Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İnsanlığın Geleceği
Michio Kaku'dan geleceğe bir pencere. Mars'ı yaşanılabilir kılmak için Dune'daki terra-kurma işlerine benzer eylemleri anlatıyor mesela, orta vadede bile yapılamaz bir şey. Atmosfer oluşturacaksın, bunun için Dünya'daki bitki türlerini kullanacaksın, bunun yanında onca gazı koca gezegene basacaksın, sonra ekoloji oluşacak, fauna oluşacak, bir sürü şey. Red Mars'taki gibi sayısız sıkıntı çıkacak, toplumsal hareketler dizginlenecek, isyanlar patlayacak, insan bu gezegendeki problemlerini öte gezegenlere de taşıyacak. Şöyle sağlamından bir paradigma değişimi lazım insana, bu haliyle uzaya çıksa ona her yer Dünya çünkü. Öyle uzay mı olur. Kaynak da kısıtlı değil, istediğin yerden ne lazımsa topla, gezegenler ve yıldız sistemleri keşfet, yayıl, mutlu mesut yaşa. Yayılmaya başlasak bile kolay kolay gerçekleşmeyecek bu, insana gerçekten yeni veya tekrar hatırlanmış bilişsel modeller, fikirler gerek. Umuyorum ki Dünya havaya uçmadan önce edinilir bunlar, yoksa yıldızlara yayılma potansiyeli taşıyan bir tür, küçücük bir gezegende kendi başını yiyerek ölecek ve tepede biri elini suratında gezdirerek başını eğecek, sinirlenmemesini söyleyecek kendi kendine. Başka bir mesele de bu yolculuk işi, yıldızlara nasıl ulaşacağız? Başka galaksilere nasıl gideceğiz? Birkaç teori var, Kaku anlatıyor hepsini. Kaku bu tür teknolojileri anlatarak insanın rotasını çiziyor bir anlamda, en güncel bilimsel verileri kullanarak geleceğin evrenini çiziyor. Metni 2018'de yazmış, biz 2019'da okuyoruz, çok iyi. On veya yirmi yıl önce yazılan metinleri okuduğumuzda on yıllık süreçteki gelişmeleri kaçırmış oluyoruz eğer bilim dünyasını yakından takip etmiyorsak, burada kaçırdığımız pek bir şey yok. Kara delik fotoğrafı çekildi en son, birkaç tane daha vardır, o kadar. Kaku biyolojiden astronomiye pek çok dalı yakından takip ettiği ve Nobel ödüllüler başta olmak üzere sayısız bilim insanıyla görüşmeler yaptığı için en yeni bilgilerin ışığında ilerliyoruz, bilimle amatörce de olsa ilgilenenler için on numara olay. ODTÜ Yayıncılık'a teşekkür etmek gerekiyor, çok bekletmeden basmışlar kitabı. İnsanlığın neredeyse yok olduğu kozmik olayları görünce biraz korktum, metin felaket zamanlarıyla başlıyor. Endonezya'da meydana gelen devasa bir patlama yüzünden Hindistan'ın ve Malezya'nın büyük bir bölümü 9 metre kalınlığında bir yanardağ külü ile örtülmüş, zehirli tozlar ve dumanlar Afrika'nın üzerine gelip Güneş'i karartmış, "yanardağ kışı" denen bir naneye yol açmış. Çok ilginç bir duruma yol açmış bu, günümüzdeki insanların hemen hemen hepsi aynı DNA'ya sahipmiş. Afrika'da bir avuç insan hayatta kalınca koca bir tür bu bir avuç insanın çoğalmasıyla yayılmış dünyaya. "Her birimiz neredeyse bir diğerinin klonudur; modern bir otelin balo salonuna sığabilecek kadar ufak, dayanıklı bir grup insanın soyundan gelen kız ve erkek kardeşlerdir." (s. 24) Kaku böyle olayları öğrendikçe insanlığın geleceği için korkmaya başlamış ama 1992'de okuduğu bir haber umutlanmasına yol açmış. Uzaklarda bir yıldız, yıldızın etrafında dönen, Dünya benzeri bir gezegen. Gidebiliriz oraya. Belki. Yellowstone Ulusal Parkı'nın altındaki muazzam yanardağ kabaca her 700 bin yılda bir patlamış, sonraki patlamaya kadar 100 bin yılımız varmış. 100 bin yıl II. tip uygarlığa varabilmemiz için yeterli bir süre. Belki zamanı ve uzayı eğip bükemeyiz ama başka gezegenlere gidip yerleşebilecek kadar ödevimize çalışmış, dersimizi öğrenmiş olabiliriz. Tabii uzaydan gelecek tehlikeler de var, Kaku bu tehlikeye dair Carl Sagan'la görüşmüş ve Carl Sagan "kozmik bir atış poligonunda yaşadığımızı" vurgulamış. 30 yıl, 40 yıl gibi süreler evrenin yaşına oranla ne kadar da kısa, oysa bundan 80 yıl sonra bir asteroidin dünyaya hızla yaklaştığı fark edilebilir, sonraki 20 yıl boyunca asteroidi yok etme çalışmaları sürebilir ve en sonunda, bütün uğraş boşa çıktığında Dünya'da insan kalmayabilir, hatta Dünya kalmayabilir. 100 yıl sonrası sessizlik. Bunu önlemek için yine Sagan'ın bir hayali var, "iki gezegenli bir tür" olmamız gerektiğine dair. Başka gezegenlere zıplamalıyız yani. Aslında iyi bilimkurgu yazmak isteyen herkesin bu bölümleri okuması lazım.
Başka gezegenlere zıplamak. Kaku'nun bilimkurgudan ödünç aldığı konseptleri geliştirmesine önceki metinlerinden aşinayız, yine de bilmediğimiz bazı şeyler var burada. Isaac Asimov'u bir konuşma yapması için çalıştığı üniversiteye davet etmesi örneğin. Vakıf'ı yaratırken esin kaynağının ne olduğunu sorunca "hiç tereddüt etmeden" Roma İmparatorluğu'nun yükselişi ve çöküşünden esinlendiğini söylemiş Asimov. Olaf Stapledon'ın Star Maker adlı bir romanı varmış, romandaki karakter saf bir bilinç haline geldiğini hayal edip bütün uzayı boydan boya geçmiş, aşırı gelişmiş uygarlıkların daha aşağıdaki uygarlıkların doğal süreçlerini bozmamak için kasten gizlendiklerini görmüş falan, kısacası bugün uzaya veya uzaylılara dair düşünülen pek çok şeyi bundan 80 yıl önce düşünmüş adam, Arthur C. Clarke'a göre Star Maker o güne kadar yayımlanan bilimkurgular arasında ilk sıralarda yer alırmış. "Bu roman savaş sonrası bilimkurgu yazan bütün bir neslin hayal gücünü öyle bir ateşlemişti ki, ancak 2. Dünya Savaşı'nın kaos ve vahşeti içinde kalan kamuoyunun geneli tarafından kısa sürede unutuldu." (s. 3) Sonrasında günümüzdeki durumdan bahsediyor Kaku, SETI gibi kuruluşların sinyal kovaladığı zamanlardayız. Belki de şimdiye kadar yolladığımız radyo dalgalarını aldılar ve yeterli gelişim aşamasına gelemediğimize karar verdikleri için ses çıkarmadılar, belirli formlardaki mesajları bekliyorlar. Bu bir astronot olabilir, uzay gemisi olabilir, henüz keşfedilmemiş bir mesaj formu olabilir. "Bir diğer deyişle kaderimizde bir zamanlar korkulan ve tapınılan Tanrılar olmak yazılı. Bilim bize evreni kendi suretimizde biçimlendirebileceğimiz araçları sağlayacak. Asıl soru, bu büyük tanrısal güce eşlik edecek bir Solomon bilgeliğine sahip olup olmayacağımız." (s. 9) Bir kiloluk yükü uzaya çıkarmak binlerce dolara mal oluyor, bilimde tekrar çağ atlamak zorundayız. Termodinamiğin yasaları ve ardılları ilk çağı biçimledi, kuantum ve türevleri ikinci çağı oluşturuyor, üçe geçmek zorundayız. Şu halimizle pek bir şey yapacak durumda değiliz. Kaku'ya göre ilk adım Ay, Ay'a geri dönmek ve orada üs kurmak zorundayız ki daha ilerilere atlayabilelim. Çin'in 2025'e kadar Ay'a astronot göndereceği, sonrasında da Ay'da üs kuracağı söylenmiş, yapabilirler ama yaşamın sürdürülebilmesi için çok büyük yatırım yapmaları gerekecek. Muhtemelen Ay'da buldukları kaynakları Dünya'ya getirip satacaklar, projelerini bu yolla finanse edecekler. Tabii sürüsüyle hukuki problem doğacak, Çin bayrağı Ay'da dalgalanmaya başladığı an enerji kaynaklarının paylaşımı büyük sıkıntılar doğuracak gibi gözüküyor. Bunlar geleceğin problemleri, günümüze baktığımızda yapılması gerekenleri madde madde anlatıyor Kaku. Büyük batarya banklarına ihtiyaç duyulacağını söylüyor, iki haftalık gündüz sürelerinde dev Güneş panelleri elektriği depolayacak ve üste bu enerji kullanılacak. Malzeme olarak da Ay toprağı kullanılabilir, deneylere göre bu toprak mikrodalgayla ısıtıldığında kaya gibi sağlam seramik tuğlalara dönüşebiliyormuş, o halde toprağı ısıtıp yalıtımı da bir güzel yaptıktan sonra toprak yapılar inşa edilebilir Kaku bütün problemleri masaya koyup hepsine ayrı ayrı çözüm önerileri sunuyor, bunlara değinmiyorum ama çok ilgi çekici olduklarını söyleyeyim.

İşin maddi boyutuna eğilmemiz gerekirse kaynak problemi çekileceğini söyleyebiliriz, paradan ziyade ham madde yoksunluğu işimizi zora sokacak. Bir asteroidde 5,4 trilyon dolar değerinde doksan milyon ton platinyum olduğu ortaya çıkarılmış, paradan ziyade platinyum çok daha önemli, zira sekiz yüz beş iki milyonu trilyonsu dolarınız olsa bile Dünya'da 1 kilo platinyumunuz varsa parayı laboratuvarda platinyuma çeviremezsiniz. Uzaydan ne gelirse yakalamaya çalışacağız kısacası, bence şöyle kocaman bir ağ gerilse ve asteroidler o ağ tarafından yakalansa ihtiyaç duyduğumuz maddeleri er geç elde ederiz. Bilim insanları bu fikrimi bir düşünsünler. Telif istemez, insanlığa armağan ediyorum bu fikri. Mars'a gitmek için çok daha fazla kaynak gerekecek tabii ama yakın zamanda bunun başarılacağını söylüyor Kaku, Musk'tan NASA'nın çalışmalarına kadar pek çok ögeye değiniyor. "Mars'a düzenlenecek tarihi göreve katılacak ilk insanlar bugün muhtemelen hayattalar ve lisede gökbilimi dersleri alıyorlar. Başka bir gezegene yapılacak ilk yolculuğa gönüllü olması beklenen yüzlerce kişinin arasında olacaklar." (s. 72) Muazzam bir şey, şanslı itler. İyon motorları arkadan yavaş yavaş itecek, uçup gidecekler. Atmosferi yavaş yavaş ısıtmaya çalışacaklar, suyu çözecekler ve tarımı başlatacaklar, sonra kentleşmeyi mümkün kılacaklar, başka bir gezegenin koşullarında büyüyecek çocuklar doğuracaklar, Kaku'ya göre bu çocuklar Terra'yla bağı koparacak ve farklı bir kültürün, uygarlığın çocukları haline gelecekler, ABD'nin İngiltere'den kopması gibi bir şey. Daha ilginç bir şey var, Mars'a gidersek eve dönmüş olabiliriz. Milyarlarca yıl önce Dünya henüz dev bir eriyikken Mars soğumuş, ılıman bir iklime kavuşmuş ve geniş miktarlarda su kütleleri tarafından biçimlendirilmiş. Bilim insanları böyle bir ortamın DNA'nın doğuşu için ideal olduğunu söylüyor, panspermia nanesini de düşünürsek, Dünya'ya gelen DNA'nın serpilip canlıları, insanları oluşturduğunu da düşünürsek... "Bu kuram doğruysa bir Marslı görmek için tek yapmanız gereken, aynaya bakmaktır." (s. 82) Oha. Tabii atalarımız orada kendi başlarını yedilerse onlardan çok çok farklılaşmışız demektir, yine de Mission to Mars'taki gibi bir varlıkla karşılaşma ihtimali var, yine de var. Sonrasında yıldızlar, galaksiler, sicim teorisi, farklı uzaylar, farklı zamanlar, bir dünya şey. Kaku kafa beyin bırakmıyor, müthiş bir metin bu.
Yanıtla
5
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Androidler Elektrikli Koyun Düşler Mi?
Blade Runner adıyla sinemaya uyarlandı, sonra devam filmi çıktı falan, bunları biliyoruz. Bilmediğimiz şeyler arasında PKD'nin 1960'larda nörobiyoloji alanındaki gelişmeleri takip edip etmediği var. Muhtemelen etmiştir, muhtemelen Budist öğretilerde öznenin bir başkasıyla aynılığa ulaşmasının tekamül anlamına geldiğini de biliyordur, peki insanı insan yapanın sağlıklı bir empati kurabilme yetisi olduğunu o zamanlarda, Ramachandran'ın Öykücü Beyin'inde anlattığına göre nörolojinin "el yordamıyla" ilerlemeye çalıştığı yıllarda nasıl bilmişti, sezmişti veya kurgulamıştı, bunu ölümüne merak ediyorum. Voigt-Kampff Testi androidleri ortaya çıkarabiliyor, filmde de birkaç androidin katledilmesini izliyorduk, PKD'nin bu testi kurgularken Toronto Empati Testi'nden haberi var mıydı acaba? Testin tarihçesini bulamadım bir türlü, muhtemelen o yıllarda yoktu henüz. 1969'da Hogan Empati Testi diye bir şey varmış ama Voigt-Kampff'ın içeriğiyle benzer bir içeriğe mi sahip, bilemiyorum. Sonuçta PKD'nin müthiş bir öngörü sahibi olduğunu söyleyebiliriz. İkinci mesele de insanın geçirdiği evrimle hukuki gelişmelerin aynı hıza sahip olmaması. Androidler insanların empatik niteliklerini taşımadıkları için öldürülüyorlar, peki biyolojik yapıları insanlarla hemen hemen aynı olan androidler evrimin bir parçası olmalarını göz önüne alırsak kendilerini insandan ayıran eksik parçaya, empati yeteneğine kavuşurlarsa? PKD bu durumun tersini ele alıyor, çeşitli zihinsel hastalıklardan muzdarip insanların Voigt-Kampff'tan geçemediklerini ve androidlerden ayrıştırılamadıklarını, en azından böyle bir tehlikenin var olabileceğinden bahsediyor. Burada nörolojideki son gelişmelere odaklanabiliriz. Ramachandran aynı incelemesinde beyin ameliyatı geçiren bir hastadan bahsediyor, hastanın beynindeki acı bölgesini bulma çalışmaları sırasında hasta acı çeken başka bir hastayı görüyor ve kendi acısının beyninde yaktığı ışığın aynısı yanmaya başlıyor, sanki beyinler arasında henüz keşfedilmemiş kolektif bir bağlantı varmış gibi. İkiz parçacıklara benziyor bu olay, evrenin herhangi iki noktasındaki eş parçacıkların aynı değişimlerden geçtiği keşfedilmiş, bir parça kara deliğe girip farklı bir uzay-zamana doğru yolculuğa çıkarken -teorik bir şey bu tabii- diğer parça eşinin özelliklerini aynen yansıtmaya devam ediyor, arada ışık yılları ve belki de başka evrenler olmasına rağmen. Bu durumda androidlerin evrim geçirip empati yeteneği kazandıklarını düşünelim, onlara insan diyebilir miyiz artık, insanı insan yapan en büyük nitelik empati mi? "Sonradan insanlık" diye bir şey mümkün mü? Harari ve Kaku bu konu üzerinde duruyor, bilimsel gelişmeler öyle bir ivme kazandı ki hukukun yavaşlığı gelecekte büyük problemlere sebep olacak. İnanılır gibi değil ama bir örneğini günümüzde bile görebiliriz, hayvan haklarına dair yasayı düşünelim veya en önemlisi, erkek egemen toplumun bütün çürümüşlüğünü gözler önüne seren kadın cinayetlerini ele alalım, mevzunun altındaki temel problemlerin varlığı bir yana, hukuk tam olarak uygulanmıyor veya uygulama geç kalıyor, bu yüzden her ay onlarca kadın şiddete uğruyor, öldürülüyor. Bir dünya aksaklığın yol açtığı rezilliklerin yanında bilincin başka formlara kavuşmasıyla birlikte insanlığı tekrar tekrar düşünmeye başlayacağız, hümanizm sonrası -insan merkezcilik sonrası diyelim- dönem çoktan beri teorileştiriliyor, çeşitli çıkarımlarla geleceğin dünyası oluşturuluyor. PKD'nin de ucundan kıyısından dokunduğu bu mesele ileride insanoğlunun en büyük problemlerinden biri haline gelecek. Neyse, metinde bunlara benzer pek çok mesele ortaya konuyor kısacası. PKD 2000'lerin başlarında geçiriyor anlatısını, elli yıl öncesinde biraz iyimsermiş, o kadar ilerleyemedik sonuçta. Kendimizi büyük ölçüde yok etmeyi başaramadık, toz bütün dünyayı ele geçirmeye başlamadı henüz -bu toz olayı Interstellar'ın senaryo yazarına ilham verdi muhtemelen- ve androidler kaçak göçek yaşamaya başlamadılar. Kaku yüz yıl sonra yapay zekalı varlıklarla bir arada yaşayacağımızı öngörüyor, bilimin üstel ivmelenmesi kısa sürede aklımızı alacak gelişmeleri ortaya çıkaracak kısacası. Bunun yanında çok daha öncelikli problemlerimiz var tabii, önce bir arada yaşamayı öğrenmemiz gerekiyor.

Anlatı bir gün süresince yaşanan olaylara odaklanıyor ama nasıl bir gün, görmelisiniz. Rick Deckard sabah uyanıyor, eşiyle tipik tartışmalarından birini sürdürüyor. Iran'a göre androidler zavallı varlıklar, Mars'ta kapana kısılmış bir şekilde varlıklarını sürdürmeye çalışıyorlar ve arada sırada Dünya'ya kaçmaları hoş görülebilir. İnsanlık böyle düşünmüyor, özellikle Deckard. Öldürdüğü android başına 1000 dolar alıyor, dünyanın ayvayı yediği bir zamanda iyi para açıkçası. Elektronik bir hayvanları da var, koyun. Statü göstergesi, sınıf atlama aracı. Gerçek hayvanlar inanılmaz pahalı, elektronik olanlar satın alınabilir seviyede ama gerçek olmadıkları ortaya çıkarsa insanlar aşağılıyor sahiplerini, bu yüzden Deckard ve eşi hayvanlarının elektronik olduğunu gizliyorlar. Zaten birine, "Hayvanınız gerçek mi?" diye sormak büyük terbiyesizlik olarak görülüyor, ahlaki değerler sahip olunan metaların gerçek olup olmamasına göre biçimlenmiş. Böylesi bir dünyada pek çok şey gizleniyor veya daha sanal biçimlerde yaşanıyor, sanal ortamlardan biri, adını "empati makinesi" diye üfüreceğim bir şey. Tuşlarıyla duygu durumlarını ayarlayıp unutulmuş duyguları yaşayabiliyor karakterler, başkalarıyla empati kurabiliyorlar, böylece zaman da geçiyor, tozlar bir süreliğine unutuluyor. Kıyamet sonrası zamanlar yeni inançlar da yaratmış, gerçek yaşamın da sanaldan aşağı kalır yanı yok açıkçası. Mercerizm denen bir nane var, Mercer denen varlığın/adamın müritleri yeni dünyaya yeni emirler vasıtasıyla uyum sağlayabiliyorlar, bunu "tavuk kafa" denen tipler de başarabiliyor. İnsanın beyin yapısı bozunuma uğramış durumda, bazı insanlar bilişsel yetilerini kaybederek bitki olmaya doğru hızla yol alıyorlar, bunlara önce "tavuk kafa", sonrasında "karınca kafa" veya benzeri bir şey deniyor. John Isidore'la karşılaştığımız zaman tavuktan hallice kafasının aşık olma açısından işlevselliğini yitirmediğini anlıyoruz, yarısı boş bir apartmanda yaşayan adam alt katına taşınan kadına aşık olacak, sonrasında kadınla kadının arkadaşlarına yardım elini uzatacak ama önce Deckard'ın bölümlerine bakmalıyız. Dedektifin öldürmesi gereken beş android var, yeni modeller ve insanlardan ayrılmaları çok zor, Voigt-Kampff Testi'nin işe yaradığı söyleniyor ama birtakım şüpheler var, insanların android sanılıp öldürüldüklerine dair söylentiler dolaşmaya başlayınca androidleri üreten şirkete gidiyor Deckard, kısa süre önce avın başındaki Dave Holden'ın androidlerce saldırıya uğrayıp ekarte edilmesinin ardından avın başına getiriliyor ve amirini indiren androidlerin peşine bu kez kendisi düşüyor. Filmin başladığı sahnedeyiz şu an, Deckard mekana gelip Rachael Rosen ve Eldon Rosen'la tanışıyor, Rosen Şirketi'nin esas elemanları. Bu noktadan sonrası av-avcı ve insan-android tanımlarının muğlaklığı üzerinde kurulu. Deckard, Rachael'a testi uyguluyor ve kandırılmanın kıyısından dönüyor, testin güvenilirliğinin çok düşük olduğu ortaya çıkıyor, androidler varlıklarını sürdürebilir, tabii ortaya çıkıp öldürülmezlerse. Kaçmaca, kovalamaca, insanın temel niteliklerini taşıyan androidleri eskisi gibi düşman olarak görememece, Deckard günün başında androidleri katil olarak görürken günün sonuna doğru fikirlerini toptan değiştirecek noktaya doğru yaklaşıyor ama karar vermek zorunda, ya düzenin sürmesini sağlayan piyonlardan biri olacak, ya da, eh, başka bir şey olmayacak zaten.

PKD'nin insanı terste bırakan oyunlarının en iyilerinden biri bu metinde yer alıyor. Mercerizm ve karşı güç olarak muhalif bir radyo programı yapımcısı, PKD'nin tipik düalizmini oluşturuyor, iki inançtan hangisi ağır basarsa insanlar o tarafa çekiliyor ama mutlak bir gerçek, mutlak bir doğru veya yanlış yok. Olay örgüsünün içinde Deckard'ın android olup olmadığından bile şüphe ediyoruz, android avlayan bir android olarak varlığını sürdürüyor olabileceği fikrinden kurtulamıyoruz bir türlü, zira android olduğunu bilmeyen androidler ortaya çıktıkça kimin ne olduğu iyice muğlaklaşıyor, bilinmeyenin içine doğru çekiliyoruz. Kurulan muazzam bir tuzaktan bahsetmeliyim, Deckard'ın ölümle burun buruna geleceğini hiçbir şekilde çıkaramayacağımız durumlar yaşanıyor, androidler şahane planlar kuruyorlar ama empati yetenekleri davranışlarında birtakım tutarsızlıklara, bozulmalara yol açtığı için eksiklerini iyi gizleyemeyenler hemen ortaya çıkıyor. Deckard'ın uğraştıkları sona kalan zeki tayfadan gerçi, bulunmaları kolay olmuyor. Liderlerinin sesini dinliyorlar, bunu Deckard da yapıyor ve iki ilahi güçten birinden yardım alıyor, Musa'nın dağa çıkıp Tanrı'yla konuşması gibi. Dinler tarihinden referanslar aralara derelere iyice serpiştirilmiş, dikkatli okur bulabilir bu göndermeleri.

PKD'nin en iyi metinlerinden biri, söyleyecek fazla bir şey yok.
Yanıtla
10
11
Destekliyorum  3
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Centuria Yüz Küçük Irmak
Prospektüse, fişlerin arkalarına, bulduğu her kağıda şiirlerini yazan Orhan Veli Kanık mıydı, Behçet Necatigil miydi? Necatigil'i yakıştırıyorum ben, her bir kağıdı yazdığı şiir için ev olarak düşündüğünü hayal ediyorum, hoşuma gidiyor. Evin içine yazılan ev, insanlar ayrı ev. Mekanı açan mekanlar yine çevrelenmiş, kapalı ama iki kısıt birbirini genişletebiliyor, bu güzel bir imge. Brautigan okuyorum, bir kitabını oluştururken şiirlerini tohum kılıflarına yazmış, kağıtları toprağa öylece atarsanız bir süre sonra yeşerecek, kağıdın kendini doğuran kaynağa döndüğünü göreceksiniz. Biçimlerin, formların yazma edimini doğrudan etkilemesi ilgi çekici bir şey, Manganelli'nin kendi hikâyesi var bu konuda ama önce Semi Rifat'ın, çevirmenin önsözüne bakalım, anlatacağım şeyler bu önsözden. "Centuria" Latincede Roma lejyonlarının yüz kişiden oluşan temel birimini belirtiyor, bir takım, bütünlük. Boccaccio'nun ve Nostradamus'un metinlerinden de esinlenmiş olabilir Manganelli, başka yüzlükler de yazmış ama elimizde sadece bu kitap var, diğerlerinin çevirisi yok sanırım. Tavanarası bir metnini daha basmış yazarın, YKY'den başka bir metni çıkmış, o kadar. İki kitap da ortalıklarda yok, tekrar basılmamış. Tavanarası zamanında iyi yazarların metinlerini basmış. Mario Benedetti, Erlend Loe, birkaç yazar daha. Yürümemiş ne yazık ki, yine de hoş bir çabaymış. Neyse, Centuria 1979'da Viareggio ödülünü kazanıyor, bu sırada Manganelli Calvino'yla tanışıyor, Calvino metni çok beğenip Fransız yayınevlerine öneriyor, metin Fransızcaya çevrilip basılıyor, kopup gidiyor sonra. Fransızların özellikle aşina olduğu bir biçeme sahip olduğu için beğenilmesi doğal, içeriğini doğrudan alıntılayayım: "yüz kısa anlatıdan oluşan ve 'yüz küçük ırmak roman' alt başlığını taşıyan, yazarı tarafından da 'uçsuz bucaksız ve hoş bir kitaplık' olarak tanımlanan Centuria, klasik ya da modern anlamda bir roman değil kuşkusuz; birden yüze kadar numaralandırılmış bu anlatılar, hangi numarayı taşıyorlarsa o numarayla adlandırılırlar, her biri kendi içinde bir evren olan mikrokozmoslardan oluşmuş bir makrokozmos olarak algılanabilir. Tarihsel ya da coğrafi iletilerden yoksun olan bu küçük 'bütünler'de anlatılanlar, kim oldukları belirsiz, tanınmayan kişilerle, fantastik varlıklarla, kişileştirilmiş soyut kendiliklerle ilgilidir." (s. 9) Devamında bütün varlıkların bir arada olabildikleri bir anlatı dünyasının açabileceği sayısız kapıdan bahsediyor Rifat, yaşayanlarla ölülerin bir arada bulunabildiği, masal kahramanlarıyla günümüz insanının mücadeleye girebildiği bir kurmaca biçiminin herhangi bir formüle, bir tekniğe bağlı olmadan çatılması ve benzerlerinin türetilmesi başarılı bir oyunculluğu gösteriyor. Gerçi formül vs. yok dedim ama en baştaki meseleye bağlayacağım, Manganelli bir röportajında normalden biraz daha büyük boyda daktilo kağıtlarına sahip olduğunu, bir sayfayı geçmeyecek biçimde anlatılar kurma fikrinin o kağıtlar vasıtasıyla aklına geldiğini söylüyor, elinde o kağıtlar olmasaymış bu metni asla yazamazmış. Başka bir röportajında kağıtların sadece bir yüzünü kullanma kararı aldığını ve kendine bazı kurallar koyduğunu söylüyor, asla birbirini izleyen öyküler oluşturmayacak, anlatıdaki karakterler hiçbir şekilde birbiriyle karşılaşmayacak, her anlatı kendi kendine yetecek, böyle şeyler. Kimi durumların birbirine benzediğini söylüyor, karakterlerin karşılaşmama kanununa harfi harfine uyduklarını söyleyebiliriz ama farklı öykülerde şöyle bir başlarını uzatmış olmaları son derece mümkün, uyumayı seven adamın başka bir parçada uyandırılmayı sevmeyen adam olarak ortaya çıkmadığını söyleyemeyiz, belli davranış örüntülerine sahip karakterlerin farklı parçalarda varlıklarını davranışlarıyla sürdürmediklerini de söyleyemeyiz, aslında o kadar da bağımsız değil parçalar, yine de birbirini önceleyip sonralamadığı için bir bağıntı aramak pek de doğru olmaz, yazarın niyetinin parçaları eser miktarda da olsa bağımsızlaştırdığı söylenebilir. Bir ayda yazılmış bu parçalar bir de, her gün üç parça. Belki de üçlü üçlü okumak lazımdır, belki o zaman farklı bağlar ortaya çıkarılabilir. Ben öküz gibi okudum kitabı, ince işe girmedim, parçaların anıştırdığı başka parçaları not almaktan fazlasını yapmadım. Okur bilir artık, herkes kafasına göre.

Calvino'nun önsözüne geliyorum, Manganelli'nin 1964'te çıkan ilk kitabıyla birlikte İtalyan edebiyatına yeni bir soluk getirdiğini söylüyor. "Zamanı gelmişti. İtalyan yazını yirmi yıldır benzersiz bir yazara, her tümcesiyle eşsiz, dil ve düşünce oyunlarında tükenmez ve dayanılmaz bir yaratıcıya sahip artık: Şimdiye kadar da Fransızcaya hiç çevrilmemişti yapıtları." (s. 11) Calvino önceden de biliyormuş sanırım Manganelli'yi, Corriere della Sera'da ve büyük tirajlı haftalık yayınlarda Manganelli soyadı sıklıkla görülüyormuş. Başka ne diyor, Manganelli'nin Rönesans ve Barok arasındaki İtalyan anlayışına bağlandığını, bu yüzden edebi açıdan en yalnız kişi olduğunu söylüyor, 19. ve 20. yüzyıl edebiyatına çok uzak, eski zamanların sesini günümüze getirip yeninin biçimini şekillendiren bir yazar olarak Manganelli, geleneği ve avangardı bir arada taşıyor. Bunlardan başka yüz parçanın birkaçını konuları itibarıyla bölümlere ayırmış Calvino, benzer konseptlere sahip parçalar sırayla okunabilir, birden yüze sırayla okumak şart değil. Ben sıradan okudum, otuz parçalık aradan sonra aynı noktaya çıkan anlatıları birbirine bağlamak iyi bir okur çalışması olabilir. Yine okur bilecek bunu.

Adamların olgulara göre biçimlenen yaşamları temel bir izlek, birkaçını inceleyeyim. Seksen dördüncü parçada yaşamının alegorilerden oluştuğunu fark eden bir adam var, gece yarısı uyanıyor ve yaşamıyla ilgili bambaşka bir bilinç boyutuna geçiyor. Yanında yatan eşi adalet alegorisi olabilir, disiplin alegorisi de olabilir. Evlenmelerinden önce kadın yaşam alegorisiydi belki, evlendikten sonra dünya alegorisi haline geldi. Çocuklar gelecek alegorisi, sevgilisi küçük düşme alegorisi, kendisiyse alegorileri anlamada yetersizlik alegorisi. Belki. Bir daktilo kağıdı iki sayfaya denk geliyor, hep iki sayfalık parçalar okuyacağız ve açık metinlerden kendi anlamlarımızı da çıkarmaya çalışacağız. Sekseninci bölümü Bokun Tarihi'ni okuduktan sonra okumak iki metni birbirine bağlar, metinleri genişletir, iyi olur. Tuvalet bekçiliğine atanan adam önce onurunun kırıldığını düşünür ama gelip giden insanları gördükçe tuvaletin, dışkının, besinin ve yaşamın ne olduğunu tekrar tekrar düşünerek boşaltım işleminin yan anlamlarını görmeye başlar. İşemek ölümü kabul etmek demektir, kentin farklı yerlerinden gelen insanlar yan yana dururlar, işlerini görürler ve aynı yok oluşun bir parçası haline gelirler. Cinsel organların kullanım biçimi insanların çözemediği bir belirsizliğe yol açar, yüzlerdeki durgunluğun bir sebebi bu anlam krizidir belki. Çürümenin ironik bir yanı vardır, sürmezse başka tür bir çürümeyi peşinde getirecektir. Karbon bazlı yaşam formuna sahip olduğumuz için oksijeni ve evrensel çözücü olan suyu, bedenimizi ortadan kaldırmak için yegane etkenler olarak görebiliriz. İşin kötüsü, bunlara muhtacız ve yok edicilerimizle birlikte var olmak zorundayız. Süreğen çürümeye boyun eğmek ilahi bir yönelimi doğurduğu için tuvalet bekçisi "kendi çişliğini bir kilise, kendini de ayin yöneten bir papaz" olarak görmeye başlıyor haliyle, oluşa boyun eğmenin alegorisine bu parçayı örnek olarak gösterebiliriz. Doksan dokuza bakıyorum, dünyadan kurtulmaya çalışan adamın beden hareketleri karşılıyor. Teslim olma pozisyonunu arıyor adam, fikrince bu pozisyonu bulabilirse zihinsel olarak bu dünyadan kurtulabilir, bedenin biçimi zihni özgür bırakabilir. Bedenin isyanlarına şahit olmasak da dünyanın yarattığı ağrıya rastlarız ara ara, bacaklar dünyayı sert ve acı çektiren bir kılıf olarak algılar, kollar kurtuluş organlarıdır ama dumura uğradıkları için bacaklarla aynı işleve sahiptir, ağrı yaratır. Tırnaklar için dünyanın başka önlemleri vardır, tırmalama eylemi acı vericidir. Dünyanın başlangıcına ulaşmaya çalışan adamın bütün istencini bir araya getirdiğini görürüz, ölümün yanında yürür gibidir, işkenceyi kabullenip teslim olma anı geldiği zaman bedeninin gerçekten de kurtulduğunu görür ve nihayetinde uykuya dalar. Dünyadan kurtulmanın en güzel yolu için övgü. Yüzüncü parçada tipik bir oyunculluk var, Calvino'nun metinlerini andırıyor bu parça. Bir yazar, bir yazar üstüne bir kitap yazıyor, ikinci yazar iki yazar üzerine iki kitap yazıyor. Kitaplar ve yazarlar artıyor, sonra kurgu tepetaklak ediliyor ve yazarları yazan ilk yazarın sonunun gelmesiyle metin sona eriyor. On numara bir son, parçaların hepsini derleyip toparlıyor.

Manganelli ertelenmemesi gereken bir yazar. Manganelli gerçekten ertelenmemeli. Yenilikler taşıyan bir biçem kurmuş, şahane. Nitelikli okurun ve yazarın ilgisini çekecektir.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Karaçam Ormanı’nda
Ekim 16, Karaçam Ormanı Buluşmaları için PEN International'ın davetlisi olarak Türkiye'nin orta batısındaki ormanda yaşayan kadın yazarın orman evine geliyor anlatıcı/yazar. On altı saatlik uçuş, yedi saatlik otobüs yolculuğu, Anadolu'nun derinliklerine varış. Göçmenliğinin ilk zamanlarında servis şoförlüğü, donat pişiriciliği gibi işler yaptıktan sonra gece bekçisi olarak çalıştığı sırada karanlık koridorları adımlıyor, yazdığı üç romanı düşünüyor, bir roman daha yazmak için elinde malzemesi varken davet mektubu gelince unutulduğunu düşündüğü yere geri dönmek istiyor, tam da unutulduğu düşüncesine alıştığı sırada, ülkesinden ayrılalı on yıl olmuşken. Yola çıkmadan önce Avusturyalı birkaç yazarın kitaplarını kütüphaneden ödünç alıyor, belki Gerhard Roth da vardır aralarında ama Bernhard kesinlikle var ki Balkış'ın metni Thomas Bernhard'ın metinleriyle, üslubuyla kurulu. Anlatıcı/persona/karakter bütünlüğünden anlatının geçtiği coğrafyaya, bir eseri ortaya koymanın imkanından/imkansızlığından düşünsel mahvoluşlara kadar. Metnin biçimi Don'u andırıyor daha çok, Bernhard'ın sonraki metinlerinde yer alan külçe anlatının yekpareliği yerine anlatı parçalarına, paragraflara yer verilmiş, çok parçalı bir yüzleşme, arayış, şahitlik. Anlatıcı ve diğer katılımcılar "içeride-dışarıda" temalı metinlerini yazacaklar, metin kitaplaşacak ama öncesinde yazar kadınla çıkılacak yürüyüşler, ormanın karanlığında düşünülecek durumlar var, şahitlik edilmesi ve anlatılması gerekiyor. Kadın yazarın iki yıllık tutukluluğu ve sonrasında -tıpkı tutuklanması gibi- hiçbir neden yokken salınması on yıl öncesinin hatırlanacak olaylarına karışıyor, anlatıcı Türkiye'den göçmeden önce Barbaros Bulvarı'nda kadınla göz göze geldiklerini hatırlıyor, on yıldan sonra karşılaşıyorlar, anlatıcıyı köy meydanından alıyor kadın, "hiç tanımadığı ve daha önce hiç okumadığı" bir yazarın gelmesine seviniyor, hakkında hiçbir şey bilmediği biriyle konuşmak daha temiz kesikler, izler bırakabilir, kendisi daha rahat anlatabilir, anlatıcının onun kitaplarını okumuş olmasına rağmen. Yazar kadının anlatıcının üzerinden anlatı kurma çabasını şurada görebiliriz: "Yaşadığınız yer hakkında hiç konuşmamış olduğunuz halde ben sizi yaşadığınız yerde hayal edeceğim ve bütün ıslah edilmiş düşüncelerim bana en büyük huzursuzluğu yaşatmak üzere geri gelecek." (s. 16) Sonrası akış, yazar kadının düşüncelerinin anlatıyı işgal etmesi ve anlatıcının bir kayıt cihazı olarak kayda geçmesi. Yazarın yazdığı metni okuduğumuz fikrini unutmazsak, yazar kadının düşünceleri üzerinden yazılan bir metnin yazarının aslında yazar kadın olduğunu da düşünürsek, iki karakterin de yedi yıldır yeni bir şey yayımlamıyor olmasını göz önünde bulundurursak yazarın neliği iyice muğlaklaşıyor, ortada sadece hikâye kalıyor denebilir. Akışa bakalım: Kadın yazar tutuklanmadan hemen önce henüz ölen bir yazarın evindeki anma toplantısına katılıyor ve Karaçam Ormanı'ndaki inzivasına çekildiğinde ölü yazarın sessiz misafiri olmayı sürdürmek istediğini düşünüyor, böylece Gombrowicz'le aynı düzlemde -sözcüğün tam anlamıyla- var olabiliyor, serbest bırakıldıktan sonra gittiği Arjantin'de Gombrowicz'in yirmi küsur yıllık sürgünlüğünü kendisininkine ekliyor, Polonyalı yazarın Almanlar yüzünden kopan kökünün metinlerindeki anlamsal kopuşlara, absürdlüğe açtığı yolları kendi yaşamında arıyor, yazdığı metinlerde bulup bulmadığını bilemiyoruz, Buenos Aires'ten getirdiği, sonrasında İstanbul'da geliştirdiği ve kısa süreli Polonya ziyaretinde kurduğu anlatıyı tüm geçmişiyle aktarmaya çalıştığı, Şırnak'la ilgili yazısı yüzünden hapse atılmasından, hapishanede okuduğu kitaplardan, Buenos Aires'te tanıştığı diğer göçmenlerin anlatıverdikleri veya gösteriverdikleri acılardan çıkarıp ortaya koymak için uğraştığı metni anlatıcının anlatımında bulabiliriz, belki yazmaya çalışıp yazamadığı romanı, "Gombrowicz saplantısını" taşıyan metni sözleriyle oluşturmuştur, anlık bir yaratı, bir metni yazamayacak olmanın antitürevi, sabahın beşinde evden polislerce götürülmenin, sorgulanmanın, ranzalara yerleşmenin, inzivanın ve göçün hapiste başlamasının nedeni "etkisi zayıf bir yazı" ise daha iyi bir yazıyı yazamamış olmanın telafisi sözlerle sağlanabilir, metinde Amras-Watten anılmış ama Yürümek • Evet tarzı anlatıların içindeki bir anlatı sözler yoluyla ortaya çıkıyorsa, insansızlıktan taşmak bir başkasıyla mümkün oluyorsa hapisteki sosyal iğdişliğin etkisinden de bahsedilebilir, cezaların en acımasızı olduğu söylenen "habersizlik", dış dünyanın hiçbir çatlaktan içeriye girememesi koğuştakileri hiçliğe aynı ölçüde ulaştırır, Gombrowicz'in Günlükler'inin defalarca okunmasına yol açabilir, defalarca okunan bir metnin insanı iki türlü yolculuğa çıkardığı söylenebilir, ilki okurun zihinsel yolculuğu ve ikincil tür olarak fiziksel yolculuğu ama fiziksel yolculuk bir süre daha beklemek zorunda, önce zihinsel göç gerçekleşmeli, Gombrowicz'in adımları izlenmeli, Arjantin'deki, Paris'teki günleri üzerine düşünülmeli, sonrasında okurun yolculuğunun yazarın zihinsel ve fiziksel yolculuğuna denk düşmesi gerekli, Arjantin'e gidilmeli, Polonya'ya, bu yolculuk ormanda son bulmalı, geçmişte yapılan işlerden utanılmalı bir yandan, verilen röportajlar okunduğu zaman utanılmalı, alınan veya alınmayan ödüllerden utanılmalı, Bernhard'ın tekrar tekrar bahsettiği meseleler kadın yazar tarafından ormanda, Anadolu'nun batı taraflarında, çiftçiler ve kasabalılar arasında çınlamalı, yerli bir ses bizim toprakların acılarını ve nefretini anlatmalı, başka metinlerin uçlarını kendi metnine saplayıp yapmalı bunu, yapmalıydı, bu yapılmalıydı ve yapıldı, "doğurgan bir delilik" dile geldi ama bunun bir delilik olması, akıp giden zamanın iyileştirmemesi, iyileşmenin umulmaktan öteye gitmemesi, ölülerin huzuruna imrenilmesi, bir metnin budanıp aslına ulaşması gibi meselelerden sadece birini çekmek gerekirse sonuncusu çekilmelidir ki okunan metnin ne kadar budandığı düşünülebilsin, Bernhard bir röportajında insanın bütün hayatını metinlere sığdıramayacağından, üç bin sayfa yazsa bile bunu başaramayacağından, mutlaka bir şeylerin dışarıda kalacağından, unutulacağından ve bu unutulanların asıl anlatılmak istenen, anlatılması gereken şeyler olduğundan bahsediyordu, aynı bahsin benzerini kadın yazarın da açtığını görmek pek şaşırtıcı değil, beş yüz sayfa yazdıktan sonra metni yüz elli sayfaya indirmek için iki yılını harcadığını söylerken belki de asıl anlatmak istediklerini attığını düşünüyor olabilir, böylece yazmak istediği, yazmayı bitirdiğini düşündüğü metni hiçbir zaman yazmamış olacaktır, ortaya çıkan her zaman başka bir metin olacaktır, yazma istenci belli bir ölçüde kaybolsa da her zaman başka bir metni yazarken bambaşka bir metne yol alınacaktır ya da bunların hiçbiri geçerli değildir, kadın sadece metni daha yüklü hale getirmeyi düşünmektedir, devletin bir yazarı öldürüp sonra da cenaze namazını kıldırmasını en kısa ve yoğun biçimde anlatmayı istemekte, bu isteğini yerine getirmek için biçim, neden, bir şey aramaktadır ama bulduğu şeyler belki de karakterler tarafından zorlanmakta, ortadan kaldırılmaktadır, üç karakterin bir anlatıyı nasıl darmadağın ettiğinden bahsedilmesi yine olamamaya denklenmektedir, insan olmanın yeterince parçalandıktan sonra mümkün olamamasına, parçaların gerçekliklerinin bir araya getirilmesinin imkansızlığına, Karaçam Ormanı'nın bir limbo olmasına varmaktadır bu düşünülenler, geçici olarak çok, kalıcı olarak tek kişilik bir limboya. "Çıplak tenimin, güneşin kavurduğu çıplak derimin gün geçtikçe kıllandığı, beni koruyan, ısıtan bir kürke dönüştüğü bir hayvanım. Soğukta öbürlerinden ayrılmış, yalnız kalmış, kürkünün içindeki sıcaklıkta ancak hayaller kurabilen bir hayvan. Karda sessizce adımlayan ve geriye baktığında hiç titremeksizin duran göllerin ve ovaların önüne kattığı yabanıl bir şey. Ben bir hayvanım, demişti kadın yazar, ben Roza değilim." (s. 111)
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tam Benim Tipim
Dünya artık eskisi gibi değil, her yazıya bakıp karakterini çıkarmaya çalışıyorum. Zehirlendim. Evimin karşısındaki dükkan Helvetica kullanmış, ciddi bir dükkan. Sahibini tanıyorum, gömlekleri büyük bir ciddiyetle ütüler. Üç yıldır kullandığım çantamın askılığını kopardığım zaman götürüp bırakmıştım, iki hafta boyunca aynı ciddiyetle yapılmayı beklemişti güzelim çanta. Camdan baktığımda görebiliyordum, öylece bekliyordu. Adam malzeme almaya gidemediğini üç defa söyledi, aynı ses tonuyla ve aynı yüz ifadesiyle. Sonra, "Beyefendi," diye seslendi bir gün, "çantanız hazır." Neler olduğunu anlamamıştım, şimdi anlıyorum, Helvetica olmuş. Trebuchet var yanında, yazılım firması. Trebuchet nedir biliyoruz, mancınığın bir farklı versiyonu. Kuleye benzer daha çok, dikine durur, bir uçtaki ağırlık kesildiği zaman diğer uçta taşıdığı ağırlığı uzaklara fırlatır. Filmlerde kaleleri, dağı taşı yıkan silah budur. Yani nedir, iddialıdır. Demek ki iddialı bir firma ya da, "Bize şöyle güzel bir yazı hazırla birader," demişler, hazırlayan da, "Bu güzel gözükür, he bu olsun," demiştir, tamam bu iş. Tipler çok şey anlatsa da bizde pek karşılıkları yok, bilinçli tercihleri görebilecek durumda değiliz, okuyup geçiyoruz. Aslında iyiymiş, öbür türlü yaşanmaz çünkü. "Niye bu karakteri kullanmışlar, Courier kullandıklarına göre biraz klasik takılan adamlar bunlar" diye diye insan delirir. Bu arada epigrafta 1936'dan bir haber metni var, olduğu gibi alayım: "Budapeşte'de, cerrahlar 17 yaşındaki bir matbaacı çırağını ameliyat ettiler. Sevgilisini kaybedince üzüntüden kendini kaybeden Szabo, onun adını kurşun harflerle kalıba dizmiş ve yutmuştu." (s. 7) İnanılmaz bir şey, çağrışımlarını düşünsenize. Metnin bir yerinde geçiyor, suya atılan kitapların çözünürken sözcüklerin dağılmasıyla dünyanın da dağılmaya başladığına inanıldığı söyleniyor örneğin, harflerin doğurduğu onca anlamın ortadan kalkarken esinlendikleri dünyadan bir şeyler götürüp götürmeyeceğini kim bilebilir? Karakterlerin anlamları, ortaya çıkış hikâyeleri, yol açtıkları infialler, toplumu değiştirme ve yönlendirme biçimleri, hemen hepsi var bu araştırmada. Domingo'dan çıkan ikinci Garfield kitabı bu, ilki mektubun tarihçesiyle ilgiliydi sanırım. Şimdi üşenmeyip kalkıyorum, kitabı yığının arasında bulmaya çalışıyorum. Buldum, Mektup: Yazışmanın Hayli İlginç Tarihi. İlginç bir metne benziyor bu da, sıraya koyayım. Neyse, Garfield bu araştırmasında karakterlerin yol açtıkları ilginç olaylara kısa kısa değiniyor, uzun bölümlerde tasarımcıların uğraşları sonucu ortaya çıkan temel fontlara odaklanıyor. Genellikle resimle ilgilenen insanların bir süre sonra kaligrafiyle uğraşmaya başlamaları sonucu çıkıyor yeni fontlar ama çocukluklarından itibaren harflerle ilgilenmeye başlayan sanatçılar da var, onlar doğrudan harflerle boğuşmaya başlayıp sadece bu işle uğraşıyorlar ve pek de bir şey kazanamıyorlar ne yazık ki, ABD'de mahkemeler teliflik bir yaratımın ortaya çıkmadığı yönünde kararlar vererek aşırma olaylarını neredeyse yasal hale getirmişler ve karakter mucitleri yoksulluk içinde ölmüş bir dönem, şimdi haklar yeni yeni veriliyormuş, hatta Fransa'da bir şirket tescilli bir fontu kullandığı için davalık olmuş, sağlam bir tazminat ödemiş, bir sürü şey. Gutenberg'den itibaren harflerin yolculuğunu anlatıyor bu metin, Steve Jobs'ın font düşkünlüğünden Apple'ın ürünlerindeki karakter çeşitliliğine, çizgi romanlardaki karakterlerden Comic Sans'ın dünya çapında uyandırdığı nefrete kadar pek çok mevzu. Bazı karakterler okuyanda aşağılanma hissi uyandırıyor, bazıları feminen, bazıları aşırı maskülen, bazıları çok ciddi, bazıları ciddiye alınası değil derken o kadar çok meselenin arasında kalıyoruz ki bunalıyoruz ister istemez. Yine de çok ilginç olaylar var, Garfield karakterlerin tarihini anlatırken olabildiğince eğlenceli olmaya çalışıyor, iyi. Arada derede kalmış iki şey var, onları vereyim. Serif ve sans serif, tırnaklı ve tırnaksız anlamına geliyormuş. Harflerin orasından burasından çıkan uzantıları düşünün, onlar varsa karakter serif mesela. Bir de Yeni Zelanda'daki olay var, bir kadın resmi bir yazışmada Caps Lock'ı açık unutuyor ve bütün harfleri büyük yazarak atıyor e-postayı. Kovuluyor bir süre sonra, dava açıyor, canavar gibi para harcıyor ve nihayetinde işine dönüyor. Çok ilginç şeyler var, karakterlerin tarihi bir süre sonra sıksa da bu ilginçlikler için okumaya devam etmek istiyorsunuz. Araya son bir bilgi: Comic Sans ve Trebuchet disleksi hastası çocuklar için ideal fontlarmış, rahat ve tehditkar olmamaları sayesinde diğer fontlardan daha iyi geliyormuş çocuklara. Dislektik iki öğrencim var, zeki çocuklar ama okumayı sevmiyorlar. Keşke bilseydim önceden bu font olaylarını. Her hafta bir korku öyküsü bastırıp dağıtıyorum bir iki sınıfa, çocukların hoşlarına gidiyor. Pazartesi iki öyküyü bu karakterle bastırıp vereyim, belki işe yarar. Neyse, Gutenberg'in ilk harf biçimcisi olduğunu biliyoruz, 1454-55'te bastığı 1282 sayfalık İncil için üç yüz farklı harf biçimi dökmüş, yap bazlı mürekkepleri geliştirmiş ki su bazlıların metale yapışma problemi ortadan kalksın. Sonrasında Schoeffer geliyor, kaligrafi eğitimi aldıktan sonra Gutenberg'in yanına gitmiş ve ikisi birlikte çalışmaya başlamışlar, olay büyümüş, Caxton adlı İngiliz matbaacı olayın inceliklerini öğrendikten sonra matbaayı İngiltere'ye götürmüş, Chaucer'ı ilk basan matbaacı olma onuruna erişmiş. Uluslararası standartların belirlenmesinde kendisinden yararlanılmış, puntonun hem yazıyı hem de harflerin espasını standart bir biçime getirmesi sağlanmış. ABD'de 1 pt 0,351 mm, Avrupa'da 0,376 mm mesela, kağıt boyutları arasında da farklar var, Amerikalılar yeni dünyanın biçimlerini yaratmışlar resmen.

Araya kısa bir hikâye, Gill Sans. Eric Gill 1928'de bulmuş bunu, karakter Penguin Books'tan BBC'nin programlarına kadar pek çok yerde kullanılmış. İngiltere'nin milli fontu gibi bir şey olmuş kısaca. Gill'in söylediği bir şey ilgimi çekti, harflerin şekillerinin güzelliğini duygulara bağlı değilmiş, "O"nun yuvarlaklığının çekiciliği onun bir elmaya, bir memeye veya dolunaya benzemesinden gelmiyormuş. Şu ilginç: "Harfler şeylerdir, şeylerin resimleri değil." (s. 51) Göstergebilime dokunan bir şey, Foucault için bir tartışma konusu olabilirmiş gayet.

Albüm kapaklarında kullanılan fontların hikâyelerini göreceğiz, Coldplay'in Parachutes'u var, The Beatles'ın Yellow Submarine'inden Starr'ın davulundaki logoya kadar kullandığı çok sayıda font var, ilginç hikâyeler de cabası. Mesela takım elbise giyme olayını Epstein bulmamış, McCartney çocukluğunda birörnek giyinmiş şovmenleri görünce çok etkilenmiş ve yıllar sonra bu fikri hayata geçirmiş, buymuş mevzu. Gorillaz, gotik Motörhead, Floydian fontlar, Rolling Stones'un karakteristik R'si, aklınıza gelebilecek ata fontlardan hemen hepsi incelenmiş. Bazısına kısa bölümler ayrılmış, genellikle sebep oldukları dikkat çekici olaylar anlatılmış. Uzun bölümlerde doğurdukları yan karakterlere de yer verilmiş, Helvetica'nın krallığını düşünelim örneğin. Fransa'nın resmi fontu olacakmış neredeyse, hemen her yerde kullanılıyormuş ve hemen çeşitlemeleri türetilmiş, telifsiz olduğu için de hızla yayılmış. Bilinenler dışında uçlardaki denemeler de yer alıyor, on yüz bin milyon baloncuktan oluşan fontlar, İsa'nın başına geçirilen dikenli zımbırtıdan doğan dikenli harfler, bir sürü detay.

Harflere, harflerin anlamlarına ve biçimlerine azıcık ilginiz varsa dalıp gidersiniz, öyle iyi ve derinlikli bir metin.
Yanıtla
7
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Thomas Bernhard'la Konuşmalar
"Thomas Bernhard kendisiyle röportaj yapılmasına hemen hemen hiç izin vermemiştir. Kendisini ve işini, yaşamını ve yaşam koşullarını medyanın baskınından, kamuoyunun ele geçirmesinden korumuştur." (s. 9) Adamın camından içeri mektup, taş ve çeşit çeşit nesne atarlarmış, mektuplarda ölümünün dört gözle beklendiği bile yazılmış, tabii onca tantanadan sonra oluyor bunlar. Bernhard Avusturya'yı ve Avusturyalıları iyice gömdükten sonra hızla büyüyen nefret dalgasından kaçmak için köy evi almış üç tane, evleri genişletme ve tadil etme çabalarını ölümüne kadar sürdürmüş. Yazmaktan başka bir oyalanma biçimi bulmuş ama bu eylemi yazıdan ayırmak pek doğru değil, karakterlerinin çoğu bir eser üzerinde çalışıp işini tamamlamadan öldüklerine göre onca insanı kendi uğraşından yola çıkarak yarattığını söyleyebiliriz, gerçi bunun tersi de geçerli olabilir. Tamamlanamayacak bir metin, çalınamayacak bir konçerto, yarım kalmışlığa dair her şey ortada duruyor, Bernhard metinlerini her ne kadar teknik olarak sonlandırabiliyorsa da aslında devamın gelebileceğini sezeriz, sanki yarım bırakmak istiyormuş gibi. İnsanlarla ilişkilerini de bu bağlamda değerlendiriyor röportajlarından birinde, onların arasına karışıp iletişim çabasına girmeden yaşayıp gitmek istiyor ama yarımlık bu, yaşamının her anında bitimsiz uğraşlarla boğuşur, nokta koyabildiği bir şey olduğunu sanmam. Tamı arayış, Bernhard'ın gayesi bu olsa da ölüm her şeyi yarıda kesiyor, bu yüzden hiçbir şey eksik parçasına kavuşamıyor. Röportajlarında bile bu durum var, gerçi Hofmann soruları ortadan kaldırıp cevapları birleştirerek yarımlığı kendisi yaratıyor ama röportajlarını izlersek Bernhard'ın sorulan sorunun cevabını verirken bambaşka konulara kaydığını görürüz, sanki sayısız virgülü yan yana dizip noktaya ulaşmak istemediğini göstermek ister. İlginç bir yaşam. Bu yaşamdan parçaları rastgele alacağım, bölümlerin isimlerini vermeyeceğim. Arada birkaç alıntı yapacağım, biri şu: "İnsan her şeyi anlatamaz ki: Bir yaşam kolayca ortaya serilemez." (s. 11) Bernhard Viyana'da bir kahvede otururken insanlar geliyor, yirmi iki yıl önce yazdığı bir metin hakkında konuşurlarken saçmaladığını söylüyorlar, Bernhard konuşmak istemediğini söylediğinde hiç umursamıyorlar, arıza çıkarıp gidiyorlar kısacası. Kavga çıkıyor bir gün, yazar haftalar boyunca oraya gitmiyor ve garsonun arkasından konuştuğunu, ondan kurtulduklarını söylediğini işitiyor. İnsanlar huzur vermiyorlar adama, birileri her an yanında bitmek istiyor. "İlkin her yerde insana düşman oluyorlar, bunların hepsine dayanması gerekiyor insanın. Sonra beni küstah ve korkunç, korkunç biri olarak betimliyorlar, bunların hepsine dayanmak zorundasınız." (s. 11) Bütün bunlara rağmen kendini hapseden biri değil Bernhard, evinden sık sık dışarı çıkıp dolanıyor ve sayılı arkadaşlığını sürdürmeye çalışıyor ama ipleri kopardığı anlar da oluyor. Peter Hamm bir gün yanında bir kadınla Bernhard'ı ziyaret ediyor, içiliyor, sohbet ediliyor, konuşulanlar kayıt altına alınıyor ve bir gün Hamm tekrar çalıyor kapıyı, kayıtları bastırmak istediğini söylüyor. Bernhard reddediyor ve dostlukları bitiyor o gün, ilginç. Aslında farkında olmadan pek çok dost edinmiş olabilir, evine yollanan kitapları olduğu gibi çöp kutusuna atarmış. "İadeli taahhütlü gelen kitapların hepsini ben çöpe atarım, bunların hepsini benim çöpte bulabilirsiniz. Benim yapıtları sonradan dışardaki çöp bidonunda bulabilirler." (s. 14) Sadece yazmayı düşünüyor adam, birkaç bölüm yazma alışkanlıklarına ayrılmış. İlk olarak yüzde yüz gerçeği yazmanın delilik olduğunu söylüyor, böyle bir şey mümkün değil. Yaşamı olduğu gibi kağıda geçiremiyoruz, yazı karakteri bile gerçekliği çarpıtan bir öge olduğuna göre gerçeğe başka açılardan yaklaşılabilir, bu açıdan anlatım biçimi önemli bir görev üstlenir. Bernhard biçimi hiç düşünmediğini, kendiliğinden ortaya çıktığını söylüyor. Birtakım arayışları var en başta, Don ve ilk metinlerinden bazılarında bildiğimiz yazı külçelerine rastlamayız, bölümler bile vardır bunlarda. Asıl ses sonradan gelir, bölünmez bir akış. İki noktaya değiniyor Bernhard, Amerika kaynaklı anlatıyı kopyalamaya çalışan yazarların rezil işler ortaya koydukları bunlardan biri. İkinci nokta, bu tür yazından uzak durarak aradığı her şeyi kendi yaşamında bulması. Julien Gracq gibi yazarlardan etkilenen Bernhard kendi arayışına başlıyor, ilk romanından sonra uzunca bir süre hiçbir şey yazmıyor, şiirlerini önemsemiyor, sadece düşünüyor. Sonrasında delicesine yazmaya başlıyor, sanki uzun süredir akmayı bekleyen bir kaynağın duvarları yıkılmış gibi. "Düşünmüyorum, hiçbir şey bilmiyorum kitap yazarken, hiçbir kitabı anımsamıyorum, okuduklarımı da, hiçbir şey kalmış değil." (s. 22) Coltrane'in her şeyi unutmaya dair söylediği sözü Bernhard için de geçerli, metinlerinin içeriklerini hatırlamıyor, felç olan karakterinin hangi metinde olduğunu, berjer koltuğa oturup durmadan düşünen adamın kimlerle birlikte olduğunu, hiçbir şeyi hatırlamıyor. Kendisinin yazar olmak istemediğini, yazarlığa dair bir şeyler yaptığının sonradan ortaya çıktığını ekliyor üstüne, okumalar yapması karşılığında bir dünya para öneriliyor ama her teklifi geri çeviriyor. Onca parayı kaçırmasını aptallık olarak görse de aldığı zevkin büyük olduğunu söylüyor. Almanya'dan Nobel'e aday gösterilmiş iki kez, ödülü kazansaydı büyük bir keyifle reddedeceğini söyledikten sonra yaşamından memnun olduğunu, çocukluğundan beri intihar fikriyle yaşamasına rağmen yaşamın güzelliğinin kendisini öldürmesini engellediğini anlatıyor. Çocukluğuyla ilgili bölümler başka metinlerinde de var, geçiyorum. Konudan konuya atlandığı için aralara serpiştireceğim şeylerden biri gençlik zamanları. Bernhard bir gazetede yazmaya ve para kazanmaya başlıyor, yirmili yaşlarının başı. İyi bir para kazanıyor, hayatından memnun gibi gözüküyor ama gazetesinin hakim ideolojisine uymadığı için şutlanıyor. Bunun hikâyesi de ilginç, Bernhard'ı sosyalist bir partiye sokuyorlar, adam eve gider gitmez pişman oluyor ve ertesi gün parti bölge başkanına bir mektup yazıp partiden çıkmak istediğini söylüyor. Anında şutlanıyor gazeteden, sonrasında yazdığı oyunları da sahneletecek olan Becker'in bulduğu işlerde çalışıyor, süper. Bir yandan Mozarteum'da okuyor, müziğe yatkın olsa da çocukluğunda geçirdiği akciğer problemleri yüzünden tam performans gösteremiyor. Gerçi söylediğine göre başka bir niyeti var: "Mozarteum son buldu. Sınavı ve her şeyi yaptım, bitirdim, diplomayı aldığımda beni hiç ilgilendirmediği için bu işle ilişkimi keseceğime yemin ettim. Aslında Mozarteum'a yalnızlık içine gömülüp gebermemek için gittim, yaşıtlarımla birlikte olmaya zorlamıştım kendimi. Bir çeşit insana kaçıştı bu." (s. 41) Aynı bölümde eleştirmenlere de giydiriyor, eleştiriyi bir iş olarak görmeleri yüzünden metne gereken önemi vermediklerini söylüyor. Bernhard bir süre bu işi yapmış ama anlamsızlıktan bunalmış bir süre sonra, kamyon şoförlüğüne geri dönmüş. Kamyon şoförü Bernhard. Metinlerine mekan sağlarken kamyonculuk maceralarından ne kadar etkilenmiştir acaba?

Sonraki mevzulardan bazılarına değineyim, dinle ve intihar teşebbüsüyle ilgili bölüm ilginç. Otuz hap birden yutuyor çocukken, yedi yaşındaydı galiba. Beş de olabilir. Sonuçta otuz hap çok, çıkarıyor hepsini. Daha az yutsa ölecek. Akciğerleri öldürmüyor, baş ağrıları öldürmüyor, ikiyüzlülük öldürmüyor. Hastalıklarından hemen başka konuya geçiyor Bernhard, Odun Kesmek'in temellerini gösteriyor bir anlamda. "Durumların çoğu böyle: Asla dayanamadığınız, budala bulduğunuz kişilerle yemeğe gidiyor ve önlerinde ikiyüzlülük ediyorsunuz. Öte yandan yalnız kalınamıyor, gerçekten olmuyor." (s. 51) Mümkün olduğunca bir şeye ve birine bağlı olmamaya çalıştığını söylese de kendisini geçindiren işten ötürü bu isteği yerine gelmiyor çoğu zaman, kadınlarla geçici ilişkiler yaşadığını ve onlardan uzak durmak istediğini söylüyor, grafikerlerden uzak duruyor çünkü metinde yürüyen bir karakter varsa kitabın kapağına bir ayakkabı koyuyorlar, Bernhard bu tür işlerden nefret ediyor, grafikerlere de giydiriyor bir güzel. Aldığı ödülleri anlatıyor, ödül törenlerindeki insanlardan duyduğu tiksintiyi kazandığı paralarla hafifletiyor. Umberto Eco, Norman Mailer gibi yazarların onur konuğu olduğu etkinliklere gitmediğini söylüyor, en azından bu noktada yapmak istemediği bir şeyi yapmak zorunda değil. Şu da ilginç bir şey, işitmiş olsaydım kınardım ve Bernhard'ın umurunda olmazdı muhtemelen: "Bachmann'ı çok severdim, o akıllı bir kadındı. Ender rastlanır bir bileşim değil mi? Çoğunlukla kadınlar aptaldır, ama dayanılır onlara, belli koşullarda hoşturlar, akıllı da olabiliyorlar, ama ender olarak." (s.. 79) Bunlardan sonra Bernhard'la yapılan son röportaj var, Hofmann güzel bir nokta koyuyor metne. Dikkat çeken bir röportaj, Bernhard ölmek üzere olduğunu biliyor, normalde birkaç sorudan sonra yollayacağı adamın gitmesini istemiyor, yolundan iki kez döndürüyor Hofmann'ı. Ölüme hazır, üzerinde çalıştığı metni tamamlayamayacağını bilen bir adam artık Bernhard, son günlerinde kabullenmenin dinginliği gelmiş sanki, cevapları yırtıcı değil.

İyi bir metin, Bernhard'ı seven okurlar bunu da sevecektir.
Yanıtla
2
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Cadılar Bayramı Ağacı
Balkabakları, cadılar, acuzeler, umacılar, otuz iki kısım tekmili birden öcü o gece uyanır, sağda solda haytalık yapar ve insanları korkutur. Batı kültüründe binlerce yıllık bir geleneğin günümüzdeki hali eğlenceye kaymışsa da zamanında ayinler yapılır, tanrılara kurbanlar sunulurmuş, ölümüne korkulurmuş doğaüstü varlıklardan, insanlar evlerine kapanırmış, kapılarını kilitleyip şeytanların kendilerine uğramayacağını umarlarmış. "Şeker ya da şaka," diyen çocuklar şeytanların yerine geçmiş sonra, torbalarını doldurup dişlerini çürütmüşler, kostümleri için haftalar öncesinden hazırlık yapmaya başlamışlar, şeytanlar ortadan kaybolmuş. Amerikan Tanrıları muhabbetidir belki, inananları azalınca güçlerini kaybetmişlerdir, Jason ortaya çıkıp elalemi bıçaklamayı bırakmıştır, ne bileyim, günümüzün insanının belasını zaten bulduğunu düşünüp istiflerini bozmuyorlardır mesela. Sonuçta pagan inanışlar, Walpurgisnacht gibi önemli günler ve haftalar yavaş yavaş silindi veya biçim değiştirdi, kapitalizm Şeytan'ı da tüketim malzemesi haline getirdi bir güzel, hiçbir şeyden korkmayan veletler oradan oraya koşturup eğlence ararken gerçekten Şeytan'la karşılaşsalar, "Güzel kostüm," deyip deli gibi dolanmaya devam edecekler. Bradbury belki de bu önemli gecenin korkutucu yanını anımsatmak için yazdı bu metni, kendi çocukluğunda henüz kaybolmamış olan ürpertiyi canlandırmaktı niyeti, bir korku hikâyesi yazmak istedi ve yazdı. İyi de yaptı, Cadılar Bayramı'nın milyonlarca yıl öncesine uzanan doğasını canlandırdı. Mağara resimlerinde ne zaman ateşler belirdi, o zaman bu gecenin temeli de atılmış oldu gibi sanki. İnsan anlamadığı şeyi imgeleştirdikten sonra farklı anlamlar türetip daha büyük bir anlamsızlık yarattı, ardından hikâyeler, söylenceler, mitler geldi, ateşten doğan felsefe kendi anlamını yarattı derken Cehennem kendine iyi bir korku ögesi bulmuş oldu. Ateş bize balkabaklarının içinden bakıyor, geceyi aydınlatıyor ama korkutucu bir ışıkla. "Gece, her bir ağacın altından ortaya çıktı ve yayıldı." (s. 11) Bradbury'nin biraz pastorallik içeren metinlerinde böyle bir anlatım var, tekinsiz bir atmosfer yaratıyor. Mekân bir Ortabatı eyaletinin küçük bir kasabası, şehirle doğa iç içe geçmiş, kırsalın doğurduğu bilinmeyen tetikte bekliyor. Çocuklar giydikleri kostümleri dahil detaylı bir şekilde anlatılıyor, ben Tom İskilet'i ve Balbağı'nı anacağım. İskilet'in giydiği kostüm malum, tayfanın esas oğlanı en sıkı kostümü giydiği söylenebilir. Balbağı'nı almaya gidiyorlar, Joe Balbağı "o güne kadar yaşamış en büyük çocuk" olarak onlara katılmalı, günün korku dolu anlamını korumalı, arkadaşlarıyla birlikte kapı kapı gezmeli, ancak o zaman Cadılar Bayramı'nın keyfi çıkacak ama hemen gelmiyor Balbağı, kostümünü giyeceğini söylüyor ve çocukları yollamadan önce onlara yetişeceğini söylüyor. Bizimkiler doğruca korkunç eve gidiyorlar, bir tepenin üzerinde, ziyaret etmeye değer tek ev. Doğaüstü kendini hemen gösteriyor, kapı kendiliğinden açılır açılmaz meşhur sözü söylüyor çocuklar, karşılarındaki ucubeye benzer adamdan şeker istiyorlar ama adam, "Oyun," diyor, şeker vermiyor. Sağlam bir oyun dönecek gerçekten ama önce Cadılar Bayramı ağacını inceliyorlar. Kırk metrelik kocaman bir ağaç, her dalında bir balkabağı var, ateşler teker teker yanınca aydınlanan onca balkabağı korkunç bir serüvenin başlamak üzere olduğunu simgeliyor. Yaprak yığınının içinden çıkan ve havada oradan oraya hareket eden iskelet bir el, bir kafatası oyunu başlatıyor. Bay Kefenyığını tekrar ortaya çıkıyor ve Cadılar Bayramı'nın gerçek anlamını "göstereceğini" söylüyor. "'Keşfedilmemiş Diyar. Orada. Uzağa bakın, dikkatle bakın, doya doya bakın. Geçmiş, çocuklar, Geçmiş. Evet, orası karanlık ve karabasanlarla dolu. Cadılar Bayramı'yla ilgili her şey orada yatıyor. Kemik çıkarmak için kazar mısınız, çocuklar? Buna yüreğiniz var mı?" (s. 36) O sırada Balbağı geliyor, Kefenyığını'nın gösterdiği boşluğa bakıyor ve bir şey kapıyor onu, karanlığa çekiyor. Arkadaşlarını kurtarmak isteyen çocuklar Kefenyığını'yla birlikte geçmişe doğru yolculuğa çıkıyorlar ve macera başlıyor.

Uzunca bir yolculuk, büyülü bir uçurtmayla. Çocuklar uçurtmaya tutunup havalanıyorlar ve Antik Mısır'a gidiyorlar. Piramitler inşa edilmiş ve ediliyor, insanlar firavunların gölgesinde yaşıyor ve Osiris her gün Karanlık tarafından öldürülüyor, gece oluyor böylece. Tekrar gündüz sonra, Osiris sonraki darbeyi alana kadar orada. Bu döngüyü hızlandırılmış bir biçimde görüyoruz, eski zamanların dünyasına dair detaylar çok ilginç. Bir ailenin mumyalanmış dedelerini masaya oturtup önüne yemek koyduklarını görüyoruz, hep beraber yerlerken ölünün şerefine içiyorlar, şeref konuğu olan mumyayı memnun etmeye çalışıyorlar. Yola düştükleri zaman Balbağı'nın izlerine rastlıyorlar ama izler belli belirsiz, ya bir fısıltı, ya bir görüntü, ipuçları. İngiliz Adaları'na geliyorlar ve Druid Ölüler Tanrısı'na göz atıyorlar, Samhain burada ortaya çıkıp tırpanını savuruyor, önüne geleni biçiyor, bizim çocuklar zar zor kurtuluyorlar. Ardından Romalılar geliyor, Druidleri katlederlerken tanrılarını da öldürüyorlar ve kendi tanrılarını yeni topraklara taşıyorlar. Hristiyanlık gelince onların tanrıları da ortadan kalkıyor, semavi dinlerin zamanı başlıyor. Notre Dame'a gidiyorlar, gargoyl heykellerinde Balbağı'nın ruhuna rastlıyorlar ve çocuğun dediklerini tekrar anlamıyorlar, çocuk bir yerde buluşmaları gerektiğini söyledikten sonra yakalanmış gibi panikliyor ve belli ki uzaklara götürülüyor. Kovalamacanın sona erdiği noktada Balbağı'nın yaşamını kurtarmak için ömürlerinden birer yıl veriyor çocuklar, böylece Balbağı yaşama dönüyor. Meksika'daki Ölüler Günü sırasında. Dünyanın her yerine yayılmış bir kültürün tarihsel izlerini takip ettik kısacası, Kefenyığını çocukları götürdüğü her yerde o mübarek gecenin farklılaşmış bir biçimini gösterdi, çocuklar günün anlam ve önemini anladılar, şiirler okudular, şekerler yediler ve evlerine dağıldılar. Kefenyığını kim olduğunu söylemedi, çocuklar sorsa da açık bir cevap vermedi ama aslında kim olduğu belli, boynuzları eksik bir tek.

Kısa bir hikâye bu da, kısalığı kadar korkunç bir macera. Bradbury çocuk veya yetişkin dinlemiyor, herkes için yazıyor. Korkmayacak olan çoktur ama doğaüstü her türlü korkunç, böylesi anlatılmışsa bir de. Meraklısı okusun, Bradbury'den on numara bir metin.
Yanıtla
0
5
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Yılbaşı Öyküsü
Zamanın akışına karşı insanın konumunu ele alan anlatımızda eleştirilere karşı takınılacak tavra da değinilir. Uğraştığımız işe dair yorumları süzdükten sonra bir basamak olarak kullanabiliyorsak ilerleyeceğiz demektir, problemin etrafında dönüp dolaşan kuru tartışmalar çok değerli zamanımızdan parça parça götürmekten başka bir işe yaramayacaktır. Bir de baykuşlara dikkat edilecek, zamanın bilinci olarak orada bir yerde, daima izliyor, gözlüyor ve kendini/zamanı anımsatıyor. Ne zaman bir baykuş görülse durup düşünmek gerekiyor. Acaba uğraşımız zaman harcamaya değer mi, gelişimimiz çok mu yavaş veya çok mu hızlı, baykuşun gözlerindeki anlam nedir, bu tür şeyler. Dudintsev büyülü bir dünyayı anlatıyor, her ne kadar termodinamiğin kanunlarını keyfi olarak ortadan kaldırır gibi gözükse de anlatıdaki bilimsel ortam, bilim insanları, araştırma aşamaları gerçeğe son derece yakın. Çünkü öyle oluyor o işler. Bir şey araştıracaksınız mesela, doğru laboratuvara. Ödenek mödenek çıkacak, zerzevat alacaksınız, onlarla bilim yapacaksınız. Büyüğünden yapın. Sosyal bilimcisiniz, doğruca İSAM'a. Atom profesörüsünüz, çarpıştırıcının bulunduğu yere. Bunlar Sovyetler Birliği'nde planlı bir şekilde yapılıyordu, en azından bir zamanlar, o yüzden makine gibi işleyen laboratuvarları görmek normal. Dudintsev bu metni 1957'de yazmaya başlayıp 1960'ta yayımlatmış, Stalin sonrası döneme umutla yaklaştığını söyleyebiliriz. Kendisi çok defa muhalif olmadığını söylemek zorunda kalmış, yazdığı metinler her ne kadar eleştirel olsa da komünizme gönülden bağlı olduğunu defalarca belirtmiş. Stalin'in öngörülemez davranışları korku saçıyor, o dönemde idam edilmekten daha kolay bir şey yok. Kolektif'in bastığı bir araştırma var, Sokrates'ten O. J. Simpson'a Yargılamanın Tarihi diye, onda Stalin yoldaşımızın dudak uçuklatan dengesizliklerine ve yıldırma tekniklerine denk gelebilirsiniz. Neyse, bir parça da değişim rüzgarı taşıyan bir anlatı bu, masal okur gibi okursunuz, hoştur. Daha ilk paragrafta anlatıcı bir peri masalı ülkesinde yaşadığını, imgesinde canlandırdığı bir kentte hayatını sürdürdüğünü söyler ve zamanı daha en başta anlatıya sokar: "Bu öyküde zamanın bize oynadığı oyunları, onun bizi kandırmasını konuşacağız. Açıkçası zaman sınırsızdır; her yerdedir. Bir peri masalı dünyasında ise zaman, Moskova saati gibi dakik ve güvenilebilirdir." (s. 7) Bir de uyarı var, okurlar kendilerini kaptırıp olayı gerçek ve yaşanmış sanmamalılar. Tamam, bunu emsalleri yokmuş gibi okuyacağız, hatta başka bir gezegendeki başka bir rejimin eleştirisiymiş gibi de okuyabiliriz, sonuçta anlatıda geçen pahalı paltolar, eşyalar, para harcanan lüks tüketim malzemeleri başka bir dünyadan gelmeymiş gibi düşünebiliriz. Neyse, Bilimler Akademisi'nde çalışan anlatıcı beş yıldır başka bir çalışanla bilimsel bir tartışma içinde. Arka arkaya yazdıkları makalelerde birbirlerinin görüşlerini çürütmeye çalışıyorlar, söyleyecekleri şeyler bitmiyor. Pek bir kazançları da yok anlaşıldığı kadarıyla, bu tartışmanın zaman kaybı olduğunu anlayan esas oğlan işine odaklanıyor sonlara doğru, bitmek bilmez bir enerji kaynağı üretmeye çalışıyor ve başarıyor bunu, bilimsel tartışmalardan ne ölçüde faydalandığını bilemiyoruz, pek de faydalanmıyor ki zamanın değerli olduğunu anlar anlamaz kesiyor atışmayı.

Zamanın kıymetinin anlaşılması bu anlatının temelini oluşturuyor. Laboratuvarda dört kişilik çalışan yaşlı, gizemli bir adam, zamanın bir bilmece olduğunu iddia ediyor. Şef hemen bir kum saati alıyor, ters çevirerek akan kumları gösteriyor ve yaşamdaki sayılı mutluluk anlarını tanelere benzetiyor. Alt haznede toplanan kumlar tek bir an, fazlası değil. Anlatıcının kalbine bıçak saplanmış gibi oluyor, çok aşık olduğu ve yitirdiği kadını hatırlayınca her şeyin zamanla birlikte nasıl karmakarışık hale geldiğini düşünüyor. Sonrasında gizemli adamın ilginç hikâyesi var, zamanın durabileceğinden, lotus tohumlarından ve görelilik meselesinden bahsediyor, ardından hikâyesine başlıyor. Bir suç örgütünün başı yakalanıyor ve hapse atılıyor. Hapiste aydınlanıyor, yaşamdaki en önemli şeyin değeri toplum nezdinde hızla düşen maddi zenginlik değil, sevgi ve dostluk olduğunu fark ediyor. Konuşmasının bir bölümünde maddi ihtiraslarına karşı koyamayan insanları bir temiz gömüyor, bir örnek yeterli: "Maddenin peşinden giden yollara koyulmak, bugünlerde kişinin ruhsal azgelişmişliğine kanıt gösteriliyor." (s. 14) Neyse, patron davayı satınca örgütün elemanları patronu öldürmek için harekete geçmeye karar veriyor, patron hapishaneden kaçmadan önce kendini iyice bir geliştiriyor, okumadığı şey kalmıyor, üstelik yüzünü ve sesini de değiştiriyor. Yoldaşlar tıp ilminde de çok başarılı. Eh, bu hikâyeyi anlatan adamın kimliği hakkında fikir sahibi oluyoruz, gerçek kimliği hakkında. Zamanın çok değerli olduğunu, esas oğlanın ince ve duyarlı olmasının hikâyeyi anlatmaya karar vermesini sağladığını söylüyor. Bir veya iki yılı kaldığı için acele etmesi lazım, kısa sürede uzun bir yaşam örmeli. Başaramıyor, bıçaklanarak öldürülüyor ve zamanı iyi kullanma nasihatinden başka bir şey kalmıyor geriye. Anlatıcımızı takip eden kara ceketli bir adam peydah oluyor üstüne, olaylar karışmaya başlıyor. Anlatıcının doğum gününde bir paket geliyor, öldürülen adamın yılda sadece bir kez kurulmaya ihtiyacı olan saat. Hediye. Bayrak teslimi gibi.

Sonu tipik. Bir arkadaşı anlatıcıya bir yıllık ömrü kaldığını söylüyor, anlatıcının deneylerini tamamlaması için on yıllık bir zamana ihtiyacı var. Ne ki az zamanı kaldığını öğrenince işine yoğunlaşıyor ve deneyleri başarılı olunca hiç durmadan enerji üreten, kömüre benzer bir cisim icat ediyor. Memleket kalkınıyor, Sovyetler uçuyor, bizim eleman da başarının sonsuz bir yaşama kapı araladığını anlıyor, ömrünün son gününde saati kurarak yaşamına devam ediyor. Aşağı yukarı böyle.

İdeolojiyi es geçememiş bir metin olmasının izleri çok belirgin, aslında en baştaki uyarının Sovyetler Birliği için söylendiği düşünülebilir, yani bütün o eşitliğin, ekonomik gücün, şunun bunun arkasında gizlenen acılar, öldürülen ve sürülen insanlar var. Bu yüzden mi okuduklarımıza inanmamalıyız? Dudintsev daha en baştan uyarıyor mu okurunu, her şeyin güllük gülistanlık olmadığını mı söylüyor? Böyle bir okuması da yapılabilir bunun, artık okura kalmış. Kısacık bir yirminci yüzyıl masalı bu, okunmaya değer. Tabii satır aralarını gözden kaçırmadan.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dedemin Cenneti
Habib Bektaş 1951'de Salihli'de doğuyor, 1973'te Almanya'ya gidip işçi olarak çalışmaya başlıyor, bir yandan yazıyor. Öyküleri, şiirleri ve romanları çeşitli yayınevleri tarafından basılıyor, Almanca yazdığı metinler Türkçeye çevriliyor derken 2005'te Yüksel Pazarkaya'yla birlikte Almanya'da Sardes Yayınevi'ni kurup Necati Tosuner, Gülten Akın, Haldun Taner gibi yazarların metinlerini Almancaya çevir(t)ip yayımlıyor. Yayınevi 2009'da kapanmış, güzel bir dört yıl olmuştur diye tahmin ediyorum. Erlangen ve Salihli arasında gidip geliyor Bektaş, öykülerinde Almanya'dan ve Türkiye'den çıkan benzer sesleri duyabiliyoruz. Karakterler gurbeti kendi vatanlarında yaşadıkları gibi Almanya'yı ev olarak da belleyebiliyorlar, rengârenk bir atmosfer yaratmış Bektaş, bolca kara mizahla birlikte. Öykülerinin iğneleyici yanları var ama komedinin bastırdığı bir iğneleyicilik bu, doğrudan eleştirel değil. İnsanın yabancılık çekerken ne yapacağını bilemediği durumlardan doğan yedi komik öykü var bu kitapta, hepsi çok başarılı, birbirinden güzel. Bektaş'ın yalın bir dili var, mahallede geçen olayları izlerken yaşananların açıklığını, yalınlığını andırıyor.
İlk öykü Sık Dişini Hanım. Karakol, üstü başı yırtık iki adam. Biri sağlam dayak yemiş, hikâyeyi diğerinin ağzından dinliyoruz. Resûl Efendi karakolda bile anlatıcımızın üzerine yürüyor ama durduruyorlar, sağlam mevzu döndüğünü düşünsek de yaşanan saçmalıkları öğrenince anlatıcı adına üzüleceğiz, gerçi daha çok Resûl Efendi adına üzüleceğiz. Bu Resûl ellilerinde bir adam, takkesi kafasında, Müslüman. İlk eşini boşayıp onlu yaşlarının sonunda bir kızla evleniyor, kız hamile kalıyor. Bizim anlatıcıyla eşinin çocukları yok, kırklı yaşlarındalar, mutlular. Bir gün komşularından sesler geliyor, kadın haykırıyor, Resûl de haykırıyor. Anlatıcının eşi bir bakmaya gidiyor ve telaşla geri dönüp bir sürü havlu, bez alıp dönüyor. Resûl'ün sesi duyuluyor: "Sık dişini hanııım!" Anlatıcının eşi birkaç defa gidip geliyor, her gelişinde daha sinirli olduğunu görüyoruz. Resûl eşini hastaneye götürmeye yanaşmıyor, kapının önünde Kur'an okuyor durmadan, eşine dişini sıkmasını söylüyor derken sinirler iyice geriliyor, anlatıcı da dayanamayıp Resûl'le konuşmaya gidiyor. O sırada kadın bir kız doğuruyor ama dişini yeterince sıkamıyor, çocuğun doğumu Mevlit Kandili'ne denk gelemiyor, Resûl eşine hakaret ediyor. Anlatıcı dayanamayıp girişiyor, Resûl, "Sizin yüzünüzden oldu kâfirler!" diye bağırıyor, bizimki kafa göz dalıyor. Acı bir öyküyü trajikomik hale getirmiş Bektaş, güzel bir öykü bu. İkinci öyküyü bir çocuk anlatıyor. Dedesi çok zengin, tarlalarından başka evleri ve manifatura dükkanı var, iyi para kazanıyor. Bir gün ölüveriyor, anneye göre elli ikisine kadar mal mülk konuşulmamalı, ardından mallar paylaşılmalı. Tabii yine anneye göre babasının vefatından sonra yapılması gereken her şey yapılmalı, masraftan kaçınılmamalı. Eşine göre yapılacakların çoğu boşa masraf, örneğin din görevlilerine Kur'an okutulacak, pazarlığa girişiyorlar. Anne yedi görevli diyor, baba bir diyor, üçte anlaşıyorlar. Anneye göre iyi bir miras kalacak, babaya göre hava alacaklar. Gerçekten de hava alıyorlar, dükkan dayılardan birine bırakılmış, tarlalar da erkek çocuklara gidiyor. Dedenin cennete gitmesi sakata biniyor böylece, baba yirmi yıl sonra bile olayı hatırlayıp kendine eğlence çıkartıyor. Aslında her bir öyküde toplumsal bir problemin yer aldığı söylenebilir, burada miras olayı, öncekinde yobazlık, bu tür şeyler.

Üç numara, Derin Hocanın Suyu. Hacı hoca öyküsüdür. Yoksul bir mahallede mümkün olduğunca mutlu yaşayan insanlar civarın en zengin ailesinin gölgesinde kalırlar ama bir şikayetleri yoktur, sonuçta bizim ata sporumuzdur tepemizdeki tarafından ezilmek. Neyse, zengin ailenin kız çocuğu bizim mahallenin çocuklarıyla oynar ama gizli gizli, üstelik her fırsatta laf sokar. Murat kıza simit tablasında kalan susamları verince Murat'a bile laf sokar, taneleri yerken üstelik. Neyse, bir gün bu aile bir yolculuğa çıkar, döndüklerinde evlerindeki paranın çalındığını söyleyerek polis çağırırlar, polisler Murat'ı alırlar, bir temiz benzetirler, suçsuz olduğu anlaşılınca biraz daha benzetip bırakırlar. Ahmet Abi bununla yetinmez, parasını çalanın Murat olduğunu ispatlamak için namlı bir hocayı çağırır. Hocamız anlatıcı evladımızı seçer, bir tas suya baktırır ve dayıları görüp görmediğini sorar. Çocuğun şaklabanlığa basmaz kafası, hiçbir şey görmediğini söyler. Hoca çocuğu kovar, bir başka çocuğu alır ve Murat'ın hırsızlığını çocuğa "gösterir". Bizim evlat göremediği için forsunu kaybeder, annesinden azar yer üstelik. İki mutsuzluk, biri suçsuz yere rencide edilen Murat ki diğer mutsuzluğu da Murat'ın hesabına yazabiliriz. Murat her türlü kaybeden. Simitçi Murat, yoksul Murat, canım Murat. Dört numara, Çıplak Münir. Kasabanın biri, kim bilir hangi hiçliğin ortasında, Anadolu'nun bir yerinde. Almanya'dan mektup geliyor, bir şehir bu kasabayı kardeş kasaba ilan etmiş, belediye başkanını çağırıyor. Almancayı yarım yamalak bilen bir adamın aklına uyuyorlar biraz, civardaki Almanca öğretmeni de yarım yamalak el atıyor olaya. Vize almaya gidiyorlar, yedi kez. Alamıyorlar, üstelik kapıdaki Türk güvenlikçi bunları itip kakıyor durmadan, vize "vermeyeceklerini" söylüyor. Hadi bakalım, Alman'dan daha Alman bir Türk. Neyse, bunlar vize almadan gidiyorlar, paketleniyorlar tabii. Hapse atılıyorlar, kasabayı başkanın yardımcısı yönetmeye başlıyor, hayat devam ediyor. Tam mizah, en karasından.

Alman Ali, Camgöz, Yorgun Ölü aynı minvalde öyküler, bürokratik çıkmazlardan yolunu bulmaya çalışan insanlara kadar çeşit çeşit mesele işleniyor bu öykülerde. Her öykünün başında Semih Poroy'dan bir çizim var, çok iyi bir şekilde görselleştiriyor öyküleri, başarılı bence. Çok sevdim Bektaş'ın öykülerini.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kendini Kaybeden Adam
Sivrisinek Şehirde'nin yazarı Ahvlediani'nin son kitabı Dedalus'tan çıktı, yazarın üç metni Türkçeye kazandırıldı böylece. Nesi varsa çevrilmeli, on numara yazardır kendisi. Kurguları beyinde kızkaçıranlar uçurur, torpiller patlatır, gözlerin gördüğünü rengârenge boyar. Bol oyunludur ama sırf oyun oynamak değildir amacı, kurma biçimlerinin anlatıyla doğrudan bir bağı, daha doğrusu anlatıyla birlikte oluşturduğu bir bağlamı vardır, bu açıdan on numaradır. Bu kısacık metninde birkaç adamın hallerine değinse de sadece adamlar açısından bakmayalım duruma, insanlık hallerini masala benzer bir biçimde anlatıyor. Mucit olanının hikâyesiyle başlıyoruz, adam her şeyi icat ediyor. Kendini, bir dağı, bir dağ evini, kendi varlığıyla birlikte başka her varlık meşruiyet kazanıyor, varlıksal bir meşruiyet. Huzuru da inşa ettikten sonra yanında bitiyorlar, gelenler kendilerini de icat etmesi için adamdan ricacı oluyorlar. "Mucit adam bizi, hepimizi icat etti." (s. 9) Sonra sonsuz bir yol icat ediyor ve yola koyulup gidiyor. Bu kadar. Kısacık bölümler, küçürek öyküler. Toplamda bir tür olağanüstülük, biraz burukluk, çokça da keyif çıkıyor ortaya. Başka bir öykücük: Adam dünyada tek olduğunu düşünüyor ve bir eşini bulmak istiyor ama bulamıyor. Başkaları onu yatıştırmaya çalışıyorlar, herkesin tek olduğunu söylüyorlar ama adam huzur bulamıyor bir türlü, kendinden bir tane daha olduğunu hayal ediyor ve kendisi ölürse diğerinin yaşayacağını, kendi şarkı söylerken diğer kendisinin dans edeceğini düşünüyor. Uyuyor, kendinden başka herkesin kendisi olduğunu, kendisinin kendisi olmadığını görüyor rüyasında. Paniğe kapılıyor, uyanıyor ve köyüne dönüyor. Kendisindeyken farkında olmadığı kendiliği başkalarına tam oturunca biricikliğinin kaybolması en büyük kabusu, bir açıdan dengimizi bulmamızın aslında o kadar da olumlu bir sonuç yaratmayacağı fikrini taşıyor. Yansımamız gördüğümüz haliyle yansımadır ve kendimiz değildir, bir başkasının kendiliğimize sahip olması korkutucu bir şeydir aslında. Aşık olmanın bir yansıma olayı olduğu söylenir, kendimizi gördüğümüz bir başkası aşkın nesnesidir ama sapmaların varlığı, negatiflik de diyebiliriz, aşkı güçlendiren şeydir. Anlamadığımıza, bizde tam bir karşılığı olmayana aşık oluruz, yansımamızı tutkuyla severiz. Sanırım. İkisi birden varsa ne hoş, sadece biri varsa ne acı. Bahtsız Adam'a bağlayabiliriz buradan, bu adam horozunu her sabah kesip yediğini ama horozun geri geldiğini, koyununu her gün satmasına rağmen koyununun da geri geldiğini, üstelik aşık olduğu kadını her gün dereye atmasına rağmen kadının her sabah kendisini sevip okşadığını söylüyor, yakınıyor bunlardan. Sonra birileri adama her sabah nasıl olduğunu soruyor, yarasını deşiyor. Hep aynı görüntü, aynı yansıma, aynı anlaşılırlık, aynı amaçsızlık, aynı amaçlılık, aynılık en doygun, erdemli, bütün insanı bile çileden çıkarabiliyor, bu yüzden ilişkilerin, dolayısıyla insanların değişmesi gerek. Sonraki öykücükte mutlu adamın horozunu kesip yediğini, horozun geri gelmediğini ve adamın yalnızlıktan ötürü acı çektiğini görürüz, bağlantı tamamlanır. Unutma aşaması gelir, Unutkan Adam gün içinde ne yaptığını hatırlamamaya başlar, öncesinde gece gördüğü rüyayı hatırlamaz, sonra hatırlamama derecesi kaygı verici hale gelir. Evli olduğunu unutur, ikinci kez evlenir. Üçüncü kez. Bildiklerinden fazlasını unutur, yaşamayı da unutur. Yaşamak nasıl bir şey? Bunu düşünür müyüz, hatırlar mıyız?

Merhametli Adam'ın meşhur şiirdeki masayla bir ilgisi var. Adam eşeğiyle yola çıkar, yolda karşılaştığı çocuğu eşeğine bindirir. İki kadına rastlar, onları da bindirir. Karşılaştığı adamı, adamın devesini ve yükünü eşeğe bindirir, kaya parçasını eşeğe, en sonunda eşeği de eşeğe bindirir ve köye varırlar, cümbür cemaat. Bir kalp herkese yer açabilir, kalbin böyle bir gücü var. Bunu bir de eşeğe sormak lazım tabii. Başka, Cimri Adam var. Bütün parasını elinde tutup kendisini saçıp savuran, şansını zorlayarak parçalara ayrılan biri. Kumarda sevgisini, saygınlığını, her şeyini kaybediyor ve en başından beri sahip olduğu şeyden başka bir şey kalmıyor elinde: kendisinden. Pazarlıkçı Adam'da durum tam tersi, her gece gökyüzüne bakıp hayal kurduğu, yıldızları izlediği tarlasını satıyor. Ardık kuşu, çiçekleri, çardağı, her şeyi geride kalıyor. Parasıyla köyün yarısını satın alıyor, üstelik sattığı toprağıyla beraber, bir daha gökyüzüne bakmamacasına. Kuşların şarkısını, yıldızların anlattığı hikâyeleri dinleyemiyor bir daha, kendisini fark etmeden satıyor bir anlamda. Hayalci Adam tam ortada duruyor, her şeyin hayalini kurup hiçbiri gerçekleşmeyince uyuyakalıyor, hayatı akıp gidiyor ama hayalleri olduğu gibi duruyor. İyileriyle birlikte kötüleri de var, insanların kendisinden korkmasını, önünde eğilmelerini istiyor, oysa çok iyi bir insan. Olamayacağı bir şeyin olma hayali bütün gününü dolduruyor, ne olduğunu ve ne olabileceğini bilmesine rağmen.

Herkesin Yok Zannettiği Adam'la bitireyim, son öykücük. Lao Tzu'dan bir alıntı: "İhtirassız olduğu için ona 'hiç' diyorlar." Adam yalnız kendisi için var, herkes onu yok zannediyor. Gökyüzü ve toprak adamın varlığından haberdar, herkes onu yok zannediyor. Dolulukla boşluk var, sevgi ve nefret, var bunlar, hepsi adamla birlikte var ve adamın varlığı apaçık ortada ama kendisi için var adam, başka bir şey için değil. Ölüm de var, kendine ait bir yere sığışıveriyor, adam yalnız kendisi için var. Koca yaşam onu biliyor, yeterli.

Alıveriniz, okuyuveriniz. Çizimleri güzel, öykücükleri güzel bir kitap. Kısacık olmasına rağmen ne kadar derine indiğini okur anlayacak.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir