Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sifon Su Tesisatçısı Uygarlığı Nasıl Kurtardı
Carter, evindeki bir arızayı gidermeye çalışırken tesisatla alakalı pek çok şey öğreniyor ister istemez, su tesisatçılarına da saygı duymaya başlıyor ister istemez. PVC borular, boruları birbirine geçirmece, banyoda kazı çalışmaları, kanalizasyon ağına ulaşma yolları derken adam değme bir tesisatçı olmuyor da mevzuyu çözüyor. "Katartik bir deneyim" diyor adam, başkalarının ve kendisinin pisliğini kazarken su tesisatçılarının kazandıkları paranın son derece hak edildiğini söylüyor. Bir bölüm bu tesisatçılık olayına ayrılmış, günümüzde usta bir tesisatçı olma yolunda kat edilecek yol, harcanacak zaman ve emek, kazanılacak para detaylı olarak incelenmiş. Hatta işin tüketim boyutu da ele alınıyor, tamir yerine yenisinin alınması/yaptırılması meselesinden insanların canavar gibi tükettiği söyleniyor. Gerçekten de nesnenin yenisi, tamirinden daha hesaplı. ABD'de otomobiller, eh, ucuz ama saatlik tamir masrafı muazzam. İnsanların tesisatçılara çıkışmaması gerektiğini söylüyor Carter, kendi dışkımızla başkasını ilgilendiriyorsak ücreti mukabilinde yapmalıyız bunu, işin içine dışkı girince yapılan işin önemi ve değeri azalmıyor. George Costanza'yı hatırlıyorum, üç dakikalık muayene için, kaçtı, 150 Dolar falan ödemek istemediği için faturanın yarısını ödemeye kalkıyordu, sonra bir dünya olay. Tesisat önemli iştir yani. Romalılar bilmişler bu işi, Cloaca Massima nam bir kentsel su sistemleri varmış. Sukemerleriyle ilgili bir şeyler okumuştum önceden, günümüzde bile kullanılıyormuş, dünyanın en verimli şebeke yapısı olduğu söyleniyor bunun, zira 2500 yıldır dağıtım işi bu yapı sayesinde yürüyor. Aquarii denen insanlar da ilk su tesisatçıları olarak görülüyor. Sadece Roma'yı ilgilendiren bir durum değil tabii su dağıtımı, MÖ 3000 civarında Harappalılar da İndus Vadisi'nde kendi sistemlerini kurmuşlar. Suyun dağıtımı bir yana, kanalizasyon sistemi tifo gibi pek çok hastalığı engellediği için de önemli. Kraliçe Victoria'nın oğlu Galler Prensi Edward tifo yüzünden neredeyse ölecekken bir su tesisatçısı, prensin yaşadığı evdeki bozuk bir tuvaletin tifüs yaydığını fark etmiş ve tamirata girişmiş. Sonrasında prens iyileşmiş ve prens olmasaymış su tesisatçısı olmak istediğini söylemiş. Ne güzel. Gerçekten iyi iş, eğlenceli ve maddi yönden getirisi iyi. Çoğu beyaz yakalıdan daha iyi kazanıyormuş tesisatçılar, yılda 55000 Dolar diyor Carter. Gerçekten o kadar Dolar var bu işte, ek gelir sağlamak için tesisat kursu falan varsa gidilebilir, iş öğrenilebilir ve çalışılabilir.
Kurşun meselesi var, mühim. Carter, kurşuna gelene kadar dünya tesisat tarihi dersini sıkıştırıveriyor araya. Bilinen ilk su tesisatını Çinliler kullanmış, MÖ 5000'de. Boru kullanmışlar. Sonra Harappa uygarlığı geliyor. Persler "kanat" denen aparatı icat ediyor, daha iyi bir dağıtım için gerekli bir sistem. Kanatlar yayılıyor, Kuzey Afrika'daki köylere hâlâ antik kanatlarla su götürülüyormuş mesela, öylesine önemli bir buluş. Sonrasında Minos hükümdarının yaptırdığı bir tesisat var, o da iyi ama asıl mesele kurşunun kullanılmasıyla başlıyor. Kurşun bildiğiniz gibi insanı zehirleyen bir şey. Zamanında oyuncaklarda, bardaklarda, pek çok nesnenin yapımında kullanılmış ve zararsız olduğu söylenmiş ama lobicilik yüzünden, yoksa deli zararlı. Romalılar tesisatlarında kurşun kullanmışlar, çökmelerinin bir sebebinin bu olduğu söyleniyor. Romalılar tesisat tanrısı için kolları sıvamamışlar, üzücü, zira kendileri dünyanın ilk tesisatçıları ve bir nevi hamamcıları. İnanılmaz büyük hamamları var, inanılmaz geniş su boruları var, suyla çok alakalı insanlar Romalılar. Hamamlar ve su sistemleri hakkında ayrıntılı bilgiler veriyor Carter, bir de tuvaletlerle ilgili ilginç bir şey söylüyor. Fotoğrafı görmüşsünüzdür belki, internette ara ara karşıma çıkıyor, şu iki alafranga tuvaletin yan yana olduğu. Arada bir duvardır, kapıdır, bir şey yok. Yan yana. Bu sistemin Romalıları onore etmek için günümüze uyarlandığını düşünüyorum, zira adamlar utangaç değilmiş ve tuvaletleri öyleymiş gerçekten; en iyi arkadaşınızla yan yana -çok affedersiniz- mıçarken sohbet edebiliyormuşsunuz. Süper samimi. Bir iki şey daha; hamamlar çok ucuzmuş ve çırpıcıların kumaş temizlemek için ihtiyaç duydukları idrarı elde etmek amacıyla sokağa koydukları kaplara herkesin içinde işeyebiliyormuşsunuz. Vay be.
Geri dönüşüme de yer vermeliyim. Haliyle atıklarımız var ve bunlar kanalizasyondan nereye gidiyor, biliyoruz da bilmezden geliyoruz. Karşımıza çıkmasınlar da bir daha, gerisi önemli değil. Böyle düşünüldüğü için Thames rezalet kokmuş bir yıl, insanlar sokaklarda öğüre öğüre bir hal olmuşlar. Gelgit hareketlerinden ötürü, bir de sistemsizlik yüzünden atıklar kıyıdan pek uzaklaşamamış, birikmiş bir de. Parlamentodakiler sallamamışlar önce, bakmışlar ki kokudan durulmuyor bir yıl, hemen bir çözüm düşünmüşler. Mühendisler olaya el atmış, Londra'ya en teknolojiğinden bir sistem kurulmuş. Bir benzeri günümüzde Hindistan'da kurulmuş, hatta bu olay kast sisteminin temellerini de kökünden sarsmış. Bir kanalizasyon nelere kadir. Dışkıdan enerji üretmek de nispeten yeni, Boston'da bu mevzuyla alakalı bir tesis kurulmuş ve adamlar deli gibi enerji üretiyorlarmış. Toz dışkıyla ilgili bir kısım var, kimyanın en leş şeyi bile faydalı hale getirebilmesine dair hayranlığım bir kat daha arttı.
Kanalizasyon iyidir, tesisat iyidir, tarih de iyidir. Hepsinden var biraz. Carter da komik adam. Oldu bu iş.
Yanıtla
5
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Psikopati ve Ahlaki Yetilerden Yoksunluk
Mevzu derin olduğu için araştırmacılar da ele aldıkları konuda daha fazla araştırma yapılması gerektiğini söylüyorlar durmadan. Daha fazla veri, çıkarım, disiplinlerarası etkileşim istiyorlar, kendilerinin bir taş attıklarını söylüyorlar, o taşı kendilerinden önceki delilerden aldıklarını ve yeni delilere ihtiyaç duyulduğunu ekliyorlar. Felsefeden hukuka geniş bir alanın da konusu aslında, Hume'dan Foucault'ya pek çok düşünürün açtığı yollardan gidiliyor ve belli bir noktaya ulaşılıyor, çıkarımlar sağlam temellere dayansa da henüz çözülememiş meselelerin etrafında dolanıldığı için araştırmacılar kuşkucu doğaları gereği daha kesin sonuçlara dayanmak istiyorlar. Sorun en başta tanımlardan doğuyor; psikopati, sosyopati ve antisosyal kişilik bozukluğu arasındaki ilişki tam olarak anlaşılmadığı için araştırmacılar kullandıkları terimleri farklı bağlamlara oturtmak zorunda kalıyorlar. Heidegger'in veya Kant'ın görüşlerinden yola çıkanlar bu temelleri özellikle belirtiyorlar ki kavramlar karışmasın, bir terminoloji çorbası içinde kaybolmasın anlattıkları şeyler. Muğlak çizgilerin olabildiğince belirgin hale getirildiği söylenebilir, ahlakla ilgili pek çok ikilem olmasına rağmen bunlara saplanılmamış, güzel olmuş. Ahlakın akıldan veya duygudan doğan bir şey olup olmadığı gibi sadece iki kutuplu tartışmaların dışında toplumsal ve hukuksal çıkarlarla belirlenen psikopatinin ne olduğuyla ilgili tartışmalara şöyle bir bakılmış, belli bir çerçevede ele alınan mesele derinleştirilmiş ve bazı çıkarımlara ulaştırılmış, daha da derinleştirilmeleri gerektiği de eklenmiş tabii.
Schramme derlediği makaleler için yazdığı ön sözde ahlak, psikopatoloji ve bunlarla ilgili meseleler konusunda okuru neyle karşılaşacağına dair güzelce bir hazırlıyor. Ne diyor, mesela psikopatların cezai yaptırımdan muaf olup olmadıkları konusunda tartışmalı fikirleri ele alıyor. Psikopati sadece bilişsel bir bozukluk olarak görülürse akıl hastalığı çerçevesinin dışına çıkamaz, böylece cezai ehliyet de ortadan kalkmış olur ve "kötü" olarak görülen, ahlak anlayışına sığmayan davranışların engellenebilmesi konusunda yaptırımlar ortadan kalkar. Sırf bu meseleyle ilgili ikiden fazla makale var, farklı bakış açılarından ve disiplinlerden yaklaşıldığı için problemin sınırları olabildiğince genişletilmiş, güzel. Schramme de kavramsal sorunlar için başlı başına bir bölüm yazmış; Psikopati Kontrol Listesi gibi listelerde psikopatinin tanımları mevcut, teste giren katılımcılar verdikleri cevabın puansal karşılıklarına göre ne tür manyaklar olduklarını öğreniyorlar. Puanımız düşükse normal bir manyak olarak mutlu mesut yaşıyoruz, puanımız yüksekse listeden puana denk gelen manyaklık çeşitlerini direkt alıyoruz. Bu tür listelerin ve testlerin sıkıntılı olduğunu söylüyor Schramme, muğlak maddeler ve metodolojik problemler kesin sonuçlara ulaşmayı engelliyor. "Asalak yaşam biçimi", "yüzeysel duygulanım" gibi maddelerin yanında "çok sayıda insanla rastgele cinsel ilişki kurma" gibileri de var, hepsini bir araya getirip sağlıklı sonuçlara ulaşabilme ihtimali, aslında düşük. Psikopatinin "bakan kişinin gözünde" olması durumuna getirildiğini söylüyor Schramme, başka testlerden örnekler veriyor ve güvenilirlik konusunda sıkıntılar olduğunu anlatıyor. İşin "suç" boyutu da var; psikopati araştırmalarına suç işlemiş ve işlememiş kişilerin katılıp katılmamaları sonuçlarda büyük fark yaratabiliyormuş, yanıltıcı olabiliyormuş sonuçlar, bu yüzden farklı tiplerde incelemeler sürüyormuş. Ampirik deneyimlerle zihinsel süreçler arasındaki boşluk, psikopatinin bulunduğu yeri de belirsizleştirmiş oluyor. "Farklı bir biçimde, konuşma diliyle ifade edecek olursak, 'deli' ile 'kötü' arasında bir ayrım yapabilmeyi isteriz ama bu ikisini en baştan tanımlarsak, psikopatiyi ahlakileştirilmiş bir kavram olarak görmemek zordur." (s. 15) Farklı açılardan farklı anlamlar kazanan bir kavram psikopati, bütün veçheleri belirlenmemiş, üzerinde çalışılmaya devam ediliyor. Şey diyecektim bir de, Kötülüğün Felsefesi ile birlikte okunursa buradaki makaleler, tadından yenmez. Metinler birbirlerini açıklar nitelikteler, o yüzden iki kitap oluyor dört kitap. Sekiz.
Felsefi Tartışmalarda Psikopati bölümünde felsefecilerin ahlak hakkındaki görüşleri ve bu görüşlerin bilimsel araştırmalar için açtıkları kapılar hakkında mülahazat var. Ahlakın öznelliği ve nesnelliği konusunda sayısız görüş ve bilimsel araştırma var, nörologların buluşları felsefi görüşleri destekler veya yadsır nitelikte, dolayısıyla ahlakın spesifik bir nirengi noktası yok. Çıkarlarımız doğrultusunda mı ahlaklıyız, ahlaki değerlerimiz ne ölçüde dışarlıklı, ahlakdışı olarak nitelenen insan ahlaki değerlere sahip mi, yoksa zaten kendisinde bilişsel yetersizlikten ötürü var olmayan ahlak kavramının yokluğu mu etkin, bu tür soruların cevaplarını irdeliyor Schamme. Araştırmalara göre hem duygulanımsal hem bilişsel unsurların bir karışımıymış psikopat, sadece tek bir tür yoksunluğun ürünü değilmiş. Bu konuyla ilgili birçok makalede çok çeşitli istatistiksel bilgi var, yoksunluk türleri hakkında yapılmış çok sayıda araştırmanın sonuçlarından çıkarım yapabiliriz ama gidilecek daha çok yol var gibi görünüyor, daha çok araştırma yapılması lazım. Evet.
Makalelerden birkaçını alacağım. İlki Heterojen Psikopati İnşası, Henning Sass ve Alan R. Felthous tarafından yazılmış. Fransız ve Anglo-Amerikan geleneğinde psikopatinin ortaya çıkışı, dallanıp budaklanışı ve gelinen nokta inceleniyor, bir nevi psikopati tarihi. Çeşitli tanımlar, isimlendirmeler, bilimsel mirasın işlenişi, geliştirilmesi ve birçok kuram kronolojik bir şekilde ele alınmış. Fransızlar daha çok duygusal ve sosyal davranış bozuklukları açısından yaklaşmışlar meseleye, entelektüel işlevin pek etkilenmediğini söylemişler. Sonrasında psikanaliz açısından psikopatinin incelenmesi, haliyle Freud'un mevzuya yaklaşımı var. Anglo-Amerikalılar daha homojen bir yaklaşım göstermişler, "ahlaki çılgınlık", "psikopati" ve en sonunda da "sosyopati" kavramları geliştirilmiş. Temel bir zihinsel ve ruhsal kusurun varlığı, psikanalitik çerçevede ve ampirik deneyimlerin sonucunda ortaya çıkmış, literatüre girmiş. Ne güzel. Sonrasında farklı bilim insanlarının psikopatiyle ilgili perspektifleri, ayrıldıkları noktalar, Alman geleneğinde psikopati gibi meseleler geliyor. Giriş mahiyetinde hoş bir makale.
Psikopati ve Ahlaki Rasyonellik, yazarı Eric Matthews. Psikopatinin tanımlarıyla başlıyoruz ve başkalarının haklarının dikkate alınmamasının psikopatiyle bağlantısıyla devam ediyoruz. Ahlaksızlık ile ahlakdışılık arasındaki fark belirlendikten sonra ahlakdışılıktan devam ediyor Matthews, iki örnek üzerinden gidiyor. Cüzdanını evde unuttuğu için benzin istasyonu çalışanını döverek bayıltan adamla barda öylesine bakınan birini kendisine saygısızlık ettiği gerekçesiyle, kırdığı şişeyi adamın suratına sokmak suretiyle öldüren adamı ele alıyor Matthews, empatik yetilerinin olmayışı bu adamları patolojik bir hale getiriyor ve kafalarında neler olup bittiği deli gibi merak ediliyor haliyle. Hume'a kadar dönüyor yazar, duyguların egemenliğinde sürdürülen yaşamlarımız olduğunu düşünürsek ve bu adamlarda duygusal güdüklük olduğunu varsaysak bu kez bilişsel duvara tosluyoruz. Bu adamlar başkalarına zarar verdiklerini biliyorlar, yine de eylemlerini sürdürüyorlar. Hapishanede tecrit edildikleri durumlar da ortaya çıkabilir, zira Matthews'a göre ahlaki çılgınlık içinde bu adamlar, ahlaki rasyonellikten çok uzaklar. Bilginin yanlış yapmaktan alıkoymadığı insanlar bunlar, Matthews bu noktadan yola çıkarak ahlaki rasyonelliği incelemeye başlıyor ve Kant'ın paradigmasını ele alıyor. Uzunca bir bölüm, kısaltıyorum; Kant'ın pratik rasyonelliğinin temeli olmadığı, kişinin arzularından doğmayan ve dışsal bir ahlaki rasyonellik pek de rasyonel olmadığı için Kant'ın ahlaki rasyonellik kavrayışının kusurlu olduğunu çeşitli örneklerle ve alıntılarla anlatıyor yazar, sonrasında Aristoteles'e dönüyor ve insan davranışlarının bağlamlarını ele alıyor. Temel fikirler; ahlaken iyi bir gerekçeyle yapılmış eylemler başkasının iyiliği, en azından zarar görmemesi gözetilerek yapılan eylemdir. "'Erdem'in zıddı 'kötülük'tür: Dolayısıyla, kötü bir insan olmak, rasyonel ilkelere uygun olarak hareket dememek demektir. Bu durumda Aristoteles, ahlaki iyilik ve kötülüğü, dolayısıyla ahlaki akılcılığı, Kant'ın tersine, insan doğasına özgü olan şeyler itibariyle tanımlar ki bunların da, özellikle insani yaşam biçimiyle ilişkili olarak, tipik insani ihtiyaçlar da dikkate alınarak tanımlanması gerekir." (s. 93)
Birkaçını alacağımı söyledim ama nefesim bitti. 331 sayfa, bir dünya makale, birlikte yaşamak zorunda kaldığımız bir dünya psikopat hakkında çok çeşitli çıkarımlar, sürüyle düşünce. Şimdi zaten dünyayı daha iyi anlayabilmek için okuyoruz, ediyoruz da ben özellikle öz savunma için okudum bunu ve dünya gerçekten biraz daha aydınlandı. Suratımın şişeyle delik deşik edilmemesi konusunda yapabileceklerimden psikolojik şiddet uygulayanlara karşı tutumlarıma kadar pek çok şeyi belirledim, "başarılı psikopatlar" karşısında alacağım gardı düşündüm falan, iyi oldu. Geyik bir yana, kendi psikopatolojimi de düşünme imkanı buldum, ahlak anlayışımı gözden geçirdim, bilmem ne. İyidir yani, keşke okunsa.
Yanıtla
7
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Cam Arılar
Atıl duruma geleceğiz. Kaku'nun adını hatırlayamadığım bir incelemesindeki deneyi hatırlıyorum, bilgisayar programının yazdığı eser için, "İddia edildiği gibi Mozart'ın kayıp eseridir bu," demiş uzmanlar. Oysa iddianın aksine kayıp eser falan yok. Üretilen algoritmalar işe koşuluyor ve yapay zekanın yazdığı roman usta işi bir eser olarak niteleniyor, buna benzer pek çok örnek var. Halihazırda olan şeyler bunlar, olacaklar hayal gücümüzle sınırlı ama sonuç belli; makineler bizim yaptığımızdan daha iyisini yapacak. Hepsi hepsi sözcüklerden ve notalardan ibaretiz, duygulanımımızın vardığı nokta bu parçalar olduğuna göre rahatlıkla kopyalanabiliriz ve eserlerimizin çok daha iyileri yaratılabilir. Atıl duruma geleceğiz, gelişen teknolojiyle birlikte emeğimize ve zamanla hayal gücümüze ihtiyaç duyulmayacak, böyle bir dünyaya doğru ilerliyoruz. Harari de söylüyordu, günümüzün çoğu mesleği kısa ve orta vadede ortadan kalkacak. Şoförlük, avukatlık gibi mesleklere büyük çapta veda edilecek. Gerçi Kaku geleceğimizi kurtarıyor yine, Mağara Adamı Etkisi dediği nane sayesinde insani iletişim ihtiyacından ötürü tamamen makineleşmeyeceğiz gibi gözüküyor ama ne olacağını kim söyleyebilir? Yüzbaşı Richard'a eski dünyanın bir parçası olduğu söylendiği zaman bunu kendi yaşamındaki yenilgilerle birleştirip işe yaramaz bir adam olduğunu kabul etmesini, distopik bir dünyada kıvranan insanlardan biri haline gelmesini düşünüyorum, geleceğin bu şekilde acı verici değişimlere yol açacağı giderek daha bariz bir hale geliyor ama gerçekten de insanın yıkımı mı bu? Kendimizi yeniden inşa etmek zorunda kalır mıyız, söz gelişi siborglaşacak mıyız? Bu gerçekleşecek gibi gözüküyor, insanlığımızdan çok şeyi feda edeceğiz ve yeni insan olarak kendimize çok şey katacağız. Richard'ın ulaştığı gibi bir dengeye ulaşmak zorunda kalacağız, zorlanacağız ama bunu yapacağız.
Richard'ın durumu geleceğin öncülü olarak dikkat çekmeli. Süvari yüzbaşısıyken, savaşın orta yerinde genç bir askerin tüfeğinden çıkan kurşunla vuruluyor ve düşüyor, bir çağın sonu. Otomasyona bağlı araçlar karşısında şoförlerin durumunu düşünün, Richard'ın onlardan pek bir farkı yok şu durumda. Eski asker Richard yoksullukla mücadele edip eşi Theresa'ya sıkıntı yüzü göstermemek isterken pek fazla seçeneği yok, arkadaşı Twinnings'in teklifini kabul etmek zorunda. Zapparoni adlı mucit bir iş adamının yanında çalışmaktan başka bir şansı yok. Arkadaşları tarafından dışlanacağını biliyor ama ekonomik sıkıntıdan kurtulmak için adamla görüşmeyi kabul ediyor ve Zapparoni'nin malikanesine gidiyor. Metinde hepi topu iki mekan var; Twinnings'in işi bağladığı bar ve Zapparoni'nin evi. Olay ağırlıklı bir anlatı değil bu, dünyanın geçirdiği değişimin izlerini Richard'ın anlatıcılığında takip ettiğimiz, tek bir bilince sığmaya çalışan dünyanın devinimlerini izlediğimiz türden, son derece kişisel bir kaybediş. Daha doğrusu bir dengelenme çabası. Dünyayı dengeleme çabası aynı zamanda. Jaguar'ın yeni serisinden. Jaguar ne güzel bir yayınevi. Jaguar, bastığın çok az şeyi edinmedim, bilerek. Elimde olmayan bir şeylerin kalsın istiyorum, yoksa okumadığım pek bir şeyin kalmayacak. Capote'nin Soğukkanlılıkla'sını aynı sebepten okumuyorum, on yıldır bekliyor. Calvino'yu, Márquez'i, Cortázar'ı da aynı sebepten bekletiyorum. Üniversitedeyken, bu mecrada bir şeyler karalamıyorken şimdikinden daha beter okuyordum, bu saydıklarımın pek çok metnini o zaman okumuştum, şimdi de bazen burayı kapatıp, hatta ıssız bir yere tayin isteyip deli gibi okumak istiyorum. Bir şey yazmak istemiyorum, gitar çalıp bir şey okumak istiyorum. Günün birinde yapacağım bunu. Yeşim'e söyledim, Ankara civarında çok güzel ve ıssız yerler olduğunu söyledi. Puanımın Ankara civarına henüz yetmeyeceğini söyledim, bekleyebileceğimizi söyledi. Hem sonsuzluktan, hem de uzun vadeli sonluluktan konuşabilmek çok güzel bir şey, çok özlemişim bunu. Neyse, Richard'ın düşüncelerinde geziniyoruz, zaman ağır ağır akıyor. Eski askerlerin çoğu iyi işleri kapmış, Richard girdiği işlerde tutunamamış ve Twinnings'ten yardım isteyene kadar sıfırı tüketme noktasına gelmiş. Twinnings görüşmeyi ayarlama konusunda Richard'ı ikna etmeye çalışırken dünyadan fırlatılıp atılmasına akıl erdirmeye çalışıyor Richard, bir yandan da Zapparoni'nin dehasını öğreniyor. Zapparoni teknik kabiliyetiyle tekelleşme yolunda ilerliyor, buluşları dünyanın çehresini değiştirecek düzeyde. İşçilerine verdiği maaş bakanların maaşıyla yarışıyor ve çalışanlar istedikleri saatlerde mesaiye başlıyorlar, günlük işlerini bitirmeleri yeterli. Şirket sırlarını kaçıramıyorlar, Zapparoni muazzam koşullarda çalıştırıyor işçilerini. Sırların kaçırılmaması için gereken şartlar sağlanmış durumda zaten, patron her şeyi düşünmüş ve uygulamaya koymuş. Yine de bağımsız bir zihnin hizmetlerine ihtiyaç duyabiliyor, bütün sözleşmelerin ve anlaşmaların dışında, bu yüzden "kirli işlerini yürütecek bir adam" olarak Richard'ı düşünüyor, Twinnings vasıtasıyla.
Görüşme kararlaştırılırken Richard geçmişe, Twinnings'le ve diğer arkadaşlarıyla tanıştığı okul yıllarına dönüyor. Harbiyede öğrencilik zamanları, Binbaşı Monteron'dan edinilen hayat dersleri, her şey geri geliyor. Kanı kaynayan öğrenciler hafta sonu izinlerinde takıldıkları mekanlarda sayısız olay çıkarıyorlar ama bir şekilde kapanıyor mevzular, alınan büyük bir dersle. Her şeyi geride bırakmak istiyor Richard, geçmişin bataklığından kurtulmalı ki yüzünü geleceğe dönebilsin. "Artık bu fosilleşmiş yargılarımı geride bırakmanın zamanı gelmişti. Geçenlerde birisi bana, konuşurken 'eski silah arkadaşlarım' veya 'kılıcının püskülü üzerine yemin etmek' gibi artık çağdışı kalmış pek çok ifade kullandığımı söyledi. Bu ifadelerim, çoktan bayatlamış iffetiyle övünen ihtiyar bir kız kurusunun yapmacık tavırlarına benziyormuş. Bu kahrolası alışkanlığa bir an önce son vermeliydim." (s. 26) Eskilik dile sirayet etmiş durumda, Zapparoni adına çalışmaya başlar başlamaz arkadaşlarının kendisini kınayacağını biliyor ama kendini ve Theresa'yı kurtarmak zorunda, öyleyse eski günleri son bir kez hatırlayıp her şeye veda edebilir. Siciline işlenmiş suçları düşününce kapıyı kapamak daha kolay; vatan uğruna tehlikeye atılıp vatana ihanetle suçlandıktan sonra darbe alan değerlerini tamamen bırakabilir.
Teknolojiye karşı psikolojik tepkiler geliştirmiş arkadaşların intiharlarından Zapparoni'nin icatlarına bilinç akışı, çok dağıtmadan. Mağara Adamı Etkisi'nin ilk izlerini görüyoruz bir yerde; çocuklar Zapparoni'nin ürettiği filmlerin müptelası olmuş durumda ve duygusal olarak aşırı yüklenen çocukların akıl sağlıklarının bozulmasından korkuluyor ama bir yandan da çağa ayak uydurmak fikriyle bütün gelişmeler yavaş yavaş kanıksanıyor. Zapparoni'nin toplumu etkisi altına aldığı söylenebilir, elinde büyük bir güç var ve yeni buluşlarla dünyayı bambaşka bir hale getiriyor, bunun bir sonu yok gibi gözüküyor. Richard'ın uyum sağlayamadığı nokta tam da burası; askerlikle ilişiğini kesmesinin travması henüz geçmemiş, öğrencilik yıllarından savaş zamanlarına kadar pek çok anısı bu travmanın etkisiyle ortaya çıkıyor, sanırım. Bir de dünyanın tamamıyla bir değişim mücadelesine girişecek gücü yok, zaten kişisel sebepleri de bundan geri koyuyor kendisini. Babasıyla ve annesiyle olan ilişkisi de problemli, özellikle babasıyla. "Adam" olması isteniyor, Richard elinden geleni yapsa da babasına yaranamıyor bir türlü. Belki bu kez yaranabilir, bu değişim fırsatını kaçırmak istemiyor bu yüzden. Vatan kavramı da anlamını yitirmiş durumda, çok sevdiği Monteron'un ölümünden sonra vicdanının sızlamasını dindiremiyor, her şeyin boşuna yaşandığı düşüncesi var aklında.
Zapparoni'yle karşılaşma ve cam arıların ortaya çıkışı final bölümünü oluşturuyor, genişçe bir bölüm. Bir nevi sınav. Richard bir karar vermek zorunda, Zapparoni'nin manipülasyonuna kapılmadan, olabildiğince özgür iradesini kullanarak. Kuklalar, otomatlar, cam arılar, kesik kulaklar ve etik, Richard'ın yaşama dair fikirleri. Hepsi birbirine karışıyor, ortaya psikolojik bir gerilim ânı çıkıyor. Düğüm çözülüyor sonra ama kesin bir sonuca varamıyoruz, Richard'ın kararını bilsek de dünyanın daha iyi bir yer olup olmayacağına dair öngörüler dışında elimize bir şey geçmiyor ki geçmesin, gelecek henüz ortaya çıkmadı. Ufukta bile belirmedi, şimdiden başka bir şey yok elimizde. Richard biraz da bu fikre bel bağlıyor, belki de cebinde iyi niyet taşlarını biriktirmeye başlıyor.
Sıkı kurulmuş bir distopya diyeceğim, diyemiyorum. Distopik atmosfer kuşatmış metni, tamam ama yine de... Bilemiyorum. Belki benim cebimde de birkaç taş vardır.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Proust Bir Sinirbilimciydi
"Bir romancı olan Proust benim deneylerimi önceden dile getirmişti. Proust ve sinirbilim belleğimizin nasıl çalıştığı hakkında ortak bir görüşe sahipti. Dikkatli dinlediğiniz takdirde aslında aynı şeyleri söylüyorlardı." (s. 11)
Lehrer bir sinirbilimci, akademik çalışmaları bilişsel yetilerimizle sanatsal etkinliklerimiz arasında köprüler kurmaya çalışıyor, son bölümde söylediklerine bakarsak aslında bizi oluşturan parçaların tekilliğe doğru uzandığını söyleyebiliriz. Bilimin konseptleri sanatın içinde gizli, sezdiğimiz ve doğurduğumuz olgular sanatın ışığıyla ortaya çıkıyor ama sanatçı olarak bilimsel boyuta odaklanmıyoruz, sancılarımızı dindirmeye çalışırken o kısmı bilim insanlarına bırakıyoruz ve daha çok üretiyoruz, durmadan üretiyoruz. Gizemle yaşamayı öğreniyoruz, Lehrer'ın söylediği bir şey. Bizi harekete geçiren dinamikler hakkında belli belirsiz fikirlerimiz varsa da zihinsel temellerimiz hakkında pek de bir şey bilmiyoruz. Bilim devreye giriyor, dünyayı algılayış biçimimiz konusunda veri zenginliği sağlıyor ama bundan daha fazlasının olması gerektiğini düşünüyoruz bu kez. Görmenin bütün evrelerini laboratuvar ortamında anlayabiliriz ama yaşamın kendisine dair bütünlüklü bir noktaya ulaştırmaz bu, nöronların işlevlerini bilmek bir parça tatmin olma duygusu getirse de indirgemecilik yüzünden büyünün kaçmasını istemeyiz. Bu noktada beşeri bilimlerle pozitif bilimlerin bilgi aktarımının sağlanması gerektiğini düşünüyor Lehrer, pragmatik bir görüşle ele alınan olguların yardımıyla bir şiirin de laboratuvar testleri kadar doğru ve yararlı olabileceğini söylüyor. "Üçüncü kültür" tanımı var, Einstein'ın Coleridge okuduktan sonra bir anda beliriveren kıvılcımlarını kuramlarına dönüştürmesi bu kültürün tetiklediği bir şey olurdu, aynı şekilde Calabi-Yau Uzayı hakkında bir şey okuyan şairin farklı boyutları imgelerle canlandırmaya çalışması da benzer bir şey. Bu kültürde cevaplar tek bir noktada toplanıyor, bilimle sanat tamamen ayrışmış durumda değil. Gerçekleşmiş bir şey ama Lehrer'a göre yangına körükle gidilmesine yol açmış bu mevzu, postmodernizm örneği üzerinden giderek ne bilimi, ne de sanatı görmezden gelmenin veya parçalamanın diyalog kurma çabalarını sekteye uğrattığını söylüyor yazar. Makalelerini aslında bu kültürün yarattığı başarılı örnekler olarak görmek mümkün; ele aldığı sanatçıların eserleri ve düşünceleriyle bilimsel gelişmeleri denkliyor ve laboratuvarın içine tuvali yerleştiriveriyor. Hep aynı örneği veriyorum, yine vereyim, The Man From Earth'te esas adamımızın söylediği bir şey vardı, Voltaire'in ve Goethe'nin epifani anlarında düşündükleri şeylerin yüzyıllar sonra bilim tarafından kanıtlandığı bahsi hani, neden olmasın? Woolf benliğini ve gerçeklik algısını bir arada tutmaya çalışırken zihnin işleyişi konusunda bilim insanları gibi titizlikle çalışmıyor mu? Sayılar ve istatistikler yerine sözcükler ve düşünceler var, gayet olur.
Ele alınan sanatçılar modern bilimin doğuşuna şahit olmuşlardı ve bir ölçüde bilimsel gelişmeleri takip ediyorlardı, kimileri bilim insanlarıyla birebir iletişim kurmuşlardı. Kendi bilimlerini sanatta ürettiler. Paradigma değişiminin de katkısı oldu; insanın düşüş bir meleklikten maymunluğa giden yolculuğunda parça parça edilebilir olduğu görüldü. "Zihin kendisinin farkına varmıştı." Bunu Emerson'dan aktarıyor Lehrer. "Bu sanatçılar üzerindeki en önemli etkilerden biri -ve hepsinin paylaştığı tek etki- yaşadıkları dönemin bilimiydi. C. P. Snow iki kültürümüz arasındaki üzücü bölünmenin yasını tutmadan çok önce, Whitman beyin anatomisi kitaplarını çalışıp ürkütücü ameliyatları izliyor, George Eliot Darwin ve James Clerk Maxwell okuyor, Stein William James'in laboratuvarında psikoloji deneyleri yapıyor, Woolf ise zihin hastalıklarının biyolojisini öğrenmeye çalışıyordu. Bu sanatçıların sanatını bilimle olan ilişkisini dikkate almadan anlamak olanaksızdır." (s. 13) Halihazırda var olan boşluktan parçalar biçimliyor, kendimizi bu parçalarla kurmaya çalışıyoruz, bilimle ve sanatla. Tamamen öznel bir yaratı, bu mesele bilimde ne kadar geri plana atılsa da paradigmal olarak kolektif bir öznelliğin doğuşundan bahsedilebilir, Kuhn'un derinlemesine incelediği mesele. Sanatçının tek kişilik bir devrim yaptığından bahsedilebilir diye düşünüyorum, yenilikçi bir sanatçının yeni bir paradigma ortaya koyduğunu söylüyorum, üzerine sanatla bilimin el ele dağ bayır koşmasını diliyorum. Çevirmen Ferit Burak Aydar'a da çok çok teşekkür ediyorum, kendisine Twitter'dan ulaşıp teşekkür ettim ama bir de buradan edeyim. Evet. Lehrer'a dönüyorum, iki kutbu tekrardan birleştirmeye çalıştığını söyleyerek bitiriyor önsözü, deneyle şiirin birbirini tamamladığını ve zihnin bütünlüğe kavuştuğunu da ekliyor. Sonrasında makalelere geçiyoruz ve Walt Whitman'la başlıyoruz. Whitman bedenle ruhu birleştirdiği zaman pek sevdiği Emerson tarafından övülmüş, "Bhagavatgita'yla New York Herald'ın kayda değer bir karışımı" olarak. Kartezyen paradigmayı sallamamış pek, o zaman için pornografik ve cüretkâr görülen şiirler yazarak ikiliği ortadan kaldırmak istemiş. Whitman'ın zamanına kadar bu ikiliğin geçtiği aşamaları anlatıyor Lehrer, bedenin frenolojiye dayanan garip incelemelere konu olduğunu ve kafatasının şekline bakarak zihin hakkında çıkarımlarda bulunulduğunu anlatıyor, sonrasında hayalet uzuvların varlığına değiniyor, modern sinirbilimin ortaya çıkardığına göre bedenle zihnin ayrılmaz bir bütün oluşturduğunu örneklerle açıklıyor. Kısacası Whitman'ın kahinliğinden bahsedebiliriz, doğayla insanı bütünleştirdiği gibi insanla insanı da bütünleştirmiştir kendisi, bedenimizle ve zihnimizle bir bütünüz biz.
George Eliot'la ilgili bölüm. Determinizm ve benzeri meseleleri içeriyor. "Kalıtsal mirasın tutsağı olmak" konusunda o dönemde yazılıp çizilenlere bakarak başka bir gerçeğin olması gerektiğini düşünüyor Eliot, "insanın mermerden yapılmadığını" savunuyor ve insanın değişebileceğini söylüyor. Bilimsel boyuta Laplace'la geçiyor Lehrer, Laplace'ın her şeyi bilebilecek yaratığından -"cin" demiş- bahsediyor. Laplace'a göre davranışların bir sistematiği oluşturulsa ve elde yeterli veri bulunsa istatistik yardımıyla bütün evrenin geleceği gözler önüne serilebilir. Öznelliğin sonu, sayıların zaferi. Sonrasında termodinamik, Thomson ve Maxwell ortaya çıkarak Laplace'ın yanıldığını kanıtlıyor, kuantumla birlikte "sosyal fizik" denen nane hepten çöküyor. "O kadar" bilemeyiz, çünkü bilgi sürekli bir değişim içindedir, uzun vadede aynı kalmayacaktır, ayrıca kutudaki kedinin ölü olup olmadığını bilmek mümkün değildir. Hava deliği açılmadıysa ölmüş olabilir, bilemiyorum. Bir de Darwin çıkıyor ortaya tabii, Eliot Darwin'in görüşlerini deli gibi takip ederek, bir de kendi yaşamındaki çalkantılarla tesadüfün büyülü gücünü birleştirerek öznel fikirlerini oluşturuyor, bilimin yardımıyla temellenen öznellik. Yine birtakım deneyler, doğada yapılan deneyler sonucu farklı tür nöronların oluştuğunun gözlemlenmesi gibi bilimsel gelişmeler gerçekten de bilincin ve doğanın sürekli bir değişim olduğunu göstermiş. Kütük değiliz kısaca, fizyolojik olarak durmadan değişiyoruz, bazı şeylerle bazı şeyler arasında daha önce göremediğimiz bağlantılar kurabiliyoruz, alışkanlıklar değişiyor, her şey değişiyor. Eliot, yazdığı metinlerde bu değişimleri anlatıyor, özellikle Middlemarch'ta. Kaosu kutsuyor bir anlamda, hayatın baştan savmalığını da. Hücresel düzensizliklerin varlığından haberdar olsaydı bunu da kutsardı. Hâlâ ve her şeye rağmen özgürüz. "Bizler yalnızca karbon zincirleriyiz, ama kaynağımızı aşarız. Evrim bize sınırsız bireysellik armağan etmiştir. Bu hayat görüşünde azamet vardır." (s. 58)
Proust zaten başlı başına bir bellek dökümü, müthiş keyifli bir bölüm ayrılmış kendisine. Cézanne'ın şeyleri görüş biçimi ve beyinde oluşan görülerin aslında bu biçimle çok yakından ilişkili olması, Stravinski'nin atonalliğe ve çeşitli deneyselliklere boğulu müziğinin duyma biçimlerimizle bağlantısı, Woolf'un kimlik inşası, Stein'ın dille ilgili meselesi ve Chomsky'nin Stein'dan esinlenerek inşa ettiği kuramları derken, evet, bilimle sanatın birbirinden pek de uzaklaşmadıklarını görmek çok hoş.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mutlu Bir Çocuk
Kuzey Işığı Yayınları basmış. Yeni bir girişim. Umarım kuzeyin rüzgarlarını estirirler burada. Bastıkları kitaplara baktım, kuzeyden Hjalmar Söderberg var bir de, başkaca da çocuk kitapları basmışlar, birkaç kitap daha var ama kuzey yok. Kuzey niye yok? Lütfen kuzey Kuzey Işığı Yayınları, daha çok kuzey. Mesela Bjornson ne yazdıysa. Mesela Fosse, ne bileyim, Allah ne verdiyse kuzeyden, alın getirin. Teşekkürler. Bjornson iyi olmuş, şöyle bir tarayınca 1943'te Ahmet Hilmi Kitabevi'nin bastığı İflas dışında başka bir şeyi basılmamış gibi gözüküyor. Yazar 1903'te Nobel almış, 1910'da Paris'te hayata veda etmiş. Kaleme aldığı birçok metin var ama şimdilik bu ikisiyle yetinmek zorundayız, yakın zamanda Norveççe öğrenmek gibi bir niyetimiz yoksa.
Pastoral bilgelikle dolu bir metin. Norveç'in dağlarında, tepelerinde geçen ve mutlu bir çocuğun merkeze konduğu güzel bir anlatı. Çocuğun neden mutlu olup olmadığını bilmiyoruz, muhtemelen Norveçlilikten aldığı tadı başka hiçbir şeyden almadığı içindir. 19. yüzyılın soğuk ve yalnız ormanlarında, çiftliklerinde geçen olaylara baktığımızda insanların gayet doğal olduklarını, modern dertlerden mustarip olmadıklarını görüyoruz. Danslar düzenleniyor mesela, gençler danslarda tanışıp eğleniyorlar. Orta yaşlılar tarlaydı, bahçeydi derken günün sonunda mutluluk çubuklarını tüttürüyorlar. Yaşlılar arıza çıkarabiliyorlar ama kendilerince sebepleri var, Norveç'in serserileri pek olduğu için insanlar çok üzülüyorlar ve ya Black Metalci oluyorlar ya da intihar ediyorlar. Neyse ki bahsi geçecek olan yaşlımız gibiler doğru yolu buluyorlar, düşünüp taşındıkları zaman başka bir insanın yaşamını yönlendiremeyeceklerini anlıyorlar, hatta kendi yaşamlarını yanlış yönlendirdiklerini de anlıyorlar, böylece kendi yaşamlarını yanlış yönlendiriyorlarsa başkasının yaşamları konusunda ne gibi hatalar yaptıklarını da anlıyorlar. Anlayışın anlatısı bu; son derece basit, biraz didaktik, biraz kül ve biraz da duman. Çeviri ve düzelti konusunda bir iki şey söyleyip mevzuya gireceğim, yer yer rahatsız olduğum şeyler var. Çeviri biraz kirli. Gibi geldi bana; bazı sözcük tercihleri diyalogları son derece yerelleştirmiş. Sonra, özel isimlere gelen eklerin ayrımında sıkıntı var, göz kanatıyor. Bağlaç olan da / de mesela, kesme işaretiyle ayrılmış isimden.
Evet, mutlu çocuk. İsminin Eyvind olduğu ve doğarken ağladığı bilgileriyle başlıyoruz. Zaten akan bir anlatının içinden çekilip çıkarılan bir parçaymış gibi bir giriş, hoş. Yaşamın belli bir alanına, belli bir odaktan bakacağız ki Bjørnson klasik bir anlatı örgüsüyle yazıyor, çağının edebi anlayışına uyuyor. Oyundur, teknik takladır, böyle şeyler beklememek lazım. Neyse, bu güzel erkek çocuğu bir gün keçisiyle birlikte dolanırken bir kız çocuğuna rastlıyor, kızın adı Marit. Çocuğu bir kekle kandırıp keçinin sahibi oluyor ve oracıkta keçiye şarkı söylemeye başlıyor. Çok sayıda şarkı çıkıyor karşımıza, bu şarkıların çevirileri de bir tık daha iyi olabilirmiş gibi geldi bana ama çok muğlak bir alan benim için, belki boşa sallıyorumdur, bilemiyorum. İşte, çocuk keçiyi yitiriyor ve korkunç bir acı duyuyor içinde, bir daha Tanrı'nın yanında bile mutlu olamayacağını düşünüyor ve kendi kendine karar alıyor; bir daha asla yanlış bir şey yapmayacak. Erkenden olgunlaşıyor Eyvind, acıyı tattığı an dünyası bambaşka bir biçime kavuşuyor. Sonrasında okul başlıyor, Eyvind bakıyor ki Marit'le aynı sınıfta. Süper. Tabii okulla birlikte müdür de giriyor anlatıya, hatta müdürün kardeşiyle olan münasebetinin hikâyesi için ayrı bir bölüm yazıldığını görüyoruz. Hiç yoktan edilen bir kavga, yıllar sonra kardeşin ölümüyle sonlanan bir ayrılık, kısaca bu. Müdürün hikâyesinden anladığımız kadarıyla kırdığımız ve üzdüğümüz insanlarla çok geç olmadan görüşmeliyiz ve ne çarpıklık varsa düzeltmeye çalışmalıyız, zira o yükle yaşanmaz. Yaşanır, akla geldikçe dünya buruşur, kapladığımız boşluğu duyumsarız ve yaşamımıza sığamadığımızı hissederiz. Bu iyi bir şey değil. Evet, daha en başta müdürün geçmişini öğrendikten sonra beyefendinin anlatının bir yerinde çok önemli bir rol oynayacağını öngörebiliyoruz, zira son derece öngörülebilir bir anlatı bu.
Danslar ve danslar. Marit'le dans etmek isteyen Eyvind'i elinin tersiyle iten John Hatlen'in Marit'le evlenmek gibi bir niyeti var, Marit'in dedesi de bu evliliğin gerçekleşmesini istiyor ama Eyvind ve Marit arasında şimşekler çakmış durumda. Dedenin sıkıntısı, Eyvind'in pek de zengin bir aileden gelmemesi ve damadını andırması. Damadı parasını yemiş, kızının hayatını mahvetmiş ve Marit'i dedeye bırakıp arazi olmuş sanırım. Dededeki çiftlik bölgenin en büyük çiftliği, hal vakit yerinde, o zaman neden serseri olma potansiyeli taşıyan birine torununu versin? Evet, kötü adam dede ama hep kötü olarak kalmayacak, okul müdürünün de yardımıyla aklı başına gelecek, özellikle Eyvind üniversitede iki yıl boyunca tarımla alakalı hemen her şeyi öğrenip geri döndüğü ve kendi çiftlikleriyle civardaki çiftlikleri coşturduğu zaman. Dedenin çiftliği büyük ama modern yöntemler kullanılmadığı için verimi düşük. Yaşlı adam Eyvind'in yaptıklarını görünce yumuşuyor, çiftliğiyle torununu Eyvind'e emanet ediyor ama önce çiftliğini emanet ediyor, para daha mühim kendisi için. Hastalıklı korumacılık duygusunun nasıl ketlendiğini bilmiyoruz, kararın değiştiği zamanı da bilmiyoruz.
Mektuplar. Eyvind iki yıl boyunca uzaklarda okurken müdürle, Marit'le ve ailesiyle mektuplaşıyor. Bu mektuplaşma bölümlerinde mektuplar direkt alınmış, yazıldıkları gibi okuyoruz ve yine bir sıkıntıyla karşılaşıyoruz; metne karşı yabancılık doğuran bir, ne bu, soğukluk duyuyoruz. Marit'le Eyvind mektuplaşmaları sırasında kavga ediyorlar ama kavganın sebebini tam olarak bilemiyoruz, çünkü sözlerin ardında karakterlerin hissettikleriyle ilgili pek bir şey bilmiyoruz. Sonuçta uzunca bir süre konuşmuyorlar hatta birbirlerinden vazgeçme noktasına geliyorlar ama öyle böyle toparlıyorlar yine. Açıkçası bu açıdan biraz kusurlu bir metin ama çeviriden kaynaklanıyor da olabilir, bilemiyorum.Çocuk iyice mutlu oluyor ve anlatı sonlanıyor. Bu. Çatışmaların dengesi tam tutmamış, aksaklık var ama yine de iyidir, bittabi okunabilir.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ormandaki Yabancı
Çadırın yanındaki ağaçlarda çamaşırlar asılı, birkaç bidon yan yana dizili, dışkı için çukurlar kazılıp kapatılmış, tüp tehlike yaratmayacak bir noktada duruyor. Ağaçların arasında küçük bir yaşam alanı, bu alanı yaratan adam yakınlardaki bir depoyu patlatırken polislere yakalanıyor. Yirmi yıldan fazladır pek kimseye görünmeden yaşıyordu ama gelişen teknoloji kameraları ve hareket sensörlerini de beraberinde getirdi, gölün kıyısına sıralanmış evlerin sahipleri her sene yaşadıkları hırsızlık olayları yüzünden güvenlik önlemleriyle donandılar, böylece yerel efsane, Münzevi en sonunda yakayı ele verdi ve kendisine doğrultulmuş silahı görünce mücadele etmeden emirlere uydu, kelepçelendi ve yaşamının ikinci kısmını geride bıraktı. Kendince bir ahlak anlayışı vardı, değerli hiçbir şeyle ilgilenmiyordu, sadece yemek çalıyordu. Yaptığının yanlış olduğunu biliyordu ama yaşaması için besine ihtiyacı vardı, ihtiyacı kadarını alıp gerisini bıraksa da kaçırdığı huzur yüzünden mülk sahiplerinin öfkesini üzerine çekmişti, yakayı ele vermesi kaçınılmazdı. Ormanda yıllarca yaşadığını inanılmadı; bir evinin, bir otel odasının olduğu düşünüldü, Maine'in ormanlarında kış soğuğundan kurtulmak mümkün değildi, öyleyse bu adam bir sahtekardı, akıl hastasıydı, hikâyesini herkese yedirmek isteyen bir şarlatandan fazlası değildi. Aslında fazlasıydı, insanlar çok öfkeliydi sadece.
Christopher Thomas Knight, 7 Aralık 1965 doğumlu. Adresi yok, adından başka hiçbir şeyi yok. Girdiği evlerden topladığı bozukluklar bir gün işine yarar diye düşünmüş, belki bir şey alması gerekirmiş ama böyle bir şey hiç gerçekleşmemiş, pek bir şeye ihtiyaç duymamış. Biraz parasının olduğunu da söyleyebiliriz, onun dışında her şeyi etraftan toparlamış. Utanıyor, hırsız olarak yetiştirilmediğini ve yaptıklarından memnun olmadığını söylüyor yakalandıktan sonra. Sorgu faslını ve yakalanma sürecinden sonrasını Finkel'ın olayla ilgili hemen herkesle yaptığı görüşmeler sayesinde öğreniyoruz. Dava sürecini ve sonrasını da yakından takip ediyor, aralarda da Münzevi'nin hikâyesini anlatıyor. Bazı noktalarda rahatsızlık duyulması normal; Finkel sınırları biraz zorlayıp Münzevi'nin hayatına fazlasıyla dahil oluyor ve adamın uyarılarıyla sadece uzaktan takip etmeye başlıyor bir süre sonra. İnsanlardan uzak durmaya çalışan birini durmadan rahatsız etmek gazetecilik etiğine ne kadar sığar, tartışma konusu. Yine de Finkel'a bir teşekkür borçluyuz, Münzevi'nin yaşamını en ince detaylarına kadar anlattığı için. Bir röntgencinin teşekkürü olur bu, ister istemez gözetleyici konumuna düşüyoruz. Gerçi sonlara doğru hikâyesinin anlatılmasını istiyor Münzevi, her şey bittikten sonra. Biraz avunabiliriz.
Kendisini yakalayan memurlardan biri bütün dünyayı geride bırakmasının nedenini sorduğu zaman Münzevi kesin bir neden veremeyeceğini söylüyor. Hiç hasta olmamış, yirmi yedi yıldır hiç konuşmamış, piller, el fenerleri ve tüpler dışında pek bir şey yürütmemiş, kendi yaşamını sürdürebileceği kadarını almış. Yatak hırsızlığı var, yatağı pencereden çıkaramadığı için dış kapıyı menteşelerinden sökmüş, yatağı çıkarmış, kapıyı yerine takmış ve pencereden çıkmış. Yaşamını otuz yıla yakın bir süre bu şekilde sürdürürken evlerin sahipleri hırsızlıkların kesilmesi için kendilerince önlemler almışlar, örneğin kapılara, "Bir şey çalmayın, neye ihtiyacınız varsa yazıp bırakın, ihtiyaçlarınızı gidereceğiz!" yazan notlar bırakmışlar, yiyecek bıraktıkları da olmuş ama Münzevi bunlara hiç dokunmamış, besinlere zehir konduğundan şüphelendiği gibi tuzak kurulmasından da korkmuş. Yaşam alanının yakınlarına gelen doğa yürüyüşçülerinin seslerini duyarmış, ses çıkarmadan geçip gitmelerini beklermiş. İlk zamanlarda geri dönme isteğini zorlukla bastırmış ama sonuçta kendisiyle kalmaya alışmış. Yakalanmasaymış ölene kadar ormanda yaşamaya devam edecekmiş. Ederdi, özgürlüğün ne olduğunu keşfettiği yerden ayrılmamak istemesi anlaşılabilir. İnsanların anlamadığı şey, çocukluğunda gayet neşeli ve esprili olan Münzevi'nin o hale nasıl geldiği. Joyce ve Sheldon Knight'ın beşinci çocuğu ve beşinci oğlu Münzevi, sessiz ve pek sosyalleşmeyen bir ailenin zeki çocuklarından biri. Sosyalleşme olayına bilimsel verilerle yaklaşıyor Finkel, vazospressin hormonu miktarı yüksek olan kişilerde daha az sosyalleşme ihtiyacı duyumsandığını söylüyor, Knightlar ailece sosyalleşme ihtiyacı hissetmiyor, tanıdıkların Finkel'a söyledikleri bu yönde. Münzevi ortadan kaybolduğunda kayıp ilanı vermemişler, polisi aramamışlar bile. Gitmesinin geçerli bir sebebi olduğunu düşünmüşler ve yaşam devam etmiş, bu kadar. Sessiz, utangaç ve asosyal olduğu söylenmiş ama kendisiyle takılan okul arkadaşlarına göre son derece zeki ve komik bir çocukmuş Münzevi, herhangi bir sportif veya kültürel aktiviteye katılmamış olmasına rağmen çok okurmuş, çok dinlermiş ve öğrenmeye meraklıymış. Görünmez bir çocukmuş açıkçası; dikkat çekici değil, işine gücüne bakan, kendi halinde biri. Bir gün arabasına atladığı gibi gidiyor ve geri dönmüyor, benzini bitene kadar gidip arabayı ormanın bir köşesinde bırakıyor ve yeni yaşamına adım atıyor.
Sadece hikâye anlatmıyor Finkel, münzeviliğin tarihine ve sosyallikle yalnızlığın biyolojik, kültürel, sosyolojik pek çok bileşenine değiniyor. Genel olarak üç gruba ayırıyor münzeviliği; protestocular, hacılar ve takipçiler. Protestocular arasında Lao Tzu ve Rousseau var, hikikomorileri de aynı sınıfa sokuyor ama bence orada daha farklı dinamikler var. Neyse, hacıları da biliyoruz, ilahi meselelerle uğraşan insanlar bunlar. Takipçilerin en çağdaş münzeviler olduklarını söylüyor. Thoreau, Melville, O'Connor, bu tür sanatçılar kendi tercihleriyle -en azından bir süre- münzevi olarak yaşıyorlar. Gerçi Thoreau'nun münzeviliğini küçümsüyor Knight, tam bir amatör işi olduğunu söylüyor. Knight'a göre Thoreau "hakiki münzevi" değil, fikirlerini meta haline getirdiği için. "İşte oradaydım ve şimdi buradayım!" diye bağırıyor Thoreau, oysa Knight yakalanmasaydı hikâyesi bilinmeyecek, dünyanın herhangi bir noktasında kaybolup gidecekti. İnsanlardan uzak durmak istediğini başlarda söylemese de mahkeme aşamasından sonra, belki de düşüncelerini toparlamaya başladığı zaman kaçış fikrine çıkıyor. İnsanı sevse de insanları sevmiyor, tüketim ve gösteri toplumunu sevmiyor, basıp gidiyor bir gün, bu kadar.
Onca yıl yalnız yaşamış adamın hapishane süreci korkunç, yüzlere bakmak zorunda. Yüzlerde çok fazla, altından kalkılamayacak kadar çok ifade, paylaşım olduğunu söylüyor. Yüzler okunmak zorunda ve o pek bir şey okumak istemiyor, sevdiği yazarlar dışında. Deep Purple, Led Zep gibi zamanının on numara beş yıldız gruplarını seviyor, özellikle Lynyrd Skynyrd'a bayılıyor. Sonrasında klasik müziğe dönüyor, doğayla daha iyi bütünleştiğini fark ediyor böylece. Adamın dört duvar arasındaki günleri korkunç; ölü suskunluğu gözlerine yürümüş, içi boş bir kabuk gibi yaşamaya çalışıyor. Sonrası zorla sosyalleştirilme çabası tabii; hukuk sistemi önündeki avı bir güzel yakaladıktan sonra ceza olarak topluma uyum sağlama etkinlikleri veriyor. İş bulmak, sosyal tedaviler, daha çok insan, bir dünya insan. Münzevi'nin ölümü ve sosyal bir ucubenin doğumu aynı anda gerçekleşiyor. Bizde de vardı ya böyle bir şey; Antalya'da mı ne, bir yerde adam mağarada yaşıyormuş da hemen sosyalleştirmişler adamı, bir eve yerleştirmişler, adam da, "Birader siz insanlardan kaçıyorum ben zaten ya," demişti. Sistemin dışında var olabiliyorsunuz, örnekleri var ama sistem buna izin vermiyor, yerleşik hayata geçip bir sürü numaraya ve kağıda sahip olmanız gerekiyor. Faturanız, tapunuz, kimlik numaranız, her şeyiniz tam olacak. İstememe hakkı yok.
Meditasyon yapıyor Münzevi, günlük işlerini bitirdikten sonra sınırsız özgürlüğünü bu yolla buluyor ve her şeyin anlamını meditasyon yaparken idrak ediyor. Hayat herkesin kaybettiği sürekli, amansız bir mücadele ve başarılar, başarısızlıklar, zaferler, yenilgiler sonsuzluğun içinde anlamsız. Gündüz düşleri bir kovanın üzerinde otururken geliyor, rüyalar kat kat yatağın altında soğuktan korunmaya çalışırken beliriyor, aslında Münzevi'nin dünyası son derece zengin. Fırtınalar kampı dağıtabilir, yağmur her şeyi sürükleyip götürebilir ama bu zaten doğal bir süreçtir, her şeye baştan başlamanın her şeye sahip olmaktan pek de bir farkı yoktur. Vadede her şey bir döngüden ibarettir. Münzevi bu döngüye uyum sağladıktan sonra yaşadığını hissediyor.O kadar sıradan olması gereken bir yaşam ki insan bir an tersini düşündüğü için utanıyor. "'Derinlemesine hasta bir topluma uyum sağlamak sağlıklı olmanın ölçütü değildir.'" (s. 145)
Yanıtla
4
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Lüneburg Varyantı
Lüneburg Varyantı kesinlikle üzerinde durulması ve tekrar tekrar okunması gereken bir metin. Anlatım tekniği iyi, parçalı zamanın oluşturduğu bütün daha iyi, konusu pek iyi.
Satrancın bulunuşuna dair bir hikâyeyle başlıyoruz, şu her kareye bir buğday tanesi konan. Konamayan; dünyada o kadar buğday yok. Sultan sinirlenip mucidi öldürünce oyunu bitirir, satrancın dünyaya yayılmasının ardında böylesi bir dikte vardır ama satrançta bu dikte yoktur. Hamle yapıp yapmamakta özgürüz, masadan kalkıp gidebiliriz. Her zaman gidemeyebiliriz gerçi, hatta kazanılması gereken oyunlar ortaya çıkabilir ama bunun da oyunla ilgisi yoktur. Kazanma hırsının yanında başka etkenler de girebilir devreye. Bu anlatının konusu bu; kazanma hırsından bilerek vazgeçmek ve sonrasında kazanmak zorunda kalmak, insanlık adına. Gizemli bir hikâye bu, yavaş yavaş çözülen gizemin ardını görebilmek için uykudan ediyor işte. Neyse, anlatıcıyı dinliyoruz. Gazeteler Dieter Frisch'in ateşli bir silahla vurularak öldürüldüğünü söylüyor. Frisch'in son fotoğrafı, bu zengin ve centilmen adamın villasının parkındaki yürüyüşlerinden biri sırasında çekilmiş. Anlatıcı, bu isim altında saklanan kişinin yıllar öncesinden tanıdığı kişi olup olmadığını düşünüyor ama aslında bundan emin. İkisi arasında bir mesele var, bunu öğreniyoruz ama ne anlatıcı hakkında, ne de Frisch hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Bir de satranç takımı var bahçede, şu büyük olanlardan, taşlarının insan boyutlarında olduğu. Adam makine gibi yaşıyor; her sabah belli bir saatte kalkıyor, biraz yüzüyor, sonra günlük işlerine başlıyor ve evine dönüyor. Kitap gibi okunabilir. Adamın öldürülüşüyle bu ayrıntıların/anlatıcının bir ilgisi var, devam. Olayın intihar olduğu söyleniyor ve mevzu kapatılıyor, aksi yönde bir kanıt yok. Satranç taşlarının üstünde bir tek Frisch'in parmak izleri var, anlatıcı hamle sırasının kendisinde olduğunu söylüyor ama taşlara hiç dokunmamış. Zugzwang, Frisch için oynamaktan başka çare kalmamış. Villada bulunan satranç takımı da anlatıcıya ait. Bir de esaslı bir ipucu, dünyanın en iyi satranç oyuncularından biri olan Frisch'in çıkardığı satranç dergisinde Frisch'in "Lüneburg Varyantı olarak adlandırdığı" bir savunmanın çözümlemesi var, anlatıcı Frisch'e bu bilgi sayesinde ulaşıyor, yıllar sonra.
Frisch'in gündelik yaşamından bir kesite gidiyoruz, adam Münih-Viyana ekspresini kullanarak Münih'teki şirketine gidip geliyor, yol arkadaşı Bay Baum'la birlikte. Bay Baum'u pek sevmiyor, arada sırada satranç oynuyorlar, bu kadar. Bu kısımda Frisch'in yaşamına yakından bakma şansımız oluyor, tren yolculuğu ve sahibi olduğu şirketin işleri Frisch'in oldukça zengin, mesafeli ve içten içe korkan bir adam olduğunu gösteriyor. Bir gün şirkete bir telefon geliyor, Frisch'in sekreteri patronunun nerede olduğunu bilmediğini, bilgi veremeyeceğini söylüyor ama adamın tren yolculuklarından bahsediyor. Frisch mevzudan haberdar oluyor ve otuz yıllık sekreterini kovma noktasına geliyor. İkinci bir ipucu: "O yalnızca kendi yaşında olan ve kendisiyle aynı geçmişten gelen kişilerden korkardı." (s. 19) İşaretlemişim, yoksa es geçerdim. Bu yüzden ikinci bir okuma şart, anlatıcı -henüz- anlatmadığı kısımları biçimleyecek detayları önceden araya dereye yerleştirmiş. Sonrasında yine tren, Bay Baum'la bir maç ve davetsiz bir misafir. Yirmilerinde bir adam, serseri görünüşlü. Kabinde üçü birlikte oturuyorlar, adam diğer ikisinin maçını izliyor. Frisch hakkında satranç üzerinden başka bilgilere erişiyoruz bu noktada, taşların niceliğini daha değerli buluyor ve kaybetmemek için oynuyor. Bahsedilen varyantı kullanarak. Yaşamını oyuna döküyor ve saldırıyor, ne ki varyantı tam olarak açamadığı için maçı kaybediyor, varyanta veriştirmeye başlıyor. O sırada genç adam devreye giriyor ve varyantın iyi olduğunu, Frisch'in pek de iyi olmadığını söylüyor. Frisch adamla konuşmak istemese de adamın zamanında dünya şampiyonalarına katıldığını öğrenince dikkati çekiliyor, konuşmaya başlıyorlar. Hans Mayer yirmilerine kadar çok sayıda maça çıkmış ve artık oynamıyor, insana karşı oynamak istemiyor, çünkü rekabet ettiği kişide baba figürünü görmeye başladığını fark etmesiyle psikolojisi allak bullak oluyor, takımlara bir daha dokunmuyor. Bir de anlatıcının manevi oğlu kendisi, anlatıcı ortada yok ama manevi oğlu da girdi devreye.
Cinayet, Frisch, tren ve Mayer'in hikâyesi. Satranç delisi bir adam Mayer, ustasıyla olan ilişkisi kendi doğasını yaratmış, özgün bir usta-çırak ilişkisi olarak anlatılıyor. Frisch adamın anlattıklarını dikkatle dinliyor, hoş bir hikâye. Yoksulluk, kafe köşelerinde dönen maçlar, Viyana'nın karanlık ortamı ve Tabori, namı her yerde duyulmuş eski bir usta. Ara sıra kafelere geliyor, oyunları izliyor ama hiç oynamıyor. Mayer'in oynadığı bıçkın, geveze bir adam Tabori'yi görünce hayalet görmüş gibi oluyor, kendine çekidüzen veriyor. Mayer'e o adama yaklaşmamasını söylüyor bir de, o adam cehennemde oynamış. Ne demek bu, bilmiyoruz, bıçkınla Tabori'nin nereden tanış olduklarını da bilmiyoruz, ileride göreceğiz. Sonuçta Mayer öyle tutkulu bir oyuncu ki en iyisi olmak istiyor ve Tabori'nin peşine takılıyor. Sonuçta birlikte yarışmalara katılmaya başlıyorlar ama Tabori ortadan kayboluyor bir gün, zaten satranca ve yaşama dair süren düzensiz derslerin ağırlığı Mayer'in üzerinde büyük bir baskı oluşturmuşken bu kayboluş işleri iyice çığrından çıkarıyor. Mayer hikâyesinin bu kısmını anlatırken Bay Baum trenden iniyor, Frisch hikâyenin geri kalanını dinlemek istiyor. İstediği bir hamle olarak görüyor bunu Hans, anlatmayı sürdürüyor. Tabori ortadan kaybolana kadar gayet iyi bir şekilde uyguladığı varyant artık acı verici bir hale geldiği için Mayer oynamayı bırakıyor ama arkada başka bir şey yaşanıyor; Fischer paniğini gizlemek ister gibi gözüküyor, Mayer'e Tabori'yi bir daha görüp görmediğini soruyor. Hans'ın gözlerinde gizli bir tatminin parıltısı görülüyor, Fischer son hamleyle kaybetmeye hazır bir hale geliyor, çünkü henüz bilmediğimiz geçmişi üzerinden, farklı bir isimle yaşadığı geçmişinden gelen bir suçluluk duygusu, korku var ve kimliğinin bilindiğini anladığı için tedirgin oluyor.
Teknik ve sabır, oyunu kazandıracak yegane iki öge. Anlatıcının Tabori olduğu ortaya çıkıyor, yıllar boyunca planladığı eylemi nihayetinde gerçekleştiriyor. Mayer'i eğitmesi, dünyanın en iyilerinden biri haline getirmesi, kendi icadı olan varyantı kullandırması ve bu yolla varyanta dergisinde yer veren Fischer'ı ortaya "çıkarması", muazzam bir planın parçaları. Tabori'nin hikâyesini kendi ağzından dinliyoruz bu kez, ayrı bir bölümde. Muazzam bir serüven, bir o kadar acı. İnsanın zayıflıklarına ve oyunun zayıflıklar üzerindeki etkisine dair. II. Dünya Savaşı'na bağlanıyor olay; gençliklerinde sıklıkla karşılaşan Fischer'ın ve Tabori'nin hikâyesi. Tabori sürekli aşağılanıyor, özellikle son maçlar sırasında, yahudi çünkü. Fischer saf Alman. Yıllar sonra kamplarda karşılaşıyorlar, Fischer iyi bir oyuncu arıyor ve Tabori'yi kampta görür görmez hatırlıyor.
Zafer kazanmak için iyi hamleler yapmak önemli ama rakibin savunmasını çözmek de önemli, tabii rakip savunuyorsa kendini. Tabori savunmuyor, öldürülmek istemediği için bilerek yeniliyor veya berabere kalıyor. Her maçın ardından geceleri kaldırılıyor, sürüklenerek götürülüyor ve infazları izlemek zorunda kalıyor. Önce bir insan, sonra iki, sonra dört. Tam karşısında suratı dağıtılan bir adam, çukurlarda benzin dökülüp yakılan kadınlar... Baştaki hikâye, buğday yerine yaşamlar var bu kez. Fischer, Tabori'nin bilerek kaybettiğini anlamış ve böyle bir çözüme başvurmuş. Üç maçı aldığı için, altı maçlık seride üç maç daha alması lazım ama Tabori canını dişine takarak oynuyor ve 6-5 kazanıyor. Ölümlerini engelleyemediği yirmi dört insanı bir an olsun unutmuyor, ruhundaki yıkımı da unutmuyor, Lüneburg'daki kampta tarihin en acımasız serilerinden biri oynanıyor ama kimse bilmiyor bunu, Tabori'nin kendi icadı olan varyant karşısında çaresiz kalan Fischer varyanta isim koyar koymaz yakayı ele veriyor, yıllar sonra. Tabori'nin cehennemde oynadığını söyleyen adam da kamptan birisi, her şeyden haberi olan bir ihtiyar.Bağlantılar müthiş, hikâye müthiş, bu mutlaka okunması gereken bir metin.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Michael K Yaşamı
Metin ciddi, kendime geliyorum. Michael K doğuyor. Bundan sonra K diyeceğim. Tavşandudağı var, damağı sağlam. Anneye bu durumun uğur getireceği söyleniyor, belki de bebeği kaldırıp atmasından korkuluyor ama anne çocuğunu seviyor, atmıyor haliyle. Grotesk bir görüntü; burun ve dudak anormal, direkt zeka geriliği olduğunu düşünüyor insanlar. K'nın zekası geri değil, üstün de değil, K normal bir çocuk. Düz adam diyemiyorum, sadece düz yaşıyor, bildiğinden ötesine geçmiyor. Neyse, annesi milletin evini temizlerken o sarındığı battaniyenin içinde uslu durmayı öğreniyor. Sakinliği de o sıralarda öğreniyor herhalde, herhangi bir şeye isyan ettiğini görmeyeceğiz, sızlandığını görmeyeceğiz, kendisine doğrultulan namluların önünde bile yaşamından fazlasını istemezken yalvardığını görmeyeceğiz. On beş yaşına kadar Huis Norenius'ta çeşitli ev işlerini öğreniyor, işlek bir zekası olmadığı için okula gitmiyor. Cape Town belediyesine bağlı parklarda ve bahçelerde bahçıvan olarak çalışıyor, bir süre marketlerde gece bekçiliği yapıyor ama bir gece dövülüp soyulunca bahçıvanlığa geri dönüyor. Cape Town tehlikeli bir şehir, savaşın arifesinde insanlar adi suçlara yöneliyor. Devlet de pek bir işe yaramıyor açıkçası, kolluk kuvvetleri yozlaşmış, kurumlar rezalet, otuz birinci yaşına gelen K'ya tekerlekli sandalye verilmiyor, oysa annesi yatalak hale geldiği zaman en çok ihtiyaç duyduğu şey bir tanecik tekerlekli sandalye. Capharnaüm akla getirilirse ülkenin içinde yer aldığı ahval ve şerait daha iyi anlaşılabilir; el arabasıyla çekilen bir anne, içten içe kaynayan bir coğrafya. Anlatının başlarında fırtına öncesi sessizlik anları. K'nın ve annesinin yaşamlarını ayrıntılarıyla görüyoruz, anne yatalak olmadan önce Sea Point'te yaşlı bir çiftin bakımıyla uğraşıyor, oğluyla birlikte küçük bir odada yaşıyor. Sağlık durumu kötüleştikçe oğlunun aklındaki en önemli sorunun cevabı beliriyor; K'nın dünyaya geliş sebebi annesine bakmak. Çalışamaz hale gelen kadın, odayı kaybedeceğini anlıyor, oğlu da işten şutlanınca gelecek için umut vermeyen kenti terk edip çocukluğunun engin kırlarına dönmek istiyor.
Hazırlıklar; tren biletleri, kentten çıkmak için gereken belgeler. K koşturuyor ve belgeleri toparlamaya çalışıyor. Çıkış kağıtları bir türlü gelmiyor, bu sırada işler iyice kötüye gidiyor ve savaş çıkıyor nihayet, evler basılıyor, eşyalar sokaklara atılıyor, kentin sokaklarında silahlar konuşuyor, anneyle oğlu susup gizleniyorlar. "Açlar denizi" beliriyor, insanlar işlerinden oldukça sosyal patlamalar artıyor ve bütün kente, hatta ülkeye yayılıyor. Yiyecek dilenmek, insanları soymak günlük işler haline geliyor. Bu kargaşada annenin durumu giderek kötüleşiyor, hastaneye gidiyorlar. Anne giderek güçten düşüyor ve en sonunda ölüyor. Hastanedeki çaresizlik anları görev bilincine karışmış durumda, K pek fazla üzülmüyor, bir tek annesi yakılırken saçlarının etrafında beliren aylayı unutamıyor. Birkaç kez karşımıza çıkacak bu, K gittiği yerlerde hikâyesini anlatırken annesi yakılırken gördüğü ayladan bahsedecek ama önce annesinin küllerini kırlara götürmesi lazım. Bir türlü gelmeyen çıkış kağıtları yine problem oluyor, askerler bırakmıyor K'yı. Kül torbası, anneden kalan para, elindekiler bu kadar. Tellerden geçmeye çalışan, kentten kaçmak için kolluk kuvvetlerini atlatan herhangi birine dönüşüyor, annesinin küllerini götürmesi gerektiğini anlattığı insanlar onu umursamıyorlar pek. Elmas katılığında bir dünyayla yüzleşmek zorunda K, herkes bir parça yiyecek bulmaya çalışıyor, askerler kendilerine verilen emri yerine getirmekten başka bir şey düşünmüyor, katılıkla belirlenmiş bir dünyada K'nın isteklerinin pek bir önemi yok, tavşandudağı görülür görülmez pek umursanmıyor zaten. Şiddet olaylarına maruz kaldıkça kırların güzelliği aklına geliyor, ölene kadar kırlarda yaşama fikri cazip gelmeye başlıyor. Bir de "elleriyle gözlerini duldalıyor". Bu sözcüğü, valla ne yalan söyleyeyim, ilk kez duydum. Şu güneşli havalarda yaptığımız hareket, uzaklarda bir yere dikkatle bakarken elimizi gözlerimize siper ederiz ya, o iş. Neyse, çiftlik evleri, kamplar, asker kaçakları, korkunç insanlar, birkaç iyi insan derken K'nın sondan bir önceki durağına ulaşıyoruz, çözümlenme kısmına. O noktaya kadar K'nın düşündüklerine, işaret ettiğim noktalara gideyim.
Bazen oturup bekliyor ama ne beklediğini bilmiyor, gözlerini kaparsa her şeyin geçip gideceğine dair bir umudu var ama umduğu gerçekleşmiyor. "Bundan sonra ne olacağını bilmiyordu. Yaşamöyküsü hiçbir zaman ilginç olmamıştı. Çoğu zaman ona ne yapacağını söyleyen biri çıkardı. Ama artık kimse yoktu ve en doğrusu beklemekti galiba." (s. 64) Rastgele yaşayan bir adam dönüyor kısaca, herhangi bir seçimi, tercihi yok. Bulduğunu yiyor, keşfettiği en rahat yerde yatıyor, bu kadar. Bir süre sonra yememeye de başlıyor ama ikinci bölümde bu. Neyse, Bahçıvanlığın kanında olduğunu söylüyor, doğayı seviyor ve en huzurlu olduğu zamanın bir başına toprakla uğraştığı zaman olduğunu unutmuyor. Murtaza oluyor bir nevi, hikâyesine bahçıvanlığı mutlaka sıkıştırıyor. Kurbağaların sırtüstü can verişlerini duygulanmadan izliyor, her şeyin akışta olduğunun farkında, kendisi de her şeyin bir parçası olduğu için kurbağalardan bir farkı yok, duygulandığını hemen hemen hiç görmüyoruz. Mutluluğun ne olduğunu düşündüğü oluyor ama kavramsal olarak boşluklarla karşılaşıyor hep, şemanın içi boş, bilişsel olarak duyguların karşılığı yüklü değil. Çocukluğuna döndüğünü düşünüyor bazen, "korkulu bir düş" olarak görüyor kamp zamanlarını. Eh, o kadar da duygusuz değilmiş ama işin düşlüğü dikkate değer. Gerçeği kendi istediği yaşam olarak bulmak istiyor, aslında ne yapacağını söyledikleri zaman rahatladığını düşünebiliriz, kendisinin düşünceleri de bu yönde ama delicesine çalıştırılması, açlık çekmesi derken isteklerinin yavaş yavaş biçimlenmeye başladığını söyleyebiliriz. Sadece rahat bırakılmak istiyor bir süre sonra, insanlar kendisini incelemesinler, hikâyesini anlattırmasınlar, girdiği kafeslerden söz açtırmasınlar istiyor. Duygusuz bir dünyada duygusuz bir adam, aslında tam olarak istediği şey ama dünyanın duygusuz olduğu da tam olarak doğru değil; hazcı bir şiddetin kucağını atılan toplumun karşısında silahlar var, her an ateşlenmeye hazır. Duygu kırıntılarını ara sıra görebiliyoruz, hemşirenin biri ölü çocukları ve ölmek üzere olanları gördüğü zaman ağlıyor. Bu kadar. Kamplardan birinde Robert diye bir adamla arkadaş oluyor K, Robert'a göre yardım etmelerinin sebebi K'yı zararsız bulmaları ama pek de doğru değil bu. Bakım ve çalışma kamplarının farklı amaçları var; insanların dağa çıkmasını engellemeye çalışıyor devlet, bir de çalıştırıyor işte. Kent ve kamp birbirini sömürüp duruyor, içeriyle dışarının bir farkı kalmıyor. Aslında herkes dünyayı nasıl görmek istiyorsa öyle görüyor. Askerlere göre düşman olarak görülen herkesin kafasına sıkılmalı, doktorlara göre herkes yaşatılmalı falan, K'ya göre de bahçıvanlık yapılmalı, zira bahçıvanlık güzel iştir. Toprakla uğraşmaktan başka bir olayı yoktur, bu da her şey demektir. Sessiz, sakin bir yaşam, toprakla uğraşarak geçen. "Öyle bir yaşam sürmeliydi ki, yaşadığına ilişkin hiçbir iz bulunmasın." (s. 91)
İkinci bölüm, yine bir kamp ama hastaneden hallice. Doktorlardan birinin anlatıcılığına geçiyoruz. Adam K gibi birini hayatında ilk kez gördüğü için afallıyor, K'nın yemek yememesine ve bir türlü iyileşememesine takıyor. Sıska bir kuş gibi K, oradan oraya uçuruluyor ama hiçbir iş yapmıyor. Bu garip adamı tahlil etmeye çalışıyor doktor, böyle biri nasıl yaşayabilir? Herhangi bir arzusu olmayan, temel ihtiyaçlarını karşılamak bile istemeyen bu adam onun için tam bir muamma, yaşamın rutinine sokulamayan biri. İyileşemediği için çalışamıyor, yemek yemediği için iyileşemiyor, zamanda donup kalmış biri. Doktor için bir yenilgi; tedavi edemediği ve hiç anlamadığı bu adam sinirlerini bozuyor. Bu bölüm K'nın psikolojisinin enine boyuna incelendiği bölüm, tıbbi açıdan. Doktorla arasındaki düşünce farklılıklarını sisteme dahil olmak istemeyen ve insanları sisteme zorla sokmak isteyen iki kişinin farklılığı olarak görüyoruz.
Final. Uzuyor K, biraz tohum ve biraz toprağa kavuşuyor. Tek istediği şey bunlardı, mutluluğun ne olduğu üzerinde biraz daha düşünse muhtemelen bir sonuca varır artık.
Nobel ödüllü Coetzee'nin okuduğum ilk metniydi, bence süper metin. Okunursa on numara iş olur.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ayın Rengi
Tütün tarlasının sınırındaki kiraz ağacının dallarını gökyüzüne doğru uzatması yıldızlara dokunabilmek için. Rüzgarlar şarkı söylüyor, gün ışıyana kadar doğanın bilinci uyanık. Ertesi gece için ağaçla yıldızlardan biri sözleşiyor, yine konuşacaklar. Devinimden, sonsuzluktan, ağacın yakınındaki evde yaşayan insanlardan. Çocuklar ağacın altında oynuyorlar, uyuyorlar, çocukluğun coşkun suyunu akıtıyorlar. Yıldız pazar gününü soruyor, ağaç cevaplıyor. Çocuklardan birinin, Foti'nin elinde bir kuduzböceği, Despina Nine'nin boş sepetinde gözyaşı saklı bir mendil, çocuğun derede unuttuğu, kağıttan bir kayık, ıssız bir yerde, cepte bir karanfil. Yıldız, pazar günlerinin çok kederli olduğunu söylüyor ve gecenin gözkapaklarında saklanıp kayboluyor.
Bu kitap için de aynı şey geçerli, cümle alem okusun isterim. Bu hassaslığın payını alan incelir, dünya daha güzel bir yer olur. Olmaz da, bir denemiş oluruz. Bu kitabı okur musunuz? Hikâyeye aşinayız, ailenin etrafında dolanan bir anlatı var, olabildiğince oyunsuz. Oyun doğanın ve doğayla iç içe geçmiş yaşamların içinde gizli, Despina Nine'nin söylediklerini bir yıldızdan duyabilme ihtimali var, bundan güzel bir şey olabilir mi? Farklı gerçeklik boyutları oluşturan metinlere kaçarsız bitiyorum, bir de Foti'nin hikâyesi sardı beni. Sarmayan pek bir şey yok aslında, kısacık bir metinde sihirli bir dünya görünüyor, son derece gerçek. Bana göre. Benim gerçeğimde deponun duvarlarıyla et kamyonları konuşuyor, ben buna şahit oldum, nöbet tutarken, gecenin üçünde. Birkaç ay sonra ikinci kitap çıkar herhalde, orada var. Kusursuz Bir Mesafe dedim, bence yine olmayana ermek istedim ama dediğim gibi; yıldızlarla ağaçların konuştuğuna inanıyorum, insanın mahvına umutla yürüyeceğine inanıyorum, şarkılara inanıyorum, pek çok şeye inanıyorum. İnançlarıma dokundu bu metin, o yüzden çok sevdim. Yani nasıl diyeyim, güzelliğinden gözlerim doldu, içimde bir çöllük kum birikti. Ah.
Pazar günlerinin kederine geliyorum ama önce aile. Pazar günleri anne çocuklarını alıp kiliseye gidiyor. Foti ile Petros erkek çocuklar, Foti büyük olanı. Angeliki ve Hristina elbiseleriyle baharı getiriyorlar ama bahar hiç bitmiyormuş gibi gözüküyor oralarda, komşu topraklar maviyle beyaz. Nina çocukların annesi. Çok söyleniyor, çok şikayet ediyor ama Despina Nine'nin biraz sert, bilgece konuşmalarını dinleyip sakinleşiyor. İkisi birbirlerini ite çeke anlaşıyorlar, denkleniyorlar, çocuklar bu dengeyle büyüyor. Pazar günleri Despina Nine kiliseye gitmiyor, Serez Devlet Psikiyatri Kliniğine gidiyor, ikinci oğlunu görmek için. Adam küçükken düşmüş, birkaç sene sonra akli dengesi bozulmuş ve her yerde Şeytan'ı gördüğünü haykırmaya başlamış. Pazarları annesi ziyaret ediyor, o zaman sakinleşiyor. Papazın okuması işe yaramayınca ameliyata razı olan Despina Nine pişman, ameliyattan sonra iyice kötüleyen oğlunu eski haliyle görüyor hep. Otuz yıldır, her pazar. Nina tütün tarlasında bir erkek gibi çalışıyor. Foti on iki yaşında, uzaklara gitmek istiyor, tütüne kalmayacak. Baba Kosta, Nina'nın eşi. Yıldırım düşüp canını alana kadar ailenin başındaydı, anlatının en başında sahnenin dışına çıkıyor. Sonrası başsız kalan bir ailenin yavaşça dağılışı. Umutlar sürüyor yine de, ne kadar kötü hallere düşseler de her şeyin iyi olacağını umuyorlar, her şeyi sessizlikle kabulleniyorlar. Anlatının başlarında yıldızla ağaç konuşurlarken yıldızın dediği bir şey var, Foti'nin isyan edip aileyi zor durumlara düşürmeye başlamasından sonra çocuğun sırları öğreneceğini söylüyor. Ağaç soruyor, yıldız söylüyor: "'Kuşlar gidiyor ama tekrar geliyorlar. Güneş batıyor ve her sabah tekrar doğuyor.'" (s. 19) İkinci darbeyi buradan yedim. Şöyle diyorum; sonsuz bir iç monolog dönüyor aslında, sözcükler varsa da döngü de sözcüklerin yerini alabilir. Bir insanın tözün sesini duyması fikri başlı başına heyecanlandırıcı bir şey, bundan büyük bir mertebe olamaz. Ben o fikre vardım ister istemez, kendimi döngüye eşledim. Şöyle bir şey var yukarıda bahsettiğim metinde:
"Ağaçları, suyu, gökyüzünü saatlerce izlediğini bilirim, bunlardan bir şey öğrenmiyor mu hiç? Sadece kendine mi yontuyor bunları, kendi hissettiklerinin biçimlenmesi dışında sonsuzlukla hiçbir ilgisi yok mu?
Sanırım yok, var olduğunu düşünmüştüm. Dünyanın sesini duyamıyor, acılarından başka düşünebildiği bir şey yok. Ağacın tarihini kuşatan uğultu, suyun havayla birliğinden gelen şırıltı, hiçbir şey ...’in bencilliğini kıramıyor. ..., karşısındaki sonsuzu anlayamıyor, sonsuza göre bir kendilik oluşturamıyor. Sadece gürültü çıkarıyor ve kendi sesinden başka etrafındaki hiçbir şeyi umursamıyor."
Kuşların gidip tekrar gelmesi, güneşin hareketi ve benzeri pek çok şey varlığımıza özünü katamıyorsa eksiklik bizdedir, tamlanamayacağız demektir. Üzerinde daha oynarım ama bunu anlatmak istemiştim. Neyse, Foti anlıyor bunu ama yeterince acı çektikten sonra. Cioran'ın şu aralar sıklıkla paylaşılan bir sözü var, acı çekmemiş biriyle boş muhabbetten öteye gidilemeyeceğine dair, öyle bir şey ama buna da katılmıyorum ben, gerçi metni okumadım, bağlamı bilmiyorum ama şu haliyle geçersiz bir fikir olduğunu sanıyorum, acının niteliği de önemli. Gerçekten neyse, aralarda cırcır sesleri, yaprak hışırtıları geliyor, Papadaki sıklıkla yer vermiş bunlara, zamanın geçtiğini imlemiş. Despina Nine giderek yaşlanıyor, güçlüklerle başa çıkmaya devam etse de özünün kurumaya başladığını seziyor ve hazırlık yapıyor kendince. Yaşlı Gedeon çıkıyor ortaya, böyle karakterler sıklıkla çıkıp kayboluyor, çok hoş, bu da zamanın geçişini gösteriyor. Gedeon, Foti'yi teskin ediyor, "Bir dur evladım, bak zamana, insanlara, kuşlara, acılara," falan diyor. Gecelerin Yargıcı gibi bir karakter. Acılarla sınanan çocuğu büyütüyor bir yandan, doğayı dinletiyor çocuğa. Bu sırada Fotin gözünü kaybediyor ve daha da kötüsü, aşık oluyor. Kız uçarı, Foti'yi defalarca yıkıyor ve zaman zaman ortaya çıkıp çocuğun dünyasını mahvediyor ama Foti tam anlamıyla büyüdüğü zaman kıza hayır diyebiliyor, nihayet. Bu aşkın farklı boyutları, geçirdiği evrim falan, büyümenin bir alegorisi olarak da okunabilir; insan değişiyor ve aşk da değişiyor ama kaybolmuyor, sadece üzeri külleniyor biraz, hayat devam ediyor. Hayat hep devam ediyor. Araya siyaset de giriyor ama pek yoğun değil, sadece sağ-sol ve Marx muhabbeti var biraz, bu kadar.
Despina Nine. Kuşlara bakakalıyor tarlasında, aramaya çıktıkları zaman gözlerinin açık olduğunu görüyorlar, oturduğu yerde kalmış öylece. Kiraz ağacı yıldızla konuşuyor, Despina Nine'nin elinde bir avuç kirazla geldiği zamanları anlatıyor. Bir ölüm bundan daha güzel anlatılamaz. Ailenin diğer üyelerinin başlarına gelenler ne kadar kötü olsa da yaşamın doğal akışında gerçekleştiklerini biliyoruz, ağaçla yıldızın sesi hiç uzaklaşmıyor, her şey oluyor ve bitiyor.
Müthiş, anlatamıyorum daha fazla. Okuma sırasında birinciliği almalı, eşe dosta hediye edilmeli, cümle alem okumalı, bu kadar.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Şairin Vedası
Orijinal adı As a Friend, metnin son cümlesi aynı zamanda. Hayat arkadaşlığı tam anlamıyla vücut bulmuş durumda, Les'in yaşamında durmadan geçiş yaptığı her bir katman için farklı insanlar var, Les insan biriktiriyor ve hepsiyle dost oluyor, hepsine yakınlık duyuyor ve sevilmek istiyor, istediği belki de tek şey. Toplum kendi istediği biçime sahip olsaydı her şey daha kolay olabilirdi, örneğin çok eşlilik -bu tabir de özünde hatalı gibi geliyor bana, bağlamından kopuk, "eşlik" mevzusu baştan sıkıntılı- genel geçer olsaydı Les'in serseriliği onu dünyanın en şeker insanlarından biri haline getirirdi ama kodlar çok katı, kırabilenler mutlu bir şekilde yaşıyor, kırmaya çalışıp kıramayanlar sevenlerinin yaşamlarını cehenneme çeviriyor, karışık olay. Sonuçta Les'in edeceği bir veda var ama öncesinde annesinin yaşadıklarına odaklanıyoruz. Toplamda dört bölüm var, ilk bölüm doğum yapan bir anneye odaklanıyor. Rahatlık doğuran bir dil, öylece okuyoruz.
Clay'in anlatıcılığında ikinci bölümden devam ediyoruz. Clay kardeş Les'le ve diğerleriyle sürdürdüğü ilişkilerini anlatıyor, patlama anına kadar. Şenlik ateşi gibi bir hayat Les'inki, erken sönmeye mahkum. Yaşam yaşanırken biriken suçluluk ve acı kesin olarak ortadan kalkıyor. "Bir zamanlar seçimlerim vardı. Sonra sanki hayatım vücudumdan çıkıp gitmişti." (s. 61) Genazino'da da benzer bir mevzu var; sanki seçimlerin sorumluluklarının biriktirilip bir anda alınması gibi. O ağırlık çöküşe neden oluyor ve intihar kalıcı sorunlar için kalıcı bir çözüm haline geliyor. Böyle bir yaşam için ideal son. Toplumsal kodlar kabul edilmiş aslında, Les neyin içinde var olduğunu bilse de sevdiği insanlarla hiçbir şey paylaşmayarak, kodlardan muaf olduğunu söylemeyerek, başkalarını umursadığından değil de kendisini gerçekleştirebilmek için herhangi bir çabada bulunmayarak her şeyi kabulleniyor.
Sarah. Les kadar şair belki, sonraları tek dizeye düşürdüğü anlatısına Les'in intiharını ve ötesini sıkıştırıyor.. "Gözle görünmeyen ağır bir yarayla, aynaya doğru yürüyorum." (s. 69) Sarah'ya ait. Blues, Miles Davis, satılamayan plaklar, onlarca anı. Bütün sorumluluğu Sarah'ya yıkıp giden Les'in ardından ağıt.
"Kendine nasıl böyle ihanet edebildin?
"Böyle." (s. 83)
Ağırlığını yere vermeden yürümeye çalışıyor Sarah, başaramıyor. Hayaletten kurtulamıyor, evli olmadığını söyleyen hayaletten, fotoğraflardaki hayaletten, sonsuza kadar yirmi beş yaşını yaşayacak hayaletten.
"Tatlım benim.
Yani öyleydin, hâlâ hayattayken." (s. 85)
Son bölüm, Les'in bir röportaj kaydından çekim hataları. Les'i ilk kez kendi sesinden dinliyoruz. Uyum arıyor, dostluk da. Kendi uyumunu kimseye uyduramadığı için sonunun kendi ellerinin marifeti olması doğal. Pişmanlıkları var, şiirin yaptıklarıyla ve yapmadıklarıyla ilgili fikirleri var, yaşamının bir özeti var. Hızla yanıp sönen bir yaşam.
Gander şairmiş, şairin romanı. İyi.
Yanıtla
0
4
Destekliyorum 
Bildir