Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dr. Kan Bedeli ya da Bombadan Sonra Nasıl Geçinip Gittik
Pat Cadigan'ın giriş yazısında Dr. Strangelove'la bir kıyaslama var; filmin karikatür karakterleriyle PKD'ninkiler arasında bir benzerlik olmadığı söyleniyor ama aslında pek doğru değil bu, belki sadece psikozlu karakterlere odaklanılması sonucu filmin sürreal bir hava taşıdığını söylemek mümkün ama odaklanılan noktada dünyayı felakete sürükleyecek insanların bulunduğu bir odanın dışına pek çıkılmıyor, atmosfer aynı niteliği taşıyor film boyunca, PKD ise mekânları ve zamanları değiştirerek okuru tek bir bakış açısına hapsetmiyor. Tipik karakterler mevcut, psikotikliğin dibine vuran insanlar ve mutantlar sıklıkla karşımıza çıksa da küresel felaketlere rağmen akıl sağlığını koruyabilmiş, genetiği değişmemiş insanların sayısı da oldukça fazla. Hatta PKD bir karmaşa yaratmaya cüret edip bombaları patlatıyor, birçok karakteri birbiriyle çatıştırıp insanlığın sonuna hazırlıyor. İyilerle kötüler arasında bir mücadele değil anlatılan, insanın hangi koşulda yaşarsa yaşasın bir şekilde varlığını sürdürme isteğinin yol açabileceği kıyametler, özgürlüğün ancak toplumla birlikte var olabileceğinin ibareleri gibi pek çok mesele var. PKD karakterlerin ilişkileri üzerinden kendi yaşadığı dünyanın alegorik bir eleştirisini yapıyor bir yandan; ahlak, yabancılaşma, ötekileştirme gibi konular mutantlarla insanlar üzerinden anlatılıyor. Çok boyutlu bir roman kısaca, arkada her zaman olduğu gibi paranoyak sayıklamaları işitmek mümkün, metinde ne kadar sağlıklı olursa olsun bir karakterin başkasıyla olan ilişkisini sorgulamadığı yoktur belki.
Roman, bahsi geçen filmden daha önce yazılmış ama filmden daha sonra yayımlanmış, adı filmle bir bütünlük oluşturacağı düşünüldüğü için özellikle tercih edilmiş. Karşılaştırmalı incelenirse pek çok öğenin benzer olduğu görülür ama asıl malzeme iki eserin farklılaştığı noktada ortaya çıkar, en başta metnin filmi içerdiğini söyleyebiliriz, biraz oynamayla deli halayı çeken politikacıların, askerlerin ve bilim adamlarının bulunduğu odayı anlatıya yerleştirebiliriz örneğin. Anlatıda zamanın kullanımı konusunda muazzam bir fark var tabii, PKD atlamalarla kurduğu anlatısını pek çok konuyu irdelemek için bir araç olarak kullanıyor, karakterlerin değişimlerini ve toplumdaki konumlarını anlayabilmek için bu atlamaları dikkatle takip etmek lazım, arka arkaya patlayan bombaların kronolojik düzene oturtulmaması sonucu ani değişimlerin gerçekleştiğini görmek okuru metinden bir parça uzaklaştırabiliyor, PKD bu açıdan eleştirilen bir yazar ama okura güvendiğini düşünüyorum açıkçası, bir metni okuyorsak bu işi çok ciddiye almalıyız ve sürüklenmekten başka bir şey bekleyebilmeliyiz, anlatıya yer yer dahil olup anlamımızı aramalıyız. Heinlein'ın yaptığı gibi belli tezler üzerinden kurulan bir anlatısı yok PKD'nin, karakterlerin oluşturduğu koca bir bilinmeyenin izini sürüyoruz, nereye varacağımızı hiç bilmiyoruz.
Stuart McConchie'nin çalıştığı dükkanın önünü süpürmesiyle başlıyoruz, Stu gelip geçene bakıyor ve Doktor Stockstill'in ofisine giren adamı görünce ABD'nin saldırıya uğramasının sebebi olan Bruno Bluthgeld'in az önce önünden geçtiğini fark ediyor. Bluthgeld, 1972'de yaptığı yanlış bir hesaplama sonucunda ülkesindeki insanların çoğunun ölümüne yol açan, kalanları da radyasyonun etkilerine maruz bıraktıran bir fizikçi, deneme amaçlı patlatılan bombanın etkileri Çinlilerin ABD'yi işgaline kadar uzanıyor. Zaten patlamış bir bombanın yıktığı dünya var elimizde ama en kötü hali bu değil, nispeten toparlanmış halinde bir süre oyalanıp karakterleri tanıyacağız. Stu siyahi bir çalışan, PKD'nin o dönem için radikal sayılabilecek bir karakteri aslında. Derisinin renginden ötürü dışlanan bir adamı anlatının en önemli parçası haline getirmek cesurca bir iş. Neyse, Stu'nun patronu Bay Fergesson -kendisini Sokaktan Gelen Sesler'de de görüyormuşuz, zaten PKD bir süre yaşadığı kentleri anlatıyor bu iki metninde- yine o dönem için ilginç bir karakter, siyahi bir çalışanı var, üstelik "poko" denen mutantlardan birini de alıyor işe. Pokolar deforme olmuş bedenleriyle toplumca istenmeyen varlıklar haline gelmiş insanlar, kolları ve bacakları yok, üstelik mutasyonları zihinsel aktivitelerini de etkiliyor, ilginç güçlerle dünyaya gelebiliyorlar. Hoppy Harrington böyle bir poko, elektronik işlerden iyi anlıyor ve devletin verdiğinden daha iyi bir hareket gereci üretmeye çalışıyor. Bir dahi olarak o tür bir toplumda işi yok, dışlanıyor sürekli, hatta Stu bile kendini Hoppy'le kıyaslıyor. İki dışlanmışın arasında oluşan hiyerarşi oldukça ilginç, Stu için Hoppy uzak durulası bir yarım insan, daha alt seviyede bir canlı.
İç içe geçmiş anlatı parçaları. Bluthgeld, Stockstill'in ofisinde komünistlerin beyninin içine girdiklerinden, onlardan bir türlü kurtulamadığından bahsediyor. Jack Tree adını kullanıyor ama Stockstill adamı hemen tanıyor, televizyonda ve gazetelerde yer almaya devam ediyor Bluthgeld, insanoğlunun yaşadığı en büyük facianın sebebi olarak doktorun muayenesinde psikanalitik nesne haline geliyor ve Stockstill aslında asıl düşmanın komünistler değil, kendi toplumlarından çıkan insanlar olduğunu düşünüyor, bir örneği karşısında oturuyor ve arkadaşı Bonny'nin ricasıyla incelediği bu adamın paranoyanın esiri olduğunu düşünüyor. Devam etmeyebilir, Bonny'nin güvenini boşa çıkarabilir ama çabalıyor. Bonny Keller ve eşi George Keller mutlu bir evliliği sürdürüyorlar, Bonny çok mutlu, istediği hemen her şeye sahip. Hatalı hesaplamanın bir parçası olduğu halde elinden geleni yaptığını düşünüyor, devasa radyoaktif bulut kümelerinin dağılmayışı yıllar sonra anlaşılabilen bir fenomen haline gelmişti, kimsenin öngörmediği bir facia. Bu yüzden arkadaşı Bluthgeld'in suçluluk duygusundan kurtulmasını istiyor. Etrafındaki insanların iyiliğini isteyen, mutlu bir kadının ikinci faciadan sonra nasıl değiştiğini göreceğiz, daha değil. Şöyle denebilir; elindeki her şeyin bir anda yok olabileceğini anlayan bir insan, anlık isteklerinin peşinde koşarak geçmişi ve geleceği unutabilir.
Walter ve Lydia Dangerfield çiftini Mars'a doğru yola çıkmak üzerelerken tanıyoruz, fırlatılışlarını Bonny televizyondan izliyor. Yeni Adem ve Havva olarak Nova Terra kurmak için geri sayımın tamamlanmasını bekliyorlar. Onların birbirlerine aşkla bakmalarından George'la olan ilişkisini düşünüyor Bonny ve ilk çatlağı oluşturuyor; acaba George kendisini bu kadar sevmiş miydi? Bilmiyor, farklı bir dünyanın hayalini ilk o noktada kurmaya başlıyor. Bombardımanın başlamasından az önce. Hoppy öbür taraftan haberler aldığını söyledikten bir süre sonra. Stu'yu sıçan yerken görüyor, gri bir dünyanın orta yerinde. Geleceğe dair görüler, kimin ölüp kimin yaşayacağını biliyor. Bombalar düşerken Walter Dünya'ya bakıyor, yanıp sönen kibritlerinki gibi parıltıları görüyor, geride bıraktığı her şey birkaç dumanlı alandan ibaret artık. Hoppy kurtuluyor, çalıştığı yer toprağın altında olduğu için. O zamana kadar gördüğümüz hemen hemen bütün önemli karakterler yırtıyor ama dünya distopik bir hale dönüyor. Küçük kasabalar, ilkel bir para sistemi varlığını sürdürüyor ama takas usulü daha çok kullanılıyor, sigaradan yiyeceğe kadar pek çok şey çok zor şartlarda üretiliyor, toplumun en alt basamaklarında yer alan bazı yetenekli insanlar önem kazanıyorlar, yeteneklerine ihtiyaç duyanlar tarafından yüceltiliyorlar. Bombalar patlarken karşılaştığı erkekle sevişiyor Bonny, bir tütün satıcısı olan Gill'den çocuğu oluyor sonrasında. Yok olmak üzereyken en ilkel güdüler ortaya çıkıyor aslında, üreme gibi.
Sonraki dünya. Lydia'nın depresyona girmesi ve kapsüldeki bütün ilaçları yutup intihar etmesi Walter'ı yıkıyor, uzaydan tek başına yayın yapmaya başlıyor ve aşağıda kalan birkaç grubun iletişimini sağlamaya çalışıyor. Arada birçok kitap okuyor, müzik dinletisi yapıyor, dünyanın tek radyocusu ve hasta, uzayda yeterli ekipman yok, ölecek. Hoppy güçlerini geliştiriyor, toplumun vazgeçilmezi haline geliyor ama güçlerinin terbiye edilmesi lazım, insanlar ondan korktuğu için kontrol altında tutulmaya çalışılıyor. Kendince planları var, gerekirse katliam yapabilir, güç onu yozlaştırıyor. Mutantlar daha da türüyor, güç dengeleri oluşana kadar pek çok çatışma çıkıyor, bir sürü tantana.
PKD'nin notuna göz atıp bitireceğim. Öngördüğü olayların hiçbirinin gerçekleşmediğini, zaten bilimkurgunun da bir öngörü işi olmadığını söylüyor. Hoppy'nin yozlaşmasından bahsediyor, Walter'ın gezegendeki insanlara yardım etmesini anlatıyor, sonra yardıma muhtaç hale gelmesinden söz ediyor. Walter hasta olduğu zaman aşağıdakiler onu iyileştirmeye çalışıyor ama Hoppy'nin Water'la ilgili daha farklı amaçları var, ayrı bir çatışma konusu. Asıl korktuğunun Bluthgeld gibi adamlar olduğunu söylüyor PKD, "düşmanla" mücadele ederken düşmanlaşan, akli dengelerini yitiren bilim insanları. Onların halka karşı, kendisine karşı benzer duygular içinde olabileceklerini söylüyor. Yaşadığı yerlerde geçen bir metni yazmanın güzelliğinden de bahsediyor arada, hoş bir sonsöz. Yine muazzam bir metin, şahane bilimkurgu.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Teşekkür Ederim
Seyirciler anlatıcıdır, hepsi tek bir ses haline gelmiştir. Sahnedeki oyuncu izlenmektedir. Oyuncunun yüzü seyircilerin tam karşısında bulunan salondaki insanlara dönüktür, oyuncu ışıklar altında bir gölgeden ibarettir. Alkışlanmaktadır. Teşekkür eder. Tekrar teşekkür eder, bağırır, elindeki ödülü sallar, kokteyl hazırlar gibi. Durmadan teşekkür eder, teşekkür etmekten yorulur. Işıklar kararır, her yer zifiri karanlığa boğulur. Sessizlik dinlenir. Işıklar tekrar yandığında oyuncunun yüzü anlatıcıya dönüktür. Konuşmaya başlar, ödülü sahnede beliren birine verir, gülümser, şerefin ağırlığını mimikleriyle anlatır. Bir oyunun anlatısıdır bu; oyuncunun hareketleri yansıtılır, hiçbiri es geçilmez. Tiyatro metninin yansımasıdır, metin anlatıya dönüşmüş gibidir.
Ödül alan bir yazarın ödülü, yazarlığını, okuru ve kendini sorgulaması ilginç bir anlatım tekniğiyle ele alınıyor. Pennac bu oyunu dünyanın birçok yerinde oynamış, ödül alan yazar rolünde tabii. Ödülün ortaya çıkardığı soru işaretlerine cevap arayışları 75 ile 90 dakikalık bir süre aralığını doldurmak zorunda, arka kapakta 45 dakika yazıyor ama bu bilgi yanlış, ortalama 80 dakikalık bir konuşma yapılacak, üstelik yirmiden fazla şehirde, bir turne, gösteri, doldurulacak saatler, tekrar tekrar söylenecek sözler, bir nevi boşluğu anlamlı kılmak. "Kendisini eski bir eşya gibi görmektedir." (s. 13) Anlam sayfalarda mazrufsa ve o sayfalar için ödül aldıysa yazar, o zaman zaten dolu bir şeyi nasıl doldurabilir? Yazdıklarından bahsetmiyor, kendi yaşamından bahsetmiyor, ödülün sonrasından bahsediyor sadece.
Ödülü kabul etme meselesi. Bir bakanın cumhuriyet için büyük kazanım olan sanatçıyı ödüllendirme övüncü için ödül alınmalı, harcanan emek için ödül alınmalı, sanat eserini beğenenler için ödül alınmalı, jüri üyelerinin yaptıkları tercihin onaylanması için ödül alınmalı, jürinin yetkinliğine halel gelmemesi için ödül alınmalı, yayınevinin prestiji için ödül alınmalı, o ödül alınmalı ki sanatçının varlığı pek çok açıdan sabitlensin, kabullenilsin, kültürel kodlara angaje edilsin. "Bir yılbaşı ağacı gibi süslenmek" için ödüller kabul edilmeli ve boyna asılmalı, asılamayacak gibiyse gömleğin, pantolonun cebine tıkıştırılabilir, yeter ki ödül ve ödülün temsil ettikleri onansın. Sanatçının sorumluluğu bütün bunların merkezinde yer almasından doğuyor, bir de zorunlu konuşma süresinden.
Sesler duyar yazar, sevenlerinin ve sevmeyenlerinin seslerini. Küfürler ve övgüler. Şerefsizin bağlantıları iyiydi, jüride abileri vardı, paraya ihtiyacı vardı, politik söylemleri vasıtasıyla ödülü aldı, zaten iyi bir yazardı, çocukluğunda da iyi bir anlatımcıydı, gerçeği arayışı yenilikçi söylemlere yol açmıştı, iyi ve kötü her şey. Hepsi kimliğini oluşturur, yazar oluşma biçimini sorgulamaya başlar. Ödülü tabii ki alacaktır, en başta okurları için. Kendisini izlemeye gelenlere davetiye gönderilmiştir ama içlerinde okurları da vardır herhalde, sadece kodamanlar gelmemiştir, söyleyeceklerini gerçekten anlayabilecek insanlar da gelmiştir, sahnede bir başına kaldığını düşünmesi yersizdir o zaman, içtenlikle teşekkür edebilir ama sorgulamaya devam eder, o insanların ödül alana bir heykelmiş gibi davranmalarını istemez, sadece eserlerinden ibaret değildir. Konu jüriye gelir yine, jüri önemlidir. Jüride işi bilen, örneğin öyküyü bilen, öykünün sökülüp takılması, öykünün ideolojize yöntemi konusunda derin bilgi sahibi, öyküyü yemiş insanlar vardır, onların kararları bir öyküyü diğerlerinden ayırır, en iyisi haline getirir. Hiçbir jüri yargılanmaz, Hitler'in eserlerine ödül vermeyen bir jürinin suçlandığı görülmemiştir, eserler arasında "daha iyi" olduğu söylenen bir esere ödül verilmesi konusunda jürinin ötesinde bir karar mercii yoktur, temyize gidilmez. Birkaç "yetkin" insanın aldığı/verdiği karar. Hemingway, ödülü Karen Blixen'ın alması gerektiğini söyler ama ödülü reddetmez. Sartre ödülü reddeder ama o sürece dahil olmuştur ister istemez. Yayınevleri yazara haber vermeden yazarın eserlerini ödüllere yollayabilir, bir şekilde buna bulaşılır. Nasıl bulaştığını anlatmıyor yazar, belki sadece sorgulamak için eline bir fırsat geçtiği için.
Davetlileri tanımıyor yazar/oyuncu, davetliler de onu tanımıyor. Kimse kimseyi tanımıyor ama teşekkür edilmesi gerekiyor. Kime? Kazananın ismini açıklıyor oyuncu, heyecanın doruğa ulaştığı o anı canlandırıyor, sonra kısık bir, "Ben," çıkıyor ağzından. "Ben" kimseye teşekkür etmiyor, ailesi veya arkadaşları yaratıcılık sürecine dahil değil, her şey tekillikte ortaya çıkıyor, merkezden çemberler halinde dağılan bir teşekkür konuşmasında en yakınlarla başlayan teşekkür zinciri anlamsızlığa doğru genişler ama bu kez öyle değil, sanatçı yanında başka kimseyi istemiyor. Kapıyı açan birine de teşekkür edilir, o halde bu teşekkürün ve muhataplarının hiçbir anlamı yok, her şey bireysel bir çabanın ürünü, sanatçının yalnızlığının kitleyle paylaşılmaya zorlanması büyük bir bunaltı, zorunlu bir performans, o halde konuşan kişi davetlilere istediklerini verecek, taşkınlık görmek için gelenlere de.
Merkezden yayılan konuşmada mutlaka birilerine minnetler bildirilecek. Ünlü isimler olabilir; Sartre, Musset, kim olursa. Köklerin anlatılması gerekiyor; esinlenilen sanatçılar, mekânlar, ne varsa. Sonra ödülün sorgulanma aşaması geliyor, bu ödül o zamana kadar ortaya konmuş bütün eserler için veriliyor, o halde sanatçı o kadar, yani sonraki yaratıları için bir yargıda bulunulmayacak, hatta sonraki eser diye bir şeyin olmamasını da imliyor olabilir bu ödül, "yeri gençlere bırakmak" için son bir ödül, eskimiş bir çağın sanatçısını ortadan kaldırmak için onore etmek, şahane fikir. Konudan konuya atlanır, ışıklar yavaş yavaş kararır, ortalık tekrar aydınlık olduğunda sahnedeki karartının kartondan bir insan maketi olduğunu görürüz. Perde. Alkışlar. Sanatçı sahnedeki temsilinden ibarettir, ödüller yine bir temsildir, eserler bir temsildir, hiçbir şey sanatçının içsel sürecini anlatamaz, onurlandıramaz. Sanatçının kazandırdığı form sanatçıya en uzak olan şeydir, başta ne kadar yakın olursa olsun. Hiçbir şey, dünya görüşü diyeceğim, dünya görüşüne yaklaşamaz.Müthiş bir anlatı. Sahnede de izlemek isterdim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tekno Mağara'nın Ötesi Milenyumsonrası Kültür İçin Gerilla Yazarın Rehberi
Kültürün ücreti tüccarlarca ödenmiştir, böylece her tüccar kendi sanatçısının ürününü pazarlayabilir. Her sanatçı küçük taşlarla çalışır, yarattıkları çemberler genişledikçe etkisi azalır, pek kimse ürkütülmez, dengeler belirlenmiştir, bozguncular kibarca def edilir. Yürürlük ödüllerle ve benzeri pek çok dolaylı yolla, aslında sanatın doğasıyla pek de ilgili olmayan enstrümanlarla sağlanır. Eserlerin değeri çoktan belirlenmiştir, eserlerin alıcıya ulaştırılması için en ideal yöntemler de belirlenmiştir, kısacası sanat konusunda her şey belirlenmiştir ve belirlenmeyen yenilikler için hemen bir fiyatlandırma politikası devreye sokulur, paha biçilir, yenilik eskiliğe dönüşürken yeri belirlenir. Potlaç'tan başlayalım ve bu işin nasıl yapıldığını adım adım görelim. Rirkrit Tiravanija Taylandlı bir arkadaş, ABD'de boş bir dükkan kiralıyor, dondurucu ve mikrodalga fırın alıyor, evsizleri işe alıyor, pişirilecek bir dünya yiyecek alıyor ve yirmi üç gün boyunca yemek dağıtıyor. Yirmi dördüncü gün satın aldıklarını satıyor, dükkanı boşaltıyor ve başka bir mekân buluyor, süreç başa dönüyor. Tiravanija yaptığı işe bir ad vermese de başkaları "sanat" diyor buna, değer biçme kısmı tam bu noktada başlıyor. Pişirilen yemeklerden bir kısmı, evsizlerin midesine girmemiş olan bir pirinç tanesi örneğin, internette açık artırmaya çıkarılıp satılabilir, çünkü o bir sanat eseri. "Terörizm, dünyanın en zengin ülkesinde evsizleri ve evsiz kalmanın eşiğindekileri tek bir bireyin beslemesi ve bu yapılanın Wall Street Journal tarafından potlaç-kavramsal sanat olarak etikenlenmesidir." (s. 24) Satılabilir enstalasyon, sermaye döngüsü için müthiş bir icat.
Jaffe'nin boğucu kültürden çıkış yollarını okumak bir anlamda pasif direnişin olanaklarını da okumak olarak değerlendirilebilir, direnişe ne kadar müsamaha gösterilip gösterilmediği önemli değil, Jaffe'nin metinlerinin -en azından Türkiye'de- kültür hegemonyasından kurtulamaması da önemli değil, zira henüz ehlileştirilmemiş sanatsal biçimlerden de bahsediliyor, hatta Dans'a bakarsak yaşamın olağan deliliklerinden ve parıltılarından da yararlanabileceğimizden bahsediliyor. Bir muhabire saldıran çıngıraklı yılanın öldürülmesi veya muhabirin ölmesi, olayın kaydından çok daha değersiz. Üst üste yığılı hayvanların kesilmeye götürülürken gözlerine bakmak, kuşların bir noktadan bir noktaya giderlerken kanat çırpma sayılarının toplamını düşünmek, yeterince yoğunlaşınca ayakları yerden kesilen yoginin varlığını öğrenmek, oturdukları yerden birkaç düğmeyle binlerce kilometre ötedeki insanları öldüren drone pilotlarının hissettiklerini hayal etmek, günümüzün sayısız deliliğinin mitolojideki karşılıklarını görünce aslında mitlerle rüyalar arasında çok daha derin bağlantılar olduğunu sezmek, günümüz dünyasının kodlarını da ortaya çıkarıyor ve kodlardan bağımsız bir yaşam sürdürebilme yolunda düşünebilmeyi sağlıyor. Jaffe karanlığın ortasında, elinde yanmayan bir fenerle yürüyor ve körlemesine arıyor, dokunabildiği kâr.
Savaş Zamanında Yazar Olmak meselesini Sebald da ele almıştı, politik süzgeçten geçip geçemeyecek metinlerin yapısal özelliklerini belirledikten sonra düşünebiliriz, sanatçının cüreti ne boyuttadır? Arendt'ten bir alıntı; "iç göç" nerede biter? Kendimizi katliamdan ne kadar soyutlayabiliriz, Nazi terörü sürerken Almanya'da yaşayan sanatçılar kendilerini ne kadar soyutlayabildiler? Sanatçının siyasetle olan ilişkisine geliyor olay. "Yazar kendinden kaynaklanmayan amaçlara adanmış bir yapıtta estetik doğruluk ve bütünlüğü nasıl sağlayabilir?" (s. 36) Jaffe Amerikan toplumunu ve siyasetini ele alarak, Nâzım Hikmet'i de içeren örnekler vererek bu meseleyi ele alıyor, ortaya konan her eserin öyle veya böyle toplumdan, politik hareketlerden ve estetik kaygıdan bir parça taşıdığını söylüyor. Benedetti'nin "devrimsel coşum" kavramını hatırladım, ne tamamen siyaset, ne de tamamen birey. Önemli olan devrimsel bir yaşamın coşkusunu yansıtabilmek. Devrimsel bir yaşam radikalizme yaklaşıyor, cüret bu boyuta ulaşabilmeli.
Beyaz Terör'de kimi deneyler, tıbbi hatalar, araba kazaları var, vakalar haber şeklinde ele alınmış ve her birinin ardından bir diyalog geliyor, bir ses diğerine kimi veya neyi bombalayacağını soruyor. Örneğin birbirinden ayırt edilemeyen iki yaralının ailelerini karıştırma vakasında hastaneyi bombalamak istiyor seslerden biri, daha doğrusu hastane görevlilerini. Kızının başında onun hayati tehlikeyi atlatmasını bekleyen bir adama kızının aslında başka hastanede olduğunun söylendiğini düşünün. Daha kötüsü; kızının başka hastanede öldüğünün söylendiğini düşünün.
Suu Kyi / Giacometti meselesi, direnişini bir sanat eseri olarak değerlendirirsek Burmalı muhalif, Nobel Barış Ödülü sahibi Suu Kyi ile meşhur Giacometti'nin sanatlarının, haliyle yaşamlarının fragmanlar halinde, sıralı bir şekilde anlatılmasıyla başlar ve biter. Ne kadar farklı olsa da iki yaşam bir noktada birleşir; yaşamı ve yansımasını şekillendirme, değiştirme çabası.
Virilio, Debord, Baudrillard diğer anılası isimler, bazı metinlerde sıklıkla karşılaşıyoruz onlarla. Jaffe'nin gösterdiği, bildiklerimizden başka yollara çıkaran fikirleri bilmek gerek, yaratıcı bilincin olabildiğince özgürleşmesi için.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sokaktan Gelen Sesler
Dr. Kan Bedeli'nden önce okunmalı bu, Jim Fergesson'ın korkunç sonunu bilmeden. 1950'lerin başlarında radyo, televizyon ve muhtelif ev eşyası satan, Amerikan Rüyası'nı yaşamak uğruna yaşamını sadece satış grafiğine indirgeyen, Yahudileri sevmeyen, yeni yeni palazlanan mağaza zincirlerinden ödü kopan Fergesson gibi kim bilir kaç karakteri birden çok metninde kullanmıştır PKD, bilmek için kronolojik bir okuma yapmak şart.
PKD'nin bilimkurgudan olabildiğince uzak, zamanının sosyal meselelerine odaklandığı metinlerinin en hacimlilerinden biri Sokaktan Gelen Sesler. Genelleyici bir yorum yapmak için yeterli değilim, adamın okumadığım çok metni var ama yine de cüret edip söyleyeceğim; belki de en dağınık metni olabilir. Stuart Hadley'nin yaşamının amacını bulmaya çalışırken karşılaştığı insanlar belirip kaybolurken akıbetlerini merak ederiz ama tiplikten öteye geçmezler, PKD belirli bir rolü üstlenip Hadley'yi bir noktadan bir noktaya götüren kişiler yaratmıştır, ötesiyle ilgilenmez gibidir. Anlatı Hadley'nin belli bir zaman aralığında aldığı veya alamadığı kararlara odaklanmıştır, çağın çok da uzağına düşmeyen bir distopik bildungsroman denebilir bunun için. Distopik yanı tamamen Hadley tarafından üretilmiştir, genç bir adamın yaşamıyla ilgili ne yapabileceği fikri uzunca bir süredir olumsuz bir dünyaya evrilmektedir, Hadley yavaş yavaş kayışı koparmaktadır. California'nın güneşli ve sıcak ikliminde, sayısız imkânın içinde yalnız bir adamdır Hadley, potansiyelini kullanamadığını düşünmektedir ve bir şey yapmak istemektedir, anlamlı bir şey. Yeteneklerini açığa çıkaracak, yaşadığını hissettirecek, derinlerde bir yerde durmadan kıvranan huzursuzluğunu dindirecek bir iş, eylem, oluş, artık her neyse. Aylaklık yaptığı gecelerden birinde kavgaya karışıp karakola götürüldüğü zaman bir hayalperest, bir düşünür, bir entelektüel olduğunu söyler ama sonradan gördüğümüz kadarıyla bunların hiçbiri değildir aslında, kendine biçtiği kimlikle uyum içinde değildir. Bencilliği ve toplumla uyumu arasında çıkan çatışmaların üstesinden gelemez. Mutluluk paradoksu; zaten çarpık temeller üzerine kurulmuş toplumsal bir yapının beklentileriyle kendi istekleri arasında kıvranıp durur.
PKD metni dört bölüme ayırmış; Sabah, Öğleden Sonra, Akşam ve Gece. Günler durmadan akıp giderken bu zaman aralıklarındaki olayları takip ederiz, örneğin ilk bölüm Fergesson'ın dükkânını açmasıyla başlar. Dr. Kan Bedeli'nde ortalığı süpüren Stu'yla karşılaşırız, Fergesson'ın ilgisini çeker, "erken saatlerde çalışan bir elektrik süpürgesi" olarak görür Stu'yu. Fergesson işkoliktir; çalışanlarını daha fazla satış yapıp ortalıkta oyalanmamaları için durmadan uyarır, tamir için gelen müşterilerin bekletilmemesini söyler, baskıcı bir patron olduğu söylenebilir. Dükkânını sıfırdan yaratmıştır, elindekilerin bir anda yok olabileceğini bilir, zira beyaz eşya dükkânları piyasayı ele geçirmek üzeredir, marketler karşısında bakkalların sıkıntısını çeker Fergesson. Dükkânını yenilemek için sayısız fikirle gelen Hardley'nin görüşlerine kulak asmaz, eski kafalı bir adamdır ve yenilikler ödünü koparır, harcayacağı paranın hesabını yaparken olmadık yerlerden kısıntılar yapar. Eşi Alice'le mutludur, muhtemelen Alice'in hoşgörülü olmasından ötürü, yoksa pintiliğe varan tutumluluğuyla pek de katlanılır biri değildir Fergesson. Eşiyle, çalışanlarıyla ve arkadaşlarıyla konuşmalarından çıkardığımız kadarıyla II. Dünya Savaşı'nın hemen ardından gelen başkanları destekler, McCarthy yanlısıdır, Kızıllardan nefret eder. Düz bir adam.
Hardley için Fergesson'ın dükkânında yaptığı iş geçicidir, "karmaşık planların, projelerin içinde olan insanlar gibi" oradan oraya koşturup önemli işler yapmak istemektedir. Zamanında Sosyalist Gençlik Birliği mensubuyken hayalini kurduğu dünyayı yaratabilmek için bir noktadan başlamak gerektiğini düşünür, İsa'nın Gözcüleri Cemiyeti'nin ilanlarını tam da bu isteğin zirveye ulaştığı noktada görür. Theodore Beckheim nam yaşlı bir adamın başkanlığını yaptığı bu cemiyet, kıyametin gelmek üzere olduğunu ve insanın doymak bilmez açgözlülüğü yüzünden dünyanın ayvayı yiyeceğini savunur. Hardley'nin kolaylıkla sürüklenebileceği bir fikirdir bu; Hardley de aynı şekilde düşünmektedir ve dünyanın yok olmaması için elinden geleni yapmak ister, cemiyete sempati duymaya başlar, hatta arkadaşlarının kendisine deli gözüyle bakmalarına rağmen bir toplantıya da katılır ama sonrasında Beckheim'ın fikirlerinden uzaklaşır, aradığını orada da bulamaz. Ablasının ve eniştesinin belirip kayboldukları bölümde eniştesinin eleştirilerini kaldıramaz, adamın böbürlenmesinden nefret eder ve hamile olan eşiyle kavga eder. Ellen, eşi Hardley'nin huzursuzluğunun farkındadır ve eşine yardımcı olmak için elinden geleni yapar, bir noktaya kadar eniştenin çıkışlarına da katlanır ama içinde yaşadıkları düşük standartlı yaşamdan kurtulmak için eşinin uyarılmaya ihtiyacı olduğunu düşünür, aşkının zayıfladığı zamanlarda kocasıyla kavga eder ve Hardley'nin hayalet gibi dolanmasını eleştirir, sonuçta eşinin kırıcı olmaya başladığı noktalarda geri adım atar ve bu döngü hep sürer, kadın her şeyin iyi olacağını umup kocasının sorumsuzluklarını sineye çeker. Hardley biriktirdikleri paradan harcayıp durmaktadır, bebeğin doğumunda gerekecek olan birikimlerinin yavaş yavaş eridiğini gören Ellen, Hardley'yi uyarıp durur ama bir noktadan sonra o da her şeyi akışına bırakmıştır, eşinin ilişkilerinin ilk zamanlarındaki haline dönmesini bekler. Boşuna.
Hızlandırıyorum, Hardley'nin kafayı kırdığı bölümler. Metnin diğer bölümlerindeki kopukluklar, birbiriyle pek de uyuşmayan, biraz şişirildiğini söyleyebileceğimiz fragmanlar bu bölüm itibariyle ortadan kalkar. Hardley beklemekten vazgeçer ve kendisine verileceğini düşündüğü güzellikleri koparma safhasını başlatır. Cemiyetten tanıştığı, kendisine aşık olan bir kadını -kadın da en az kendisi kadar dengesizdir- kullanır, onunla sevişir ve bir motel odasında kafasına sert darbeler indirir, kadının arabasını yürütüp arazi olur. Yeni doğan oğlu Paul'ü yanına alıp Beckheim'la son bir kez konuşmaya gider ama adama ulaşamaz, üzerine bir ton dayak yer, oğlunu arabanın arka koltuğunda bıraktığı için bir anlığına pişman olur ama sürüklenmeye devam eder. Bar, sokak, dayak, bar, sokak, insanlar, içinden çıkılmaz bir karmaşa. Paul yaşadığı onca şeyden sonra kaburgaları kırık bir halde hastaneye kaldırılır. İyileşir iyileşmez yaşamını dehşet verici biçimde çarçur ettiğini görür, toparlar. Yeni ev, yeni iş. Yediği onca sopa aklını başına getirmiştir, yaşamdan yaşamaktan başka bir şey ummaz, ablasının pompaladığı "özel çocuk" algısını bir kenara bırakarak eşi ve oğlu için yaşamaya başlar. Eh, mutlu veya mutsuz bir son yok. En azından ölmedi, o da bir şey.Varoluş sancısı, vahşi kapitalizmin modern yaşamı ele geçirme yöntemleri, doyumsuzluk, mükemmellik arayışı, pek çok mesele. PKD'nin uzay gemilerine başvurmadan insanı eleştirdiği bir metin bu. PKD'ye başlamak için doğru bir tercih değil, çok sonra okunması gerek.
Yanıtla
1
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hece Cümbüşü
Hornby'nin ikinci tersosu bu. Şarkıların zamanla kurdukları ilişkileri anlatmak gibi bir derdim varken 31 Şarkı'yla karşılaşmıştım, adamı çok sevmesem küfür kafir giderdim ama yapamadım, deli güzel bir işti o. Kendisi de bir yerde diyor zaten, bu bir yasa, varmak istediğiniz yere sizden önce varan biri mutlaka vardır, sanatta bu böyledir, aslında çoğu şeyde bu böyledir. İkincisi de benim burada yapmak istediğim şeyin çok daha iyisini görmek oldu, Hornby'nin gevezeliği o kadar çatallanıyor ki Dickens'ın bitmek bilmeyen metinlerini Arsenal'ın deplasman galibiyetlerine bağlanmış bir halde bulabiliyorsunuz. Hornby fanatik bir Arsenal taraftarı olduğu için hemen her yazısına bir yerden giriyor futbol, kıyısından edebiyata ekleniyor, yeni bakış açıları katıyor ama gerçekten geveze olan bu adamın nereden ne çıkaracağı pek belli olmuyor, garip bağlantıların izini sürmek gerekiyor. Herif komik bir de, saçma sapan yorumlarıyla değindiği metinlere yeni bakış açıları kazandırırken güldürüyor bir yandan. Tipik Hornby aslında, ciddi şeylerden komik bir biçimde bahsediyor.
Şarkılara denk gelmediğim bir zaman düşündüm, belki de 31 Şarkı'yı da yazıyordu o sırada ve her şeyi çorba haline getirmek istememişti. Zaten sonradan bu yazıların yazılmasının nedenini de öğreniyoruz; Believer nam bir süreli yayına okuduğu kitaplar hakkında bir şeyler yazması teklif ediliyor, Hornby kabul ediyor ve çalışan tayfasıyla arasında geçen ilginç olayları da aralara derelere serpiştiriyor. Nerd dolu bir dergi bu sanıyorum, nispeten yaşlı bir adamla uğraşmışlar bir ölçüde, Hornby de keskin diliyle elemanları gerek gömüyor, gerek övüyor, gerekeni yapıyor. Hornby sataşılmaması gereken bir herif, metinleri yorumlarken aklına yatmayan şeyleri nezaketi elden bırakmadan yerin dibine sokuveriyor. Bir Bierce kadar olmasa da iğneyi ve çuvaldızı kendine sapladığı gibi başkalarına da takabiliyor, çok iyi. Fırlama bir adamın incelemeleri de böyle olurdu, iyi olmuş. Dergiden kazandığı parayı muhtemelen kitaplara yatırmıştır ama hepsini de yatırmamıştır, her ay beş altı kitap alıyor ve yarısını okursa kâr. Okumadığı metinler hakkında pek bir şey söylemiyor ama okudukları üzerinden bulunduğu çıkarımlar bile başlı başına bir metin olarak karşımıza çıkabilirmiş, iyi olurmuş.
Eylül 2003 ve Kasım 2004 aralığındaki aylık yazılardan ibaret bu metin, on dört ayın okuma dökümü. Her ay satın aldığı kitapları ve okuduklarını iki ayrı liste halinde yazıların başında vermiş Hornby, bazı aylarda satın aldıklarını ağırlıklı olarak okurken bazı aylarda, futbol sezonunun bittiği yaz aylarında mesela, havuz başında veya orman yürüyüşleri sırasında okunacak kitapları satın aldıklarından seçmiyor da yayınevlerinden gelen kitaplara ağırlık veriyor, bu yüzden adamın belli bir okuma düzeni olduğunu söylemek zor. Rastgele atışlarla seçilen metinlerin tamamı bitirilmiyor, Hornby beğenmediği metinleri yarıda bırakıyor ve dergi politikası gereği isimlerini anmıyor, böylece metinlerin ne kadar gudubet ve ölümcül olduklarını rahat rahat anlatabiliyor. Hornby'nin diline düşmek istemezdim açıkçası. Gerçi benim öyküler için de genellikle gömücü şeyler okudum ama bu adamın kurduğu eleştiri düzleminden çok uzaktı hepsi, genellikle metinle ilgisiz şeylere odaklanıldığı için pek bir iz bırakmadan geçip gitti. Hornby'nin de yeterince gömüldüğünü sezebiliyoruz; kendi metinleri için söylenenlerden sağ kurtulup işine gücüne bakmış ama bunun ardında önceliklerin ağırlığı var, mesela otistik bir çocukla yaşamak olumsuz eleştirilerin etkisini neredeyse sıfıra indirmiştir, bence. Sonuçta The X-Files'taki Cigarette Smoking Man'in durumuna benzer bir durum yok, herhangi bir şeyi yaratmak bile kişisel tatmini sağlar, dışarıdan gelecek tepkiler ikinci planda kalır.
Ana başlıklara değineceğim. Salinger meselesinin yer aldığı ilk yazı. Hornby manifestosunun ana hatlarını çiziyor burada, ilk maddede satın aldığı her kitabı okumayacağını bildiğini söylüyor Hornby, biliyor. Biliyor, evet, hepsini okumayacak ama okumaya niyeti var. Niyeti iyi. O yüzden istifçilik haricinde bir işse kitap almak, o zaman gönül rahat. Şahsen ömrüm boyunca bana yetecek kadar kitaba sahip olmama çok az kaldıysa da yine alırım ben, hepsini okuyabilirim. Teknolojinin o kadar ilerlediğini görürsek bilincimi bedenimin dışında bir şeye aktarabilirim ve aslında pek az kitaba sahip olduğumu görüp üzülürüm, anlıyor musunuz, bunların hepsini okuyacağım ben. Bir de bazı kitapların ıskalanması hadisesi var, Hornby buna da değiniyor. Bu yazıları kırklı yaşlarının ortalarında yazdığını düşünürsek Salinger'ın birkaç kitabını ilk kez okuduğunu görünce kimileri şaşırabilir ama bu iş böyle, Hornby belki de kendini küçük düşürdüğünü söylüyor ve bazı şeyleri okuduğunu, bazı şeyleri okumadığını belirtiyor. Klasikleri okumamış olan sayısız akademisyen, yazar, insan var, Karamazov Kardeşler'i, Suç ve Ceza'yı ve sair pek çok metni lisede okumuş ve pek bir halt anlamamış, aynı metinleri tekrar okuması gereken benim gibi bir dünya andaval var. Bunun bir formülünün olmadığına kani oldum, büyük büyük yazarlar klasiklerin neden okunması gerektiğine dair sayfalar dolusu yazabilirler ama nasıl mutlu olunuyorsa öyle okunmalı. Hornby bir yerde arkadaşının birinden bahsediyor, arkadaşı Dickens'ın Kasvetli Ev'inden başka bir Dickens metnini okumamış ve Hornby bunu öğrenince adamın başının etini yemiş, tekrar tekrar aynı kitabı okumaktansa yazarın diğer metinlerine yönelmesi gerektiğini söylemiş, utançmış Dickens'ın diğer metinlerini okumamak. Şahsen Çalıkuşu'nu okumadım diye utanacak değilim. Sanırım ömrüm boyunca Çalıkuşu'nu okumayacağım. Olasılıkların birleşip beni o kitabı okumaya yöneltmeleri gerek. Maymuna bir Shakespeare metni yazdırabilen zamanın bu etkisini hafife almamalıyım, ömrümle ilgili o iddialı cümleyi geri alıyorum ve Salinger'a dönüyorum. Hamilton'ın yazmaya çalıştığı Salinger biyografisi için ünlü yazarın "ininden çıkıp" Hamilton'ın avukatına yeminli ifade verdiğini biliyor muydunuz? Adam kendisiyle ilgili bazı bilgilere ulaşılmasını istemiyor ama anladığım kadarıyla bu Hamilton işleri iyice çıkmaza sokmuş, yüzyıllık yalnızlığına çekilen adamı evinden çıkarmış, iyi halt etmiş. Bir de 1930'larda kısa bir öykü karşılığında 2000$ kazanılabiliyormuş, bu da iyi.
Bir mesele daha; her şeyi birbirine karıştırdığından bahsediyor Hornby. Filmler, metinler, oyunlar, her şey birbirine giriyor ve sonuçta hiçbir şey doğru düzgün hatırlanmıyor. Ne halt etmeye uğraştığını sorguluyor Hornby, madem her şey birbirine karışacak, o zaman bütün bu uğraşın anlamı ne? Galeano'nun ütopya hakkında söylediklerini hatırlıyorum; arkadaşıyla bir etkinliğe katılmışlar ve arkadaşına zor bir soru gelmiş, ütopyanın ne işe yaradığına dair. Ütopyaya ulaşılmaz, her adım onu daha da uzaklaştırır, bir varış noktası yoktur. Arkadaşı bu duruma güzel bir cevap vermiş, ütopyanın hareket etmemizi sağlamasına dair. İlerlemek. Bu da böyle bir şey. İlerleriz, okuruz, izleriz ve her şey bir başka şeye dönüşür. Hornby'nin karıştırdığı onca şeyi yine kendisinin sözcüklerinde buluruz, o sözcüklerin oluşmasını sağlamışlardır. Yeterli. Bir insanı yapabileceğinden fazlasını yapmaya zorlamanın haksızlık olduğunu düşünüyorum. Bazı şeyler yapılır, bazıları yapılmaz. Bu kadar.Hornby'nin kafasının karışıklığını seviyorum, o karmaşadan çıkardıklarını da.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dostluk Üzerine
Dostluk nedir? Dostluk süper bir şeydir ama dostluk ve arkadaşlık bambaşka şeylerdir, metnin orijinal adı Conceptions of Friendship olduğuna göre meselenin sadece dostlukla sınırlı kalmadığını, hatta dostlukla pek de ilgili olmadığını söylemeye cüret ediyorum. Çeviride kaybolan bir şeyler var kısaca, arkadaşlığın tarih boyunca değişen anlamları bir şey, "dostluk üzerine" bir metin bambaşka bir şey, o yüzden bu metinde dostluk üzerine pek bir şey beklemeyin, en azından kendi dostluk kavramınız üzerinden. Dostluğun ne olduğuna dönersek, kendi bakış açımdan ele alacağım, valla bende beş adedinin mevcut olduğu bir şeydir ki içlerinden bir tanesi dosttan da ötedir. Bu özel tanenin temeli yirmi iki yıl önce atıldı, diğerleri on altı yıllık. Ne demek istiyorum, her türlü gerginliğin, kavganın, gürültünün, üzüntünün, sevincin, ayrılığın yaşandığı ilişkilerin bir araya geldiği özel bütünlerdir bunlar, dolayısıyla ortaklaşmış yaşamların birlikte ördüğü kırkyama benzeri yapılardır. İçlerinden birini on yıldır görmesem de bir araya gelsek on yıl önceki halimize döneriz, adım gibi eminim. Dost böyle bir şeydir. Sayıca azdır ve yaşamınızın güncelliğini paylaştığınız, paylaşmaya niyetli olduğunuz insandır. Arkadaş bambaşka bir şey, etimolojiye girmeyeceğim ama... başka bir şey işte. Bildiniz.
Türkçedeki ve İngilizcedeki üfürükten hitapları çıkaralım, geriye "dost" ve "close friends" kalıyor. Sanırım ikincisini akılda tutarak ilerlemek daha mantıklı, Lynch bu yakınlık üzerinden gitmiş gibi geliyor bana. Gerçi değişiyor bu, sözcük değişmese de sözcüğün doldurduğu anlam durmadan değişiyor. Antik Yunan zamanlarından günümüze gelene dek bu yakınlığın anlamı arkadaşlıkla dostluk arasında gidip gelmiş, işin derinliğinde sosyal, kültürel ve siyasi meseleler de var tabii; bunlar yakınlığın içeriğini itip çekmiş sürekli. Kenya'da yaşayan İk topluluğuyla Romalılar arasında bir paralellik bulabiliyor Lynch, Cicero'nun amiticia sözcüğüyle karşıladığı arkadaşlıkla -arkadaşlıktan kasıt o yakınlığı isimlendirmek, ilişkinin derinliğine dair bilgi vermek değil- İklerin bir tehlike karşısında birleşmeleri benzer durumlar aslında. Lynch'in bu tür karşılaştırmalarda kullandığı veya müstakil olarak yer verdiği arkadaşlık türleri pek çok kaynaktan alınıyor; Homeros, Platon, Aristoteles, Cicero, Montaigne ve Sartre gerek arkadaşlıkla ilgili, gerek insan ilişkilerinin arkadaşlık haricindeki doğasıyla ilgili mevzuya getirdikleri yeniliklerle kendilerine yer buluyorlar bu araştırmada. Ahlak konseptinden ötürü Kant da bir yerlerde karşımıza çıkıyor. Çok hoş. Akhilleus'un arkadaşlarını kollamasıyla İtalyan mafyasının üyelerinin birbirini kollaması arasındaki kıyas, bulunan benzerlikler benim hoşuma gitti açıkçası. Motosikletiyle Anadolu'yu gezen, gittiği yerlerde gitarını tıngırdatan arkadaşa "troubadour" diyebilir miyim mesela, birkaç yüzyıl önceki havayı şimdi aynen soluyabiliyorsa neden olmasın? Şartlar çok değişti ama aynı yaşam biçimini sürdürüyorsa, kültürler arasındaki dünya kadar farktan benzerlikler çıkabiliyorsa olabilir. Zorlarız ama olur. Deniz Aydemir var benim bildiğim, Lara Di Lara'yla bir dönem çalmadan önce dünyayı şöyle bir dolanıp farklı kıtaların müziğine eşlik etmişti. Uzak zamanlarda kalmış gelenekler bir yerlerde sürüyor, çağların ötesinde kalmış duygular -bence- sürüyor, dünya ne kadar değişirse değişsin.
Arkadaşlar arasındaki benzerlikler, farklılıklar olduğu gibi kabul edilmeli, tamam ama Üç Robot Yasası gibi bir şey çıkıyor ortaya, günümüze yaklaştıkça. İnsan kendisiyle arkadaş olabildikten sonra bir başkasıyla arkadaş olabiliyor, en azından ahlaki açıdan sorunsuz bir arkadaşlığın doğabilmesi buna bağlı. İyi insanların iyi arkadaş olabileceklerini söyleyen Aristoteles'e göre iyi/erdemli olabilmek yeterli. Oldukça basitleştirilmiş, günümüz dünyası için eksik bir tanımlama. Lynch'e göre iyi bir arkadaş olmak için iyi bir insan olmak gerekmez -ki insanın "iyi" olması ne demektir, bu da tartışmaya açık- dolayısıyla iyi arkadaş olmak insanın iyiliği hakkında pek de bir şey söylemiyor bize, zaten Lynch işin içine Hegel'i ve Sartre'ı da sokunca özne-nesne bağlantısı üzerinden insanın ve arkadaşının özne-nesne olarak değişimi de giriyor işin içine, bir insanı asla tam olarak tanıyamayacağımız fikri ortaya çıkıyor, bu da arkadaşlığın sınırlarını muğlaklaştırıyor. Aşk - Bir Alıştırma'da karşımıza çıkan insanı tanıma/insanı inşa etme süreçleri burada da yer buluyor; beklentiler, yargılar, edimler ve bilinmeyenler, kısacası ilişkilerle ilgili hemen her şey bir arkadaşlığın kurgulanmasında etkin. Jerome Neu'ya göre bunların yanına emeği, diğerkamlığı da eklememiz gerekir; arkadaşlık ve sair ilişkilerde gösterilen değer, harcanan zaman ve zamanın kalitesi üzerinden okunabilir. Aslında iş öyle yerlere gidebilir ki kallavi bir araştırma çıkabilir ortaya, ele alınacak pek çok disiplin var. Lynch yüksek lisans tezi olarak ele aldığı bu eserde çapı küçük tutmuş, derli toplu bir inceleme çıkmış sonuçta ortaya. Güzel.
Klasik dünyada dostluğa göz atıyor Lynch, Odysseus'un etrafındaki insanlarla kurduğu ilişkiye bakarak akrabalık ve kabile kavramının Homeros'un Yunanistan'ında olmadığını söylüyor. Konuk-dostluk var, bu dostlukta en beğenilen erdemler cesaret, sadakat ve fedakarlık. Duygusal herhangi bir bağ yok. Bir özne olmama durumu aslında; toplumsal beklentilere uymak dışında bireyin -henüz oluşmamış "bireyin"- yakın ilişkilere dair bir sorumluluğu, duygusu yok. Toplumsal sorumluluk, benmerkezcilik, hayatta kalma, işlevselcilik, bunlar var. Hetaery nam gruplarda dostluğa benzer bir şey göze çarpıyor ama ortak çıkarla hareket eden insanlar oluşturuyor bu grubu, kahramanlık yapıyorlar, savaşıyorlar, birbirlerini kolluyorlar. Bu kadar. Gruptaki homoerotik bağ da Antik Yunan eşcinselliğini ortaya çıkarıyor, başka bir mevzu.
Aristoteles'in öne sürdüğü üç farklı dostluk boyutu var: Çıkara dayalı, hazza dayalı ve İyi'ye dayalı. İyiliklere dayalı iyi dostluklar, asıl değerli olan bu, diğerleri bir nevi analoji. İyiliğe dayalı dostlukta insanları herhangi bir özelliklerinden ötürü değil, varlıklarından ötürü beğeniyoruz, var olmaları yeterli. Polis'in yurttaşları olarak iyi insanlar arasında kurulan kamusal dostluk, Aristoteles'in esas dostluktan kastı bu, bireyin varlığı yine önde değil. Cicero ve Montaigne bu türü değişen çağın toplumsal yapısına uygun olarak değiştiriyor ve yıkıyor. Cicero'nun zamanında rekabet, askeri hakimiyet kurma çabası var, amiticia bu açıdan önemli bir ilişki türü. Karşılıklı hizmet. Devletin gerekli kıldığı şeylere uyum sağlamayı kolaylaştırıcı ölçüde değerli. Roma'nın toprakları genişledikçe, diplomasi bir sanat haline geldikçe bu ilişki türünün ahlaki açıdan giderek yozlaştığını göreceğiz, parçalanma tam da bu noktada başlayacak ve kamusal alanla bireysel alan ayrışmaya başlar başlamaz arkadaşlığın içeriği de değişmeye başlayacak. Montaigne, günümüzün anlayışına daha uygun bir arkadaşlık konseptinin çizgilerini ortaya çıkardıktan sonra felsefe de bu yeni temel üzerinde çalışmaya başlayacak, sanatçının Rönesans'tan sonra sanatçı olması gibi insan da benzeri büyük değişimlerden sonra insancıl ilişkiler kurabilmeye başlayacak, en azından bu biçimde kurgulanabilecek.
Günümüze doğru geldikçe, bahsettim bunlardan, dostluğun ne olduğu, ne olmadığı, dürüstlük, özgecilik, bencillik ve benzeri pek çok mesele ele alınıyor, Kant'ın ahlakla ilgili fikirleriyle dostluğun doğası arasında benzerlikler ve farklılıklar kuruluyor, bir dünya şey.
Kısacası dost iyidir. İnsan olmanın gerektirdiği bir şey olduğu söyleniyor bir yerde, doğrudur. Dostu düşmana çevirmek de insan olduğumuzu gösterir, dostu üzmek de gösterir, dostla birlikte yaşamın zirve noktasına varmak da gösterir. Ortada dost varsa her şey daha süperdir. Şahsen dostlarımın yanında değilken tam olarak kendim olamadığımı düşünüyorum. Mesela bir kavgaya girsek Homeros'un zamanındaki dostluğa dönüşür aramızdaki şey, başına kötü bir şey gelen dostum için gereğince üzülemezsem insan olduğumu, zıtlıklarla var olduğumu hatırlarım, dostluğun her kapısı kendime, bir başkasındaki kendime, kendimdeki başkasına falan, çok acayip yerlere çıkar. Manyak manyak işler olur. Her şey kafayı yer. Dost süper bir şey laan!
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Özel Cezaevi
Odama yapraklar düşüyor bu arada, penceremin önündeki ağaçlardan. Bu ağaçların dikildiği zaman çocuktum, can suyu verilirken oradaydım, apartmandan çekilen hortumla birbirimizi ıslatıyorduk arkadaşlarla. Ben de bunları bir şekilde tez yazmalıyım. Neyse, Demirel'in öyküleri. Demirel kendi parmaklıklarını özenle yaratmış, öykülerin her birinin kendine özgü bir sesi, dünyası var. Karanlık dünyalar. Yıldırım Keskin'in öykülerine benzer büyülü durumlar var, Samarakis'te de benzerleri vardı, Bloom mu diyordu üçüncü dünyada yazılan metinlerin çoğunun bir nevi baskıcı rejim alegorisi olduğunu? Zamanında bayağı tartışılmıştı bu görüşü doğuran konu, Adichie'nin karşı argümanları falan çok sağlam bir eleştiri getiriyordu mevzuya ama çok dağıttım, toparlıyorum, öykülere dönüyorum. Özel Cezaevi, kitaba adını veren öykü. Diyalogla başlıyor, anlatıcıyla ikinci veya kaçıncı olduğu bilinmeyen kişiliği, belki bir arkadaşı arasında geçen diyalogdan anlatıcının özel cezaevine girmesinden çok önce yazılmış bir öykü olduğunu, anlatıcının hikâyesiyle o öykünün birleşeceğini, böylece yepyeni bir anlatı oluşacağını görüp tamamen anlatıcıya dönüyoruz, diğer kişi ara ara karşımıza çıkıp diyalog kuracak ve anlatıyı biçimlendirecek.
Anlatıcı işinden ayrılıyor, kendisini bir yerlere sabitleyen bağlardan kurtuluyor ve birini bekleyen bir kız üzerinden geçmişiyle hesaplaşıyor, kaçırdığı onca şeyi düşünüp kendi kendine avunuyor, artık cezaevine gidebilir. Yola çıkmadan önce bir arkadaşına rastlıyor, arkadaşı onu gitmekte olduğu adliyeye götürüyor. Anlatıcı için adaletin simgesinin gözlerinin açık olması gerektiğini görüyoruz, her şeyi bilen bir gözün teraziye veya tarafsızlığa ihtiyacı yok, zaten kararlar doğru olarak alınacağı için erdemli bir insan adaleti sağlayabilir. Sonrası cezaevi, hatta zindan. Gereken parayı toparlıyor anlatıcı, altı aylığına kitap bile okuyamayacağı bir hücreye giriyor. Yalıtılmışlık. Uyarılmanın neredeyse hiçe indirgendiği bir ortamda yatağın uçması, parmaklıkların biçim değiştirmesi, anlatıcının tek hücreli bir canlı olarak yaşamaya başlaması, her şey mümkün. Amaç bir anlamı bulmak, anlam arayışı hiçbir şeyin ortasında da sürüyor, bir nevi logoterapi. Diyaloglardan birinde anlatıcının kendini kapatarak yaşamdan kurtulabileceğini düşündüğünü öğreniriz, gerçekleşmeyen bir hayal. Sonuçta altı ay dolar, zaten kilitli olmayan kapıdan -Auster'ın metinleri arasında gezinen bir metninde de kilitli olmayan kapının aslında tutsak olmayışı imlediğini hatırlıyorum- çıkan anlatıcı, yağmur altında yürürken iki ölüyle, iki çukurla ve ölüleri çukura sokacak insanlarla karşılaşır. Ölüm karşısında son anlam kırıntısını yakalar, "yakan ışığa uçan kelebekler gibi" koşmaya başlar. Son.
Kukla nam öykü. Banliyö treninde unutulan bir paketin içinden çıkan kukla ele geçirilir ve anlatıcının çizgileri bulanıklaşır, iki anlatıcının diyaloğundan yaşamaya dair küçük bir mucize çıkar, anlam bir an için parıldar ve kaybolur. Son istasyonda kukla aynı poşete, aynı yere konur. Anlık bir büyü işte, şahane.
Karanlıkta Resim Yapan Adam'da bir adam ve bir adam daha var, Demirel'in tercihi. Resim yapan adam, diğerini atölyesine davet eder. Işık yoktur, karanlıkta yürürler ve tabloları incelerler. Davet edilen adam hiçbir şey görmez, bir resim dışında. Gördüğü resmi çok beğenir, ressam resmi adama hediye eder ve adam giderken arkasından bakıp görebilen bir kişinin çıkmasını uzun süredir beklediğini söyler. İnancını hiç kaybetmemiştir. Aslında her şey karanlıktadır; bir araya getirilen onca sözcük, fırça darbeleriyle biçimlenen onca resim, aydınlıkta bile karanlıktadır, görülene kadar.
Kunduracının Mavalı için Kurtarıcı'yı bekleyen kentlilerin Kurtarıcı'nın gelmeyeceğini öğrenmeleriyle kurtulmaları konulu bir öykü denebilir. Kunduracı'nın Zerdüşt rolü sağlamdır, kendisini dinleyen insanlara yaptığı açıklamalar bir şeylerden kurtulmayı bekleyen, atıl toplumu yeterince sarstı mı bilmiyoruz, yaptığı konuşmadan sonra Kunduracı basıp gidiyor ama şöyle sağlam bir sarsıyor dinleyenleri, kenti bambaşka bir istikamete sokup ortadan kayboluyor. Bir anti-peygamber olduğu söylenebilir. İyi adamdır, Tanrı'yla birlikte çoğu şeyin sınırlarını baştan çizmiştir.
Birkaç öykü daha var, onlar da pek sağlam. Özellikle Koltuk Destekleri için ne diyeyim bilemiyorum, bizdeki en sıkı öykülerden biri olabilir.
Kemal Demirel'in neyine rastlarsam okurum bundan sonra, kaçmamalı.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yürek Burgusu
"El Yazması Tekniği" gibi bir şey diyordu MacKay; şişeden, raftan, bir yerden çıkan anlatı. Direkt bir anlatı katmanı oluşturuyor, yazmanın içerdiği anlatıyla ana katman arasında bağlantılar kuruluyor, birbirinden bağımsız iki bölümü birbirine tamamlatmak yaratıcı okurun işi haline geliyor. Güvenilmez anlatıcılı bir anlatının ana katmandaki aklı başında bir adam tarafından okunmasının kurmacanın ötesine taşınan bir sebebi olabilir, kardeşi William James'in yardımıyla psikolojinin kurmacayı çatan olanaklarından yararlanan Henry James, bir nevi kendi hikâyesini anlatıyor olabilir. Nocturnal Animals da benzer bir temel üzerine kurulu; kendisini seven adamı terk eden kadının kurmacada birkaç serseriye dönüşüp aynı adamın hayatını tekrar karartması denk bir dönüşümü içeriyor. Aşırı bir yorum muhtemelen. Belki de değil. Sonuçta elimizde çok önemli bir yazarın çok önemli bir metni var, dikkatle okumamız ve ana katmanda el yazmasının ortaya çıkmasını sağlayan Douglas'ın yorumlarıyla yazmadaki hikâyenin bağlantılarını bulmaya çalışmamız gerekiyor. Üstelik bir üçüncü kişi daha var işin içinde; ana katmanın anlatıcısı, Douglas'ın aşık olduğu iddia edilen adam. Douglas öldükten sonra yazmadaki hikâyeyi düzenleyen de aynı adam, biz bu düzenlenmiş versiyonu okuyoruz. Yazmadaki anlatıcı, Douglas ve ana katmandaki anlatıcı olmak üzere metin üç kez oluşturuluyor, yazmadaki anlatıcının etkinliğinden eminiz ama diğerlerinin etkinliğinden emin değiliz. James Hogg'ın çok katmanlı, meşhur metninden yüz yıl sonra ortaya çıkan Yürek Burgusu yine benzer bir karmaşanın ortasına bırakıyor okuru.
Mevzu bahis öyküde defterde yazanlara odaklanmadan öne Douglas'la yazmanın sahibi olan kadının arasındaki ilişkiyi anlatmalıyım biraz. Douglas, kadının yıllar önce kız kardeşinin mürebbiyesi olarak çalıştığını söylüyor. Aralarında aşka benzer bir şeyler doğmuş ama dile getirmemişler bunu. Onun yerine kadın başından geçen korkunç bir olayın hikâyesini anlatmış, yirmi yıl önceki ölümünden kısa bir süre önce de hikâyeyi yazdığı belgeyi yollamış. Hikâyenin anlatılan ve yazılan olmak üzere iki farklı versiyonu var ama biz anlatılanı bilemiyoruz, yazılan üzerinden ilerliyoruz. Birçok şey anlatılıyor ve birçok şey karanlıkta kalıyor, yüz yıldan fazla bir süredir eleştirmenlerin farklı çıkarımlarda bulunmalarının sebebi bu. Yazmaya göre kadın bir iş başvurusunda bulunuyor, Essex'teki bir kır evinde iki kardeşe, Miles'la Flora'ya öğretmenlik yapmak üzere. Çocukların amcaları yakışıklı bir adam, kadınla görüşüyor ve kadın adamdan çok etkileniyor, aşık oluyor hatta, belki de bu yüzden diğer öğretmenlerin aksine işi kabul ediyor. Adamın tek bir şartı var, hiçbir şekilde rahatsız edilmeyecek. Ne bir mektup, ne bir telgraf, hiçbir şey almak istemiyor. Kadın eve gidiyor ve tam bir kaosun ortasına düşüyoruz. Elde birkaç veri var, olay örgüsünü bu veriler üzerinden değerlendirmek gerekiyor. Bir, kadından önce orada çalışan öğretmen ölmüş. İki, Miles öğretmeninin ölümünden sonra yatılı okula verilmiş ama -şaşırtıcı olmayan bir şekilde- bilinmeyen bir nedenden ötürü okuldan atılmış, eve dönmüş. Üç, evde çalışan biri kadın, biri erkek olan hizmetçiler ölmüş. Dört, anlatıcı/kadın/öğretmen bu hizmetçilerin hayaletlerini görüyor ve kendinden başka hiç kimse hortlakları görmüyor. Beş, çocukların hizmetçilerle bir geçmişleri var, ortamı tekinsizleştiren davranışları da cabası. Altı, evi çekip çeviren Bayan Grose, anlatıcının yakın arkadaşı haline gelmesine rağmen gerek korkusundan, gerek başka sebeplerden anlatıcının yanında olmuyor her zaman; bazen destek olduğunu görüyoruz ama sonlara doğru kadının kayışı kopardığını düşünüyor. "Bu sıralarda o kadar çok şey oldu ki anımsadıklarımı biraz açık seçik bir hale getirebilmek için nasıl büyük bir beceri gerekeceğini düşünüyorum." (s. 36) Kadının şahit olduğunu düşündüğü doğaüstü olaylar bir yana, bu olaylarla hane halkı arasında kurduğu bağlar gerçekliği tamamen çarpıtmasına yol açıyor, örneğin çocuklar çoğu zaman birer melek olarak görülseler de yeri gelince hortlaklarla işbirliği yapan tekinsiz insanlara dönüşüyorlar. Tek bir bilincin görüşüyle hareket ettiğimiz için hiçbir şeyden emin değiliz, kadın da emin değil. Emin olduğunu düşündüğü noktalarda çocuklarla yaptığı konuşmalar kafasını karıştırıyor, karışık kafası Bayan Grose'la konuşunca toplanıyor, iki durum arasında gidip geliyor. Amcaya mektup yazmaya niyetlendiği sırada, hatta niyetini eyleme döktüğünde Miles'ın mektubu yok ettiğini görüyoruz ve bunu çocukluğuna verip vermeme konusunda kararsızlığa düşüyoruz. Eleştirmenler hortlakların gerçek olup olmamaları üzerinden sayısız teori üretmişler, Freudyen okumalar, feminist okumalar alıp başını gitmiş, sonuçta gizemini korumaya devam eden bir metin çıkmış ortaya.
Ormandaki Canavar, kurgusuyla da modern edebiyatın en önemli öykülerinden biri. John Marcher, May Bartram'la karşılaştığında kadını yıllar öncesinden tanıdığını düşünür, kadın da aynı izlenime sahiptir. Sonradan anlaşılır ki gerçekten tanışmışlardır ve Marcher, gerçekleşmesini beklediği korkunç şeyden on yıl önce de bahsetmiştir. Bir şey olacaktır ama ne olduğunu Marcher dahi bilmemektedir, Marcher sadece beklemektedir ve beklerken sadece olacak olanı düşünür, başka hiçbir şey düşünmez. "Marcher", sadece yürür ve ne etrafındaki manzaranın çürüdüğünü, ne de içindeki dünyanın kuruduğunu görür. May'le yakınlaşır, hatta yaşamlarını birleştirirler ama beklenen canavarla yüzleşme meselesinde May'in yakınında olmasını istemez Marcher, kadını uzak tutar, yaşamından da. Kadın nihayetinde ölür, Marcher tek başına yolculuklara çıkar ve beklediği canavarın aslında yaşamın ta kendisi olduğunu anlar, May tarafından sevilmiştir ve bu sevgiyi fark etmeyerek aslında canavarı alt edecek olan tek silahı kaybettiğini fark eder. Finalde canavarı görür, kendisini canavardan korumak için açık bir mezarın içine atar. Kendi bencilliği, yaşamını aslında bir başına sürdürüşü sonunu getirmiştir, yalnızlığı heyula gibi yaşamına çöker.
Daisy Miller, öyküye adını veren Amerikalı kızın Avrupa'nın ahlak anlayışıyla uyuşamamasının öyküsüdür. Diğer James öykülerinde olduğu gibi bu öyküde de sembolleri görmek gerekir; şehirlerin simgelediği anlamlar, karakterlerin adları tarafından sembolize edilmiş davranışları ve benzeri pek çok şey, öykünün anlam katmanlarını çoğaltır. James'in okura bıraktığı geniş alanda Daisy Miller hakkında pek çok fikir ediniriz; etrafındaki insanların ona bakışlarının etkisinde kalırız, kendisini savunduğu -aslında savunulacak bir şey yok ama okurun yönelişi önemlidir- bölümlerde yer yer hak veririz, bazen de kendimizi yargıç olarak bulup davranışlarını, mutluluğunu, istediği gibi yaşamasını yargılarız. Daisy Miller, yanında annesi olmadan tutucu Avrupalıların ortasında erkeklerle gezmektedir ve hakkında bir sürü dedikodu türetilmesine sebep olmaktadır, mevzu budur aslında. Esas oğlanla arasında geçen, tarafları tartan ilişki de öykünün çatışma noktasını oluşturur; adam Daisy Miller'ı ıskalar çünkü teyzesi -halası da olabilir, hatırlamıyorum- kızın edepsiz, ahlaksız olduğunu söyleyip durur, etraftaki insanlar da öyle. Daisy Miller, birlikte gezmek istediği insanlarla gezmektedir, hepsi bu.Mutlaka okunmalı.
Yanıtla
2
4
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mistik Masör
İspanyollardan İngilizlere geçtikten sonra İngiltere'nin sömürgeleştirdiği toprakların insanları ilginç karışımlar oluşturuyorlar. Trinidad böyle bir karışımın başkentlerinden biri, çok küçük bir ada ülkesi. Halkının yarısına yakınını sömürge zamanlarında Hindistan'dan göç eden Hindular oluşturuyor, yerli siyahiler de Hindular kadar kalabalık, ayrıca çok fazla etnik unsur var adada, postkolonyal kazanda karışıp duran insanlar giderek birbirlerine dönüşüyorlar, köklerini korumaya çalışırlarken toplumsal etkileşimler gelenekleri ortaklaştırıyor, İngiliz mirasının yanında ABD'yle dirsek temaslarının başlaması da dinamik bir sosyal yapı oluşturuyor haliyle. Sömürülmekle geçen yüzyıllardan sonra ustalarından bir şeyler kapan insanlar, bağımsızlıklarını -görünürde- kazanmalarından sonra benzer tekniklerle birbirlerine karşı üstünlük kurmaya çalışıyorlar, aslında ortalık her an karışabilir ama sağduyulu insanlar da yok değil. Dünya çok acayip; birlikte yaşadığımız insanları "ülkemizden" atabiliyoruz, onları öldürebiliyoruz, doğruluğundan emin olunmayan bir tanecik haber bile yol açabiliyor buna. Her an taşmaya hazır kaç kazan var acaba, bu büyük biraderlerin hazırda tuttuğu? Biraz daha eşeleyince görüyorum ki ABD buradan doğalgaz sağlıyormuş, Naipaul petrolden de bahsediyor bir yerlerde, buradan ve Kanada'dan edinilen gaz koca ülkeye yetiyormuş. İspanyollardan İngilizlere geçiş anlam kazandı böylece, bir de metinde II. Dünya Savaşı çıkar çıkmaz adaya Amerikan askerlerinin neden geldiğini de anlamış oluyoruz. Her an karışabilecek bir ülkede kukla iktidarların varlığı da elzem hale geliyor biraderler için, insanlar sosyal bir kaosa her zaman açık. Kısacası burası modern bir sömürge, Naipaul doğduğunda tipik bir sömürgeydi, kolonyal dönemin kalıntılarından biri halinde şimdi.
Anlatıcı çocuk, futbol oynarken ayağı eline verilince Ganeş Ramsumair'in yardımına ihtiyaç duyuyor. Çocuğun annesine göre Trinidad'daki doktorlar için kahvaltıdan önce birkaç adam öldürmek günlük bir iş, o yüzden Ganeş'ten medet umuluyor. Ganeş bir şifacı, bir öğretmen, bir kanaat önderi, her şey olabilecek/olan bir adam. Hikâyesini çocuğun ağzından dinleyeceğiz, çoğunlukla tanrısal bir görüye kavuşan bu çocuk, Ganeş'in gençliğinden itibaren gelişimini yakından takip edecek, diyaloglarını kusursuz bir şekilde aktaracak. Pek sağlıklı bir olay değil, çünkü çocuk nereden biliyor mesela onca şeyi? Miguel Sokağı'ndaki anlatıcı velet her şeye şahit oluyor da anlatıyor, iyi de bu metninde Naipaul bunu neden yapıyor? İlk metni olduğu için ters köşeye mi yattı? Belki de çocuk Ganeş'in otobiyografisi olan Suç Yılları'nı kendi yazmış gibi anlatıyordur, bilemiyoruz, şimdi tekrar gözden geçirince bu konuda herhangi bir veriye rastlamadım. Neyse, çocuk Ganeş'in elinde iyileşiyor ve adamın yavaş ama emin adımlarla yükselişini herkes gibi izliyor. Bin beş yüz kitap okumuş olan, en ufak haksızlıkta müdüre zılgıtı çekip istifayı basan ve öğretmenliği bırakan, mistiklikten siyasete doğru ağır ağır ilerleyen bir adamın hikâyesi bu; Ganeş Ramsumair bütün o sosyal hırgürün içinde, karikatür havası uyandıran adamların arasında bir karikatür, Trinidad'a güneş gibi doğuyor. Bir bakalım.
Diyaloglardaki İngilizceyi değerlendirmek gerek. Çevirmen Süha Sertabiboğlu'nun düştüğü bir not var; adada kullanılan İngilizce haliyle coğrafyaya ve adanın insanına göre biçim değiştirmiş, bozulmuş bir İngilizce olduğu için bozuk İngilizceyi diyaloglarda vermek gerek ve Naipaul çevirmeni Filiz Ofluoğlu için bunun Türkçede bir karşılığını bulmanın yolu bulunamamış, dolayısıyla kendince bir bozukluk yaratmış Sertabiboğlu. Bence iyi kotarmış, şahıs ekleriyle fiil çatılarını tokuşturarak bozulmayı dilimizde de yansıtabilmiş. Bu önemli; Ganeş'in ve etrafındakilerin refah düzeyleri yükseldikçe konuşmaları da farklılaşıyor, kendilerine kibarlık kattığını düşündükleri bir biçimde konuşurlarken iyice anlaşılmaz bir hale geliyor söyledikleri. Başlarda böyle bir şey yok tabii, Queen's Royal College'da dört yıl geçirip çalışmaya hazır hale gelen Ganeş'in zengin olmasına daha çok var. Oğlunun okumasını isteyen babası, Ganeş'i koleje gönderiyor ve bir süre sonra ölüyor, oğla tükenmek üzere olan bir petrol kaynağından az bir gelir kalıyor. Başlangıç için bir sermaye. Anne zaten vefat ettiği için Ganeş'in kimsesi kalmıyor, bir başına mücadele etmek zorunda. Ramlogan nam tüccar ve kızı Lila ortaya çıkınca hayat biraz daha kolaylaşıyormuş gibi gözüküyor ama bu Ramlogan'ın Şener Şen'in kurnaz karakterlerinden pek bir farkının olmadığı anlaşılıyor bir süre sonra. Aslında dünyanın iki ucu arasındaki benzerlik dudak uçuklatıcı; pek çok bölümde karakterler oldukça tanıdık geldi, sanki bizim sokaklar anlatılıyormuş gibi. Aynı katakulliler, aynı tepkiler, aynı duygular. Az gelişmiş toplumların ortak özellikleri kolaylıkla belirlenebiliyor. Mesela bu Ramlogan ve kızı, Ganeş'in "adam olabileceğini" anladıklarında adama yapışıyorlar, Ganeş Lila'yla evleniveriyor ve Ramlogan'dan sıkı bir dünyalık koparıyor. Ganeş'in aptal olmadığını biliyoruz, akıllı olabildiğini de biliyoruz ama tam olarak ne olduğunu -sanırım- bilemiyoruz, ticari zekası son derece gelişmiş ama kültürler arasında gidip geldiği ve psikolojik derinliğine hemen hiç inilmediği için sadece eylemlerinden tanıyoruz kendisini. Geleneklere uyuyor, mesela karısını dövmesi Trinidad için kültürel ve kaçarsız bir olgu. Bunun yanında giyim kuşam olarak kendi geleneğini ve Batı geleneğini işine geldiği bir şekilde takip etmesi de dikkat çekici. En basit tabirle kendisinin bir oportünist olduğu söylenebilir. Halkı eğitmek için kitaplar yazıyor ama kendi kazancı daha önemli örneğin. Bir yandan Batı kültürünü kendi topraklarında yaymak istiyor, Batı'ya eklemlenmemenin felaket getireceğini düşünüyor. Etrafındaki insanlar çıkarına göre sürekli değişiyor, hatta kendisini terk eden Lila bir süre sonra geri dönüyor, ticari başarı geldikten sonra. Müthiş bir kaypaklık var, paranın değiştiremeyeceği hiçbir şey yok.
Kolaylıkla değiştirilebilen kodlar sağlam ilişkilere izin vermiyor. Lila'nın modernliği ve haddini bilmemesi bir kurulumun ürünü. Başkaları tarafından yaratılmış ve Ganeş'e itelenmiş bir fikir. Kitap yazması, masörlüğe başlaması, hatta masörlük yaparken okuduğu kitaplardaki teknikleri kullanarak aslında psikoterapi uygulayarak hastalarını iyileştirmesi başkalarının yardımıyla çıktığı yolda kendi doğrultusunu bulabildiğini gösteriyor ama insanların bir doyum noktası yok, Ganeş'i istedikleri yere sürüklüyorlar. Ganeş de bir süre sonra -içindeki umut tükenmeye yüz tutunca, belki- benzer işlere girişiyor ve insanları manipüle etmeye başlıyor, ister istemez. Miguel Sokağı'nda Erkek-Adam olarak geçen, bu metinde Adam-Adam adıyla anılan bir karakter, Ganeş'in Tanrı Bana Dedi ki metnini okuduktan sonra Tanrıyı gördüğünü, kendini çarmıha gereceğini söylüyor ve kendini taşlatıp tımarhaneye postalanıyor. Bu arıza herifin hikâyesi için müstakil bir bölüm ayrılmış, Miguel Sokağı'nı anlatırken ele alacağım. Kısacası Ganeş de yoldan çıkmaya başlıyor ağır ağır, özellikle siyasete atıldıktan sonra. Mücadeleleri, alt ettiği insanlar ve alt edilme hikâyeleri, çarpık demokrasinin olumsuz çıktılarının güzel bir özeti. Son bölümde Ganeş'in bu konuda dönüşümünün tamamlandığını görürüz; anlatıcı çocuk İngiltere'de üniversite okurken memleketinden birkaç devlet adamının bir konferans için İngiltere'ye geleceğini öğrenir, Sömürgeler İdaresi bu devlet adamlarını karşılamasını rica eder çocuktan. Çocuk gara gider, yıllar önce masör olarak gördüğü adamı takım elbise içinde, çok önemli bir devlet adamı olarak tekrar görür. "Pandit Ganeş Ramsumair!" diye seslenir, karşısındaki adem gayet soğuk bir tavırla onu düzeltir: "G. Ramsay Muir." Ad da değiştiğine göre kimlik oturmuştur, politik kimlik son noktadır ve Ganeş tekamülünü tamamlamıştır, o da bir sömürücü haline gelmiştir.
II. Dünya Savaşı'nın toplumu değiştirme hikâyesi bir yana, sömürgelerdeki yaşamların birkaç dünya arasına sıkışarak aldıkları biçime dair de önemli bir metin bu. Kara mizah, komedi, bir güzel karışım. Naipaul'la tanışmak için dört dörtlük bir roman.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Miguel Sokağı
Naipaul'un bir sözü var, birkaç metninden ibaret olduğuna dair. Otobiyografik öğeler baskın, Trinidad'ın sokaklarında geçen bir çocukluğun yansımalarını okumaya devam ediyoruz. Mistik Masör'de olduğu gibi yine bir çocuğun gözünden ama anlatıcı bir çocuk değil, yıllar sonra çocukluğuna bir yetişkinin penceresinden bakan, olgun bir anlatıcı. Böylece gerçekliğin çocuksu büyüsü devreden çıkıyor ve katı gerçeklerle karşılaşıyoruz ama o coğrafya öylesi bir renk bolluğu içeriyor ki karakterlerin davranışları, bir arada yaşamaya çalışan insanların kökenlerinin, dinlerinin, her türlü farklılıklarının ortaya çıkardığı karmaşa zaten sihirli bir dünya yaratmış oluyor, o yüzden büyülü bir gerçekliğin kökenini daha toplumsal bir temele dayandırmak gerek, en azından bu metin için. Naipaul gençliğinde İngiltere'ye gidip orada okuduğu, orada yaşamaya başlayıp metinlerini kaleme aldığı için geçmişine daha uzak, daha objektif bir pencereden bakabilmiş gibi geliyor bana, bu metin Trinidad'da yazılmış olsaydı bambaşka bir şey okuyor olabilirdik. Coğrafya üsluptur diyebiliriz. Dedim gitti. Kapağa da dikkat çekmek istiyorum, sokakta siyahi insanlar da yaşıyor ama yine bir Hint nüfusu ağırlığı var, gerçi bu ırksal meseleler kanıksanmış durumda, en azından kökeni bilinmeyen bir zamana dayanan çatışmaları, nefret eylemleri gerçekleşmiyor. Dedikodu fasıllarında siyahiler hakkında bazı kaba esprilere, eleştirilere denk gelebiliriz, hatta beyazların doğurganlıkları konusunda ipe sapa gelmez laflarla karşılaşabiliriz ama bu noktadan ileri gitmez ön veya olumsuz yargılar. Amerikalıların kendilerini sömürdüklerini bilirler, yine de iş verdikleri için beyazların etrafında dolaşırlar. Yoksulluk, sinmişlik öyle bir raddeye gelmiştir ki kendilerine sınıf atlatacağını düşündükleri her etkeni kabul ederler, onur ve erdem gibi kavramlar ikinci planda kalır. Zaten sokağın hafızası da yoktur pek; son bölümde anlatıcı okumak için İngiltere'ye gitmek üzere uçağını beklerken altı saatlik bir rötarın haberini alır, annesiyle birlikte sokağa döner ve çoktan unutulmuş olduğunu görür, önceki bölümlerde anlattığı karakterlerden hemen hiçbiri gidişinin farkında değil gibidir. Yaşadığı yerde her şeyin ne kadar geçici olduğunu anlar, toplumun hafızası hiç oluşmamış gibidir ki dinamik bir toplumun, gelip gideninin eksik olmadığı bir coğrafyanın doğal sürecinden bir parçadır bu. Bir sokak üzerinden bir devri, bir üçüncü dünya ülkesini ve insanlarını anlatmaktadır Naipaul, hemen her yönden.
Her bir bölümde bir karaktere yoğunlaşılıyor. Bu karakterler başka bölümlerde de ortaya çıkıyorlar, sokakta neyin kimle yaşanacağı hiç belli değil. Tipik bir anlatım kullanılmış, kronolojik seyirde ilerleyen olaylar karakterlerin yıkımlarını ve zaferlerini -daha çok yıkımlarını- anlatıyor. Her bir deneme yeni bir yenilgiye yol açıyor, sanki o adadan kurtulmanın bir yolu yok gibi. Bir tek anlatıcı çocuk yırtıyor, o da rüşvet yoluyla. Rüşvetin verildiği adam Ganeş, Mistik Masör'ün esas oğlanı. Çocuğu İngiltere'ye göndermek için belgeleri Ganeş toparlıyor, hayır duası ve iki yüz papel alıyor, yüz papeli anneye geri verip anlatıcı oğlan için üst baş almasını söylüyor falan. Ahlak felsefesine hiç giremeyeceğim, rüşvetten iyiliğin çıkma mevzusunu okur düşünsün, ben kendimce bir çıkarım yaptım. Kısaca şöyle, toplumda yozlaşma had safhada, son bölüme kadar anlatıcının annesinin pek bir olumsuz yönünü görmeyiz ama en sonda rüşvete karşı çıkanların rüşvet verecek gücü olmayanlar olduğunu haykırması, eh, bu bir fikir verir. Yukarıda bahsettiğim tartışmanın kaynağı olan Naipaul metnini henüz bilmiyorum, Naipaul Müslümanları kızdıracak bir şeyler yazmış olabilir ama bu noktada Hindular da benzer bir kızgınlığa sahipse, yazar geri kalmış bütün ülkelerde yaşanabilecek şeylerden bahsediyor aslında, ülkemizde her gün bir örneğini görebiliriz, başka bir şey yok. Herhangi bir saldırı yok, karakterlerin genelleyici bakış açıları yazara ne ölçüde atfedilebilir? İnce mesele. Diğer metinleri okudukça bu bahse döneceğim.
Birkaç bölümden bahsedeyim, Bogartlı olandan başlayabilirim. Bu arkadaş adını artistten alıyor tabii, dönem hakkında da bilgi sahibi oluyoruz böylece, iki büyük savaşın ortasında bir yerdeyiz ama ikincisinden pek uzak değiliz. Bogart'ın giyimi kuşamı yerinde, fiyakalı. Adam bir süre ortadan kayboluyor ve aylar sonra ortaya çıkıyor, hamile bıraktığı bir kızla evlenmek zorunda kalmış ve arkadaşlarıyla birlikte olmak için geri dönmüş. Kadınlarla erkeklerin ilişkileri genellikle yıkıcı bir etkiye sahip, hemen her karakterin başından geçen birkaç macerayla karşılaşırız, herifler ortadan kaybolup geri dönerler ve gitmeden önceki yaşam standartlarından daha düşük bir yaşam düzeyi tuttururlar. Acılarını öyle veya böyle unuturlar, yaşamlarına devam ederler. Yeni bir hata yapana kadar. Popo'ya bakalım, bu adam biraz yaklaşıyor sihre. Marangoz, adsız bir şey yapmaya çalışıyor ama ne olduğunu kendi de bilmiyor, durmadan bir şey yapıyor bu yüzden. Evleniyor, para için bir şeyler yapmaya başlıyor, sanatını bırakıyor ve sonrasında mutsuz oluyor, kadın bunu terk ediyor sanırım, Popo kafayı yiyor, hapse giriyor, bir dünya şey. Yine genelleme yapayım, karakterlerin çoğu polisçe tartaklanıyor veya hapse atılıyor. Adalet mekanizması yarım yamalak işliyor, rüşvet veremeyen parmaklıkların ardına gidiyor. Böyle bir dünya, çok acılı ve çok renkli. Hemen her mevzu için bir kalipso yazılıyor ve o coğrafyanın kültüründen parçalar bu şarkılarda yaşıyor, bizdeki hikâye anlatıcıları gibi. Çok uzaklarda bir yerde yaşanan dikkate değer olayları şarkılardan öğrenebiliyoruz, şimdinin ajansları gibi çalışıyor kültürün mekanizmaları. Erkek-Adamlı bölümle bu bahsi kapatayım; Adam-Adam olarak görüyorduk kendisini Mistik Masör'de. Ganeş'in yazdığı bir kitap kafayı yedirtiyor adama, zaten yemeye meyli de varmış, denk gelmiş. Tanrıyı gördüğünü söylüyor, kendini çarmıha gerdirtiyor, taşlatıyor ve taşların boyutu büyüdükçe aklı başına geliyor, herkese küfretmeye başlıyor, en sonunda akıl hastanesine tıkılıyor. Karakterlerin çoğu delirmekle delirmemek arasında kararsız kalmış gibi görünüyorlar, aslında bunun pek de bir önemi yokmuş gibi.
Biçimsel bir yenilik yok ama Naipaul'un böyle bir kaygısı yok anladığım kadarıyla, diğer metinlerine de bakacağım. Bu metni okumalıyız bence, Miguel Sokağı'nın benim sokağımdan pek bir farkı yok gibi gözüküyor. Deli Cengiz, Deli Nuri, Kaan, Zeynep neyse Hat, Morgan, Laura da öyle. Çok uzak bir yerden bir o kadar yakın insanlar, nefis.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir