Onaylı Yorumlar

Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Şubat 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kitap ilerledikçe Atay’ın karakterlerini anlayabilmekten çok, onların iç sesi olmaya başladım. Çünkü bence bu öykülerde anlatılan şey korkunun kendisinden ziyade insanın kendi zihnine hapsolmasıydı. Oğuz Atay insanın veya kendisinin en derin zaafını yazmak istemiş. Düşünen ama harekete geçemeyen, fark eden ama karar alamayan insanı. Atay’ın dili bilerek dağınık, bilerek huzursuz. Çünkü zihnin kendisi de öyle. Bence mantık arayan okuru özellikle yarı yolda bırakıyor. Netlikten kaçıyor, kesinlikten şüphe ediyor. Bu yüzden kahramanlar çoğu zaman eksik, kararsız ya da tuhaf görünüyor. Aslında sanki Atay normal olanın ne kadar yapay olduğunu göstermeye çalışmış. Toplumun makul dediği şeylerle bizim iç dünyamız arasındaki uçurumu büyüterek yazmış, tabi ki anlayana. Korku, dışarıdan gelen bir tehditten ziyade içimizde biriken ama bir türlü adını koyamadığımız düşünceler. Atay, bu düşünceleri konuşturup bizi kendimizle baş başa bırakıyor.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Şubat 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yazarın daha önce okuma fırsatını bulduğum Cengiz han, kuşatma 1453, devlerin savaşı ve Selahaddin Eyyubi kitaplarında olay örgüsü, yazım dili daha sert ve gotik havanın hakim olduğu bir döngü içinde ilerlerken, şuan bitirdiğim "Yavuz" kitabında aynı havadan uzak kalınmış. Aslına bakarsanız ben bu havayı daha çok beğendim. Daha akıcı ve yazım dili yalın... Cümle bitişleri daha yumuşak, sonraki cümleye başlarken olay devamlılığı sizi sürükleyiciliğine çekiyor.
Yavuz Sultan Selim
Hadimul Haremeyn Şerifeyn
Halife-i Ruy-i Zemin
Kitapta zalimlik derecesine varan eylemlerinden bahsedilse de, bunların neden ve nasıl yapıldığı detayları ile anlatılmış. Bu beni fazlasıyla celbetti. Çok uzun olmayan padişahlık sürecinde inanılmaz icraatlerde bulunmuş. Osmanlı toprağını iki katından daha fazla büyütmüş ve İslam birliğini sağlamıştır. ALLAH gani gani rahmet eylesin...
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Şubat 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ulusların zengin ya da yoksul olmasını belirleyen şey coğrafya, kültür ya da cehalet değil; ekonomik ve siyasal kurumların kapsayıcı mı (demokratik mi) yoksa sömürücü mü olduğudur. Gücün geniş kesimlere dağıtıldığı, hukukun üstünlüğünün sağlandığı ve mülkiyet haklarının korunduğu rekabete açık kapsayıcı sistemler yeniliğe ve yaratıcı yıkıma, yani gelişmeyi köstekleyen güçlerin tasfiyesine izin vererek sürdürülebilir refah üretirken; gücün dar bir elitin elinde toplandığı sömürücü yapılar kısa vadeli büyüme sağlasa bile uzun vadede toplumsal enerjiyi bastırır ve yoksulluğu yeniden üretir. Kitabın yazarları dünyanın dört bir yanından onlarca örnek olay vererek tezlerini pekiştirmiş. Kesinlikle okunmalı.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Şubat 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tek kelimeyle mükemmel bir kitap. Günümüzde çok sayıda virüs, hastalık, insanlığın sonunu anlatan kitap ve hatta film ve diziler varken bu kitabın günümüzden 100 küsür yıl önce bu kadar çok gerçekçi bir şekilde yazılmış olması, günümüzde ortaya çıkan salgınlara bu kadar yakın yaklaşımlarda bulunması son derece büyüleyici. Yazarın bu kitabı yazdığı yıllarda daha öncesinde böyle bir salgın başlamamış olması ve bu konuyla alakalı ilk yazılan kitaplardan olmasına rağmen bilgilerin bu kadar doğru olması da takdiri hak ediyor.
Jack London' dan okuduğum ne ilk kitap ne de son kitap olucak. Yazar favori yazarım olma yolunda hızla ilerliyor.
Kısa, sürükleyici ve muhteşem bir kitap. Bütün sevdiklerinize okuyun okutturun.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Şubat 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yazarın öykü serisinden yine çok güzel bir derlemeydi. Hepsi çok güzel hikayelerdi, hiç bitmesin istedim. 1950-1960 yılları arasında yazdığı öyküler. Artık cumhuriyet ilan edilmiş, zorlu yıllar geride kalmış ve toparlanmaya çalışan bir toplum hissi uyandı bende. Çoğu kısa ve çok akıcı olan bu öykülerde sıklıkla valiler, baş müfettişler, eski müdürler, yeni müdürler, bakanlar, bakan yardımcıları, kalem müdürleri, hizmetliler vs. konu oluyor. Arka planda, toplumun aksak yönleri, dürüst olmayan işler, bürokrasideki mantığa sığmayan ama hiç değişmeyen günlük vakalar, koltuk sevdası gibi konular mizahi bir dille anlatılıyor. Giden müdürün arkasından konuşulanlar, yeni müdürü çekemeyenler, hala eskisine dedikodu taşıyanlar... Bir bakarsınız ki zaman ne kadar değişse de insan aynı insan.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Şubat 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Râbiatü’l Adeviyye Hazretleri’ni anlatan bu eser kadınların manevî yolculuğuna ışık tutan çok kıymetli bir çalışma olmuş. Hep erkek evliyaların hayatlarını okumaya alışmışız oysa kadın evliyaların hayatı biz kadınlar için ayrı bir rehber ve rol model niteliğinde. Râbia validemizin Allah’a olan teslimiyeti, zühdü ve ihlâsı kalbe dokunuyor. Kadınların da tasavvuf tarihinde ne kadar derin izler bıraktığını görmek çok etkileyici. Özellikle kız çocuklarımız için böyle güçlü kadın örneklerini tanımak büyük bir kazanç. Bu tür eserlerin artmasını temenni ediyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Şubat 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gerçekten etkileyici bir eser. Time'ın seçtiği 1923-2005 arası yayımlanan en iyi İngilizce 100 romanından biri ve 2007 yılı Man Booker Uluslararası Ödülü kazananı olmak kolay değil. Eser bu ödül ve tespitleri sonuna kadar hak etmiş. Yazar özellikle Batı'nın, Afrika'yı nasıl kolonileştirdiğini, misyonerler aracılığıyla Afrika'ya nasıl müdahale edildiğini , karakterler ve evrensel meselelere derinden dokunuşlar ile çok güzel anlatmış. Saf, bilgisiz, masum ve dolayısıyla her türlü gerek dini gerekse sosyal konularda manüple edilmeye açık Afrika halkının belki kısa ama çarpıcı bir hikayesi bu eser...Okuyalım, okumak sağlıktır....
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Şubat 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Lösemi hastası Mira iyileşme sürecine girerek okuluna geri döner. Fakat herkesin tatsız bakışları, kendini turuncu bir kirpiye benzeten Mira'nın üzerindedir. Bu durumdan çok rahatsız olan Mira, çözümü kendisini yeniden Kelkız yapıp, saçlarına resimler çizmekte bulur. Bu çözüm ona kendisini çok iyi hissettirecektir. Hatta bu durumu sosyal medyaya bile taşıyacaktır.
Gerçek bir hikayeden yola çıkarak yazılmış şahane bir kitap.
Hassas bir konunun böyle hoş bir örnekle işlenmesi ve emsallerine harika bir motivasyon sağlaması açısından harika bir hikaye.
Empati duygusunun günümüzde can çekişiyor olmasının yarattığı üzücü bir durumu muhteşem bir yaratıcılıkla birleştiren mükemmel bir eser.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
17 Şubat 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yeni bir şey söylemiyor ama söyleyeceğini çok etkili söylüyor. "Canlılık" ve "ölüm" kavramlarını yeniden düşünmenizi sağlıyor.
Biomortem, Serkan Karaismailoğlu’nun Glia adlı yeni serisinin ilk kitabı. Bunu Mater serisinden sonra okudum ve onlar kadar ilgimi çekecek mi diye merak ediyordum. Yazar, bu kitapta da ilginç gerçekleri kurguya güzel yerleştirmiş. O dünyaya beni inandırmayı, hikâyenin içine almayı başardı. Kitap bittiğinde -aslında hâlâ okurken bile- üzerine düşünecek çok şey vermişti bana. Bilhassa “canlılık” ve “ölüm” kavramları üzerine…

Bu, bir aşk hikâyesi gibi görünse de aslında bundan çok daha fazlasını anlatıyor. Yaşamaya ve ölmeye dair geleneksel bakışın ardına bakabileceğimiz bir pencere açıyor. Yeni bir şey söylemesine de gerek kalmıyor aslında. Bilimsel gelişmeleri kurgunun içine yerleştiriyor ve birinin aslında/gerçekte ne zaman öldüğüne dair “sonsuz bir düşünce tüneline” giriyorsun (Kitabı okuyanlar tünel referansını yakalayacaktır:)).

Hikâye, Biomortem adı verilen özel bir klinikte başlıyor. Burası dağın tepesinde bir yer olarak tarif ediliyor ki yazarın Thomas Mann’in Büyülü Dağ’ına tutkun olduğuna ikna etti beni çünkü Mater serisinde de dağda bir merkez vardı. Büyülü Dağ’ı ve Büyülü Dağ analizlerini okuduktan sonra kitaplarına yeniden bakmak lazım belki de. Falin adlı bir adamın Biomortem’deki hazırlıkları sürerken -resmen kâğıt işlerinden bahsediyorum. Ölüyor da olsan o kâğıt işleri olacak- bir yandan da hikâyesini öğreniyoruz. İlk bölümden onun oraya ölmeye geldiğini anlıyorsunuz ama yazarın o bölüme önemli bir metaforu yerleştirdiğini göremiyorsunuz. İlk başta bunun dramatik bir element olarak yerleştirildiğini ve elbette derin manalar içerdiğini düşündüm ama kitabın evrildiği yere dair bir foreshadowing element olduğunu öngöremedim. Zaten yazarın kurguyu o seviyeye taşıdığına hâlâ şaşırıyorum. Bir süre zor ve son derece riskli bir alanda gezinmiş. Çünkü okuru kaybedebileceği, hikâyenin nabzının düşebileceği, daha da kötüsü gülünç olabileceği bir alana taşımış. Bir şekilde öyle ya da böyle oradan dönmeyi başardığını söyleyebilirim.

İlk başta ana karaktere dair epeyce şey öğreniyoruz. Gençlik yıllarını, eğitim durumunu, hayata bakışını, geçtiği yolları ve daha nicesini adım adım bize veriyor. Karakterle bağ kurabiliyorsun, bu da başka bir karakteri kötü gibi algılamamıza dahi sebep oluyor. Ancak hikâyenin bir yerinde belli sebeplerden karakteri yargılarken buldum kendimi. Etik olmadığını düşündüğüm şeyler oldu. Ancak o zaman bile kötü gibi algılanan karaktere dair düşüncemi değiştirmemişti. Ne zaman Biomortem’deki doktor için benzer bir yöntem uygulandığını fark ettim, işte o zaman Enke adlı o karaktere dair bakışım değişti. Aslında bu ana karakterin korkaklığı ve öz güvensizliğiyle ilgiliydi. Enke ne istediğini bilen ve ona göre yaşayan biriydi. Falin’in kişiliği, yorumları onu “kötü karakter” gibi gösteriyordu. Bu açıdan bakınca Enke birden saygı duyduğum, hoşlandığım bir karakter oldu. Falin’in kendi doğrularını konuşamayacak durumda olması Enke’nin kendi doğrularını konuşmasına engel olmamalı. Pek tabii kendi doğrularını söyleyip bir tartışma ortamı yaratabilirdi. Hiç olmadı, evliliği devam ettirmemeye -belki de hiç evlenmemeye- karar verirlerdi. Ancak Enke’ye uyumluymuş gibi davrandığı onca yıla rağmen Falin kendi eksikliğini görmektense başkasının tamamlanmışlığını kötülemeyi tercih etti.

Sürpriz bozan detaylar verebilirim bu noktadan sonra. Altıncı bölümün sonuna kadar hızlı bir hikâye anlatımı vardı. Biomortem’e geldiği ana kadar tırmandırma yapmak için böyle yapılmış. Karakterle bağ kurmamız ve kaçırdığı yaşamı daha iyi bir partnerle yeniden yaşama şansı elde etme ihtimaline sevinmemiz bekleniyor. Karakter bence okurla arasına mesafe koyuyor ve kendinden yaşça küçük birine neden ve nasıl âşık olduğunu da anlayamıyoruz. Amakrin’in onu bekleyeceğine güvenmek de bilimin pankreas kanserine ve uzun yaşamaya dair sorunları çözmesine inanmak da o noktada güçtü. 50 yıl dondursalar da Falin tüm o gelişmeleri kaçırdığı için hâlâ adaptasyon sorunları yaşayabilir sonuçta. Kademeli olarak bazı sorunları ve teknolojileri göğüslüyor olmamız da belki yaşam süremizde pozitif bir etki bırakıyordur, kim bilir? Tabii yazar, hikâyenin beklediğim sonuna götürmediği için bunu nasıl vereceğini hiç öğrenemeyeceğim. Üstelik serinin ikinci kitabı Biomortem’in devamı olmayacakmış, birbirinden bağımsız olacağını söylemiş yazar. Bu habere pek sevindiğimi söyleyemem çünkü cevapsız sorularla bıraktı kitabın sonu beni.

Duraksamama neden olan şeyler de vardı. Mater serisinin ilk kitabındaki sorunu burada da gördüm. Serinin devamında bu sorun hallolduğu için yazarın bunu hallettiğini düşünmüştüm ama bu kitapta da o yapaylık, akademik bir makaleden okuyormuşum hissi vardı. Kurgunun içinde sırıtan noktalar vardı. Oranın gerçekliğinden bizi iten bir sorun bu. Mesela Biomortem’deki sürece dair Mileva’nın anlattıkları aslında yazarın bize aktarmak istediği bilimsel bilgiler ve bunları verirken bazen kurulan hikâyenin nerede olduğunu ve karakterin durumunu yok saydığını düşünüyorum. “Eğer konuyla ilgili akademik bir araştırma yaparsanız…” diye başladığı bir cümle var mesela. Bunu bir sempozyumda, bir panelde, bir arkadaş sohbetinde veya herhangi bir yerde söylemeniz belki absürt hissettirmeyebilir ama ölümüne saatler kalmış yaşlı bir adama süreci anlatırken bunu söylemek hakikaten rahatsız ediyor, duraklatıyor. Aynı heyecanlı anlatış Glia’da da vardı. Onun diyaloglarında da benzer şeyler gördük. Konuşmanın doğallığını bozan, reklam diline benzer ifadeler geçiyordu. “O nedenle eğer hazırsan artık toprağın altına inebiliriz” gibi… On altıncı bölümün sonunda yazarın sesini duyar gibi oldum, pek hoşlanmadım, yapay geldi kulağıma.

Araf ile ilgili bölüm beni başta epeyce rahatsız etti çünkü yazarın bunu nasıl yöneteceğini öngöremedim. Çok çiğleşebilirdi hikâye ki “tüm bunlar bir rüyaydı” şeklinde bağlamasından da endişe ettim. Ancak bir miktar zorlama bulsam da üzerine kurduğu metafora razı oldum diyebilirim. Hatta perdenin arkasında ne olduğunu merak etmemi de sağladı. Bir veya iki tane mantık hatası yakalasam ve zorlama olduğunu düşündüğüm yerler olsa da çok takılmadım. “Ruhun özündeki ezgi” detayını da oldukça beğendim. Araf’tan ayrılma şekli de hoşuma gitti. Rüyadaki düşme hissini anımsattı bana.

Araf’ta Mileva’nın babasıyla karşılaşmalarını bekliyordum ama epeyce geçe kaldı. Öyle bir şaşkınlık yaşasam ve Mileva’dan şüphelensem ilk olarak babasını bulurdum orada. Ancak üzerine düşününce tutarlı buldum. Falin pasif bir karakter olduğu için cevabın peşine düşen değil cevabın ona gelmesini bekleyen kişi konumunda kalıyor yine. Genel olarak yazarın teslimiyetçi karakterler yarattığını da fark ettim. Bunu bilinçli yapıp yapmadığını merak ediyorum.

Sonunda karakterin seçiminden memnun kaldım mı ondan da emin değilim. Çünkü hikâyenin devamını öğrenmemize engel oldu, bizi çok fazla soruyla bıraktı. Ancak hayat da böyle değil mi zaten? Tüm sorularımıza ne yazık ki cevap bulamıyoruz ve hayat öylece bir şeylerin ortasında bitiveriyor. Bir de karakterin gördüğü şeyin gerçekliğini sorguladığı yerde teyit edebileceği bariz yollar varken en zor yolu seçmesi de bana gerçekçi görünmedi. Pekâlâ Glia’nın varlığını bulabilir, Mileva’dan babasına ve önceki yaşamlarına dair bilgileri alabilirdi. Karakterin pasifliği, beceriksizliği beni sinirlendirdi ki bu iyi bir şey çünkü bu, yazar karaktere bizi inandırabiliyor demektir. Zaten tutarlı karakterler yaratıyor genelde.

Yazar dediğim gibi Mater serisinin ilk kitabındaki gibi biraz acemice kurmuş bunu ama serinin devamında belki daha iyi olur. Belki de editör marifetidir. Eğer öyleyse aynı editörle çalışmasını tavsiye ederim. Ancak vermek istediği düşünceyi ve bilgileri kurguya yerleştirme ve zamanlama konusunda hâlâ başarılı. Falin’in yaşamına dair bilgileri önden aldık, karakterle bütünleştik. Sonra Biomortem’e inandık. Şüphe etmedik. Güvenilir olmayan bir karakter olarak sunulan ve aslında mantığıyla hareket eden -ama anlatıcıya göre Falin’i küçük gören- Enke’nin ağzından bir şüphe verildi bize. Üstelik Falin’in, Enke’nin her zamanki hâlinden farklı olduğunu belirtmesi bunun olabileceğini düşündürdü. Sonra Enke’nin haklı olabileceğini düşündük ve Falin’e duyduğumuz saygı bir miktar azaldı çünkü hâlâ Enke’yi suçluyordu.

Yazarın bizim biyolojik bir ortaklık ürünü olduğumuzu anlatmak için bu kitabı yazmış olmasına o kadar sevindim ki! Günahıyla sevabıyla kucaklıyorum bu kitabı bu nedenle. Yeni bir şey söylemiyor ama olanı çok güzel söylüyor. Günümüz toplumuna bakınca da inanılmaz anlamlı buldum. Bu arada biyoloji lisede bana böyle anlatılsaydı muhtemelen düşük notlar almaz, bugün çok daha başka biri olurdum. Hakikaten çok ilgimi çekti. Üstelik yazarın veriş biçimi de çok ilginç. Toplumsal olaylarla birlikte okuyunca çok daha ilginç bir hâle geliyor. İnsanın oluşumunda etkili olan bir şeyin, prokaryotların kendi başına değil de biri diğerinin içinde kaybolacak şekilde çoğalmasının yaşlı prokaryotlar tarafından “sapkınlık” olarak adlandırıldığı kısma bayıldım. Şu an birilerinin sapkınlık olarak algıladığı şeyler olduğunu düşününce bir zamanlar var olmamıza sebep olan bu olay karşısında ne hissedeceklerini merak ettim.

Nihayetinde bu kitap, ölmeye ve canlılığa yeniden bakmamı sağladı. Sevdiklerimizden çabuk vazgeçtiğimizi düşünerek üzüldüm de. Ölümümüz ilan edildikten saatler, günler, aylar hatta bir yıl sonra bile vücudumuzda canlı bir şeylerin kalmış olması “canlı” olmaya dair yeni düşüncelerle buluşturdu beni. Ölümümüz ilan edildikten sonra vücudumuzdaki mikro canlılar bizi yeniden yaşama döndürmek için çabalamaya devam ediyor. Bununla ilgili öyle bilgiler veriliyor ki geçmişte gömdüğüm tüm sevdiklerime katbekat üzülüyorum. Ölüm anlık değil bir süreç ve bir aşamaya kadar dönüş mümkün olabilir. Belki de sevdiğimiz nicesi için bu mümkündü ama biz bunu bilmiyorduk. Kendime de üçüncü bir gözle bakıyorum sanki. Ben aslında bir konağım. Milyonlarca hatta trilyonlarca canlının eviyim. Böyle düşününce insan bencilliğini fark ediyor.
Yanıtla
6
0
Destekliyorum  17
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
17 Şubat 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Öyle güzel bir kitap ki.. Her satırını yavaş yavaş, sindire sindire, bitmese keşke diyerek okudum.
Her kitabında bana farklı bir bakış açısı gösteren Hatice hocama çok şey borçlu hissediyorum kendimi.
Sanki kalbimde derinden hissettiğim ama dile dökemediğim cümleleri yazıyor / söylüyor bana..
Farkında olamadığım / göremediğim / akıl edemediğim yerlere öyle güzel dokunuyor ki bambaşka bir pencere açılıyor hayatıma.
Sevgi dili çok ön planda, okurken o şefkati de derinden hissediyorum.
Her kitabından çokça istifade ettim ama ille de bir kitabını seçecek olsam sanırım Kur an Psikolojisi kitabını seçerdim, öyle derin öyle kalbime dokundu satırları..
İnşallah seri seri olur, devamı gelir.

Özetle; almayı düşünen varsa hemen sipariş etsin ve zaman kaybetmeden okusun diyorum :)
Yanıtla
3
3
Destekliyorum  2
Bildir