Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yok Oluş
Southern Reach Üçlemesi, ilk cilt. Annihilation olarak izledik, hakkında pek çok teori üretildi hatta, X Bölgesi'nin depresyonun metaforu olduğu, olmadığı, başka şeylerin metaforu olduğu ve olmadığı bir süre tartışıldı. Filmde Natalie Portman'ın canlandırdığı esas kızın eşini aldatma olaylarına girilmişti, metinde öyle bir şey yok. Film biraz romantize edilmiş, macera ve aksiyon sosuna bulanmış, böylece X Bölgesi'nin bilinmeyeni, keşfedilecek bir kötülük olarak konumlanmış. Vandermeer çok daha fazlasını sunuyor. Arka kapakta Lovecraft'in adı anılıyor, onun öykülerindeki atmosferi andıran bir şeyler var gerçekten. Anlatıcılığında ilerlediğimiz biyolog kızın bahsettiği renk karmaşası Uzaydan Düşen Renk'in dehşet verici paletini anımsatıyor, açık havada klostrofobi yaşatacak bir şey. Bilinmeyenin korkusu da eklenince Yok Oluş'un dünyanın pek de bilinmeyebileceğini göstermesi her an gerçekleşebilecek bir distopyaya kapı aralıyor. Mikro bir distopya; yavaş yavaş genişleyen sınırlar parlak bölgeyi bütün dünyaya yayabilir ama öncesinde psikolojik bir çöküş başlamış zaten, meselenin PKD işi olmasını sağlayan paranoyaların doğuş noktası burası. On ikinci keşif grubu dört kişiden oluşuyor; haritacı, antropolog, psikolog ve biyolog. Karanlığın içlerine doğru ilerledikçe birbirlerine duydukları güven azalıyor ve neye inanacaklarını bilemez hale geliyorlar, PKD karakterlerinin yavaş yavaş kafayı kırmalarını anımsatan olaylar çıkıyor ortaya. Bunun yanında on iki gruptan sonrası da gelecek muhtemelen, Buzzati'nin çölüne yolculuk ediliyor sanki. Kafka'nın kafesi olarak da meşhur bir kule ve deniz feneri de var. Aslında süper bir karışım bu metnin içeriği, pek çok yazardan alınan tadı tek başına verebiliyor. Süper.
Grubun yola çıktığı andan sonrasını anlatıyor Biyolog. Küçük bir dikdörtgen kutu veriliyor kendilerine, eğer kırmızı ışığı yanarsa güvenli bir yere geçmeleri için otuz dakikaları olacak. Gerçi pek bir tehlike de yok, önceki grupların raporları arasında herhangi bir yaratık, mahluk, bir şey yok. Neyden kaçınılacak, nereye saklanılacak, hakkında pek bir şey bilinmeyen bu dünyada korunmak için ne yapılabilir, bu soruların cevapları belli değilken kutu biraz tırı vırı hale geliyor ki sonradan güvenlik duygusunun sürmesi için uydurulmuş bir şey olduğunu öğreniyoruz. Southern Reach nam devlet birimi yolladığı insanları denek olarak kullanıyor sanki, ikinci metinde X Bölgesi'nin otuz yıllık bir geçmişi olduğunu öğreniyoruz ve birime güvenmemek için karakterlerin ellerinde her türlü sebep var, keşiften dönen araştırmacıların yaşayan cenazelere dönmeleri ve bir süre sonra kanserden ölmeleri yüzünden başta biyolog olmak üzere diğerleri de durumdan kıllanıyorlar ama ellerinde bir şey yok, ilerlemek zorundalar, kandırıldıklarını hissetseler de. Önceki ekip on sekiz aydan sonra ortaya çıktığında birimden yapılan herhangi bir açıklama yok, paranoyaya katkı. Saat yok, pusula yok, araştırmacılara hiçbir şey verilmiyor, birkaç silah dışında. Defter veriyorlar bir de, günlük olarak kullanacaklar. Birbirleriyle pek etkileşmemeleri söylenmiş, özgün fikirlerinin korunması için. Ekibin başı olan psikoloğa güvenmiyorlar, birime güvenmiyorlar, birbirleriyle güven ilişkisi kuracak kadar yakınlaşmıyorlar, teknolojiyi kullanamıyorlar, elleri kolları bağlı bir halde ilerlemekten başka yapacakları bir şey yok. Üstelik her gün bir inleme geliyor kulaklarına, ormanın derinliklerinden bir varlığın sesi duyuluyor. "Sürüngen" diyorlar, bu varlıktan korunmak için birbirlerine yakın duruyorlar. İsim kullanmıyorlar, isimleri ellerinden alınmış durumda, uzmanlık alanlarının adları kendi adları olmuş. Bireysel yalıtılmışlığın yanında adımladıkları dünyadan da yalıtılmış durumdalar. Merhaba patolojik vakalar.
Biyoloğun görüleri ortaya çıkıyor, gelecekten yaşanacaklara dair. Kule'nin araştırılması sırasında -bazıları için Tünel, derinliklerinde nelerin gizlendiğini başta kimse bilmiyor- oylama sonucunda daha da derinlere iniyorlar, çıkıyorlar, bazı olayları Biyolog görüyor ama yorumlayamıyor, ne yaşanacağını bilmiyor çünkü. Kendi zihnine de yabancılaşıyor böylece, bir nevi depersonalizasyon yaşıyor. "Varış noktamıza ulaştığımız zaman ne eskiden olduğumuz kişilerdik, ne de gelecekte olacağımız." (s. 20) Sanki bir boşluk olarak biçimlenmişler, X Bölgesi'nde doldurulmak için. Ellerindeki silahların kontrolü psikologda, önceki keşif ekiplerinden bazıları birbirlerini vurdukları veya intihar ettikleri için uzunca bir süre silah verilmemiş ama on ikinci tayfaya veriyorlar, zira ne olduğu bilinmeyen bir tehdit var, insanları psikolojik olarak çökertiyor ve mideye çalışıyor daha çok, bağırsakları falan döküyor, bir şeyler yapıyor. Neyse, Kule'ye giriyorlar ve duvarlardaki yazılarla karşılaşıyorlar. Kutsal kitaplardan alınmış yazılar bunlar, biyoloğun görüşüne göre yavaş yavaş anlam kazanarak durumlarını anlatıyor. İlerleyen bölümlerde yaşananlar teker teker bu yazıların bölümlerine denkleniyor. Parlak, organik harflerden birini inceleyen biyoloğun suratına sporlar fışkırıyor bir ara, biyolog kendini müşahede altına alıp vücudundaki değişimleri gözlemeye başlıyor. Psikoloğun hipnotize edici sözlerinden etkilenmediğini fark ediyor ve kadının amacını merak etmeye başlıyor bir süre sonra, zira antropoloğun aralarından ayrılışını anlatan psikoloğa güvenmiyor, sonradan güvensizliğinin haklılığını anlıyor falan, psikolog gerçekten de bir şeylerin peşinde ama her şey büyük bir gizlilik içinde yürüyor.
Ayrılışlar, geri dönüşler, çatışmalar derken mevzu iyice ayyuka çıkıyor. Sürüngen'in fenerde çalışan adam olduğunu anlıyor biyolog, gerçi o adamdan geriye pek de bir şey kalmamış. X Bölgesi'ndeki bir şey, belki X Bölgesi'nin bilinci adamı ele geçirmiş ve bütün organik yapıları karman çorman hale getiren bir, "yaşam karıştırıcı" diyeyim, yaşam karıştırıcı haline getirmiş. Kule de bir organizma, her ne kadar uzaylıların varlığından bahsetmeseler de dünya dışından gelen bir yaşam formu olabilir veya doğanın bir savunma mekanizması olarak ortaya çıkmış olabilir. Dünyayı mahvettiğimizi, X Bölgesi'nin ise kusursuz bir yapıya sahip olduğunu düşünüyor biyolog bir yerde, dolayısıyla belki de doğa evrim geçirmiştir de X Bölgesi ortaya çıkmıştır, doğa kendi peygamberini göndermiştir belki, bilemiyoruz. Kule'yi araştırmaya giden biyolog, önceki ekiplerde yer alan araştırmacıların cesetleriyle karşılaşıyor. Katliam yaşanmış sanki, insanlar birbirlerini vurmuşlar, bir şeye ateş etmişler, belki delirmişler. Ne döndüğü belli değil. Biyolog alt katmanlara indikçe cesetlerden geriye kalan sayısız günlükle karşılaşıyor ve en tepedekilerden bazılarını inceliyor, kocasınınkini hemen buluyor. Kocası bir önceki keşif grubundaydı, biyoloğun bilinmeyene yolculuğunun kişisel bir sebebi var. Birazdan değineceğim ama önce yüzleşme sahnelerini anlatmalıyım. Sürüngen'le yüz yüze geliyor biyolog, özümseme ve taklit etme ihtiyacının vücut bulmuş haliyle. Biyolog kendi çıkarımlarını yapıyor, X Bölgesi'nin dünyaya saplanmış bir diken olduğunu düşünüyor, içindeki her şeyi kopyalayan bir diken, geri dönebilenlerin kopya oldukları bariz. Bizim dünyamızda bir süre ebleh ebleh yaşayıp kanserden ölüyorlar, biyoloğun kocası da dönüşünden altı ay sonra ölüyor. Deneme turları gibi; X Bölgesi dış dünyaya uyum sağlayabilecek organizmalar yaratmaya çalışıyor ve o da kendi deneyini sürdürüyor aslında, iki farklı dünya kendi organizmalarıyla birbirini sınıyor, test ediyor ve evrim geçiriyor.
Aile, geçmiş. Biyoloğun çocukluğundan itibaren anlatmaya başladığı kişisel tarih çoğu noktada X Bölgesi'nde yaşadıklarıyla bütünleşiyor, belki de kopyalanma sırasında bütün anılar canlandırıldığı içindir. Biyologla kocasının arasındaki sallantılı ilişki, biyoloğun mesleğiyle kurduğu gönül bağı, arkadaşlıkları, dostlukları, annesi, babası derken yaşam parçaları bir araya gelerek kopyanın özünü oluşturuyor. Kocasının günlüğünü okuyan biyolog, adamın uzaklardaki bir yerleşim yerine gittiğini anlıyor ve o da kocasının peşinden gidiyor, belki de kopyanın peşinden gidiyordur ama pek sanmam, kopya kanserden öldü. Yunuslar, kuşlar, X Bölgesi'nde yaşayan her canlı bir parça bilinç taşıyor, kocasının bir deniz canlısına dönüşmesinin kendisini pek de şaşırtmayacağını düşünüyor biyolog, yolculuğa çıkmadan önce dört gün boyunca günlüğüne yazdıklarını okuyoruz ve kadını yolculuğa çıkmadan önce bırakıyoruz, yazmıyor daha fazla, yola çıkıyor.
İç içe geçmiş iki farklı dünya. Yıkımları birbirine benziyor, anlamları da birbirine benziyor. Yaratılışın özüne yürüyen yaratılanları yok oluştan başka bir şey beklemiyor, büyük bir ironi. İlk kitap güzel, diğer ikisine de bakayım.
Yanıtla
4
4
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Türk Sinemasında Şener Şen
Zamanın ötesinden geliyor bu. 2014'ten beri hakkında bir şeyler gevelenecek ama zaman olmadı, okuduğum her metin hakkında bir şeyler yazamıyorum, yetişemiyorum, çünkü yaşamam lazım. Evet.
Merhum Scognamillo'nun kendi deyişiyle "ilk oyuncu kitabı" bu, Şener Şen'in sinema serüvenine odaklanıyor. Scognamillo, Şen'in tiyatro oyunculuğuna gerekli yeri ayırmadığından ötürü okur tarafından eleştirilebileceğini ama alanının sinema olduğunu, bu yüzden mazur görülmesini söylüyor. Mehmet Güreli'nin hatırlattığına göre Romeo ve Jülyet'te uşak rolünde oynamış Şen, Scognamillo Şehir Tiyatrosu'nda oyunun açılış gecesine katılmış ama Cüneyt Türel-Tijen Par ikilisine odaklandığı için Şen'i hiç anımsamadığını söylüyor. Kısacası filmlere odaklanıyor yazar, bazı filmleri defalarca izlemiş ve ortaya bu çalışma çıkmış. Scognamillo, komediyi yaratan -tipleme veya karakter- oyuncunun biçimlenmesinde ticari nedenler, siyasal baskılar, zorlamalar vardır, olacaktır. Bu yüzden akarı kokarı olmayan meselelerle güldüren adamla düzene karşı kaygısı olan adamın komedisi farklılaşacaktır. Şablonlar çizilir, o şablonun dışına çıkmak risklidir, komik ve komedyen arasındaki farkı şablonlara karşı duruş belirler.
70'li yıllardan itibaren sinemaya ağırlığını koyan Şener Şen'in filmografisinde tek tip komediler olmadı, dolayısıyla oyuncu monografisi için zengin bir kaynakça halihazırda bekliyordu. Scognamillo filmlerden önce Şener Şen'in kısa bir biyografisini sunuyor. Sunar, monografik bir çalışma çünkü. Ali Şen'in Yeşilçam serüveni boyunca çizgisinden pek çıkmamasının oğul Şener Şen tarafından aşıldığı, bu yüzden Ali Şen'e göre Şener Şen'in karakter oyunculuğunun çok daha baskın olduğu söyleniyor. Nefret edilesi karakterlerdeki hoşlukları göstermek Şener Şen'in yetkinliğinde daha başarılı bir şekilde yansıtılıyor. Başlarda Şener Şen de tipik, karikatür rollerde görülüyor ama sonrasında kopup gidiyor. 1941'de Adana'da doğuyor Şener Şen, 1950'de ailesiyle birlikte İstanbul'a taşınıyor. Mekan Zeytinburnu. Biraz gecekondu çocuğu olduğunu, çeşit çeşit insanla iç içe yaşadığını söylüyor Şen, sıradan vatandaşlardan biri. Oyunculuğu için müthiş bir ortam ama işler umduğu gibi gitmiyor pek, Bakırköy Ortaokulu ve İstanbul Erkek Lisesi maceralarından sonra okuldan şutlanıyor, dersleri pek iyi değilmiş. Yeşil Tiyatro'da Cüneyt Türel'le birlikte sahneye de çıkıyor, sahnelerde görünmeye başlıyor ama Ankara Devlet Konservatuvarı sınavlarını geçemeyince Muş, Malazgirt ve İzmit köylerinde iki üç yıl öğretmenlik yapıyor. Zeytinburnu'ndaki bir iplik fabrikasında iki yıl işçilik, işportacılık, ehliyeti alınca Sirkeci-Kasımpaşa arasında şoförlük derken Ergun Köknar'ın desteğiyle, 1967'de Şehir Tiyatrosu. Sahnedeki kuru kalabalığın arasında bir figür, mızrak ve bayrak tutanlardan biri. Sonra çeşitli oyunlar, daha iyi roller derken 1980'e kadar süren tiyatro oyunculuğu sinemaya geçişle birlikte sona eriyor. Almanya macerası da var, 1980'de bir Alman tiyatrosu Türk işçiler için Türk tiyatrosu kurmak istiyor, Şener Şen aralıklarla Almanya'ya gidip geliyor ama iki yıllık süreçte tiyatrodan uzaklaşıyor, en sonunda da istifa ediyor.
Arzu Film'e katılmasıyla birlikte şanı da yürüyüp gidiyor Şen'in. Scognamillo, Arzu Film'in ve Ertem Eğilmez'in hikâyesinin henüz yazılmadığını ama yazılması gerektiğini söylüyor, Şen'in yaşamı üzerinden bu döneme biraz ışık tutuyor. 1976'da Arzu Film'e katılan Şen, Hababam Sınıfı filmlerinde yan rolüyle görülüyor. Badi Ekrem işte. Sonra Bizim Aile, Süt Kardeşler falan. Scognamillo'ya göre İlyas Salman ve Kemal Sunal'la zıt bir ikilinin olumsuz tarafını yaratıyor Şen, kötülükleriyle saf insanları punduna getiriyor sürekli ama kendisinden nefret ettirmiyor, Erol Taş'ın düştüğü duruma düşmüyor yani. Sebeplerini anlatmış Scognamillo. Neyse, Arzu Film 1984'te Namuslu'yu yapıyor ve Şener Şen'in başrolde olduğu filmler geliyor ardından, bir de günümüzde de süren Şener Şen-Yavuz Turgul dostluğu. Gerçi ilk kez 1979'da çekilen Erkek Güzeli Sefil Bilo'da birlikte çalışıyorlar, sonrasını biliyoruz. Yan karakterlerden başrole uzanan yolda şablonunu kırıyor Şen, bolca taşlamalı filmlerde rol almaya başlıyor. Züğürt Ağa'nın olayı ilginç, Yavuz Turgul fikrini Ertem Eğilmez'e söylüyor, Eğilmez böyle bir şeyin yapılamayacağını söylüyor ama Turgul bastırıyor biraz, Eğilmez onay veriyor, sonra, "Domaates." Muhsin Bey de yine ses getiren bir film, Uğur Yücel'i ilk gördüğüm film olabilir.
Kronolojik düzende filmler inceleniyor, Şener Şen'in oyunculuğu eleştirel bir gözlemden geçiyor, Scognamillo monografisini Stanislavski'nin oyunculukla ilgili düşüncelerini Şener Şen'in sanatıyla birleştirerek, çıkarımlar yaparak bitiriyor. Şener Şen'in kişiliği biraz var, oyunculuğu çokça var ve bir dönemin film endüstrisi var bu metinde, büyük bir oyuncunun sanatsal seyri. İyi.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kabulleniş
VanderMeer ikinci metinde anlatı zamanında ileri geri atlayıp zıplayarak, bunu da karakter kadrosunu genişleterek kurmaca ustalığını konuşturuyordu, Kabulleniş'te işi bir tık daha ileriye taşıyarak üç farklı zaman dilimini birbirine doluyor, üstelik Müdür/Psikolog keşif gezisinin öncesinden itibaren anlatılıyor, Bölge'de başına gelenlerle ve sonrasıyla birlikte. Kontrol'ün ikinci metinde kafayı yediği SR bölümleriyle, ilk metinde Bölge'de geçen hadiselerle birlikte. Sağlam iş, VanderMeer sezgisel bir yeteneği yoksa çok çok iyi çalışmış bu metne. Her bir detayı ayrı ayrı not almak, aynı olayı üç farklı bakış açısından üç farklı anlatım biçimiyle anlatmak, bu anlatımı karakterlerin psikolojilerinden yola çıkarak kurmak, karakterlerin psikolojilerini ayrıyetten kurmak lazım, gerçekten deli işi. Karakterlerin rüyalarında gördüklerini olay örgüsünün içine gizlemek, bazen aşikar etmek falan, bu da işin başka bir boyutu. Yani zaten içinden çıkılmaz bir labirentte debelenip duruyorduk, Bölge ve SR yeterince belirsizlik yaratıyordu, anlatım tekniği de işin içine girince kaybolmamak için tutacak bir el arıyoruz, can havliyle boştaki elimizi tutuyoruz, böylece kayboluyoruz. Süper. Müdür'ün bölümlerinde ikinci tekil şahıs kullanılmış, bunu Butor'nun bir romanında gördüm, sonra bir iki metinde daha gördüm ama hatırlamıyorum metinleri şimdi. "Yapıyorsun, ediyorsun," tarzı bir anlatım. Müdür için söyleniyor, Müdür'ün serüvenini izliyoruz. Müdür Kule'deki karşılaşmadan sonra omzu zonklayarak Fener'in oralarda dolanıyor, "Yok oluş! Yok oluş!" diye haykırıyor. O sırada Biyolog geliyor, bu sahneyi ilk ciltte görmüştük. Hemen kesiliyor üstelik, Biyolog'la Müdür arasındaki konuşmayı yine ilk ciltte dinlemiştik ama fragman olarak karşımıza çıkıyor bu kez, bir bölümü, giriş mahiyetinde.
Saul Evans'ın bölümleriyle karşılaşmak tam bir sürpriz, Bölge'de dönüştüğü "şey" son derece tekinsiz ve acımasız görünüyordu, Müdür'ü hacamat etmesi gösterilmedi ama kadının bağırsaklarını dökmediği kalmıştı bir. Haliyle kendi halinde bir adam olarak karşımıza çıkması şaşırtıyor başta, sonra kuzeyden gelen bu eski vaizin sakin hayatına aşina oldukça doğanın sakinleştirici etkisini de görmeye başlıyoruz. Fener, deniz, kuşlar, ağaçlar ve küçük bir kasaba, hepsi bu. Bir de Charlie var, Evans'ın sevgilisi. Bekçi'nin içe kapandığı dönemlerde açılmasını sağlayan Charlie iyi bir dost, yaşamın sosyal rengi. Vaaz vermenin dışavurum olduğunu düşünen Evans için Fener'deki günleri çok sakin, Henry ve Suzanne ikide bir kendisini rahatsız etmeseler. Bu çift bir işler karıştırıyor, ikinci ciltte bahsedilen Teşkilat içinde başka bir teşkilatın üyeleri. Bölgedeki "teruvar"ı araştırdıklarını söylüyorlar, doğanın bilincine dair araştırmalar yapıyorlar ve çok saygısızlar, Evans'ın canı sıkılıyor bunları görünce. Yaptıkları işle ilgilenmiyor, bölgedeki anomalilerin belirmesinden haberdar değil, kendi psikolojisinin anomalisinden de haberi yok. Bölge'nin psikolojiyle ilişkisini düşünüyorum, Evans'ın babasından kaçarak geldiği Fener'de huzur bulduğu görülüyor, Gloria denen küçük bir kızla -zaman zaman da kızın annesiyle- takılarak eğleniyor da. Bu Gloria'nın büyüdüğü zaman Müdür olacağını, Psikolog kılığında Bölge'ye ve Fener'e dönüp Evans'ı arayacağını düşünmek zor. Sonuçta son görüşmelerinin üzerinden otuz yıldan fazla geçti ve geçmişin hatırlanması için büyük çaba gösterilmeli. Bu muydu Bekçi'yi şiddete meylettiren? Gloria gitmişti, araştırmacı çift Evans'ın sinirini bozuyordu, Fener'in merceğinde yapısal deformasyona uğrayan bir parça kayıptı, Charlie'yle aralarındaki mesafe bir türlü aşılamıyordu, Evans'ı vuran son şey depresyon mu olmuştu? Bölge'yi oluşturan başlıca etken Evans değil ama mevzuda rolü büyük. İlginç bir bitkiyle ve daha da ilginç bir parıltıyla karşılaştığı zaman eline diken batıyor, değişimin başlaması bu batıştan sonrasına denk geliyor. Bitki çekmecede bulunan, Kontrol'ün nereden geldiğini anlayamadığı. Telefonun hikâyesi de Müdürlü bölümlerde ortaya çıkıyor ama buna biraz daha zaman var.
Hayalet Kuş'un olduğu bölümler. Kontrol'ün psikolojik manevraları işe yaramayınca, Sınır da ilerlemeye başlayınca Kopya Biyolog/Hayalet Kuş ve Kontrol yükseklerden atlayarak Bölge'ye girmişlerdi, şimdi yürüyorlar ve topoğrafik bozukluğa ulaşıp gizemi çözmeye çalışıyorlar. Kuş'un kopya olduğunu bildiğini öğreniyoruz bu arada, anılarının kendisine ait olmadığını, bir şekilde zihnine yerleştirildiğini anlıyor, kopya olduğunun farkına varınca herhangi bir şey hissetmiyor, duyguları da dumura uğraşmış, belki de en başından beri herhangi bir duyguya sahip değildi. İkincisi daha olası. Ölülerle karşılaştıkları zaman da pek bir şey hissetmiyor, asıl Biyolog'un yaptığı hataları tekrarlamayacağını düşünerek bir parça öz güvene sahip olduğunu düşünebiliriz, bir şeyler hissetmeye başlıyor aslında. Bölge'ye girdikten sonra kendi topraklarında olduğunu hissetmeye başlıyor, SR'dekinden daha iyi bir durumda en azından. "Bir kopya orijinalden daha iyi bile olabilirdi, eski hatalardan kaçınarak yeni bir gerçeklik yaratabilirdi." (s. 41) Eskisinde hipnotize edilmelerini fark etmelerinden başka yenilik yok, SR'de duvarda yer alan, Fener'de de karşımıza çıkan yazı, kutsal kitaplardan birinden alınma o yazı okurlarını hipnotize ediyor, Evans'ın vaizleri için kullandığı sözlerden kırpıp duvara yazdığı yazı Bölge'yi bildiğimiz dünyaya taşıyan esas kaynak. Bunun yanında Kontrol'ün Müdür'ün çekmecesinde bulduğu bitki ve cep telefonu da var. Ayrıca bölgeden kaçıp gelen hayvanları da yiyorlarmış veya besliyorlarmış. Aslında Bölge'nin çoktan yayıldığını söyleyebiliriz, Sınır genişlemeden çok daha önce tohumlarını bizim dünyamıza serpmiş durumda. Müdür işlerin yoldan çıkışını uzun zaman önce sezmiş, ilk keşif ekibinden -kopyalanmadan- kurtulan tek insan, amiri Lowry'nin davranışları Bölge'nin ilk yayılma çabası olarak görülebilir. Adam SR'nin başına geçince Bölge'nin yorumlanamaz bir halde olduğunu, aslında yorumlanmak istemediğini söyleyerek keşif ekiplerinin bir anlamda işe yarar bir şey yapamamasına yol açıyor. Psikolojik sınır çoktan çizilmiş. "Lowry kendini X Bölgesi'ndeki dehşet verici anılarını tekrar tekrar yaşamak için sayısız yollar bulmaya mahkum etmişti. Asla tam anlamıyla özgür olamayacaktı, uzaklaştırma girişimi sonsuz bir kabullenmeye dönmüştü." (s. 55) Müdür'ün hezeyanları yavaş yavaş artıyor, gerçeklikle rüya arasında bir noktada Saul Evans'la karşılaşıyor, yıllar sonra. Whitby'nin çığlığı duyuluyor, dokuz yaşındaki Müdür zamanları ve kişileri karıştırmaya başlıyor. Zihnin dış kaynaklı tuzakları yavaş yavaş kuruluyor.
Bölge'nin oluşumu, Kuş'la Kontrol'ün yolculuğu, biçim değiştirenler, benliklerini yitirip daha bütünlüklü varlıklara dönüşenler derken karanlığın içinde bitiyor metin, sorulara doyurucu bir cevap vermeden. New Weird işlerin tepesinde yer alan bir üçleme, okuduğum hiçbir fantastik seriye benzemiyor, adı üstünde işte.
Yanıtla
0
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ehrengard
Karen Blixen'in takma adı Isak Dinesen, çoğu metnini takma adıyla yayımlamış. Nobel'i aldığı yıl Hemingway'in Blixen'le ilgili bir sözü vardı, ödülü Blixen'in hak ettiğine dair. İki kez Nobel'e aday gösterilmesine karşın kazanamamış Blixen, o da kahve üretmiş Afrika'da. Bence Nobel'i kazanmaktan daha çok tatmin eden bir iş kahve üretimi. Ödüle ihtiyaç duyulmayabilir ama kahve şart. Çalıştırdığı kölelere iyi davranmıştır umarım, yazdığı metinlerde o kölelerin teri var, bunun metinlerle bir ilgisi yok, o yüzden kafam karıştı. İyi bir yazar sonuçta. Yaşamı Orson Welles'tan Sydney Pollack'a pek çok yönetmenin ilgisini çekmiş, Pollack zaten Blixen'in Out of Africa'sıyla bir iki metnini daha çorba edip filme uyarlayarak Oscar almıştı, iyi de olmuştu.
Kısa bir metin, Küçük Bir Romans alt başlığı eklenmiş editör tarafından. Goodreads'ten çalıp çırpıyorum; Blixen'in yazdığı son metinmiş bu. Yaşlı bir hanımın anlattığı hikâyeyi dinliyoruz ve hikâyenin kökleri hakkında başka bir şey bilmiyoruz. "Hikâyenin ilerlediği yollar ve patikaları otlar bürüdü ya da onlardan iz yok." (s. 7) Sözlü edebiyat geleneğinin yazıda sürdürülmeye çalışılması, güzel. Hikâyedeki herkes ölüp gittiği için anlatılmış, bir hanedanın soy sürdürümü konusundaki bol skandallı, biraz hareketli, çokça estetik serüveni kulağımıza fısıldanıyor. Almanya'nın prensliklerinden birinde, ülkenin yönetiminde söz sahibi, forslu bir hanedanın iç meselesi, üç bölümde anlatılıyor. İsimler değiştirilmiş, soyluların kim olduklarını bilmiyoruz. Bilsek ne olur gerçi, Almanya'dan bir hanedanın veliahtı sanatla sepetle ilgilenmekten evlenmemiş, çocuk yapamamış, sonra biriyle tanışmış da onu hamile bırakmış, rezillik olmasın diye gelini bir şatoya kapamışlar, birkaç ay gizleyip çocuğu evlilikten sonra doğmuş gibi göstermişler, bilmem ne. Ben söylüyorum gerçeği, olay Wanderbünscherlerin başından geçiyor. Almanya'nın temelindeki çimentonun hanedanı. Artık gizeme mizeme gerek yok. Diyorum ama uydurdum, bilmiyorum. Öf.
Babenhausen Grandüküyle Düşesinin çocukları olmamış uzunca bir süre, on beş yıl sonra olmuş. Prens Lothar çok tatlı bir çocuk, ailesi tarafından çok seviliyor. Tabii halk da seviyor kendisini, zira başlarındaki insanların çocukları olmazsa babadan oğula geçen tiranlığı kim sürdürecek? Neyse, Grandüşes bir kız arıyor oğlu için. Şöyle soylu bir aileden gelen, gelin gibi gelin istiyor. Bakıyor ki çocukta iş yok, saraylarda onlarca davetten, tiyatro oyunundan eli boş geliyor eleman, hemen Cazotte'nin yardımını istiyor. Şans eseri orada Cazotte, Grandüşesin portresini yapıyor. Çok ünlü bir ressam, Avrupa'yı gezip sipariş usulü resim yapıyor, paraya para demiyor ve Don Juan olarak kalp çalıyor, av peşinde. Başlarda burun kıvrılan bir adam ama Prens Lothar'ın badaklığı ayyuka çıkınca yardımı isteniyor. Bu sırada anlatıcı giriyor araya, hikâyeyi nereden öğrendiğini anlatıyor. Cazotte, gençliğinde bir hiçken kendisini himaye eden ve sanat eğitimi almasını sağlayan soylu kadına bu olayı anlatan mektuplar yazıyor. Kadın, anlatıcının büyükannesi ve yaşlanınca çekildiği şatoda tek eğlencesi Cazotte'den gelen mektuplar. Normalde hiç kimseye böyle sırları anlatmayan Cazotte, velinimetini eğlendirmek için olayı bütün ayrıntılarıyla yazıyor. Anlatıcının söyledikleri üzerinden ilerlediğimiz gibi mektuplardan yapılan alıntılarla Cazotte'nin olaylara yaklaşımını, gözlemlerini falan görüyoruz. Bence olaylardan ziyade Cazotte'nin estetik anlayışını ve baştan çıkarıcılığını anlattığı bölümler daha dikkat çekici. Şöyle diyor bir yerde: "Sanatçının kâinata karşı takındığı tavır, tümüyle bir baştan çıkarıcının tavrıdır." (s. 13) Kierkegaard etkisi kendini belli ediyor, araya dereye "korku ve titreme" hakkında da bir şeyler sıkıştırıyor Cazotte, Don Juan'a benzetilmesi de yine Baştan Çıkarıcının Günlüğü'ne atılan bir tepik. Cazotte'yi anlatayım biraz, baştan çıkardığının karşısına bir daha çıkmadığını, en büyük kabusunun bir karşılaşma olduğunu söylüyor. Kadınları boşalttığı bir bardağa benzetiyor, bardak dolacak ama daima kendi içişi hatırlanacağı için sonraki erkekler kendisinin yerini doldurmaya çalışmakta başarısızlığa uğrayacak denekler olacaklarından habersiz bir halde, boş yere çabalayacaklar. Baştan çıkarma bir sanat, Cazotte de iyi bir sanatçı. Prens Lothar'ı değerlendirdiği bölümlerde Grandüşesin içini rahatlatıyor; çocuğun baştan çıkarıcılığı bildiğini ama başka bir şey aradığını söylüyor, Lothar da Cazotte gibi oldukça ince ruhlu ama daha sabit, sağlam bir şey arıyor.
Prenses Ludmilla ortaya çıkıyor, Prens Lothar'la pek yakışıyorlar. Hemen de sevişiveriyorlar, Cazotte'ye göre Lothar için düşünce ve eylem bir, dolayısıyla beklemiyorlar. Aileler anlaşıyor, iki genç evleniyorlar ama kız iki aylık hamile, dolayısıyla evlilikten önce sevişildiği ortaya çıkacak, halk ne diyecek buna, elalem ne der falan. Gözlerden uzak bir şekilde çözülüyor olay, uzaklarda bir şatoda küçük bir saray erkanı ağırlanıyor, Prens ve Prenses, birkaç uşak, Cazotte falan, hepsi şatoya yerleşiyor. Aylar gezintilerle, sohbetlerle ve yiyip içmeyle müthiş bir şekilde geçiyor. Ehrengard bu sırada geliyor şatoya, mezhep ayrılığı yüzünden bir tartışma çıkmayacağını garanti ediyor Cazotte. Ehrengard asker bir ailenin tek kızı, sağlam dövüşüyor, uzun ve güzel. Brienne of Tarth canlandı gözümde. Bence güzel bir kadın Brienne of Tarth. Neyse, ikinci bölüm başlıyor. Pek pastoral, Cazotte mektuplarında böyle söylüyor. Gerçekten de dağ bayır geziliyor, eğlenceler tertipleniyor, soylular kendi aralarında soyluluk oynuyorlar, Cazotte de kendine eğlence çıkarmaya çalışıyor ve Ehrengard'a sarıyor. Kızı kendine aşık etmeye çalışıyor ama kendisi de kapılıyor bir yandan, aralarında pek çok pastoral romantizm yaşanıyor, tabii uzaktan uzağa. Cazotte mektuplarında ne kadar gerçekçi bilmiyoruz, Ehrengard bahsinde söylediği bir şeyi alıyorum buraya: "Ya o zaman, diyorsunuz bana, yıkımı bir gerçek ve gerçeklik olmayacak mı? Tam da öyle dostum. Sanatın gerçekliğinin fiziki dünyanın gerçekliğinden üstün olduğu düşünülürse. Sanatçının her yerde ve bütün zamanlarda, gerçeklik hakkında sonsöz sahibi olan kişi olduğu göz önüne alınırsa." (s. 43) Babasının yokluğunda duyduğu yalnızlığı da araya sıkıştırıveriyor Cazotte, baştan çıkarıcılığına tipik bir sebep buluyoruz böylece.
Üçüncü bölüm bence beklenmeyecek bir şekilde kısırlaştırıyor anlatıyı. Hanedanın yan kolları bu ana kolu indirmeye çalıştıkları için dedikodu yayıyorlar, sonra şatoda çalışan bir hizmetçinin salak eşi bebeği kaçırıyor, Cazotte meseleyi çözmek için atına atlayıp harekete geçiyor falan, açıkçası hayal kırıklığı yarattı ama olsun, ilk iki bölümün hatrı yeter.
Fatih Özgüven çevirisi, güzel bir romans. Evet.
Yanıtla
3
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Patafizikçi Doktor Faustroll'un Davranış ve Görüşleri
Doktor Faustroll olduğu düşünülmeyenden olanı çıkarıyor. Köylü Ekrem heykellerinden birini bir balerinin etrafındaki hava akımı şeklinde yapmış, balerini balerinin varlığını dışarıda bırakarak tasvir etmişti, benzer bir şey. Paris'in sokaklarında bir deniz yolculuğu bu şekilde mümkün. "Bir gölge-görüngü, bir görüngüye eklenen şeydir." (s. 25) Aslı 'patafizik olan patafiziğin tanımı yolculuktan önce verilmiş, anlatayım, metafiziğe eklenen şeyin bilimi patafizik. Metafizikle fiziğin arasındaki mesafe, metafizikle patafizik arasında da görülebilir. İstisnaları yöneten yasaları inceler ve bu evrene ek evreni açıklar, geleneksel evrene dair keşiflerin ötesinde yer alan ihtimallerin tekilliğidir. Bir açıdan bakıldığında yuvarlak olan saatin başka bir açıdan çizgi halinde görülebilme ihtimalini ve buna benzer sayısız ihtimali içerir. Gözlemciden kaynaklanır, dolayısıyla istisnai bakış tamamen özneldir, şeylerin gözlemlenmesi ve görünürlüğü istisnanın iki bileşenidir. Hızlı bir şekilde hareket eden bir cisme hızlı bir şekilde hareket eden cisim denir, bir de etrafındaki her şeyin hızla sabit kaldığı bir cisim denir. Çünkü cisim fenomenolojik bir cisimdir ve sayısız tanımı, sayısız anlamı, sayısız ihtimali vardır. Patafizik bir su damlasının gökyüzüyle yeryüzünü ayıran bir ayna olarak görülebilmesidir, aynı damlanın varlığını sabitleyen gökyüzünün ve yeryüzünün varlık sebebidir. Patafizik bir bilimdir, absürtlükler geçidi değildir. Sanrılardan ibaret bir anlatı türü değildir. Tek bir alternatif evren değildir. Algı kapılarının ötesidir, oraya ulaştıran maddenin verdiği keyfin türü değişse de menzil bellidir, kapı komşumuz olan evrene doğru ilerlerken bizimkine veda ederiz ve Faustroll'un zihnine bir göz atarız ama önce Jarry'ye bakalım.
Biraz Sözlük'ten çarptım, sağdan soldan bulup derledim. "Dünyanın ilk patafizik koleji öğrencileri; Jacques Prévert, Marcel Duchamp, Max Ernst, Raymond Queneau, René Clair, Boris Vian, Henri Jeanson, Jean Ferry, Michel Leiris, Joan Miró, Man Ray, Pierre Macorlan, Pascal Pia, Paul-Emile Victor, Maurice Saillet, André Martel, Armen Lubin, Roger Grenier, Baj, Siné" 20. yüzyılın başlarında has adamlar bu ilmi edinmişler, sonrasında Perec de kafa yormuş biraz. Jarry, metni 1898'de yazmış ama metnin basımı 1911'de. Kral Übü'yü Faustroll'un evindeki kitapların arasına sokarak kendisine de gönderme yapıyor Jarry, ne hoş. Dünyanın farklı biçimlerini görmüş birine göre kafayı yeterince kırdığı söylenebilir, metni -haliyle- son derece uçuk. Birkaç bölümden oluşuyor, birkaç bölümün içinde birkaç bölüm daha var, üstelik her bölüm birilerine ithaf edilmiş. İlk bölümde bir tebligatnameyle karşılanıyoruz; muhakeme usulü yasasının zırt maddesi gereğince Réne-Isidore Panmuhple'nin Faustroll'u bulması, adama borcundan ötürü karşılaşacağı sıkıntıları bildirmesi gerekiyor ama adreste kimse yok, hukuki işlemler konusunda bırakılan notta Faustroll'a doğrudan hitap ediliyor, eşyalarına el koyulacak ve nesi var nesi yoksa satılacak. İkinci bölümde Faustroll hakkında birtakım malumat var; "yirminci yüzyıl [-2] yaşındayken" doğmuş Faustroll, boyu atom çapıyla verildiğine göre pek çok atomdan oluştuğu söylenebilir ve atomların bileşeni onun boyu hakkında bir fikir verebilir böylece. Saç rengi, gözleri, çeşitli organları yine atomlar yardımıyla tasvir edilir. Kum rengi bir gömlek giyer, garip renklere sahip kıyafetlerinin yanında sağ işaret parmağının bitimine kadar taktığı rengarenk yüzükler de adamı gökkuşağına çevirir. Dönen cisimli bir cisme biner sık sık, bu dönen cisimli cisim bisiklettir ama bizim evrenimizde böyledir, Faustroll için böyle değildir. Öyledir.
Panmuhple haczi uygular, Faustroll'un ıvır zıvırına el konur. Verlaine, Rabelais, Mallarmé, Bloy, Lautréamont gibi yazarlar kalemin sabitliğinde kendilerini hareket ettirirler ve onca şey yazarlar, bazıları haczedilir yazdıklarının, sonra sandalye olsun, yatak olsun, hepsi gider. Satış gerçekleşir, Faustroll'un ödemediği kiranın tutarı kadar bir şey geçmez ele, Faustroll ortaya çıkınca işler hepten değişir. Adam havayı ve buharı geçiren ama suyu geçirmeyen torbalarla bir gemi yapar, yatak şeklinde bir gemi, kalbur biçiminde. Bu gemi, Faustroll'u ve hacizcisini, bir de insan dilinde, "Ha ha," demeyi bilen bir maymunu, Çıkık-Kıç nam bir mahluku yeni limanlara -binalara?- taşıyacaktır. Bu maymunun bahsinin geçtiği bölümde öğreniriz ki kıçından bir parça kesilip yanağına yapıştırılmıştır, böylece yanağı kıç, kıçı da yanak olmuştur. Tersle düz bir araya getirilmiştir, maymun kıçından konuşur hale gelmiştir. Bir de Antik Yunan harfleriyle yazılan bir diyalog verilir ama bunun çevirisi yoktur, Işık Ergüden bunu ya çevirmemiştir ya da tamamen saçmalandığı için çeviriye ihtiyaç duyulmamıştır. Antik Yunanca bilmediğim için bir yorum yapamıyorum. Sonuçta gemiye binilir, hareket edilir, gece boyunca oradan oraya aylaklık yapılır. Kızılötesi ışınlar, normal ışınlar, deli insanlar, normal krallar, özdeyişler ve pek bir şey diyemeyişler, arka arkaya sıralanan onca olay, mekan, deniz, sokaklar ve Paris, her şey biraz daha şaşırtır, biraz daha delirtir, histeriden çok uzak olmayan bir noktadan okuruz. Her şeyin öyleceliğine dair: "Üçüncü bir kral, hayvanların bile anlayabildiği ve bazılarının mükemmelleştirdiği cennet dilini buldu. Elektrikli kızböcekleri imal etti ve 3 rakamı biçiminde sayısız karınca saydı." (s. 46)
Çıkık-Kıç ölür, hayaleti musallat olur. Birçok insan olur, her biri arkada kalır. Panmuhple içtiği şeyin yardımıyla Faustroll için eşsiz bir yol arkadaşı olur. Yolculuk dini nitelikler de taşımaya başlar, kutsal mekanlar anılır, belki oralarda gezilir falan, Faustroll doğum yaşı olan 63'ün bittiğini göremeden ölür. Kendisi lineer zamandan azattır, insanın yaşam sürecinin kendisiyle bir ilgisi yoktur. Faustroll öldükten sonra Lord Kelvin'e bir mektup yazar ve izlenimlerini aktarır. "Hiçbir yerde ya da herhangi bir yerde" olduğundan pek çok olağanüstü şeye rastlamıştır, evrenin yapıldığı maddeyi araştırırken esire denk gelir ve sonsuzluğun yapı taşını anlamaya çalışır. Bu mektup verilerin değerlendirilmesini içerir, bir bilim insanından başka bir bilim insanına geçilmiş kıyaktır. Tanrı'nın yüzeyi formülleştirilir, retorik parçalarla filozoflar anılır, pek çok bilimsel çılgınlık aktarılır, örneğin hareketsiz olma makinesi. Ortamın doğasından yola çıkarak bir sabitin etrafında hareket eden her şeyi belirleyen uçuk bir makinedir bu, Laplace'ın imkansız determinizmine naniktir.
Jarry okuru uçurur ya da sıkıntıdan patlatır, okur nasıl görürse artık. Okunması gerekir ama, insanın ulaşabileceği uç noktalardan biridir.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tarihi Kırıntıla
Lüneburg Varyantı'nda derinlerdeki acıyı dindirebilmek için genç bir satranç oyuncusunu yıllar boyunca biçimleyen, kendi bulduğu taktiği her maçta uygulatan ustanın amacına ulaştığını görüyorduk, mahvolmuş hayatının yanında öğrencisinin hayatını da mahvederek. Doğanın boşlukları sevmediğini düşünelim, bir kaybın veya başlı başına bir yokluğun yeri hemen doldurulur. Can, ablası Meral kaybolduktan sonra ablasının kitaplarını okuyor, ablasının odasında oturup bir anda ortadan yok olan kızın yaşamını -bir anlamda- kendi bedeninde canlandırıyor, yıllar boyunca. Üniversitede edebiyat okuyor, bir gazetenin kültür, sanat sepet işlerine bakan bölümünde çalışmaya başlıyor, basitleşeceğine karmaşıklaşan incelemeler yazıyor ve ablasını yine bulamıyor, yirmi beş yıl boyunca süren arayış nihayete ermiyor. Boşluk, Can'ın olduğu kişiyle doluyor. Anneyle baba için de aynı şey geçerli; anne 1992'deki kayboluştan sonra şiir dergilerini takip edip kızının birlikte olmak için evi terk ettiği, müstear isimle yazan şairi bulmaya çalışıyor. Telefonlar, görüşmeler derken bu olay edebiyat çevresinde küçük bir efsane haline geliyor. Şairi tanıyan yok, haliyle Meral'i de bilmiyorlar ama kızını bulmaya çalışan annenin, Sevgi'nin çabası yıllar boyunca sürerek boşluğu dolduruyor. Babanın uğraşı şair olabilmekten geçiyor, Taner yazdığı şiirlerle dalga geçilince masayı dağıtacak, insanlara kafa göz dalacak hale geliyor, şairleşme edimi müstear şaire doğru evrilmeyince, kızın yaşamına uzanacak bir yol yaratmayınca boşluğu sırf doldurmak için atılmış bir adım olarak kalıyor. Can başka bir koldan ilerliyor, şairlerle, sanat dünyasındaki insanlarla rahatlıkla iletişim kuracağı bir dünya yaratıyor. Rana'yla bu dünyada tanışıyor, arkadaşı Ali yine böyle bir uğraş sürecinde tanıdığı biri. Boşluk sanki biraz daha yoğun bir şekilde doluyor Can için. Aile doğa değil tabii, boşluk hep daha fazlasını talep ediyor. Yirmi beş yıldan sonra küllenen özlem, esintiyle yangına dönüşebiliyor.
1992'den itibaren 2000'lerin ortalarına uzanan bir zaman çizgisi, 2014'ten 2018'e uzanan başka bir zaman çizgisi, şairlerin anlattıkları hikâyeler ve her hikâyeden sonra Can'ın anlatılanlardan yola çıkarak yarattığı poetika. Bu dörtlü sırayı bozmuyor. I, II, III ve IV diyeyim bu bölümler için. I, Meral'in kayboluşuyla başlıyor. Ailenin yaşam standardı orta karar, baba harita mühendisi olarak çalışıyor, Meral'in kendi odası var. Bıçakçı'nın imgelerle dolu anlatımı kaba ayrıntıya girmiyor pek, bunları okur eşeleyip çıkarıyor. Yaşamları güzel gibi, her şey yolunda en azından. Aile, Meral kaçmadan önce de şiirle ilgili; Taner'in ve Sevgi'nin şiirle ve şairlerle ilgili fikirlerine yer veriliyor ve Meral 1992 yılının Aralık ayında, kırçıllı kumaştan uzun bir paltosu olan şaire aşık oluyor. En son Can görüyor onu, on dokuz yaşındaki ablası bavulunu alarak paltolu şaire doğru koşuyor. Koştuğu adamın şair olup olmadığı konusunda, eh, sonraki I'de şiir dergilerindeki şiirlerin incelenmesinden Meral'in odasında bulunan mektuba kadar pek çok iz var ama kesinlik yok. Sevgi, kızının şaire kaçtığını düşünüyor ve kestirip atıyor gerisini, istikameti belirledikten sonra aynı kanal üzerinden arayışına başlıyor. Dergilere edilen telefonlar, yazılan mektuplar, bir dünya şey. Sfenks imgesi, elma ve eskilik imgesi, pek çok imgeyi birbirine bağlıyor ve ailenin yaşadıklarını bunlara denkliyor anlatıcı. Bazen rahatsız edici boyuta varıyor bu, belki de ailenin şair bakışına sahip olduğunu aktarmak içindir. Meral gitmeseydi de aynı renklere sahip olacaklardı. Mesela, işte Meral kaçıyor, Can'ın düşündüğü: "Ablası Meral elinde çantası, koşarak paltolu bir şaire doğru gidiyordu. Palto uzundu ve Can'a kalırsa biraz elma biraz geçmiş kokuyordu. Şair ikisinden birden büyük ısırıklar almış sonra da ağzını paltosunun yeniyle silmiş olmalıydı." (s. 6) Hiçbir zaman kaskatı bir acıyla, duygu yoğunluğuyla karşılaşmıyoruz, her şey bir başka şeye dönüşmüş olarak çıkıyor karşımıza. Bir tek, şairlerden biriyle yapılan söyleşide şairin söylenen sözler üzerine döktüğü gözyaşı var, belki de saf duyguya en çok yaklaştığımız an. Tehlikeli bir yerde duruyor Bıçakçı'nın üslubu, müteşairliğe meyil sınırı zorluyor, belli bir noktaya kadar kurmacaya katkı sağlayan bu anlatı biçimi yer yer aşırılığa varacak gibi oluyor. Metnin tamamında var bu durum, şairlerle yapılan görüşmelerin ve anlatılan hikâyelerin ötesine uzanıyor. Poetikalarda sırıtmıyor tabii.
II'de 2014 yılı, Can bir gazetenin kültür sanat editörü. Üniversiteden arkadaşı Ali'ye göre geçmişten bir şey çıkarma çabası olarak şairlerin hikâyelerinden derleyeceği bir metin üzerinde çalışıyor. Şairlerin isimleri önemli değil, metinde hiçbirinin adı geçmeyecek. Müstearlığı Can'ın kendisi yaratıyor, hatta yaratmıyor bile, isimleri direkt yok ediyor. Can'ın sevgilisi Rana'ya göre Can gazeteci değil, ablasının izinde şairlerin peşine takılarak aradığını bulmaya çalışan biri. Can'ın şairleri küçük düşürmeye çalıştığını da ekliyor ama böyle bir çaba pek görülmüyor, belki ilk bir iki şairle yapılan söyleşilerde Can'ın azıcık sivri sözcükleri, dikkat ettiği ayrıntılar -sakala düşmüş kurabiye kırıntısı gibi- bu yönde ama poetikalar tamamen şiirle ve anlatılan hikâyelerle ilgili, geçen zamanla birlikte Can'ın arayışının hedefi ablasından hakikate, şiirin gerçekliğine ve gündeliğin gerçeklikten giderek uzaklaşmasına dönmüş durumda. Şairlerden biri Kendini Turgut Uyar Sanan Adam diye bir hikâye anlatıyor, delik deşik olmuş insanların normallikle başa çıkamamaları üzerine şahane bir metin. Hastalıklı bir normallikte var olma çabası hangi araçlarla, nasıl harcanır? Her şeyi olduğu gibi kabul etme fikrine ulaşıyor aile, yirmi küsur yıl sonra. Can her şeyin olabileceğini ve olduğunu düşünüyor sonunda, olurluğun içinden kendine en uygun parçaları çekiyor. Rana. Kitap. Şiir. Klişe sözleri ve kendine kattıklarını bir arada duymak Can için dengeye varma anlamına geliyor biraz, bence. Şairlerden birinin dediğine göre bir şeyin peşinden gitmek yaratıcı bir eylem, doğumu ve ölümü aynı anda barındıran. Bu tür sözlerin yongaları tertemiz süpürülür ama geriye de kalır bir şey, en azından hikâyeler kalıyor Can için. Bu hikâyeler Bıçakçı'nın Baharda Yine Geliriz'deki öyküleriyle aynı kökten geliyor, o zaman o metni bu metindeki şairler mi yazmıştır? Evettir. En azından böyle düşünmek güzel. Poetikalar yardımıyla yaşamı biraz daha köşelemek de başka şey. Gerçi yetersiz. Köşeler keskinliklerini kaybediyor zamanla. Hikâyelerde seksenli yılların insanlık dışı ortamı, Doğu'nun cehennemi andıran huzursuzluğu var, ayrıca Can'ın katıldığı eylemler -Bret Easton Ellis'in Glamorama'sından: "Ne kadar iyi görülürsen o kadar iyi görürsün."- toplumsal travmalarımızı bir bir sıralıyor ama kişisel travmaların penceresinden görüyoruz her şeyi, kapsayıcı olan şey içerdiklerini törpülüyor zamanla. Bu tür ayak izlerini bularak ilerlemek zorundayız, Bıçakçı'nın açtığı boşlukları okur doldurmalı çünkü doğanın boşlukları sevmemesi. Gerçi hiçbir yere ulaşmayan izler de var, Can'ın portakal reçeli yememesinin sebebi olarak gösterilen migren pek bir şeye hizmet etmiyor örneğin. Çok küçük parçalar bunlar, sihri bozacak ölçüde değil. Can'ın Meral'le ilişkisine dair pek bir şey anlatılmaması bir diğer iz, bu iz de anlatıya hizmet etmiyor. Öğrendiğimize göre ablasını dikizliyor Can, kızın orasını burasını mıncırıyor, bu kadar. Ablayla ilişki biraz daha derinleştirilmiş olsaydı Can'ın Rana'yla ve Rana'dan önceki sevgilisi Yeşim'le yaşadıkları için bir temel teşkil edebilirdi ama böyle bir kaygı yok, zira travmanın ötesinde bir şey göremiyoruz.
Kırıntılar yas sürecinin sonsuzluğundan doğuyor. Zamanın geçişi sağlıklı bir sürece yol açmıyor, boşluk biçim değiştirip duruyor. Kabulleniş yer yer kendini gösterse de yaşam bir kere bu kayıpla şekillendikten sonra başka kalıplara oturmuyor, yeninin içinden de benzer kırıntılar dökülüyor. Yokluğun parçalarına göz atıyoruz durmadan. Bıçakçı'yı da seviyoruz.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Antik Dünya
Toner mikro tarih içerikli gezisine çıkmadan önce Roma'da bir dolaştırıyor okuru. Çöp ve insan dışkılarının feci kokusu. Tabakhanelerde kullanılmak üzere sidik hazneleri var, insanlar sokaklarda işiyor. İşemeniz lazım mesela, tuvalet aramanıza gerek yok. Oracığa bırakınız. Geri dönüşüm sistemi muazzam. Tabii havaya karışan kokuya bir çare yok. Toprak sahipleri tütsülerle, buhurdanlarla dolaşırlarmış ama yine de leş gibi kokarmış ortalık. Sifon'da geçiyordu, 19. yüzyılda Thames bir yaz öyle bir kokmuş ki Parlamento Binası'nda millet birbirini gırtlaklayacak hale gelmiş, nehir ıslah edilmiş ama millet tifüsten kırıldıktan sonra. Kanalizasyon önemli bir şey, gerçi Roma'da şehir merkezinin belli başlı kamusal alanlarında kanalizasyon sistemi varmış, insanlar pisliklerini sokaklara atarlarmış. Çok uzak olmayan bir zamanda Fransa'da ve İngiltere'de de sokaklara atılırmış her şey. Eh, Britanya İmparatorluğu kendisini Roma'nın devamı olarak gördüğü için geleneği sürdürmesi anlaşılır. Başka, insanlar sokaklarda ölüyor, şehir kalabalıklaştıkça cesetler yakılıyor, şehir daha da kalabalıklaşıyor, daha çok ceset yakılıyor, şehre yanık insan eti kokusu da siniyor bir güzel. Kolezyum'da sayısız seyirci. Heykeller renkli. Heykeller boyanırmış eskiden, bembeyaz değillermiş. Kısacası antik dünyanın mimarisinden bilgisine her şey elimizin altında ama o dünyada yaşamak bambaşka bir şey. "Bu kısa kitapta yapacağım tek bir şey varsa o da bu aşinalık hissiyle mücadele olacak." (s. 4) En başta duyular karman çorman bir hale gelirmiş o zamanlara dönsek; renkler, kokular, yemekler her şey birbirine karışmış durumdaymış. "Homeros'un meşhur 'şarap rengi deniz' benzetmesi sadece rengiyle değil keskin, kekre tadı ve kokusuyla da ilgilidir." (s. 4) Şairanelikten çıkınca denizin leş gibi olduğu anlaşılıyor, gerçekte olan bu.
Eğitim faslı. Eğitim çok pahalı. Dönemin klasik metinlerini okumak ciddi bir külfet. Sadece varlıklı kesim şiir okuyor, bir şeyler yazıyor ve sanat aktivitelerini takip ediyor. Açık alanlarda Vergilius'un metinleri okunurmuş, toplum bu şekilde sanat sepet işlerine dahil olurmuş. Gelir uçurumu yüzünden. İnsanlar yoksul, rezalet şartlarda yaşıyorlar ama bu noktaya sonra geleceğim, önce zenginlere bakalım. Romalılar senatör seçilebilmek için iki bin aileyi bir yıl geçindirebilecek miktarı, bir milyon sesterius'u gözden çıkarmalıymış. Oha? Süper zenginlerin halk ayaklanmalarını engellemek için ayak takımına attıkları yemler var, örneğin birkaç ay boyunca her ay iki kilo domuz eti dağıtılırmış. Domuz pek yenirmiş bu arada, ulaşılması en kolay et domuz etiymiş. Bedava eğlenceler, göz boyayıcı bir sürü şey yapılırmış. Sosyal devlet anlayışına sağlık ve eğitim hizmetleri dahil değilmiş. Vergi toplanırmış deli gibi, savaşların giderleri halkın belini bükermiş. Kadınların sesi hemen hiç çıkmazmış, antik dünyada kadın olmak inanılmaz zormuş. Tecavüze uğrayanlar öldürülünce hak ettikleri söylenirmiş falan, insanlık dışı bir olay ama o zamanlar insanlığın ne olduğu üzerinde pek durulmadığı için normal. Kölelerin durumlarını biraz biliyoruz, insan bile değiller. Köpek muamelesi görüyorlar. Din her yerdeymiş, sokaklarda her türlü inancın izine rastlamak mümkünmüş. Braavos muydu, sokaklarındaki canlılığı hatırlayalım, gerçi o evrendeki hemen her şehirde benzer bir ortam vardı, G. R. R. Martin sokakların zenginliğini antik dünyadan çekip çıkarmış.
Doktorlar pahalı, zengin tayfa gidebiliyor doktora. O zamanın tıbbı içler acısı, kan akıtılıyor veya bitkilerle iyileştirme yoluna gidiliyor. Vücutta dört sıvı olduğu düşünülüyor, hastalıkların önce bu sıvıların dengesizliği yüzünden, sonraları iblisler yüzünden ortaya çıktığı sanılıyor. Kara safra, sarı safra, su falan, bunlar dengede değilse ölüme kadar yolu var insanların. Yaşam süresi haliyle kısa, yirmi beş yaşındaki bir insana yaşlı gözüyle bakılıyor. Genç kızlar yaşlılarla evlendiriliyor ki rahat etsinler, en azından eşleri ölünce ondan kalanları tırtıklayabilsinler. Seks her yerde. O zamanın eğlencesi bu, sokak köpeğinden biraz daha iyi durumdaki insanların başka türlü yaşayamaz. "Erkeklerin kadın, erkek, delikanlı, genç kız, kimi çekici bulursa birlikte olmak istemesi antik dünyada son derece normaldi. Gördüğümüz üzere tek önemli ölçüt, erkeğin sekste aktif taraf olup olmadığıydı. Erkek olmak, her anlamda üstte olmak demekti." (s. 36) Dipteler, okuma yazma bilmiyorlar, sokağın tarihinden geriye pek bir şey kalmamasının sebebi yaşama uğraşı yüzünden kayıt tutmaya vakitlerinin olmaması. Ekonomik belirsizlik korkunç; Mısır'dan gelen buğdayda belli bir rekolte tutturuluyor ama Roma'yı beslemek çok zor, en ufak bir sel baskını kıtlığa sebep olabiliyor. Buna rağmen Romalılar yiyip içmeyi seviyorlar, en büyük gider kalemini yiyecek oluşturuyor. Yeme-içme yerleri için sayısız sözcüğü varmış Romalıların, yemekler çok çeşitliymiş.
Duvar yazıları ilginç, grafiti kültürünün kaynağı antik dünya. Genelde kaygıyla dolu yazılar var duvarlarda. Fabllar da kaygıyla dolu, kurt ve aslan dolu onca fabl o dönemin insanının korkularını anlatıyor. En başta bebekler ölüyor, her gün sayısız bebek ölüyor, sokaklarda köpekler bebekleri yiyor falan, dehşet verici. Böyle bir dünyada yarını düşünmek gülünç. Dünü düşünmek de. Hep şimdinin kaygıları var. Meşhur bir mezar taşı yazısı var: non fui fui non sum non curo. "Yoktum. Vardım. Yokum. Umursamıyorum." Vasiyetimdir, ben ölünce bu benim mezar taşıma yazıla.
Kültürler arasındaki ilişkilere kaykılıyor Toner, İskender'le başlıyor. Helenistik zamanlar, Persler ve Yunanlar arasındaki ilişkiler, kültürlerin etkileşimi, demokrasinin evrimi, Doğu-Batı kavramlarının birbiri etrafında örülerek ortaya çıkarılması, pek çok mesele. Roma'ya geliyoruz. Tarihsel anlatıyı geçiyorum, ilginç noktalara odaklanıyorum. Diocletianus ve Konstantin anasını ağlatmışlar imparatorlukta yaşayan insanların. İlki dağılışı geciktirmiş ama aldığı vergilerle, artırdığı asker sayısıyla toplumu delik deşik etmiş. Konstantin ayrı bir hikâye. Hıristiyanlık için yaşam alanı yaratmış, merkezi bir otorite oluşturmuş. Kaybolmaya yüz tutmuş dinlerle ilgili bir kitap vardı ya, adı neydi, orada tahta az daha Zerdüşt bir elemanın geçeceği söyleniyordu. Hıristiyanlık ucuz kurtulmuş açıkçası; uzunca bir süre çok kapalı çevrelerde, az sayıda toplulukta varlığını sürdürmüş, Konstantin'e kadar. Sonrasını biliyoruz. "Kilise ezilenlerin yeraltı dininden varlıklı sınıfların rahat evine dönüşmüştü." (s. 63)
Antik dünyanın keşfi konusunda birkaç kilit noktaya eğiliyor Toner, bir bölümü buna ayırmış. Su değirmenleri ilk önemli kaynak. Halka sunulan yiyecekler bu değirmenlerden geçiyor, dolayısıyla sayıları, bulundukları yerler, kapasiteleri çok önemli. İkinci kaynak, kemikler. Pompeii'de bulunanların kısa bir incelemesi var bu bölümde, çok ilgi çekici. Kanalizasyonları söyledim. Akıl sağlığı bölümü de ilginç, benim aklımı kurcalardı zaman zaman. Sır ortaya çıktı: Hemen herkes deli. Bu kadar. Şaka, birçok kişi açlık sınırında yaşıyor, durmadan borç alıyor, birikim yok zaten, sosyal güvenlik ağı yok. "Dara düşen bir ailenin yapabileceği tek şey, çocuklar dahil her şeyi satmak ve yaşamak için dilenmekti." (s. 87) Her şey yolunda yani. Felaketler sıradan, her an bir facia gerçekleşebilir. Savaş çıkar, yanardağ patlar, meteor düşer, bok çukuruna düşülür, illa bir şey olur. Bunun dışında bence Oliver Sacks'e ilham vermiş olması muhtemel bir vakayı aktarıyor Toner, Galen'in bahsettiğine göre çanak olduğunu zanneden ve kırılacağından korkan bir adam varmış. Günümüzde de karısını şapka zanneden adam var, pek bir şey değişmemiş. Bir de şu: "Antik dünya hekimlerinden biri eşcinselliği ruhsal bir rahatsızlık olarak ele almıştır ama aynı durum, 1950'lerde Amerikan Psikiyatri Derneği için de geçerliydi." (s. 91)
Antik Yunan ve Roma'nın Batı için önemi anlatılıyor, aynı dönemlerde varlığını sürdüren Çin ve Roma arasında kurulduğu düşünülen ilişkilerden bahsediliyor, böyle bir metin bu. Burada bitirecektim ama çok ilginç bir olay var, onu da anlatıp bitireyim. Öncelikle birbirlerine göre çok uzakta bu adamlar, arada Persler var, Persler üzerinden birbirlerinin varlığından haberdar oluyorlar. Hatta birkaç temas girişimi oluyor, ilki MÖ 97'de. Çin Generali Ban Chao bir elçi gönderiyor ama başarısız oluyor. Ne konuda başarısız oluyor bilmiyorum, Toner da pek değinmemiş, kaynaklar sağlam değil söylediğine göre. Neyse, sonra Romalılar Çin'e adam yolluyorlar, İmparator "An-tun" (Antoninus Pius veya Antonine soyundan Marcus Aurelius) tarafından gönderilen tayfa MS 166'da Çin'e varıyor ama yanlarında getirdikleri hediyeleri Çinliler üfürükten buluyor, Roma'nın fakir olduğunu düşünüyorlar. Başka bir kaynağa göre MS 226'da Romalı bir tüccar Hanoi yakınlarına ulaşmış ama kesin bir bilgi yok. Anlatacağım asıl ilginç olay şu: MÖ 54'te Carrhae Muharebesi'nde Romalılar bir güzel tokatlanıyor, Persler büyük bir grup Romalı askeri esir alıyor, bu askerler doğu sınırına paralı asker olarak gönderiliyor. Bu askerlerden bir kısmı Han İmparatorluğu'na kaçıyor, Çin'in savaşçı devletleriyle savaşmaya başlıyorlar. Devamını Toner kendi anlatsın: "Çin tarihi, MÖ 36'da bazı imparatorluk askerlerinin bu devletlerden biriyle nasıl savaştığını ve 'balık pulu' düzeninde yaklaşık yüz adamla karşılaştığını anlatır. Roma savaş teknikleriyle ilgili bir şeyler bilen herkes Romalıların 'testudo-kaplumbağa formasyonu' dedikleri, bir grup askerin bütün gruba koruyucu bir kabuk oluşturmak için hep birlikte büyük kalkanlarını kaldırdığı düzene aşinadır. Bu Romalı kaplumbağa, Çin sınırlarına kadar gitmeyi başarmış mıdır?" (s. 104) Kafayı yiyecek gibi oluyorum böyle şeylere denk geldikçe, nasıl ya? Bayağı şey, Jet Li'nin ilk dönem filmlerindeki karakterlerin uçsuz bucaksız topraklarda sürdürdüğü savaşlara Kolezyum'dan Maximus çıkıp gelmiş, koskoca alanda küçücük, metal bir oluşum var. Kalkanlar arada iniyor, sağa sola mızrak atıyorlar falan. Çok garip ya. Meselenin devamı da var, ilgi duyanlar kitabı edinip okusun derim.
Bu kitabı alın, antik dünyalarda şöyle bir dolanın.
Yanıtla
3
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kitaplık
Manguel'in Geceleyin Kütüphane'si tutkudan gözü dönmüş bir kitapseverin kitaplar, kitaplıklar ve kütüphanelerle ilgili araştırmalarına, incelemelerine yer veriyordu, bir de yazarın kendi kütüphanesini biçimleme serüveni vardı tabii, kütüphanelere boğuldukça boğuluyorduk, Pyne'ın fark yaratıp yaratmadığını merak ettim. Daha küçük bir ölçek kullanmış Pyne, Antik Roma'dan Cicero'nun ve birkaç kodaman arkadaşının kitaplıklarına değinip hızla günümüze gelmiş ve hareketli kütüphanelerden kitapların mekanla ilişkilerine kadar pek çok konuda fikir yürütmüş. Manguel'in metni kitaplara daha dönük, tarih boyunca kitapların düzenlenmesinden yanan kütüphanelere kadar pek çok konuyu içeriyor. Pyne kitapların anlamına eğilmiş, daha doğrusu insanların kitaplıklara ve kitaplara verdiği anlama. Yerleşime, mimariye, psikolojiye, pek çok şeye. IKEA kitaplıklarının yaşamlarımıza etkisi incelenmiş, bu bile çok önemli bir mesele. Kısacası Pyne'ın metni mutlaka okunmalı, Manguel'inkiyle paralellikleri var ama başka açılardan yaklaşmış mevzuya Pyne.
Cicero'yla başladık, adamın kütüphanesine gelip çalışabilmek için insanların Cicero'dan izin aldıklarını, Cicero'nun bir nevi randevu sistemi oluşturduğunu biliyoruz. Kendisi de dostlarının kitaplıklarını aynı şekilde ziyaret edermiş, zira o zamanlar kitaplar deli pahalı ve kilit altında tutuluyor haliyle. Buradan dünya tarihindeki kitaplıklara şöyle bir değiniyor Pyne, İnka düğümlerinden -metin olup olmadıkları tartışılır, hatta metin olmadıkları söylenebilir, kafa patlatmak lazım ama çok tembelim şu an, bilemiyorum- Antik Tibet Budist metinlerine pek çok tarihi kayıttan bahsediyor ve kitapların korunma biçimlerini anlatıyor. Raflar oluşturuluyor, kitapların muhafazası için çeşitli karışımlar icat ediliyor, Seneca, "İhtiyacını kadar alın arkadaşım," diyor, böylece gösteriş yapmak için kitap alanların bilgiye ulaşmak isteyenlerin kaynağını kurutmalarını engellemeye çalışıyor. Cicero kendine bir kütüphane yaptırıyor, evine yeni bir ruh geldiğini söylüyor. O zamanlar kitaplar ateş pahası, kütüphane yaptırmak çok çok daha ucuza gelmiştir. Sonuçta dizilişler, düzenlemeler, kitaplar ve raflar anlatılıyor bu giriş bölümünde. Kitaplık, kütüphane, Kindle, metnin muhafaza edileceği fiziksel ve elektronik ortamlar hakkında kısa bir değini. Sonrasında ilk bölüm, zincirli kitaplıklar. Hereford Katedrali'nde kitaplar zincirlenmiş bir halde duruyor. Ciltlerin üzerine takılan kilit, raflara takılan başka bir aparata takılıyor, kitaplar bu şekilde korunmuş Ortaçağ'da. Benedikt rahipleri Aziz Benedikt'in koyduğu kural uyarınca kütüphaneden kitap alarak günde birkaç saat boyunca okumak zorundaymışlar, kitaplar kiliselerde toplanmış açıkçası, 14. yüzyılda zincirli kütüphaneler İngiltere'de resmi kurumlar haline gelmişler. Sanayi Devrimi öncesinde bu kütüphanelerin halka açılmasının Batı dünyasını fişeklediğini okumuştum bir yerde, bilgiye kolaylıkla ulaşılınca bilim almış gitmiş tabii, bir de Kraliyet Akademisi miydi, orada açık dersler verilirmiş. Çoğu bilim insanı o derslere katılıp gördükleri açık deneyler karşısında akıllarını kaybetmiş ve hemen bilimsel çalışmalara başlamış falan, bir dünya hikâye var. Kısacası bilginin özgürce ve sınırsızca yayılması dünya için, insanlık için iyi bir şeydir ama hareketli harflerin kullanılmaya başlanmasına kadar kitapların çoğaltılması çok paraya mal olduğu için zincirli kütüphaneler çağı uzunca bir süre devam etmiş. Kitap hırsızlarına karşı edilen lanetlere de yer vermiş Pyne, Manguel de yer veriyor bunlara, çok komikler. Şiir biçimindekiler var, Mesih'in adı geçiriliyor ve kitabın yerine konması isteniyor, aksi takdirde ilahi bir sopanın gökten kafaya düşeceği söyleniyor falan. Çalınmaları zor gerçi. Pyne böyle bir kitabı eline almış, en az 9 kiloymuş kitap, cildi inanılmaz kalınmış, zor taşınıyormuş. Hereford Kütüphanesi bu kitaplardan yüzlercesine sahipmiş, I. Elizabeth'in ve 450 yıldan fazla bir süre sonra II. Elizabeth'in bu kütüphaneyi iyileştirme çabaları oldukça etkileyici, Britanya tarihi açısından bir anıt durumuna gelmiş burası.
Başka bir zincirli kitap türüne geçiyor Pyne, e-kitap olayında Kindle-Amazon zincirinden bahsediyor. Gerçi bir dünya platform ve e-okuyucu çıktı, zincirler hiç olmadığı kadar zayıf artık, kırık hatta. Kitaba ulaşım artık çok kolay, biraz araştırmayla istenen kitabın PDF'i büyük ihtimalle bulunabiliyor. Bunlar için raflara da gerek yok üstelik, raflar evrim geçirerek birkaç devrenin içinde duruyor artık. E-kitap, basılı kitabın taşıdığı birkaç bin yıllık anlamı sarsmış, biraz değiştirmiş durumda olsa da bildiğimiz kitaplar uzunca bir süre daha ortalıkta dolanacak gibi gözüküyor. Ödünç verme olgusu bile kitabı kendisinden öte bir noktaya koyuyor, zira kitaplar insanlarla olan ilişkilerimiz ölçüsünde farklı anlamlar kazanabilir. Burada güven ve samimiyet meselesi var örneğin. Sonuçta "Mağara Adamı Etkisi" de basılı kitapların varlığının bir süre daha garanti altında olduğunu gösteriyor. Bir süreliğine. İşlerin nereye gideceğini bilemiyoruz, binlerce yıldır süren bir okuma geleneğimiz var, Sokrates'in kitaplara ve yazılı kültüre giydirmesinden beri çok zaman geçti, okumanın getirdiği onca zenginliği sağlayacak, daha fazlasını da katacak bir boyut alırsa bilgiye ulaşmanın henüz bilinmeyen bir biçimi, o zaman seyreyleyin değişimi. Bu kadar boktan bir cümle de kurmamıştım uzun süredir, iyi oldu. Neyse, kısacası raflarımız bir müddet daha yerli yerinde duracak. Ben şahsen bunca kitabı ne yapacağımı düşünüyorum, varlıkları anlamlarını yitirdi, nefes alamadığımı hissediyorum, hepsini satıp savıp işi tamamen dijitale dökeceğim sanırım. Üç bine yakınlar, istifçiliğe doğru kaydığımı düşünmüyorum ama bunu bir istifçi de düşünmeyebilir. Seneca'dan çağlar öncesinden gelen azarı yedim, utandım.
İkinci bölüm, kitaplığa konulan şeylerle ilgili. Çocuk kitaplıklarıyla başlıyor Pyne, çocukların okuması gereken şeylerle. Hemen Pennac'ın Roman Gibi'si geliyor akla, çocuklara neyi okuyup neyi okuyamayacaklarını söylemek ne kadar sağlıklı? Bu kararı onlara bırakmak gerekiyor aslında, ellerinden attıkları bir kitabın zamanı gelmemiş olabilir, zamanı hiç gelmeyecek olabilir, o halde bekleyeceğiz. Şöyle, lisedeyken Suç ve Ceza'yı, Karamazov Kardeşler'i falan okurken kaçıp giden anlamların farkına varıyordum ama onları yakalayamıyordum, çok büyük bir şeyin karşısında hissedilen yetersizlik duygusu baskın çıkıyordu. On beş yıl geçti, otuz bir yaşındayım ve biraz daha anlayabilirim sanırım, bu yüzden Dostoyevski'nin metinlerini topladım, bu kez çevirmenlere ve yayınevlerine de dikkat ettim tabii, şimdi tekrar okuyacağım. Kitaplar kişisel tarihi, sosyal durumları belirliyor bu açıdan, sahip olunanların yanında diziliş biçimleri de bunlarla alakalı. Kitap ölçeğinde inceliyoruz bunu ama yaşamımızın her alanı için de düşünebiliriz; şeyleri nasıl düzenleriz, yerleştiririz ve atarız? Psikolojik boyut da giriyor işin içine, sonuçta bilişsel bir imzamız var, kitaplık bizim bilincimizin yansıması haline geliyor. Ivır zıvır koyuyoruz bazen kitaplıklara. Biblolar, süs bitkileri, bir sürü şey. Pyne günümüzden çok uzaklaşmadan yolculuğa çıkarıyor okuru, geçmişin ve şimdinin kütüphanelerini, kitapları düzenleme biçimlerini anlatıyor. Hareketli raflar, temellerinde kitaplıkların bulunduğu, ağırlığının kitaplıklara paylaştırıldığı binalar, çok çeşitli bakış açıları sunuyor Pyne. Ray Bardbury'ye ve Neuromancer'a bile değiniyor, bilimkurgu çağında kitaplıkların imlerini ve anlamlarını irdeliyor. Süper.
İyidir, İthaki'nin yeni serisinin ilk metni. Sıkı okuru direkt çekecektir zaten. Sıkı olmayan okurlar da rahatlıkla okuyabilirler. Bir de Ümid Gurbanov çevirisi, sevdiğimiz adam bu dünyaya da adım attı. Falsosu aşikar bir cümle dışında büyük bir problemi yoktu çevirinin, iyi iş çıkarmış bence.
Yanıtla
0
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Psikobüyü
Orijinal adında herhangi bir noktalama işareti yok, kapakta var. Bilemedim, orijinalini kullanıyorum.
Jodorowsky'yi Dune'un yönetmenliğini yapacakken mevzunun direkten dönmesi vesilesiyle duymuştum, sonra Ekin otobiyografik öğeler taşıyan bir filmini izletti, hastası olduk. 2018'e gireceğimiz gece Kadıköy'e gidiyorduk, beş dakikalık yolumuz kalmıştı. "Dönüp devam filmini de izleyelim mi ya?" dedi Ekin, "Dönelim," dedim, o gece ikinci filmi de izledik. Gerçeğin Dansı ve Sonsuz Şiir tarafımdan iki defa daha izlendi sonradan, hayali bir çizgi üzerinde yürüyen iki şair arkadaşın kapılardan, bacalardan, zilini çalıp ev sahiplerinden geçmek için izin aldıkları evlerden geçip gitmeleri aklımda, unutamayacağım sanırım. Gerçekten yapmışlar bunları, Jodorowsky performans sanatlarına bunun gibi eylemlerle başladıklarını söylüyor bir yerde. Şili şiir gibi yaşanan bir ülkeymiş, Meksika da oldukça gerçek üstüymüş, Jodorowsky'nin hayal gücü için ideal ortamlar. Latin Amerika'daki cunta ve sömürü zamanlarında insanlar hikâyeler uydurmaktan, bulutları buluttan başka her şeye benzetmekten ve her türlü doğaüstü mevzudan inanılmaz hoşlanırlarmış, biz Zambra vasıtasıyla biliyoruz biraz. Neruda da var, onu da yazalım, Victor Jara'nın şarkılarından bir şeyler çıkarabiliriz, kendi adıma başka da kaynağım yoktur, sağdan soldan duyduklarım kadar. Neyse, bu ortamda büyüyor Jodorowsky, son filmlerinde anlatıyor zaten kendi dünyasını, bireysellikten öteye uzanan bir sihir var o topraklarda.
Jodorowsky başlı başına bir olay. Yönetmen, şahane filmleri var. Çizgi romancı, Giger gibi şahane adamlarla çalışıp şahane çizgi romanlar yaratmış. Incal en bilineni belki de, Moebius'la yarattığı, Türkçeye de çevrildi zamanında. Gerekli Şeyler basmıştı en son, nadir bulunuyor şimdilerde sanırım. Başka, roman, öykü ve oyun yazarı. Bir de metafiziksel meselelerle uğraşıyor. Tarottur, psikobüyüdür, bu tür şeyler. İki röportaj var bu kitapta, ilki Jodorowsky'nin yaşamına eğilip kalkıyor ve büyülü meselelere, Aristo'nun şfass diye kestiği ve günümüzde de iki ayrı kutupmuş gibi değerlendirilen duygu-mantık ikilisine yönleniyor. Psikobüyü aslında çok derin bir olay, büyü kısmının canlandırdığı imgelerle pek ilgisi yok. Abra kadabralar değil olay, iki kutbu birleştirme çabasıyla ortaya çıkan bir nevi parıltı yakalama olayı. İnanmayanların iyileşemediğini söylüyor Jodorowsky, bedenden ve maddi dünyadan çok daha fazlası olduğunu, hatta bu fazlalığı fazlalık olarak görmemeyi şart koşuyor. Psikanaliz, meditasyon, performans sanatı, hemen her sağaltıcı etkinlikten biraz almış adam, ortaya gayet akla yatkın, kalbe de yatkın bir tedavi şekli çıkarmış. Ne güzel. Genelde korkularla yüzleşme hadisesi üzerinden yürüyor olay. Hacimli bir röportaj bu ilki, enine boyuna anlatıyor Jodorowsky. İkinci röportajda yine psikobüyüyle alakalı temel edimler var, yaratıcılık üzerinde durulmuş bu sefer. Guruluğa doğru bir meyil var, kolayca Osho gibi biri olabilirmiş Jodorowsky ama istemiyor bunu, iktidar ona oldukça uzak, ilişkilerinde üstünlük kaygısıyla hareket etmiyor, son derece özgürlükçü. Zamanında kendisinin de çokça hata yaptığını söylüyor, oğluyla ilgili bir anısı var; anne ve oğul Fransa'ya gidiyorlar, yıllar sonra adam oğlunu görmek istiyor ve annesi oğlanı babasının yanına yolladıktan sonra ölüyor. Oğlanın içinde bir yara olarak kalıyor bu, yapıcı bir psikobüyü tedavisinden sonra oğlan travmasından kurtuluyor ve baba-oğul ilişkisi sağlıklı bir zemine oturuyor nihayet. Böyle pek çok hadise anlatılıyor, Jodorowsky'nin mektuplarla dolu bir defteri var, sonlara doğru birkaç ilginç vakayı aktarıyor. Şöyle şeyler; mesela tacize uğramaktan korkan bir kadın var, yardım istiyor, Jodorowsky kadına mini etek giyip mekanlarda takılmasını söylüyor. Tabii bu kadar basit değil, arada yapması gereken bazı eylemler var. Sonuçta kadın korkusundan kurtuluyor. Jodorowsky bu işi ücretsiz yapıyor, tek isteği iyileşen insanların süreci anlattıkları bir mektup yazmaları. Bu kadar.
Son bölümde Jodorowsky'nin öğrencilerinden birinin yazdığı makale var, hocasını ve psiko-büyünün niteliklerini anlatıyor. En baştan gireyim ben, işaretlediğim bölümlerden gidiyorum. Jodorowsky, ön sözde tıbbı tamamlayıcı bir tedavi biçimi olarak öneriyor psikobüyüyü. İnanç sadece dinlere karşı duyulan bir şey değil, insan birçok şeye inanabilir, neden buna da inanmasın? Dünya mucizelerle doluysa bir tanesine olsun inanabiliriz. Evet. Sonrasında Giles Farcet ile söyleşi faslı geliyor. Farcet, Jodorowsky'nin yaşadığı ortamı ve sihri anlatıyor. "Burası bir şiirsellik pınarı, çok fazla olmalarına rağmen hükmedilmiş bir sürü enerjinin buluştuğu bir alan..." (s. 19) Büyücü diyeceğim bundan sonra Jodorowsky'ye, Büyücü'yle ilgili birkaç anı, birkaç esrarengiz rastlantı arka arkaya sıralanıyor. Büyücü ilk defa karşılaştığı birine en derinlerdeki sırları bir anda söyleyip insanları şaşırtırmış, altıncı hissi çok kuvvetliymiş. Eh, büyüyle ilgili ustalığını ilerletirken takıldığı şifacılardan, otacılardan çok şey kapmış ve çocukluğundan itibaren görülen dünyanın ötesiyle büyümüş biri için normal. "Jodorowsky için bol acılı, Latin Amerika tadında bir bodhisattva diyebiliriz..." (s. 26) Deli bilgeler ırkından gelen, mistik, içsel açıdan zengin, karnaval gibi bir adam Büyücü, helal. Yardımına ilk koşan şiir olmuş, ellili yılların şairleri, şair gibi yaşayanlar -beş şair sayıyor Büyücü, en başta Neruda var- yaşamla mücadele etmede katı gerçekliği kırmak için dayanak olmuşlar. Şiir gibi yaşamak, bunu arkadaşı Lihn'le anlamaya çalışıyorlar. Çizgi muhabbetini anlattım, pek çok performans sergiliyorlar bunun dışında. Altı delik bir valiz, içi bozuk para dolu. Kalabalık bir yerde yürüyorlar, valizden paralar dökülüyor, millet bozuklukları toplarken izdiham oluyor falan. Büyücü Paris'e göçtüğünde Mistik Kabare'yi kurduğu zaman bu performansların üzerine bir şeyler inşa etmeye çalışıyor. Bu süreci detaylarıyla anlatıyor, çok ilgi çekici. Toprağın bile ikide bir, Büyücü'ye göre altı günde bir sallanıp durması ülkeyi yeterince gerçek dışı bir hale getiriyormuş bu arada. Şili deprem kuşağının en babalarından birinde bulunuyor, dağlardan çıkarabiliriz biraz. Zambra'nın da depremli bir metni vardı, neydi onun adı? Neyse, bu performanslar için, "içimizde normalde bastırılmış ya da uyuşturulmuş enerjilerin dışa vurulması" diyor Büyücü, bu performansların yıkıcı değil yapıcı olmasını sağlamaya çalışıyor gençliğinden itibaren. Birkaç kötü sonuç, insanların kışkırtılmasıyla ortaya çıkan facialar ders olmuş Büyücü'ye, yapıcı olmaya başladığı noktada psikobüyü de ortaya çıkmış gibi geliyor bana.
Şiiri tiyatro yapmak için terk ettiğini söylüyor, tiyatro onun için kendini tanımaya yardımcı olan bir araçmış ve tiyatroda "geçici panik" dediği bir gösteri biçimi, tipik anlatının yerine geçmiş onun için. Uzun uzun anlatıyor, geçiyorum buraları. "Happening" dediği bir şey var, anlık şovlar. Örnekleri bir ara çok meşhurdu, AVM'lerde bir anda Kahtalı Mıçe söylemeye başlayan koroları, orkestraları hatırlarsınız. Büyücü bunları altmış yıl önce düşünüyor ve hayata geçiriyor. Meksika'daki panik gruplarında yaptığı şeyler, seyircilerin tepkileri falan çok fantastik. Hayvan bağırsakları, haçlara asılmış iç çamaşırları, bir dünya şey. Piyano yakıyor sahnede mesela. Allen Ginsberg ve Lawrence Ferlinghetti -çok yaşa!- izlemiş bir şovunu, Ferlinghetti o kadar etkilenmiş ki kendi yayınevinin süreli bir yayını için Ayinsel Melodram'ın açıklayıcı, kısa bir özetini isteyip yayımlamış. Süper. "Yaratıcı-oyuncu-seyirci" üçlemesini yaratmaya çalışıyor Büyücü, yarattıkça kendisini ve izleyenlerini sağaltıyor, değiştiriyor ve bambaşka bir dünyayı mümkün kılıyor. Breton'un kendisine verdiği bir kitaptan çok etkilendiğini araya sıkıştırıyor, aslında bu sağaltımın hemen hemen bütün detaylarına değindiğini söyleyebiliriz. Lüsid rüyalanmayla dişil orgazm yaşaması ve bir tanrının kendisine sahip olması dahil. Geldiği noktaya adım adım ulaşmış Büyücü, gerçekliğin son derece oynak bir şey olduğunu anlayarak. Beyindeki birkaç elektrik akımından ibaretiz, aslında var bile değiliz, hangi kitap olduğunu hatırlamıyorum ama böyle bir bölüm vardı. Büyücü bu bilgiye başka bir yoldan, sezgisel bir biçimde ulaşıyor. Anlattığı bazı şeyler, eh, gerçekten inanç gerektiriyor. Dünyanın öbür ucunda olmak istediği bir gün hiç yoktan bir multimilyonerle tanışıyor, onun uçağına atlayıp gidiyor oraya. Gerçekten istersek, yaşamın sihrini yakalarsak mümkünmüş bunlar. Bilemiyorum ama yargılayacak değilim, okurluktan ileri gitmemek gerek.
Proust'un ve Kafka'nın hasta olduklarını düşünüyor Büyücü, bununla bitireyim. Kısır yaratıcılıklarında kısılı kalmışlar ve öteye geçememişler, bu yüzden Proust'u okuyamıyormuş. Tek bir bilinçte hapsolmak, gördüğü şey bu. Yoruma açık. Elden öper. Süper metin.
Yanıtla
8
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mermer Yalıyar
Anlattığı olaylardan uzak bir zamandan sesleniyor anlatıcı, geçmişi acıyla hatırlıyor ve o acıların arasından mutluluğu çıkartmaya çalışıyor. Daha büyük yaralar açılıyor, daha büyük mutluluklar için. Büyük Marina'da yaşayan keşiş tayfasının günleri çiçeklerin, dağların, tepelerin ve bayırların arasında geçiyor. Cennette birkaç gün. Bağlarda içilen şaraplarla, sohbetlerle değişen mevsimler kendi sözcüklerini sunuyor. Manastıra -metinde pek bahsi yok, yaşam alanı olarak yer yer karşımıza çıkıyor- dönüş yolundaki Horozlu Kapı ve mermer yalıyarlar, anlatıcının imgelemini dolduran başlıca yapılar olarak gözüküyor. Ayın ışıkları altında yıkanan doğaya insan yapıları pek az giriyor. Anlatıcı bu atmosferde her şeyi algılayabilmek için sanki özel olarak donandıklarını söylüyor; gölgelerde kül rengi eski ruhlar yaklaşıyor, kilisenin çanları uzaklarda evin yolunu gösteriyor, tanıdık izler eve dönüş yolunu gösteriyor ve keşişlerin dünyalarını biçimliyor. Manastırda Otho Kardeş'in herbaryumunda sayısız bitki ve yaprak var, iç mekanda da doğanın bir minyatürü kurulmuş durumda, dış dünyayla iç dünya birbirine geçmiş. "Bilir misiniz, bu yaşamın acılarını değil, coşkunluğunu ve yabanıl doluluğunu anımsadığımızda gözlerimiz dolar." (s. 12) Huşu içinde yaşayan tayfa günün her vaktinde yapacak bir iş buluyor. Yaprak toplamak, yürüyüşlere çıkmak, hepsi uzun zaman sonra özlenen ve ardından gözyaşı dökülen şeyler. İnsanlar da hatırlanıyor, Otho Kardeş sıklıkla karşımıza çıkıyor, aşçı Lampusa ve anlatıcının küçük oğlu Erio da yer yer kendilerini gösteriyorlar. Erio kaya aralıklarında yaşayan yılanları pek seviyor. Bu yılanlar yavaş yavaş çoğalacak ve "ateşböcekleri" denen serseri takımı ortaya çıkınca saldırganlıkları artacak. O zamana kadar insanların seslerine farklı tepkiler vermeleriyle Otho Kardeş'in dikkatini çekmelerinden başka bir işlevleri olmayacak.
Geçmişi hakkında anlattıklarına göre Alta Plana'nın özgür halkı için zamanında savaşmış anlatıcı, eski bir asker olduğunu düşünebiliriz. Önceki yaşamına kısa kısa değiniyor, manastıra kapandıktan sonra savaşla dolu günlerini hatırlamak istememesi doğal bir şey, şiddet olaylarının patlamasıyla duyduğu korku, cennetin aslında cehennemin devamı olduğu hissi ortaya çıkana kadar. Travmadan uzaklaşmak için sürekli bir geri çekiliş, doğanın en küçük parçalarına bile yoğunca odaklanmış bir bakış, Moritanyalıların İhtiyar Efendisi Başormancı ortaya çıkıp huzuru yok edene kadar insanlarla ve doğayla ilişkileri yansıtıyor. Kaosun belirmesiyle Başormancı'ya daha yakından bakma şansımız oluyor, geçmişteki savaşlardan kalma bir yiğitliği, etrafında efsanelerin örülmesine yol açan bir büyüklüğü var. Zamanında Otho Kardeş ve anlatıcı onun yanında olmaktan keyif alırlarmış, çok uzun zaman önce. Anlatıcı kaybolan arkadaşı Fortunio'yu aramak için Başormancı'nın bölgesine girince küstahlığa varan bir tavırla karşılaşmış, pek detay vermiyor burada, sonradan ilişkileri tamamen kopmuş. Orman tekinsizleşmiş, sonradan yağmacıya dönüşecek çiftçiler çoğalmaya başlamış. "Düzenin bozulduğu ve gerçekliğin yitip gittiği ölçüde onun ortaya çıkması tuhaftı." (s. 30) Başormancı'nın ele geçirdiği noktalar mermer yalıyarlardan gözükür hale gelmiş; yanan ateşler, uzaklardan gelen çığlıklar... Dehşet adım adım yaklaşmış ve manastırın sınırlarına dayanmış. Naziler ufukta beliriyor işte.
Topraklarını elinde tutmak isteyen kralın ve prensin ortaya çıkması kanlı bir yüzleşmeyi engelleyemiyor, Başormancı'nın sadece kahkahalarının duyulduğu bir savaşta ateşböceklerinin köpekleri prensinkilere baskın geliyor, anlatıcının pek çok arkadaşı ölüyor ve geri dönmeyi başardıktan sonra tekrar doğanın kalbine çekiliyor, yağmacılar kapılara dayanana kadar.
Yanıtla
0
2
Destekliyorum 
Bildir