Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Neden? Düşünce ve Davranışlarımızın Altında Yatan Nedenler
Yaptığımız şeyleri neden yaptığımıza dair bir çözümleme çabasıdır. Dolaylı veya doğrudan, doğru olan veya olmayan nedenler muhteşem hatalar yapmamıza veya hayatımızı kurtarmamıza yarıyor, sonuçta bir işe yarıyor. Bir işe yaradığı müddetçe yapıyoruz, acı veya mutluluk veriyoruz falan, sonuçları düşünmeden yapıyoruz, düşünerek yapıyoruz, sonuçta yapıyoruz. Tilly bu nedenleri inceliyor ve gruplayarak anlatıyor, güncel örnekler üzerinden. Önsözde yazdıklarına bakıyorum, insanların bilinçli olarak planladıkları şeyleri nadiren tam olarak gerçekleştirdiklerini ve olayların tahmin ettiklerinden farklı bir biçimde geliştiğini gördüklerini söylüyor. Determinizme ucundan dokunuyor bir yandan, toplumsal süreçlerin büyük ustanın satranç hamlelerini planlamasından ziyade yoğun bir söyleyişe benzediğini söylüyor. Hüzünlü bir iddia, düşündüğünce. Aristoteles'in şiir ve retorikle ilgili düşüncelerinden faydalandığını anlatıyor, metnin akademik bir makale olması durumunda işi Amerikan pragmatizmine kadar götürebileceğinden bahsediyor, lakin metin daha çok bilimsel bir deneme mahiyetinde. "Kitabın değerinin ölçüsü, ar olan literatürü geliştirip geliştirmediği değil, kitabı okuyanların 'Neden?' sorusuna daha önce olduğundan daha açık ya da en azından farlı yanıtları görüp görmedikleridir." (s. 11) Kitap bence değerli, nedenlerin doğuşu Tilly tarafından dört kaynağa ayrılmış durumda, her kaynakta belli başlı örnekler var, her biri meseleyi iyice açan, derinleştiren örnekler.
İlk bölümde 11 Eylül 2001'deki saldırının eylemsel doğuşunu anlatıyor Tilly, telsiz konuşmalarından polislerin tanıklıklarına kadar pek çok referansı kullanarak. Bu saldırının ürettiği soruları ele alıyor sonra, hava korsanlarının uçakları neden kaçırdıklarından genel olarak şiddetin nedenine kadar. Soruların hitap ettiği evren genişledikçe farklı cevap türleri çıkıyor ortaya, aslında dört ana kaynağa indirgenen nedenler için güzel bir başlangıç noktası. Neden göstermenin iyi veya kötü, akılcı veya akıl dışı yönlerinin değil, toplumsal sürecinin en az ahlaksal süreç kadar önemli olduğunu söylüyor yazar, sonrasında işi daha da karmaşıklaştırıyor ve tanıkların ifadelerinden çarpıtılmış yargıların ortaya çıkışını inceliyor. Binanın dışına çıkmaya çalışan insanlardan biri mimar, polise verdiği ifadeye bakınca sıkışan bir kapının teröristler tarafından kilitlendiğini, sonrasında çarpan uçağın yarattığı sarsıntıyla sıkışmış olabileceğini düşündüğünü söylüyor. Eğitimli bir insanın teknik bilgiyle ulaştığı nokta, çarpık yargılamayı ortadan hemen kaldırıyor. Bazı insanlar Pearl Harbor ile Titanic'in karışımı bir şey yaşadıklarını söyleyerek hislerini sanat eserlerinden doğuruyorlar. Herkes kendi hikâyesini uyduruyor. Muhakeme yeteneği, esinlenme, çarpıklaştırma, bilişsel süreçlere dahil hemen her şey hikâyeyi bambaşka yönlere doğru genişletiyor ve tek bir noktada toplanıyor: Teröristler özgür bir ülkeyi yerle bir etmeye çalıştılar, teröristlerin hepsi korkak ve hain. İyi ve kötü üzerinden kurulan hikâye. Düşman yaratılmalı ve onunla savaşılmalı. Gecikilmiyor bu konuda, paketten birkaç tanesi çıkarılıyor ve kısa bir süre sonra ülkeler bombalanıyor. Neden bulma konusunda bu kadar başarılı bir manipülasyon olamaz. Toplum facia zamanlarında hemen suç ve suçlu yaratıyor, bunu Günah Keçisi'nde okuduk. Hasat kötü gittiği için kellesi alınan krallar var tarihte, travma anlarındaki cinnet işte.
Tilly doğruluğa ya da tutarlılığa duyulan evrensel bir arzudan ötürü insanların elle tutulur bir neden göstermediklerinden bahsediyor, yüzeysel ve çelişkili nedenlerin onlara yettiğini söylüyor. "Nedeni gösteren ile kabul eden, kendi bağlantılarını doğruluyor, müzakere ediyor ya da onarıyor." (s. 29) Görenekler, öyküler, yargı kararları (kodlar) ve bu üçünden kaynaklanan teknik anlatımlar dört grubu oluşturuyor, bu dört gruptan birini veya dört grubun hepsini kullanarak bir nedenler bulamacı türetiyoruz, çıkarsamalar yapıyoruz ve yıkılan kulelerin sonuçlarını oluşturuyoruz. Görenekler en tırt nedenleri oluşturuyor, geçerli toplumsal ilişkilere göre biçimleniyor. Tanıştığımız birinin elini sıkarız, muhabbet biraz ilerlerse ikinci görüşmemizde yanaktan makas alırız. Almayız, yanakları değdiririz. Başka bir toplulukta bunun anlamı, "Seni istiyorum aslanım!" olabilir, olmayabilir. Bu tür nedenlerin inşa edildiği bir temel var, X, Y ve Z önermeleri üzerinden bir nedenin nasıl kurulduğunu gösteriyor Tilly, böylece öyküler oluşuyor, 9/11 konusunda şahitlerin öyküleri de bu yolla ortaya çıkmış. Kodlara baktığımızda dinsel buyruklar, yasa maddeleri gibi bağlayıcı etkenleri görüyoruz. Kodlar ve teknik anlatımlar uzmanlık gerektiren nedenler olarak görülüyor, görenekler ve öyküler içinse popülerlik ve basitlik yeterli. Aralarında geçişler olabiliyor, bu geçişler toplumlara göre farklılık gösterebiliyor. Örnekler üzerinden gidiyor yazar, bir dava sırasında savunma avukatının ve davalının konuşmalarını örnek gösteriyor. Davalı görenek ve öykü üzerinden giderken avukat işi gereği kodlara çeviriyor konuşmaları, böylece yasaya uydurduğu olgular üzerinden meseleyi açıklığa kavuşturmaya veya istediği noktaya çekmeye çalışıyor. Bu noktada neden gösterenlerle kabul edenler arasındaki ilişki önemli, popülerden tekniğe geçiş önemli, bir de toplumun yapısı gereği geçişlerin mümkünlüğü önemli. Örneğin öykülerin kabulü toplumsal yapıya bağlıdır, göreneklerde aranmayan nitelikler öykülerin kabulünde önemli bir konumdadır. Teknik anlatımlar daha dar bir çerçevede önemlidir, doktorlarla ilgili örneklerde öyküleştirmeye ve görenekleştirmeye pek önem verilmemesinin hastalar için insanlıktan uzak açıklamalar ortaya çıkardığı söyleniyor. Hepsi için tek bir örnek: "New Yorklu bir taksi sürücüsü gece için uyguladığı fazladan ücret için bir kod, gideceğiniz yere sizi dolaştırarak götürüşünü açıklamak için teknik bir anlatım, radyosundaki müzik için bir öykü ya da söylediklerinizi yapmayışı için göreneksel bir neden gösterebilir. Pek çoğumuz taksi sürücülerinin gösterdiği nedenlere daha kolay, hekimlerin gösterdikleri nedenlere daha zor karşı çıkarız. Ama her iki durumda da, diğer şeylerin yanı sıra, aramızdaki ilişkilerin tanımlarını müzakere ediyoruz." (s. 48) Kısacası ilişkilerin sahip oldukları nitelikler açıklamaları, nedenleri ve anlamları belirliyor. Dil üstü bir mesele.
Sonraki bölümlerde dört grubun derinlemesine incelemeleri yer alıyor. Örnekler ilgi çekici, nedenlerin doğası daha da ilgi çekici. Kısacası bu metin iyi, çok iyi. Daha anlaşılır ilişkiler konusunda rehber olabilir, benim için oldu.
Yanıtla
0
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Paralel Dünyalar
Olay oldu bugün, kara delik denen evrensel nanenin birkaç uzay üssünün ortak çalışmasıyla çekilen fotoğrafı ortaya çıktı. Böylece kara deliğin teorik bir şey olmadığını gördük, iyi oldu. Einstein uzaklardan bir yerden el salladı, Kaku havalara uçmuştur sanıyorum. Çok büyük bir olay bu, bizde de soyadlardan seçmen eğilimi çıkarmaya dair muazzam bir buluşa imza atıldı. Eşdeğer nitelikte bir iş, bu sebeple çok ses getirdi ama dikkatler kara delik üzerindeydi. Üzücü. Neyse, ortada kapkara bir tekillik, etrafında bir sürü şey. Olay ufku var, saat yönünde dönen enerji var, bir dünya şey var. O bulanık fotoğrafla çok dalga geçildi, geçilsin ama meselenin büyüklüğü de gözden kaçmasın. O minik nokta gezegenimizin yer aldığı yıldız sistemi kadar büyük, Güneş'ten Plüton'a kadar yürüdüğünüzü düşünün. O kadar büyük. Plüton'u sisteme geri aldılar galiba, en son bir şeyler olmuştu ama hatırlamıyorum. Almadıysalar da kendileri kaybederler, ben Plüton'u bizden sayacağım. Her neyse, muazzam büyüklükte ve elli milyon ışık yılı uzakta bir kara delik o, galaksinin tam ortasında duruyor ve yamacına gelenleri bir güzel lüpletiyor. Bizim Güneş büyük olsaydı o da kara deliğe dönüşebilirdi ama minnak bir yıldızımız var bizim, en fazla kızıl deve dönüşürken genişleyerek gezegenimizi yutacak. Milyar yıl sonra. Tip II uygarlığa geçmemiz gerekiyor, yoksa burada bizden iyi ızgara olur. Hayırlısı.
Kaku'nun uzmanlık alanına geldik, adam işi ciddiye alıp bilimkurgu dizilerinden, metinlerinden örnekler vermeyi bırakarak fiziğin daha teorik alanlarına eğiliyor, çünkü fizik aslında çok ciddi bir iştir. Hayal gücüyle matematikten beslenir, tabii gözlem de lazım. Kaku, bu incelemesinde kuramsal fizikteki atılımlara odaklandığını, uzay-zaman meselelerine pek bulaşmadığını söylüyor. Yazdığı diğer metinlerde yeterince değiniyor bunlara, daha çok son birkaç yıl içinde ortaya çıkan devrimsel gelişmelere göz atıyor bu metinde. Paralel evrenlere dair yeni kuramlar, teoriler, M-kuramı hakkında yeni bilgiler, hasılı olabildiğince güncel bir araştırma işte. İlk bölümde evren meselesine eğiliyor Kaku, çocukluğunun sihirli dünyasına dönüyor ve okuduğu kitaplar üzerinden dinlerin ve mitolojinin kozmogonilerine eğiliyor. Nirvana tam olarak yaratılışın karşılığı olabilir, Kaku ikisi arasında benzerlikler kuruyor ve buradan kaçmamız gerekeceğini söylüyor. Mevcut evrenden kaçmalıyız, zamanı gelince kendi evrenimizi bir baloncuk yaratır gibi yaratıp arazi olmalıyız. Evren yaratımının teoride mümkün olduğunu söylüyor Ray Kurzweil, yapılabilir bir şey. Kurzweil daha deli bir herif, onun metnine sonra geleceğim. Neyse, WMAP uydusunun evrenin bebeklik resmini çıkarma evresini detaylıca anlatıyor. Şu geoid evren resmi hani, her bir noktanın bir gökadaya denk geldiği. Buradan hareketle evrenin yaşına geliyoruz, yine kısa bir din-mitoloji kaynaklı veriler arasında dolanıyoruz ve evrenin bileşenlerine geliyoruz ki yaşı bu bileşenler veriyor. Evren bilinmez bir kökene sahip gizemli, görünmez bir maddeden oluştuğuna göre bu maddeyi çözene helalinden bir Nobel gelecek. Bu bozonla ilgili meseleler buradan doğuyor, deneylerle evrenin doğuşunu, en azından doğuşun bir bölümünü simüle etmeye çalışıyoruz. Bu konuda görüşler var, Einstein'ın 1917'de öne sürüp ardından hemen terk ettiği bir görüşü var mesela, evrenin hiçlikten ve karanlık enerjiden doğduğunu söylüyor ama bu "karanlık enerji" pek muğlak, kimse üstünde durmuyor pek. Şişme olayı da sürüyor, bunun yüzünden evrenin sınırını yakın-orta vadede göremeyeceğiz. Evrenin sınırının ne olduğunu bilmiyoruz tabii, böyle bir şeyin varlığı da meçhul. Algılarımızdan edindiğimiz verilerle sonluluğu ve sonsuzluğu düşünmeye çalışmak komik. Felsefe daha da komik. Neyse, çoklu evrenler ve M-kuramı da işin içine girince on birinci boyuta kadar geliyoruz, Kaku yine detaylarıyla anlatıyor. Sicimleri müzikal analojilerle açıklıyor ki makul, sicim kuramı atomaltı parçacıkların cirit attığı, bol sayıda titreşimle şeylerin mümkün olduğunu gösteren, aşırı karışık bir kuram. Evrenin Zarafeti'ni okurken beynimin çok defa iflas ettiğini sanmıştım, Greene aşırı detaylı anlattığı için.
Paradoksal Evren bölümünde çeşitli bilinmeyenler ve zamanında bilinmeyip şimdi bilinenlerle ilgili açıklamalar var. Örneğin sayısız yıldız var ve evren karanlık, geceyi biliyoruz. Uzay çok büyük, yıldızlar denize atılmış kum tanelerinden farksız ama eskiden evrenin genişliği bilinmiyordu tabii, bu bir paradokstu mesela. Poe çözmüş bunu, Maddi ve Ruhsal Alem Üzerine Bir Deneme nam metninde sanatçı sezgisiyle yola çıkarak yüz yıldan fazla bir süre sonra kanıtlanabilecek görüşlerini ileri sürmüş. Evren sürekli genişliyor, yeni yıldızlar doğuyor ama genişleme sürdükçe gökyüzünün karalığını görmeye devam edeceğiz. Genişlemese de öyle görürüz gerçi, yıldızlar ölür ve sabit bir evrende doğmaları zordur. Büyük Patlama, genişlemenin müsebbibi, serseri ışınlarını bir kere saldıktan sonra ortadan kaybolmuş, ışıklarını hemen her gece görebilirmişiz, uygun zamazingolarımız varsa. Newton'a ve Einstein'a geliyor Kaku, Büyük Patlama'yı ve öne sürülen diğer teorileri anlatabilmesi için bu iki dehadan biraz bahsetmek zorunda. Newton'ın kütleçekim olgusunu ortaya attığı, Einstein'ın, "O öyle değil yalnız," diyerek fiziğin çoğu yasasını şöyle bir salladığı iki zamanın evren bilgisi arasında bir dünya fark oluşuyor. Kritik bir formül var, uzayın "yoğunluğuyla" ilgili. Hassas bir denge var, Einstein'ın denklemlerinden birinde Omega değişkeni var, bu arkadaşın değeri sayesinde var olabiliyoruz. 1'den küçük olan Omega koca evreni dondurur, zira yeterli yoğunluğa sahip olmayan evren genişlemeye devam ederken soğur. Şimdiki soğukluğu kafi, teşekkürler Omega. 1'den büyük olursa gaz sıkışması, gezegen sıkışması, galaksi sıkışması derken yoğunluk evreni toparlar, hatta küçülme başlar. Facia. Bu dengeye dair yapılan deneyler, bilim insanlarının çabaları, bir dünya şey anlatıyor Kaku.
Negatif enerji, zamanda yolculuk, kara delikten sıyrılabilen enerji, kuantum fiziğine göre bilginin ışıktan daha hızlı hareket edebilmesi -bu gerçekten son nokta oldu; tekillikte yiten bir kuarkla tekillikten yırtıp hayvan gibi uzağa giden, eşlenik başka bir kuarkın yapısının aynı kalacağı, değişmeyeceği teoride ispatlanmış, otuz ışık yılı uzaktalar mesela, taşıdıkları bilgi aynı, hiçbir şey değiştiremiyor bunu, çok acayip- gibi çok sayıda meseleyi kurcalıyor Kaku, helal.
Yanıtla
10
0
Destekliyorum  1
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yağmur Durmadı
Bu novella ortalama bir metin olarak değerlendirilmiş, insanlar bunaltıcı ve "amaçsız" olduğunu söylemişler, Michon'un kendini sürekli tekrar ettiğinden yakınmışlar falan, son iddiaya bir şey diyemem ama geri kalanı, bence tam öyle değil. İki sebepten değil, ilki kasabaların doğasından ötürü, ikincisi de birincisiyle ilgili. Kasabalar, az nüfuslu ve merkezden uzak yerleşim yerleri çok ilginç yerlerdir. Buralarda sosyal ilişkiler bir gariptir, ahlaki düşünce ve davranışlar popülasyonla doğru orantılıymış gibi sergilenir. Neden, çünkü insan yok. Kahvede ana avrat küfürleşip birbirine giren insanlar ertesi gün tekrar aynı masaya oturacaklardır, çünkü başka masa da yok. İnsanlar birbirlerini tutarlar, ne kadar yamuk yaparlarsa yapsınlar. Gerçekten garip bir ortam, iki yıl böyle bir ortamda yaşadım ve öylesine garipseyip tırstım ki gecenin bir vakti bilinmeyen bir numaradan aranınca, arayan kadın, "Seni almaya geliyorum, evde misin?" deyince ışıkları söndürüp arka odaya çekilmiştim. Kimin aradığını hâlâ merak ederim ama bilmek istemezdim, başıma nasıl bir bela açabileceğimi kestirebiliyorum, öfkeli bir sevgilinin bağırsaklarımı elime verdiği an gözümde canlanıyor. Bu örneklem beni bağlar tabii, kişisel deneyimlerimin sonucudur, her yer böyle olmayabilir ama duyduklarımdan hareketle söyleyebilirim; çoğu kasabada çok acayip işler döner. Acayiplikler demografik ve coğrafi yapıya göre farklılık gösterebilir, o da zamanın, mekanın ve insanın ruhuyla alakalı bir şey. Artık nasıl rast gelirse. Bağırsaklardan ibaret değil olay, hafta sonları köpeğiyle birlikte ava gittiğini gördüğüm komşum bir gün av tüfeğiyle beynini dağıtmıştı. Neden intihar ettiğini bilen yoktu. Sıkıntıdan muhtemelen. Zonguldak'ın bir beldesi, günlerce aralıksız yağmur yağıyor, kömür dumanı havayı iyice karartıyor derken beyaz ışık çekici hale geliyor tabii. Yağmur noktasında bir yakalandım, metin beni tuttu çünkü küçük bir kasaba ve yağmur var, çok tanıdık. İkinci neden, yaşamın sürüp gitmesi isteği. İnsan bir noktadan sonra yaşadığı yere uyum sağlıyor, insanlarla geçinmeye çalışıyor, güzel ama evine kapanıp kalamıyor sonuçta. Yaşadığını hissetmesi lazım insanın, cinsellik kendini şöyle bir gösteriyor o an. Heyecan verici başka bir şey yok çünkü, sevişilecek. Eh, sıkıntı öteleniyor ve bağırsaklar...
Michon'un dünyası bu sıkıntıyı taşıyor. Taşrada bir öğretmen, 60'lı yıllar, kadınlar derken kapalı bir faunanın tutkuyla dolup taşmasına şahit oluyoruz. Epigraf Platonov'dan, toprağın çıplak ve sıkıntılı bir halde uyumasına dair. En sonda herkes uykuya dalıyor zaten, gözler kapanınca metin de sona eriyor. Başa döneyim, Castelnau kasabası. "Henüz büsbütün düşmüş değildim, ilk görev yerimdi, yirmi yaşındaydım. Castelnau, garı olmayan, kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdir; sabahları Brive'den ya da Périgeux'den kalkan otobüsler sizi ancak çok geç saatte, yolun en sonunda oraya bırakır." (s. 9) Irmak kenarı, yağmur kapkara ve son durağın saatler süren yolculuğun verdiği sıkıntıya kendi sıkıntısını da eklemesi, kasaba bu kadar. Civarda tek bir otel var, Chez Hélène'e yerleşiyor adamımız. Mekanı anlatıyor biraz. Ortaçağ esintili, biraz dökük. Dışarıdan mobilet sesleri geliyor. Böyle yerlerde ulaşım sıkıntılı olduğu için patpatlarla, bisikletlerle, motosikletlerle falan sağlanıyor ulaşım. Eylülün serinliği ruhu hep dinç tutuyor, bir de bol ve temiz hava, tamam, yaylar gevşedi. Balıkçı Jean'le tanışıyor eleman, bölgenin hayta adamlarından biri. Otelin sahibi Hélène'le arası iyi, yeni gelen genç öğretmenle de iyi nispeten. Birbirlerini tanıyorlar, vakit geçiriyorlar falan. Öğrenciler iyi, okul iyi. Okulla alakalı pek bir şey görmeyeceğiz, elemanın çocuklardan birinin annesiyle sevişmesi hariç. Çocukların dünyasına eğiliyor biraz, defterler ve sözcükler arasından neler hissettiklerini anlamaya çalışıyor ama yirmi yaşında olduğunu hatırlıyor sonra, onları anlayacağı zamandan biraz uzaklaştığını düşünüyor ama sonra öğretmenliğini hatırlıyor, empati kurmak zorunda. Gerçi zaman içinde bu empatinin yerini kadınlarla yaşadıkları alıyor, birkaç mesele daha.
Geride bırakılan çağlardan gelen bir yaşam biçiminin izini buluyor anlatıcı, Eflak topraklarında olduğunu düşünüyor ve bölgenin tarihini gözlerinin önüne getiriyor. Attila'nın akınları sırasında dökülen kan, kesici taşlardan kılıçlara doğru evrilen bir şiddet eğilimi, Memphis'ten Antik Yunan'a vahşet gösterileriyle karşılaşmış her coğrafyanın varlığını dünyanın herhangi bir yerinde sürdürüyor olması, özellikle o bölgede. Civarda Lascaux var, şu meşhur resimlerin bulunduğu mağaraların bölgesi. Duvarlarda avcılar, toplayıcılar, kadınlar, erkekler, av hayvanları, bir sürü şey. Sadece kılıçların şakıdığı savaşlar yok, kadınla erkek arasındaki üstünlük mücadeleleri de o zamanlardan 60'lı yıllara kadar gelmiş, pek biçim değiştirmeden. Tütün dükkanında Yvonne'la tanışıyor ve onunla sevişmek istediğini düşünüyor hemen, tutkuyu sürdürmek için uzaklardaki sevgilisine gerek yok, bulunduğu yerdeki kadınlar da gerilimli ilişkileri sunabilir. Hélène kolay, otelde her gün görüşüyorlar ama Yvonne yeni bir cephe, işlenmeye değer bir güzellik. Zaman ilerliyor bu arada, kasım geliyor ve balıklar değişiyor, toprak değişiyor, her şey durmaz bir akışta yenileniyor. Doğaya uyum sağlıyor anlatıcı, isteklerini yeniliyor. "Turnalar geçiyor, öğrencilerim fiil çekmeyi öğreniyorlardı." (s. 29) Bu cümleyi özellikle aldım, sosyal yaşamla mevsimlerin metindeki ilişkisini gösterebilmek için. Günler de bu döngüye uyuyor ve hızla akıyor, Yvonne'la sürdürülen ilişki dedikoducu kadınların şerrinden uzak tutulmaya çalışılıyor, başlar eğiliyor, yanaklar gizleniyor, bu sırada sular donmaya başlıyor, kış geliyor.
Tilki avlarından elde edilen derileri Yvonne'la kurduğu ilişkiye benzetiyor anlatıcı; yüzülmüş ve kurutulmuş. Bitmeye yakın bir şevk bütün parıltısını kaybediyor ama alışkanlıklar kolay kolay yıkılmıyor, anlatıcının sevgilisi Mado'nun gelişi de pek bir şey değiştirmiyor, paylaşılan bir erkeğin duyduğu sıkıntı dışında. Durağanlığın ardından Mado yeni bir renk getiriyor ama eskiye bulanma tehlikesi var, Balıkçı Jean Mado'yla pek ilgilenmese de kız adamdan etkileniyor. Michon çok ince bir şekilde anlatıyor burayı; tutkunun doğuşu ve kadınların yavaş yavaş "ısınması" bahsi hoş. Neyse, Yvonne ve Mado da bir ara yalnız kalıyorlar, anlatıcı ardından konuşulanları merak ediyor ve erkeksi bir gururla doluyor. Seviştiği iki kadın kendisi hakkında konuşuyor olabilirler, anlatıcı arkadan bıçaklanıyor olabilir, bunun gıcıklayıcı bir mutluluğu var.
Novella işte, kısalığını hatırlatmayacak kadar meselesi var, dil bu yoğunluğu derinleştiriyor, bilmem ne. Güzel, Michon çevrilirse daha okurum ben.
Yanıtla
2
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Herhangi Bir Gün
Bir günü ve bir ömrü içeren metinlerden biri. Epiraf Alıklar Birliği'nden, günün salı veya çarşamba olmasına dair bir şey. Fark etmiyor, cuma da olabilirdi. Uyanma anının ayrıntısı da güzel, çatlaktan giren ışık huzmesinin düştüğü nokta sabahın hangi zamanı olduğunu söylüyor. Evse burası, çatlaklarla dolu eski bir ev. Yıkıntıysa zaten yıkıntı, herhangi bir yer olabilir ama hemen sonrasında çatı katında kiremitlerin altında uyuduğunu söylüyor anlatıcı, her taraf küf kokuyor ve çatıdan samanlar sarkıyor, yıllar önce konmuş samanlar. Bir süredir çürüyen adamın biri var elimizde, anlatıcı rolünü bazen üstleniyor, bazen üstlenmiyor. Belki bir fügün içinde, depersonalizasyondan mustarip, kendini bir başkası olarak görüyor olabilir, bilemiyoruz. Adım adım ilerliyoruz, dünya kendini açıyor. Güvercin geliyor her zamanki gibi, saati kesinleştiriyor. Adam kalkıyor, koltuğunun yanında annesinden kalan emaye bir lazımlık var. İçinde çamaşır suyu, lazımlığın kapağı açıldığında odayı dezenfekte ediyor. Günün geri kalanında rutinlerini gerçekleştirecek, taze çimen toplayacak ve ayaklarını yıkayacak, çok işi var. Yaşlı bir adamın hatırlamaktan başka işi yok aslında, geçmişini her gün baştan kuruyor ve bu kez, bu gün kişisel tarihe biz de şahidiz. Pek bir şey bildiğimiz yok; bir abinin lafı geçiyor, Kongo'da konuşulan lehçelerden haberdar oluyoruz falan, hikâyenin kurulmasını sabırsızlıkla bekler hale geliyoruz. En azından neyle karşılaşacağımızı sezmemiz için gerekli bilgi veriliyor: "Kafasının içinde düşünceler, hayaller, tereddütler, küçük planlar bir değirmen gibi dönüp duruyordu, yetmiş altı yıllık düzensiz, darmadağınık, kontrol edilemeyen bir arşiv gibiydi, düşüncelerini sonlandırmadan yerinden kalktı." (s. 12) Parçalı bir geçmiş var, kronolojik sırayla anlatılmayacağından dikkatle takip etmeliyiz. Günlük işler devam ediyor bu sırada, terlikler ayağa geçirilince güven duygusu geliyor, takma dişler takılıyor, çoraplar giyiliyor, Simone hatırlanıyor. Simone huzurevine gittikten altı ay sonrasına kadar uyuduğu çift kişilik yatağın bulunduğu odaya giriyor ve yaşamının bir bölümünü daha açıyor adam, Simone günün birinde ölene kadar adamı yavaş yavaş unutuyor, sevgi hafızanın büyüyen boşluğunda yitip gidiyor ve kabuk işte, kabuk ölüyor en sonunda. Zamanında yaşanmış onca tutkudan geriye çift kişilik bir yatak kalıyor, oda havalandırıldığı için küf kokmuyor. Adamın mutlulukla hatırladığı nadir zamanlardan birini oda olarak görebiliyoruz. Sonrasında adam donunu giyiyor ve sosyal hizmetlerden gelen kızı beklemeye başlıyor. Kızın neden geldiğini söyleyemiyoruz, yaşlı bakımı için olduğunu düşünebiliriz. Muhtemelen yanlış bir kanıya vardığımız için. Yanıltmaca aslında, Peeters anı parçalarını vererek okuru her anlama gelebilecek eylemlerle karşılaştırıyor ve kurmacanın sürpriz unsurunu güçlendiriyor. Örneğin Kongo'dan dönüş anına zıplıyoruz hemen, adamı karşılayanlar arasında annesi, abisi, teyzesi ve eniştesi karşılıyor. Baba öldüğü zaman annesi adama haber vermiş ama adam cenaze için dönmemiş, bu iş için senelerce geç kaldığını söylüyor. İyi bir oğul değil, adam hakkındaki olumsuz izlenimimiz yavaş yavaş kuvvetleniyor.
Kahve, sigara. Her eylem detaylı bir şekilde anlatılıyor, adam törensel davranışlarla yaşıyor. Elinde bir tek bu kaldığı için. Daha fazla geçmiş: Simone ve ondan önce Erna ile Afrika Müzesi gezisi. Afrika'daki yaşamının neye benzediğini görmeleri için. Kongo dönemi kapanalı yıllar geçtiyse de sancısı olduğu gibi duruyor. "Brüksel'in bulunduğum bu noktasında güzel havalarda dışarıda gezinerek, yağmurlu havada içerde oturup yağmuru seyredip ciğerlerimi dumanla doldurarak Kongo'da yaptıklarımı herhangi bir şekilde değiştiremem." (s. 24) Kolonyal meselelerin başlangıç noktası. Belçika'nın kıtaya saldığı vahşeti biliyoruz, adamlar iyice sömürdükten sonra içini iyice karıştırdıkları ülkeleri kendi kaderlerine terk ediyor, hatta "insan bahçesi" oluşturuyorlar 1960'larda, tam bir insanlık suçu. Afrika'dan getirdikleri siyahileri kafeslerde sergiliyorlar falan, rezillik. Neyse, adam özel olan her şeyi yaşadığını, o gün özel bir şey olmadığını düşünüyor. Yetmiş altı yaşının getireceği herhangi bir sürpriz, heyecan verici bir olay yok. Market alışverişi sırasında tır şoförlüğü yaptığını da öğreniyoruz, aslında yaşamı Kongo'dan önce ve sonra diye ikiye ayrılabilir. Gündelik gizemleri sona bırakacağım ve geçmişini anlatacağım ama bu ikisi iç içe geçmiş bir şekilde kurgulanmış, başlarda verilen bir detayın açıklamasını metnin sonunda bulabiliyoruz mesela. Öncelikle şu itiraf önemli: "Her defasında yeniden başlamak için huzur ve enerji topladım, gerçekten hiçbir şey için cezalandırılmadım." (s. 27) Adamımız gençliğinde arkadaşlarıyla bir kıza tecavüz ediyor ve Afrika'ya, teyzesiyle eniştesinin kahve plantasyonuna gönderiliyor. Yerlilerle sıradan ilişkiler kuruyor ve yediği haltlardan sonra akrabalarının yanından ayrılıp başka şehirlere, başka maceralara sürükleniyor. Araba yarışçısı bir adamın arabasının bakımını yapıyor, abisinin çiftliğinde öğrendiği bir şey bu bakım olayı. Adamı tokatlıyor bir güzel, aslında tokatlayabileceği herkesi tokatlayıp arazi olmakta üstüne yok. Yanında çalıştığı bir adamdan uçak kullanmayı öğreniyor, pilotluk da cepte. Tabii iç savaşlar gırla, topraklar bölünüyor ve birleşiyor, adam "yeni" bir ülkenin hava ordusunu kurmak için görevlendiriliyor ve yanındaki Avrupalılarla yerleşimleri havaya uçuruyor, insanları öldürüyor. Bir kiliseyi basıyorlar, yaşananlar yine insanlık dışı şeyler, detaylara girmiyorum. Bir rahibin penisinin kesilmesi ve rahibelere tecavüz edilmesi falan, bir sürü leş iş. BM'ye karşı da savaşıyorlar ama en sonunda adam yakalanıyor, hapse atılıyor, hapisten çıkınca yallah memlekete. Metnin başındaki aileyle karşılaşma sahnesine ulaşıyoruz, sonrasında tır şoförlüğü günleri geliyor. Abisi mülayim bir insan, kardeşinin dolandırıcılık işlerine ses çıkarmıyor, sabun tozu dalaveresinde az daha yakalansa da belki korkusundan, belki her şeye rağmen kardeş sevgisinin sürmesinden adamı ele vermiyor falan, adam ailesini de yakacaktı az kalsın. Bu arada yaşamına iki kadın giriyor adamın, Erna ve Simone. Erna fahişe ama fahişeliği bırakıyor, kanserden ölüyor. Adam Erna'nın soğuyan bedenine saatlerce sarılıp kalıyor, ortalığı bok kokusu kaplayana kadar. Koku ve kadın hatıralara dönüşüyor, Simone da alzheimer yüzünden huzurevine kapatılıyor, orada ölüyor. Bu kadınları sevdiğini ve her şey gibi sevginin de geçici olduğunu düşünüyor adam, herhangi bir şeye bağlanmıyor, günün doğal akışı gibi etrafında insanlar, mekanlar, yaşam akıp gidiyor.
Gündelik yaşamın ayrıntılarında geçmişin parçalarını buluyoruz; bir lazımlık, bir sigara, pencereden görülen manzara, her şey geçmişle yüklü. Ağırlık duyumsanıyor, adamın omuzları çökmüşse de yaşamak için gücü var, gücü bitene kadar mücadeleye devam ediyor. Sosyal hizmetlerden gelen kadının adamı evden çıkarmak için uğraştığını öğreniyoruz, civardaki evler yıkılacak ve yeni yapılar inşa edilecek, ev sahipleri onay vermiş ama bir tek bizimki diretmiş, hâlâ diretiyor. Kadın adamı bir türlü ikna edemiyor, durmadan gelip gidiyor ama başarılı olacak gibi gözükmüyor. Adam "biraz" sorumsuz, kendini düşünmekten başka ciddi bir işi yok. Geçmişten bir olay mesela; tır şoförlüğüne başladığı zamanlarda bir tünele giriyor ve arabaların kendisine neden korna çaldığını bir türlü anlamıyor. En sonunda polislerce durdurulduğunda aracın yüksekliğini pek umursamadığından ötürü tırın tünel lambalarını bir bir patlattığını, arkasındaki yolun kapkaranlık olduğunu görüyor. Gazetelere çıkmasının heyecanı dışında bu olayın bir etkisi yok. Sıçramalar sırasında öğreniyoruz bunları, kendisi de zamanın sadece oradan oraya yolculuk edilecek bir araç olduğunu söylüyor bir yerde. Bu kadar. Gün geçiyor, gece oluyor, uykunun önünde hiçbir engel kalmıyor ve adam uykuya dalıyor. Son. Tavsiye ederim.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kensington Bahçeleri
Büyümeme hikâyeleri hep hüzünlü oluyor, Peter Pan bile daha ilk cümlesiyle fantastik bir dünyayı müjdelerken insanın ulaşamayacağı bir noktaya parmak basar; sonsuz bir çocukluk. İmkansız. Eskisi kadar üzülmüyorum, Bernhard'ın çocuklukla ilgili söylediklerini hatırlıyorum, yetişkinlerin çocuklukla ilgili düşünceleri hakkında söylediklerini hatırlıyorum, çocukluğun da kendine ait bir mutsuzluğu olduğunu da hatırlıyorum, böylece tam bir tablo çıkıyor ortaya. Köşede imzamız, geri kalanında iç içe geçmiş duygular ve olaylar bir şeyleri açığa çıkarıyor, gizliyor, sadece sihri gösteriyor. Keşfedilecek bir dünya vardı ve keşfettik, bu kadar. Büyütülecek çocuk zamanın kendisi için bir şey ifade etmediğini anladığı zaman kendisinin aynı kaldığını da görüyor. Büyümek, küçülmek, yaşlanmak, zamanı biçimlemekten öteye gitmiyor, anlamsız biçimler. Şimdiden öteye nasıl gidilir? Bilmiyorum, bu yüzden geleceği merak etmiyorum bir süredir, geçmişi yıkılan bir tabu, put gibi görüyorum. Geçmiş tamamen inşa edilen bir şey, gerçekle uzaktan yakından ilgisi yok. Gerçeğin gerçekle de ilgisi yok, kurma biçimlerine yeterince maruz kaldıktan sonra hazır paketlerden olabildiğince kurtulmak için mücadele etmek gerekiyor, yılların yerleşik inançlarından bir bir kurtulmalıyız. Neyse, bu metnin hikâyesinde de bir kurma biçimi mevcut, son derece afili, sayısız teknikten yararlanıyor ve kayıpların temelinde yükseliyor, kişisel kayıplar. Kaybolan bir insanın yerini dolduramamakla ilgili, travmayla daha çok ilgili. Travmaların yaşı gerçek yaşımız, doğum tarihlerimiz travmalarımızın tarihleri. "Her şey asla büyümemiş bir çocukla başlayıp asla çocuk olmamış bir yetişkinle bitiyor." (s. 13) İki farklı hikâye birbirine paralel ilerliyor, her ikisinde de ölü bir kardeş ve iki yazarın -biri anlatıcı- kaleme aldıkları metinler var. Anlatıcı kendi acılarını J. M. Barrie'nin, Peter Pan'ın yazarının hayatındaki burukluklarla eşliyor. Sadece benzer duygular üzerinden değil, paylaşılan mekanların doğurduğu ortaklık üzerinden de ilerliyoruz. Nereye, hiçbir yere. Yüz yıl boyunca ileri geri giden bir anlatının ulaştığı bir nokta yok, anıların çıkardığı yolculuklar aynı yerde, aynı zamanda bitmeye mahkum. İlk bölümün adı aynı zamanda: Mahkûm. Peter Pan'ın intihar ettiğini söylüyor anlatıcı, metroda raylara atmış kendini. Kadınlar bağırmış, başka kadınlar bağırmış, olayı görmeyenler de bağırmaya başlamış. Calvino'nun Sen "Alo" Demeden Önce'sindeki ilk öykü, bağıran insanlar. Sihirli bir an, tarihe tanıklık eden insanlar, Neverland'e yolculuk. Fresán "iddialı" ve saygıya hayli hayli değer bir dünya kuruyor, metnin herhangi bir noktasında vecizleşmeyen cümlelerle anlatıyı sürdürüyor. Neyse, başlarda yine derleyip toparlamamız gereken bir dünya insan ve olay çıkıyor ortaya, örneğin hakkında "Peter Pan Yayıncılığa Soyunuyor" haberleri çıkan Peter Llewelyn Davies'in intihar ettiğine dair bir haber görüyoruz, Peter Pan'ın ta kendisi, Barrie için. Peter raylara düşerken II. Dünya Savaşı yıllarını hatırlıyor, derin yerlere hayatı kurtulsun diye iniyordu ama şimdi hayatını geride bırakmak için iniyor, kardeşleri gibi, her biri Peter Pan'ın bir parçasını oluşturan kardeşleri gibi. Not defterlerine düştüğü notlara bakarsak ölülerin her şeyden farksız olduğunu düşünmeye başladığını görürüz. Ölüm su içmek gibi, nefes almak gibi bir şey, korkulacak bir durumu yok. Başka notlar, Barrie'nin beş kardeş için anlamı, yaşadıkları çatışmalar, mutluluk zamanları, geçmişin uzak topraklarında ayakların yere değmediği bir yürüyüş. "Peter Llewelyn Davies unutmanın ona ebediyen yasak olduğunu ve olacağını asla unutamıyordu." (s. 18) Kardeşi George'un cephedeki ölümünü ve başka bir manşeti hatırlıyor: "Peter Pan Cephede Öldü" başlığı gözlerinin önünde, bütün yaşamı ve ailesi gözlerinin önünde, raylara düşerken. Annesiyle babası, Arthur ve Sylvia yanında, kardeşleri yanında, ölülerle birlikte alçalıyor, yüzü yere dik hale gelene kadar.
Asıl hikâye değil bu, anlatı zamanının sonlarından bir parça. Barrie'nin hikâyesini anlatmaya başlıyor anlatıcı, Peter Hook. Keiko Kai'ye anlatıyor, okurlar olarak dinliyoruz, Kai'nin kim olduğunaa dair uzzunca bir süre fikrimiz olmayacak.
Epigraftaki bölümlerden birinde yaşam hikâyesini anlatana sonsuz lanet diliyordu Barrie, Hook zaten lanetlendiğini düşündüğü için pek korkmuyor açıkçası, yaşamındaki yükleri bırakabileceği kadar yaşamış durumda, anlatıyor. J. M. Barrie'nin sporcu kardeşi David Barrie ölüyor, gömülüyor. Anne Margaret Ogilvy, en sevdiği evladının ölümünden sonra toparlanamıyor, diğer çocuklarıyla zaten pek ilgilenmiyordu, artık tamamen sisler içinde yaşıyor. Anlamaya fırsat bulamadığını özlemeyeceğini düşünüyor, David'in yer aldığı ne varsa -yaşam, ev, ne olursa- işlenmeyen kodlar haline geliyor Margaret için. Bu sırada J. M. Barrie'ye odaklanıyoruz, sahne onun. 1860'ta İskoçya'da doğuyor ve altı yaşına geliyor, abisinin ölümünden sonra altı yaşında kalıyor. Kitap okumaya, geceleri düşlerinde yolculuğa çıkmaya başlıyor. Kurmacayla gerçeklik arasındaki ilişkiyi irdelemeye başlıyor, büyümekle ilgili takıntılı düşüncelerini de bu dönemde geliştiriyor. Tek bir emri var Margaret'ın, Davudi sesle söylüyor: Büyümeyeceksin. On defa. Annesi tarafından büyümeyen bir çocuk haline getirilen adamımız bir gece okuduğu kitabı kapatıp büyümeyeceğini söylüyor, penceresini açıyor ve gecenin kokusunu içine çekiyor. Peter Pan çoktan doğmuş aslında, kendisine gereken tek şey bütünleşebileceği bir vücut. Yıllar sonra gelecek o da. Kendi çocukluğuna dönüyor bu noktada Hook, iki hikâyeyi birbirine bağlama biçimleri öylesine yaratıcı ki sanki tek bir yaşam sürüyormuş gibi, farklı zamanlardaki tek yaşam. Margaret ve Lady Alexandra Swinton-Menzies arasında büyük bir benzerlik var, ikisi de çocuklarını kaybetmiş ve buğulu bir dünyaya çekilmiş. Tabii Hook'un ailesi çok daha ilginç; The Beatles'ın zamanında müzik yapan, ünlü müzisyenlerle takılan bir anneye ve babaya sahip Hook. Bu aile üzerinden 60'lı yılların müziği ve bu müziğin bayağılaşması meselesi üzerinde çok duruluyor. Hook'un annesiyle babasının grubu zamanında çok ses getirmiş birkaç albüm yapmış ve sonrasında yükselen benzer bir dalganın gerisinde kalarak unutulmuş. The Kinks'le benzerlikler kurabileceğimizi söylüyor Fresán, yanlış olmazmış. The Beatles, geç yıllarında Bob Dylan ve diğerleri davayı satmış, Hook'un babasının düşüncesi. Kardeş Baco öldükten sonra anne puslu bir dünyaya çekiliyor, baba da geçmişi iyice eşelemeye başlıyor ve küçük Hook'la, çocuk sanki bir yetişkinmiş gibi konuşmaya başlıyor. Dönemin siyasi ortamı, müzik endüstrisi, aile, sanat dünyası, hemen her şey hakkında. Travma üzerine bir de babanın ağırlığı çöküyor Hook'un omzuna, o da bir ödünleme yöntemi olarak çocuk kitapları yazmaya başlıyor. Kendi büyümeme yöntemi, Peter Pan'dan esinlenerek. Hook'un kahramanının adı Jim Yang, tarihteki kötü adamların isimlerinden uydurulmuş bir ada sahip kötü adamla kapışıyor, zamanda yolculuk ediyor, biraz Doctor Who havasında. Metin hacimli olduğu için bu çocuk kitaplarına genişçe bir yer ayrılmış, Hook kitaplarında değindiği meseleleri açıp Peter Pan'a ve Barrie'nin yaşamına kusursuz geçişler yapıyor. Gerçekten on numara bir anlatım yöntemi var Fresán'ın, bazı noktalarda "Oha" diye not düştüğüm oldu.
Alwaysland'e yapılan bir yolculukla bitiyor metin, sonu da önceki bölümler gibi oldukça görkemli. Ben aralardan seçtiğim birkaç şeyle bitireyim; Bob Dylan'ın yatağına kustuğunu hatırlıyor Hook, adam çocuktan özür dileyerek çıkmış odadan ama yatak berbat olmuş. Halikarnas Balıkçısı'nın kızı İsmet Hanım'ın bir sabah yatağında çırılçıplak uyuyan Neyzen Tevfik'i bulması gibi, çok gülmüştüm buna, evi ayağa kaldırmış, "Odamda çıplak bir adam var!" diye. Neyse, ortalarda bir yerlerde Hook herkesi bir noktaya topluyor, aslında şimdinin bir metaforu; tek bir mekan ve tek bir zamanda bir yaşamlık veri. Tanıdığı bütün ünlüleri o mekanda görüyor ve hepsini sayıyor, yakından tanıklık ettiği özellikleriyle birlikte. Eric Clapton'ın izlediği kadın ve George Harrison'ın dansı, Jimi Hendrix'in mor sisi, bir dünya şey. Ailelerin mutsuzluklarının da birbirine benzeyebildiğini görüyoruz, hatırlamanın lanetini görüyoruz, en sonunda da unutuşun huzurunu görüyoruz, unutuş ölüm olarak beliriyor.
Müthiş bir metin, ciddi bir şekilde ıskalandığını düşünüyorum, hakkında tek bir haber çıkmamış gibi gözüküyor. Çok çok iyi.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Şah Mat!
Satranç oynamayı bilmiyor musunuz? Bilseniz süper olurdu, oynardınız. Satranç oynamayı iyi bilmiyor musunuz? İyi bilmek zorunda değilsiniz, yine oynarsınız. Yenilmekten hoşlanmıyor musunuz? Yenilin, ben 3083 defa yenilmişim son bir yılda, hayat daha güzel. Çünkü insan yeniliyor, buna alışması lazım. Alacağım oyunu verdiğimde masayı yumrukladığım da oldu, rakibime tebrik mesajı yolladığım da oldu, yenilmek iyi. Yenince, eh, yeni oyuna kadar sevinebilirsiniz. Satranç defterini tek ve daimi bir galibiyetle kapayan var mıdır, bence yoktur. Oyun süper çünkü. İyi bir oyuncuyla oynamak iyi bir yazarın metinlerini okumak gibi; anlatıyı geriye sarıp kilit noktaları bulabileceğiniz gibi hamleleri de geriye sarabilirsiniz, kırılma noktaları açığa çıkar ve daha iyisini yapmaya çalışırsınız falan, satranç süper bir oyundur.
Schneider ve Schulmeyer ikilisi bir satranç ustasıyla birkaç ilkokul çocuğunu alıp onların üzerinden uygulamalı bir eğitim veriyorlar. Hikâyeli. Satrancın doğuşu, Pers diyarına yayılması, oradan Araplara ulaşması, oradan Avrupa'ya zıplaması derken güzel bir kurmaca yaratmışlar, tebrikler. Hatta arada Lüneburg Varyantı'nın esinlendiği gerçek olayı da gördüm, çok heyecanlandım. II. Dünya Savaşı sırasında toplama kampına kapatılan bir satranç oyuncusu, kampta terör estiren bir komutanın dikkatini çekiyor ve komutan genç adamdan hemen her gece kendisiyle satranç oynamasını istiyor. Oynuyorlar, adam Şehrazat'ın rolüne bürünüyor, canı için oynuyor. Tabii Maurensig hikâyeyi çok uçuk, muazzam bir hale getirmiş ama işin gerçeği bu. Başka sanatçıların da ismi geçiyor, metinleriyle birlikte. Zweig, Beckett, Dürrenmatt, Canetti, Nabokov gibi yazarlar metinlerinde satranca yer vermişler. İki yazar en tepeye Maurensig'in şahane romanını koymuşlar, gerçekten de satrancın doğrudan yer aldığı metinlerin en iyisi. Marcel Duchamp da her sanatçının bir satranç oyuncusu olmadığını ama her satranç oyuncusunun bir sanatçı olduğunu söylemiş. Kendisi de Fransız satranç milli takımının oyuncusuymuş zamanında, şaşırdım bunu okuyunca. Helal. Aralara serpiştirilmiş hikâyeler ve ilginç bilgiler de yer alıyor, ELO sistemi, büyük ustalar, küçük ustalar, bir sürü şey. Alman tarihinde satrancın yayılması ve önem kazanmasıyla ilgili genişçe bir bölüm var, o da ilgi çekici. Başka, korsanlar tarafından yaşamı için oynamaya zorlanan bir adamın hayatını kurtarması da hoş bir hikâye. Taşların isimlerinin ve şekillerinin değişimi, oyunun farklı coğrafyalarda başka kurallarla oynanması ve isminin toptan değişmesi yine ilginç.
Onca gırgırın, geyiğin yanında oyunla ilgili teknik bilgiler de can sıkmadan sokuşturulmuş araya. Temelden başlıyorlar, metnin alt başlığı zaten yeterince açıklayıcı. Taşlar, taşların değerleri, rok, pat, mat, açmaz, şu, bu, her şey var. "Geçerken alma" olayına gelince güldüm biraz, metinde de söylendiği gibi yılların satranç oyuncuları bu kuralı bilmeyebiliyormuş ki ben bunu geçen sene öğrendim açıkçası. Şöyle, diyelim ki piyonunuz tahtanın rakip tarafındaki yarısına kadar ilerledi. Rakibiniz de höyt diye bir yandaki sütundan iki kare açıverdi piyonu. Ne oldu, onun piyonuyla sizinki yan yana geldi. Evet, bu noktada rakibin piyonunu sanki bir kare gerideymiş gibi yiyebiliyoruz. "En passant" deniyormuş buna, ben bu mevzuyu bilmediğim için internetten oynarken rakibin hile yaptığını düşünüp içimden küfrederdim. Bir arkadaşım beni sığırlıkla itham edip kuralı söyledi, aynı şeyi ben yapmaya başladım, şimdi bana küfrediyorlar. Öğrenin arkadaş ya, kural var kural. Neyse, boğmaca matı, çoban matı, İskoç açılışı, Hint bilmem nesi derken iyice bir öğreniyorsunuz meseleyi. Tabii tamamen ezberden değil, yaratıcılıkla gitmeliyiz ki hem kalıplardan uzak duralım, hem de Bobby Fischer'ın şikayetçi olduğu camışlardan olmayalım. Sırf ezber değil bu oyun. Gerekirse çok aptalca gözüken, değişik bir hamle yapmalıyız ve ortaya çıkan karmaşadan keyif almalıyız. Kazanmak şart değil, kazanmak için oynamıyoruz. Kafamıza dayanmış bir silah yoksa.
Canım Morgenstern'den alıntı da yapmışlar, çok hoş.

"Şah, mağrur ve ağır başlı.
Önemli, ama her zaman kudretli değil."

Tabii, şah en hassas ve önemli taşımız. Onu korumalı, kollamalıyız. Oyunun başında zart diye ileri atmamalıyız, yoksa çatallanır, açmaza alınır, başına bir iş gelir. Gelmemeli, mümkünse rokla korumaya almalıyız. Tabii sadece şah yok, her taş için taktikler, planlar verilmiş. Örneğin filleri veriştik, atlar kaldı. Atlarla ilgili pek çok pozisyon, pek çok taktik verilmiş. Benim işime yaradı. Ben at severim, filden daha çok severim. Fil biraz "sniper" işi, kendini unutturup uzaklardan vurabilir, iyi ama benim için, eh, hoş değil. Zaten Diablo oynarken de barbarı alırdım hep, yakın dövüşü seviyorum ben. Atlar da yakından çat çat adamın canına okur valla. Tabii kolaylıkla açmaza alınırlar, dikkat etmek lazım. Kalelerle, piyon finalleriyle ilgili ayrı ayrı bölümler de var, hepsi iyi.
Metin iyi, çoluğunuz çocuğunuz varsa ve satranç oynasınlar istiyorsanız ellerine tutuşturun bu kitabı. Kendiniz de şöyle bir bakın. Lichess'te iki maç atarız. "ohayavv" adıyla oynuyorum, teklif atarsanız yaparız bir maç. Haydi bakalım.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Köpekbalığı Metinleri
Biçimsel oyunlara boğulmak için birebir. Yapraklar Evi kadar uçuk değil ama yine de uçuk. Kağıt İnsanlar kadar karakter odaklı değil ama karakterler gizemi sürdürebilecek kadar aklı başında, yazarın dokunuşlarına gerek kalmayacak kadar otonom, bu açıdan çok başarılı bir kurulum gerçekleşmiş, hikâye de tipik bir postmodern belirsizlik taşıdığından bir sonraki adımı tahmin etmeye cüret edebiliyor okur, yazarın kesin çizgilerle kurmadığı bir anlatının parçalarından biri olabiliyor. Kapakta Rorschach testindeki desenlerden var, belki de bunu imliyordur, okur ne görmek istiyorsa onu görsün, gizemi çözdüğünü düşünsün ama çözemesin, aslında her şeyin rüya olup olmadığını düşünsün, belli bir doğrultu tutturulmasın, ne şiş yansın ne kebap, aşk arayan aşk bulsun, macera arayan köpekbalığından kaçmaca sırasında keyif alsın, herkese ve her keseye bir anlatı olsun. İyi valla. Deli bir metin kısaca, her şey yüzüyor, karakterlerin kimlikleri konusunda kuşkuya düşüyoruz, ölümün ne olduğu konusunda da kuşkuya düşüyoruz, üzerine düşünmemiz lazım. Her şey ölümün bir metaforu olabilir, olmayabilir, iç içe geçmiş anlatılardan çıkarabileceğimiz çok şey var. Sakatlık Eric Sanderson'ın, anlatıcının ta kendisinden başlıyor. Kendine geldiği odayı bilmiyor, sadece nefes almaya odaklanıyor ve duyularına yavaş yavaş kavuştuktan sonra aynanın karşısına geçiyor ve yirmilerinin sonunda, yorgun, solgun bir adam görüyor. Dudakları istemsizce hareket ediyor, kendi adının harflerini oluşturuyor. Hiçbir şey hatırlamıyor, kim olduğuna dair hiçbir şey bilmiyor. Bir profesyonelden yardım almaya karar veriyor, psikoloğa gidiyor ve bir yabancıdan kişiliğinin parçalarını bir araya getirmesini umuyor. "Füg" diyor psikolog, travmaya bağlı ani çözülme. Fiziksel olarak bir problem yok ama ölümün yol açtığı bir kayıp var, psikolog Eric'e kız arkadaşının hayatını kaybettiğini, o zamandan sonra yavaştan kafayı sıyırdığını söylüyor. Clio Aames, hukuk fakültesinde okuyan bir kız, Eric'le birbirlerini gerçekten çok seviyorlar, anlatı açıldıkça ortaya çıkacak bu. Hatta sevgilerinin derecesini de anlayacağız, sevgide bir son noktanın olmadığını göreceğiz. Neyse, psikolog Eric'e bir anma gecesi düzenlediğini, cenazede yer aldığını söylüyor. Üç yıl önce olmuş bunlar, psikolog her şeyden haberdar, Eric'le ilk kez görüşmediklerini anlıyoruz. Eric kendine gelir gelmez yakınlarında kendisine bırakılmış bir zarf buluyor. Mektup, telefon ve kroki. Mektup, Eric'e ne yapacağını söylüyor. Araba anahtarı tamam, Doktor -psikolog- Randle tamam. Mektup İlk Eric Sanderson'dan. İlk füg değil bu yaşanan, öncesinde Eric yine kendisini sıfırlanmış bir halde bulmuş. İlkinin direktiflerine uymak zorunda, kendisi on birinci Eric. On bir. Hatırlamadığı tek bir olay, Clio'yla çıktıkları Yunanistan tatili varken bu karanlık nokta bütün yaşama yayılıyor ve Eric'i amnezi tedavisi görürken yakalıyor, böylece her şeyi baştan anımsamak zorunda kalıyor Eric. Psikologdan bir uyarı da alıyor, daha önceki gibi kendi kendine, sonraki kendi için yazdığı mektupları umursamayacak, hatta okumayacak. Tedavisi için bu çok önemli, kendisini dinlememesi gerek. Tam bir teslimiyet isteniyor kendisinden, oysa "kendisi" diye bir şey olmadığı için umursamaya meyilli değil pek.
Metin pek çok bölümden oluşuyor ve bazı bölümler tamamen grafik/görsel(?) parçalardan oluşurken bazıları bu şekilde başlıyor. Örneğin ikinci bölümün başında sayfaya rastgele dağıtılmış harfler var, bazıları anlamlı bütünler oluşturuyor. Rüya imi. Güzel fikir. Eric uyanıyor ve kendi evinde olmadığını fark ediyor, Eric'in evinde. Henüz Eric'in kişiliğine kavuşmuş değil, belki de kavuşamayacak. Başkasının yaşamını sürdürmeye çalışıyormuş gibi, depersonalizasyonun dibine vurmuş durumda. Tek bir Eric olduğunu düşünüyor, geride bıraktığı bisküvilere baktığında bir başkası tarafından yenmediklerini düşünüyor. Çabalıyor kısacası. İkinci mektubu bulduğunda aklı iyice karışıyor, İlk Eric Doktor Randle'a güvenmemesi ve inanmaması gerektiğini söylüyor, geri gelmeyeceğini ve her şeyin ebediyen uçup gittiğini söylüyor. Direktiflerine devam ediyor, ikinci bir zarf var, üzerinde Ryan Mitchell yazıyor ve İlk Eric bu zarftaki bilgilerin hayat kurtarıcı olabileceğini söylüyor. Bizim Eric yazılanlara inanıp inanmayacağını bilemiyor, kimliği üzerine düşünmeye devam ediyor ve felsefeye kayıyor mevzu, Zenon paradokslarından Herakleitos'a zaman, mekan ve kişilik meseleleri inceleniyor. Örneğin kendi bedenini düşünüyor Eric, yedi yılda bir vücudun bütün hücreleri yenileniyorsa kişilik aynı kalabilir mi, aynı mıdır? Her şey buharlaşıyor ve katılaşıyor, Eric kendinden nasıl emin olabilir? Kedisi Ian dışında bildiği ve güvendiği pek bir şey yok, psikoloğa mektupları okuduğundan bahsetmiyor ve seansları sürdürüyor. Bir yandan Clio'yu ve Eric'i düşünüyor, Eric'in varlığını düşünüyor, sonra ampul kolisi geliyor, halının üzerinde gözlerini açtıktan yaklaşık on altı hafta sonra. Bir ara bölüm, köpekbalığıyla ilk karşılaşma. Sözcük uğultuları, dünyanın sözcüklerden ibaret bir görünümü, masa yerine masa formunda "MASA" yazısını görmek, Eric yavaş yavaş bu noktaya doğru geliyor ve köpekbalığının düşünsel temelleriyle karşılaşıyor. "Suyun altındaki gölge, insan ağındaki dördüncü dereceden kokuyu alır. Giderek yüzeye yükselen, kavisli bir imleyen; hızlı ve kararlı kara bir yüzgeç ideası, nesilden nesle aktarılabilir kültürel bilgi fışkırmasıyla birlikte aramızdaki mesafeyi bir hamlede aşar." (s. 47) Bildiğimiz köpekbalığı ama metafizik bir boyutun varlığı, zihinsel bir parçalanmaya yol açabilecek kadar tehlikeli. Koliden sadece köpekbalığının bilgisi değil, bir sürü defter ve video kaydı da çıkıyor. Ampul Fragmanı adlı bölümlerde Clio ve Eric var, tatildeler, kendilerine özgüler ve çok tatlı bir ilişkileri var. Her ilişkinin kendine has gariplikleri onların ilişkisinde de var. Bu bölümlere pek bulaşmayacağım, Eric'in nasıl bir sarsıntı geçirdiğini anladığımızı söyleyip geçeyim.
İşler iyice garipleşiyor, evden gelen sesler artıyor ve televizyon ekranında birtakım biçimler, sözcükler beliriyor. Koca bir O harfi, harfin etrafına dizilmiş bir sürü "göz" sözcüğü. Dikizleniyor Eric, köpekbalığı çok yakınında. Koliden çıkan mektupları okumaya başlayıp hayvan hakkında bilgi sahibi olmaya çalışıyor. Bir Ludovician, tamamen kavramsal bir balık cinsi. İnsan etkileşiminin akıntılarında ve sebep-sonuç ilişkilerinde dolanan bir varlık. Benlik algısıyla besleniyor, anılardan besleniyor, koliden çıkan diktafon ve besleme kablolarının yaratacağı kavramsal döngünün Ludovician'ı kendisinden uzak tutacağını söylüyor İlk Eric, balıktan kurtulmak için birtakım efsanelerin varlığından bahsediyor ama orijinal bir yol bulmak zorunda Bizim Eric. İş doksan sayfada çok ilginç bir yere geldi, kim olduğunu hatırlamayan bir adamdan anılarla beslenen bir köpekbalığına bu kadar sayfada geldik, metin 520 sayfa. Her şeyi anlatamayacağım, elektromanyetizmle metafiziği bağlayan bölümlerden entrikalı ilişkilere kadar pek çok şey var ama çok özet geçip bırakayım. Ampul metninin bir şifreyle yazıldığını söylüyor İlk Eric, metnin okunabilmesi için şifrenin ne olduğunu anlatıyor, grafikler verilmiş ki okur olarak gözümüzde canlandırmakla uğraşmayalım, direkt görüp köfteyi çakalım. İlk Eric -İE- devam ediyor, Ludovician'ı tebelleş edenin İE olduğunu öğreniyoruz, Clio'yu geri getirebilmek için Doktor Trey Fidorous adında bir adamı aramaya başlıyor. Adamın Clio'yu nasıl geri getireceğini bilmediğini söylüyor İE, burası biraz muallakta kalmış gibi gözükse de mesele sonradan anlaşılıyor. Neyse, adamın peşinde Hull'a, Manchester'a, Blackpool'a gidiyor, kütüphaneden altgeçitlere pek çok noktada dolanıyor ve Na-Mekân Keşif Heyeti'nden yardım istiyor. Aslında orada olmayan bir noktada Ludovician'ı bulup serbest bırakıyor. Mektupta bu bölümleri anlatırken anılarından parçalar geliyor aklına, balıktan bahsetmek bile bilincinin her köşesini aydınlatıyor, belki de sonsuza kadar yitirmeden önce son bir uyanış. Na-mekân hoş bir kavram, insanın biçimlediği alanların dışında kalan ve ya hiç umursanmayan ya da farkına bile varmadığımız karanlık bölgelerden oluşuyor. Bilinçle fiziksel dünya arasında bir bağlantı noktası oluşturuyor Hall, bunun üzerinden yok edici bir balıkla her şeyi temizlemeye çalışıyor ama fark etmek isteyen, umursayan insanlar balığa karşı koymak için uğraşıyor sonunda. Bizim Eric'in farklı bir gerçeklik boyutunda yaşadığını -yaşıyorsa- düşünmemiz için sebeplerimiz var, karşısına çıkan kadın Clio'yu oldukça andırsa da Clio değil, dünya bildiği dünyaya benzese de tam bir aynılık yok, zaten bilinen dünyada kavramlardan ve sözcüklerden oluşan bir köpekbalığının saldırısına uğramayız. Umarım.
Bir gazete kupürüyle bitiyor metin, Eric Sanderson'ın cesedinin bulunduğuna dair. Şaşırtmaca veya gerçek, artık emin değildim sona ulaştığım zaman. Kısacası, evet, oyun budur, kurmaca budur, ders gibi bir metindir bu. Sıkı okurlar ve bir şeyler yazanlar kaçırmamalı.
Yanıtla
1
2
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kahraman Köpekler
Bellatin Perulu, Meksika'da doğuyor, dört yaşındayken ailesiyle birlikte Peru'ya dönüp teoloji okuyor, sonrasında Küba'da senaryo yazarlığı okuyor. Metinleri deneysel edebiyatın müstesna eserleri olarak görülüyor. Böyle. Ne yapmaya çalıştığına odaklanıyorum bundan sonra. Öncelikle köpeklerin varlığını unutmamalıyız, otuz adet Belçika Malinois çoban köpeği var metinde, saldırgan hayvanlar bunlar. Novellayı oluşturan parçaların kısalığında ve anlatımın alengirsizliğinde bu köpeklerin doğurduğu korkunun izlerini aramaya niyetleniyorum ve buluyorum, zira ben köpeklerden nispeten korkan bir okurum, çocukken mahallede az kovalanmadım, bu yüzden metni de kovalanıyormuş gibi okudum. Tuttu; parçalar bütünleşti, Latin Amerika'nın geleceğini -metnin en başında böyle söyleniyor- karakterler ve köpekler üzerinden kurabildim. Simgelerin izine düşersek yorumlar üretiriz, despotizmle halk arasındaki denge unsurunu sağlayan aracı için üzülürüz veya bambaşka şeyler çıkarırız, okura kalıyor artık. Şöyle ki havalimanının yakınlarında bir adam yaşıyor, hareketsiz. Hareket etmesinin engellendiği söyleniyor, nasıl engellendiği söylenmiyor. Adam ülkenin en iyi Belçika Malinois çoban köpeği eğitmenlerinden biri olarak kabul ediliyor. Hareketsiz olduğu halde nasıl böyle kabul ediliyor, farklı etkenleri devreyi sokup köpekleri maniple ederek. Bu köpekler korkunç. Boğaza atılmaya ayarlılar ve bir ısırışta popo mopo bırakmıyorlar. Evde anne ve kız kardeş de yaşıyor, başka bir katta durmadan naylon poşetleri düzenliyorlar. Neden düzenlediklerini bilmiyorlar ama yapıyorlar bu işi, belki adamla ve köpeklerle daha az muhatap olmak için. Adamın konuşması neredeyse anlaşılmaz, hareketsiz olmakla geri zekalı olmanın farklı şeyler olduğunu söyleyip duruyor. Evin ön cephesindeki köpekler kafeslerinde olsalar bile son derece korkutucular, kimseyi yaklaştırmıyorlar. Bir de hemşire-eğitmen var, bu genç adamın yaptığı işi kimse tam olarak bilmiyor. Hemşirelik ve eğitmenlik yapıyor işte. Adamın yatağını bazı geceler paylaştığını öğreniyoruz, hareketsiz adamın bacağındaki ağrı dayanılmaz olduğu gecelerde. Odanın duvarları yeşile boyalı, bir de avcı kuşla birkaç papağan var odada, genelde kafeslerinde duruyor onlar da. Avcı kuş için fare satın alınıyor ve kurban ediliyor, kuş da göklerin yırtıcısı olarak yerin yırtıcılarından uzak durmaya çalışıyor, köpeklerin korkunç olduğunu söylemiş miydim? Köpekler çok korkunç. Kahramanlıkları nereden geliyor, bilmiyoruz.
Hareketsiz adamın bir albümü var, köpeklerinin en iyi türlerinin olduğu albüme bakıp eğitimi sürdürüyor. Aptal olanın köpek değil, sahip olduğunu ekliyor ve kahkahalara boğuluyor. Neler oluyor? Bu duygu metin boyunca varlığını sürdürüyor, bu evin içinde olanlardan -pek bir şey de olmuyor gerçi- başka bir şey bilemeyeceğiz. Ziyaretçiler geliyor bazen, sadece aynı tür köpeklerin yetiştiricileri. Hareketsiz adamın bir gözdesi var; Annubis. Başka her köpeği gözden çıkarabilir ama Annubis zirve noktası, genetik ilerlemede son nokta. Hemşire-eğitmen, gelen ziyaretçilere sıradan bir köpeğin hareketsiz adamı çoktan yemiş olacağını söyler, dolayısıyla köpeklerin özel olduğunu, adamın daha da özel olduğunu anlarız. Hemşire-eğitmen, adamın hareketsizliğiyle köpekleri nasıl eğittiğini merak eder, eğitim için kullanıldığının farkında değildir. Kendisinden önce birkaç hemşire-eğitmen çalışmıştır ama onların varlığından haberdar olup olmadığını bilmeyiz yine, duvardaki Latin Amerika haritasına bakıp kıtanın geleceği hakkında düşünüp düşünmediğini de bilmeyiz, ziyaretçiler düşünür ama. Hareketsiz adamın düşündüğü tek şey bu değildir, bir uzay gemisine kaç tane köpeğin resminin sığabileceğini de düşünür, bunu araştırmak arzusundadır. Neler oluyor? Hareketsiz adam, hemşire-eğitmenden Annubis'le delicesine oynamasını ister. Oyundan sonra hemşire-eğitmen odadan dışarı çıkar, tekrar çağrılır, içeri girdiği zaman Annubis hızla üzerine atılır ama hareketsiz adamın tek bir direktifiyle sakinleşir. Gecikme durumunda boğazının parçalanacağını bilir eğitmen, yine de böylesi bir eğitime şahit olduğu için memnunmuş gibi gözükür. Yaşamı bir başkasının elindedir, kurtulduğu için adama minnet duyar ama tehlikeyi yaratan adamın kendisidir zaten. Biraz düşünmek lazım bunu.
Adam Bilgi Merkezi'ni arayıp uzay gemisi ve resimler konulu sorularına başlar, karşı taraf iletişime son verene kadar. Bilgi Merkezi'nden aranmayı bekleyerek uyur adam, beklediği telefon bir türlü gelmez, bu sırada anne ve kız kardeş naylon poşetleri ayırıp dizmekte, sonra tekrar ayırıp dizmektedir. Hareketsiz adam kişisel hayat hikâyesini uydurmuştur, inşa etmiştir, her şey kendi düzeninde ilerlemektedir. Bu bölümden sonra aile hakkında daha çok bilgi sahibi oluruz, yirmi yıl birbirlerinden ayrı tutulduklarını ve farklı tesislerde barındıklarını öğreniriz. Kahraman köpeklerle ilgili bir hikâye yazmak isteyen çocukla tanışan hareketsiz adam -o zamanlar adamlığı ve hareketsizliği tartışmalı- sonrasında o çocuğun yerinde olmak ister, meseleyi açıklayıcı pek bir olay olmaz sonrasında. Aslında "olan" pek bir şey yoktur, bir durumun tasvirleriyle karşılaşıp dururuz. Ailenin geçinmesi için gerekli olan paranın nereden geldiği de meçhuldür, ara sıra köpeklerin satıldığını öğreniriz, belki buradan.
Her sayfada bir bölüm olmak üzere bayağı bir bölümden oluşmaktadır bu metin. Anlık bir korkunun sayfalara yayılmasının metaforu gibidir, eğitmenin bu deliler arasında her şeyle uyum sağlaması sanırım köpeklerden daha korkunçtur, her koşulda hayatta kalmaya çabalayan insanların mücadelelerine saygı duyulabilir ama dönüştükleri şeyler, eh, insanlıktan çok uzağa düşebilir. Hareketsiz adam, adamın annesi ve kız kardeşi de düşünülünce metindeki en normal canlıların köpekler olduğu düşünülebilir, onlar doğalarına göre hareket etmektedir. Kuşlar da. Kuşlar pekiyi.
Böyle. Kısa, ilginç.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Güzellik Salonu
Akvaryumla dünyayı, balıkla insanı daha en baştan bir arada görmeye teşneyiz. Salgın hastalıklar yayılmadan önce anlatıcının balık besleme merakının başladığını görüyoruz, çeşit çeşit balık besliyor, akvaryumların dükkanını güzelleştirdiğini düşünüyor. Balıkları izlemek keyif verici, derinlerde öylece duruyorlar veya oradan oraya gidiyorlar, sınırlı bir dünyanın içinde olabildiğince özgürler. Deneme-yanılma yöntemine başvuruyor anlatıcı, oksijen motoruna ihtiyaç duyanlar, duymayanlar, başka türlerle bir arada barınıp barınamayanlar, her türlü balıkla hemhal oluyor ve bu sevimli mahlukların huylarını öğrenmeye çalışıyor. Uğraşlarını ince ince anlatıyor, hayvanların hareketlerinden akvaryumları donatma biçimine kadar. Güzellik salonunun Ölüm Evi'ne dönüşmesiyle birlikte balıkların da yavaş yavaş ölmeye başlamalarını garipsemiyor, hatta kendisi de hasta olduğunu anladıktan sonra hamama giderek bir nevi balıklaşıyor, sonunun yavaş yavaş geldiğini seziyor. Ölüm Evi'ndeki hastalardan birine dönüşmeden önce kısıtlı bir zamanı var, ölenlerin kıyafetlerini giyerek erkekleri kovalıyor, gay bir crossdresser. Gerçi cinsel tanım tam bu olmayabilir, erkeklerle ilişkiye girmekten hoşlandığını biliyoruz bir tek. Neyse, ölmeye yatanların eşyalarını, paralarını ve diğer kişisel eşyalarını isim bantları yapıştırdığı dolaplarda saklıyor ve sonrasında eğer hatıra olarak isteyen birileri çıkmazsa kendisi kullanıyor. Hastanede hor görülen insanlara başlarda merhametle yaklaşmıyordu ama bir süre sonra kurbanları salona kabul ediyor, her birine rahat bir ölüm döşeği sağlıyor. Balıklarla olan ilişkisi de değişiyor; daha hayat dolu balıklar arıyor, sıkılgan kişiliğini durgunlaştıracak türlerden, böylece ölümün sabitliğini ortadan kaldırmak istiyor ve denemelerine başlıyor. Salonun ölülerle dolması ve balık çeşitlerinin artması hemen hemen aynı döneme denk geliyor. Sualtı bitkilerinin arasında gizlenen balıkları izlemek hoşuna gidiyor, belki de öleceklerini anlayan balıkların sakin, gizli bir köşe aradığını bilmeden. Balıklara kapasitelerinin üzerinde bir şey yüklemiyorum bence, böyle davranırlar mı bilmiyorum ama davransınlar istiyorum, o zaman davranıyorlar. Çok unutkan olduklarını biliyorum ama ölümü kim unutmuş? Bu sefer fazla bir şey yükledim gerçekten, ölüm konseptiyle zerre ilgileri yok, sadece çok kötü bir şey olacağını sezip kendilerini çevreden yalıtıyorlar bence. Bizim anlatıcı da benzerini yapıyor sonlara doğru, hastalığı ağırlaşınca salona daha fazla insan almayacağına dair karar alıyor, kendini sualtı bitkilerinin arasına çekiyor, hatta bir yerde salonu suyla doldurmayı bile düşünüyor. İnsan akvaryumu. Ölüm için hazırlık.
Bellatin yine parçalara ayırmış novellasını, her bir bölümde yaşamının ayrı bir bölümünü görüyoruz. Gittiği hamamı Japon bir ailenin işlettiğinden bahsediyor, Japonlar içeride yaşananlara karışmıyorlar, özgür bir ortamda takılıyor adamlar. Yine sonlara doğru yara ve kabuklarla dolan beden hamama gitmeye engel teşkil ediyor, normal şartlarda hamamdan yorgun argın çıkan anlatıcının dükkandan çıkmaya hali kalmıyor. Geceleri erkek aramaya da çıkmıyor, parlak kıyafetlerini giymiyor, kendi ölümüne yavaş yavaş alışıyor, bir de hastalardan çıkan kokuya. Her şeyin öncesinde salon sekizde kapıları kapatıyormuş, pek tekin olmayan bir muhitte kadın kıyafetleriyle dolaşmak zor olduğu için anlatıcı ve arkadaşları çantalarını yanlarında taşıyıp uygun bir yerde travesti kıyafetlerini giyerek müşteri bekliyorlarmış, sabaha karşı uyuyorlarmış ve çok para kazanamasalar da eğleniyorlarmış. Güzel bir yaşam. Anlatıcı salonu güzelleştirmek için yapılabilecek şeyleri bu sırada düşünmeye başlamış. "Aradığım şey müşterilerin kendileriyle ilgilenilirken berrak suyun altındaymış gibi hissedeceği ve yüzeye çıktıklarında gençleşmiş ve güzelleşmiş olacakları bir ortamdı." (s. 23) Ölüm Evi'ndeki hastaları tanımayacak noktaya gelmek anlatıcı için çok ağır bir yük. Bazı hastalarının hikâyelerini anlattığı bölümlerde umursamazlıkla birlikte acı da görülebilir. İnsanların isimlerini, yüzlerini hatırlamayacak kadar çok ölüm gördüğü için derinlerinde bir yer taşlaşmış, sadece ölümü hatırlıyor ve biliyor. Koyu bir umutsuzluk. Genç adamlar "telef oluyor", balıklarla birlikte. Artık kimin insan kimin balık olduğunu ayırt edemeyecek bir noktaya geliyor anlatıcı, her gün kaskatı kesilmiş balıklarla insanların aynı yere gittiklerini düşünüyor mu bilmem, ulaşılamayacak kadar derinlerde bir yerde yüzdüklerini düşünüyordur belki. Birlikte eğlenmeye çıktığı arkadaşları da öldükten sonra sığındığı düşüncelerinde, anılarında huzur bulmaya çalışıyor ve geçmişini hatırlıyor yavaş yavaş. Ailesi pek kayda değer değil, on altı yaşındayken evden ayrılıyor ve hamisini buluyor, adam iyi bir pezevenk ve anlatıcıya para biriktirmesini, gençliğinin sonsuza kadar sürmeyeceğini söylüyor. Biriken para altı yıl sonra güzellik salonuna dönüşüyor, sonra ilk hastayı kabul etme zamanları hatırlanıyor, ilk hastanın hayata döndürülmesi için yapılan harcamalar, verilen uğraşlar hatırlanıyor. Bir de mahallelinin salonu bastığı zaman var, aksiyonun zirve yaptığı an. Ölüm saçan bu yerden kurtulmak için toplanan öfkeli kalabalık dükkanı yerle bir edecekken anlatıcı sıvışıyor, polise gidiyor ve ekipleri mekana getirmeyi başarıyor, sonuçta salon kurtuluyor ve insanlar oradan uzak duruyorlar ama çok beklemeleri gerekmiyor zaten, içeride yaşayacak pek kimse kalmıyor. Hastalardan başka kimse yok zaten, anlatıcı gecenin bir körü içeri girmeye çalışan sevgilileri kapı dışarı ediyor. Sadece hastalar. Sadece balıklar. Sırf ölüm.
Anneden gelen bir mektup, kanser sonucu kısa süre sonra sona erecek bir yaşamın acı haberini veriyor ama anlatıcı cevap yazmıyor, o da ölümü beklemekte. Geçmişin ihtişamıyla dolu bir ölü olarak bulunmak istiyor, parlak kıyafetlerini giyiyor sona doğru. Vedaya hazır. Akvaryumları dağıttıktan, günlük işlerini yaptıktan sonra yapacak bir işi kalmıyor. Burada bırakıyoruz onu, hikâye sona varıyor. Bir bakıyorum, olaylardan ve insanlardan ibaret parçalar, ölümü bekleyen insanların psikolojileri kırık bir camın parçaları gibi bir araya geliyor, anlatıyı oluşturuyor. Cinselliğin uyandırdığı doyumsuzluğu, renkleri ve yaşamın ta kendisiyken ölümle ilişkilenmesini görüyorum. Bir insanın ağır yürüyüşünü de görüyorum, hikâyesine kendi eliyle nokta koymasını.
Bellatin'in okuduğum ikinci metni bu, Türkçedeki ilk metni.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dehşet Miğferi
Mit, yaşamı anlamlandıran metaforik hikâye olarak ortaya çıkar, aslında bir şeyi başka bir şeye dönüştürüp ilk şeyi aydınlığa çıkarırken ikinci şeyi de ilkleştirir, dönüşüm karışımının içine boca eder, böylece meseleyi daha da karmaşık bir hale getirir ve yeni mitler bu karmaşayı açmaya çalışır. Döngü. "Geçmiş, yanlışlar batağıdır; bizler gerçeği bulmak üzere buradayız. Bizler doğrusunu biliriz." (s. 7) Hikâyelere şüpheyle yaklaşıp onları doğrulama ihtiyacından ötürü başka hikâyelere başvururuz, böylece gerçeği gördüğümüzü düşünürüz. Gerçek, hikâye tarafından sınanan başka bir hikâyedir. Anlatılanın niteliği zamanla değişir, benzetilenle benzeyenin ilişkisi değişir, gerçeklik bunalımı çağında her şey -anlatılan/yaşanan- birbirini güvenilmez, tekinsiz kılar. Pelevin Mythbusters örneğini verdikten sonra, epigrafta da yer verdiği Borges üzerinden devam ediyor. Anlatılan ve yeniden anlatılan yalnızca dört öykü var: kentlerin kuşatılması, eve dönüş, arayış ve Tanrı'nın (kendini) feda etmesi. Hepsini arayışa indirgeyebiliriz veya birini diğerinin içine yerleştirebiliriz, örneğin eve dönüş başlı başına arayışın bir parçasıdır ve döndüğümüz yerin evliği, dönen öznenin kendiliği falan, bir arayışın sonucunda biçimlendirilir. Belli bir kişiyi, zamanı veya yeri ararız, belki de aradığımız bir şey olmadan ararız. İlerlemek -her şekilde- bir ütopyaya varmaya çalışmak demek. Ne kadar ilerliyoruz, ne anlıyoruz? "Durmaksızın geçmişe savrulup savrulmadığımızı ya da acımasızca geleceğe sürüklenip sürüklenmediğimizi tartışabiliriz, ama aslında yerimizden hiç kıpırdamadık." (s. 9) Aynı şeyleri sorup duruyorsak ve her sabah aynı insana uyanıyorsak gerçekten de pek ilerlememişiz demektir, dolayısıyla chat odalarını Labirent'e dönüştürmek, Theseus'a dönüşmek çok kolay. Pelevin bunu yapıyor, bir miti modernleştiriyor veya moderni mitleştiriyor, artık nasıl okunursa. Minotaurus internette, başıboş dolanıyor ve birkaç insan neler döndüğünü anlamaya çalışıyor. Üç bin yıllık, hatta belki daha eski bir hikâye günümüzde canlanabilir mi, eğer olduğumuz yerde duruyorsak -ki bana kalsa da duruyoruz- neden olmasın.
Minos'u, Daidalos'u, Pasiphae'yi bilmeden labirentin önemi anlaşılamaz. Dil kendi metaforlarını üreterek anlamca genişlediği için isimlere de dikkat etmek gerekiyor. Labirent -Labyrinthos, iki ağızlı balta anlamına gelen "labrys"ten türediği düşünülüyor- inşa edilirken Borges'e, Eco'ya kadar, hatta ötesine uzanacak çağrışımsal bir yapı da inşa ediliyordu. Neyse, klasik hikâyeye göre Minos, tahta çıkışının alametini görmek ister, Poseidon kesilmek üzere kar beyazı bir boğayı Minos'a yollar, Minos boğaya kıyamayıp başka bir boğa keser, cesarete bak, Poseidon köfteyi tabii ki çakar ve Minos'un kraliçesi Pasiphae'yi boğaya aşık eder. Pasiphae, Daidalos'tan bir inek heykeli yapmasını ister, böylece heykelin içine girip boğayla çiftleşir. Gebe kalır, doğurur, Minotauros yarı insan yarı boğa olarak hikâyeye girer. Minos, Daidalos'a bir labirent yaptırır ve Minotauros'u labirente koyar. Bu sırada Aigeus savaş vergisi olarak yedi Atinalı delikanlıyı ve yedi kızı Girit'e gönderir, oğlu Theseus da Minotauros'la savaşmak için Girit'e gelir, Pasiphae'nin kızı Ariadne'nin kalbini çalar, labirente girerek Minotauros'u öldürür ve Ariadne'nin kendisine verdiği iplikleri kullanarak labirentten çıkış yolunu bulur. Kabaca böyle. Birkaç ilginç nokta var, Gospodinov Bomonti'deki konuşmasında Minotauros'un bir çocuk olduğundan bahsetmişti, küçük bir çocuk, öldürülmesi son derece zalimce. Hüznün Fiziği'nde labirenti ve boğa gibi çocuğu farklı biçimlerde görüyorduk, anlam Bulgaristan'ın kapalı toplumuna ve hüzünle büyüyen bir çocuğa doğru genişletiliyordu. Pelevin başka bir biçimde deniyor bunu, Dehşet Miğferi denen bir zamazingonun algılara dayalı bilgi felsefesinin somuttan soyuta geçip durması niteliğini ele alarak karmaşık ve sembolik bir labirent yaratıyor başta, sonrasında karakterlerin konuşmaları üzerinden bireysel labirentleri ortaya çıkarıyor, Theseus'u ve Minotauros'u karakterlerin arasına sokup tepkiler üzerinden mitin boyutlarını büyütüyor. Çevirmen Dilek Şendil'in yazdığı giriş metni mevzuya güzel bir başlangıç noktası sağlıyor, sonrasında bazı çeviri tercihlerine dair açıklamalar geliyor, sonra da kaosa bodoslamadan dalıyoruz.
Metinde yedi üye var, bir forumda hapsolmuş durumdalar ve birbirlerinden başka konuşacak kimseleri yok. Forumda hapsoldukları gibi gerçekliklerinde de hapsedilmiş durumdalar; her bir bir odada, iki kapılı küçücük alanlarda bulunuyorlar, bilgisayarlarından başka bir şeyleri yok ellerinde. Oraya nasıl geldiklerini bilmiyorlar, her biri benzer soruları soruyor ve tatmin edici bir cevap çıkmıyor ortaya. Organisma(-:, Romeo-y-Cohiba, Ariadne -forumu başlatan kişi-, Nutscracker, Monstradamus, IsoldA, UCUBI 666. Simgeledikleri şeyler çevirmen tarafından birazcık aktarılmış, her birinin bir işlevi olduğunu ve hep beraber labirentin bir parçası olduklarını düşünebiliriz. Tanışma evresinde neler döndüğünü bulmaya çalışıyorlar tabii, Ariadne içinde kaybolacağı ve onu bulmaya çalışanların da kaybolacağı bir labirent yapmaya dair sözü kimin söylediğini aramaya başlar başlamaz insanları belirsiz bir zamanda, belirsiz yerlerde bir araya getirmiş oluyor. İsimler, meslekler, cinsiyetler, kişisel her tür bilgi xxx'leniyor, kimlikler son derece gizli. Nerede olduklarını anlamaya çalışırlarken biri aynı otelde olabileceklerini söylüyor, duvarlara vurmalarını öneriyor. Birbirlerini duyamıyorlar, otel odası atmosferinde geçici bir misafirlikleri olabileceğini kimse düşünmüyor. O noktaya gelmeleriyle ilgili hikâyelerini, rüyalarını anlatmaya başlıyorlar ve her biri kendi sembolik çıkmazını ortaya koyuyor. Ariadne'nin cüceli ve Asterisk'li -tapınılması herkesin hayrına olacak bir tanrı- rüyasının her şeyi başlattığı anlaşılıyor falan, yaşananların tanrıyla ve yaşamlarıyla ilgisini çözmeye çalışıyorlar. Kapılardan biri odaya açılırken diğerinin özel bir anlam taşıyan bir mekana açıldığını görüyoruz; katedrale, sokağa, neresiyse oraya. Bu sırada mangalardan internete kadar pek çok konuda geyik çevriliyor, mesele iyice derinleşiyor. İnternetle ilişkilerinin Antik Yunan'la ilişkileri kadar uzak, mesafeli olduğunu düşünüyorlar, internet bir ağ olduğuna göre ağı ören bir örümceğin de olması gerektiğini düşünüyorlar, kendilerini gözleyeni merak ediyorlar, bu yüzden moderatöre sesleniyorlar sık sık. Miğfer metnin ortalarına doğru beliriyor; geçmişi ve geleceği taşıyan, kendi parçasının içinde bir bütün olarak bekleyen ve bütünlüğünü parçalarının birleşimiyle aşan bir nesne, umudun ve hüznün kaynağı, bütün zamanların ve insana dair soyut düşünceyle dünyaya dair somut düşüncenin birleştiği, birbirine dönüştüğü mekansal bir obje. İçerisini ve dışarısını bir arada tutuyor, her şey ondan doğuyor ve onda bitiyor. Tao benzeri bir nane. Hemholtz'un özgür irade ve kaderle ilgili fikirleri de yer buluyor bu mevzuyla birlikte, zorlayıcı yönlendirme ve özgürlük konusunda birtakım atıp tutmalarda bulunuluyor. Bu miğfer olayı metnin merkezini oluşturuyor, karakterler miğferi ve miğferin temsil ettikleri üzerinden fikir yürütüyor, kendilerine özgü mekanlara açılan kapıların ardında gördüklerinden, öğrendiklerinden şifreler çözüyorlar, beyin fırtınasıyla mekandan kurtulmaya çalışıyorlar. Mekanın, labirentin doğası üzerine düşündükleri zaman aslında yaşamın labirentten ibaret olduğunu anlıyorlar, bir dünya iş.
Theseus ve Minotauros çıkıyor ortaya, sonlara doğru. Baş aktörleri buluyorlar, Miğfer'in içinde olduklarını anlıyorlar. Aslında bütün zamanların içindeler, bir açıdan zamandan soyutlanmış durumdalar ve mekanın simgeler aracılığıyla yaratıldığı bir var oluş halindeler. Hepsi aynı cümleleri kuruyor bir süre sonra, kişilikleri de ayrılmaz bir bütün olmaya doğru ilerlerken sanki tekilliğin içinde sıkışmış bir hale geçiyorlar. Kurtuluyorlar nihayetinde ama neyden, var oluşlarının doğasını anladıkları için kurtulacak bir şey olmadığını düşünüyorlar bana göre, sonlarda.
Güzel, mitoloji serisi çok iyi.
Yanıtla
0
2
Destekliyorum 
Bildir