Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Altın Kollu Adam
1950'de ilk National Book Award'u kazanan bu metni Algan Sezgintüredi'nin çevirisinden okuyoruz, aşırı yerelleşme tehlikesi yer yer ortaya çıksa da bence iyi bir çeviri olmuş, kenar mahallelerin argosu olabildiğince başarılı bir şekilde Türkçeleştirilmiş, hoş. Joyce'tan etkilenildiği söylenmiş, muhit tasvirleri ve kafiyeli sözcüklerin sayılıp dökülmesi mevzuları, evet, Sezgintüredi Joyce'u andıran oyunculluğu da başarıyla aktarmış, bu daha da hoş. Çevirisi nispeten zor bir metin gibi geliyor bana, ince ince çalışılmış bu metin üzerinde.
Algren'ın Simone De Beauvoir'ya abayı yaktığı ve evlenme teklifinin reddedildiği biliniyor. Başkasıyla evlendiği, iki yıl sonra boşandığı, alkolizmin pençesinde kıvrandığı, uyuşturucuya bulaştığı ve üniversitede yaratıcı yazarlık dersi verdiği de biliniyor. Sağdan soldan derlediğim bilgileri toparlayayım, 1980'lerin hiper gerçekçiliğiyle 1900'lerin naturalizmini kardığı, metni bu temel üzerine oturttuğu söyleniyor ki bazı bölümlerde Ellis tadı alınabiliyor, Zola'nın Meyhane'sinde geçen mekanın benzerlerini de Chicago'nun bıçkın delikanlılarının takıldığı barlarda bulabiliyoruz. II. Dünya Savaşı'nın hemen ertesinde, azılı gangsterlerin tükenmeye yüz tuttuğu zamanlarda geçen bu hikâyeyi Soğuk Savaş'ın başlangıç yıllarında doğan Amerikan Rüyası'nın teğet geçtiği veya geçeceği insanları temizleme girişimi olarak okumak mümkün; Frankie'nin ve diğer karakterlerin makineleşmedikleri -ironik bir şey, Frankie'nin lakabı Makine ama başka bir mevzudan alıyor bunu- için birer birer savrulduklarını görüyoruz. Bu insanlar "düzgün" bir işte çalışmıyorlar, çalışmak da istemiyorlar, yok olup gideceklerini ve ömürlerini fabrikalarda çürüteceklerini düşünüp korkuyorlar hatta, birkaç yerde karşımıza çıkıyor bu düşünceler. Düzenli bir işte çalışan tek adamın başına gelenleri görünce serserilerin dünyasında düzgün diye bir şeyin olmadığını, katı olan her şeyin yavaş yavaş buharlaştığını anlayabiliriz; gündelik yaşamlar gündelik problemleri getiriyor ve problemlerin çözümüne dair büyük adımlar atıl(a)madığı için uzun vadede karakterlerin tamamı facialarla yüzleşmek zorunda. Rüya'yı başlatanlar temiz bir toplum istiyorlar; insanlar çalışsınlar, üretsinler, ürettiklerini satın almak için daha çok çalışarak tüketime daha çok kaynak ayırsınlar derken kusursuz bir robota dönüşsünler, bu döngünün sağlanması için güvenli bir toplumun inşa edilmesi gerekiyor, Frankie gibilerin ortadan kaldırılması, suç oranlarının düşürülmesi gerekiyor haliyle, politikacıların seçim vaatlerinden en büyüğü bu belki de, eve vurulmadan dönmek isteyen insanlar için steril bir ortam. Dolayısıyla serserilerle ve gangsterlerle işbirliği yapan polislerin düzeni sağlamak için, açıkçası daha iyi bir gelir kaynağı da buldukları için politikacılara yanaşıp kolladıkları adamları içeri atmaları yine bir dönemin sonunu gösteriyor, Saul Goodman benzeri bir kanun adamının içeridekileri dışarı çıkardıkça polisler daha karmaşık taktikler geliştirerek, daha önce hiç davranmadıkları gibi davranarak suçluları elektrikli koltuğa oturtmaya çalışıyorlar, o zaman için büyük ve öngörülemez -zaten pratik zekaları dışında karakterler pek zeki değiller- bir değişim gerçekleşiyor. Yeni kurallara uyum sağlayabilenler hayatta kalırken bazıları da parmaklıkların ardına veya elektrikli masaj koltuğun gidiyor. Gidenlerin ve kalanların hikâyesini anlatıyor Algren, son derece lirik bir suç dünyası oluşturarak. Karakterlerin iç dünyaları olsun, suç dünyasının dinamikleri olsun, tahribatı olabilecek en yakın noktadan izletiyor bize, süper iş. Metnin film uyarlamasında Frank Sinatra'nın oynadığını ekleyeyim, filmi daha izlemedim ama cumaları çalışmıyorum, bugün izleyeyim.
Aleksandr Kuprin'in bir sözüyle başlıyoruz: "Anlıyor musunuz beyler? İşin dehşet saçan yanı, artık hiçbir şeyin dehşet saçmaması!" (s. 1) Metinde sadece KUPRIN diye belirtilmiş, adam Aleksandr Kuprin, Türkçeye Helikopter'den çıkan bir metni çevrilmiş, o kadar. El atılması gerekiyor bu meseleye de, şöyle biraz araştırınca sıkı bir yazar olduğu anlaşılıyor. Neyse, geri dönüşlerin pek sık gerçekleştiği lineer bir anlatıyla karşı karşıyayız. Başkomiserin asla içmediği halde "Pastırma Yazı'yla Aralık'ın tutan ilk karı arasına düşen o puslu mevsimin akşamüzerlerinde bazen kendini yarı sarhoş hissetmesi" meselesi, önüne yığılan onca ipsiz sapsız adamın saçma sapan konuşmaları, savunmaları ve anlamsız gülüşleriyle beliriyor. Şantaj, eşkıyalık, at hırsızlığı, zina, çocuk tacizi, her türden suçla karşı karşıya kalan "Çeteleci" nam adam, serseri tayfasını bir bir sorgulayarak içeri alıyor veya kefaletle bırakıyor, herkesin "Kuzen" dediği Çavuş Kvorka'yla iyi geçinenler bırakılıyor genelde, parası serbest kalmaya çıkışanlar da diyebiliriz. "Elveren"'le bu sorgulama sırasında karşılaşıyoruz, Mor Kalp sahibi bir savaş gazisi, kart dağıtıcısı, kumar ortamlarının aranan adamı, ara sıra hırsızlığa çıkan bir adam, otuzlarına gelmek üzere ve cephede savaştığı günler çok uzaklarda kaldığı için o günleri istediği gibi biçimlendirerek kendisine bir kimlik yaratıyor, pokercilerin aranan adamı haline geliyor. Askerde de dağıtım işi yaptığını söylüyor, kartları karıp oyunu düzenlemede aranan biri olmasını o günlere borçlu. "Serçe" lakaplı Saltskin de orada, en yakın arkadaşı. Zamanında Serçe'yi sokaklardan kurtarmış Frankie, o günden beri birlikte takılıyorlar ve Serçe bağımsızlığını kazanana kadar Serçe'ye tepeden bakıyor biraz. Serçe yarı Yahudi, bu dini boyut karakterlerin ilişkilerini etkiliyor tabii, Polonyalı karakterlerle Polonyalı olmayanlar arasında da belirgin farklar var, hatta bir bölümde Yahudi ve Polak kumarbazları kıyaslıyor Algren, Polonyalıların eğlenmek için, Yahudilerin güvenli bir şekilde kazanmak için oynadıklarını anlatıyor falan, ilgi çekici. Sonra bu iki arkadaşı salıyorlar, gidecek yerleri o an için olmadığından karakterlerine temel oluşturacak özellikleri öğrendiğimiz diyaloglara dalıyorlar. Serçe suça bulaşmasa o pislik mahallede sıkıntıdan gebereceğini söylüyor, bir de aşırı çirkin olduğunu sandığı için suçun yardımıyla bu çirkinliği işe yarar bir hale getirdiğini düşünüyor. Reklam tabelalarının önünden geçip her günkü sıkıntılarına bir yenisini ekliyorlar, düşünceleri bölünüyor ve reklamların saçma imajları dışında bir şey düşünemiyorlar. Tüketim onlar için yaşamsal faaliyetlerin sürdürülmesini çağrıştırıyor, fazlasını değil. Frankie, eşi Sophie'yle bir pansiyonda kalıyor, pansiyonun sahibi zihinsel engelli oğluyla yaşayan, sürekli sıkıntı çıkaran yaşlıca bir adam. Sophie kötürüm, Frankie yüzünden. Aralarındaki hastalıklı ilişki çocukluk yıllarına dayanıyor, daha o zamanlardan birlikteler -Molly'yle birlikte ama Molly'ye birazdan geleceğim- ve sonrasında Sophie'nin takıntılı doğasıyla Frankie'nin umursamazlığı bir araya gelince ilişkileri başlıyor, Sophie Frankie'nin kendisini sevmesini istiyor ama adam uçarı. Sonra kaza gerçekleşiyor, kadın arabadan fırlayıp sakatlanıyor, Frankie'ye pek bir şey olmuyor, uzunca bir süre boyunca hissettiği suçluluk haricinde. Evleniyorlar ve böylece Frankie kadına iyice bağlanıyor. Sakatlık olayı Sophie'yi memnun ediyor bir açıdan, adama hatırlatıp duracağı bir zincir geçiyor eline. Bir alt katta Molly yaşıyor, Frankie ve Sophie'yle çocukluk arkadaşı, fahişe. Frankie'ye kesik. Adama gerçekten aşık, yirmilerinin ilk yarısında olmasına rağmen zaman içinde otuzlu yaşlarını sürdüğü düşünülecek kadar yıpranıyor ve adamı kurtarmaya çalıştıkça kendisi de batıyor, çıkarsız sevginin yol açtığı yıkım ağır oluyor. Pansiyondaki yaşamı, karakterlerin sosyal hayatlarını bol imgeli, şiirsel bir dille anlatıyor Algren, dairelerdeki su borularının çıkardığı seslerden sokakların neon lambalarıyla delinemeyen sisine kadar pek çok detay şehri karakterler için bir kapana dönüştürüyor.
Frankie'nin uyuşturucu bağımlılığı, Molly'yle kurduğu ilişki ve uyuşturucu satıcılarından birini kazara denebilecek şekilde öldürmesi sonunu yavaş yavaş hazırlıyor, metnin ilk bölümünde Serçe'yle Frankie'ye odaklanmışken ikinci bölümde hapse giren Frankie'nin kirli hayatından kurtulma çabalarını bir umutla okuyoruz ama uyuşturucu sıkıntılı bir iş gerçekten. Sonuçta Serçe ve Frankie polislerce kıskıvrak yakalanıyor ve kaçış süreci başlıyor Frankie için, Serçe'nin yapabileceği pek bir şey yok, hikâyesi yakalanmasından sonra bitiyor. Frankie'nin kaçışı Requiem For a Dream tarzı bir sonun sinyallerini veriyor, hatta filmin bu metinden bir parça olsun esinlendiğini söylemek mümkün. Sophie'nin yolu tımarhanede bitiyor, Molly mutsuz yaşamını sürdürüyor, herkes bir ölçüde ayvayı yiyor. Tutanaklarla bitiyor metin, polislerce alınan ifadeler Frankie'nin nokta koyduğu serüvenini aydınlatıyor, çekilen acıları kayıtlara geçiriyor. Bir de şey, savcının suçluları sorguladığı bir bölüm var, başlı başına sanat eseri. Adamın bunaltısını, onca suçlunun kaypaklığının yol açtığı umutsuzluğunu birebir görüyoruz, dönemin yeraltı dünyasına, çıkışı olmayan insanların neler yapabileceklerine şahit oluyoruz. Etkileyici.
Algren'ın iki metni çevrilmiş Türkçeye, biri bu. Diğerini bulursam onu da okurum, şahane yazar. Bu metin zamanında Hür Yayın'dan çıkmış, sonra Versus basmış, ne güzel. Hür Yayın olsun, Yankı olsun, Sander olsun, böyle yayınevleri zamanında müthiş işler yapmış, denk geldikçe okumak lazım.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kara Kediler Kem Gözler Modası Geçmiş Batıl İnançlar Kitabı
"Seher vakti kıçını kaşıma, amuda kalkıp bakma aşıma" tarzı tekerlemeler, sözler, nine tembihleri, yaklaşık elli tane. Sadece bunlar değil, inançların temelleri de var. Genellikle insanın anlayamadığı büyük bir felaketle sınanma sırasında ortaya çıkmış bunlar, örneğin hapşıran birine söylenen söz veya Veba Salgını sırasında taşınan kurbağa bacağı gibi nesneler kurtarıcı rolüne bürünmüş ama sonuçta nesne onlar, kurbağa bacağının vebayı kırıcı bir özelliği belki vardır ama çoğu inanışın pek bir temeli yok. İnanç işte, belki placebo etkisi de işin içine giriyordur. Jodorowsky psikobüyü nanesinin sağaltıcı olabilmesi için kendisine başvuranlardan çözüme inanmalarını istiyordu, o hesap. Sonuçta insan pagan dönemlerden, hatta öncesinden itibaren sezdiği ama bilmediği bir dünyadan sayısız tedavi çarpmaya çalışmış, bu sadece ölümle ilgili olan. Genelde korunma maksatlı inançlar belirmiş, akademik eğitimini folklor ve inançlar üzerine kuran Rhodes şöyle diyor: "Hijyenin tam olarak sağlanamadığı, temel gıda maddelerinin, temiz suyun veya modern ilaçların kolaylıkla tedarik edilemediği çağlarda yaşamış atalarımızın yüz yüze kaldıkları tehditlerin çoğu tamamen kontrolleri dışındaydı. Gemi batarken dalgalardan kendilerine koruyamıyor, vebayı durduramıyor ya da hasadı mahveden donla başa çıkamıyorlardı. Bu yüzden kendilerini kurtarmanın başka yollarını aradılar." (s. 12) Kökenleri Antikçağ'a kadar uzanan bu inançların temellendiği dünya algısını bilmek meseleyi aydınlatır, "Kader'in en kuvvetli tanrıyı bile yenebildiği bir mitolojiyle bezenmiş çağ", insanları mucizelerin varlığını inandırmıştı ve felaketlerden kurtulmak için sihre -o zamanlar için sihir- başvurabileceklerini söylüyordu. İnsanlar da iltihaplanmış lenflerin üzerine ölü güvercin koydular, kıtlıktan kurtulabilmek için güvercin yuvalarını bozmadılar, adaklar adadılar, garip garip işlere girdiler ve seslerini duyurmayı başardılar, kendilerince. Çoğu başaramadı. Çünkü ölü güvercin nedir ya.
At nalıyla başlıyoruz. Hindu metinlerinde at nalının gücünden bahsediliyormuş, sonrasında Batı'nın pagan dünyasına giren at nalı, Aziz Dunstan'la birlikte Hristiyanlık tarafından benimseniyor. Arap kültüründe nazara karşı muskalarda kullanılıyormuş, İngiliz, Kelt ve Alman kültüründeyse kapının üstüne çivileniyormuş. Uçları yere bakar şekilde asılanı var, gökyüzüne bakar şekilde asılanı var, her kültür kendi yorumunu getirmiş ama sonuçta biliyoruz, at nalı iyi bir şeydir. HOMM serilerinde kahramanların "Luck" yetenekleri vardı, koca bir at nalıyla gösteriliyordu, oyunu oynadığım yirmi küsur yıldan beri at nalını severiz, sayarız. Biraz üfürükten bir yetenektir ama yeri gelince hayat kurtarır. Neyse, bu böyle. Sonra yerde peni bulma olayı geliyor. Aslında iğneymiş bu, ABD'de "pin-penny" benzerliğinden paraya dönmüş olay. İğnenin Tanrı'yla bir ilgisi varmış, ABD paralarının üzerinde "Tanrı'ya Güveniriz" yazdığı için özellik hemen paraya aktarılmış. Yerde bulmak şans getirir, havuza atmak şans getirir, havuzdakileri toplamak şans getirmez. Yüz tanesiyle bir kahve alınabiliyor, o bile alınamıyor artık. O yüzden uğur parası olarak saklayalım, saklamayanlara lanetimizi salalım. Başka ne var, merdiven altından geçmek. Teslis'i bozmak anlamına gelirmiş. Üçgen sembolü Antik Mısır'dan beri yaşamın sembolü olmuş ve dinlerle farklı anlamlar kazanmış. İdam cezalarıyla birlikte merdivenler olumsuz bir nitelik kazanmış, asılan insanların ruhlarının bu merdivenlerin altlarından geçtiklerine inanıldığı için, biz de asılmadığımız için merdiven altlarından geçmemeliyiz, yoksa bir ruhu sinirlendirip sonsuz öfkesine maruz kalabiliriz, o zaman da, "Who you gonna call?" Tuz dökmeye geldik. Antik Yunan ve Roma mitlerinde tuz mühim, Yahuda şu meşhur yemekte tuz döker halde resmedilmiş, uğursuzluk buradan geliyor. 13'le alakalı bir iki başlık var, Yahuda'ya bağlayabiliriz onları da. Neyse, sol omzun üstünden bir parça tuz atarsak kara meleğin gözüne gelirmiş ve melek kötülük yapamazmış böylece. Yemeğe de bol bol dökersek yiyemeyiz mesela, neden, çünkü her şeyin fazlası zarar. Ne oldu, melek yemeği kötüledi. O yüzden saçma sapan yerlere değil, sol omzun üstünden arkaya atacağız.
Kem göz. Kutsal kitaplarda geçiyor, Ortadoğu'dan Afrika'ya pek çok bölgenin kültüründe yer alan bir göz çeşidi. Nazar değiyor ve işler sarpa sarıyor. Kurtulmanın çeşitli yolları var, nazar boncuğu mesela. Yahudi geleneğinde çocukların bileklerine kırmızı bir iplik bağlanırmış, İtalya'da nazarın iktidarsızlığa yol açtığı düşünülüyormuş ve bundan korunmak için parmakları kıvırarak boynuz gibi yapılan bir el hareketi varmış ki bunu biliyoruz. Ay ışığına geldik, luna kökünden lunatic doğuyor, ay ışığının insanlar için tekinsizlik doğurmasının sebebi biraz anlaşılabilir; gece tehlikelerle dolu ve ay ışığı kötü niyetli varlıklara yol gösteriyor. İnsanları delirtmesi bir yana, kurttan insana veya insandan kurda dönüşen yaşam formları ay ışığında kayışı koparıyor. Bunların dışında neler var, kara kediler mesela. Köprüde vedalaşmak da var, ayak toprağa değmediği müddetçe tehlikedeyiz aslında. Baykuş ve kızılgerdan da mitik ve mistik bir havayla anlatılıyor. Mezarın üzerine basmak, birinin mezarımızın üzerinde yürümesine bağlanan bir titremeye yakalanmak, mezarlıklar falan, bunlar da kısaca inceleniyor. Mumlar, kaşınan avuçlar, ucu sivri eşya hediye etmeler, tavşan ayağı, akla gelen başlıca inançlar tarihçeleriyle birlikte inceleniyor, pek hoş. Bir de şey diyeceğim, Cadı Avı adı altında edilen zalimlikler insanın kanını dondurur. Cadılar da sıkça geçiyor inançların arasında. İnsan bilmediğinden korkup uyduruyor, olan yine insana oluyor. Rezillik.
Doğan Kitap'ın Renkli Tarih Dizisi güzele benziyor, birkaç metni aldım, hemen okumaya giriştim. Bu ilkiydi. Gayet hoş.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İfritlerden Dracula'ya: Modern Vampir Mitinin Doğuşu
2008'de basılmış metin, Beresford muhtemelen güneşin altında simliymiş gibi parıldayarak dolanan vampirleri görmedi. Blade'e kadar getiriyor mevzuyu, Underworld'den de bahsediyor biraz, bunların dışında Dracula'ya odaklanıyor daha çok. Transilvanya ve III. Vlad Tepeş hakkındaki bölümler özellikle ilgi çekici, bir mitin zaman içinde değişimini, değişim basamaklarını görmek vampir nam mahluka ilgi duyanlar için hoş bir mesele. Beresford, Kazıklı Voyvoda'nın "Dracula" olmadığını söylüyor. Aslında adamın soyunda Dracula bir ad veya soyad olarak geçiyor ama Stoker'ın Dracula'sıyla bir ilgisi yok. Dinlerin pagan inanışları yontup ilahi mesajlara döndürmesi gibi vampir denen kardeşimiz de çağlar önce insanların dünyayı anlamlandırma çabasıyla üfürdükleri korkutucu güçlerin daha belirli bir forma döndürülmesiyle ortaya çıkmış, dallanıp budaklanmıştır. Günümüzde vampirlerin varlığına inanan, en azından var olma olasılıklarının yüksek olduğunu düşünen insanlar vardır, bunlar senin benim gibi insanlardır, bir işleri vardır veya yoktur, yiyip içerler ve geceleri mezarlıklara gidip vampir avına çıkarlar. İngiltere'de birkaç yüz kişinin toplanıp mezarlık basması olayı metnin son bölümünde enine boyuna anlatılıyor, bunun yanında daha çok Slav ve Rus milletleri arasında vampir inancı çok güçlü, strigoi deniyor, gerçi coğrafyadan coğrafyaya değişkenlik gösteriyor ama korkulan bir şey, geceleri çocuklar bunlarla korkutuluyor ve vampir davaları peşinde koşmaya devam ediyor insanlar. Giriş bölümünde Antik Yunan ve Roma kıyılarından Antik Mısır'a, Babil'den Hindistan'a pek çok vampir inancının tarih boyunca belgelendiğini anlatıyor Beresford, en son 2002'de Güney Afrikalı bir devlet görevlisi, hükümetin vampirlerle işbirliği içinde olduğunu iddia eden bir çete tarafından katledilmiş. Çok acayip işler dönmeye devam ediyor yani. Etimolojik işlere giriliyor sonra, "vampir" terimi 1732'de Arnold Paole'nin bir hikâyesinin Almanca tercümesinde ortaya çıkmış. Kökü Slavcadaki upir veya upyr, Türkçedeki uber sözcüğünden geliyormuş bu da. Nişanyan'ın sözlüğünde böyle bir sözcük yok, bilemiyorum. Makedonya 'da ve Yunanistan'ın bazı yerlerinde vrykolakas, Sırbistan'da dhampir, Hırvatistan'da pijavica isimleri kullanılıyormuş, folklorda yer alan varlıkların nitelikleriyle daha evrensel bir kaynağı olan vampirin nitelikleri birleşince böyle farkların ortaya çıkması normal. Bu yerel inanışların izinin sürülmesi metnin en ilginç bölümlerinden birini oluşturuyor, zira modern vampiri ortaya çıkaran kaynakların birer birer ortaya çıkması, vampiri yaratan kültürel parçaların ayrıştırılması mitin doğuşuna kadar gidebileceğimiz tarihsel bir çizgiyi açığa çıkarıyor. Birkaç örnek vereyim, belli meyve türlerinin de vampire dönüştüğü söyleniyor, bir etnolog diyor bunu. Karpuz mesela, vampir karpuz. Sırp Çingeneleri arasındaki bir inanışa göre meyveler ilginç sesler çıkararak birbirleriyle kavga bile ederlermiş. İlginç, bu da vampir mitini geliştiren kültürel kodlardan biri. En azından varlığın tarihini oluşturuyor. "Vampirin var olduğuna dair korku, onun gerçekte var olduğu düşüncesinden daha da önemlidir denebilir." (s. 14) Hatta daha korkunç bir şey bu. Hırlayan karpuzları saymazsak. Yol kavşaklarıyla ilgili bir durum var, Roma döneminde ölüler yol kavşaklarına gömülürmüş ki ruh evin yolunu bulup geri dönmesin. Bu gömme olayı suçlular için yapılırmış özellikle, dünyada tutsak kalıp millete teşne olmasınlar diye kavşağa gömmece. Kalkarlarsa sıkıntı çıkarmasınlar. Deri yüzme ve mumyalama gibi meseleler de böyle işlere eklenince vampirlerin nitelikleri birer birer ortaya çıkıyor. Kilise'nin de katkısı var, vampir mitosunu kuvvetlendirerek kendi konumlarını da sağlamlaştırmışlar. Voltaire, Rousseau gibi düşünürler vampir olgusuyla eğlenmişler, böyle bir inancın Aydınlanma Çağı'nda sürüp gitmesi garip gelmiş onlara. Kökler bayağı derinlere uzanıyor oysa, Kont Duckula'nın çocuklar için eğlence unsuru olmasını folklorun modernleşip varlığını sürdürebilmesiyle birlikte düşünürsek bu mitin insanlık kadar eski olduğunu ve geçirdiği değişimlerle gelecekte de var olacağını söyleyebiliriz.
Vampirin doğuşunun anlatıldığı bölüme bakıyorum. Balkan ülkelerinde ensest, vaftiz olmama ya da evlilik dışı doğum gibi ahlaki olayların sonucu olarak vampirlerin ortaya çıktığı düşünülüyor. Rusya'da vampirle doğaüstü bir, dolayısıyla dinin miti hoş görmediği söyleniyor. İrlanda'da ölüler dirilmesin diye mezarların üzerine büyük taşların konması, Roma ve Yunan söylencelerinde lamiae'den tırsılması, bütün bunlar vampirin bileşenlerini oluşturuyor. Bunların yanında Ovidius'un yarasaları kan içen doğaüstü varlıklara benzetmesi, İsa'nın dirilişi ve dindeki kan-şarap ilişkisi gibi meseleler korkunç arkadaşımız için önemli, kendisine yarattığı mitle günümüze doğru uzun yolculuğu için bir basamak oluşturuyor. Şeytani formdan hortlağa dönüşüyor, hortlaktan Yahuda'ya dönüşüyor, dönüşmediği pek bir doğaüstü varlık kalmıyor. Yaşayan ölüye dönüşme inancı kendisi için sağlam bir temel, bu temelin üzerinde Antik Yunan söylencelerini kullanarak ve ölülerin yakılması geleneğinin ölülerin gömülmesine dönüşmesini kendine uyarlayarak werewolf, warwulf ve loup-garou arasında etimolojik bir bağ oluşturuyor, vrykolakas için uzun bir yolculuk. Sözcüklerin kökenlerine iyice yayılıyor ve kurtadamla akraba oluyor bir anlamda, çıkış noktaları benzer korkular. Bu korkular üzerinden tarihteki ünlü isimlerin "vampirleşmesi" süreçleri ele alınıyor, Caligula örneğin. Cesedi bulunup delik deşik edilene kadar millete musallat olduğu düşünülüyor bu ünlü imparatorun, dehşet çağlar öncesinden söylenceler halinde gelip sokaklarda can buluyor. Gömme işleminin yaygınlaşmasıyla Eski Mısır'daki mumyalama işlemine gidebiliriz, bedenin mümkün mertebe bozulmadan korunması vampir mitini zenginleştiren unsurlardan biri. Bilindiği üzere vampirler tabutlarından gayet yakışıklı veya güzel bir şekilde kalkıyorlar. Mumyalar için aynı şeyi söyleyemeyiz ama vampirlerin mumyalarla uzaktan kuzen olduğunu söyleyebiliriz. Ölüm ve defin işlemleri üzerine ayrı bir bölüm var, gömülen cesetlerin çürüme sürelerini uzatan türden toprakların insanların ödlerini koparan varlıkların uydurulmalarındaki payını unutmamak lazım, işin ucundan coğrafya da tutuyor, ne hoş.
Sonraki adımlarda vampirlerin dişleri, kıyafetleri, kan emmeleri ve emme biçimleri, kişilikleri, akla gelen neleri varsa tarihi kökenleriyle birlikte açıklanıyor. Psikolojiyle doğaüstünün birlikte incelendiği son bölümler dikkat çekici, günümüzde vampir inancının sürmesinin temelinde yatan kaygılar Marx'a kadar uzanan bir zincirin halkasını oluştururak ekonominin vampir teması üzerindeki etkisini de ortaya koyuyor. Kapsamlı, hoş bir araştırma. Vampir severim, gördüm mü peşine düşerim diyenler için on numara.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yusuf'u Bulmak
Yusuf biridir ve aranmaktadır. Arayan en az iki kişi vardır, konuşulan insanların "birader, kız, hanım," gibi hitaplarından anlamaktayız bunu. Arayan/dinleyen kişi belli değildir, bir kişi olduğu bile belli değildir, belki de bütün anlatıcılar aynanın karşısına geçip konuşmaktadırlar, kendi kendilerine Yusuf'u anlatıp adamı anılardan çekip çıkarmaya, bulmaya çalışmaktadırlar. Bölümler başlıksızdır, farklı anlatıcılar Yusuf'un farklı bir dönemini, duygusunu, özlemini anlatmaktadırlar. Yusuf'un girdiği ortamların ve ilişki kurduğu insanların nitelik farklılıkları gereği anlatıcıların dili farklılaşır, örneğin adamın ilişki kurduğu avukat daha düzgün bir Türkçeyle konuşurken pavyondan veya hapisten tanıdığı arkadaşları argonun dibine vururlar. Çok rahatsız edici bir şey değil, ara ara karşımıza çıkıyor. Gerçi aşırılığa kaçan serseri muhabbetleri rahatsız edici olabiliyor, o ayar da bazı anlatıcılarda tam tutmamış ama bazılarında, örneğin Yusuf'a derin bir öfke duyan hapishane dayısının söylediklerinde cuk oturuyor.
Yusuf babasından sopa yiyor, bunu komşusu anlatıyor. Balık tutmayı ve sabrı öğreniyor, bunu balıkçı bir baba anlatıyor. Hızır'dan el aldığı bir arif tarafından anlatılıyor, el verdiği insan kahvede onun gibi kalın kalın kitaplar okumaya başladığını anlatıyor, adam ilahi bir dokunuştan sonra hakkında konuşan herkesin yaşamını öyle veya böyle sarsıyor, ailesini ve dokunuştan öncesini bilenlerini hariç. Babası hiçbir şey söylemiyor, oğlanı silmiş. Annesi kendince çocuğunun hatalı olduğunu söylüyor, dayak yemeye alışmış bir kadının ataerkil düzene eğdiği boyun acı verecek kadar kırılgan. Her anlatıcı başka bir dünyayı, kendi dünyasını da açmış oluyor; polisler polis şiddetini, emniyetteki dalavereleri ve iktidarın gücü gaddarca kullanmasını anlatıyor, aslında doğrudan anlatmıyorlar ama dayaklar, işkenceler, hukuksuz işler kokuşmuşluğu açığa vuruyor. Kıpti ve derdini anlatış biçimi. Toplumun çürük parçaları daha ağır basıyor, bunun yanında Yusuf'u çok sevenler ve ondan sadece iyilik görüp ona iyilik yapanlar da var.
Hülya. Kendi sözcükleriyle Yusuf'u hikâyeleştirmesi büyük bir aşkın yıkıntıları arasında yankılanıyor. Bir şey arar gibiymiş Yusuf, ne aradığını bilmeden arıyormuş. Kitaplarda, sokaklarda, kadınlarda aramış da bulamamış. Kaybolmuş en sonunda, ortaya çıkmıyormuş bir türlü. Arıyordur, bulamıyordur, başka mekanlarda tekrar arıyordur ve belki bu kez yeterince uzaklaşmıştır, o yüzden kimse bulamıyordur Yusuf'u. Yusuf Kenan ilinde kaybolmuş, bulana aşk olsun.

Hoş metin. Biraz fazla karnavalesk ama meseleleri çeşitlendirme yöntemiyle rahatsızlık vermiyor, birden fazla anlatım biçimiyle bambaşka bir metin haline gelebilirmiş, gelmemiş, belki de bu hali iyidir. Okunası.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Okuma Üzerine Yakın Okumala
Bazen durup ne yaptığımı düşünüyorum. Hava güneşli, dışarısı cıvıl cıvıl, başka bir yerde olma isteğinin ağırlığı çökmüş, ben bir şey okuyorum. Arkadaşlarla buluşup sohbet ederim, sahile inerim, Kadıköy'de dolanırım, yapacak onca şey var ama ben odamdayım, neden? Neden olduğunu okuduğum şey ellerimi terlettiği zaman anlarım, yapılan araştırmalara göre metindeki olaylar beynin belli başlı bölgelerinde havai fişekler patlatıyormuş, örneğin karakter uçurumun kenarında yürüyor, ellerim terliyor. Karakter kapıyı açıyor, dokunma duyumun ateşlendiği bölgede hareketlenme gözleniyor. Başka bir yaşamı sürdürüyoruz, gerçeklik algımız -eğer biyolojik ve fizyolojik şartlar sağlandıysa- başka bir yaşama yol açabiliyor. Karakterle özdeşleşiyorum, yaşantımda bir zenginlik seziyorum, değişiyorum. Gözümden yaş geliyor, insanlığımı hatırlıyorum. Böyle şeyler neden odamda olduğumu, aslında yaşamaya ara vermediğimi, belki de hiç öylesi yaşamadığımı hatırlatıyor, okumaya devam ediyorum o zaman, bu kez tedirgin değilim. Anlamı yakalıyorum ve devam ediyorum. Anlamı hep yakalıyorum, ıskaladığım hiç olmadı. Büyüklük karşısında hayranlık duyuyorum, seçimlerimi kabulleniyorum, sonraki metni, sonraki günü merak ediyorum. Okumak merakımı diri tutuyor, her şeyin şimdisinden ve sonrasından keyif alıyorum, yaşam hafifliyor ve kendini gösteriyor. Fazlası veya eksiği nasıl olurdu bilmiyorum, bundan ibaretim. İyiyim, hayat süper. Çoğu zaman. The Paris Review röportajlarını okurken yazarların aşağı yukarı benzer şeyler hissettiklerini sevinerek görmüştüm, bu derlemeyle birlikte inancım iyice pekişti; bundan başkasını yapamayacağım. Okuduğum şeyi bitirmek için rapor alıp eve gitmeyi dileyeceğim, metroda en ideal okuma bölgesini kapmaya çalışacağım, yaşamımı okumaya göre biçimleyeceğim. Biçimledim. İyi böyle. Başkaları için iyinin ne olduğunu merak etmeyi sürdürürken bu metne denk geldim, biraz daha anlam aldım, başka tutkunların olduğunu görmek daha iyi hissettirdi. Metnin orijinal adı Stop What You're Doing and Read This! hem bir davet hem de diğer işlerin yanında okumanın önceliğine dikkat çeken bir isim. Her şeyi bırakıp okumalıyız, okursak her şey daha farklı bir şeye dönüşeceği için. Daha derin, daha parlak, daha görünür. O yüzden gerçekten de işi gücü bırakıp okuyun bunu. Ben bisikletle sahile inecektim, yağmur başlayınca vazgeçip okumaya başladım. Keşke bir seri haline gelse bu iş, başka yazarlar, akademisyenler de okuma deneyimlerini yazsalar.
Önsöz. Birleşik Krallık'ta her üç gençten birinin yılda sadece iki ya da daha az kitap okuduğu, her altı çocuktan birinin okul dışında eline nadiren kitap aldığından bahsediliyor ve bu durumun şiddetli bir utanca ve başarısızlık duygusuna yol açtığı söyleniyor. Oturup ağlayasım geldi, bizde yedi kişiye yılda bir kitap düşüyordu galiba, okumayanların utanç veya başarısızlık hissettiklerini de hiç sanmıyorum, hele o kadar kitap düşmanlığı varken. Dijital çağda kitap okumaya lüzum olmadığına dair sağda solda yazılanlara bakıyorum, sonra yalnız olduğumu hissediyorum. Beyinde çok çılgın şeyler oluyor ve hiçbirinden haberdar olmayan milyonlarca insan var, bu insanlarla iletişim kurmak çok zor. Söz gelişi, öne sürdükleri fikirler ahmaklığımı hissettiriyor, uzaklaşmaktan başka bir çare göremiyorum. Neyse, kitabın bir manifesto olduğu ve amacın okumanın gündelik yaşamın bir parçası olduğuna inandırmak olduğu söyleniyor. Buna inanan veya inanacak olan insanlar elden gelsinler, ben böylelerini pek göremiyorum. Bir bölümde akademisyenlerden bahsediliyor, edebiyatın gösterdiği güzel uçurumlardan bahsetmeyenler, bahsetmeye korkanlar, kalıpların dışına çıkmayanlardan. Çok sayıdalar, edebi coşkuyu araştırmalarına katmaktan imtina ediyorlar, ironik bir şekilde duygusuz, kuru bilgi taşıyan metinler çıkıyor ortaya böylece. Bir avuçtur coşkulu olanlar, ben uyduruk akademik serüvenimde bir tanesine bile rastlamamış olsam da, mesela şimdi Onat Kutlar'ın ve metinlerinin etrafında dönen incelemelerin, anıların olduğu bir derlemeyi okuyorum, Ayşe Özata Dirlikyapan'ın yazısı ne hoş bir yazı, heyecanı sürdürenlerin olduğunu görüp seviniyorum. Hocaya çok saygı. Okuma Üzerine Yakın Okumalar'da yer alanlar heyecanlarını okuma üzerinde yoğunlaştırmışlar, özellikle Tim Parks'ın, Jeanette Winterson'ın ve Blake Morrison'ın yazılarını okuduktan sonra ne yaptığıma dair sorgulamalara daha az kapılacağımı düşünüyorum. Sanırım ne yaptığımı biliyorum artık.
Zadie Smith'le başlıyoruz, Kütüphane Hayatı. Smith, evindeki ve evinin yakınındaki küçük kütüphanelerdeki okuma edimi üzerinde yoğunlaşıyor. Penguin'in karton kapak devrimi 50'lerin ve 60'ların kültürel yaşamını çok etkilemiş, böylece -en fazla bir paket sigara fiyatına- Camus, D. H. Lawrence gibi yazarlar okunur hale gelmiş. Smith'in babası kitaplarla doldurmuş evi, iyice bir okuduktan sonra da hiçbir şey okumamış. Annesi de çok okurmuş, böylece evdeki kitapların sayısı artmış. Müthiş bir ortam; ev kitap dolu ve anneyle baba sağlam birer okur. Ben başlarda ilgiyle, sonrasında başka okunacak bir şey olmadığı için çaresizlikle ansiklopedileri karıştırıp dururdum. Abim yan dairedeki şirketin siyah bir torba içinde çöpe attığı dosyaları falan zaman zaman eve getirirdi, mesela kaza yapmış bir araç için tutulan sigorta kayıtlarını okuyarak aracın fotoğraflarına bakardım. Hikâye üfür dur. Gökdemir İhsan da benzer bir şey anlatmıştı, çocukluk yıllarında evde sadece Yasin ve sürücü kursu kitabı varmış. Üzülüyorum, insanlar nasıl ortamlarda büyüyorlar ya. Neyse, Smith kütüphanede bir şeyleri nasıl öğreneceğini öğrenmiş, tabii evdeki araştırma şevkinden yola çıkarak. Milton'ın Şeytan'ın tarafında olduğunu, Malcolm X'i, V. Henry'yi, dünyayı öğrenmiş orada. Yerel kütüphanelerin başka hayatlara açılan geçitler olduğunu keşfetmiş, okudukça okumuş. Ne güzel.
Blake Morrison, Okumayla İlgili On İki Düşünce. Kendime yonttuğum çok şey çıktı buradan. Birkaç düşünceyi alayım, örneğin "kaçış". Morrison, bir arkadaşının çocukken yatağının etrafına kitaptan duvarlar ördüğünü söylüyor, böylece ailesinin yarattığı terör ortamından kurtulmaya çalışıyormuş. David Copperfield'ın da buna benzer bir hadise geçiyor başından, alıntı yapılıyor ve gerçekle kurmaca arasındaki fark ortadan kalkıyor. En iyi kitaplar en iyi geçitler haline geliyor, yaşamda aşılması güç engeller var ve yıkılmıyor, öyleyse kurmacayla başka bir şeye dönüşecekler. "Sahiplenme" fikrine bakalım, yazarlar metinlerini bir noktadan sonra bırakmak zorundalar. Çok örneği var da birini hatırladım şimdi; Asimov bir metniyle ilgili yapılan yoruma katılmıyor ve konuşmacıya bu durumu anlattığı zaman konuşmacı Asimov'un ne düşündüğünün kendisi için pek bir önem taşımadığını, yorumunun pek de yanlış olmadığını söylüyor. Eh, bir metnin veya eylemin kaynağını bulabileceğimizi iddia etmek çok iyimser bir davranış olur, kendimiz bulamasak da bir başkasının bakışıyla ortaya çıkabileceğini kabul etmemiz gerekir. Farklı okuma biçimleri farklı sonuçlar verir, öyleyse gözden kaçırdığımız bir şeylerin varlığı çok da şaşırtmamalı. Sahiplenmede aşırıya kaçmakla ilgili bir hikâye anlatılmış, ilginç. Tobias Wolff otobiyografisinde lise zamanlarının son iki yılını anlatıyor. Okul dergisi için yazma denemelerini sürdürürken okulun bitişiğindeki kız okulunun dergisinde bir öykü okuyor. Öykü tamamıyla kendisinin, kendisini anlatıyor. Alt üst oluyor Wolff, öyküyü istemsizce baştan yazıp altına imzasını atıyor ve Hemingway'in jüri üyesi olduğu bir yarışmaya gönderiyor. Öykü birinci geliyor ama katakulli ortaya çıkınca Wolff'un ödülü elinden alınıyor, okulundan şutlanıyor falan. Kısacası başkaları tarafından yazılabiliriz ve bu iyi bir şeydir, kendimizle karşılaşmak da yalnız hissetmemeye dahil. Bir de "ben" deme cesaretiyle ilgili bir bölüm var. Etik giriyor işin içine. Ne kadar dürüst ve açık olabiliriz, kendimizi ne ölçüde anlatacağız? Knausgaard ailesinin açtığı davalarla uğraşırken yazdıklarından ötürü pişman olmadığını söylüyor, edebiyatın kişisel alengirlere meydan okutacak cesareti verdiği malum. Morrison, öğrencilerinin sık sık bu tür problemlerle geldiklerini söylüyor, cevabı hep aynı. Başkalarının metinlerinde kendinizi buluyorsanız başkaları da sizin açıklığınızda kendilerini bulabilirler. Söylenemeyenin açığa çıkması, dipte gömülü olanın kendini özgür bırakması deli rahatlatıcı bir şey, yüklerden kurtulma hissi. Edebiyat kanonuyla ilgili bölümde Bloom'u buldum; yazarın ve okurun coşkusunun birleştiği noktalarda kanonlar oluşuyor. Makul. Öznel kanonları oluşturana kadar başka kanonlardan metin çarpabiliriz, bunda çekinecek bir şey yok. Çarpacağız.
Tim Parks, Etkin Okuma. Dikkatimiz korkunç dağınık, telefonuma bakmadan on beş dakikanın geçmek bilmediği bir durum hiç olmadı, hatta eve gelince telefonu başka bir odada bırakıp üç saatte bir bakarım, benim için sorun yok ama diğerleri? Ferit Burak Aydar bugün tweet atıp bahsetti bu durumdan; okumak için zaman yokken büyük eserleri nasıl okuyacağız? Friends izleyebiliriz okumak yerine, Anna Karenina'nın çok daha fazlasını dizilerde bulamaz mıyız? Okumaya zamanımız yoksa tesellidir bu, çağımız dandik teselliler çağıdır ve akademisyenler klasikleri okumamalarından garip bir övünçle bahsedebilmektedirler, o zaman okumanın niteliğini parlatmak mı gerekir, Sokrates'in argümanlarına yeni ataklar mı bulunmalı? Parks, okumanın hallerinden bahsediyor biraz. Haz alıyoruz, farkındalık ve uyanıklık kazanıyoruz, anlatıcının/yazarın ne yapmaya çalıştığını anlamak için kafa patlatıyoruz, okur olarak kendimizi metin ve dünya karşısında yeniden konumlandırıyoruz. Sırf bu sonuncusu için okumaya devam edebilirim. Tek sözcük yazmam bundan sonra, yeter ki yüz yaşıma kadar şimdiki gibi okuyabileceğimi bileyim. Zamanı gelmemiş metinleri bile.
Diğer makaleler de sıkı, bu nihayetsiz ihtirasa bulaşanlar zaten okusun da biraz olsun sözcük kovalayan, kovalamış herkes için bu derleme, ıska geçilmemeli.
Yanıtla
4
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yaşanmış Ağır Bir Ezgi
Onat Kutlar İçin Bir Harita olduğu da söyleniyor, bu derlemede köşeleri sivri bir çerçeve içinde yer aldığı malum ama Kutlar'ın metinlerini Fatih Altuğ gibi Deleuze'ün kavramlarıyla okumak veya Kafka'nın boğuntulu dünyasına eklemek, Kutlar'ı başka insanlarla ve metinlerini başka metinlerle ölçmek en fazla köşeleri sivriltiyor. Faydalı bir çaba olmadığını söylemiyorum, özellikle Altuğ'un ve Burcu Şahin'in tespitleri oldukça aydınlatıcı ama esas soru şu, bu öykülerin aydınlığına şahit olmayı istiyor muyum? Şimdi Kutlar'ın öykülerini tekrar okumalıyım ki sevdiğim loşluklarına dönsünler. Çok öznel bir mesele; başka çözümlemeleri heybeye atıp kendi çıkarımlarımı tekrar kurmalıyım. Unutulmuş Kent'i baştan okumalıyım, Gaziantep'ten Paris'e bir ömürlük yolculuğun izlerini kendi başıma aramalıyım, buna benzer şeyler. Anlamı yakalamak ve kendimce açmak. Bir güneşin pencere kadar vurması, ışığının duvarda yer değiştirmesi gibi görsel iletileri çözmek, canlandırmak. Beyindeki bölgeler uyarılıyormuş ya, mesela bir manzaranın tasvirini okurken görmeyle ilgili kısımlarda akım hızlanıyormuş falan, hızlandırmalıyım. Ben hemen görselleştiririm okuduğum şeyi, bazı arkadaşlar içlerinden veya dışlarından sözcük sözcük okuduklarını söyledikleri zaman şaşırmıştım. Sözcüklere bir görüntüye bakar gibi bakıyorum ve aslında sözcüklere bakmıyorum, anlamı biçimlendiriyorum hemen. Kelimeleri birer birer okumaya çalıştığım zaman mevzunun müthiş bir zaman kaybına yol açtığını anladım sonradan, çok yavaş ilerliyordum, bana göre değildi. Kutlar'ın öyküleri hemen bir filme dönüşüyor benim için, Jodorowsky filmi izlemeye başlıyorum sanki. Bu meseleye de birkaç makalede değiniliyor, Kutlar büyük bir tutkuyla sinemaya sarıldığı için öykülerini de bu uğraşının cevheri olarak görmek mümkün ama değil aslında, Paris'e gittikten sonra sinemaya tam anlamıyla bağlanıyor, oysa İshak'ı yirmilerinin başında yazdı, gizli ve henüz kendisinin de farkına varmadığı bir bağlılığı başka bir türe aktarmıştı belki. Denebilir ki sinemayı tutkuya çevirmeden önce de, "sinema sezgisi" diyeceğim, bir tür sezgiye sahipti Kutlar, içinde gömülü ve akmayı bekleyen bir kaynaktan beslenmeye başlamıştı. İmgelerinin bolluğunu, öykülerindeki dünyanın özgünlüğünü o zamana kadar okuduğu kitaplara, izlediği filmlere bağladığım kadar bu pırıl pırıl, biricik kaynağa da bağlıyorum, hatta en çok buna bağlıyorum.
Aslan Erdem'in sunuş yazısı. Leylâ Erbil'in ve Füsun Akatlı'nın övgüleri. Katlanan yaşam, altlı üstlü şehirler, öykülerde beliren şiirler, yansımalar, Kutlar'ın yaratılarında bulunabilen izlekler. Adnan Özyalçıner, Onat Kutlar'ın hep bir "Han" öyküsü yazmak istediğini söylemiş, han değil de ev ve avlu öyküsü yazmıştır Kutlar, çok sayıda hem de. Kuşlar dolanır, çatılar çöker, kapılar açılır ve kapanır, bu nesneye niye sadece kapamayı çağrıştıran bir isim konmuştur ki? Neyse, Füruzan'ın iki yazısı geliyor ardından. İlki bir acıya yeniden dönmeye dair. "Seçkin bir yazarı yılda bir gündeme getirmek yeter mi? Trajik bir sonun bağışlanmaz gaddarlığını içimizde neyle bağdaştırabiliriz?" (s. 15) Vasıfsız bir devletin eleştirilmesinden sonra Kutlar'ın yaşamını kaybetmesine neden olan olayın yaşandığı gün anlatılıyor, The Marmara'da Onat Kutlar, Ergin Ertem ve Füruzan. Füruzan Kutlar'dan yazılarına dönmesini istiyor, Kutlar yazılarının o andan sonraki hayatının ana amacı olacağını söylüyor, bir müddet oturuyorlar ve bomba patlıyor. Füruzan ve Ertem etrafa şaşkınlıkla bakıyorlar, Kutlar'ı yerde görüyorlar. Füruzan seviniyor, Kutlar'ın kanaması yok, dolayısıyla ciddi bir şeyi de yok, böyle düşünüyor. Sonrasını biliyoruz. İkinci yazıda Füruzan'ın Almanya yılları var. Doğu Almanya'nın başkenti Berlin'deki sanat insanlarıyla görüşmeler yapıyor, bir yayınevinin Türk öykücülerinin metinlerini basmak istemesiyle tek kişilik seçici kurul haline geliyor. Seçki için öykü(cü) düşünüyor ve ilk sıraya Onat Kutlar'ı koyuyor, Sait Faik'i veya bir başkasını değil. Kutlar'la tanışlığının henüz derinleşmediği yıllar, objektif bir beğeninin oluşabileceği kadar uzaklar, Füruzan çok beğeniyor Kutlar'ın öykülerini. Yazının geri kalanında bu beğeninin içi dolduruluyor. Sevdiğim bir sanatçı, sevdiğim başka bir sanatçıyı övüyor ve bunu şişirmeden yapıyor, ne hoş. Demir Özlü çıkıyor sahneye, Paris'teki yoldaşlıkları sırasında yakınlıklarının yaşamını nasıl renklendirdiğinden bahsediyor ve ekliyor: "Onunki kadar dolu bir hayat yaşamak ancak insanın iç zenginliğiyle mümkündür." (s. 25) Cevat Çapan'la karşılaşıyoruz sonra, İshak'ın şiirle olan ilgisini vurguluyor, lirizmin yumuşaklığıyla bozkırın sertliğini yan yana getiren Kutlar'ı -biraz da hayranlıkla- anıyor. Sonrasında Nedim Gürsel'le John Berger'ın dahil olduğu bir Paris maceraları var, keyifle okunuyor.
Tanıklıkların ardından Kutlar'ın metinlerine yoğunlaşılan ikinci bölüm başlıyor, Burcu Şahin'in Levinas'ın il y a dediği "varolansız varoluş" kavramı üzerinden öyküleri incelemeye girişiyor. Melih Cevdet'ten de güç alarak -Melih Cevdet Anday, Kutlar'ın öykülerinde bir belirip bir kaybolan canlılara ve cansızlara dikkat çekiyor- yokluğun mevcudiyetiyle varlığın yokluğu arasında bağlantı kuruyor. "Dil, olmayanı var kılmaksa, Onat Kutlar'ın dili kendine has imgeselliğiyle var olanı yokluğa iterek yeni bir varlık alanı oluşturur." (s. 33) Loşluktan bahsederken varlıkların biçimlerini bozan bir koyuluğu kastetmiştim, Kutlar'ın öykülerinde varlıkların nitelikleri herhangi bir özneye değil, görüngünün kendisine bağlı ve dil bu görüngüyü ortaya çıkarabilir, yokluğuyla -anlatmadığıyla, göstermediğiyle, eksilttiğiyle- da ortaya çıkarabilir, anlatının niteliği -elbette- dile bağlıdır. Şahin, Kutlar'ın dili işletme biçimiyle ilgileniyor ve Blanchot'dan Barthes'a pek çok anlatı düşünüründen beslenerek incelemesini çatıyor. Hilmi Tezgör'ün Horozlanamamak başlıklı makalesine bakıyorum, sözcüğün anlamlarından yola çıkarak hayvan ve davranış arasında bir bağ kuruyor, öykülerdeki horozlarla karakterlerin eylemlerini cepte tutarak bu eylemlerin yayıldığı zaman katmanını niteliyor. Eylemler ya çok erken ya da çok geç ortaya çıkıyor, karakterlerin horozlanmaları uygunsuz davranışlar olarak beliriyor. Diğer makalelere nispeten kısa fakat diğerleri kadar önemli bir makale bu da, açtığı yol üzerinde düşünmeli. Murat Narcı dışarısı-içerisi ikiliğine, açılıp kapanmanın öykülerdeki yansımalarına odaklanıyor. Haritayı belirginleştiren bir makale, fikrimce ikinci bölümün ilk makalesi bu olmalıydı, diğerleri bunun üzerinde daha rahat bir şekilde yükselebilirdi. Narcı taşra sıkıntısına yoğunlaşıyor başta, Nurdan Gürbilek'in yazısından mülhem kapanma-daralma olgusunu dile getiriyor. Kutlar'ın iç ve dış mekanları arasındaki yumuşak geçişler, hatta mekanlar arasındaki yer değişimleri alıntılarla, hatta diğer pek çok makaleye göre yoğun bir şekilde yapılan alıntılarla inceleniyor. Dönemin siyasi olayları, sosyal ortamı bu tür bir estetik görünüşü ortaya çıkarıyor Narcı'ya göre, bir nevi şahitlik estetiği, hassaslığın kendisine yer araması, hızlı ve vurucu bir şekilde imgelere, sözcüklere dönüşmesi. Bu hızda aksayan yanları da ortaya koyuyor Narcı, Turgut Uyar'la Ona Kutlar arasında paralel çizgiler bulunduğunu söylüyor. Buradan iki sanatçının acemiliğinin ustalık kaynaklı olduğu fikrine varıyorum kendimce.
Geriye kalan makalelerde Kutlar'ın metinleri farklı noktalardan yola çıkılarak değerlendiriliyor, iyi. Derlemede sinemayı temel alan bir makalenin yer almadığını düşünerek üzülürken Devrim Dirlikyapan'ın sona konmuş makalesiyle karşılaşmak da iyi. Kutlar'a biraz olsun ilgi duyan kim varsa derlemeyi okuyup Kutlar'ın metinlerini baştan bir gözden geçirmeli. İnceliğine imrendiğim bir sanatçının dünyasını daha yakından bildim, süper.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yerli Film
Ersan Üldes yirmilerindeyken kendi kurmaca dünyasını -belki çoktan- oluşturmuş zaten, sonraki metinleri için çatı aktarmaktan başka bir işi kalmamış dersem çok yavan olacak ve kesinlikle doğru olmayacak, dili yakaladığını söylersem belki tam olacak. Çatı halihazırda var ama öylesine zenginleşmiş ki anlatım teknikleri açısından alınan yol muazzam; Yerli Film'de atlamalı zıplamalı bir zaman çizgisi olmasa da oyunun gelişeceği, karmaşıklaşacağı besbelli. Kurmaca dünyanın arketipi resmen, Üldes daha en baştan dünya içinde dünya oluşturarak sonraki metinlerinde kullanmalık malzemeleri derlemeye başlamış. Anlatıcı bir film izliyor, filmi izlediği her güne lanet ediyor. Okuduğu bütün kitaplar, izlediği bütün filmler bu filmin etkisiyle siliniyor, yaşam bu filme dönüşüyor. Aktörler çok başarılı değil, figüranken başrole soyunanlar var, senaryo yazarının ne yaptığı belli değil, yaşamın kusuru -yaşamın en önemli parçası bence- filme olabildiğince aktarılmış, anlatıcı da tutulmuş bu dalgaya, tutmuş kendini sokuvermiş filme, veya film kendi yaşamını öylesine canlı bir şekilde anlatıyormuş ki sanatla yaşam arasında ayrılmaz bir bağ kuruluvermiş. "Kâbusun yörüngesine bir kez girmiştim işte; hafızama kızgın demirle dağlanmış olan ve benden hiç ayrılmak istemeyen o yedinci sanat harikasını, kendi sinemamda artık her gün izlemek zorundaydım." (s. 6) Filmde macera, ihtiras, aşk, her şey var, hatta anlatıcıya göre kendisi de var. Anlatma biçimi üçüncü bir katman oluşturuyor böylece, gerçeğin üç kat uzağındayız ama gerçeğe hiç bu kadar yakın olmamıştık, çünkü film gerçek. Anlatılanların gerçek hayattan alınmadığı söyleniyor, üçüncü katman gerçeği biraz bozuyor olabilir ama güveniyor muyuz buna, güvenmesek de bir şey fark etmediği için kafamıza göre.
İki yıl öteye atlayacağımız zamana kadar birkaç karakterle tanışacağız, araya birkaç Üldes harikası sıkıştıracağım, biri "elim sende" diye isim üfürdüğüm bir teknik. "Gene yemeklerden önce çorba, yemeklerden sonra ilaç içildiği günlerdi. Çıtır çerezlerin peynir ekmek gibi alıcı bulduğu, barbunya pilakinin pek rağbet görmediği, marul ya da soğanın sadece hamburgerin ihtişamını arttırıcı basit birer araç olduğu, çikolatanın her dönemde olduğu gibi popülerliğini koruduğu, aynı zamanda dişlerin baş düşmanı olmaya devam ettiği, rakının yanına kavun ve peynirden başka garnitür aranmadığı, rakınınsa kendi yanına balık ve salata tercih ettiği, balık ve salatalı hesapların gene kabarık geldiği, rakı sofralarından kalkılıp 'hesabımız var dönmeyiz', 'dökülen kan yerde kalmaz' sloganlarının atıldığı, bu sloganların diğer meyhanelerde de tekrarlandığı günlerdi." (s. 12) Rakının sahneye çıkmasından itibaren çağrışımsal akış nesnelerin farklı bağlamlarda kullanımıyla sürdürülüyor, ucu bucağı olmayan bir kaynak ama Üldes kısa kesiyor, buna benzer bir paragraf daha, sonra devam. Coğrafyanın kahrediciliğinden, insanın yalnız kalamadığından, yığınların yere yığıldığından bahsediliyor ki zaman ve mekan anlaşılsın. Aslında "her zamandan" bahsediliyor, günümüzde ve geçmişte de pek farklı değildi. Film olarak düşünelim, filmin zamanı hep günceldir. Tekrar tekrar izlense de günceldir, bir metin defalarca okunsa da her seferinde günceldir, dolayısıyla, evet, tekrar çal Mahmut.
Bölümler anlatıcı değişimlerine göre isimlendirilmiş, Yazar'la başlıyoruz. Karakterlerin isimleri yok, meslekleri veya yaptıkları işler isim olarak kullanılıyor. Yazar günlük rutinine başlıyor; kalk, hazırlan, işe git. Ümraniye'de çalışıyor, patronu cins bir herif. İş hayatının bütün sıkıntıları bu adamın yaşamından izlenebilir, Üldes mizahi bir şekilde anlatıyor meseleleri. Hafta sonları bir iş yapmış olmanın saadetiyle durmadan içen, eğlenen ve libido dindirmeye çalışan beyaz yakalıların dünyası iğneleniyor ucundan. Yirmili yaşların olayı; mesela bankadan veya plazadan çıkılır, Taksim'e veya Kadıköy'e gidilir, içilir, denk getirilirse sevişilir, güç tükenene kadar birkaç yıl ritüele döner bu mevzu, arkadaşlarım kaç maaşı bırakmışlardır barlara kim bilir. Neyse, Yazar'ın leş bir komşusu var, adı Kadrolu. Apartman yöneticisi, ev sahibi ve memur. İstatistiklerle çatışıyorlar, anlaşabilmeleri mümkün değil. Biri Türkiye'de bir şeyin %80 olduğunu söylüyor, diğer %80'in %90'ının başka bir şey olduğunu söylüyor, sonu gelmez bir çatışma. Kadrolu'dan kurtulduk, Hasoğlan'la karşılaştık. Apartmanın kapıcısı, "Anadolu suratlı" bir adam. Çakal. Kızıyla henüz tanışmadık, önce Kadrolu'nun anlatımını dinlemeliyiz. Yazar'la anlaşamadığını, adamın kendisine tepeden baktığını söylüyor, memur olduğu için yönetmelik gibi, genelge gibi konuşuyor, Yazar'a durmadan ıstırap olacağını anlıyoruz. Yazar'a geri döndük. Ahmet'i tanıyoruz, kendisi işinden şutlanmış, beş parasız dolanan bir adam. Yazar Ahmet'e yanaşmak istiyor ama nasıl yapacağını bilmiyor, ayaküstü muhabbet ediyorlar. Ahmet bir dünya kitap alıp parasını ödemediği için Avukat tarafından tehdit ediliyor, Avukat bu noktada kamera karşısına geçiyor. Bu arada bazı gedikler var anlatıda, Ahmet'in neden onca kitap alıp parasını ödemediğini bilmiyoruz, metnin ilerleyen bölümlerinde gayet makul biri gibi gözüken bu adamcağızın kafayı kırdığına dair pek bir emare göremiyoruz, dolayısıyla biraz havada kalmış bu mevzu ya da ben kaçırdım, bilemiyorum artık. Avukat arkadaşımız gayet köylü kurnazı bir kardeşimiz, Yazar'a balığa gitme işini kitliyor, çünkü Yazar yazdığı bir öykü yüzünden davalık olmuş, milleti askerlikten soğuttuğu için. Yazdığı hikâyenin detayı içeride bir yerlerde, girmiyorum buna. Neyse, rica minnet Avukat'ı ayarlamış ama adama elini veren kolunu kaptırdığı için Yazar sıkıntıda. Ahmet'e verdiği sözü tutmak istiyor, haciz işlemini ertelemesi için Avukat'ı arıyor ama Avukat sallıyor Yazar'ı, gayet pislik bir herif olduğunu anlıyoruz ileride de. Üldes kötünün hükümranlığının sürdüğünü gösteriyor en sonunda, adalet insan ürünü bir yapı olduğu için insan kendini adalet kavramından muaf tutabiliyor, Avukat'ın durumu son derece ironik bir açıdan.
Parmak Yalayıcısı giriyor işin içine, mahalledeki marketin sahibi. Hikâyesi anlatılıyor, bu herif metnin en tokat atılası insanı, açık ara. Sonda kazananlardan biri oluyor ki şaşırmıyoruz, sesini çıkar(a)mayanların tepesine binip yükseliyor, yükseliyor, doyumsuzluğunun mükafatını alıyor. Pek kimse kalmadı, Hasoğlan'ın markette çalışan dünya güzeli kızı ve Onikilik'le kadro tamamlanıyor. Onikilik, adı üstünde, on iki yaşında bir çocuk, markette çalışıyor o da. Parmak Yalayıcısı'nın tecavüzüne uğruyor, tepesine binilenlerden.
Üldes'in güldürükçülüğü ve anlatımı, sanırım bu ikisine deli imreniyorum. Şimdi öncesinden kopuk olarak bir bölümü alacağım, sakil duracak ama metnin içinde karşılaşınca, "Pkmfpf," diye gülebiliyor insan. "İşte Parmak Yalayıcısı böyle mert, böyle yiğittir. Biraz mittir, biraz da ittir." (s. 36) Zorlama gibi mi duruyor? Okuduktan sonra karar verin. Nihayetinde film bitiyor, film müzikleri için anlatıcının -esas anlatıcının, belki yönetmenin ama değil, belki senaristin ama bu da değil, sanırım izleyicinin, de değil, yapımcının- OST listesi oluşturmak için uğraşları pek hoş. Metnin kendisi pek hoş. İnkılâp'ın 1999'daki Roman Ödülü bu metne gitmiş, iyi de olmuş. Süper başlangıç, devamı daha da süper. Ersan Üldes'i Ali Teoman'la birlikte baş köşeye koyuyorum. Bambaşka ustalıkları var, türlü türlü huyları var, seviyorum ikisini de. Ali Teoman'ın yazdıkları yeter, Üldes de daha çok yazsa keşke.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Batı Kanonu
Bloom, Batı dünyasında burnunun dikine gitmesiyle bilinen, metinlerinde -gerçi Etkilenme Endişesi ve bu metin dışında başka bir şeyini okumuş değilim, yalan olmasın- görüşlerini eleştiren tayfaya "kırgınlar" adını takacak kadar polemiğe açık bir edebiyat profesörü, estetik kuramcısı bir anlamda. Neden? Adam "sahte kültürel savaşlar" adını verdiği şeyden bıkmış, "içinde bulunduğumuz sefalet" üzerinden yola çıkarak, "Benim adım Hıdır, elimden gelen budur," diyerek Kanon'un -bir anlamda- dağılmasını engellemek için müthiş bir çabaya girmiş ve öznel yargılarını edebiyat tarihi, esinlenme, aşorma gibi olgularla birleştirerek, Giambattista Vico'nun üç aşamalı döngüsünü de tam orta yere monte ederek üzerinde deli gibi düşündüğü yapıyı, tipik okuma alışkanlıklarının yok olduğu bir dünyada elde bir şey kalsın diyerek sağlamlaştırmış. Teokratik, Aristokratik, Demokratik çağ olarak üçe böldüğü akışa metinleri yerleştirmiş, aralarındaki bağlantıları irdelemiş, mitolojiden pikareske, hiçlikten doğaya pek çok açıdan incelemiş. Yirmi altı yazar var bu üç zaman aralığında, bu yazarlar dışında zamanla kanonlaşabilecek yazarları da en sonda vermiş, hatta bu metinden sonra ciddi tartışmalara girdiği yazarlar da var bu listenin içinde. Zamanın göstereceğini söylüyor Bloom, henüz bir şey söylemek için erken olduğunu belirtiyor ve yirmi altı yazarı nasıl seçtiğini özetliyor: "Bu yirmi altı yazarın çoğu için, söz konusu yazarı ya da eseri kanonsal yapan şey nedir sorusunu sorarak mükemmelik ile doğrudan yüzleşmeye çalıştım." (s. 12) Tekrar ve fark, bu ikisinin üzerinden dönen bir mükemmellik algısı var Bloom'da. Çağının az da olsa özgün sesi olmuş yazarlar kanona doğrudan giriyor, Bloom'ca alkışlanıyor ama Freud gibi örnekleri de eleştirmeyi ihmal etmiyor. Bloom'a göre Freud, Shakespeare'in zaten ortaya koyduğu yapıları etkilenme endişesinin travmatik baskısı sonucu Antik Yunan metinlerinden isim çarparak biçimlendiren bir "yazar". Hamlet Kompleksi diye bir şey duymadık, çünkü Freud başka kaynaklara yönelmişti, Bloom'un daha en başta eleştirdiği nokta, "Freudcu edebiyat eleştirisi" diye bir şeyin oksimoronluk taşıması. Freudcu, edebi ve eleştiri olmadığını söylüyor Bloom, böyle bir anlayış mümkün değil, çünkü Shakespeare zaten bunu çok önceden becermişti. Ahmet Mithat'ın postmodern olduğunu söylemek gibi bir şey değil mi bu ya, Freud düşüncelerini sistemleştirmeden önce Shakespeare'in "bunu zaten yaptığını" söylemek, ne bileyim, aşırı yorum gibi geliyor bana çünkü Shakespeare herhangi bir şeyi sistemleştirmiş değil, böyle bir çabası yok zaten, sezgisel olarak ortaya çıkarmış olması başka bir şey. Freud'u "Kaos Çağı'mızın Montaigne'i" olarak görüyor Bloom, en uygun övgü bu, Batı Kanonu'nun merkezileştirilmesinde benliğe ulaşmanın yolunu taşıdığı için. Neyse, Bloom kırgınlar tayfası dediği insanların arasına Freud'u da katıyor, onca dizeyi aslında Shakespeare'in yazmadığına dair kuvvetli bir inancı var Freud'un, tarihi safsatalara inanıyor olması onu Bloom'un gözünden direkt düşürüyor. Neden, çünkü Bloom kanonun tam orta yerine Shakespeare'i koyuyor ve yirmi altı yazara ayrılmış bölümlerden hemen hemen hepsinde Shakespeare'in adı geçiyor, öyle veya böyle. Bu yaşlı, hafif kaçık ve coşkulu adamın karşısında Shakespeare'i herhangi bir açıdan eleştirmenin yürek istediğine dair bir izlenim oluşuyor ister istemez. Bloom'un temel aldığı metinlerin arasında ilk sıralarda Shakespeare'inkiler geliyor tabii, sonrasında Tevrat'ın ilk yazarı olan J var, Homeros'tan çok daha önce yaşamış ve kutsal metni yazmış. "İlahi ile insani arasındaki müphemlik" Bloom'a göre J'nin en büyük icatlarından biri, edebiyatın da. Cüret işi yani, J bunu yapmaya cüret etmiş ve bu fikir Bloom için "kanonsal tuhaflık" olarak doğmuş. Tuhaf, özgün metinler hem yeni yollar -hemen her alanda, hermenötikten psikolojiye, sayısız- açıyor, hem de gelenekle mücadele ederek geleneğin tarihine eklemleniyor.
Bloom'a göre "kimlik anlayışlarının bir parçası olarak geliştirdikleri kırgınlık" Afrikalı, Hispanik ve Asyalı yazarlar için ortaya koyabilecekleri yegane tepki olarak görülüyor ki şamata bu fikir üzerinden çıkmıştı. Bu yazarlar "yetersiz" ve kanona eklenebilecek yazarlar değil. Bloom bu mesele üzerinde kısaca durduktan, köksüzlüğün kaynaklarını biraz da kışkırtıcı bir şekilde dile getirdikten sonra kanonun etkilenme endişesinden nispeten muaf yazarlar tarafından ortaya çıkarıldığını söylüyor. Milton, Goethe, Tolstoy, Freud, Joyce ve benzeri yazarların yanında bir tek Moliere yok, Shakespeare'den esinlenmediği için. Belki de Molière'nin etrafında başka bir kanon toplanabilirdi, Shakespeare ortaya çıkmış olmasaydı, bilemiyoruz. Sonuçta iyi yazın bir revizyon işlemi Bloom için, Shakespeare her çağda revize edilmiş, edilmeye devam eden kaynak görevi gördüğünden yaşasın Shakespeare. Shakespeare, Shakespeare ve Shakespeare, Bloom'un dönüp dolaşıp vardığı nokta. Tanıma bakalım: "Edebiyat sadece dil değildir; aynı zamanda biçimlendirme istenci, Nietzsche'nin bir zamanlar farklı olma, başka bir yerde olma arzusu olarak tanımladığı metafor güdüsüdür." (s. 21) Dante'nin modern bir fikir olarak kanon fikrini icat ettiğini söylüyor Bloom, sonra çağların şairlerine bir göz atıyor, kırgınlar hakkında birtakım atıp tutmalarda bulunduktan sonra Shakespeare'e geçiyor ama öncesinde Kanon hakkında söylediklerine, hatta okuma edimi hakkındaki fikirlerine de bakalım. Bloom Kanon'u ölümlü yaşamımızda okunacak değerli metinlerin toplanma alanı olarak görüyor. Zaman az ve okunacak metin çok, değerli vaktimizi neden öbekleşmemiş metinler üzerinde harcayalım ki? Süper bir sebebi var aslında bunun, zincirin halkası haline gelmemiş metinlerin zincirin söylediklerinden bambaşka şeyler söyleyebileceği ihtimali. Keşif, merak. Ölümlülüğümüzü yenmek için kanonsal metinleri okuyup yalnızlaşabiliriz veya bir topluluğun parçasıymışız gibi hissedebiliriz, bu bir yoldur ama tek yol değildir. Bloom'un bu çok kişisel fikri Kanon'u biçimleyen sağlıklı bir saptama değil bence, farklı bir kültürün parçası olduğum için, belki de kültürsüz olduğum için. Kanon'a uymamızı söylüyor Bloom, zenginlikle kültür arasındaki ittifakı koparırsak geleneği yanlış okuyup kırgınlar gibi gecikmiş bir gnostik olurmuşuz. Vallahi şunun şurasında kırk yıl daha yaşarım zaten, onu da istediğim gibi yaşarım, yanlış yorumlara girişirsem -kitaplardan anlamadığım fikrini elde tutalım- kendi kusuruma bakamayacak bir halde olacağımdan ötürü problem yok.
"Shakespeare ve Dante Kanon'un merkezidir çünkü onlar diğer bütün Batılı yazarları bilişsel duyarlılık, dilsel enerji ve yaratıcı güç alanında geçerler." (s. 53) Shakespeare kendi kendimizi duymanın ilk örneklerini vermiştir Bloom'a göre, Dante içimizdeki nihai değişmezliği gösterirken Shakespeare değişkenliğin psikolojisini göstermiştir, kendimizle nasıl konuşacağımızı ve duyacağımızı öğretmiştir, çelişkilerimizi açığa vurmuştur, söz sanatları öylesine yalın bir doğallığa yol açar ki yaşamın ta kendisi gibidir. Dante'nin şairlerin şairi olması gibi Shakespeare de halkın şairi olmuştur, "sınıfsız evrenselcidir", İngiliz Rönesansı'na hapsedilemeyecek kadar evrenseldir, diğer bütün yazarlardan daha çok algılamış, daha çok düşünmüş ve dil ustalığı açısından zirveye ulaşmıştır. Bloom bunları söyledikten sonra "Yazarın Ölümü" çerçevesindeki tartışmalara kendi bakış açısından yaklaşır ve toplumsal enerjilerin yazarlar arasındaki nitelik farkını açıklayamamasını eleştirir. Tolstoy'u da eleştirir, Shakespeare hakkında yazdığı bir makaleden ötürü. Karakterlerini farklı seslerle konuşturur Shakespeare, bu yanılgıyı yaratan en kusursuz yazardır. Canavar gibi anlatıyor Bloom ama şununla bitireyim ben: "Shakespeare'in başarılarının en şaşırtıcı olanı, bizim onun karakterlerini açıklamak için bulabileceğimiz bağlamlardan çok daha fazlasını onun bizi açıklamak için ileri sürmüş olmasıdır." (s. 72)
Proust'tan Wordsworth'e, Woolf'tan Beckett'a kanonsal bağlantılar, edebiyatı derli toplu hale getirme çabası. Eleştiriye açık, temel bir metin.
Yanıtla
7
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Görülmeyenler
Zamanın bu kadar sezgisel olduğu, aslında ortada olmadığı ama varlığını öylesine ağır bir şekilde dayattığı başka bir metin bilmiyorum, henüz. Bulutlar, dalgalar, fırtınalar, mevsimler, her şey akıp gidiyor ve her bir doğa olayı kadranın yavaş yavaş ilerlediğini gösteriyor sanki, yıldan yıla yapılan işlerin vakti geldiğinde saate bakmış olduğunuzu düşünün. Kazakların çıkarılması, hayvanların otlatılması, ağaçların budanması, rahibin adaya gelişleri derken şimdiki zamanın -akış için daha uygun bir anlatım yok, şimdiki zaman her zamandır, zamanları kapsar- süreğenliğinde yılların nasıl geçtiğini anlamıyoruz. Muazzam ölçüde doğallık katıyor bu olay, kurmaca dünya zaten doğanın kalbinde yer aldığı için müthiş bir uyum. Norveç'in küçük adalarında yaşayan ailelerden birine odaklı merceğin gösterdikleri hep aynı döngünün sıkıcılığına bulaşmıyor hiç, sanki hep aynı manzarayı izliyormuşuz da oluşları fark etmekten geri kalmıyormuşuz gibi. Jacobsen'e hayranlık duydum, farklı kültüre mensup ve farklı coğrafyada yaşayan okuruna İskandinav eyyamını olabildiğince doğrudan aktarabiliyor. En büyük takdir çevirmen Deniz Canefe'ye, bu anlatımı aktarabilmek güç olsa gerek.
Barroy gerçekten var, bir ada. Bir ailenin evreni diyebiliriz. Bir ucundan diğerine koşması on dakika falan alıyor olsa gerek. Jacobsen rahibi adaya çıkarıyor ve hikâye başlamamış, orta yerinden devam ediyormuş gibi sürdürüyor işi. Ailenin soyadı adanın adıyla aynı. Hans Barrøy ailenin reisi, adanın mutlak sahibi, ellilerinde bir adam. Kendisinden epeyce küçük kız kardeşi Barbro henüz evlenmemiş, birlikte yaşıyorlar. Ingrid üç yaşında, Maria'yla Hans'ın gözbebeği. İlk bölümde -bölümler başlıksız, zamanın geçtiği sadece sezilecek- temel karakterlerle karşılaşıyoruz ve rahibin düşüncelerini okuyoruz: "Okyanusun ortasındaki bir mücevher olduğu ortaya çıkan küçük adada, Tanrı'nın sessiz çocukları." (s. 9) Gündelik dertleri var, rahip Barbro'nun vaftiz töreninde şarkı söylemesini istiyor ama Hans rahibi kenara çekip Barbro'nun ilahi söyleyemediğini hatırlatıyor. Yaşamları küçük detaylarla biçimlendirmek, her an bir başka işle bir başka kişisel niteliğin belirmesi, mikro ölçülerde kurulan koca dünya, vay be. Vayy be hatta. Babayla kızın, anneyle oğlunun muhabbetlerinden bir başka açıdan inşa, doğa karşısında başka başka açılardan inşa, abartma butonuna bastıktan sonra söyleyebilirim ki Oulipo işi bir oyunun sonucunda da ortaya çıkabilirmiş bu metin. "Görev: Bir adada yaşayan ailenin yıllarını olabildiğince olaysız bir şekilde anlatınız." Tamam, o zaman mevzu budur. Adaya vuranlardan başka dışarıdan pek bir şey sahiplenilmiyor, tüketim toplumunun dışında yaşayan insanlar için tüketim temel ihtiyaçların karşılanmasından öteye geçmiyor. Okurlar için de sadece temel izlekler üzerinden dönen bir anlatı sunuluyor, mantık aynı, bu yüzden karşılaştığım birtakım eleştiriler güldürdü beni. Çok güzel bir konu inanılmaz bir şekilde berbat edilmiş, pek bir şey olmuyormuş, olmalıymış. Oluyor efendiler, sizin istediğiniz türden şeyler olmuyor, şeyler birbirlerini tüketmiyor ama bu bir şey olmadığı anlamına gelmiyor, kendi dünyanızdan çıkıp yazarınkine girmelisiniz, yazarla boğuşmamalısınız. Evet. Neyse, kıyıda bulunanlar, dış dünyanın kırık dökük yaşamlarından geriye kalanlar. Gemi enkazından kalan parçalar, çöpe atılan ve denizlere karışan eşyalar, işe yarayan ve yaramayan onca şey akıntılarla kıyıya vuruyor ve bizimkiler biraz arandıktan sonra işlerine yarayan parçaları ayırıyorlar. Hans bütün bir ağaç buluyor bir gün, kökleriyle birlikte koca ağaç. Serüvenini okuyoruz, Yenisey Irmağı boyunca ilerleyen, nehirlere ve denizlere ilerleyen, dünyanın etrafında dolandıktan sonra Hans'ın adasına vuran bir ağaç. Döngü. Yerleşikliğin geçiciliğini imliyor, ironik. Yerleşiklik yaşamın kendisiyse karşılaşılacak ölümleri hatırlatmış da olabilir, sonuçta kökünden sökülmüş bir ağaç nadiren görülen bir şey, yaşamdaki döngülerin dışında kalan olaylar gibi.
Balık tutuyorlar, karadaki kooperatife satıyorlar. Buradan bir gelir. Hayvanlardan elde edilen ürünler, buradan da para geliyor. Hans abisinin gemisine atlayıp çalışmaya gidiyor her yıl, kazandığı parayı da ekleyelim. Beslenmesi gereken boğazlar sıkıntısız bir şekilde beslenebiliyor ama ucu ucuna. Maria başka bir adadan gelmiş, ailesi de aynı şekilde yaşıyor, binlerce adada benzer yaşamlar. Küçük ve o dünyaya göre büyük tartışmalar ekseninde biçimlenen yaşam görüşleri birlikteliğin monotonlaşmasını engelleyici ölçüde hoşgörü taşıyor. Evin çeşitli yerlerine ek yerleri inşa ediyor Hans, babasıyla birlikte. Odalar, salonlar, her biri için paraya ihtiyaç var ve hesap kitap yaparak, kredi alarak, birçok yolla parayı denkleştiriyor. Kuzeye bakan oda, mutfağın yanındaki oda, birçok oda ama hangisinde uyunacak, bunun tartışması yapılıyor ve herkes kendine uygun mekanı buluyor, kararsızlık için ayrılacak çok bir zaman yok çünkü her şeyin olabildiğince durgun gözüktüğü dünya çok hızlı ilerliyor, insanlar yetişmeye çalışıyorlar.
Hayvanlar, eşyalar, karadaki insanlar, her biri için paragraflar dolusu anlatı kurulabilir, karakterlerin duyarlılığı şeyleri derinlemesine görmemizi sağlıyor. Bir atın sırf görünüşünden yola çıkarak kurmacayı zenginleştirmek, yasa dışı işler yapmış bir "işgalcinin" ansızın adaya çıkıp yaşattığı korku dolu anlar karşısında teskinliği bozmamak, Haneke atmosferi bile var anlatıda kısaca, metnin özgünlüğünün sadece bir parçası. 1913'ten 1940'lara uzanan bir zaman dilimini içeriyor ama aslında küçük bir sonsuz gizli. Ada yaşamı konusunda ilk ve son alıntım şu olsun:
"Hans Barroy üç şey düşlemişti: motorlu bir tekne, daha büyük bir ada ve başka bir yaşam. İlk iki düşünü sık sık anlatırdı tanıdığı tanımadığı herkese, sonuncusundan hiç söz etmemişti, kendine bile.
Maria da üç şey düşlemişti: Daha çok çocuk, daha küçük bir ada ve başka bir yaşam. Kocasının tersine sık sık sonuncusunu düşünürdü ve ilk ikisi zamanla giderek silinip yittikçe üçüncü büyümüş, ağırlaşmıştı." (s. 174)
Yanıtla
5
5
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kadıköy Felsefesine Giriş
Kadıköy'ü aşağı yukarı yirmi yıldır biliyorum ama kendimce biliyorum, köstebek gibi orasından girip burasından çıkmış değilim. Kilise duvarında içilen biralarından biliyorum, izbe stüdyolarında bam güm Metallica çalmaya çalışan çocukların gözünden biliyorum, Moda'da sarhoş olup ortalık yere kusan cengaverlerinden biliyorum, Barlar Sokağı'nda güzel kadınları görünce aklı giden yeni yetmelerin heyecanından biliyorum, ne bileyim işte, yattığımız sokaklarından biliyorum -Baho civarında yatardık ve şarap çok ucuzdu ya, sabah edildiğinde minibüslerde uyuyakalıp gözlerimi Kartal'da açtığım çok olmuştur- ve buna benzer gençlik eylemlerinden, abuk subuk triplerden biliyorum ama pek bir şey bilmiyordum aslında, abilerin ve ablaların dünyası daha değişikmiş gibi geliyordu. Bir nesil öncesinin efsanelerini dinledim biraz, çokça da okudum. Akmar'ın meşhur zamanlarına yetişemedim, Moda Sineması Konseri'ni abilerden dinledim yine. Kadıköy'ün öbür dünyasına pek az şahit oldum. İlk kez Hikmet Temel Akarsu'nun dörtlemesinden 'Kaybedenler'in Öyküsü'nde anladım galiba nelerin döndüğünü, biz daha doğmamışken veya mahallede top peşinde koştururken Kaybedenler Kulübü esiyormuş oralarda, bir dünya olay. Sonra radyo kayıtlarına ulaştım, üniversitedeyken bir ara her gece dinledim. Başka bir Kadıköy'ü anlatıyordu adamlar, kaybolmuş zamanların amirlikleri dönüp duruyordu. Sonra dünya büyüdü, Taksim'de bir şeyler olmaya başladı derken iş güç. Kendi Kadıköy'ümü özlüyorum ara ara, orta yaşın yerleşik yaşantısından sıkıldığım zaman sokaklarda dolanıyorum biraz, aynı şeyleri yine yapacakmışım gibi geliyor bazen ama herkes bir yere dağılmış durumda, her şey değişmiş falan, sefilleri oynamak da şu an pek çekici gelmiyor açıkçası. Geçen gün trene giderken on beş küsur yıl önce sıklıkla denk geldiğim Kadıköy figürlerinden birini gördüm, yolda yanımdan geçti. Adam aynı. Giyimi, makyajı, takıları falan, zaman makinesi gibiydi. Mutlu oldum bir yandan, hikâye sürüyor ama ben uzaktan gözlüyorum artık. Teşekkürler Kadıköy, itlikte benden bu kadar.
Diyorum ve İsmail Abi'nin dükkanında kitapları kurcalıyorum, Şahin Uruk'a denk geliyorum. Zamanında Güven Erkin Erkal'ın ev arkadaşı olmuş bir adam, Kadıköy'ün seksenli yıllardan itibaren şahidi. Bir giriş metni sunuyor bize, önceki neslin yaşadıklarını anlatıyor. Çok kötü anlatıyor açıkçası. Tekrarlanan sözcükler, olaylar, sanki anılar bir kayıt cihazına kaydedilip olduğu gibi yazıya geçirilmiş, öylesi bir savrukluk. Batman'dan gelen bir çocuğun/adamın dili ancak böyle olur diyebiliriz ama diyemeyiz, adam Kadıköy'e gelir gelmez kitap okumaya başladığını söylüyor. Eh, bu kadar yazabilmiş diyebiliriz. Akarsu'nun metninin -bana göre- "aşırı" edebi olduğunu düşünüyorum da, Uruk'unki sanırım daha içeriden bir yerden geliyor. Anlatımın yavanlığını aşabilirsek, o zaman seksen sonu/doksan başı Kadıköy'ünün atmosferini doğrudan soluyabiliriz, pek güzel. Alt başlık Bir Rock'n'Roll Yolculuğu, gerçekten de öyle bir yolculuk. Taşrada başlıyor, çocuklarını pek umursamayan anneyle babanın "saldığı" evlatlar okulu umursamıyor, aşırı dramatik bir anlatım giriyor devreye böyle bölümlerde, sanki durumu iyice kötülemek istiyor anlatıcı ama karikatüre benzer bir gerçeklik çıkıyor ortaya. Neyse, Soske nam abi okulu bırakıp minibüs peşinde koşmaya başlıyor, bir plak dükkanı açıp Barış Manço, Erkin Koray gibi adamların plaklarını getiriyor, evde dönemin baba isimlerinin şarkıları çalınıyor ve anlatıcımız çocuk yaşta sallanıp yuvarlanmaya başlıyor. Anlatıcı girdiği nehirde balık avlıyor, avlananları izliyor, tuttuğu yılanbalıklarını pişirmeyi öğreten bir adama uyup durmadan yılanbalığı yiyor, pek hoş. Anadolu manzaraları. Yokluk, sevgisizlik, köksüzlük. Birtakım kırsal olaylar, doğayla ve yolla tanışma. Hafiften bir Brautigan tadı ama çok hafiften. Abla evlendikten sonra eniştenin radyosu, seksenlerin başı. MFÖ çalıyor, The Beatles çalıyor, Teleskop nam bir programda dönemin ve yakın geçmişin şarkıları çalıyor durmadan. Anlatıcı kendini donattıkça yalnızlaştığını görüyor, kendisi gibi düşünen kimse yok. İstanbul'u merak etmeye başlıyor, kartpostallara bakıyor durmadan. Bir gün Batman'daki istasyona geliyor bir arkadaşıyla birlikte, Kurtalan Ekspres'e atlayıp kırk sekiz saat sonra Haydarpaşa'da trenden iniyor, İstanbul macerası başlıyor.
İstanbul, Kadıköy. Sayısız insanla tanışıyor çocuk, saçlarını uzatmaya başlıyor. Bundan sonra asıl yolculuk başlıyor işte; girip çıkmadığı iş kalmıyor, arkadaşlarının arkadaşlarıyla tanışıyor, tanıdığı bir sürü insanla birlikte kendini var etmeye çalışıyor. Hamallık, akşamları şaraplar, zor ve renkli bir dünya. Polisler rahat bırakmıyorlar, durmadan sorgulanıyor bizimki, bir yandan da kendine kalacak iyi yerler ayarlamaya çalışıyor. İş yerlerinde yatıyor bir süre, sonra Karga Salih'le birlikte nispeten temiz bir evde kalmaya başlıyor. İnsanlar lakaplarıyla anılıyor daha çok, isimleri gizleme çabası olup olmadığını bilmiyorum ama sanmıyorum ki maksat gizlemek olsun, gerçek insanlar bunlar. Adam LP biriktirmeye başladığını söylüyor, sonra biraz araştırınca Şahin Uruk'un bir zaman Trip'te DJ'lik yaptığını öğreniyorum, hemen her şey örtüşüyor. Haldun'la tanışıyoruz bir noktada, Harun'un Bodrum macerasını anlatıyor bizimki, hikâye içinde hikâye. Tipik bir yol hikâyesi; otostop çekmeler, parasız kalmalar, yollarda bir dünya sıkıntı, zafer, ulaşılan hedeflerin yerini alan yeni hedefler arka arkaya sıralanıyor. Haldun'la birlikte takı yapmaya başlıyor adam, satıp yiyecek masraflarını çıkarıyorlar, kalanıyla da piiz. Sultanahmet'te Katmandu yolunda mola veren hippilerle muhabbetler gırla gidiyor.
Takip edilemeyen bir akış var, karakteri rahatlıkla kaybedebiliriz ama o kendini bırakmıyor, her anını dolu dolu yaşadığı hayatını bütün açıklığıyla ortaya koyuyor. Kendisini dolandıran iki kızın peşinden Bodrum'a gidişi film gibi bir şey, kızları bulduktan sonrası daha da şaşırtıcı. Aksiyon bitmek bilmiyor, bu güzel. Paylaşımcı, bazen işgalci bir yaşam var burada, kalınan evlerin ve kazanılıp yenen paranın hesabı tutulamıyor. Arada lüzumsuz anlatımlara da giriyor adam, düşmanların Çanakkale'yi geçemeyip kendisinin geçmiş olmasını araya sıkıştırması pek iyi bir fikir değil. Dönemini bütün gerçekliğiyle anlatması süper bir fikir. Güven Erkin Erkal'ın açtığı mekan, Erkin Koray'la muhabbetler falan, şahane.
Bende 6:45'ten çıkanı var, 1995'te basılmış. Sonradan Phoenix de basmış. İyi de olmuş bence. Yaşamının bir dönemi Kadıköy'de geçmiş olanlar için güzel bir kaynak, adımladıkları sokakların tarihinin bir parçasını bilmek isteyenler okumalı, onun dışında pek tatmin edici gelmeyecektir. Kadıköy'ün havasından biraz solumuş olmak lazım. İyidir, okunsun.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir