Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Soruşturma
Duvarın içinden geçmeyi deneyin. Geçemeyeceksiniz. Bir daha deneyin, yine geçemeyeceksiniz. Bunu sonsuza kadar sürdürürseniz geçebileceksiniz. Kuantum fiziği bu geçişin olanaklılığını gösterir, Heisenberg sağ olsun. Kuantum tanrıları hep birden iteklerse arkamızdan, atom altı parçacıklarımız günlerindeyse eğer, kendimizi öte tarafta bulabiliriz. Kendimizi değil, bir kolumuzu öte tarafta bulabiliriz. Gerçi bulamayabiliriz de, duvarın içine gömülü olarak kalabilir, bir saniye önce kolumuzun olduğu yerde bir kan fıskiyesi bulabiliriz. Bir adım ötesini düşünüyorum, bilincimiz geride kalabilir. Bedenimiz duvarın ötesinde, bilincimiz burada, nöronlar kafalarına esip ayrılmışlar bedenimizden. Kendi gözlerinize karşı elli metre öteden el sallayabileceğinizi düşünsenize. Newton ve Laplace ağlardı. Aslında klasik determinizmle olasılık determinizminin ilişkisini genel görelilik kuramı ve kuantum kuramı arasındaki ilişkiye benzetebiliriz, ilki çok büyük varlıkların ilişkisini incelerken ikincisi miniciklerinkini inceler ve karşı karşıya gelseler birbirlerine tekme tokat girerler, bambaşka dünyaların kuramları oldukları için. Kaku'ya göre ikisini bir araya getirebilmek için harıl harıl çalışıyormuş insanlar ama başarı sağlanamamış henüz, zaten bu başarılsa Her Şeyin Teorisi falan çıkar ortaya, zamanı eğip bükerek Tip III uygarlık seviyesine geliriz, galaksiye yayılırız. Henüz böyle bir durum yok, kısa bir süre içinde de olmayacak gibi görünüyor. Şimdilik bilimkurguyla alacağız gazımızı ama görmek isterdim açıkçası, neyse, biz nedenselliği olayların düzenini algılayış biçimimiz olarak görelim. Jung'a göre bilimsel algımızın temelidir bu, eşzamanlılığı da göz önüne alırsak niyetimiz, doğrultumuz birbiriyle bağlantısı olmayan olaylar arasında bağ kurmamızı sağlar, farklı zamanlarda gerçekleşen olayları tek bir zamana sıkıştırıveririz de farkına varmayız bile. Eğer bir polissek, atandığımız bir cinayet soruşturması varsa verileri bir araya getirerek gizemi çözmeye çalışır, katili bularak işimizi yapar, cinayeti çözmemizi sağlayan titizliğimizle ve olaylar arasında bağlantı kurma yeteneğimizle gurur duyarız. Eğer Karındeşen Jack'in peşindeysek ve adamı bir türlü ele geçiremezsek mantıklı neden-sonuç ilişkilerini kuramadığımız için, bunu kimse kuramadığı için mesele doğaüstüne kayacaktır. İstatistiklere bakarak -yine Jung'ın ele aldığı bir meseledir istatistik, aklımızı kaçırmamamıza yardımcı olur- cinayet işleyenlerin genellikle insan olduğunu görürüz, Poe'nun katil maymunu bu meseleyi azıcık taklaya getirse de bir hayaletin cinayet işlediğine dair bilgiler istatistiklere giremez, yoktur böyle bir şey. Elde veri varsa eğer. Suç dünyası için mesele kolaydır, patolojik vakaların işledikleri suçlar genellikle çözülür. Araştırılan mevzu cesetlerin yürümesiyse eğer, orada durmak lazım. Lem'in meseleye yaklaşımı bu açıdan yenilikçi, doğalın incelenmesinde iş kolay ama doğaüstü birkaç vaka Scotland Yard tarafından incelenecekse vaziyet karışıyor.
Lem'in bilimkurguya dayanmayan nadir metinlerinden sanırım, polisiye denir bir şey denecekse. Lem esas anlatının içine birtakım garip olayları sıkıştırarak nedenselliğin farklı boyutlarını anlatır, uygulamalı olarak gösterir hatta. Mevzu hakkında bilgi sahibi değilsek saçma ve gereksiz gelecektir ama Teğmen Gregory'nin sokakta yürürken kendisiyle karşılaşması, evinin sahibinin evinden gelen garip sesler, karşılaştığı diğer olaylar bize dünyaya dair kurduğumuz mantığın ne kadar sallantılı olduğunu göstermeyi amaçlar. Şeylere mutlak ve somutluğa dayanan yargılarla yaklaşıyorsak nedenselliğin bir boyutunu gözardı ediyoruz demektir, belki de akıl sağlığımızı korumak için yaptığımız bir şeydir bu, hatta bilincin kendi savunma mekanizması bile olabilir, bilinç kurduğu dünyanın tek gerçek dünya olduğunu düşün(dür)ür, bu dünyanın içinde yaşarız. Eşzamanlılığa kapanırız böylece, tek bir çizginin üzerinde yürümekten başka bir şey yapmayız. Bu ilginç, zira Teğmen Gregory'nin olaylara bakış açısı anlatı boyunca sık sık sorgulanır, bir kanun adamının yürüdüğü çizgiden başka bir şeye sahip olmaması yer yer eleştirilir ama Gregory kendisinin peşine düşmez, araştırdığı üç vakadan birindeki yürüyen cesedi kalabalığın içinde gördüğü halde bu bilgiyi araştırmasına katmaz, arada kalmış bir adam olarak da çıkmaz karşımıza. Gözlemcilikten fazla bir şey yapmıyor gibidir, oysa gecesini gündüzüne katarak bir ölünün yürüyüp yürümediğini anlamaya çalışmaktadır, ortada garip bir durum var yani. Birbiriyle ilişkisi olmayan bilgiler toplandıkça şirazesi kayar, neyi araştıracağını bilemez hale gelir, her şeyden şüphe etmeye başlar, buna benzer bir sürü şey. Sırayla gideyim, bir toplantı salonundayız. Başmüfettiş Sheppard ve memurları Farquart, Gregory, otopsi uzmanı Sorensen ve çatlak profesör tipine cuk oturan Dr. Sciss kısa süre önce yaşanan üç olay hakkında konuşuyorlar. Veriler sağlam, ortada bir çarpıtma, bilgi saklama gibi katakulli yok ama üç olay da birbirinden garip. Cesetler hareket ediyor, kıpırdıyor, morglarda akıl almaz olaylar yaşanıyor. Oldukça detaylı bir şekilde anlatılıyor bunlar, ayrıntıları vermeyeyim ama anlatı tipik bir polisiyeye aitmiş gibi gözüküyor en başta, bunu söyleyeyim. Çavuş Peel aralarında yok, böbreklerindeki bir sorundan ötürü hastanede. Adı geçtiği için kilit bir rolde yer alacağını düşünüyoruz ama böyle olmuyor, aslında metni okurken aldığımız pek çok notun çıkmaz sokaktan ibaret olduğunu görüyoruz. Bu iyi, okur mantığımızı sıklıkla dumura uğruyor, anlatının konusunu düşününce on numara teknik. Neyse, Dr. Sciss konuşmaya başlayınca bir örüntü yakaladığını düşünüyoruz, olayların gerçekleştiği yer, zaman ve mekan bilgilerini bir araya getirerek istatistiksel veriler çıkarıyor, olayların belli bir bölgede belli aralıklarla gerçekleştiğini söylüyor. Bir sonraki olayın izi sürülebilecek yani, vakaların çözülmesi için en ufak bir ipucuna muhtaçlar ve bir cesedin tekrar yürümesiyle gereksinim duydukları bilgiye kavuşabilirler. "Cesedin yürümesi" değil tabii kabul ettikleri olay, mantığa uygun bir açıklama arıyorlar en başta. Dr. Sciss'e göreyse böyle bir açıklama görülmüyor, sonradan iddia ettiği üzere birtakım mikroskobik zerzevatın ölüler üzerindeki etkisinden, bir nevi ilahi canlanıştan yola çıkılabilir. Doğaüstüne doğru uzanan yol kabul edilebilir değil, yine de bir ihtimal olarak masada duruyor. Sebebe ulaşma konusunda dinler tarihi, mitoloji, insanın kaynağına ulaşan her yol göz önünde bulunduruluyor böylece, en azından fikir olarak akılda tutuluyor. Bu açıdan metin zengin, Lazarus Etkisi dahil olmak üzere pek çok gönderme mevcut. Bunun yanında olay yerlerinin nitelikleri vakayı iyice zorlaştırıyor, bir morgda çok sayıda kedi bulunmuş, bir diğerinde polisin teki gördüğü şey yüzünden dehşete kapılarak kaçarken bir arabanın altında kalıyor, uyanana kadar yoğun bakımda kalıyor. Uyanmasıyla birlikte gizemin çözüleceğini düşünebiliriz ama bunca bilinmezin içinde o da zor biraz. Doktorun meseleyi bağladığı fikri: "Ergo, beyler, açıkça görülüyor ki, bu olaylar meydana gelmiş olamaz." (s. 29) Sağduyuya ters çünkü, mümkün değil böyle şeyler. Mümkün.

Aralarda Gregory araştırmalarını yapıyor, Sciss'ten şüphelenip adamı takip ediyor, oturup konuşuyor, bir yandan Başmüfettiş tarafından yönlendiriliyor, sanki görünmez bir el tarafından oradan oraya atılıyor ama yine taca çıkıyoruz, böyle bir şey de yok. Kısacası şimdiye kadarki tecrübelerimizin yardımıyla kurabildiğimiz örüntüler, çıkarımlar bu anlatıda pek bir işe yaramıyor, bir olayın birden fazla sebebi olduğunu seziyoruz ama bu sebepleri bulamıyoruz bir türlü, her bilgi başka bir bilinmeze varıyor. Örneğin polis kendine geldiği zaman cesedin gerçekten de hareket ettiğini söylüyor, yalan söylemesi için bir sebep yok. Ardında hiçbir iz bırakmadığı düşünülen psikopatı aramayı bırakmak için yeterli bir sebep değil bu, insan faktöründen ötürü bu veri güvenilir bulunmayabilir ki geçerliliği sorgulanıyor. Başka bir ipucu da Başmüfettiş'ten geliyor, anlatının sonunda Başmüfettiş olayların gerçekleştiği kasabaların civarındaki bir nakliye şirketinden bahsediyor. Zincirleme vakaların ayyuka çıktığı mekanlar belli, olayların zaman aralıkları belli, o halde aranan psikopat bu şirkette çalışan bir şoför olabilir mi? Başmüfettişin teorisi akla yatıyor açıkçası, sisten göz gözü görmezken araç kullanan şoförlerin bir süre sonra akıl sağlıklarını yitirdiklerini söylüyor Başmüfettiş, insan yön algısını kaybediyor ve sadece biçimsiz bir boşluğa bakar hale geliyor. Sisin yoğunluğuna ve diğer koşullara göre şirketin müdürü şoförlere daha çok dinlenme süresi verebiliyor, bu iki bilgiye bakarak cesetleri yürütenin(?) bir şoför olduğu söylenebilir, çok mantıklı. Aslında mantığa hitap eden ve etmeyen çok fazla teori var ve hemen hemen hiçbirinin somut bir dayanağı yok, bu durumda ihtimaller bir olayın çeşitlemeleri olmaktan öteye gidemiyor, vakalar çözülemiyor, bu çözülemezlik içinde anlatı sona eriyor.

Oldukça ilginç, felsefi bir metin bu.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Rüyalar Kitabı
Rüyalarla aynı tornadan çıktık. Değil, rüyaların yapıldığı malzemedeniz, Shakespeare Prospero'ya bunu söyletiyor. Hepimiz yıldız tozuyuz, gerçi Sagan "star-stuff" diyor, bunu da "such stuff" şeklinde Prospero söylüyor, gerçi yıldız tozu daha yakışıklı duruyor. Steven Wilson, "Deform to form a star," diyor, "Here on earth, together," diye ekliyor. Rüyalarla varoluşun çok derinlerinde bir yerde aynıyız, var olduğunu "dayatan" bilincin bir yanı, hatta kendisi rüyanın bir parçası, tersi de geçerli. Bir rüyadayız, ölünce uyanırız. Bu bir hadis-i şerif, Borges bunu metnine almamış ama anılması lazım, ölmeden ölmenin anlamı bu sözle birlikte ortaya çıkıyor. Bu dünyanın bir uykudan, rüyadan ibaret olduğunu anladığımızda belki de derinlerde bir yerde gizlenen eşliği, anlamların denkliğini görebiliriz. Oyun yazarı, bilim insanı, müzisyen ve peygamber görür gibi olmuş, Borges'in derlediği metinleri okursak bu denkliğe bir nebze yaklaşmış oluruz, en azından bunun tarih boyunca hangi biçimlerle ve içeriklerle sezildiğine dair bilgimiz olur. Arada Borges'in kendi metinlerine de rastlarız, başka kitaplarında yer alan metinlerini buraya taşımış. Geri kalanları kutsal metinlerden, söylencelerden, edebi metinlerden ve bilimsel incelemelerden toplanmış, muhteşem bir seriyi bitirmek için nokta mahiyetinde şahane bir derleme. Önsöze bakıyorum, Joseph Addison'ın kitapta yer alan bir denemesinden alıntı yaparak rüya gören insanın bedenden kurtularak insan ruhunun hem bir tiyatro sahnesi, hem oyuncu, hem de seyirci olduğunu söylüyor Borges, böylece rüyaların edebi türlerin en eskisi ve en eksiksizi olduğu tezine varıyor. Kitap "varsayımsal tarih" için bir başlangıç niteliği taşıyor, Poe'dan Doğu'nun peygamberlerinin rüyalarına kadar pek çok malzeme bu tarihin parçalarını oluştururken belli belirsiz hissettiğimiz bir bütünlük hissini de ortaya koymaya çalışıyor. Rüya tabirleri binlerce yıldır insanlara yol gösteriyor, doğru veya yanlış. Gölgedeki dünyayı görünen dünyaya ekleme çabalarından sadece biri.
Gılgamış Destanı'ndan bir bölümle başlıyoruz, Gılgamış uykunun sürmesi için uğraşacak. Ölümden kaçmayı başarmış tek fani olan Utnapiştim'i bulmak için dünyanın sınırına gidiyor, adamdan ölümsüzlüğün sırrını istiyor. Utnapiştim'in anlattığı tufan hikâyesini biliyoruz zaten, dağın tepesinde kalan gemi var, hayvanların ve ailenin gemiye tıkıştırılması var. Bir de ölümsüzlüğün sırrı var ama bu yine ölmeden ölmek meselesine geliyor. Utnapiştim'in ölümsüzlüğünün kaynağı, rüyanın rüya olduğunu anlamakta yatıyor. Bu rüya-yaşam birlikteliğinin izlerini tarih öncesi insanlara kadar süren bir araştırma vardır mutlaka, bakmak lazım. Hatta bu tufanın da vardır, söylencenin ilk halini çıldırasıya merak ediyorum. Neyse, Gılgamış'ınki MÖ ikinci bin yıldan bir Babil öyküsü. İkinci parçayı Babil Kitaplığı'ndaki metinlerden birinden çekip almış Borges, Konuk Kaplan'dan. Burada yazarın adı Tsao Hsue-King olarak verilmiş ama kapakta Cao Xueqin olarak görüyoruz, hangisi bilmem artık. Neyse, Pao Yu rüyasında kendininkine benzer bir bahçede olduğunu görüyor, hizmetçilerinin yanına gittiği zaman kimsenin Pao Yu olduğuna inanmadığını görüyor, sonra yatak odasında uyuyan adamın Pao Yu olduğunu anlıyor, iki Pao Yu karşı karşıya geliyor falan, uyanış sırasında her şey baştan başlıyor. Kuyruğunu kovalayan bir hikâye. Kutsal kitaplardan alınan metinleri doğrudan geçmek istiyorum, Yusuf'la ilgili birçok bab mevcut, Tanrı'nın sözlerine yer verilmiş falan, ilahi kelamdan gelecek tasvirine inanmayan kulların başlarına gelen felaketler anlatılıyor daha çok. Bir alıntıyla geçeyim: "Eğer Yüce Tanrı seni ziyaret etmeleri için göndermemişse, rüyaları önemseme." (s. 39) Buradan Antik Yunan'a uzanırsak mitik olguların geçirdikleri değişimi adım adım takip etmeye başlayabiliriz, örneğin Zeus'un art arda gördüğü rüyalardan bahsedilir ki tanrıların rüya görmesi ilginç bir durum, insani nitelik kazanma olayı bu dönemden itibaren mi görülüyor acaba?

Sezar'ın ölümünde rüyaların etkisini Plutarkos anlatıyor, başka metinlerde parça parça gördüğümüz hikâye tamamlanıyor böylece. Mart ayının on beşine kadar büyük bir tehlikenin beklenebileceği söylenirmiş eskiden, Sezar'ın eşi Calpurnia gördüğü rüyaları bu felaket beklentisiyle bir tutarak ağlayıp yalvarmış, Sezar'ın senatoya gitmesini engellemek için elinden geleni yapsa da başarılı olamamış. Kurbanlar kestirmek, başka kehanet araçları kullanmak istemiş ama durduramamış adamı, ilginç. Sezar'ın mektuplarını içeren kurmaca bir metinden alınan parçaya bakarak, tabii biraz da gerçeklik payı olduğunu düşünerek bakarsak Sezar'ın da rüyalara çok önem verdiğini görebiliriz, garip bir durum ortaya çıkıyor o zaman. Sezar gücünü yitirmediğini göstermek istedi ya da kendi kehanetine sahipti, sonuçta ölümüne yürüdü. Gerçeği rüyadan ibaret sanmak inancın en derin noktasından doğuyor, böyle bir inanca sahip insanı yolundan çevirmek zor. Bir de tersi bir durum var, olduğu gibi alıntılayayım. Coleridge'ten: "Eğer biri rüyasında cennete gider ve ona orada olduğunun kanıtı olarak bir çiçek verilirse, uyandığında da elinde bu çiçeği bulursa... Ne demeli buna?" (s. 72) Borges'in Parmenides'i karakter olarak kullandığı bir öyküsü var, altın bir gülle alakalı sanırım. Diğer karakter Parmenides'in evini buluyor, adamla konuşuyor ve Parmenides adama altın bir gül verip uyanmasını istiyor. Sanırım. Adam uyanıyor, elinde altın gül. Ne demeli gerçekten? Machado'dan direkt alıntı yaparsam cevaba ulaşır mıyız?

"Bellekte tek değer taşıyan şeydir
Rüyaları hatırlama kıymetli hediyesi." (s. 87)

Cisimleşmiş bir rüya parçasının çok büyük bir hadise olduğunu düşünmemeye meyilliyim, somut dünyanın berisinde her şey karman çorman bir şekilde işlenmeyi, zihne veya dünyaya gelmeyi bekliyor. Altın bir gülün pek de doğaüstü bir yanı yoktur, var olması dışında. Gerçekte değil, rüyada. Başka bir bölümü ele alıp genişleteyim, beş-altı yaşlarında bir çocuğa anlatıcı gece ne rüya gördüğünü soruyor. Çocuk, adamı ahşap bir evde gördüğünü ve kapıyı kendisine açtığını söylüyor, sonra aniden, merakla soruyor, adamın o evde ne işi vardı? Sanki tek bir düzlem varmış da her şey orada gerçekleşiyormuş gibi. Aziz Augustinus rüyalarından sorumlu olmadığını anladığında Tanrı'ya teşekkür etmiş, kendisiyle arasında büyük fark olduğunu düşünüp rüyalarındaki yozluktan yaşamındaki Hıristiyan doktrini çalışmalarına dönebildiği için şükran doluymuş. Sezgiyi bu şekilde ortadan kaldırıyoruz belki de, savunma mekanizması haline geliyor. Rüyanın gerçek olmadığını düşünürsek düşsel sapkınlıklar gündelik yaşama sirayet edemez, bu yaşamı oldukça kolaylaştırıyor. Belki de durugörüyü engelliyor bir noktada, öteyi yaşamla perdeleyip ortadan kaldırıyoruz.

İki bölümü daha alıp bırakayım, ilki Mahşer Rüyası ya da Kurukafalar Rüyası. Dante'den mülhem bir metin ama mahşerin çeşitlenmiş tasvirlerini içerdiği için dikkate değer. Beddua edenlerden ve hırsızlardan başlanıyor, filozoflardan şairlere, İsa'dan Muhammed'e herkes yargılanıyor. Cevapları ilginç, gönderildikleri yerler üzücü. Örneğin filozoflarla şairler cehenneme gönderiliyor, gerçekliği çarpıttıkları gerekçesiyle. Dinin coşkusunu kendilerine yonttukları için de olabilir, aslında cehenneme gitmeleri için yeterli gerekçe var iblislere göre. İkinci metin Coleridge'in Kubilay Han'ını inceliyor. Şu yeter sanırım: "Bir Moğol imparatoru 13. yüzyılda rüyasında bir saray gördü ve aynen gördüğü sarayı inşa ettirdi. 18. yüzyılda, bu sarayın bir rüyadan yola çıkarak yaptırıldığını bilmeyen bir İngiliz şair rüyasında saray üzerine bir şiir gördü. (...) Daha önce yazıldığı gibi, başka bir açıklamayı sezmek ya da varsaymak mümkündür. Belki de insanlara hiç vahyedilmemiş bir arketip, (Whitehead'in adlar listesini kullanırsak) sonsuz bir nesne yavaş yavaş dünyaya girecektir; bunun ilk tezahürü saray, ikincisi ise şiir oldu. Biri kalkıp bunları karşılaştırsaydı ikisinin de esasen denk olduğunu görürdü." (s. 176, 178)

Hawthorne "gerçekliğin içgüdüsel algısı" diyor, hikâyelerden çıkan başka tanımlar var, söylenceler ve ritüeller anlamı bambaşka noktalarda arıyor. Nörobiyoloji tam gaz çalışıyor bir yandan, bilim daha somut verilere ulaşarak başka bir kanattan ilerliyor, hepsi rüyanın neliğini anlamak için. Rüya nedir? Binlerce yıldır insanın aklını kurcalayan bu sorunun yüze yakın cevabı, cevaba yaklaşan çeşitlemeleri var bu kitapta. Borges'ten Kitaplık'a yakışır bir nokta.
Yanıtla
5
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Homologlar Evi
Kaptanoğlu'nun ikinci kitabı Dedalus'tan çıktı, iyi. Öyküler birkaç gedik dışında pek iyi. Objektif olmaya çalışırken zorlanacağım açıkçası, okurla anlatı arasında kurulan bağların izi sürülebilir ama özellikle bu kitaptaki öyküleri okurken, ilk bir iki öyküyle birlikte bu çabayı sürdüremedim, incelikler kesiştiği gibi yuttu beni, ne diyeyim. Anlatıcının sesi ne kadar derinden geliyorsa bilebildiğimce bildim, meseleler de tanıdık olunca okumaktan başka bir şey düşünemedim. Giardino di Rose, Bu Sabah Kalbinin Eskisi Gibi Atmayacağını Öğrendi nam öyküyle başlıyoruz, Giardino di Rose'nin tahmin ettiğimizden daha özel olmadığı, sadece tahmin ettiğimizden daha çok sevildiği ön bilgisi veriliyor, ardından hastane odasına bakıyoruz. "Doktorun yarım Türkçesi ve sempatik aksanı" birkaç defa karşımıza çıkıyor, anlatının zamanını sıkıştırarak dağılmayı engelliyor. Kaptanoğlu'nun öyküleri genellikle kısa bir zaman aralığını belirli izleklerle bir arada tutma yolunu takip ediyor, geçmişe dönüşler varsa da kısa anın olaylarını anlamlandırmada yardımcı olmaktan başka pek işlevi yok, anlatı parçalarını başka karakterlere ve uzamlara genişletmiyor. Şöyle düşünebiliriz, nehrin akışını gerilerde akıştan ayrılıp ileride tekrar akışa dönen kollar besliyor. Örneğin hastanenin tahmin ettiğinden de pis olduğunu söylüyor anlatıcı, havada uçuşun toz tanelerine bakarak. Sonra "hâlbuki" hastaneye daha önceden geldiklerini öğreniyoruz, Rose'nin tansiyonu düşüyor, şekeri fırlıyor, hastanedeler. Hemen ardından 80 yaş üstü hemşire bahsi geliyor, Hıristiyan olmadığı halde haç şeklinde küpe takan anlatıcıyla 80 yaş üstü hemşire, Rose'nin tansiyonu hakkında konuşuyorlar. Akış çok hızlı, geçmişte hastaneye gelme kısmından küpelere geliş arasında anlatının devamında tekrar kullanılması gereken birçok detay giriyor araya. Burada iki nokta var, birincisi Kaptanoğlu'nun aralık bıraktığı kapıları sağlam bir şekilde kapaması. Bir tek kez değinip öylece bıraktığı detay hemen hemen hiç yok, bunu biraz yaşama benzetiyorum, bilincin boşlukları kendiliğinden doldurması gibi Kaptanoğlu da anlatısını doldurmayı başarabiliyor, süper. İkinci şey, boşlukları doldururken terse düşen bağlantı biçimlerini nadiren de olsa çatması. Hastanenin pisliğinden sonra "hâlbuki"yle birlikte yine kire dair bir açıklama, bir şey bekliyoruz ama yok, başka bir paragrafa geçilmesiyle birlikte başka bir bağlantı zaten kendiliğinden oluşacakken "hâlbuki" önceki paragrafın anlamını sürdürüyor ama o kısım bitti artık, bağlanacak bir şey de kalmadı. Çok küçük çapaklar bunlar, öykülerin kıymetini azaltmıyorlar da göze batıyorlar bir tek. Bir tane daha veriyorum, sonra bu mevzuya daha değinmiyorum. "Ben zorlansam da -merak ediyorum, bir kalp neden eskisi gibi atmaz, ritmi neden değişir delirircesine merak ediyorum- ikimiz de asla bu riski almıyoruz." (s. 13) "Delirircesine" merak mı ediliyor, kalp ritmi mi değişiyor? Mantık bize ilki olduğunu söylüyor tabii ama göz oraya bir virgül lazım diyor. Devam edeyim, Rose'yle anlatıcının ilişkisi bir nine-torun ilişkisini imliyor ama bilemiyoruz, karanlık. Sıcak paylaşımlarının arasında hastane koridorlarının soğukluğu var, bir de duvarlara asılan röprodüksiyonlar. Anlatıcı bir şeyler yemek için kantine gidiyor, giderken tabloların farkına varıyor ve hastane koridorlarına ölmek üzere olan hastaların resimlerinin asılma sebeplerini sorguluyor, resimlerdeki detayları anlatıyor, son resimde doktorun elindeki kalbi Rose'nin kalbine denkleyip sanatı yaşama taşırıyor. Odaya dönüyor, Rose'nin canını yakan tıbbi müdahalelere şahit oluyor ve hasta kadının yağmurun yağıp yağmadığını sormasıyla ne koşulda olursa olsun yaşamın sürdüğünü anlıyor, bunu anlatan Rose'siyle mutlu olduğunu söylüyor. Son. İlgisiz ayrıntılar vermek istemem ama hastane koridorlarını iyi bildiğimden, ananemin burnundan midesine inen boru yüzünden çektiği acıya şahit olduğumdan, ölümünden önce ananemle yaşadığım son mutluluk anlarımı hatırladığımdan bu öykü kıskıvrak yakaladı beni, anlatıcının "kaçınılmaz mutsuzluğu öteleyen kısa mutluluk" imgesi öykünün tamamına başarılı bir şekilde dağıtılmış.

Homologlar Evi ikinci tekil şahsa seslenen bir anlatıcıya sahip. Mail kutusunun doluluğu, sosyal medyanın veriler yoluyla kullanıcısını boğması, sokaktan gelen gürültülerin engellenemezliği birbirine karışıyor, dijital dünyayla gerçek dünyayı yaptıkları baskı açısından ayıramaz hale geliyoruz. Burada anlatıcının seslenme biçimi de önemli, baskı üçleniyor böylece. Anlatıcının söylediğinin dışında bir şey gerçekleşmiyormuş, kişi başka bir şey yapamazmış gibi. Çok iyi fikir. Google'a giriş, kendini aratış, "homolog". "Bir başkasının yerini tam olarak tutan". İnsanın nesne olabilirliğine varıyoruz buradan, anlatıcı anlattığı kişiye ancak bir portakal olabileceğini düşündürüyor, tezgahtaki portakalları düşünerek. "Yüzde yüz bir denklik mümkün müdür? Her insanın bir homologu var mıdır?" (s. 34) Nesnel olamayacağım nokta burada ayyuka çıkıyor, öyküye kendiminkini de katmak zorundayım. Ben "kopya" demiştim buna, homolog daha derin bir anlama sahipmiş. Kopyada defolar olabilir ama homologda aslın yerini tam olarak tutma olayı var, gerçi benim öyküdeki karakter de kusurlu olduğu için kopyalığı üzerine yakıştırabilir. Eşyalar üzerinden yaklaştım ben, Kaptanoğlu başka bir kuşatılma biçimini irdelemiş. Alayım benim öyküdeki o kısmı. Adam evden gidecek ama gitmeden önce bir dengini bırakacak geride, gidebilmenin kendince en makul şartı.

"Hepsini yatak odasına götürüyorum, yatağın sağ tarafına yığıyorum. Elimi yumruk yapıp sargıların arasından bir damla kan düşürüyorum çarşafa, bir damla daha, bunlar gözler. Saçaklı bir duvar süsü, Leyla’ya nerede, hangi tatilde aldığımı hatırlamıyorum, saçlarım. Burnum için ahşap gemi iyi, biçimsiz çıkıntımın olduğu gibi hatırlanmasını istemiyorum, dört yıllık ilişkimizde Leyla ne kadarını aklında tutabildiyse artık, gemiye denkleyecek, burnumu olduğu gibi hatırlamayacak. Gerçekliği çarpıttım, bir başkasının hatırlanmasını sağladım, adım bir başkasının adına dönüştü, gözlerimin ne renk olduğu unutuldu, sesimin sertliği, yumuşaklığı, bütün detayları kayboldu, alışkanlıklarım değişti, bir başkasınınkine dönüştü, dokunuşumun ürpertisi yitti, sevgi sözcüklerim darmadağın oldu, bir başkasına söylenmek için bekliyorlar, aynı sözcükleri kaç farklı insana söylüyorum, düşününce her biri için üzülüyorum, her bir insan için ve her bir sözcük için. Dizimdeki yaranın kabuğunu kopardım, göbek deliğim oldu. Kargaların cıyaklamaları geliyor sokaktan, bir koşu tüyü alıp geliyorum, Leyla kaligrafi kursuna gitmeye başlayınca hediye etmiştim, kollarımdan biri artık. Diğer kolum için Leyla’nın bana aldığı gömleği dürüyorum, karnımın olduğu yere Filozofların Karnı’nı koyuyorum, kabuğu kaldırıp kitabın tam ortasına. Leyla’yla aramızda bir şaka.
(...)
Mızıkama eğiliyorum, ağzının olduğu yere, bir nota, siiii! Bir tane daha, bir tane daha, üçleniyor, si minör, si minörle başlayan şarkıların mahvım olduğunu düşünüyorum, hemen çekip çıkarıyorum onları aklımın koyu sularından, sırayla dinliyorum, salonda çalan radyonun sesine karışıyorlar, kakofoniyi dinlerken neden gitmek istediğimi hatırlıyorum, bacaklarımın yerine bir pantolon, ayakkabılarımın yerine geçen hafta tatilden dönerken aldığım terlikler, birkaç eşya, birkaç ayrıntı, tamamım. Ben bu kadarım. Bu evde, bu dünyada bu kadarım."
Ekşi Mayalı Ekmeklerden Raif Bey Yapmak, senaryo formatında yazılmış bir metin olmakla birlikte Raif Bey'in yaşlılıkla mücadelesini anlatmaktadır, ekmek yapma çabası üzerinden kendisini gerçekleştirme uğraşını örneklemektedir, izlenme sayıları üzerinden internetteki videoların güvenilirliği bahsini eşelemektedir, bir YouTube kanalını eşine tercih edebilecek hale gelen Raif Bey'in olmayan çocuklarının yerine mayaları koymasındaki patolojiyi gözler önüne sermektedir, diğerleri gibi iyi bir öyküdür.
Ada'ya Geleceği Hakkında Bir Şey Söylemeyin için diğerlerinden ayrı bir yere konulması gerektiği söylenebilir. Ada'nın altı yaşındaki halini görürüz, ailesiyle yaşadıklarına şahit oluruz ve yaşadıklarının gelecekteki hallerini nasıl biçimlendirdiğini dinleriz, bizden Ada'ya dair istenen şeyin sebebini çıkarırız böylece. Anne-kız ilişkisine dair duygusal ketlenmelerle dolu sahneler belirir, Ada'nın kendisine tokat atma gerekçesinin o ânın dışında, o andan önce anlaşılmayacağı hissettirilir. Bu öyküdeki teknik yaşama yine çok yakın aslında, muhteşem hatalar yaptığımızda zamanda adım adım geriye giderek geçmişteki halimizle şimdikinin arasındaki muazzam farkı görüp üzülmez miyiz, ne bileyim, daha ince, hassas bir insan olduğumuzu hatırlayıp avunmaz mıyız, artık o insan olamayacağımız için yitenin acısını çekmez miyiz? Bunu kimse söylememeli gerçekten, Ada kendi anlayacak.
Beş altı öykü kaldı, tekrar okuyup yazacağım onları da. Şimdilik bunlar burada dursun, belki Kaptanoğlu'nun daha çok okunmasında faydası olur. Şahsen aşırı hesaplı kitaplı metinler yerine Kaptanoğlu'nun öykülerini öneririm ben.
Yanıtla
4
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Eğlentili Bir Gömme Töreni
Metnin çevirmeni Adalet Cimcoz. Ön kapakta adı var, üstelik Tibor Dery'nin hemen altında, iki isim metni ortaklaşa yazmış gibi. İlginç bir tercih. 1967'de basılmış metin, Bilgi Yayınevi sağ olsun. Déry'den bahsedeyim, 1897'de Macaristan'da doğuyor, zengin bir Yahudi babanın ve Alman bir annenin çocuğu. Gönderileceği sürgünleri, yatacağı hapisleri, atlatacağı tehlikeleri hayal edebiliriz. 1930'larda Berlin'de gazetecilik yapmaya başlıyor, sonra 1950'lere kadar memleketine dönemiyor. Alman baskısı geçer geçmez Ruslar arıza çıkarıyor bu kez, Komünist Parti'yle ters düşer düşmez fişleniyor ve Macar İsyanı sırasında hapse atılıyor. Üç yıl sonra serbest bırakılıyor ve ömrünün sonuna kadar, on yıldan fazla bir süre memleketiyle hasret gideriyor. 1977'de Budapeşte'de vefat edene dek pek çok roman ve öykü yazıyor, Macarların kara ışığını metinlerine aktarıyor. Çalıp çırptığım bilgilere göre anlatılarında olaylar sonbahar veya kış aylarında geçiyormuş, memleketin bunaltısını daha iyi aktarabilmek için. Lukacs'a göre çağının en iyi tasvircilerinden biriymiş, karakterlerini detaylandırma biçimini düşünürsek hak veririz. Metin biri uzun olmak üzere üç öyküden oluşuyor, her öyküde Déry'nin atmosfer yaratma başarısını görebiliriz. İlkine bakalım, kitaba adını veren öykü. Bayan V.'yle tanışıyoruz hemen, sinirli bir kadın. Kocasının ölümü yaklaşırken evde terör estiriyor, hizmetçileri azarlıyor, doktoru kalaylıyor, sivri dilinden kimse kurtulamıyor. Evin gireni çıkanı bolsa da üç karakter devamlı oradaymış gibi gözüküyor: Matild Teyze, Roza Teyze ve Berta Teyze. Koronun işlevini üstlendikleri söylenebilir, halkın sesi olmuşlar. Bay V.'ye pek bir ses ulaşmıyor, dinlenmesi lazım. Bir buçuk yıldır hasta, iki ay önce yataktan çıkamayacak duruma gelmiş ama ölmemiş, yaşama sarılmış. Macaristan'ın en ünlü profesörü X. gelip adamı muayene ediyor sürekli, ölmesini engelliyor denebilir. Bay V.'nin önemli bir şahıs olduğunu anlıyoruz, belki Parti'den, belki akademiden biri. Adı Ödön bu arada, Ödön'ün etrafında dönen lafın haddi hesabı yok, beklenen ölümünün sonrasını kafalarında kuran insanlar çoktan çekişmelere başlamışlar ama onun pek haberi yok bunlardan. En fazla doktorla ve eşiyle iletişim kuruyor, o kadar. Kendisini sonlara doğru detaylı olarak göreceğiz, öncesinde cenaze hazırlıklarından siyasi hareketlere, kısacası doldurulması gereken boşluklara odaklanan karakterlerin iç dünyalarına farklı açılardan bakıyoruz. Bayan V.'nin müsrifliğine dair pek çok olay anlatılıyor mesela, kadının evine antika kuntika bir dünya şey tıkıştırdığını, para eden her şeyi topladığını görüyoruz. Yalnızlıktan ölümüne korkuyor bir yandan, eşi öldüğü zaman kaybedeceği gücü düşünüp etrafında kimsenin kalmayacağından endişe ediyor. Endişe etmekte haklı gibi de gözüküyor, etrafındakilerin goygoylarına bakarak doğru bir çıkarım yaptığını söyleyebiliriz. Bayan V.'nin ölüme hazırlık için çabalamalarını göz önüne alarak çoktan kaybedilmiş bir gücü toparlamaya çalıştığını söyleyebiliriz, banka müdürlerinden parti yöneticilerine kadar pek çok tanıdığı arayarak mezar yerini ayarlamaya çalışıyor, tören düzeni hakkında fikirlerini sunuyor ama modası geçmiş biri olarak pek sallanmıyor açıkçası, maddi gücü de eskisi gibi olmadığı için zorluklar yaşıyor. Farklı insanlarla girdiği diyaloglar arasında Macaristan'ın durumu hakkında da bilgi sahibi oluyoruz, Batı'dan gelen tüketim malzemeleri çok pahalı, insanlar külotlu çorap bulabilmek için muazzam paralar ödüyorlar. Bayan V.'nin yok mesela, arkadaşından giydiği çorabı çıkarmasını istiyor, cenazede giymek üzere satın alıyor. Ambargo mudur, enflasyon mudur, pahalılık mıdır, artık neyse ülkeyi iyice zora sokmuş gibi gözüküyor.

Araya dereye kendisini de koymuş Dery, çok hoş. Bayan V.'nin bir diyaloğunda Dery'nin ölüp ölmediği sorgulanıyor, Dery kendini halkın ölü kahramanlarının arasına koyuyor ve gömülmüş gibi gösteriyor. Kendisinin bahsi geçtikten sonra evdeki en önemli hizmetçilerden birinin evdeki Yahudi nüfusunun artmasıyla birlikte istifa etmek istemesi anlamlı, kadın iyi bir hasta bakıcı ama antisemitist duyguları o evde daha fazla çalışmasını engelliyor. Bay V. anılarını yazıyor bu arada, morfinini alıyor ve durmadan yazıyor. Yazmasa daha uzun yaşayacağı söyleniyor ama o yaşamının sonuna geldiğini bildiği için kalemi düşürmüyor elinden. Sonradan kendisine verilen ilacın morfinden başka şeyler de içerdiğini öğreniyoruz, bu katakullinin de olayı farklı. Oraya girmeden Ödön'le pek sevdiği genç dostu Flora arasında geçen bir diyaloğu aktarayım. Pencereden görülen bir dağın farklı isimlendirilmesinden doğuyor olay, Ödön dağın eski adını söylüyor, Flora yeni adını. "Gördünüz mü? Ben o dağı eski adıyla anıyorum, Suab Dağı diyorum. Hürriyet Dağı'nı eski adıyla anan bir kuşağın işi ne yeryüzünde? Sözcüklerimden, simgelerimden, kendimden daha uzun ömürlü mü olayım? Ne alışverişim olabilir sizlerle?" (s. 43) Yıllar önce diktiği ceviz ağacının altında daha fazla oturmak istemiyor Ödön, zamanın geçip gittiğini anladığı için gitmek istiyor artık. Gidecek, cenazesi yapılacak, gözyaşları dökülecek ve toplumun kokuşmuşluğunun başka örnekleri sunulacak. Ödön'ün son tiradıyla bitireyim bunu: "'Bütün hayatım tıpkı kanser gibi, gelecekle örüldü,' dedi, 'kendimi değil, işlerimi, yaptıklarımı düşündüm hep. Kendimi boşladım, esenliğim umrumda değildi, işim önemliydi. Her dakikam işle doluydu. Cevizin altında oturup çalışırken, kuşların ötüşünü işitir miydim sanıyorsunuz? Yemekten kalkar, yediğimi unuturdum, söylemeseler çamaşır değiştirmezdim. Çok önemli bir işi başarmam gerektiği yalanına inanmıştım... bugüne değin hep aldattım kendimi.'" (s. 50)

Portekizli Kıral Kızı yıkıntılar arasında çocukluğun değer yargılarını irdeliyor. Macar ovasındaki B. köyü, Almanlar çekileli bir saat olmuş. Her taraf sessiz, kapılar kapalı. Üç çocuk çıkıyor ortaya, Peter haşarı bir velet, Tutyu iki oğlandan daha büyük bir kız, Hans da en küçükleri. Pazar alanına gidip karınlarını doyurmaya çalışıyorlar, Peter hırsızlık yaparken yakalanınca Tutyu çocuğu kolluyor ve kendilerini tutan adamlara faşist olduklarını haykırıyor. Gündelik bir hakarete dönüşmüş "faşist", herkese söylenebilir. Satılanlar çok pahalı, çocuklar bir şey alamıyorlar. Tiyatro oynanacağı sırada çığırtkanın sesine kapılıp oyunu izlemeye karar veriyorlar. Çığırtkan komik bu arada, oyunun eski zamanlardan birinde Portekiz sarayında geçtiğini söylüyor, prensesi oynayan kızın asıl prensesten çok daha güzel olduğunu, dileyenin eski prensesin fotoğraflarına bakabileceğini söylüyor falan. Sonuçta Peter haşarılıklarına devam ediyor ve giderek "Almanlaşıyor", kız dehliyor çocuğu. Peter çok şaşırıyor, korkuyor ve Tutyu'ya faşist olduğunu söylüyor, kayboluyor ortalıktan. Bilinmezin içine yolculuk. İki çocuk bir parça ekmeğin peşinde yürümeyi sürdürüyorlar, kim bilir nereye.

Sevi. Almanların geri çekilmesinden sonra hapisten çıkan bir adamın evine dönüşünü, yedi yıldan sonra ailesine kavuşmasını anlatıyor. Yine bir Macaristan panoraması, savaş sonrası dönemlerin ekonomik, toplumsal dinamiklerinin değişimi, hapishaneden sonra sosyal yaşama ve yeni bir dünyaya alışmaya çalışan adam.

Dery'nin öyküleri iyi, Macar sonuçta. Türkçeye çevrilen kötü bir Macar yazara rastlamadım ben, Dery de son derece iyi bir öykücü. En kısa sürede başka metinlerini de okumak dileğiyle diyelim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Cemal Süreya'ya On Dördüncü Mektup & Güneşten Yırtılan Caz
Zühal Tekkanat geçtiğimiz günlerde hayatını kaybetti, geriye şiirleri, röportajları ve Cemal Süreya'ya dair anıları kaldı. Röportajlarda Süreya'nın Tekkanat'a şiddet uyguladığına dair bilgiler var, bu meselelerin deşilme çabasından magazinel malzeme çıkarma çabalarından bahsedilebilir. Mahremiyetin ihlaline varan ısrarlar sonucunda Tekkanat konu hakkında daha fazla konuşmayı reddediyor, canı acıyor çünkü. Leylâ Şahin'in metnine geleyim, Zühal Tekkanat'la yapılmış röportajların yanında Cemal Süreya'nın yazıları var, Sözcükler'de yayımlanan kayıp mektupları var, fotoğraflar da var ama Süreya'nın ölümünden sonra Cemal Süreya Kültür ve Sanat Vakfı'nın etkinliklerinde çekilmiş fotoğraflar bunlar, Süreya'nın gün yüzüne çıkmamış fotoğraflarını görmek isterdi şu deli gönül, olmadı. Şeyi de sıkıştırayım buraya, fotoğraflardan birindeki dört kişiden üçünün adı verilmiş ama pos bıyıklı, biraz kısa görünen adamın adı verilmemiş. O adam edebiyatımızdaki -bence- önemli yazarlardan biri olan Necati Tosuner. Unutuldu mu, başka bir şey mi var da adı konmadı bilmiyorum artık.
Metnin ortaya çıkış hikâyesini anlatmış Şahin: "Cemal Süreya'da Dağlarca adlı bir araştırma konusu vardı zihnimde. Bu arada Cemal Süreya ile en uzun yaşamış olan, oğlunun annesi Zühal Tekkanat'tan Cemal Süreya'yı daha "içeriden" öğrenmek istedim. Onu, evime yakın olan Bağdat Caddesi'ndeki Hatay Restaurant'a çağırdım. Sağ olsun hemen geldi ve o gün çalışmaya başladık. Diyebilirim ki Cemal Süreya'da Dağlarca kitabı asıl bu çalışma içinde gövdeleşti." (s. 13) Başka bir araştırma için bir araya gelinmiş, o araştırma basılmış, yanında bu da basılmış gibi gözüküyor, dolayısıyla derinlemesine bir araştırma bekleyenleri hayal kırıklığına uğratıyor bu metin, sorulacak onca soru varken Süreya'nın veya Süreya hakkında yazılmış yazıların Tekkanat'ın anlattıklarından daha fazla yer kapladığını görüyoruz. Üzücü bir durum ama metin yine de tatmin eden bir içeriğe sahip. "On Dördüncü Mektup" adını Tekkanat koymuş, "Güneşten Yırtılan Caz" adını da Şahin koymuş, iki adlı bir inceleme çıkmış ortaya. Tekkanat'la Süreya'nın tanışma hikâyesiyle başlıyor tabii, 1967'de evlenip Kadıköy'deki Beşiktaş İskelesi'nin tam karşısında, şimdi yerinde muhtemelen Starbucks'ın olduğu Marmara Apartmanı'nda taşınıyorlar. Göçebeliğe değiniyor Tekkanat, o apartmanda üç daire değiştirmişler ama Süreya'nın göçebeliği, sürgünlüğü çok daha öncesine, çocukluğuna dayanıyor. Dersim Katliamı'ndan bir süre sonra galiba, Süreya'nın amcası bir valinin kafasını yarıyor, devlet amcayı ve ailesini Bilecik'e sürüyor. Süreya'nın babası da kardeşini yalnız bırakmamak için peşinden gidiyor. Şiirlerinde anlatır bunu, Göçebe'yi de anmak lazım. Bilecik'te bir süre yaşıyorlar, on yıl boyunca orada kalmak zorunda olmalarına rağmen süre bitmeden İstanbul'a taşınıyorlar. Bir süre sonra evi polisler basıyor, genç yaşlı herkesi karakola götürüyorlar ve Bilecik'e geri yolluyorlar. Cemal Süreya ilk eşiyle Bilecik'te tanışıyor, sonra Mülkiye yılları, memuriyet, İstanbul. Cemal Süreya'nın hayatını kaybettiği Cihanseraskeri Sokağı'ndaki ev şairin yaşadığı yirmi dokuzuncu evmiş. Yirmi dokuz evde aranan huzurun yükü ağır olsa gerek.

Tanışma faslı. Tekkanat on yedisini bitirir bitirmez ailesinin zoruyla evleniyor, eşi askeri hâkim. Kızları oluyor, adı İçsel. Daha o yaşlarda şiirle ilgileniyor Tekkanat, okuyup yazıyor. O zamanki yaşamında iki olay var, travmatik. Eşi şiir defterini yok ediyor, üstüne aldatıyor kadını. Tekkanat boşanıyor, Ankara'dan İstanbul'a ailesinin yanına dönüyor ve çeşitli gazetelerde çalışmaya başlıyor. Papirüs yazıhaneye yakın, Tekkanat iş çıkışlarında Süreya'nın yanına uğruyor. İş kaçırmaya kadar geliyor, birbirlerini kaçırıyorlar bir anlamda. Süreya yanına Ülkü Tamer'i alıyor, bir kamyonete atlıyor, Tekkanat'ın yaşadığı aile evinin önüne geliyor. Kitaplar, saksılar, eşyalar araca yerleştiriliyor, Ülkü Tamer kasada, elinde bir saksıyla oturuyor. Çok hoş. Cemal Süreya'nın da ilk evliliğinden bir kızı var, Ayçe. Anlaşıldığı kadarıyla kızlar arasında bir sorun çıkmıyor ama ilginçtir, metinde birlikte fotoğrafları olan Perihan Bakır -Cemal Süreya'nın kız kardeşi- ve Zühal Tekkanat arasında kavga gürültü eksik olmuyor, röportajlarda var. Ayrılık faslını kısa keseceğim, röportajlarda var yine. Süreya'nın kaçamakları Tekkanat'ı yıldırıyor, ayrılıyorlar. Tekrar bir araya gelme olayları var ama bir şeyler yittiği için kalıcı olmuyor. Memo Emrah'tan bahsediyor Tekkanat, hassas bir konu. Annesiyle babasının ayrılığını kaldıramıyor Memo, hızla kilo alıyor. İlginç davranışları da var, anlatımın kopukluğundan ötürü Tekkanat'ın detay vermek istemediğini anlıyorum açıkçası. Memo bir gün cebinde silahla geliyor eve, sonra polisler tarafından götürülüyor. Ölümü çok acı, değinmek istemiyorum. İntihar olduğu söyleniyor ama Tekkanat'ın söylediklerinden Memo'nun iki arkadaşının suçlu olduğunu anlıyorum, evde üç kişi takılırlarken Memo'nun tüfeği ateş almış. Süreya'nın ölümünden yedi ay on iki gün sonra Memo ölmüş, çok ağır bir sınanma bu Tekkanat için. Süreya'nın çocuklarıyla ilişkisine dair bir soruya verdiği cevabı alayım: "Ayçe de babasına kırgındı. Cemal, Ayçe'yi de seviyordu fakat hiçbir yakınlık bulamadı ondan. Bu tür meselelerde haklı olan daima çocuklardır. Cemal Süreya, Türk şiirinin, Türk edebiyatının en seçkin şairlerindendir, insan olarak da seçkin ve kıymetlidir fakat çocuklarına iyi baba olamadı. Daha doğrusu eve anne baba ayrılığı girdiği zaman, iyi bir anne iyi bir baba olmak kolay değil ve bunun faturasını çocuklar ödüyor daha çok. Bir daha söylüyorum: Cemal gerçekten iyi insandı. İyi sözcüğünün bütün derinlikleriyle iyi insandı." (s. 35)

Doğan Hızlan'ın bir yazısı alınmış sonra, 1999'da yayımlanan bir anma yazısı. İlginç noktalarını alayım, Süreya'nın Dağlarca'ya duyduğu sevgi büyük. Bir gün Dağlarca, "Cemal şiiri bıraksın, düzyazı yazsın," diyor. Süreya çok üzülüyor ve öfkeleniyor, ihanete uğramış gibi hissediyor ama küsmüyor, Dağlarca hakkında yazılmış en güzel yazılardan birini yazıyor, bir de Süreya ölmeseydi Nâzım Hikmet hakkında kapsamlı bir çalışma yapacağını öğreniyoruz. Bir yazısı var yine de, olduğu gibi alınmış o yazı da. Nâzım Hikmet'in savunusu olarak görülebilir bir yerde, Mehmet Kaplan'ın yorumlarına şöyle bir değinilip geçilse de aslında bir kesime karşı duruş sergileniyor. Mehmet Kaplan'ın yazısına bakarsanız Süreya'nın atakları iyi savuşturduğunu görürsünüz. Başka, Ceyhun Atuf Kansu'yu da çok sevdiğini söylüyor Süreya, portrelerinden birini Kansu'ya ayırmıştı sanırım.

Sonda kayıp dört mektup var, ardından fotoğraflar ve kapanış. Daha kapsamlı bir çalışma olabilirmiş bu, Dağlarca uğraşının bir yan ürün olarak ortaya çıkmasaymış keşke. Olduğu kadar artık, her türlü ilgi çeken bir metin çıkmış ortaya. İlgilisinin ellerinden öper.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gürültülü Yalnızlık
Baskısı uzun süredir yoktu, Notos sağ olsun. Hrabal'ın presçilik günleri II. Dünya Savaşı'ndan birkaç yıl sonrasına denk geliyor, Hitler'den sonra Sovyetler baskı yapıyor ve kitaplar toplatılıyor, yakılıyor veya hamur haline getiriliyor, Hrabal bu yok etme işleminin tam ortasında. Anlatıda geçen kitapların gerçekten Hrabal'ın elinden geçtiğini düşünüyorum, Tolstoy geçmiyor ama Rus edebiyatının preslenmesinden sonra Kant, Nietzsche gibi Almanlar aynı akıbete uğramıştır büyük ihtimal. Hant'a kurtarabildiği kitapları kurtarıp evini kağıttan eve çevirerek bildiği dünyanın yaşamasını sağlamaya çalışıyor gerçi, bir Almanın yanında Rus yazarlara rastlayabiliyoruz ama o dönemde ikisinin yan yana gelebileceği nadir durumlardan biri bu, Hant'a onca kitabın altında kalıp boğularak ölme tehlikesine rağmen kitapları istiflemeyi sürdürüyor. Otuz beş yıllık presleme kariyerine kendini ve kitapları kurtarma niyetiyle devam ederken eline geçen nadir metinleri kendisini ziyaret eden bir profesöre veriyor, bira parasını çıkarıyor böylece. Hayatla baş edebilmek için sığındığı şeylerden birinin alkol olduğunu söyleyebiliriz, belki de düşüncelerinin akış hızı ayık gezmemesinde saklıdır. Geçmişine, çocukluğuna dair acı veren hatıralardan başka pek bir şey kalmadığı için şimdisine odaklanıyor ve durmadan, ara vermeden anlatıyor. Birkaç günde bir yakaladığı hızı kayıt altına almak ister gibi. Her bölüm bir veya birkaç gün. Bölümlerin çoğu aynı şekilde başlıyor, otuz beş yıldır kağıt işinde çalıştığını söylüyor Hant'a, yaşamı elinden kayıp gidecekmiş de tutmaya çalışıyormuş gibi. Güzelce balyalanmış kitaplardan havaya karışan harfleri bir arada tutuyor, anlatısını bu harflerle kurduğunu düşünebiliriz: Bir kitap olarak Hant'a. En sonunda kendisini de balyalaması daha sağlam bir anlama kavuşuyor böylece. Sadece harfleri değil, sözcükleri ve cümleleri de yakalıyor arada, Homeros'un yazıya geçmeden önce havada süzülen cümlelerinden farksızdır o cümleler, iyi bir kitaptan gelirler. Hant'a iyi kitapları bir balyaya sıkıştırır, böylece yığının arasına değerli bir parça katarak bütünü de kıymetli hale getirir, en azından bunu yapar kitaplar için. "Hangi balya Goethe ve Schiller'e, hangisi Hölderlin ve Nietzsche'ye mezar olmuş, bilen bir tek ben varım." (s. 14) Arada sırada patronu gelir, neler döndüğünden haberi olmadan Haňt'a'ya kızar, kendisinden memnun olmadığını söyler ve hışımla gider. Hant'a için küçük bir sıkıntı, fazlası değil. Onun büyük hayalleri vardır, beş yıl içinde emekli olup biriktirdiği parayla kendi pres makinesini alarak on kat müthiş bir balya, bir sanat eseri yapmanın hayaliyle yaşar. Ünlü resimlerin röprodüksiyonlarıyla balyaları sardığı da olur, böylece iktidar tarafından yasaklanan sanat eserlerinin benzerlerini yaratır. Gözünün önünde gerçekleşen imhalardan sonra bu karara varır, Prusya Kraliyet Kütüphanesi'nden getirilen kitapların başına geleni gördükten sonra. Savaş sırasında bu kitaplar saklanır ama bir ihbarcı gizli deponun yerini söyler, nadir kitaplar bir kamyona yüklenir ve yağmurun altında uzunca bir süre bekletilir. Hant'a'nın gözyaşları yağmura karışır, kitaplardan sızan mürekkep toprağa karışır. Hant'a o sırada kitapları preslemenin güzelliğini kavrar, onca metin bir aradayken yağmurun, ateşin ve basıncın yıpratıcı etkisinden nispeten korunacaktır. Kilosu bir krondan satılan onca nadir paçavrayı vagonlara yükleyen Hant'a için gelecek planları hazırdır.
Pres makinesini koyacağı bahçe dayısına ait, bu dayıdan biraz bahsetmek lazım. Eski bir demiryolcudur dayı, Hant'a nasıl kitaplara düşkünse o da lokomotiflere düşkündür, yok olmaktan kurtardığı küçük bir lokomotifi arkadaşlarının da yardımıyla harekete geçirir ve eski günlerine döner, lokomotifine günaşırı atlayıp kısa bir rota üzerinde yolculuğa çıkar. Hant'a'nın annesi yakılıp kül edildiği sırada dayı oradadır, yeğeninin yaşama tutunmasını sağlar. Ölümünün soğukkanlılıkla karşılanması anlaşılabilir bir durum, annesinin yakıldığını gören ve geriye kalan külleri alan Hant'a, dayısının yarı çürümüş bedenini yerden kazırken gayet normal bir şey yapmış gibi anlatır başından geçenleri. Kulübesinde kalp krizinden ölen dayının cesedine günler sonra ulaşılır, bedenden geriye kalanlar kurtlar ve sineklerle kaplı bir şekilde yerde durmaktadır. Haňt'a kazıma işleminden sonra dayısından kalan son parçaları tabuta koyar, ailesinin son ferdini uğurlar. Sakince. Etrafındaki dehşetten ve yaşadıklarından ötürü insanlara karşı büyük ölçüde hissizleştiği için kitaplara düşkünlüğünü bir parça anlayabiliyoruz, her balyanın bir kaybın yerini tutacağı düşünülürse güzelleştirme çabası acıyla baş etme yolu olarak belirir, bir nevi savunma mekanizması. Ailenin yitişinden sonra sevdiği kadınları da anımsar Hant'a, Mancinka'yla yaşadıkları anlatının absürtlüğünün bir parçasını oluşturuyor. Dansa gittikleri zaman Mancinka elbisesinin bir parçasına dışkı bulaştırır ve temas ettiği herkesi boklar, bu yüzden adı Bokkafa Mancinka'ya çıkar. Kayak yapmaya giderler, yine aynı durum. Saçma. Saçmalığın ölçüsünde anlık hatırlamalar çoğalıyor, anlatı hemen yön değiştirebiliyor, örneğin bu olayı anlatan Hant'a ansızın atık kağıt preslediğini söyleyerek başka bir mevzuya geçer, değindiği konular kişisel tarihinden Hitler'in eziyetlerine kadar varır ve genellikle bölümün sonlarında her şeyi toparlar, birbirine bağlar, açık kapı bırakmaz. Bunlara sonra değineceğim, çingene kızlardan da bahsetmem lazım. Savaştan önce iş yerine gelen çingeneler var, Hant'a bu kızları pek seviyor, yaşamın coşkusunu taşıyan insanlar olduklarını düşünüyor. Çingenelerin tarihine dair birtakım malumatlar sunduktan sonra kilit bilgiyi veriyor, sevgilisi olan çingenenin işgaller başladıktan sonra götürüldüğünü, kamplardan birine kapatıldığını ve öldürüldüğünü söylüyor. Sevgiyle bir parça olsun tutunabildiği yaşama karşı hissizlik geliştiriyor, daha fazla acı çekmemek için. Kadınların uzak geçmişte kaldığını sezebiliriz, şimdisinde karşısına çıkan kadınlardan hemen hiç bahsetmiyor Hant'a, Prag'a gidip şehirde dolanırken sadece kendine odaklı olduğunu, bir iki örnek dışında insanları umursamadığını görüyoruz. Bu şehir kısmının başlangıç noktası ilginç, bir öğleden sonra mezbahadan bir kamyon dolusu kanlı kağıt ve karton getiriliyor, Hant'a'nın eli yüzü kan oluyor, işi bitince şehre iniyor ve çürümüş kitapların kokusuyla kan lekelerinin oluşturduğu kombin insanları korkutuyor, karşımıza nadiren çıkan kadınlardan biri Hant'a dan uzak durmaya çalışıyor falan, Hant'a Prag'ın kanalizasyonlarında çatışan iki sıçan grubunun mücadelesini de anlatıyor ve bütün leşliğiyle farelerin arasına koyuyor kendini, pek bir farkları yokmuş gibi. Böyle bir yalnızlık adamın çektiği, makinenin gürültülerine karışanından.

Anlatıda geçen kültürel ögeye bakayım biraz, İsa'nın o yıkımda kimi diriltip kimi kurtaracağı pek belli olmadığı için Lao Tzu'yu diğer kefeye koyuyor Hant'a, peygamberle filozofu karşı karşıya yerleştirip umutla umutsuzluğu dengeliyor denebilir. Lao Tzu derin bir melankoliye dalmış, İsa'nın umudunun onda birini taşımıyor, gelgitin bir ucunu temsil ediyor. Progressus ad futurum ve regressus ad originem kavramları karşımıza sıklıkla çıktığı için anlatılmalı. Görü duruluğu aslında, geleceğin ve geçmişin bütünlüğü sağlanınca her şey daha anlamlı hale gelir Hant'a için. Geçmiş sürer, geleceğe doğru uzanır ve acıyı şimdiye taşır. Geleceğin ayağı geçmiştedir, acıyı şimdiye getirir. Kısılmışlık. Alttan alta Hellen uygarlığının uzantıları arasındaki anlaşmazlıklar da işleniyor, Hant'a'nın Yunanistan'a gitmeyi hayal etmesi belki de geçmişteki kopuşları kaynaktan itibaren düzeltmek için, filozoflarla birlikte düşünerek, okuyarak dünyayı bambaşka bir yer haline getirebilir. Aşırı bir yorum, bunu düşünemeyecek kadar uyuşmuş durumda. Hiçbir şeyi değiştirecek durumda değil, Sosyalist İşçi Birliği her yere el attığı gibi pres işine de bulaşıyor ve Hant'a'yı işinden ediyor. Patron iki genç adamla çıkageldiği zaman başına gelecekleri kestirebiliyor bizimki, dünyanın değiştiğini kabullenmese de biliyor. Sovyet güdümlü yönetim ekonomik faaliyetleri tekrar düzenlediğinde daha verimli bir iş hayatına merhaba diyor insanlar, Hant'a'ysa yıllardır çalıştığı işten atılıyor, kendini son bir kez şehre vuruyor ve onca bina, onca arkadaş birbirine karışıyor. Son teknolojinin ürünü pres makinesi de önemli, Hant'a kısa bir süre sonra vasıfsız bir eleman haline geleceğini anlıyor makineyi gördükten sonra, ekonomik projeler sonucu atılmasaydı teknoloji işini bitirecekti zaten. Ne yapıyor o da, sokaklarda dolanmaya başlıyor. Anlatının sonuna doğru karşımıza çıkan bu bölümü ders niyetine üç beş defa okumak lazım gelmektedir, özellikle A noktasından B noktasına ulaşmak için geçilmesi gereken noktalarda içilecek içkilerin hesaplanması, güzergahın oluşturulması ve vazgeçiş bölümü müthiş.

En sonda Çek bir yazarın Hrabal ve metin hakkında kısa bir yazısı var, Fransızca baskının önsözü. Hrabal'ın yaşadığı dönem, maruz kaldığı sansürler, yaşadığı sıkıntılar hakkında detaylı bilgi içeriyor, tamamlayıcı metin olarak okunsa ne hoş.

Önemli ve iyi bir metin, Auschwitz'ten sonra ne yazılabileceğine dair iyi bir örnek.
Yanıtla
5
5
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aşk Acıları
Freud ve Lacan merkezli bir inceleme. Aşkı bulmanın ve yitirmenin metinler üzerinden, kurmacayla gerçeklik ilişkisi açısından farklı niteliklerini açığa çıkarma çabası olarak görülebilir. Yeni doğan çocuğun huzurlu yuvasından ayrılmasının acısı, tam anlamıyla beklenen çocuk olamamanın acısı, doğmuş olmanın kendiliğinden getirdiği eksiklik üzerine inşa edilen aşkın nihayetinde yitirişten öteye uzanamaması masallardan, şiirlerden veya söylencelerden başka bir türde çarpıtılmıyor herhalde, yani sonsuza kadar mutlu yaşanmaz, muhtemelen. Gökten üç elma düşmez, onlar murada ermez. Aşk hızla solan bir şey olduğu için idealize edilmesi anlaşılabilir, gerçekliğin dışına taşınması da. Gerçeğe dönüşün darbeleri çeşitli biçimlerde ortaya çıkıyor, Avrane giriş yazısında bu darbeleri insanı kendine bir parça daha yaklaştıran adımlar olarak değerlendiriyor. "Bir başkasında, ona atfettiğimiz şeyi severiz. Ona, arzularımızın yansıması olan idealleştirilmiş bir imge yükleriz. Dedikleri gibi, aşkın gözü kördür. O halde aşk acısı uyandırır, aşk nesnesini yitirmek kendini bilmenin kapısını açar; bazıları kendini bundan yoksun bırakır." (s. 2) Kendini yoksun bırakan eksik kalır, aşka kapılan yitirmenin acısını çeker. İki türlü de ortada çekilecek güzel bir acı var, çekiniz. Werther ve Romeo çekti, günümüzde beyaz yaka olsalardı ve izni veren Japon firmada çalışsalardı üç güne kadar aşk acısı izni alıp izindeyken ölebilirlerdi, aşk acısının onca katmanını delik deşik etmek ve acının dinamiklerini anlamak acıyı geçirmiyor ama bir ölçüde hafifletiyor sanırım, aşık olunan insanın mavi gömleğinde çocukluktaki bir mutluluğun izlerini bulmak dinamikleri açığa çıkaran bir parça olarak görülebilir. Sonuçta aşklar üst üste yığılmaz, her birine ayrı bir yer ayrılır ama başlangıçlarıyla bitişlerinin benzer aşamalardan geçtiğini söyleyebiliriz. Bitişlerine bir örnek vereyim, Ezginin Günlüğü'nden: "Ayrılık saksıdaki çiçeklerimiz gibi büyür / Sessiz ve nedensizce, durmadan" Entropinin bir parçasıymış gibi. Werther'in durumu biraz daha farklıydı tabii, dönemin romantik estetizmi ve sosyal koşulları altında biricikti. "Werther ideal bir romantik kahraman, bir arketip ya da kınanacak bir Lucifer modelidir: Bu edebi sorgulamayla birlikte, aşk acısı sorunsalının merkezine varırız." (s. 6) Avrane için Goethe'nin Werther hali ve Goethe hali önemlidir, Anılar'dan çekip çıkardığı parçalarda görüldüğü üzere 1772'de mübaşir bir kıza aşık olur Goethe, yirmi üç yaşındadır ve aşık olduğu kızın bir başkasıyla evleneceğini öğrenir. Kendi hikâyesini kurgular, acısını biraz olsun dindirebilmek için aynadaki görüntüsüne ateş eder. Werther ölür, Goethe acısını nesneleştirerek öldürür ve dindirmeye çabalar. Kişisel rahatlamanın ötesinde dönem edebiyatının unsurlarını yansıtmak da vardır, intihar bu açıdan önemlidir. "Ortada intihar yoksa ne efsane söz konusudur ne de aşk acısının ufkunda ölümcül bir alın yazısı. Werther ölümüyle, tüm tutuk ve ümitsiz âşıkların simgesine dönüşür." (s. 9) Lacan'ın Werther üzerine düşüncelerine baktığımızda "gerçekleşmiş ideal benlik" kavramıyla karşılaşırız, "ben" bir başkasına dönüşmüştür, bütün kusursuzluğuyla. Narsisistik kaygının dumura uğradığı nadir olaylardan biridir bu, sonuçta Werther'in umutsuz bir aşık olduğu açıktır, kendi yansımasını kaybetmek istemez ama aşkın aniliği ve gücü karşısında sürüklenmekten kurtulamaz. Kendine meydan okuma gibi bir durum, ideal benliğin yitip gidecek en uzak noktasını bulma oyunu. Aşk, insanın sınırlarını keşfetmesi açısından en işlevsel olgu olabilir. Proust'tan verilen örnek iyi bir tamamlayıcı, Albertine'e duyulan aşkın öncesi ve sonrası arasındaki farka bakarsak nesneyle "ideal ben" arasındaki etkileşimi görürüz. Anlatıcı, odasına Albertine'in gözleriyle baktığını düşündüğünde aslında bir başkasında idealize ettiği kendiliğiyle bakar ve bir şeylerin değişmesi gerektiğini veya daha iyi bir ortamı nasıl yaratabileceğini düşünür. "Ben ideali" öldüğü zaman kişi kendini bir başkasında tekrar kurar veya elindeki yıkıntının getirdiği duygusal felçle varlığını, yükünü duyumsar. Düzeltilecek bir oda, taranacak bir saç, alınacak bir nefes yoktur ama muhtemelen olur. "Acı, Öteki'nin kapılarını açar." (s. 22) Her acı bir başka mutluluğa ve acıya götürür.

İkinci bölümde aşk acısının kaderini ve geçmişini görüyoruz, tarihte aşkın ve yarattığı duyguların ayrımını yapıyor Avrane. Bu bölümün konusu Freud'un antik dünyanın aşk yaşamıyla kendi dönemindeki aşk yaşamı arasındaki farkı göstermesi üzerinden şekilleniyor. Eskiler dürtünün kendisine vurgu yaparken Freud ve şürekası bu olguyu nesneye yönlendirir, aşk acısı için aktarım yapılacak bir nesne gerekir. Antik dürtünün yüceltimi imgesel ve dinsel, ruhban sınıfının kontrolü altında. Freud, "laik vaiz" konumunu atfetmek istediğini söylüyor, ardından psikanalistler bu rolü üstleniyor. Nesnenin varlığı sabitleniyor böylece, mitik boyuttan giderek uzaklaşılıyor. Avrane bu durumu Tristan ve Isolde kapsamında değerlendiriyor. Shakespeare'in aşklarından farklı olarak bir kavuşma, arzuyu doyurma eylemi vardır, Tristan ve Isolde yasak aşklarını doyasıya yaşarlar. Burada da farklı bir acı ortaya çıkar, birleşmeyle birlikte kuşkunun izleri açığa çıkar. Tristan kıskançlığını engelleyemez, ideal benliğinin tamamen kendisine ait olduğuna dair şüpheleri açığa çıkar. Kaybetmenin farklı biçimleri farklı acıları getirir, Tristan bir başkasıyla evlense bile benliğinin bir parçasını şüphenin doğmasıyla birlikte geride bırakmıştır, sadakatin bilinmeyen durumu kişiliği hapseden bir boşluk haline gelir. Bu çıkarımlardan sonra Avrane kendi deneyimlerine yönelir, karşısına çıkan insanların hikâyelerini anlatır ve sağaltma aşamalarının acıyı nasıl etkilediğini örneklerle anlatır.

Son bölümü de alıp bırakayım, "Psikanalistin Acısı". "Bir ölümlünün, tanımadığı, yeni gördüğü, ayda birkaç saat karşılaştığı birine âşık olması için, bu varlığın onun için bir çeşit tanrı, en azından Öteki boyutuna açılan bir özne olması gerekir." (s. 102) İlişki düzeylerinin tek bir düzeye indirilmesiyle ilgili bu, Öteki olarak görülen herkese karşı aşka yakın, aşkı andıran bir hisse sahip olmak doğaldır. "İdeal ben"in yansıtılabileceği anlaşıldığı an benzerlikler doğrudan aşka varan bir nitelik kazanır. Bu açıdan Anaïs Nin bölümün temelini oluşturuyor. Deconstructing Harry'deki psikanaliz mevzusu da araya katılır ve psikanalist-hasta (hasta?) ilişkilerinin yapısı ayrıldığı parçalar üzerinden incelenir, Anais Nin'in yaşamındaki ilişkilerinin temelleri ortaya çıkarılır. Nin'in günlükleri başlı başına bir edebiyat olayı, Avrane bu metinlerden yola çıkarak duygusal ilişkilere odaklanıyor. Nin'in Henry Miller'la sürdürdüğü uzun süreli ilişkinin yanında Rene Allendy ve Freud'un öğrencisi olan Otto Rank arasındaki üçgenli, hatta beşgenli ilişkinin çözümlenmesi Öteki'nin bileşenlerini de açığa çıkarıyor. En başta Nin'in babasıyla yaşadığı ensest ilişkinin diğer ilişkiler için başlangıç noktasını oluşturduğu söylenebilir, ardından psikanaliz seanslarındaki ikili ilişkilerin doğası, Rank'la Allendy'nin Nin için anlamları, Henry Miller'ın can simidi vazifesi ortaya çıkıyor. Acıyı kapsayıcı, özetleyici bir bölüm.

Bu metin iyidir, insanın aşkla birlikte geçirdiği değişimi tatmin edici bir biçimde inceler, acıya acı katar, insana acısını kucaklatır.
Yanıtla
1
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Medyum
Anlatıcı Venedik'te yaşıyor, ara sıra Paris'teki evine gidip dönüyor. Yaklaşık üç saatte evler, ülkeler değişiyor. Gerçi evler değişmiyor, anlatıcı her yerde bir evin yalıtıcı huzurunu bulabiliyor ama bu huzurun Venedik'teki halini gösteriyor daha çok, sürekli gittiği restorandaki tanışlarından başlayarak. Kenti ev olarak hayal edebiliriz, anlatıcı şehirden şehre bir dünya anısını anlatsa da ayaklarının Venedik'e bastığını biliyoruz. Doğrulduğu noktadan gördükleri şunlar: vasatlık, Çinli restoran sahibi, dünya ahvali, Proust, Saint-Simon ve hepsinin karışımı, düşüncelerin akışında gündelik yaşamla yüzyıllar öncesinin sanatı bir araya geliyor, anlatımda bu iki katmanın iç içe geçtiğini görüyoruz. Proust'un an kayıtçılığı ve Saint-Simon'un karakterleri bir araya geliyor, sağlıksız bir topluma uyum sağlayamayan anlatıcının "karşı-delilik" adını verdiği kitabın içeriği oluşuyor. Metnin kendisi bir karşı-delilik tavrı olarak görülebilir. Ortalara kadar delirilecek bir şey yok ama anlatıcının yaşadıkları biriktikçe, çağı hakkında daha derinlikli düşünmeye başlayınca ani bir kopuşun sesini duymaya başlıyoruz bu sefer. En baştan alayım ben yine, kopmadan. Kısa bölümler halinde kurulmuş anlatının ilk bölümünde restoranı ve restoran ahalisini görüyoruz. Mekanın sahibi Çinli, "professore" diye seslenmiyor da sırıtkan bir laubalilik sergiliyor, bu sırada ülkenin yakın tarihi hakkında da malumat sahibi oluyoruz. 1970'li yılların başında İtalyan Komünist Partisi'nin karşıladığı gemiden inenlerden birine benziyormuş bu Çinli, yozlaşmış sol kanadın bir üyesiymiş, çağa hemen ayak uydurup finans güçlerinin etkisine girmiş, davayı anında satmış, daha iyi bir yaşam için diğer insanları sömürmeye başlamış. Tutunamıyor yine de, kültürel uçurumları açamayıp bir İtalyana bırakıyor mekanı, anlatıcı tekrar "professore" oluyor. Titrler başlarda anlatıcı için mühim, dolmakalemi ve Fransızlığı kadar. İtalyanların Fransızlar karşısındaki tutumlarını kendi kişiliğini göz önüne alarak değerlendiriyor, Devrim'den itibaren İtalya üzerindeki Fransız etkisi bariz. İnsanlarla ilişkilerinde de gösteriyor bunu anlatıcı, aslında düşüncesinde ve eyleminde aynı akışkanlıkla karşılaşıyoruz. Bir eylemin yer aldığı paragraftan düşünce akışıyla dolu başka bir paragrafa hemen geçiyor, İtalyanlardan Ada'ya geçişi de böyle. Haftada iki gün Ada geliyor, anlatıcıya masaj yapıyor, başka hizmetleri de var ama ticaret mahremiyeti gereği dillendirmemek gerek, zaten hemen ardından Loretta çıkıyor ortaya, restoranda çalışan bir kız. Notre-Dame-de-Lorette düşüyor akla, anlatıcı zihninde yolculuk yapıp Fransa'ya dönüyor ve Montaigne'in Alman bir rahibin, bir cizvitin önüne diz çöktüğünü hatırlıyor, büyük bir olay, Montaigne yorumcuları bu olayı hiç gerçekleşmemiş gibi unutmak istiyorlar ama tarihten parlak bir sayfa bu, gülünçlüğü ölçüsünde. Dini inanç mekanında adak adamak isteyen bir Montaigne, Fransızların aklı almıyor bunu. Şu da var: "Montaigne'in Roma'da özellikle Eski Yunan ve Latin klasiklerinin papa tarafından korunup korunmadıklarını araştırmak istediği biliniyor. Korunuyorlardı. 'Pagan bunlar' deyip Yunan ve Latin klasiklerini silmeye bir kalkın bakalım. Bu yüzyıllardır yapılan bir şey, şimdi yeniden başlıyor. Zararlarını göreceğiz." (s. 11)
Montaigne ve Loretta üzerinden ateizm mevzusu. Anlatıcının zıplayışlarına bir örnek: "Loretta, Lotta, Laure, Laurette... ve işte bir başka hayalet: Lotte, Hölderlin kulede kaldığı sürece ve ölümünden önce ona eşlik eden, marangoz Zimmer'in kızı." (s. 12) Gündeliğe dönüş, Hölderlin'in ölümü üzerinden yaşamın geçiciliği. Sakin sakin yok olmayı düşünen anlatıcı için geride dijital ormanda kalacak birkaç veriden başka anımsatıcı yok, hiçliği seviyor anlatıcı, Ada'nın gelişiyle birlikte yok oluş düşüncesi hatırlanacak zevklere, hatıralara geliyor, dini eğitim bahsi buradan açılıyor. Yahuda'nın solculuğu, sadece otuz dolara bedenini işleten kadınlar, her şey ansızın birbirine bağlanıyor. Sollers birden fazla dalı tek bir gövdede birleştirebiliyor, anlattığı şeyler ne kadar dağınıksa en sonda toplanıyor, ucu açık bir anlatı parçası kalmıyor. Ada'nın yoğurduğu şeyin gelecekteki kadavrası olduğunu düşünüyor anlatıcı, Mecdelli Meryem'in otuz dolar karşısında da değişmeyeceğini düşünüyor. Otuz bin dolar, milyon dolar, hiçbir şey fark etmez, kadınların zevk aldıkları eylemlere paha biçilemez. Fransız kadınlarıyla İtalyan kadınları kıyaslanıyor, Fransızlar daha sorgulayıcı ve tedirgin. İtalyanlar "yaşıyorlar", o andan ötesini düşünmeden sadece var oldukları zamanı yaşıyorlar ve ertesi günün bir başka gün olduğunu biliyorlar. Venedik'in medyumvâri büyüsünün bununla bir ilgisi var, hatta suyun üzerine kurulmuş şehrin akarlığı da insanların suya benzemeleri bağlamında düşünülebilir. Loretta'yla anne kucağı huzurunu yaşıyor anlatıcı, aynı duyguyu yaşadığı diğer kadınları hatırlıyor. Yanında fotoğrafları var, sıkıştırılmış zamana şahitlik ediyor ve kendini tekrar yakalanmış bir duygu olarak benimsiyor. Proust'a bağlantı noktası bu fotoğraflar olabilir, takip eden bölümde adı geçmese de Proust'u anıştıran anlatı parçaları var. Kadınların resmi geçidi sürüyor, kalabalığın içinde rollerini kusursuzca oynuyorlar. Kamusal insanın sahnedeki davranışları, Sennet çıkıyor bir yerden ama yazar bunun farkında değil, belki de farkında ama düşünürün adını geçirmiyor hiç. Tanrı'yla Şeytan arasında bir oyun: İnsan. "Dünya ne kadar da deli, insan kendisi için etkin bir karşı-delilik icat etmeli ve böylece olabildiğince kararlı bir karşı deli haline gelmeli." (s. 26) Saint-Simon'a bir ölçüde dayandırılan, daha çok anlatıcının bulduğu bir duruş. Karşı-delilik. Delilikle zıtlığına buradan başlayabiliriz. Deliliği biliyoruz, şikayetçi olduğumuz ve bir ölçüde iştirak ettiğimiz yaşam. Her şeyi kuşatmış durumda. Açık havada içimizde hissettiğimiz ağırlık, yük. Huzursuzluk. Uyumsuzluk. Uyamadığınız noktada karşı-delisiniz. Talepleri yerine getirmek derinde bir noktanıza ters düşüyorsa, topluma ve toplumun küçük bir örneklemi olan insana uyumla yaklaşamıyorsanız, bir şeylerin ters gittiğini düşünüp tepkisel bir eylem geliştiriyorsanız, bunu da yapamayıp sessiz kalıyorsanız bir karşı-deliliğe sahipsiniz demektir. "Siz kendinizi deliliğinizle ne kadar rahat hissederseniz, genel delilik de sizin varlığınız karşısında o kadar yönünü şaşırır. Karşı-deliliğinizin yarımıyla, kendini normal sanan delilerin düşüncelerini okursunuz. Onlar hep aynı şeyleri tekrarlar durur, siz de saçma sapan şeylerden bahsedersiniz. Israr ederler, siz konuyu değiştirirsiniz. Basmakalıp şeylerle içinizi bayıltırlar, siz onlara şiirler okursunuz." (s. 30) Onlar da size şiirler okurlar ama anlamanız için değil, anlatabilmeleri için. Dinlemekten başka bir rolünüz yoktur, sizin yerinize bir başkası da olabilirdi ama ağa yakalanan siz oldunuz, tebrikler. Artık gözlem altındasınız. Ortak payda, uyum, bu tür sözcükler sürekli kulağınıza çalınacak ama bir ortaklık veya uyumdan bahsediliyorsa kişisel bir ortaklığı anlayacaksınız, bir yere çekilmek isteniyorsunuz ve çekilmek istemiyorsunuz. Reddedileceksiniz. Anlatıcı için reddedilmek bir onur, gitmek için de iyi bir sebep. Gidebilirseniz.

Deliliğin bir boyutu, günümüzde hızla değişen bilgilerin çoğu insan için sabitliklerini sürdürmesi. Voltaire örneğini veriyor anlatıcı, bu özgürlük neferinin antisemit, eşcinsellik ve kadın düşmanı olarak görüldüğünü söylüyor. Bu ilginç bir mesele aslında, geçen haftalarda Mısır'da yeni lahitler, mumyalar bulundu örneğin, kalplerinden alınan parçalara bakarak ağır kalp rahatsızlıkları yaşadıkları ortaya çıkarılmış. Günümüzün pencerelerinden bakınca geçmişin bambaşka görünümleri ortaya çıkıyor, daha kaç çeşit pencerenin açılacağı da belirsiz. Voltaire günümüzde nasıl değerlendirildiğini görseydi şaşkınlıktan ne söyleyeceğini bilemezdi gibi geliyor bana, o zamanlar dört yaşından sonra çocuklara yetişkin muamelesi yapılıyordu, kadınlar yaşamı kolaylaştıran eşyalar olarak görülüyordu, dünya hakkında hemen her şeyi bildiğini düşünen insanlar aslında bildiklerinin çok daha ötesinin olduğunu bilmiyorlardı. Garip değil mi, yine çok az şey biliyoruz ve bu delirtmiyor insanı. Yıldızları gözlemleyen insanların gördüklerine şahit olmak istemezdim açıkçası, bir yıldıza bakıyorsunuz ama yandaki kara boşluktan daha ötelere bakabilirsiniz. Başka bir kozmik nesneye bakarsınız, daha da ötesi vardır. Teleskobun gücü yettiğince uzaklara gidebilirsiniz, en ufak bir odak değişimi sayısız yeni cismi ortaya çıkarır. Aklım almıyor, delilik bütün bunların bilinirmiş gibi hareket edilmesi işte. "Hammaddelerin akışı hakkındaki bilgileriniz kısıtlı. Genel olarak petrolün, gazın, uyuşturucunun, fuhuşun nerelerden geçtiğinden haberini yok. Siz küçük arabanızla yetiniyorsunuz. Onu kırda bir yola park ediyorsunuz, bir kuş size bakıyor, mest oluyorsunuz." (s. 36) Bunda yanlış bir şey yok ama her şey tümüyle, baştan yanlışmış gibi hissetmekten kurtulamıyorum ben, bilinç bütün bunlarla baş edemediği için mi kuşun ötüşünde, suyun akışında huzur bulabiliyoruz, bilinç bu huzur yansımasını sunarak kendini mi koruyor? Hiç var olmaması gereken bir şey varlığ(ın)a sımsıkı sarılmış gibi geliyor bana, yırtıp atılacak bir sayfaymış gibi atmak istiyorum bilinci. Tabii. Bu da kendimi savunma mekanizması sanırım, karşı-delilik saçmalığa karşı dik durmayı savunuyor. Duralım.

Devamında yazarların deliliğe uymaları, kadınların ve erkeklerin delilik halleri, Proust'un bütün bunları kayıt altına alması, Saint-Simon'un yüzlerce karakteriyle deliliğe farklı açılardan bakması, bu tür şeyler var. Keyifli, öfkelendirici. Karşı-delilik davranışlarından birkaç örnekle bitiriyorum, bu metnin okunmasını öneriyorum.
Yanıtla
2
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Üst Kat Komşusuna Mektuplar
Plaket çakmışlar, "Marcel Proust 1909'dan 1917'ye kadar bu binada yaşadı". Haussmann Bulvarı 102 numaradaki dairenin planına bakınca Proust'un kocaman bir evi hastalığıyla dolduramayacağını seziyoruz, mektuplarında komşularından sessizlikten başka bir şey istemediğini görünce geniş tuttuğu yaşam alanını anı-kurmaca karışımıyla doldurmaya çalıştığını düşünebiliriz. Banyo, çalışma odası, mutfak, sahanlık, yemek odası, oda, tuvalet, büyük salon, küçük salon, Proust'un odası, avlular, kocaman bir alan. Yalnızlığını yazarak dindirmeye çalışıyor, yedi ciltlik metninden başka dostlarına mektuplar yazıyor durmadan, bu metinde üst kat komşusuna yazdığı mektuplar var. Madam Williams çaldığı harpıyla Proust'un eve kapandığı günleri renklendiriyor, istekleri çalıp çalmadığını bilmiyoruz ama Proust mektuplarında müziği çok sevdiğini söyleyerek dinlemek istediği parçaları iliştiriyor araya dereye, operaya veya müzikli etkinliklere gidemediği zamanlarda üst kattan gelecek müziği bekliyor. Gürültüleri beklemiyor, gürültü fobisinden ötürü işkence çektiğini görüyoruz, odasının tam üzerindeki asma katta Madam Williams'ın dişçi eşinin muayenehanesi var. Proust şikayetlerini arka arkaya sıralasa da Madam Williams'ın naif, incelikli hallerini pek beğeniyor ve sık sık çiçek yolluyor mektubun yanında, Madam Williams da çiçek yolluyor, güzel bir mektup arkadaşlığı. "Sessizliğin anahtarlarını elinde tutan bir komşunun gözüne girme arzusunun ötesinde, bu diğer münzevi için gerçek bir sempati, bir dostluk, bir tür sevgi duyuyor; görünmez ama mevcut bir kadın, öbür hastanın, Madam Straus'un annelik rolünü oynuyor adeta." (s. 8) Ne yazık ki Madam Williams'ın mektupları yok, Proust'un yazdıklarıyla yetiniyoruz. Neler yazıyor, kadının hassas ruhundan hemen her mektupta bahsediyor, yedi ciltten ilk ikisini hediye olarak yolladığını öğreniyoruz arada derede. Diğer ciltleri yazdığı zamanlar, savaş çıkınca metinlerin basımı ertelenecek ama Proust yazmaya devam edecek. Büyük yapıtının gizlerine dair pek çok bilgi veriyor, mektupların en dikkat çeken kısımlarını oluşturuyor bu. Örneğin Madam Williams'ın kardeşi savaşta ölünce Proust ne kadar üzgün olduğunu söyleyip yine cephede ölen yakın arkadaşı Bertrand de Fenelon'dan bahsediyor ki romanlarda Robert de Saint-Loup olarak biliyoruz kendisini. Bunun yanında ikinci ciltten birkaç bölüm gönderdikten sonra o cildin pek bir şey anlatmadığını, planları aydınlatan asıl cildin üçüncü olduğunu belirtiyor. Charlus, Odette, Swann gibi karakterlerin gerçek yaşamdaki izdüşümlerine rastlıyoruz, romanda nasıl gerçekten daha gerçek oluyorlar, bunun sırrına rastlamıyoruz ama Proust'un yaşamında karşılaştığı hemen her insanı bir karakter olarak metinlerine yerleştirdiğini öğreniyoruz, örneğin Madam Williams'ın dişçi eşi Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde'de karşımıza çıkıyor, hoş bir adam olarak. Bir başka örnek, Proust'un eski dostu, Madam Williams'ın arkadaşı Clary zamanla kör olur, romanda Charlus'ün kör olmasının kaynağıdır bu. Gerçeği olduğu gibi kurmacaya çevirmek, hastalığından ötürü yıllar boyunca münzevi gibi yaşayan bir adamın ölümle başa çıkabilmesi için iyi bir yol gibi görünüyor. Proust empati kurarak karşısındaki insanın aklından geçenleri anlayabilecek kadar zeki, sosyal zekası gelişkin olduğu için karakterlerini kolaylıkla kurabiliyor ve metne aktarabiliyor. Bu arkadaşlığın önemi romanlara dair ipuçları vermesiyle sınırlı değil, Proust'un sosyal ilişkilerinde gösterdiği özene dair çok şey öğreniyoruz. Adam gürültünün tasvirini yaparken Verlaine'in bir şiirinden alıntı yapıyor örneğin, buna benzer pek çok anıştırma ve alıntı var. Hoş.

1908'den savaş sonlarına kadarki süreçte yollanan birkaç mektup, haliyle metin kısa ama her bir mektupta dikkat edilecek birkaç detay var. Bazılarına değineyim. Proust, Madam Williams'ı görmek istediğini hemen her mektupta dile getiriyor, hatta bir kezinde eşin işlerinden ötürü seyahate çıkmış olmasından, oğlun da savaşa katılmasından ötürü yalnızlıklarını dindirmek için görüşebileceklerini söylüyor. Görüştüklerine dair ipuçları var, tabii kadının mektuplarının eksikliğini çekiyoruz yine. Dişçiye gönderilmiş mektuplar da var, biri şöyle sonlanıyor: "İşçilerin çalışma saatlerini kaydırarak çıkardığım masraflar için size olan borcumun tutarını mutlaka bildirmenizi rica ediyorum." (s. 24) Proust'un uykuları düzensiz, dört saatlik uykudan sonra güne başlayıp çalışabildiği kadar çalışıyor, dinlenebildiği kadar dinleniyor ve ıstırabının dizginlenmesi için elinden geleni yapıyor. Üst kattaki tadilat sürerken çalışma saatlerinin değiştirilmesini rica etmiş belli ki, saatler kaydırılmış ve Proust rahata ermiş biraz. Biraz, sonraları yine gürültü bahsi açılıyor ve Proust yapacağı işlere göre ertesi gün hangi saatlerde gürültü yapılmaması gerektiğini söylüyor. Psikolojisinin pek yerinde olmadığı malum. "Hem zaten, bütün hastalar gibi, ben ömrümü çirkinlik içinde geçirmeyi öğrendim, kaderin cilvesi bu ya, o çirkinlikte kendimi genellikle daha iyi hissediyorum." (s. 29) Bunu yazma edimiyle denkleyebiliriz, Proust uzunca bir süre yaşamayacağını biliyor ve aslında üç cilt olarak tasarladığı anlatısının daha da genişlediğini, uzadığını görünce acısını belli bir düzeyde tutarak yaşamayı sürdürüyor, yazmayı da. Guermantes Tarafı'ndaki bazı tasvirlerin kendisini pek tatmin etmediğini söylediği an sinirlenmemek elde değil, dalga geçer gibi de söylemiyor bunu, gayet ciddi. Derin nefes alıp ilerliyoruz ve Gide'in Proust'u ziyarete geldiğini öğreniyoruz, Gide'in günlüklerinde de geçiyor bu bahis. 1916'ya ulaşıyoruz, son mektupta birtakım arkadaşlıklardan, savaşın yıkıcılığından bahsediliyor ve birkaç fotoğrafla metin sona eriyor.

20. yüzyılın en iyi sanatçılarından birinin mektupları da başlı başına sanat eseri, Proust'un hiçbir şeyini bilmeyen biri bu mektupları okusa bir novella okuyormuş duygusuna kapılabilir. Arkadaşlıklarının nasıl sona erdiği bu novellada yer almaz, ben anlatayım, 1919'da evlerinden ayrılıyorlar. Son mektuplar kayıp, Proust'un vedasını okuyamıyoruz bu yüzden. Madam Williams eşinden ayrılıyor, üçüncü bir evlilik yapıyor ve o da hüsranla sonuçlanınca 1931'de intihar ediyor. Proust 1922'de hayatını kaybettiği için kadına moral verecek kimse yok, Proust yaşıyor olsaydı belki her şey daha farklı olurdu. Aralarındaki derin dostluğu şuradan da anlayabiliriz, Proust hiçbir tanıdığına Madam'dan bahsetmiyor, sanki kendisine ait bir parçayı korumak istermiş gibi.

Kısacık ama uzuncuk bir metin, okunmalıdır. Evet.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aryanlar & Hint - Avrupa Kökenlerine Dair Bir İnceleme
Öncelikle Aryan nedir, nerelerde bulunur, bunlara bakmak lazım. Aryanlar birkaç insanın bir araya gelerek oluşturduğu topluluktur, ilk kalıntılarını Asya civarında bırakmışlardır, zamanında Hindistan'ı ele geçirip isim yapmışlar, Veda adı verilen kutsal metinlerde yer almışlardır. İşgalden önce de varlıkları bilinen bu metinleri benimsemişler sanırım, kendi inançlarını da bu kutsallığa katmışlar ve ortaya karışık metinler oluşmuş. Sonrasında yayılış aşaması geliyor, Asya'dan Avrupa'nın uçlarına kadar yayılıyorlar, yerleşik kültürlerle birleşiyorlar ve farklı kültürleri benimseyerek, kendi kültürleriyle birleştirerek yavaş yavaş yerleşiyorlar yeni topraklara, Avrupa'yı yurt belledikleri söylenebilir. Gerçi sonrasında tekrar Asya'ya doğru göç ediyor bir kısmı ama çoğu bereketli topraklarda kalıyor, ev kurup tarla bahçe işleriyle ilgilenmeye başlıyor. Aryanlar hakkında çok az şey biliyoruz, Yunanistan'da Hellen öncesi uygarlığının Minos kökenlerinden -Homeros'ta ve çok daha öncesinde izleri vardır- Hitit dilindeki Hint-Avrupa unsurlarına kadar belli bir noktaya dek izleri takip edilebiliyor ama daha öncesinde, sözlü kültürün yazıya geçirilmesinden de önce varlıkları biliniyor, bu noktada da çanak çömlek, el yapımı zerzevat gibi nesnelerden bilgiyi kazımak gerekiyor. Dil arkeolojisinin verisi tükenince vazolardaki çizgilere, kabartmalardaki silah biçimlerine eğilmek gerekiyor, çünkü dağ, tepe, göl adlarının benzerliklerinden çıkarılacak veri yeterince geriye gitmiyor, kısacası Neolitik Çağ insanlarına kadar uzanan bir topluluk hakkında bilgi edinmek için ne tür kalıntı varsa hepsini incelemek lazım. Childe, İngilizcede Aryanlarla ilgili kapsamlı bir araştırma yapılmadığını, metninin bu açığı kapatmak için mütevazı bir katkı yaptığını söylüyor ama oldukça temkinli, Aryanlarla ilgili öne sürülen fikirlerin ikisini "sessizce görmezden gelmek" zorunda olduğunu söylüyor, kendisine göre nazik bir davranış. Metin boyunca farklı coğrafyalarda Aryan izini ararken daha önceden yapılmış araştırmalara da değiniyor, bazılarını onaylıyor ve bazılarını da biraz hayal ürünü veya gerçek dışı olarak görüp eleştiriyor, elindeki verilere dayanarak. Bu metin aslında akademik bir metin, ben Aryanları ve Etrüskleri deli gibi merak ettiğim için yercesine saldırdım ama ilk bölümden sonra yavaşlayıp dikkatli bir şekilde okumaya başladım. Arkeolojik yöntemlerin karmaşıklığı bir yana, nesnelerin kıyaslanarak tarihi dönemlere oturtulması, nesneler arasındaki ilişkilerin ortaya konması gibi teknik detaylar arkeolojiyle ilgili hemen hiç bilgisi olmayan meraklı bir okuru zorladı açıkçası. Şöyle: X bölgesinde bir yerleşim var, yerleşimdeki kalıntıların bir benzerlerine Y bölgesinde de rastlanıyor ama Z bölgesindeki savaştan ötürü T bölgesinden oraya bir topluluk göçmüş, meydanı boş bulmuşlar, kendi kültürlerini getirerek Y'ye yerleşmişler ve X'le bağlantı kurmuşlar, iki topluluğun sanatları birbirine çok benziyor ama dilleri hiç benzemiyor, silahlarının benzerine Z bölgesinde de rastlandıysa aslında bu ilk topluluk üçüncü topluluğun nesi oluyor, X bölgesi neden Y bölgesine çömlek yapmayı öğretiyor da dil açısından hiçbir paylaşımları yok, orada neler oluyor, siz kimsiniz gibi durumlar var. Ben olabildiğince basit bir şekilde anlatıp araştırmayı katledeceğim ama ilgisi olanlar, sabrı da olanlar metni edinip meraklarını dindirmeden kafalarını daha da karıştırabilirler. Ben şunu öğrendim, bir dikili ağacın olmadan medeniyet kurmayacaksın, araştırmacılara arıza çıkarıyorsun sonra. Arz ederim.
Dil ve düşünce arasındaki ilişkinin toplumu biçimlendirmesini açıyor Childe, Mezopotamya ve Mısır'a göre 1500 yıl geriden gelen bir kültürün bu iki medeniyeti dönüştürüp etkisi altına almasından bahsediyor en başta. "Hangi fiziksel ırk ya da ırklara ait olurlarsa olsunlar, ait oldukları sözlü dil topluluğunun yansıttığı ve bu dil tarafından belirlenen belli bir manevi birliğe sahip olmuş olmalıdırlar." (s. 21) Adamların dilleri bugün Amerika'ya kadar yayılmış durumda, muazzam bir alan. Nasıl oldu bu? Yayıldılar ve kopa kopa çoğaldılar. Çok kuvvetli bir maddi kültürleri yoktu ama zihinsel yetenekleri gelişmişti. "Mesela ek-eyleme sahip olmaları nedeniyle ve en azından bir dizi muhakemenin kavramsal ilişkilerini ifade edebilecek yan cümleler inşa eden temel bir makine olarak neredeyse benzersizdirler." (s. 21) İş dönüp dolaşıp dil becerisine geliyor, dilin eklemeli olması analitik düşünme yeteneğini geliştiriyor olmalı. Sonuçta bir çemberin etrafına dizilmişçesine yazılan bir dilin zamanı çember haline getirebildiğini gördük, uç bir örnek olsa da konuştuğumuz dilin zihin yapımızı derinden etkilediği malum. Tek heceli sözcüklerle konuşuyor olsaydık başka bir düşünsel yapımız olabilirdi mesela, çok ilginç bir konu bu. Neyse, Hindu Vedaları, İran Gathaları ve Yunan lirik şiirinin vezinleri arasında benzerlikler var, demek oluyor ki dil coğrafyasını inceleyerek kaynağın çatallanarak ulaştığı yerleri görebiliriz. Childe bu çatalları birkaç grup halinde inceliyor, aralarında Keltçeden Litvancaya kadar pek çok dil var, dolayısıyla yayılma alanları hakkında genel bir fikir sahibi olabiliyoruz. En saf, bozulmamış Hint-Avrupa dilinin Litvanca olduğunu söylüyor Childe, bunu araya sıkıştırayım. Seslerin yazılışlarından okunuşlarına kadar pek çok bilgi karşılaştırılarak ayrılma noktaları ortaya çıkarılıyor, İranlılarla Hintlilerin kök atadan ayrılmadan önce uzun bir süre birlikte yaşamış tek bir halkın iki parçası olduğunu öğreniyoruz. Tabii burada çeşitli yollarla -ticaret, savaş vs.- yayılan dillerin başka dillere eklemlenmesi de söz konusu, dolayısıyla bu yöntem her zaman geçerli olmayabilir, daha derin araştırmalara ihtiyaç var.

MÖ 15. yüzyılda Mezopotamya'daki Aryan hanedanlarıyla filolojiden arkeolojiye kayıyor Childe, işler bu noktadan sonra karışmaya başlıyor. Samiler Sümerlerle kaynaştıktan sonraki 2000 yıl boyunca Aryanlar hakkında tek bir bilgi yok, ortalığın Aryan isimlerinden geçilmemesine rağmen. O dönemlerdeki istila hareketlerinin başlıca sebebi Aryanlar, adamlar yayılmaya çalışırlarken önlerinde kim varsa iteklemişler, örneğin Kasit istilası İran'ın dağlarında yaşayan Aryanlar yüzünden gerçekleşmiş. İran'ın Aryanlaşması bu dönemlerde gerçekleşmiş, Zerdüşt inancının büyük ölçüde değişmesinin ve tamamlanmasının da yine Aryanların etkisiyle gerçekleştiği düşünülüyor. Batıya doğru ilerlediğimiz zaman Hititler çıkıyor ortaya, dilleri ne kadar Aryanlarınkine benzemese de yönetici aristokrasi sayesinde üst sınıflarda Aryan etkisinin görüldüğü söyleniyor. Aryanlar öyle veya böyle, bir şekilde etkilerini bırakıp yayılmayı sürdürüyorlar. Torosların her iki yanında iki ayrı topluluğun giderek farklılaşan diller kullanmaları ve göç yollarının değişmesiyle birlikte ayrışmaları Mısır'daki Aryan etkisini artırmış gibi görünüyor, Aryan hanedanlığının Firavunlarla daimi bir ilişkisi olduğundan bahsediyor Childe. Üst tabakayı etkileyen bir etkileşim yine, sanduka mezarların ve başka kalıntıların gösterdiği üzere Aryan gelenekleri güç sahibi insanlar tarafından benimsenmiş, kısmen de olsa. Daha yeni okudum ama nerede geçtiğini hatırlamıyorum, yerleşiklerin işgalcilere ait gelenekleri benimsediklerinden bahsediliyordu, o hesap.

Hindistan'ın ele geçirilmesi, Akdeniz'in Aryanlaşması, Yunan kültüründeki Aryan etkileri, Homeros ve diğer antik metinler, kılıçlar, kalkanlar, heykeller, gelenekler, vazolar, tabaklar, altın renkli saçlar, mavi gözler, beyaz ten, Aryanlara dair ne varsa bu metinde mevcut ama metin 1926'da yazılmış, yüz yılda hangi buluntular neleri açığa çıkardı, bilmiyoruz. Göbeklitepe'de Aryanların tarih sahnesine çıkışına dair bir şeyler var mı mesela, varsa ne ölçüde var, bunlara da bakmak lazım. Çok gizemli adamlar bunlar, deli merak ediyorum. Bu metni ilgililere tavsiye ederim, biraz boğuşursunuz ama söz gelişi Traklarla ilgili malumat olsun, Antik Yunan'da Aryan etkisi olsun, çok ilginç şeyler var. Tavsiye ederim.
Yanıtla
6
1
Destekliyorum  1
Bildir