Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hadımların Dünyası: Çağlar Boyunca Hadımlık
Lord Varys'i düşünelim. Çocukken satılıyor, yeni sahibi tarafından hadım ediliyor, sonrasında diplomasi yeteneğini geliştiriyor, istihbarat ağı kuruyor, diyarın esenliği için kralları indirecek konuma geliyor. Taraf değiştiriyor, Targaryen cenahına geçiyor ve yine diyarın esenliğini düşündüğü için öldürülüyor. Çin saraylarından Osmanlı haremlerine kadar dünyanın pek çok yerinde örneği görülen hadımlardan biri Varys, taht kavgaların körüklemesinin veya söndürmesinin sebeplerinden yola çıkarsak insanı değil, diyarı düşündüğü çok açık. Hadımların kendilerince nedenleri var, tahtı ele geçirmek isteyenler askerle işbirliği yaparak tepedekilerin kellesini uçuruyorlar ve boşalan yerlere kendi adamlarını yerleştiriyorlar. "Bizans entrikası" dendiği zaman bunu anımsayacağız, yazarın detaylarıyla anlattığı katakullileri okuduğumuz zaman Varys'in sütten çıkmış ak kaşık olduğunu görüyoruz. Aynı şekilde Osmanlı'da da devam ediyor mevzu, direkt miras almışız adamlardan bu hadım olayını. Köle ticareti de işin başka bir boyutu. Rus hadımlar meşhur, Hindistan'dakilerle birtakım ortak ritüellere sahipler. İtalya'daki ses sanatçısı hadımlar da işin içine katılmış, ortaya muazzam bir inceleme çıkmış. Detaylar yer yer mide bulandırıcı olabiliyor, coğrafyadan coğrafyaya cerrahi farklar var ama yöntem hemen hemen aynı: Korkunç. Tıbbın ilerlemesiyle birlikte anestezi yapılmaya başlanmış ama çok acemice, ot falan yedirmişler hadım olacaklara, sonrasında da yaraya sürmüşler falan, facia. Enfeksiyon yüzünden hadım edilenlerin yarıya yakını ölmüş, ortalamaya vurunca ortaya çıkan sonuç bu. Kaderler benzer, hadımlığın hikâyesi de benzer, dünyanın her yerinde. "Günümüzde Mumbai'nin banliyölerinde yaşayan Hintli hicralar ("hadım"), Rus Skoptzy'lerle benzerlikler gösterir çünkü hadım edilmenin her zaman dinle ve kutsallıkla yakından ilgisi olmuştur. Tüm dünyadaki hadımların en büyük ortak noktası belki de budur." (s. 11) Asur'un kraliçesi Semiramis'e dayandırılıyor hadımlığın doğuşu, savaş esirlerini hadım ettirirmiş.
Farklı bölümlerde farklı coğrafyaların hadımları inceleniyor, ilk sırada Çin var. Hicralara geldik, Hindistan'a. Hukuk mücadelesi vererek tanınmalarını sağlamışlar, büyük olay. Afrika'daki köle ticareti. Osmanlı zamanında da var, Osmanlı'dan önce ve sonra da var. İnsanın insana ettiği korkunç. Bizans ve Osmanlı zamanında İstanbul'daki hadımlar, ses sanatçıları ve Rus hadımlar sonraki başlıkları oluşturuyor. Osmanlı zamanındaki işler çok ilginç ama Bizans'ın kaotik ortamıyla karşılaştırılamaz sanırım. Osmanlı Bizans'tan olduğu gibi almış bu hadım olayını, güç kaybetmesinin bir sebebi aslında çok açık. Güzel bir araştırma, iflah olmaz meraklılar için birebir.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kubbenin Altında
Canavar yeni bitti. Verdiğim küçük aralarda başka şeyler de okudum, lakin bunu unutmamak için yazmadım onları. Yazacak çok şey vardı ve hiçbir şeyi unutmamak lazımdı.

King'in yolculuğunu kabaca ikiye ayırıyorum ve ayrım noktasına da Thinner'ı (Falcı, dandik isimlendirmede bir numara) koyuyorum. İkinci dönemin ipuçlarını ilk dönemde bulmak mümkün; mesela Mahşer. Mesela Kujo bir de. Kujo, insanların korkularıyla beslenen gerçek canavarlar konseptiyle kendi yolunda gitmiş bir roman. Hayali canavarların gerçeğe dönüşmesi hadisesi de bununla bağlantılı; King'te sıklıkla görülen şeyler. Ölülerin dirilmesi ki gerçekten de dirilip dirilmediklerini bazen biliyoruz, bazen bilmiyoruz. Sıklıkla bilmiyoruz, her şey kafayı yiyen karakterin psikolojik durumundan da kaynaklanıyor olabilir. Oldukça doğal, King'in olayı da doğal sebeplerin doğaüstü sonuçlara varmasını olabildiğince basit, mantığa bürütülmüş bir halde vermek. Çok çok başarılı, bu yüzden de belki içine ruh girmiş arabalarından, yürümeye başlayan kompres makinelerinden görece pek korkmuyoruz da gayet normal bir şekilde kudurmuş bir köpekten ölümüne korkuyoruz, çünkü King onu öyle bir şekilde aktarır ki oradakinin bir köpekten çok daha fazlası olduğunu biliriz.

Mahşer. Uzun versiyonunu daha okumadım, kısasına göre konuşacağım. Ve bağlantılı olarak Kara Kule'yi de okumadım. Neyse, dünya ayvayı yer ve bir grup insan, başının çaresine bakar. Bu sırada olaylar, entrikalar, bilmem ne. Bir hayatta kalma mücadelesi. Bu sırada insanoğlunun hırtlıkları, çürük ahlaki değerleri, falan. Bir dünya şey. Olayı küçük bir kasabayla da sınırlandırabiliriz; Ruhlar Dükkanı. İnsan sayısını daha da azaltalım, Ceset. Buick 8 (Çoğu insan eh der ama bana göre King'in en kral kitaplarından biri). Bunlarda küçük yerleşim yerlerindeki insanların ilişkilerini, ucundan sosyal çarpıklıkları hep görürüz. Küçük yer dedim de, küresel bir felaket sonunda insanların çoğu ölürse dünya çok küçük bir yer sayılır. Evet.

Duma Adası, Kemik Torbası gibi romanlarda King asıl yazmak istediği şeyleri yazmaya başladı bence, hiçbir kaygısı olmadan. Hiç utanmadan, "edebisi daha derin" diyeceğim bu kitaplar için. Öncesinde farklı isimle çıkarttı kitaplarını, işte çerez demeye cüret edeceğim bir iki kitap yazdı, fakat nihayetinde muhteşem karışımının formülünü buldu sanıyorum.
King, kitabın sonuna yazdığı notta uçak ve dağsıçanı fikrinin 1976'da aklına geldiğini, o yıl kitabın 75 sayfasını yazdığını ve teknik ayrıntılar hakkında bilgi sahibi olmadığından işten vazgeçtiğini belirtiyor. 2007'de olaya tekrar başladığında bu iki öğeden; dağsıçanından ve uçaktan yürümüş ve yazmış kitabını. Bu ikisi vurucu şeyler gerçekten.
King'in toplumsal kaosun spekülasyon aşamasını işleyişi de başlı başına bir inceleme konusu aslında. Sonraları şiddet olayları da ortaya çıkacak.
Doğal doğaüstülük, küçük kasabalarda güç odakları, din sömürgesi, politika, acayip cinayetler, acayip betimlemeler, her şey fazla fazla var.
* King'in bir diğer olayı da araya öyle şeyler sıkıştırır ki büyülü gerçekçi bir romanda sanır insan kendini. Köpeklerin hayaletleri görebilmesi mesela.

"Horace da bütün köpekler gibi sık sık ölülerin sesini duyar, bazen seslerin sahiplerini de görürdü. Ölüler her yerdeydi ama yaşayanlar günün her dakikası çevrelerini kuşatan on binlerce aromayı duymadıkları gibi onları da görmüyordu." (s. 664)

Şimdi zaten King romanları fantastik, evet ama anlatıcının böyle bir hadiseyi gayet doğal bir şekilde verdiğini pek görmeyiz. Kurgunun doğallığını bozar çünkü, yaratılmış, suni bir dünyanın varlığını hatırlatır ve bu da okuyucunun isteyeceği en son şeydir. Kurguya direkt müdahale. Sakıncalıdır, bazen de değildir. Mesela bu romanda anlatıcı diyor ki, "Hadi beraber bir yolculuğa çıkalım ve kasabadakilerin durumlarına bakalım," falan. Böyle bir sürü şey. King'in üslubunun yeni bir öğesi.

Gayet güzel, on numara roman.
Yanıtla
8
16
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Öteki Günler Gibi Bir Gün
Özlü'nün sokakların kapalı uçlarına yaptığı yolculuklardan değil bu. Bitmeyen yollar yok bunda, o boğuntunun bir nebze olsun dışındayız. Burada kentler daha genel anlamda, sokaklardan daha fazla bir şey olarak yer alıyor. Off girişe gel, muazzam edebisi derin oldu.
Sokaklarda Bir Avlu: Bir girizgah.

"Durmadan sokakları anlatmak istiyor o yazar. Yazılarında yeniden sokaklara çıkılıyor, bitmiyor ama bu sokaklara çıkışlar, hep sokaklara çıkılıyor. İşte yeniden sokaklarda o." (s. 323)

Yürü çança, helal. Fakat böyle kral bir girişten sonra öykümüz pek uzamıyor. Bir yazarın peşinden gidiyor anlatıcı, kendinden pek de farklı olmayan bir yazarın yazmakla boğuşması ve pencere önü, her yazarda olduğu gibi Özlü'de de çok önemlidir, Bir Beyoğlu Düşü'nde Fatih'teki evlerinden görülen camiyi anlata anlata bitiremiyordu söz gelişi.

Büyük Kız: Bir imgenin zamanlı zamansız kovalanması ve öyküye dönüştürülmesi üzerinedir. Bu imgenin günlük yaşamda nasıl değişiklikler ortaya çıkardığı, düşünürünü nerelere sürüklediğine dairdir. Boris Vian ve Kafka okumalarının, bir de aynı imgenin bir başkasının da aklına gelmesiyle ilintilidir. Ve Büyük Kız gerçekten görüldüğünde, şehrin devamlılığıyla bağlantılandırılması mümkündür.

Öteki Günler Gibi Bir Gün: Bir Beşiktaş-Kurtuluş öyküsü.

"Bu Istanbul bir birikintidir. Kendine özgü, eşi hiçbir yerde bulunamaz bir ahali yaratmıştır: Levanten'i, Rum'u, Yahudi'si de bu körfezde dura dura garip birer yaratık olmuştur. Buraya vuran dalgaların hemen rengi de değişir. Yabancı, bu boğuntulu, gizemli kentte fazla oturamaz, boğulur gibi olur... ya da çöker gider, ilişki de kuramaz. Burada her şey kendi haline dönüşür." (s. 329)

Eh, dünyanın en kozmopolit ve büyük köyünde bir yabancının hissettikleri de kendine yabancılaşmaktan geçer herhalde. Başkalarının bir suçu yok, başkalarıyla ilişki kurmak da bir dış engelin sonucu değil. İnsan kendisini yitirir en başta.

Yine bir kimliksiz eski dost, Filiz. Özgür bir kadın, kelimenin tam anlamıyla. Anlatıcının dostu. Beraber kadın-erkek ilişkilerine değiniyorlar. Onlara göre orospular, ne istediğini bilmeyen, ilişkilerden hiçbir şey beklemeyen, sonuçları da bir o kadar önemsemeyenler. Anlatıcıya göre bazı kadınlar ahlâk kurallarıyla doğaları arasında sıkışıp kalmış insanlar. Büyük bir toplumsal eleştiri var burada; ruhun doyumsuzlukları, toplumun beklentilerinin kişinin beklentileri haline dönüşmesi, bu tarz şeyler.

Şapka, Deniz Kıyısı ve Yüz: Anlatıcı bir kahvede otururken yoldan gelip geçen kadın hakkındadır. Kadın en sonunda adamın yanına geliyor, yarın tekrar oradan geçmek üzere söz veriyor. Geçiyor, başka bir gün konuşuyorlar:

"'Evlenmek istiyorsan benle evlen,' diyor.
'Kabul,' diyorum. 'Başka kimle evlenebilirim ki zaten, öyleyse evlenelim.'" (s. 337)

Özlü'nün kadınları ve anlatıcılarının kadınlarla ilişkileri böyle. Gün içinde olanlar olur ve ertesi gün bambaşka bir gündür, bambaşka kadınlar vardır, unutulmaya açık kadınlar. Yine de hiçbiri unutulmaz, bir zaman sonra karşılaştıklarında her şey kaldığı yerden devam eder. Evlilik, dostluk, hayat. Yine karşılaşmalardan birinde ikisi de belirsiz bir konuşmayı sürdürüyorlar, birbirlerinin sözlerini tamamlıyorlar ve kimin anlatıcı, kimin anlatıcıdan bağımsız bir karakter olduğu birbirine karışıyor. Bu karışıklıkta bir de uzamın betimlemesi, tamamdır.

Yerebatan: Gaiman'ın Neverwhere'ini bildiniz. Yokyer işte. Burada Ahmet Nedim namlı karakterimiz, güpegündüz kentin ortasında dolaşırken yitip gidiyor. Aynen böyle bir giriş, Dönüşüm'ü güzel bir çağrıştırış. Yabancı bir kentte dolaşan yabancı. Yukarıya çıkışı ararken bir berber kalfasına çıkışı soruyor.

"'Kafanızın içinde o,' dedi. 'Kafanızın içinde. Biz de okulda okuduk, öğrenim yaptık, bu öznel gerçeği anlarız.'" (s. 343)

Eh, herkesin çıkışı elbette kendine özgüdür.

Havuzun Başında: Özlü'nün Akdeniz hikâyelerinden. Marx, işçiler, kapitalizm. Bunlar var. Rum evleri var, köylü kadınlar var. Bir hesaplaşma hikâyesi bir bakımdan; Özlü, Vietnam ve diğer felaketler hakkında kendisinin duruşunu değerlendiriyor. Bu arada kenti de unutmuyor tabii:

"Yabancısı olduğum kentleri her süre sevmeye çalıştım. Sokaklarında bir yabancı olarak dolaşmak hoşuma gitti, kenti iyice tanımaktan çekinerek; çok iyi tanıdığım şeylerden bıktığım için, bazı şeyleri öğrenmeye çalışarak. Yapılara baktım hep. Bu kentlerde Rum ve Ermeni yapılarını sevdim; toprağın eski yerlilerinin (bir azınlık onlar şimdi) yaşamlarının sıcaklığını düşündüm. Irkçı hiçbir düşünce barındırmadan içimde. Yeni bir kent ortasındaki yabansılığı iyice ileriye götürüp, insanın dünyadaki varoluşuyla özdeşleştirmeye çalışarak, 'Kanal' adında bir hikâye de yazdım. Bu koşullar ortasında, burada bir devrimci de yalnızdır. Geceleri kendi odasında yalnızdır; bir başınadır, düşünceleri ve çarpan yüreği iledir. Yaşanıp tüketilmiş bir günde, çevresinde dönen namussuzluğa karışmamış olduğunu düşünür." (s. 354)

Devrimci olup olmadığını bilmiyorum, lakin hissettikleri bundan pek farksız değil kendisinin de.

Cıbranlı Halit Bey'in Ölümü: Muş, Özlü'nün askerliğini yaptığı yer. Muş'tan pek fazla şey bulacağız zaman zaman.

Varto Depremi sonrasında Pakistan'dan gelen kalpaklardan büyük, süslü olanını takıyor Halit Bey, o da bir asker, idam edilmiş. İdam edildiği yer Bitlis, biz Muş'u göreceğiz. Dümdüz bir caddeden ibaretmiş o zaman Muş, dünyaya bağlantısı bir tek demiryolu. Muş'ta bir Halit Bey yaşamış, Kürt isyanlarıyla bağlantısı var diye asılmış, kılıcıyla silahı satılmış. Muş bir yalnız şehirdir. Halit Bey daha da yalnızdır. İdam edilmiştir.

Ötedeki Ülke: Özlü'nün bir özlem ülkesi, birazcık güneyde. Pek uzak değil. Kuşadası civarı. Sevişilecek kadın her zamanki gibi hazır. Deniz karşılaştırması var kuzeyle güney arasında, bir de gökyüzü.

"Buraya güneş iyice vuruyor; kuzeydekinden -Istanbul'dan- iyi vuruyor. Istanbul'da Taksim'in oralarda yitiyor güneş; Kurtuluş'ta geniş bir gökyüzü var. Kalamış'tan -insan düşünceleriyle bayağılaştırılmış o yerlerden- bakamam güneşe. En güzel, gökyüzü genişlediği zaman güneş. Güneş o zaman en güzel. Burda, Kordon'da ara sokağın başlangıcına yerleşmiş kahvelerde otururken iyi vuruyor. Artık hafif bir buğu kaplıyor güneşi." (s. 367)

Yine devrim, eylem insanlarını görmek mümkün. Sanki bir muhasebeye girişmiş Özlü; ne yapıp yapmadığı, ne yapabileceği üzerine. Bir süre sonra Türkiye'den ayrılmak zorunda kalacak, o zaman kadar öykülerinde bu hesaplaşmayı görebilmek mümkün. Tabii bunu varoluşla birlikte incelemese olmaz.

"Kişioğlu tehlikenin yanında yaşamalıdır. Yaşam budur, başka bir şey değil. Varlıkla hiçliğin bir arada bulunuşudur yaşam. Maddî hiçbir şeye dört elle sarılınamaz. Her şey geçecek, cesaretle onur kalacak sadece, insan, üstün bir yaratıktır. Tehlikeye atılan bir yaratık. Tehlikeden uzakken varoluş duyulamaz. Başka şeylere değmez insan yaşamı." (s. 371)

Bunu en iyi Sartre'ın Duvar'ında görüyoruz sanıyorum.

Bir bu kadar öykü daha var, her türlü hava alınabilir. Kule adlı öyküde Kafka'ya rastlarsınız, başka öykülerde kim bilir kimlere rastlarsınız.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Karanlıkta Bir Nehir/Kuzey Kore’den Bir Kaçış Öyküsü
Çeşitli olumsuzluklardan ötürü kendi topraklarını terk edip başka ülkelerde zorluklarla yaşayan, aynı şekilde kendi ülkelerinin resmi dininden başka bir dine mensup olup ayrımcılığa maruz kalan ve kendi dinlerinin özgürce yaşandığı ülkelere gidemeyen çok sayıda insanlar tarihte sıklıkla görüldüler, ilk grup için "dekasegi" örneği verilebilir. I. Dünya Savaşı'yla birlikte Japonya'yı terk edip Brezilya'ya giderek para kazanmaya çalışan Japonlar, kölecilik zihniyetinden kurtulamayan toprak sahipleri yüzünden çok zor zamanlar geçirdiler, özellikle II. Dünya Savaşı'ndan sonra üzerlerindeki baskı arttı ve doksanlı yıllara kadar gerek Brezilyalılar, gerek Japonlar tarafından aşağılandıktan sonra ana vatanlarına dönmeye başladılar, daha doğrusu döndükleri zaman Japon toplumuna bir ölçüde "kabul edildiler". "Beta Israel" ikinci gruba giriyor, 1980'lere kadar Etiyopya'daki savaşlardan ve kıtlıktan ötürü büyük sıkıntılar çeken toplululuğun Kayıp On Kabile kökenli olduğu kabul edilir edilmez bu Yahudi topluluk iki büyük operasyonla İsrail'e ulaştırıldı. Günümüzde toplumsal konumları pek parlak olmasa da yaşamlarını Etiyopya'dakinden daha rahat bir şekilde sürdürebiliyor bu topluluk, diğer çoğu yer değiştirme örneğinin aksine. Ülkelerin yönetim şekillerini değiştiren siyasi olaylardan sonra insanlar dini inançtan daha iyi bir ekonomik ortamda yaşama isteğine kadar pek çok sebepten ötürü yıllardır yaşadıkları topraklardan hiç bilmedikleri yerlere doğru umutla dolu yolculuklara çıktılar, etkisi altında kaldıkları propaganda biraz olsun doğruluk payı taşıyorsa beklentilerini düşürüp yaşamlarını sürdürebildiler. Kuzey Kore veya SSCB örneğinde bu tür bir mutlu son yok, çok sayıda devrimcinin yeryüzündeki cenneti bulma hayaliyle gittiği SSCB'de ölümüne çalıştırılmalarıyla uğradıkları hayal kırıklığına pek çok metinde denk gelinebilir, bunun yanında Kuzey Kore'nin baskıcı rejiminden kurtulmak isteyen göçmenlerin yaşadıkları da edebiyatın konusu oldu ama bu konuda Türkçeye aktarılmış metinlerin sayısı pek az. Adam Johnson'ın George Orwell Arkadaşımdı kitabının son öyküsü tam da böyle bir meseleye eğildiği için değerli, Kuzey Kore'den kaçmayı başarabilen iki arkadaşın göçmenlik serüvenleri genel olarak kötü şartlarda yaşam mücadelesini içeriyor, tabii insan her ne kadar kaçıp kurtulmuş olsa da doğduğu coğrafyayı unutamıyor ve özlüyor, bu da mücadeleyi zorlaştıran başka bir etken. I. Munyol'un Değişen Kahramanımız adlı romanının mekânı Güney Kore olsa da askeri hükümetin yarattığı despotizm Kuzey Kore'ninkini aratmadığı için yine bu bağlamda değerlendirilebilir.
SaltOkur Yayınları'ndan çıkan Karanlıkta Bir Nehir, doğup büyüdüğü ülkeden göç ederek başka bir ülkenin demir pençesi içinde hayatta kalmaya çalışan bireyin yaşadığı cehennemi anlatan iyi bir metin. Yazarı Masaji Ishikawa 1947 doğumlu, II. Dünya Savaşı'nın ardından yerle bir olan Japonya'nın en karanlık zamanlarından birinde hayata geliyor, şu aralığa Japonya'nın bu karanlık ortamında geçen Tokyo Sene Sıfır'ın tavsiyesini sıkıştırayım, neyse, babası Japonya'da yaşayan bir Koreli, annesi Japon. Japonlarla Koreliler arasında uzun zamandır sürmekte olan düşmanlığı ele alırsak —Jared Diamond Tüfek, Mikrop ve Çelik'te bu mevzuyu derinlemesine olmasa da inceliyor— Ishikawa'nın babasının memleketine neden dönmek istediğini anlayabiliriz. Küçük yaşlarda Kore'den kaçırılıp Japonya'ya getirilen baba yakışıklı bir adam, Japon anneyi yakışıklılığıyla etkiliyor ve evleniyorlar, Masaji Ishikawa doğar doğmaz anne tarafının Koreliler hakkındaki "barbar" yakıştırmalarıyla büyüyorsa da çocukluğun büyülü dünyasında bu tür düşüncelere yer yok, onu ilgilendiren şey babasının sadakatsizlikleri ve ailesini umursamaması. Japonya'da Yaşayan Koreliler Teşkilatı'na katılan, bu örgütteki yerini sağlamlaştırmaya çalışıp çeşitli illegal işlere karışan baba, 1949'da örgütün dağıtılmasıyla birlikte zaten zar zor geçinebilmelerini sağlayan maddi gelirden de oluyor, böylece Kuzey Kore'deki harika hayat hakkında söylenenlere kaptırıyor kendini. Anne gördüğü şiddete dayanamayıp evden kaçtıktan sonra eşinin arkadaşlarının araya girmesiyle evine dönüyor ve baba için kesin bir karar alma ânı doğuyor, Kim Il-sung'un açıklamalarıyla birlikte Japonya'dan Kuzey Kore'ye büyük bir göç dalgası başlıyor, çocuklara okullarda yapılan propagandalar genç neslin de beynini yıkıyor ve Korelilerden kurtulmak isteyen Japonlar bu amaçlarına büyük ölçüde ulaşıyorlar, Japonya'dan kalkan gemiler rüya ülkesine doğru yolculuğa çıkıyor. Anne tarafı Ishikawa'nın ailesinin gitmesini istemiyor ama yola çıkmalarına engel olamayınca anneanne kızını evlatlıktan reddetmekten başka çıkar yol bulamıyor. Umuda yolculuk böylece başlıyor, büyük hayallerle ve beklentilerle dolu aileler bilinmeyene doğru giderlerken her şeyin güzel olacağını düşünüyorlar.
Kore topraklarına ayak basar basmaz bu umutlar yavaş yavaş sönmeye başlıyor. Ishikawa'ya "Japon piçi" diyen çocuklar onu aralarına almak istemiyorlar. Eğitim sistemi Kım-Il Sung'a dair propaganda dolu bilgilerin pompalanmasından ibaret, devlet kademelerinde tanıdığı olmayan, rüşvet yedirecek maddi güçten yoksun insanlar için eğitimin sınıf atlamada herhangi bir işlevi yok, çocuklar madenlerde veya pirinç tarlalarında çalıştırılmak üzere eğitiliyorlar. Dağıtılan besin son derece yetersiz, insanlar hırsızlık yapmaktan veya yabani kökleri toplayıp yemekten başka çıkar yol bulamıyorlar. Bu durumda aileler kolaylıkla dağılabiliyor, insanlar başka yerlerde şanslarını denemek istedikleri zaman geride eşlerini ve çocuklarını bırakıp bir gece yarısı tek başlarına yola çıkabiliyorlar. Bu durumda Ishikawa'nın babası kandırıldığını ve bütün şartların Japonya'dakinden çok daha kötü olduğunu anlıyor ama çok geç, geriye dönüş yok. İnsanlar çektikleri sıkıntıları dile getirirken seslerini azıcık yükseltseler bozgunculukla suçlanıp hapse atılıyorlar, idama kadar gidebiliyor ceza sistemi. Herkes kendini kurtarmaya çalışıyor, birlik duygusunu oluşturacak bir ortam yok. Bu koşullar altında yıllarca köle gibi çalışan Ishikawa uygun bir fırsat eline geçtiği zaman geride kalan çocuklarını ve eşini de yanına aldırmak üzere Japonya'ya kaçmak üzere tehlikelerle dolu kaçışını planlıyor, şansının da yardımıyla karanlık bir nehirden, ıssız topraklardan ve daha da önemlisi kendisini Kuzey Kore'ye teslim edecek Çinli askerlerden kurtuluyor. Japon büyükelçiliğindekiler çeşitli diplomatik risklere girerek Ishikawa'yı Japonya'ya ulaştırıyorlar ama dertler bununla da bitmiyor, Ishikawa Japonya'ya geri dönmüş bir Kuzey Koreli, yaşlı bir adam olarak çalışacak iş bulamıyor, ailesini geri getirmek için yapabileceği hiçbir şey yok. Japon bürokratlar kendisine ilgi göstermiyor, canını kurtarmakla yetinmesini söylüyorlar adeta. Japonya'ya varmasından yıllar sonra oğlundan bir mektup alıyor ve eşinin öldüğünü öğreniyor, oğluyla torunlarını Japonya'ya getirmek için elinden geleni yapsa da başarılı olamıyor ve bir süre sonra mektupların arkası kesilince yaşayıp yaşamadıklarından emin olamıyor, yaşadıklarını umut etmekten başka elinde hiçbir şey olmadığını söyleyerek metni sona erdiriyor.
1950'lerden 2000'lere kadar yaşananları tek bir bakış açısıyla görüyoruz, Ishikawa hiçbir ideolojinin böylesi büyük acılara sebep olmaması gerektiğini sadelikle anlatıyor. İnsanoğlu daha insanca şartlar altında yaşamak için dünyayı binlerce yıldır dört dönüyor, Ishikawa'nın hikâyesi bu yolculukların günümüzde varabileceği korkunç noktaları görebilmek için iyi bir kaynak.
Yanıtla
3
4
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Eylül 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İçerdekiler
Yöntem diye bir yayınevi varmış zamanında, 1970'lerde devrim ve anarşi tandanslı birçok metin bu yayınevinden çıkmış. Angela Davis, Liviu Rebreanu gibi önemli yazarları basıp ortadan kaybolmuş, Serge de bu önemli yazarlardan biri. Yakın zamanda Ayrıntı basmış Serge'nin iki metnini, Yazın da bir metnini basmış, şimdilik üç metnine sahibiz ama sayı zamanla artacaktır. Umarım. Serge devrimci hareketin tam ortasında yer alıyor çünkü, metnin çevirmeni Gülen Fındıklı'nın yazdığı önsözde Serge'nin yedi farklı ülkede çalıştığını ve çeşitli hapishanelerde on yıl hapis yattığını öğreniyoruz, bu metinde hapishanelerden birini mekan olarak kullanmış. Yaşadığı hemen her şeyi ateşli devrimciliğini de anlatıya katarak kaleme almış ve insanlık dramlarından iktidarların hapishaneleri baskılama araçlarına, kendi deyişiyle "değirmene" çevirmesinin sebeplerinde kadar pek çok konuya değinmiş. "Edebi yaratıcılıkla, bir kişinin tecrübesinin insanca içeriğini ve genel anlamını açığa çıkartmaya çalıştım." (s. 7) Edebiyatın işlevini de düşünmüş Serge, yaşantıyı yakalama, durdurma, anlama, yorumlama ve tekrar yaratma eylemleri için edebiyattan daha iyi bir yöntem olmadığını söylüyor, "kişinin kolektif bilinçsizliğe saplanmasına yol açan karışık kuvvetleri maddileştirmek" için yazma ediminin çok yönlü etkileri olduğunu söylüyor. İstrati'ye yazdığı bir mektupta İçerdekiler için şöyle diyor: "'Benim ya da birkaç kişinin hakkında yazılmış bir kitap değil bu. Toplumun o karanlık köşesine tıkılmış bütün insanları anlatıyor. Edebiyatın; kitleleri, bireyin kaderinin yoldaşlarının kaderiyle ortak oluşunu ve bireyin yoldaşları ile arasındaki bağlantıyı araştırması zamanının geldiğine inanıyorum.'" (s. 11) Serge hapiste geçirdiği birkaç yılı anlatırken olabildiğince objektif bir bakış açısına sahip ama ara sıra bu tutumda beliren çatlaklardan göründüğü kadarıyla sadece yoldaşlarının değil, bütün insanların iyiliğini istiyor, bu yüzden daha adil, daha insancıl bir dünyanın hayalini kurarak böyle bir dünyada hapishanelere de gerek olmayacağını söylüyor. İdeal dünya ufukta bir yerde bekliyor, bugün değilse de yarın belirecek, insanlar er geç o dünyaya ulaşacak. Galeano'nun bir sözünü ekleyebiliriz buraya, ütopya ulaşılmaz gibi dursa da ilerlememizi sağlar, varmak için bir şeyler yapmış oluruz. Serge'nin metinlerinde bu varma istencinin ağırlığı hissedilebiliyor, hapse girer girmez kendisini hazırlayışında, dört duvar arasında yıllarını geçirecek olsa bile yarınını planlayışında geleceğin parlak günleri var aklında, değirmende öğütülmemek için zihnini dinç tutması gerekiyor ve kendisine güç veren bir yarın hayali var aklında. Kitaplar var bir yandan, defalarca okunup üzerine yazılan sayısız yazıdan ötürü neredeyse okunamaz hale gelmiş kitaplar, koğuş arkadaşı yoldaşlar, sosyal tecride alınmazlarsa dışarıdan gelen iyi haberler, kısacası davasına sadık bir adam için umudunu kaybetmek, ölmek mümkün değil. Serge'nin anlatısında zamanın yıpratıcılığından zerre etkilenmeyen, öylece duran sağlam bir kayanın gölgesini görürüz, Serge/anlatıcı şu sözüyle durumunu özetliyor: "Basit giyinişli bir adam, sabahleyin evimde yapılan bir aramada ele geçirilen belgeler için tutulan zaptın imzalanmasıyla ilgili olduğunu söyleyerek, baş yazarlığını yapmakta olduğum bir anarşist gazeteden beni aldı. Durumu anlamıştım ama telaşlanmadım, hapishane her zaman içimizde taşıdığımız bir şeydir çünkü..." (s. 13) Polis merkezindeki psikolojik ve fiziksel şiddete günümüzden de aşinayız, işkence gördükten sonra intihar eden gencin -açıp da adına bakamadım, yüzünü görmeye gücüm yok ve bu kardeşle ailesinin yaşadıklarından sonra bu dünyada huzur diye bir şey kalmadı benim için, neyse- yaşadıkları en yakın ve en ağır örneklerden biri. Anlatıcı benzer örnekleri anlatıyor ve hapishaneye giriyor, bin sekiz yüz yirmi beş gün boyunca parmaklıklar arasında kalacak, beş yıl. "Anarşist" olarak fişlendikten sonra hapishane hayatı daha zor geçecek, ülkeden atılmanın kıyısından dönmüşken Paris'in bir bölümüne hep aynı açıdan bakmak, bakabilmek ve en sonunda özgürlüğe kavuşabilmek en büyük teselli. İçeride de yapılacak işler var zaten, her ne kadar yasaklanmış olsa da siyasi hareketleri içeride sürdürebilir, devrime yeni yoldaşlar kazandırabilir ve kendisini geliştirebilir. Sık sık alıntı yaptığı şiirler birkaç çizginin arasından görünen gökyüzünün ulaşılmazlığını katlanılabilir bir sıkıntıya döndürürken benliğine dört elle sarılıyor, yaşıyor sadece.
Otuzu aşkın bölüm var, kronolojik bir düzen olmasa da bazı bölümlerin belli bir olay etrafında döndüğünü, zaman çizgisine sadık kalındığını söyleyebiliriz. Birkaç bölüme odaklanacağım. Hapse girmiş bir adamın inşası var önce, dış görünüşünden düşünme biçimine kadar. Gerçi ilerleyen pek çok bölümde, hapishane ortamının ruhu öğütücü farklı uygulamalarıyla karşılaştıkça bu inşaya yeni yapılar eklenecek, aynı meseleye dönülecek ama burada temel atılıyor, önemli. Hapishane ilk saatten itibaren damgalıyor insanı, kıyafetlerini döküyor, yakaları genişletiyor, ortamda askılık namına bir şey olmadığı için elbiseler tepeden tırnağa darmadağın oluyor. Saatler, günler, haftalar ve yıllar aynılaşıyor, uzunca bir süre yürüdükten ve yeterince yorulduktan sonra gelen durgunluk gibi. O duyguyu bilir misiniz? Neyse, diyelim ki bir yere yetişmeniz gerekiyor, yürüyorsunuz, çok yoruldunuz ama durmamanız gerekiyor, kaşlarınızdan ter damlaları iniyor aşağı, ayaklarınız kopuyor ama yürümek zorundasınız. O âna kadar dinlediğiniz müzik acı vermeye başlıyor artık, kulaklığı ve hatta telefonu atıp yükünüzü hafifletmek istiyorsunuz. Adımlarınız, bedeniniz, ruhunuz ağırlıktan başka bir şey değil, her şeyi atıp kurtulmak istiyorsunuz ve o an boşluğa ulaşıyorsunuz. Hiçbir şey hissedilmiyor, sıkıntılarınız ortadan kayboluyor, sadece yürüyorsunuz. Hapishanede bu boşluk beş yıl boyunca sürmek zorunda, anlatıcı başkalarını gözlemleyerek kendisi için savunma mekanizmaları oluşturuyor bir yandan, mesela fotoğraf çekimlerini anlattığı bölüm. "Sadece iki ya da üç çeşit ifade vardır: hayvansal bir durgunluk, şaşkınlık ve utanç." (s. 23) Karşılarında az sayıda iyi gardiyan var, geri kalanı mahkumlara böcekmiş gibi davranıyor. Gardiyanlar hapishaneden emekli olana veya veremden ölene kadar orada yıllarını geçirmek zorundalar, bir nevi onlar da mahkum. Anlatıcı bu geçişi şahane anlatmış, asıl mahkumların kendileri olduklarını bilen gardiyanlar mahkumları döverek veya aşağılayarak kendi mahkumiyetlerinden kurtulmaya çalışırlarken hükümlerini kendileri veriyorlar ama bunu anlayabilecekleri bir düşünce yapıları yok, tütün çiğneyip kart oynuyorlar, evlerine gidip eşlerini ve çocuklarını dövüyorlar, ertesi gün aynı eziyeti sürdürüyorlar. İhtilalciler, asiler, bohemler, proleterler, askerler, polisler, hırsızlar, katiller, hemen herkes gardiyanlara karşı birleşip ortak bir tavır koyabiliyor, normalde kanlı bıçaklı olsalar da. Hapishane, yapısı gereği insanları olabildiğince ayrıştırmaya çalışıyor, böylece iktidarın gücü artıyor ve kolektif muhalefet engellenmiş oluyor, anlatıcı hapishanenin mimarisine değinerek bu konuyu irdeliyor. Sayısız bölüm, sayısız koğuş, sayısız avlu var ama insanlar için değil bunlar, psikolojik savunma duvarlarını yıkmak için. Anlatıcı bu mekanı Dostoyevski'nin Ölüler Evi'ndeki hapishaneye benzetiyor, aslında bu metnin Dostoyevski'nin metninin daha yakın zamanda yazılmış hali olduğu söylenebilir, gerçi burada oradaki gibi ağır bir açlık problemi veya idamı beklemenin yarattığı tahribatın yıkıcılığı yok, en azından oradaki kadar ağır değil ama her çağın kendine özgü "ruh ezme" mekanizmaları var, bu çağınki insanın değişen yapısına uyarlanmış durumda. Her türlü korkunç işte. "Hiçbir şey bir saati diğerinden ayırmıyor: Dakikalar ve saatler bük bir işkenceyle geçiyor. Bir kere geçtiler mi de, boşluk içinde kaybolup gidiyorlar. Şu anki dakika sonsuz. Ama zaman diye de bir şey yok. Bir delinin mantığı mı bu? Belki de." (s. 42) Anlatıcı hapishane ortamına yavaş yavaş alışıyor, yoldaşlarının dışında insanlarla tanışıyor, bazılarıyla arkadaş oluyor, bazılarını gözlemlemekten öteye gitmiyor. Yirmi yıldır orada olanlar ve hapishaneye yeni girenler arasında pek bir fark gibi gözüküyor başta, zaman geçtikçe "değirmen" işini görmeye başlıyor ve yaşlıların nasıl hayatta kaldıklarına dair hikâyeleri çıkıyor ortaya. Bazıları dayanamıyor, birkaç yıl sonra hayatını kaybedenler genellikle umutsuzluktan ölmüş oluyor. Görünürde büyük bir sağlık problemi yok ama vücut sağlıksız görünüyor bir süre sonra, yüzün rengi kayboluyor, insan yavaş yavaş siliniyor. Yatağa düştükten sonra kurtulmak için yapabileceği pek bir şey yok, ölüm zaten başlı başına bir kurtuluş. Çoğu insanın hikâyelerine dokunuyor anlatıcı, kara sevda yüzünden sevgilisini veya sevgilisinin aşığını öldürenler, hırsızlık yüzünden hapsedilip içeride tekrar hırsızlığa başlayanlar, gardiyanlarla bir olup mahkumlara eziyet eden mahkumlar, her çeşitten insan ve anlatmakla bitmeyecek hikâyeleri anlatının büyük bir bölümünü oluşturuyor.
20. yüzyılın başlarındaki Fransa'ya bir hapishane üzerinden bakma şansımız var, I. Dünya Savaşı çıkınca şehirler boşalıyor ve Almanların yaklaştığının göstergesi olan top sesleri duyuluyor, gardiyanlar ve mahkumlar arasındaki ilişki pek değişmese de Almanların olası bir işgali sırasında hapistekilere ne yapacakları merak ediliyor. O dönemde asker kaçakları da geliyor hapishaneye, vatanlarını savunmadıkları için kötü karşılanıyorlar. Dreyfus'un yankıları hâlâ sürüyor ve savaş sırasında dava tekrar hatırlanıyor, anlatıcı bir iki yerde bu meseleye değinse de dava sürecini düşünerek okursak savaş zamanının psikolojisini, hapishanedeki rütbeli ve rütbesiz askerlerin üzerindeki baskıyı daha anlaşılır hale getirebiliriz. Sonuçta bir panorama işte bu metin, bir devrimcinin anıları, en edebisinden. İyi metin, bir döneme yakından bakmak isteyenler için.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tiksinti
Edgardo Vega'nın, anlatıcının gerçekten var olan biri olduğunu söylüyor yazar, Montreal'de yaşıyor Vega, Moya'ya fikirlerini çok daha sert bir üslupla aktarmış ama Moya yumuşatarak aktardığını söylüyor ya da oyun oynuyor, belki de öngördüğü tepkilerin hedefini şaşırtmak istiyor, sonuçta bu novella yayımlandığı zaman Moya ölüm tehditleri almış ve memleketi El Salvador'a iki yıldan sonra, temkinli davranarak dönebilmiş, o da geçici bir süreliğine, buluştuğu bir arkadaşı ölmek istediği için mi döndüğünü sormuş, Vega'nın kendisinden bahsederken andığı Marist Keşişler Okulu’na Moya'nın kendisi gitmiş çünkü, kendisini yarı yarıya kurmuş, belki yarıdan da fazlasını katmış Vega'ya, gerçeğin ne kadarının anlatıda yer aldığını bilemiyoruz, ilgilendirmez bizi, metne odaklanacağız ve buluşmayla başlayacağız, Vega'nın durmadan bir şeyler anlattığı arkadaşı Moya'nın mekana gelmesiyle rock gruplarının ortamı berbat ettiğini öğreniyoruz, sarmal anlatıda bu gruplar diğer her şeyin tekrar tekrar ortaya çıkmasına benzer biçimde belirecek, Led Zep ve The Beatles şarkılarını katlettiklerini öğreneceğiz, birkaç milyon insanın yaşadığı bir ülkede doğru düzgün müzisyenin bulunmaması Vega'yı saat beşle yedi arasında tutacak orada, sonrasında kulak sağlığı için oradan uzaklaşacak, kardeşinin evinden ayrılarak geçici bir süreliğine yerleştiği otele yollanacak ve tiksinti duymaya devam edecek, El Salvador Pilsener'ini içmek yerine, dünyanın en rezil içkisine maruz kalmak yerine viski içecek, "karı içkisi" denen içkiye talim edecek ki herkesin pek sevdiği biradan uzak durabilsin, gün içinde gördüklerini hazmetmesi gerekiyor, gidişine az bir süre kalmışken bir sonraki güne katlanma payı ayırabiliyor böylece, on beş gün boyunca yanında kaldığı kardeşinden, kentteki at hırsızı tipli insanlardan, rezalet heykellerden, pespayelikten kasıtlı olarak kurtulmuyor, kısa bir süreliğine, böylece Kanada vatandaşı olmanın rahatlığıyla istediği zaman Kanada'ya dönmeden önce neden memleketini terk ettiğini ve ne kadar iyi kararlar aldığını görebilsin, tabii annesinin ölümünden sonra yarı payının miras kaldığı evi de satabilsin, kardeşinin yanında kalıp kendi hissesini okutarak cebinde 45 bin dolarla Kanada'ya dönse daha iyi olacak, tercihlerini olumlayacak, katlandığı her şeyi bu istencine bağlamak gerekiyor, Moya'yla annesinin cenazesinde görüşüp sonrasında konuşmak istemesi de bu bağlantıdan doğuyor ki El Salvador'un rezilliklerinden bahsederken Moya'yı da eleştiriyor Vega, sanat tarihi profesörü olduğu için "bilen adam" konumunda, titrini tek bir kez anması anlatıcı olarak ona seviye atlatabilir, böylece Moya'nın orada kalarak edebi yeteneğine ihanet ettiğini, Moya'nın rezalet metinler yazdığını ve geride nitelikli bir eser bırakmadan ölüp gideceğini söyleyebilir, söylüyor, çekineceği bir şey yok, bir daha dönmemek üzere oradan, doğduğu ve yirmi yıla yakın bir süre yaşadığı yerden ayrılacak ama söylenecek çok şeyi var, gençliğinde edindiği on bir yıllık zihinsel sefaletinden kurtulma biçimi olarak da görülebilir bütün bunlar, El Salvador'u zihninden sıyırıp atma çabası, zihninin belirli bir bölümünden kurtulma, bilişsel kastrasyonunu tersine çevirme maksatlı eylem, düşünceden sıyrılıp eyleme dökülmüş bir temizlik, "ülkelerin en kötüsünde, en canisinde" doğmuş olmanın diyeti, üstelik hiç anlaşamadığı, çocukluğundan beri tek bir ortak noktasının olmadığı kardeşi Ivo'nun evinde on beş gün geçirme pahasına, ülkeye dönme kabusunu otuz sekiz yaşına kadar içinde taşıdıktan sonra korkularıyla nihayet yüzleşerek, Ivo'nun yaygaracı çocuklarına katlanarak, Ivo'nun beyinsiz ve gösterişçi eşinin saçma davranışlarına maruz kalarak, evdeki üç televizyonun üçünden de gelen seslere kulak tıkamaya çalışarak ödenen bir diyet, sırf annesinin ölümünden ötürü başlamayan, çok daha öncesinden başlayan bir sürecin ürünü aslında, yirmi yılın ağırlığını tartmak için.

Sonradan ortaya çıkan vasiyete göre Vega'nın memleketine dönmesi halinde evin iki ortağı olacak, bunu Ivo ve ailesi bilmediği için şaşırıyorlar ve Vega'yı haklarından mahrum etmeye çalışmayı düşünüyorlar, Vega pes etmiyor, evi hemen satmak istiyor ki gençliğinden kalan son ur da koparılıp atılsın, geriye hiçbir şey kalmasın, hayatının bir parçası 45 bin dolar olarak banka hesabındaki sayılara eklensin, 45 bin dolar eden bir tiksintiden kurtulsun, böylece iç savaşın ve ölen onca insanın izlerini de silebilsin, tabii önce onları yerin dibine sokacak, on bir yıl süren iç savaştan sonra komünistlerin El Salvador'u nasıl yağmaladıklarını anlatacak, ölen onca insanın yok yere, birilerinin cebini doldurmak için sıçan gibi öldüğünü söyleyecek, savaştan sonra ülkede hiçbir alanda bilimsel bir gelişme görülmediğini, herkesin ülkeden kaçmak istediğini, üniversitelerinde tarih bölümlerinin olmadığı bir ülkenin berbat durumunu anlatacak, sefil solcu politikacılardan bahsedecek, çürümenin siyasi kanatlar için aynı şekilde ilerlediğini söyleyecek, yaptıklarından ve yapmak istediklerinden taviz vermeyeceğini söyleyecek sonra, zaten kurulmuş bir şekilde döndüğünü, Kanada vatandaşı olduğunu her fırsatta dile getirdiğini ve isteklerine karşı çıkan kim olursa onu bu kozla korkuttuğunu ve korkutacağını söyleyecek, hiçbir şekilde uzlaşılamayacağını anlatacak, ülkenin kocaman bir gecekondu mahallesine dönüştüğünü, zengin muhitlerinin aynı korkunçluğa sahip olduğunu, özel üniversite sayısının kırka ulaştığı ülkede paralı embesillerin "üretildiğini", beşeri ve sosyal bilimler derslerinin Sovyet ders kitaplarıyla öğretildiğini, ülkenin en iyi üniversitesinin koridorlarında bok yığınlarının biriktiğini, ülkenin her yerinde bok yığınlarının biriktiğini, ülkede kimsenin insan gibi yaşamadığını, lavabolara işendiğini, geleneksel yiyeceklerin bok yığınlarından farksız olduğunu anlatacak, ardından birkaç gününe dair izlenimlerine geçecek, örneğin Kanada'dan El Salvador'a yolculuk ederken uçaktaki hayvanlardan bahsedecek, insan taklidi yapan hayvanlardan, alkolün etkisiyle anırmaya başlayan, uçağı tımarhaneye çeviren hayvanlardan söz ederken bindiği taksicinin kendisine attığı düşmanca bakışlardan şikayet edecek, kardeşiyle ve kardeşinin bir arkadaşıyla gittiği bir mekanda parça tesirli el bombalarıyla havaya uçurulma korkusunu tekrar tekrar anlatacak, serseriler tarafından öldürülmekten korksa dahi neden bir an önce gitmediğini anlatmayacak, kendini henüz gerçekleştirmiş değil, bunun için bir faciaya ihtiyacı var, pasaportunu kaybetmesi facia ihtiyacını karşılıyor, gittikleri bir genelevde cebini yokluyor ve pasaportunun yerinde olmadığını görüyor, uzunca bir süre orada çakılı kalmaktan korktuğu için kardeşine ve kardeşinin arkadaşına pasaportunun kaybolduğunu söylüyor, hüngür hüngür ağlayacak duruma geliyor, arabaya dönüp pasaportu arıyorlar ve buluyorlar, pasaportta Thomas Bernhard yazıyor, Vega'nın en sevdiği yazar, adını olduğu gibi aldığı Bernhard bir başka Avusturya'da, hatta Avusturya'dan daha Avusturya olan bir yerde dolanıyor, doğduğu ülkeyi Kanada'ya dönmeden önce düşünceleriyle yok etmeye çalışıyor. Yok Etme.

İster istemez Bernhard'la kıyas gerekiyor. Bernhard'ın karakterleri bir "olma" sürecini sürdüren, kendileriyle de mücadele eden karakterler, dolayısıyla Vega'ya göre çok daha derinlikliler. Vega'nın ülkesine dönmesiyle doğan, bazen abartılı bir şekilde vurgulanan nefreti parodiye çark kırmanın kıyılarında dolanıyor açıkçası, zafer kazanmak üzere olan bir karakterin nefretiyle kendini yok etmenin sınırındaki bir karakterin nefreti arasındaki fark bariz, bu yüzden anlatım Bernhard'ın kusursuz bir kopyası olsa da karakterler arasında temeli, geçmişi tam anlamıyla, geniş açıdan kurulmamış -Vega'dan bahsediyorum- bir kişiliğe sahip karakterden doğan büyük bir fark var. Bunun yanında Fatih Balkış'ın Karaçam Ormanı'nda'ki karakterinden de bahsetmek gerek, Balkış'ın karakteri ve anlatısı da bu bağlamda Moya'nınkinden çok daha başarılı. İki anlatıcı da ülkelerine Kanada'dan dönüyorlar, bu da ilginç.

İyi. Bernhardvari metinler artsın, anlatılarda öfkeli sesler yükselsin.
Yanıtla
2
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Elfdiyarı Kralı’nın Kızı
Aslında bahsi Tolkien'dan açmak istemiyordum ama okuduğum makale Tolkien'ın metinlerinin üzerinden ilerliyor. Algernon Blackwood'un "Söğütler" adlı öyküsü Karanlıkta 33 Yazar'da var, makalenin yazarının aktardığına göre Tolkien'ın eserlerini inceleyen Jared Lobdell, Tolkien'ın bu öyküden esinlenmiş olabileceğini söylemiş, Kuyutorman'ın ve Entlerin yaratımı bir ölçüde bu öyküye dayalı belki de. "Wendigo" da Nazgûl'un esin kaynağı olabilir, biraz aşırı yorum gibi gözüküyor ama ihtimal dahilinde. Diğer yandan Lord Dunsany'nin düş dünyalarının Neil Gaiman, H. P. Lovecraft gibi önemli yazarları doğrudan etkilediği malum, Yokyer için "modern bir Elfdiyarı Kralı'nın Kızı uyarlaması" denebilir. Lovecraft cephesine bakıyorum, Edebiyatta Doğaüstü Korku adlı incelemesinde çok önemli bir bölüm var: "Onun bakış açısı, edebiyatın herhangi bir döneminde yakalananlar arasında en kozmik olanıdır. Dramatik değerler il soyutlanmış söz ve detaylara Poe kadar hassas yaklaşmış, King James İncili nesrine dayanan yalın lirik üslubu yoluyla retorik olarak çok daha donanımlı olan bu yazar, Doğu'nun renkleri, Helenistik biçim, Tötonik kasvet ve Keltik efkar unsurlarını, her biri tek başına hüküm sürebilse de mükemmel ahenk ve homojenliğe halel getirmeden bir diğerini tamamlayacak tarzda ve harikulade bir biçimde harmanlayan bir seçme hayaller serisi üreterek Avrupa kültürü çerçevesinde yer alan neredeyse her mit ve efsaneye inanılmaz bir etkinlik kazandırmaktadır." (s. 86) Lovecraft'ın öykülerindeki kozmik dehşetlerin kökenlerini Dunsany'nin metinlerinde aradığımızda çok sayıda veriye denk geliriz, örneğin "Celephais" doğrudan bir Lord Dunsany güzellemesidir, "Yann'ın Ülkesi" adlı öyküdeki düşsel yolculuk, bilinmeyen diyarların kendine has devinimindeki özgün detaylar Lovecraft'ı doğrudan etkilemiş, öykülerindeki atmosun en temel yapısı haline gelmiştir. Herbert West öykülerini bunun dışında tutuyorum, o öykülerde Lovecraft çocukluğunda dedesinin hediye ettiği kimya setiyle geçirdiği zamanların hatıralarını ölüleri diriltmeye çalışan çatlak bir doktorun, Herbert West'in vasıtasıyla yaşatmaya çalışıyordu, bahsettiğim niteliği tuhaf ve uzak zamanların anlatıldığı, adsız şehirlerin yıkımlarını içeren öykülerde aramak gerek. "Gerçek dışılık alanındaki başarılı eserlerinde ara sıra otantik gelenek içinde gelişen kozmik korkunun dokunuşları vardır. Dunsany, peri masallarında olduğu gibi, canavarca şeyler ve inanılmaz kubbelerin ipuçlarını incelik ve ustalıkla vermeyi çok sever." (s. 87) Elfdiyarı'nın mor dağlarını ve parlak kulelerini Sarnath'ın ve Ulthar'ın karanlığıyla birlikte görebiliriz, bunun yanında Mordor'un kuleleri de rünlerini kullanan Elf Kralı'nın hüküm sürdüğü mekanı tekrar canlandırır, Sauron'unki kadar korkunç olmasa da Elf Kralı'nın akla hayale gelmeyen güçleri ve var olduğu düşsel coğrafyanın tekinsizliği iki metni birbirine yaklaştırır. Başka bir bağ da ölümlü bir insanın bir elf kralın ölümsüz kızına aşık olmasında bulunabilir. Belki de Lord Dunsany, Tolkien'ı sanılandan daha fazla etkilemiştir, geniş kapsamlı bir araştırma yapılsa sağlam bir metin çıkabilir ortaya.
Lord Dunsany'nin Türkçeye çevrilen ikinci kitabı bu, ilki Borges'in oluşturduğu kitaplıktan çıktı, Dost'tan sonra Kırmızı Kedi bastı bir güzel. Yann'ın Ülkesi'ne yazdığı önsözde Borges'in Lord Dunsany hakkında söylediklerini aktaracağım: 1878'de Dublin yakınlarında doğdu, 1957'de "tüm saygın İrlandalılar gibi" Londra'da öldü. On iki yaşında ailesinden baron unvanını miras olarak aldı. Orduya katıldı, Güney Afrika'da ve I. Dünya Savaşı'nda hizmet verdi, avcılık yaptı. Satrançta kendi problemlerini üretti, çok iyi bir satranç oyuncusuydu. Gördüğü şeyler üzerine değil, düşlediği şeyler üzerine yazdığını söyledi. "Matthew Arnold 1867 yılında, Kelt edebiyatı için en önemli şeyin büyülü doğa duygusu olduğunu söylemişti; Dunsany'nin yapıtları bu iddiayı göz kamaştırıcı bir şekilde doğrular." (s. 10) Kipling ve Yeats'le arkadaştı, Yeats'in Kelt Şafağı nam kitabındaki öykülerle kendi öyküleri arasında büyük benzerlikler mevcut. Keltlerin doğaya bakışlarındaki duyarlılığın sanata yansıması benzer mucizeleri ve parıltıları ortaya çıkarmış, ilgi çekici. Borges'e göre ait olabilecekleri bir grup oluşturmaya çalışan entrikacı yazarların arasında Lord Dunsany'nin ortaya çıkışı alışılmadık bir olay, tek başına hayal kuran, bir dolu dünya yaratan yalnız bir adamın muhayyilesi çağının doruklarına ulaşıyor, muazzam bir şey. Elfdiyarı Kralı'nın Kızı'na bir bakış atmak farklı doğaların doğuruculuğuna şahit olmamızı sağlayacak, bakalım. Masal ögeleri taşıyan bir roman, merak uyandıran bir olay örgüsünün yerine farklı dünyaların tasvirlerine ağırlık verilmiş, karakterlerin serüvenleri anlatıda önemli bir yer tutmuyor, daha çok doğaüstü varlıkların tasvirleri ve hayali coğrafyaların betimlemeleri üzerinde durulmuş. Erl erkeklerinin toplanıp kralın huzuruna çıkmalarıyla başlıyoruz, bir sihir lordu tarafından yönetilmek istediklerini söylüyorlar. Tebaasının yaşamı mucizelerle doldurmak istediğini anlayan lord, oğlu Alveric'e ancak şarkılarda ve şiirlerde var olabilen periler diyarına gidip Elf Kralı'nın kızıyla evlenmesini söylüyor. Lorda göre halkın seçimi ahmakça, peşinde neleri getireceğini bilmedikleri bir olağanüstülüğü arıyorlar, yüzlerini göstermeyen Kara Kişiler dışında başlarına gelebilecek felaketleri sezebilen kimse yok. Lord Dunsany'nin dünyasının zenginliği malum, onca varlıktan bazıları üzerinde hiç durulmuyor, örneğin bu Kara Kişiler'le bir daha karşılaşmıyoruz, neyin nesi oldukları muamma. Kahinler muhtemelen. Alveric babasının dileğini yerine getirmek üzere yola çıkmadan önce Cadı Ziroonderel'in yanına uğruyor, dünyadan çıkmamış metallerden mamul, efsunlu bir kılıcı yanına alarak büyülü diyarı bulmak üzere kaleden ayrılıyor. Kılıcı oldukça kuvvetli olsa da Elf Kralı'nın üç rününe karşı koyamayacak, böylece Kral'ın muktedir olduğu topraklarda karşılaşacağı tehlikelerden bazılarının onu alt edebileceği korkusuyla yoluna devam ediyor. Sınıra yaklaştığını bitkilerin ve hayvanların ilginç hareketlerinden anlıyor, doğanın değişmeye başladığı noktanın kıyısındaki evde yaşayan dericiye göre Doğu'da uğurlu bir şey yok, adam yüzünü Doğu'ya çevirmiyor hiç, orayla ilgili çok az şey söylüyor ve Alveric'in istediği kını yapıp misafirini yolculuyor. Lord Dunsany ara ara kendini göstererek kılıcın, Elf Diyarı'nın tasvirlerini sunuyor. Kaleye ulaşıp Kral'ın muhafızlarını katlederek Prenses Lizarel'le karşılaşıyor. Başında buzdan bir taç, yüzünde duru bir güzellik, Lizarel oldukça göz kamaştırıcı, Alveric dil dökerek onu Erl'e gitmeye ikna ediyor. Kral'ın son anda yaptığı büyüden kurtuluyorlar ve bildiğimiz dünyaya geçiyorlar.

Lord Dunsany'nin dini tahakkümü inceden inceye eleştirdiği söylenebilir. Papaz'a göre Lizarel ve Orion, Tanrı'nın yoluna hiç girmiyorlar. "Tövbe etmiş denizkızı" olarak görülen Lizarel'e göre ilahi bir inanca ihtiyaç yok, Hristiyanlık için bir sempati duymuyor, Alveric'in canını sıkıyor bu durum. Tartışıyorlar, Lizarel üzüntüsünden ne yapacağını bilemiyor. Bu sırada Elf Kral'ın yolladığı trol, yanında getirdiği rünü Lizarel'e veriyor, babasının Lizarel'i çağırdığını söylüyor. Prenses oğlunu ve eşini geride bırakarak babasının yanına dönüyor, babası ikinci rününü kullanıyor ve sihirli toprakları çok uzaklara taşıyor, bütün kapıları kapayarak insanların diyarıyla kendi diyarı arasına aşılamaz bir sınır koyuyor. Alveric ve birkaç macerasever uzunca bir yolculuğa çıkıyorlar, iki adam geçen onca günden sonra umudunu yitirip geri dönüyor ama kalanlar biraz da delirdikleri için arayışlarını sürdürüyorlar. Anlatının her bir bölümünde farklı karakterlerin yaşadığı olaylara odaklanıyoruz, en sonunda periler diyarı bizim dünyamızla birleşiyor, troller, tekboynuzlar, periler dünyamızı dolduruyor. Kara Kişiler olsaydı ötesini söylerlerdi belki.

Lord Dunsany'nin kurduğu anlatının dikkat çeken özelliklerinin arasında rünlerin doğurduğu, dünyaların doğal hareketi olan gelgitin sonsuz döngüye bağlanması var, sanki Kral'ın sihri ölümü ve yaşamı doğurmaktadır, gerçekleşen olaylar çok daha eski zamanlardan beri tekrar tekrar yaşanıyormuş gibidir. Alveric yaşlı adama Doğu'da ne olduğunu sorduğu zaman yaşlı adam, "Geçmiş," diye cevap verir, Doğu'nun dünyasındaki zaman farkını düşündüğümüz zaman iki türlü de doğrudur bu, orada zaman geçmiş zamandır ve tekrarın sezgisi yaşlı adamın sözcüklerinde saklıdır. Canlıların kullandıkları dillerin detayları verilmese de trollerin kuşlarla anlaşabilmesi, köpeklerin hırlamalarından korkmaları gibi olaylar karakterler arasındaki ilişkilere zenginlik katıyor. Lord Dunsany elf borularını bir yerde Tennyson'ın bir şiirine bağlıyor, şairlerin, müzisyenlerin ve yazarların öte dünya hakkında sezgilere sahip olmaları fikri muhtemelen Tennsyon'ın şiirleri yardımıyla edinilmiş. Elfdiyarı'nı bulmak için umuttan başka bir şeyin gerekmemesi, umutsuzların o diyarları bulamaması bir başka güzel detay. Son olarak anlatının ortalarına doğru belirip Orion tarafından avlanan tekboynuzun boynuzu hakkında verilen bilgiyi anlatayım, Lord Dunsany'ye -"anlatıcıya" demek doğru aslında- göre Papa'dan Kral Francis'e hediye olarak gönderilmiş bu boynuz. Roma'daki en güzel eser haline gelmiş, 1530'da Kral Francis'e sunulduktan sonra Benvenuto Cellini'nin cömertçe sunduğu hediyeyi "dünyevileştirmeye" çalışıyor anlatıcı, okurun hayal meyal içinde gerçeklik hissini kaybettiğini düşünüp anlatının ayaklarını bildiğimiz dünyaya bastırmaya çalışıyor. "Tekboynuz boynuzunun Erl Kalesi'nden çıkıp hangi ellerde yolculuk ettiği ve sonunda nasıl Roma kentine düştüğü elbette başka bir kitabın konusudur." (s. 129) O kitap var mı acaba? Yarın bir araştırayım.

Lord Dunsany fantastik edebiyatın temel taşlarından biri. Ortada belli bir tür bile yokken geçtiğimiz yüzyılın başında pek çok fantastik öykü ve kısa oyun yazmış, çok sayıda sanatçıyı etkilemiş bir yazar. İlgi duyanlar için öneririm, türü sevenler kaçırmayacaktır zaten.
Yanıtla
2
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kadın ve Mekan & Tutsaklık mı? Sultanlık mı?
Ben bir ara tez yazacaktım, yüksek lisansı bitirecektim, bilmem ne. Selçuk Baran'ın öykülerinde karakter-mekan ilişkisi konusunu derleyip toparlamak için öyküleri iki kez okudum, bir dünya şeye baktım, Lefebvre olsun, Lyotard olsun, deli gibi araştırma yaptım falan, akıl sağlığımı korumak için tezi mezi bıraktım sonra. Akademi rezil bir kurum/kuruluş, sadece bunu söyleyip bahsi kapayayım. Baran'ın kadın karakterlerinin evleriyle kurdukları yoğun ilişkide eşyalardan kurtulma özleminden evden kurtulma isteğine kadar çeşit çeşit nitelik vardı, ekonomik problemlerden aile içindeki iktidar mücadelelerine kadar pek çok meseleyi daha iyi anlayabilmek için okumuştum bu metni. Ayşen Akpınar, Gönül Bakay ve Handan Dedehayır tarafından derlenmiş, üç bölümden oluşuyor: "Yoktan Var Eden Kadınlar", "Mekânın Sınırladığı Kadınlar" ve "Kadın Hallerinden Yansımalar". Baskısı yok ne yazık ki.Neyse, en başta Aydın Boysan'ın bir yazısı var. "Hanımlarla ilgili konuların değil birkaç sayfaya, birkaç saate, hatta birkaç kitaba sığması olanak dışındadır." (s. 10) Derleyenlerin sunuş yazısına bakıyorum, mekanın yapısına kafa yoran belli başlı düşünürlerin ortaya koyduklarına göre kendi başına mutlak bir varlık olmaktan çıkan mekanın toplumsal ilişkiler tarafından yapılandırıldığını söylüyorlar, kitabın çıkış noktasının bu ilişkilerin biçimlerini ortaya koymak olduğunu belirtiyorlar. Mekan ve zaman toplumu düzenliyor, bir araya getiriyor veya ayrıştırıyor, kim olduğumuzu çizilen onca çerçeveden çıkarıyoruz. Harvey'den bir alıntı bu. Makalelerin yazarlarının çoğu akademisyen, bunun yanında akademisyen olmayan araştırmacılar da katkı sunmuşlar, uzmanlık alanlarının çeşitliliği ortaya geniş bir inceleme açısı çıkarmış. Osmanlı döneminde kadınların günlük uğraşlarından günümüzdeki bir köyün kadınlarının ekonomik durumlarına kadar pek çok inceleme yer alıyor kitapta, tabii üslup ve araştırma niteliği farkından ötürü bazı makalelerde istatistiksel bilgiye boğulurken bazılarında sihirli bir dünyaya adım atıyoruz. Ayşen Akpınar'ın "Kadınların Varlık Alanlarına Yolculuk" adlı makalesi örneğin, kadınların mekanda varoluş öyküsünü anlatıyor, değineyim. Bireysel kimliğin gelişmesiyle birlikte mekanların inşasının ve kullanımının özellikleri de zaman içinde değişim gösteriyor, buna bireyin kendi anlamına göre mekanı düzenlemesini de katabiliriz. Akpınar, Anadolu'da uzunca bir süre gezip sayısız hikâye dinlemiş, mekanın kullanımına dair sayısız veri toplamış, aile yapısının mekanı etkileme biçimlerinden geçim kaynaklarının biçimleme özelliğine kadar pek çok ögeyi ortaya çıkarıp şahsi tanıklığıyla, evlerde yaşayan kadınlarla yaptığı görüşmelerle savlarını desteklemiş. Mutfağın aile içi sosyalleşmenin odak noktası olduğu bilgisini veriyor örneğin, bu sebeple mutfakların genişçe yapıldığı ve uğraşılan işe göre bahçeye/avluya taşabildiğini söylüyor. Dini yaklaşımların kadınlara evin bazı bölümlerine girememe yasağını getirmesi var, ayın belli günlerinde kadın "kirli sayılarak" dini toplantılara katılmıyormuş örneğin. Mutfaklara haram yiyecek sokulmuyormuş, bazı odalara ayakkabıyla veya çeşitli nesnelerle girilmiyormuş, böyle kısıtlamalar ve kurallar mevcut.
Lâle Aytaman'ın makalesi. Aytaman, Ankara ve Boğaziçi üniversitelerinde öğretim görevlisi olarak çalışmış, 1991-1995 arasında Muğla valiliği görevinde bulunmuş. Muğla'nın kadınlarını ve Türkiye'nin ilk kadın valisi olarak "erkeklerin dünyasındaki" deneyimlerini anlatıyor. "Vali Bey" veya "Valiye Hanım" derlermiş, erkekler alışamamışlar bir türlü, buna benzer çoğu şey kitap haline gelmiş ama bulamayız büyük ihtimal, Aytaman'ın anılarını okumak isterdim. Neyse, Muğla izlenimleri çok canlı. Kadınlar saçlarına çiçekler takıp dolaşırlarmış, evlerini pırıl pırıl tutarlarmış, Saburhaneli kadınlar avlularını ortak çalışma alanı haline getirmişler, imece usulü üretime geçip kıyafet dikerlermiş. Aytaman erkeklerin nerede olduklarını sorduğunda "yemek zamanı geldiğinde erzak getirdikleri" söylenmiş. Mevsimden mevsime eğlenceleri, gezme tozma alanları değişirmiş, coğrafyanın bütün nimetlerinden yararlanırlarmış. Atayman hemen bir proje geliştirmiş, zamanında Tayland'da gördüğü el dokumalarının benzerlerinin Muğla'da üretilmesini sağlamış, yüzlerce kadını iş sahibi yapmış. Ne güzel, sonradan o atölyelere, imalathanelere ne oldu kim bilir. İnci Delemen'in anlattığına göre Antik Yunan zamanlarında yaşayan kadınlar da Ege kıyılarında kentlerin tasarlanması konusunda kafa patlatmışlar, bölgede yaşayan kadınlar yaratıcılıklarını çok az da olsa atalarından alıyorlar sanki. Plancia Magna'da ve Perge'de kadın mimarlar, planlamacılar çalışmış, sonrasında bu çalışmalar başka kentlerde de görülmüş. "MS 3. yüzyılla birlikte Ephesos'un varlıklı kadınları imar faaliyetlerinde tek başlarına hareket edebilmeye başlar: Bağışlarını kendi adlarına gerçekleştirir ve tıpkı erkek bağışçılar gibi kamusal alanlara ve yapılara dikilen yazıtlarla kent tarafından onurlandırılırlar." (s. 56) Neslihan Türkün Dostoğlu'nun makalesinde Osmanlı dönemine geliyoruz, Cumalıkızık'taki kadınların yaşamından bahsediyor. Pek iç açıcı değil açıkçası, kadınların kahvehane civarında tek başlarına görülmeleri uygun karşılanmadığı için garip bir yasak çıkmış ortaya. "Geleneksel İslam kentlerinde kadının varlığı arka planda hep hissedilir, ancak hiçbir zaman yönlendirici olmaz. Mahalleler ve mahallelerdeki konutlar kadına ve ailenin iç dünyasına aitken, kent ve kentteki irade erkeğindir." (s. 65) Başka bir makalede sanatsal aktivitelerde bulunan kadınların ürettikleri eserlere odaklanılıyor, örneğin kilim dokuyan kadınlar ruh hallerini desenlerle ifade edebiliyorlar. Ne yazık, erkek egemen dünya insanı insanlıktan çıkarıyor, duyguların ifade edilmesine müsaade etmiyor. "Yandım alamadım" hasırı diye bir hasır türü var örneğin, Elazığ civarında dokunuyor. Aslında türkülerle benzer özelliklere sahip bu dokuma işi, bölgeden bölgeye desenler, anlamlar ve yaşamlar değişiyor, büyük bir kültürel zenginlik çıkıyor ortaya. Hiç çıkmasın da şu erk kalksın ortadan tabii.

Osmanlı zamanındaki kadınlara odaklanıp bitireyim. Hesiodos hamam kültürünü anlatıyor, o zamanlardan kalma bir gelenek. Düğün günü damat ve kız babası tanrı ve tanrıçalar için kurban keserken gelin de çocukluğuna dair ne kadar eşyası varsa yakarmış hepsini, arınma/erginlik ayini gibi bir şey. Hamamın da iki işlevi var gibi gözüküyor, sembolik arınmanın yanında vücut da arınıyor, yeni bir hayata başlanabiliyor böylece. Romalılar bu kültürü uçuruyor hemen, su yolları ve sıcak su kaynakları hamam sayısını artırıyor. Günün belirli saatlerinde erkekler, geri kalan zamanda kadınlar faydalanabiliyor hamamlardan, günümüzün belediye havuzları gibi. Sonraki dönemlerde bu uygulama kaldırılmış, kadınlarla erkekler birlikte yıkanmaya başlamışlar ama MS 2. yüzyılın başında yasaklanmış bu. Bizde kaldığı yerden sürüyor bu kültür, özellikle Mimar Sinan'ın inşa ettiği hamamlar göz alıcıymış ve insanlar her hafta hamama giderlermiş. Ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor Osmanlı insanının hamam tecrübeleri, yabancı seyyahların izlenimlerine de yer veriliyor, Batılı ressamların hamam izlenimlerini resmetmelerine dair küçük bir bölüm var üstüne. İlgimi şey çekti, kadınlar hamamlarda erkek taklidi yapıp erkeklerle dalga geçerlermiş, "hamamiye" denilen şiirler, maniler ve şarkılar söylerlermiş. Adile Naşit'in hamamda atışma sahnelerinde söylediği şey hamamiye sanırım. Bir mikro dünya yaratılmış hamamlarda, sadece kadınlar için. Küçürek alanlara sıkıştırılmış özgürlük. Aynı durum Harem'de de mevcutmuş, Harem'deki kadınların dünyası da detaylarıyla anlatılıyor, ben sadece taklitlerle erkeklerle alay ettiklerini söyleyeyim.

Derya deniz bir kitap, kadınların çağlar boyunca var olma mücadelesini sürdürdüklerine, daha doğrusu varlıklarını erkeklerin kabul etmeleri için uğraştıklarına dair pek çok makale var. Bulan okusun, bilgilensin. Evet.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Morfin
Can'ın "Kısa Modern" serisinin ilk kitabı, Ergin Altay çevirisi. Bu uzun öykü ilk kez 1927'de yayımlanmış, Bulgakov kesik yemeden üç yıl önce. Sovyet toplumunun eleştirisinden ziyade morfin bağımlılığının ve tayga sendromunun birleşiminden oluşan bunaltının ölümcüllüğünü anlatıyor Bulgakov, ucu bucağı olmayan bir coğrafyadaki küçücük bir yerleşim yerine sıkışan Sergey Polyakov'un günden güne eriyip gitmesinin anlatısını kuruyor, iki tekniği birleştirerek. Anlatıcımız Doktor Bomgard'ın taşra kasabasından kente tayininden boşalan yeri dolduran Polyakov, tıp fakültesinden arkadaşı olan Bomgard'ın yanında iyileşmek için çabalayana kadar iş işten geçmiş oluyor, geldiği gibi ölüyor Polyakov, geride günlüğü kalıyor. Metnin neredeyse tamamını bu günlük oluşturuyor, Polyakov'un aşk acısından ve kardan başka pek bir şeyin görünmediği topraklardan kurtulma biçimi yavaş yavaş beliren bir yıkımdan ibaret. Birilerine faydalı olacağını düşündüğü için günlüğü olduğu gibi yayımlıyor Bomgard, kısa süren vicdan muhasebesinden sonra kendi sıkıntılarının yanı başına koyuveriyor günlüğü. Artırılan etki. Bomgard da bir şeylere bağımlı olabilirmiş sanki, taşrada yaşayan insanların bağımlılıktan başka bir eğlencesi, ne bileyim, uğraşacak bir şeyleri yokmuş gibi. Oysa mutlu olduğunu söylüyor Bomgard, 1917 kışının kar fırtınalı, coşkulu günlerinde olabildiğince mutlu. Taşradaki gibi görev yükü bütünüyle üzerine binmiş değil, iltihaplar için bir doktor, kırıklar için başka bir doktor, ayrıca her şey için feldscher nam, resmi tıp eğitimi almamış sağlık görevlileri var. "Ah, ne harikadır büyük hastaneler, tıkır tıkır işeyen bir makine gibi! Ölçüsü önceden belirlenmiş yeni bir vida olarak girmiştim makineye ve çocuk bölümünü devralmıştım." (s. 11) Sistem güzel işliyor, hoş. Adamımız kitap okumaya başladığını da söylüyor, tıpla ilgili akademik kitaplardan James Fenimore Cooper adlı ABD'li yazarın romanlarına zıplıyor, ilginç bir detay bu da. Zaman çabuk geçiyor sonuçta, 1918'in Şubat ayı geliyor, Bomgard taşrada kendisinin yerine kimin geldiğini merak ediyor bu sırada, hiçliğin orta yerinde çalışmanın kendisine iyi geldiğini, zorluklara katlanarak daha da güçlendiğini düşünüyor, günlüklerden anladığımıza göre o sıralarda Polyakov büyük acılar çekerken Bomgard mutlu bir şekilde yaşamını sürdürüyor. Aslında Polyakov'un görev yaptığı yer her açıdan daha zengin olsaydı morfine sarmayacaktı diye düşünebiliriz, Bomgard'ın sıkıntılarının gölgesinden başka bir şeyle karşılaşmasak da taşranın dışarlıklı bir insanda yarattığı tahribatı seçebiliyoruz. Gelen mektup da bunu gösteriyor, 11 Şubat'ta Bomgard'a mektup geliyor, Polyakov bir günlüğüne çağırıyor Bomgard'ı, yardım istiyor. Probleme değinmese de kendisine Bomgard'dan başka yardım edecek kimse olmadığını, zaten kimseden yardım isteyecek hali de olmadığını söylüyor. Bir günlük mesafe, Bomgard başhekimden izin alıyor, ertesi sabah yola çıkmadan önce uykuya dalıyor ama sabahın köründe kapı vuruluyor, Polyakov'u getiriyorlar. Bekleyemeyip getirmişler, az sonra son nefesini veriyor, defteriyle birlikte. İntihar mektubunda ölümünden kimsenin sorumlu olmadığını ve insanların morfine karşı dikkatli olması gerektiğini söylüyor.
Gerisi günlük. 1917'nin Ocak ayında başlıyor mevzu. 21 Ocak'ta kar fırtınasından hiçbir şeyin görülmediği yazıyor bir tek. 25 Ocak, çok parlak bir günbatımı, migren nöbeti ve 1 gramlık morfin, ilk doz. Bir şey olmayacağını düşünüyor Polyakov, her şey böyle başlıyor. 3 Şubat'ta gazetedeki bir haber var, opera sanatçısı konserlerini sürdürüyor, Polyakov kadının adi ruhlu olduğunu düşünüyor, aşık olduğu genç doktoru -Polyakov yirmi beş yaşında, Bomgard da yirmi yedi- bir yılın ardından terk edip giden bir kadına sayıp döktüğü bölümleri yırtıp atmış, iki-üç sayfa. "Yaşadığım aşk faciasından önce hayat dolu biriydim." (s. 27) Anna Kirillovna, Polyakov'un yardımcısı olan hemşire giderek artan dozlar karşısında önce şaşırıyor, sonra dehşete düşüyor ve solüsyonları hazırlamayı reddediyor, Polyakov iyileştiği zaman Kirillovna'yla evlenebileceğini söylüyor ama her şey kötüye gidiyor. Kendi kendine dikkatli olması gerektiğini söylüyor Polyakov, sonra saçmaladığını düşünüyor. Ruh hali giderek bozuluyor, tutarsızlaşıyor falan, işini sadece morfin aldıktan sonra yapabildiğini görüyor. Hırsızlığa başlıyor, algıladığı dünya giderek çarpılıyor, sanrılar görüyor. Kirillovna adamı iyileştirmek için elinden geleni yapıyor, tehdit bile ediyor ama olmuyor bir türlü, Polyakov kokaine geçiyor bu kez. Aşk acısı, sendromlar, her şey kayboluyor, morfinmanlık anlatının odağına oturuyor. Moskova'ya gidip bir doktorun müşahedesi altında tedavi görmeyi kabul etse de kıyafetleriyle ve hastaneden çaldığı maddelerle geri dönüyor. Göründüğü başka bir profesörün tavrı ilginç, Polyakov'un yalvarmaları karşısında durumu üstlerine raporlamayacağına söz veriyor, bu biraz zorlama ama gayet de olası. Bunların hepsi Bomgard'ın yeri boşalmadan önce gerçekleşiyor, Bomgard kente gittikten sonra yerine gelen Polyakov'un paçayı çoktan kaptırdığını anlıyoruz.

"Ey insanlar! Kimse yardım etmeyecek mi bana?
Kendime acımaya başlıyorum. Biri bu satırları okuyacak olursa beni cıvık ve samimiyetsiz bulacaktır. Neyse ki kimse okumayacak." (s. 50)

Kısa bir süre sonra Bomgard'ın gözünden gördüğümüz olaylar yaşanacak ve Polyakov ölecek, Bomgard arkadaşının defterini yayımlayacak, son.

Elli sayfalık bir uzun öykü. İyi bir anlatı. Dönemin tıbbi ortamları ilgi çekici, Sovyet taşrasının ölümcül sıkıcılığı bunaltıcı, Polyakov'un yaşadıkları tedirgin edici. Arka kapakta Bulgakov'un bu metni savaş sonrasındaki morfinmanlık deneyiminden yola çıkarak yazdığı söyleniyor, bu da dikkat çekici. Bulgakov'un diğer metinlerini düşününce klasman daha düşük ama yine güzel. Evet.
Yanıtla
1
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bedenlere İnanır mısınız?
"Öyküler, metinler" olarak tanımlanan anlatı parçaları var, tersten başlıyorum. "Nuh gemisine şair almış mıydı?" adlı parça, cevabının metni oluşturduğu bir soru. Nuh, gemisine Şair'i almış, kurtuluşa kendinden başka bir tek Şair inandığı için. Şair diğerlerini öldürüp tek başına binmiş gemiye, kendini çoğaltmış, fırtına da bölümleri parçalamış, tufan bu çoğalma son bulsun diye dindirilmiş ve küçük ş'li şairler dünyaya yayılmış, ş'si küçük şairlerin zamanla büyüyüp ş'lerini de büyütmeleri bütün bunlardan sonra gerçekleşmiş. Olmuş ama, zamanla yeni yeni parçalar çıkarmışlar ve hepsini ş'nin altına, üstüne ve ortasına iliklemişler, kırkyamanın sonu şiirlere varmış, Şair tekrar tekrar ortaya çıkıp kaybolmuş. "300. Yaşgünüm İçin Konuşma" bir konuşma, 200. yaşa kadar üç yılda bir yapılan, sonrasında beş yılda bire çıkan konuşmaların bir benzeri, itirafın önceki konuşmalarda da bulunup bulunmadığı belli değil. Bilimin sayesinde 400'e varmayı düşünüyor anlatıcı, tabii yazdıklarının demodeliğinden kurtulmak için dinleyenlerine 140'tan fazlasını yaşamamaları gerektiğini ekliyor. O yaş özgünlüğün mezarı, sonrasında yazar kendini tekrar ediyor. Belki de okuma devrinin bitip yazma devrinin başladığını söyleyen yazarlara, şairlere bir iğne, çuvaldız aynı zamanda. İnsanın nasıl durabildiğini merak ediyorum, yazıyı etkilemese de dünyanın genişliğini, sihrini gösteren metinler, yeniyi taşıyan metinler her an, her yerde, her yayınevinden çıkabiliyor, insan bunu takip etmeyi nasıl bırakabiliyor? Çöl gibi bir şey canlanıyor gözümde, zamanında onca zenginliği taşıyıp sonradan çoraklaşmış topraklar canlanıyor. "Galaksilerarası Kongre" adlı metinde insanın uzaya yayılmasına izin verilip verilmeyeceğine dair bir konuşma yer alıyor, bilinen uzay -pratikte- tek olduğu için bu uzayı insana bırakmamak gerekiyor, zira insan uzaya çöp torbası muamelesi yapıyor. Günümüzde yörüngeden yüzlerce kiloluk atık dolanıyormuş, koca boşluğu da kendi atıklarımızla mı dolduracağız bir gün? Şimdilerde radyoaktif atıkları uzaya göndermek mantıklı gibi gözüküyor, toprağa gömmekten daha tehlikesiz, maliyetini bir yana bırakırsak dünyanın zehirlenmesini bir parça olsun geciktiriyor bu, yine de zamanı gelince bütün bu atıklarla baş etmek zorunda kalacağız. Çöplerle dolu gezegenler düşünün. Çizgi roman temelli filmlerde vardı örnekleri. Neyse, konuşmacıya göre insanın uzaydaki serüvenini kısa tutması sağlanmalı, yoksa ferah, temiz bir uzay kalmayacak ortada. "Özetle: İnsan denen al-türün hayatında vahşet ile karşıvahşet arasındaki etkileşim aşılabilmiş değil." (s. 86) Komşuluk ilişkilerinin askıya alınması düşünülüyor bir yandan, insanla ne kadar az iletişim kurulursa o kadar iyi. "Osmanlı Ferdiyet Fırkası Kuruluyor" adlı parçada Osmanlı Devleti'nin varlığını sürdürdüğü 1996 yılında yeni bir fırkanın kuruluş bildirisini okuyoruz, dil biraz daha sadeleşmiş, ABD yine Ay'a gitmiş, bizde de bir şeyler değişmemiş ve çok şey değişmiş. Osmanlıcılık akımının sürdüğü durumda Türk-Kürt çatışmasının varlığını sürdürmeyeceği söyleniyor, yüz yıl öncesinin düşünceleriyle günümüze atılan bakış kısacası. "Bedenlere inanır mısınız?" bir tersten öykü, ruhlara değil de bedene inancın sorgulandığı. Vaktiyle vücudunun varlığına fark etmemiş bir adam, kısa bir sorgudan sonra bedenine inanıyor ve inandığına kavuşuyor.

"Peki ya siz? Bedenlere inanır mısınız?
Kendi bedeninizi çağırdınız mı hiç?" (s. 76)

"a'nın biri" içinde bir a'ya hapsolan a mevcuttur. Seneca'dan bir alıntı, ağızdan çıkan sözün çıkmadan önceki sahibinin sahibi olduğuna dair. Bir "a" çıkmak istiyor ama çıkamıyor, içeride kalmış, sözü söyleyecek olan söylese kurtulacak ama bu kez de "a"nın kölesi olacak. Çıkmaz. "Peki küçük kız beni neden görmedi?" tipik bir postmodern öykü. Anlatıcı bir anda karaktere dönüşüyor, diğer karakterler anlatıldıklarını anlıyorlar, sonra onların anlatıcı rolüne bürünmeleri, anlatının kim tarafından sürdürüldüğünün bilinmemesi, bu tür şeyler. Bir cinayet üzerinden ilerliyor, akla hemen Bir Postmodernist İçin Postmortem geliyor. Ölüm varsa postmodern var, formüle dönüşmüş resmen. "Millî Marşlar (Bazıları)" bir liste, ülkelerin marşlarının adları sıralanmış, Zaire'nin karşısında İstiklal Marşı var.

Döngülerden oluşan kadın-erkek ilişkileri, labirentler, matematik sembolleriyle kurulan yaşam-felsefe ilişkisi, çeşitli konularda pek çok parça. Kısacık. Ben bu kitabı tavsiye ederim, anlatım biçimleri dikkat çekici, yeni bir şeyler var, iyi yani.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir