabilme mücadelesine bırakıyor. Bunun en güzel örneğini Jeremiah Johnson'da görürüz. Kabile şefi, adamımızın hediyesine karşılık olarak altta kalmamak için kendi kızını hediye eder. Yancı eleman, "Hediyeyi kabul etme de derimizi yüzsünler," diye uyarıda bulunur. Hediye kabul edilmelidir, davetli olunan evde bir sunuyu geri çevirmenin hakaret anlamına gelmesinin temelini burada görürüz. Karşılığın doğmadığı zamanlardan karşılık beklenen zamanlara, değiş tokuştan modern tüketime bir sosyal olgu. Vaygu'a denen, paranın ilk formu olduğu kabul edilen dolaşım nesnesi de bir o kadar ilginç. Evlilik törenlerinde takılan paralar, tarafların taktıkları alyanslar bir eşitlik ihtiyacını sembolize eder ama daha çok toplumsal bir sözleşmenin ögeleri olarak da görülebilir. "Yıllar boyunca o kadar altın taktık, şimdi hepsi dönsün bakalım." Bu sözü mutlaka duymuşuzdur. Kaynağı burada, Mauss'un kapsamlı araştırmasında mevcut.
Para, değiş tokuşa belirli bir standart getirdiği için önemlidir, bu yüzden armağanla bir ilgisi yokmuş gibi görünür ama aslında yazısız bir toplumsal sözleşme anlamına gelmektedir. Soyut bir kavram öylesine somutlaşır ki herkes bu durumu kabullenmek zorunda kalır. Armağanlar, değiş tokuş, ekonomik ögeler toplumları bir arada tutan anlaşmalardır aslında, herkes bu anlaşmalara uymak zorundadır. Günümüzde geleneklerle sürdürülen anlaşmalar mevcut, zamanında siyasal rekabetle siyasal ittifak hediyeleşme ve değiş tokuş yoluyla kurulabiliyormuş. Dost kaybetmemek için borç vermemek gerektiği söylenir ama kaybedilecek kişi zaten dost değildir, borç iki kişinin arasındaki ilişkiyi derinleştirdiği için olumlu bir niteliği de taşır. Zıddı hediyeleşme için geçerli; düşmana verilen herhangi bir hediye onun üzerinde tahakküm kurulduğunu simgeler, bu tahakküm fiziksel olduğu kadar psikolojik de olabilir. Bu farklı açılara Polinezya ve Kuzey Amerika'daki geleneklerden çıkarsamalar yaparak bakıyor Mauss, armağanın doğurduğu yükümlülüklere ve karşı-yükümlülüklere toplam yükümlülükler sistemi diyor. Potlaç'a bakalım. Eldeki fazla mal dağıtılır, şölenlerde herkesle paylaşılır ve vermenin yüceliği -işin ruhani boyutu ayrıca incelenmiş- almanın yüceliğini önceler. Herkes paylaşır, iç savaşlarda bile. Üstünlük kurmak için paylaşılır, yücelik için paylaşılır, hatta biriktirilen zenginliklerin yok edildiği bile olur. Zenginliklerin "ruhları" da yok edilir böylece, kutsal idoller, tılsımlar, armalar vs. dağıtılır, yok edilir, sosyal ilişkilere göre güç veya güçsüzlük kaynağı olurlar. Özellikle Maori dininin eşyalar ve eşyaların ruhlarıyla ilgili girift ritüelleri mevcut. Hau denen bir ruh var, eşya paylaşıldığında bir şekilde geri verilmesi gerekiyor. Hatta eşyanın üçüncü bir kişiye verilmesi durumunda geçerli olacak kanunlar bile belirlenmiş, hukuk sisteminin bu ruha göre belirlenmesi topluluk için alıp vermenin önemini vurguluyor. Bu sistemin dışında yaşamak mümkün değil, döngüye katılmayan klanlar dışlanıyor, öldürülüyor. Metanın dönüşümü/döngüsü konusunda mutlak bir egemenlik hüküm sürüyor, ilahi meseleler de bu işin içinde olduğundan çıfıt olarak damgalanmamak için mutlaka sirkülasyonun bir parçası olmak gerek. Dahil olmakla iş bitmiyor, en ufak bir ret öldürülmekle sonuçlanabiliyor. Bu noktada tanrılara sunulan kurbanların, kısacası mitik inanışların etkisini görebiliriz. Yeterince kurbanın sunulmadığı tanrı, toprağı çorak bırakacak ve o yılın hasadını hacamat ederek sayısız insanı öldürecektir. Bunun gerçekleşmemesi için toprağa, tanrılara ve insanlara adaklar adanmalı, bir anlamda hediyeler sunulmalıdır. Arkaik bir düşünce, binlerce yıl öncesinden geliyor ve toplumsal ilişkileri bile etkiliyor.
Sadaka, cömertlik, Roma Hukuku ve Hindu Hukuku, gibi konu başlıkları altında incelenen armağan meselesi, günümüzün çalışma şartlarının değerlendirilmesi ve vahşi kapitalizmin üstü kapalı eleştirisiyle sona eriyor. Özellikle Roma Hukuku bölümünde etimolojik yaklaşımların yol açtığı anlam zenginliklerinin koca bir hukuk sistemini nasıl biçimlendirdiğini, bu sırada sözcüklerin de nasıl biçimlendiğini görürüz, oldukça ilgi çekicidir. İlgisiz olanlar için sıkıcıdır aslında. Yani şimdiye kadarki bölüm ilginizi çekmediyse bu kitabı almamalısınız. Ama bence alın, konu çok ilginç. Bence. Beğenmediyseniz almayın kardeşim ya. Zorlamıyorum ama alın lan.
Kısacası iyi deneme. Al gülüm, ver gülüm. Adını bana bağışla, armağan et ki adını bildiğim için üzerinde üstünlük kurabileyim. Çok sevdiğin bir şeyi hediye et ki seni o şeyin bağlarından kurtarabileyim. Komşunu aç yatırma ki insanlığından emin olabileyim. Düşmanına emeğini ver ki özgeciliğinden razı olabileyim. Ne de çok dallanıyor alıp verme hadiseleri, üstünde düşünülecek çok şey taşıyor bu kitap.
Yanıtla
4
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Melezler
İthaki'nin Karanlık Kitaplık serisi sağlam başladı ve sağlam ilerliyor. Stephen Graham Jones'la nispeten genç yazarlara da el atıldı. Bu kurtadam takıntılı kurtadamın eserleri bir bir çevrilmeli, Melezler'in çok sıkı bir anlatı olmasına dayanarak istiyorum bunu. Gerçekten sıkı, ince düşünüldüğü için. The Walking Dead'in çizgi romanlarını okuduysanız görmüşsünüzdür, en arka sayfada serinin takipçilerinden gelen ilginç soruların cevaplandığı bir bölüm var. Karakterlerin tıraş olmalarından buldukları besinlerin son kullanma tarihlerine kadar pek çok mesele sorgulanır, Kirkman da esprili bir dille soruları cevaplandırır. Aynı olayı bu metinde de görüyoruz, tabii burada söz konusu olan kurtadamlar. Bildiğiniz gibi kurtadamlar ötemorfoza uğrarlar, insandan kurda ve kurttan insana dönüşürler. Vücut yapıları değişir, psikolojileri değişir, hayvanlaşırlar ve insanlaşırlar. Bir sürü detayı var bu dönüşüm meselesinin, Jones gerek esas oğlanına sorular sordurarak, gerek olaylar gerçekleşirken kurtadamları birçok yönden inceler, kurtadam olmanın doğasını yansıtır. Bu açıdan etkileyici ayrıntılarla karşılaşırız, hemen her bölümde. Daha çok soru sorulabilir ama Jones yeterince soru cevaplıyor. En sevdiği kitabı buymuş bir de, makul.
Postmodern olarak anılmış arka kapakta Jones. Tek bir metinden çıkarım yapmak doğru değil ama Melezler'deki anlatım tekniği postmoderni çağrıştırsa da bu büyük bir iddia. Belki kurtla insanın, doğayla modernizmin çatışmasından yürünürse, eh, oradan bir şeyleri yakaladığı söylenebilir ama odak olarak bunu almadığı için... Bilemiyorum, metinde neyi nasıl yaptığına odaklanmak istiyorum.
Yirmiye yakın bölüm var, parçalı bir bildungsroman. Esas oğlanın adını bulamadım, sanırım metinde hiç geçmiyor, erginlenme ayinini yaşayıp bir isim almadığı için olabilir, henüz kurda dönüşmediği için olabilir. "Henüz" diyorum ama bu zamanı sabitleyen sözcüğün pek bir anlamı yok, her bir bölüm farklı bir zamanın olaylarını içeriyor. Anlatıyı birbirine bağlayan iki teknik var; Jones neden-sonuç ilişkilerini farklı bölümlere dağıtıyor ve böylece bütünlük sağlanıyor. İkincisi de esas oğlanın -adını Lou koyayım, manalı olsun- yaşının her bölümde söylenmesi. On iki, on dört, altı, on beş. Parçalar birbiriyle uyumlu. Anlatım teknikleri oldukça başarılı, bu açıdan Jones'un türe gerçekten büyük katkı sağladığı söylenebilir. İkinci olarak da şu söylenebilir; kurtadamların insanlar arasında kendi kimliklerini kaybetmeme çabaları, var olma mücadeleleri son derece insani. Büyük bir savaşa yol açıyor bu, insan-kurt zihni birbiriyle sürekli mücadele etmek zorunda. Bir kurtadam önüne gelen hayvanı yiyemez, hayvanın sahibi peşine düşerse vurulan kapıyı açtığında burnuna bir tüfek dayanabilir. İnsan gibi düşünmeli, kurtken. İçgüdülere karşı koymaya çalışarak. Sırf bu döngüsel eziyetin gerçekçiliği için Jones'u kutlamak gerek. Üçüncü bir olay, Jones olabildiğince insan olan kurtadamları -tersi de söylenebilir- kendi yaşadığı topraklarda var etmeye çalışıyor. Aslında bir insanın imgelemlerinin kurt zihnindeki halini inceliyor denebilir; Kevin Lynch'in insan-kent ilişkisine göre düşünürsem kurtların da kenti kendilerince yarattıklarını, imgelerini her bir yapıya uyarladıklarını -tersi de...- görüyorum ve artırıyorum, insanın doğayla ilgili sayısız imgesi vardır ama doğada yaşayan bir insanın imgelemi nasıldır? Bunu bilemeyiz, kentlerde yaşayan insanlar olarak bilmek mümkün değil. Charles Foster, Hayvan Olmak nam eserinde sırf bu imgeleri yaratabilmek/yaşayabilmek için olabildiğince hayvanlar gibi yaşıyordu ve çabaladığı şeye ulaşmanın imkansız olduğunu söylüyordu. Kurtların doğayı nasıl kurguladıklarını düşünüyorum, bizim kentleri kurgulama biçimimizden yola çıkarsam bir nebze yakınlaşabilirim ama hâlâ uzakta kalır. Jones'un yapmaya çalıştığı şeye bakıyorum, evet, çok daha yakın.
Dede, Libby Teyze, Darren Dayı. Lou'nun annesi Lou'yu doğururken ölmüş. İnsan bedeninin kurtadam olma potansiyeli taşıyan bir bebeği doğurması genellikle ölümle sonuçlanıyor, türler arasındaki uyumsuzluk daha doğum sırasında ortaya çıkıyor. Bu konuda geniş kapsamlı bilgiler veriliyor; başka bebekler, başka kurtlar, yaşama tutunabilenler ve doğum sırasında ölenler dedenin hikâyelerinde mevcut. Dede ilginç bir karakter, II. Dünya Savaşı'nda cephenin öbür tarafında, Naziler kendisine Kara Kurt diyormuş, karnını her gece tıka basa doyuruyor olmalı. Kendi türünü ortadan kaldıran bir temizlikçi aynı zamanda, türün devamı için korunmaları ve gizlenmeleri lazım, tehlike arz eden tipler dedenin hedefi haline geliyor. Kendi çocuklarına kıymayı düşündüğünü de öğreniyoruz, öldükten sonra. Dede daha başlarda ölüyor ve çocuklarıyla "eniği" ardında bırakıyor. Libby'nin toparlayıcılığında Darren ve Lou iyi kötü idare ediyorlar. Darren on altı yaşında yuvadan ayrılıp yara izleriyle döndüğünde erginliğini tamamlamış oluyor, kurtların yalnızlık ritüeli gibi bir şey olsa gerek bu. Tek başına avlanmayı öğrenmek, hayatta kalmaya çalışmak. Beyaz Diş ve Vahşetin Çağrısı aklıma geliyor ister istemez, köpeklerle kurtların ilişkilerinin yanında insanların hayvanlara davranışları bu metin için iyi bir arka plan oluşturabilir. Kurtların temel özellikleri az çok bilinir şeyler, oradan veya buradan okuyup, izleyip öğrenmişizdir. Dolunay, gümüş kurşunlar ve diğer şeyleri de fantastik eserlerden biliyoruz, hatta anlatının bir yerinde bu klişeler Darren ve Lou kurtadam filmi izlerken Darren tarafından ele alınır. Parodinin gerçeğe yansımasının parodiyi dalgaya almasını görürüz, babasını katleden oğul. Gerçeklik katmanını sağlamlaştırır bu. Hatta filmde çok ince bir detayı yakalayan Darren, yönetmenin de kesinlikle kurtadam olduğunu söyler. Başka kurtadamlar da vardır, bazen bizimkilerin karşısına çıkarlar. Büyük bir gizlilik içinde yaşayanlar, kudurmuş kurtlara dönenler, kurtadam oldukları halde doğalarını bastıranlar, hemen her biri için ayrı bir bölüm ve macera var. İşin Darwin'e uzanan boyutu da dikkat çekiyor; kurtların rengi -dönüşümden sonraki ve önceki- genlerin baskınlığı ve hayatta kalmak için mutasyona uğramaları üzerinden muhabbet konusu oluyor. O kadar çok detay var ki anlatmaya gelecek gibi değil, keşfedilmeli.
Kısa cümleler. Kurtların hassas algılarının en ufak bir uyaranı fark etmesini andırır ölçüde ani değişimlere açık, paragraflar her bir anı farklı bir düzlemde yaşayan hayvanları çağrıştırırcasına dizili. Upuzun paragraflar yok, basit ve nokta atışı diyaloglar kesinliği ve netliği sağlıyor. Davranışlar gibi; en küçük bir değişimde/hadisede yola düşmeleri gerektiğini biliyor bizimkiler. Lou'nun okulda tanışıp aşık olduğu kızın dedesinin kurtadam ve kurtadam avcısı olduğu ortaya çıkınca, tayfa da evi basan bu herifi öldürünce anında uzuyorlar oradan. Bölge tehlike altına girdiğinde orayı korumaya çalışmıyorlar, başka bir bölge belirleyip oraya yönleniyorlar. Hatta yolda Darren'ın geçmiş zamanda kazıkladığı bir adamla karşılaştıklarında "meşale ve yaba" etkinliği yaşanacağını öngörerek planları tekrar değiştiriyorlar. Yine de tuzağa düşebiliyorlar, Darren çalıştığı bir ilaçlama şirketinin elemanları tarafından yakalanıp hapsediliyor, sidiği böcekleri kaçırdığı için. Bu bölümün soluksuz okunacak kadar iyi kurgulanmış ve heyecanlı olması bir yana, Jones aralara öyle detaylar yerleştirir ki zihindeki kurtadam imajı daha detaylı bir biçime bürünür; mesela Darren'ın işemesiyle birlikte farelerin evden kaçtığını öğreniriz. Öylesi bir işeme. Helal Darren. Sen çalışıyorsun, aileye ekmek getiriyorsun. Gerçi ihtiyaç yok ama normalmiş gibi davranmalısınız. Belki de normalsiniz ama ilahi mesajda sizin adınız geçmiyor ve kiliseleri pek sallamıyorsunuz. Umrunuzda değil. Lou için okula gitmek de aynı hesap. Eğitim hiçbir işine yaramayacak, eğer kurtadama dönüşürse. Tahmin edileceği gibi Lou'nun dönüşüp dönüşmeyeceğini merak ediyoruz anlatı boyunca. Hayvanları kıllandırmıyor, buradan dönüşmeyeceğini çıkarabiliriz. Belki de dönüşüyordur, kim bilir? Okuyan tabii, okusanıza bunu. Çok iyi çünkü.
Son: Olayların art arda dizildiği kuru bir anlatı değil, Bradburyvari bir karnaval anlatıya adım atıyorsunuz. Ailenin yaşadığı karavanın havaya uçma sahnesi var, benzetmeler inanılmaz. Şiir okurmuş gibi. Çağrışımlar, neler neler.Müthiş. Kaçmaz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir