Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Geleceğin Kısa Tarihi
"Tarih, öngörmemize ve yönlendirmemize izin veren yasalara boyun eğer." (s. 11) Sanırım her zaman da eğmez, tarihin ilerleyişini belli başlı paradigmalarla modelleme çabaları doğru noktalara ulaşabilir ama çok fazla değişken ve yeterince kaos söz konusuysa, o zaman patlamış mısırımızı alıp kısacık ömrümüzde gerçekleştiğini gördüğümüz garip olayları keyifle izleyebiliriz. Kozmik ölçüde anlık kıvılcımlarız ama insani ölçüde dünyanın bir parçasıyız, yarını merak edeceğiz. Hangi deli bir tweet atıp dünyayı savaşa sokacak, hangi garipler dünyayı yakacak, çıldırasıya bilmek isteyeceğiz, istiyoruz. Eldeki verilerle uzun vade için yapılan çıkarımlar daha kısa vadeyi düşünürsek yaşanacak olaylarla topyekun değişebilir, Attali bu noktaya dikkat çekerek yerleşik sistemlerin devinimlerini ve gelecekteki durumlarını anlatıyor. Giriş yazısında paranın kendisine zarar veren her şeyin sonunu getireceğini ve hiper-imparatorluk denen nanenin ortaya çıkacağını söylüyor. Hardt'ın ve Negri'nin imparatorluğuyla bağlantılı olup olmadığını bilmiyorum, o metni de okuyunca yazarım bir şeyler. Neyse, kolluk kuvvetlerinin ve kamusal hizmetlerin özelleşeceği bu düzende insan da yapay tüketiciler haline getirilecek ve insana dair olan her şey "tecimsel" bir niteliğe kavuşacak. Bazı açılardan bunun gerçekleştiğini söylemek mümkün. Ardından hiper-çatışma gelecek, devletleşen şirketlere bir şekilde dahil olamamış her türlü grup arıza çıkararak insanlığı ortadan kaldırabilecek çatışmalara yol açacak. İnsanlık her türlü ortadan kalkabilecek kadar kırılgan, nükleer gücün bizi atomlarımıza ayırabilmesi ve bu gücün nihayetinde birkaç insanın elinde olması korkunç bir şey. ABD-Küba arasındaki kriz sırasında tek bir subayın verilen emre uymaması sayesinde nükleer silahlar kullanılmamış örneğin, tek bir insanın milyonlarcasının kaderini belirlemesi dehşete düşürücü. Bu çatışmanın ardından hiper-demokrasi gelecek, kabaca ademimerkeziyetçiliğe benzer bir yapı. Ortada çevre diye bir şey kaldıysa yerel ve bölgesel kurumlar dünyanın geçirdiği yıkımın etkilerini ortadan kaldırmak için çevre odaklı bir yaşam biçimi geliştirecek, ortalık çayır çimen olacak, yaratmanın yeni ve yıkıcı olmayan biçimleri ortaya çıkacak. Her şeyden önce, Attali'ye göre ABD'nin imparatorluğu 2035 yılından önce son bulacak, verilen tarihler tahminleri keskinleştirse de elbette dünyadaki gelişmeleri takip ederek daha muğlak veya kesin sonuçlara ulaşabiliriz. 2060 yılına kadar hiper-demokrasinin egemen olacağını söylüyor Attali, çizdiği doğrultuda büyük ve ani değişimler olmazsa. Ülkelerin sosyopolitik güçlerinin geçireceği değişimleri, dünya nüfusunun akıbetini neoliberalizm politikaları eşliğinde değerlendiriyor bir yandan, kısa-orta vadeli bir gelecek hesaplaması yapıyor. Teknolojik ilerlemelere çok fazla yer vermiyor, anlattığı şeylerin çok daha fazlasını Kaku'da ve Kurzweil'da bularak öngörülen tarihe ekleyebiliriz. Bu durumda da farklı bir akış belirir, Twitter sayesinde örgütlenebilen siyasi hareketlerin politikacıları alaşağı ettiği bir çağda yaşıyorsak henüz adını bile duymadığımız yeniliklerin yaşamı bambaşka yerlere taşıyabileceği fikrini aklımızda tutmalıyız. Bu metin 2006'da yazılmış, on üç yılda gerçekleşen olayları düşününce Attali'nin bir ölçüde makul çıkarımlar yaptığını söyleyebiliriz ama bazı olaylar karşısında şaşkınlığa düştüğünü tahmin ediyorum.

Dokuz odaktan bahsediyor yazar, günümüze kadar küresel ekonominin kalbinin attığı ve yaratıcı tayfanın toplandığı şehirlere bakalım: Brugge, Venedik, Anvers, Cenova, Amsterdam, Londra, Boston, New York ve günümüzde Los Angeles. "Göçerkonar" yaşam algısı bu merkezlerde yerleşikliğe dönüştü, aşamalı olarak dini ve askeri iktidarın yerini görece siyasi ve demokratik özgürlük aldı, Attali böyle düşünüyor ve geleceğin dünyasında sadakatsizliğin ve göçerkonarlığın tekrar gündemde olacağını söylüyor. Burada Bauman'a değebiliriz, "akışkanlık" kavramının günümüzde çatlakları hızla doldurduğu ve toplumları hızla değiştirdiğini söyleyebiliriz, Attali de aynı noktadan bakarak bu dönüşümün devletlere kadar uzanan ayaklarını inceliyor sonraki bölümlerde. Yasaların yerini sözleşmelerin, adaletin yerini hakemliğin, polisin yerini muhafızların alacağını belirtiyor örneğin, yine kısmen yaşanan bir şey.
"Çok Uzun Bir Tarih" ikinci bölüm. İlk medeniyetlerin üç egemen iktidarın (dini, askeri ve tecimsel) birbirleriyle uyum kurmalarının ardından ortaya çıktığını söylüyor Attali, insanlığın ilk dönemlerini anlattığı kısımları geçiyorum ama gelecek için çıkardığı dersleri, tek cümlelik hisseleri buraya alacağım. İlki: "Aktarmak gelişmenin koşuludur." (s. 29) İkincisinde "ölmemek için yaşamı yemek" eylemi var, yamyamlığın temeli. Üç, tabuların kutsallıkla meşruiyet kazanması. Dört, göçebelerle yerleşikler arasındaki savaşların, çatışmaların insanlığa güç ve özgürlük sunması. İmparatorluklar yerleşmeye başlar başlamaz insanın bireyliği ve özgürlük düşü de ortaya çıkıyor, hükümdar bireyselliğin zıddı olarak görülüyor, diktatörlük özgürlük düşünün zıddı olarak görülüyor, ekonomik fazlanın denetimini sürdüremeyen imparatorluklar zıtlarının bir araya gelebilmeyi başarmalarıyla birlikte inişe geçiyor ve bir süre sonra yıkılıyor. Tipik bir döngü. Emperyal düzen aynı anda elli imparatorluğun sürmesini sağlasa da görece yeni olan topluluklar o dönem için bütün marjinallikleriyle beliriyor ve piyasa demokrasisinin temelini atıyor.

İkinci bölüm, "Kapitalizmin Kısa Bir Tarihi". Attali, tarihin genel olarak imparatorluklar ve imparatorlar temelinde değerlendirildiğini ama gerçeği anlayabilmek için tecimsel hareketlerin ve özgürlük mücadelelerinin takip edilmesi gerektiğini söylüyor en başta, böylece Antik Yunan zamanlarından günümüze kadar getireceği insanlık tarihi için okuruna bir perspektif sunuyor. Kısaca şu: Yahudi-Yunan ideali denen tecimsel bir sistem ortaya çıkıyor ve günümüzün medeniyetlerinin temelini oluşturuyor. Ortaya çıkmasında çatışmaların rolünü unutmuyor Attali, Truva'nın yerle bir olmasını Avrupa ile Asya arasındaki ilk savaş olarak görüyor ve Doğu-Batı çekişmesine yol açan etkenleri farklı disiplinlerle inceliyor. İki dünya arasındaki paradigma farkını özetlediği bölüm bu bölümün de özeti kabul edilebilir: "Asya, insanı arzularından kurtarmayı düşünürken, Batı âlemi, onları gerçekleştirme özgürlüğünü insana sağlamak dileğindedir." (s. 46) Dinler tarihine kısa bir bakışın bu bağlamda yaşamın biçimlenmesindeki etkisini görebiliriz, Buda'nın insanı pirüpak olması için desteklemesine karşın Batı'nın düşünce dünyası, Buda'nın bir nevi ikinci versiyonu olan İsa'nın benzer düşüncelerinden sıyrılarak farklı bir özgürlük alanı oluşturuyor, vardığı noktada azınlığın zenginliği yüzünden çoğunluğun çektiği acıyı görebiliriz ama insanla ilgili bir şey bu, düşüncelerle ilgili değil. Neyse, iki ders daha: İki süper gücün kapışmasından bir üçüncü güç galip ayrılır ve yenen, yenilenin kültürünü benimser. Bu çok ilginç, kısa bir açıklama var metinde ama benim aklıma hemen Şehrin Katmanları geldi. Roma'yı kuşatan barbar ordusunun surların dışına binalar inşa etmesi, duvarlar örmesi derken iyice Romalılaşması ve sonrasında modern Avrupa'nın temellerini atacak hale gelmesi, Roma'nın da kuşatma altında iyice viraneye dönüşüp insanlarının dışarıdaki barbarlardan hallice hale gelmeleri şaşırtıcıydı ama mantığı anlayabiliyoruz. Attali bu istilacıların Romalı olmak istediklerini söylüyor, kendilerinde olmayan şeyi elde etmek için onu yok etme pahasına.

Günümüzün dünyasına gelene kadar üretim biçimlerinin değişimi, devletlerin yayılmacı politikalarının yol açtığı yıkımlar, zamanın metalaştırılması gibi pek çok meseleyi görüyoruz, sonrasında geleceğe dair tahminler ağırlık kazanıyor. Çin'den Nijerya'ya kadar pek çok ülkenin gelecekteki demografik yapıları, küresel güçleri veya güçsüzlükleri inceleniyor, enerji ve yaşam kaynaklarının ortadan kalkmasıyla büyük savaşların ortaya çıkacağı anlatılıyor, birkaç bölümde bu meseleler irdeleniyor. Attali diğer metinlerinde olduğu gibi bu metninde de Fransa'ya, memleketine özel bir bölüm ayırmış, geleceğin dünyasında ülkesinin alacağı rol üzerine öngörülerini sıralıyor. Asıl sürpriz muhtemelen Türkçe baskı için özel olarak yazılmış son bölümde. Türkiye'nin geçmişini ve geleceğini değerlendirmiş Attali, önemli bölümlerine değineyim. Osmanlı'dan itibaren tarımın ve toprak getirisinin savunusu yüzünden devingenlik, yenilik ve sanayi ikinci plana atılmış, deniz gücünün esas kısmı kara ordusuna feda edilmiş, iç kaynakların doğuramadığı yenilikçi tayfa barındırılmamış. İspanya'dan gelen Yahudiler ve diğer gruplar bir parça devinim kazandırmışsa da Osmanlı hiçbir zaman güç odağı haline gelmek için gerekenleri yerine getirmemiş. "Daha sonraları, Türkiye, hep ululanan bir geçmişin sıla özlemiyle, hiç durmadan yeniden oluşturulan bürokratik kastlara saygı içinde yaşamıştır." (s. 325) Şunu alıp bitireyim: "Sonuç olarak Türkiye, geleceğin tarihinin yasalarına uymayı hiçbir zaman bilemediği için asla bir odak haline gelmemiştir." (s. 326)

Dünyanın geldiği ve gideceği noktaları anlamak için iyi bir metin, ilgililerin ellerinden öper.
Yanıtla
6
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gölgeler Çekildiğinde
Cahide Birgül geçmiş dünyadan, hiç bilmiyordum. Basılan beş metninden birini geçtiğimiz yıllarda alıp okuma sırasına koymuştum, nihayet ön sıralara aldım, okudum ve biraz bakınayım dedim. On yıl olmuş, on yıldır aramızda değil Cahide Birgül. Üzüldüm ve diğer metinlerine bakınmaya başladım, denk geldikçe okuyacağım. Bunu sonradan Everest basmış tekrar, bendeki Metis'ten çıkan ilk baskısı.

Anlatıcı yazdıklarıyla gecikmiş bir yüzleşmeyi gerçekleştireceğini söyleyerek başlıyor, herkesinki gibi kişisel bir tarihin kasıtlı olarak karanlıkta bırakılan yönlerini ifşa ediyor, gücünü nihayet toplayabilmiş. "Eski bir fotoğrafa bakar gibi kendi gözlerimin içine bakacak ve 'İşte bu sensin,' diyeceğim." (s. 5) Zamanla unutulan anılar tekrar ortaya çıkıyor, tozu alınıyor, sağalma için yazıya dökülüyor. Anlatıcının masasının üzerindeki eski defter anlatının temelini oluşturan gizemleri barındırıyor, genç bir kızın erkek kardeşine yazdığı yazılar etrafında derlenip toparlanan karakterler ve olaylar metnin olay örgüsünü oluşturan temel ögeler olarak ortaya çıkıyor ama bu defterdeki yazılar metinde yer almıyor, en azından kendi biçimleriyle. Anlatıcıda uyandırdıkları duygular üzerinden oluşan olay örgüsü tek bir bakış açısından görülebiliyor sadece, bu yüzden anlatıcının dürüst olup olmadığına ve sezdirdiği şeylere dikkatli bir şekilde yaklaşmamız gerekiyor. Bir örnek: Anlatıcının öğrencilik zamanları, sınıfça çekilen kopyanın hesabı müdürün odasında soruluyor, bu sırada anlatıcının adının Esin olduğunu öğreniyoruz. Esin'in annesi öğretmen, müdürün yakından tanıyor kendisini ve kızı azarlarken hemen hemen hepimizin duyduğu tiratlardan birini atıyor. Kızın bacaklarını okşadığı bölümler pek hatırlanmak istenmeyen anıları içerdiğinden ötürü üstü kapalı olarak anlatılıyor ama sezebiliyoruz, adamın tacizi gören okur için ortada. Aynı ölçüde travmatik olayların dile getirilmek istenmediğini anlıyoruz, bu teknik bir iş ve Birgül çok iyi kotarmış, sırf bu yüzden iyi bir yazar olduğu söylenebilir. Neyse, dört aylık bir süreci takip edeceğiz ama Esin'in geçmişe doğru çıktığı yolculuklar ana çizgiyi oldukça genişletiyor, dört ay bir ömre dönüşüyor.
Deniz'den, teyze kızından gelen mektup Esin'i oldukça telaşlandırıyor. Evde yer yok, zaten babasıyla birlikte yaşadığı ve annesine dair anılarla güç bela sığdığı eve bir dördüncünün gelmesini istemiyor. Baba tekerlekli sandalyesiyle yeterince yer kaplıyor, eşinin karşısında yıllar boyunca duyduğu ezikliğin etkisinden kurtulduğu için güveni de evin bir köşesine sığışmaya çalışıyor ama Esin'e zorluk çıkarıyor sürekli. Farklı bölümlerde anlatılan meseleleri bir araya getiriyorum, yoksa akışın içinde ortaya çıkıyor bunlar. Selcan Abla'yı ve Kenan'ı da en başta görüyoruz, Kenan henüz piyasada olmasa da Selcan Abla haftanın neredeyse bütün günlerinde geliyor, evi toparlayıp gidiyor. Esin'in annesinden kalan bir miras, aileyi derleyip toparlayan kadın olduğunu söyleyebiliriz. Esin'in gariplikleri için ne söyleyebiliriz, onu bilemiyorum. Karşı dairedeki komşulardan bahsediyor örneğin, zamanında onlardan önce dairede bir çift yaşıyormuş ve kadın intihar etmiş, pencereden atmış kendini. Esin üzülüyor, "keşke ben taşındıktan sonra atlasaydı" diye düşünüyor örneğin, böylece kendi varsayımlarının olabileceğini, Selcan Abla'nınkilere kalmayacağını düşünüyor. İnce detaylardan Esin'i inşa etmeye başlıyoruz, kendi kararlarını kolaylıkla veremeyen bir kadın olduğunu en başta öğrendikten sonra Kenan'la ilişkisinin de yine etrafındakilerin iteklemesiyle başladığını öğreniyoruz. Kenan mühendis, Fransa'da çalışıyor ve ara ara gelip nişanlısı Esin'le görüşüyor. Dört yıllık nişanlılıkları evlilikle sonuçlanmıyor, aslında ikisi de ilişkiyi zorla yürütüyorlarmış gibi gözüküyor ama bunu yine sezgisel olarak çıkarabiliyoruz, Esin sadece kendisi için yazdığını söylediği itirafnamesinde bile tamamen açık ve dürüst olamıyor, savunma mekanizmaları çok güçlü.

Anne çok baskıcı ve mükemmeliyetçi, kızının kendi gölgesinde büyümesini istiyor ve Esin'i çocukluğundan vuruyor, hep gölgenin altında yeşermeye çalışmış bir fidan Esin, annesi ölüp babasıyla yaşarken bile böyle. Annesiyle babasının kin dolu intikam oyunlarına şahit olup erken büyümüş, her erken büyüyen çocuk gibi yaşayamadığı çocukluğunu yetişkinliğe taşımış. Babasından kopamıyor bir türlü, baba da kızını bırakmak istemiyor pek. Evde koyu bir hava var, geçmişin ağırlığı ikisini de çökertmiş. Annenin despotizmi ikisini de onmaz bir şekilde kırmış, baba biraz iyileşeceğini düşünerek Deniz'in gelmesini istiyor bu yüzden. Esin yıllar önce yaşanan bir olayın utancı yüzünden istemiyor belki. Yazlıkta Esin'in bir kitabı paramparça edilmiş olarak bulunuyor, durum annenin dikkatini çekiyor ve kadın yeğenlerini sorguladıktan sonra erkek olanının kulaklarını çekiyor, pataklıyor biraz. Doğrucu anne adaletin kılıcı gibi sallanıp cezayı kesiveriyor ama çocuklarda açılacak yaraları düşünmüyor, kendi doğruluğundan şüphe duymuyor. Bu anların fotoğrafları var Esin'de, aklının köşelerinden çıkarıp bakıyor durmadan, kendini görmeye çalışıyor. "Yıllar boyu, çok beğenilen bir eve sahip olan, ama orada bir türlü huzur bulamayan biri gibi ne yapacağımı bilemeyerek dolaştım annemin etrafında. Bir şeyler ekledim, bir şeyler çıkardım, olmadı. Başaramadım." (s. 18) Evin Öğretmen'in etrafı öğrencileriyle dolu, sevilen bir kadının kendini var etme biçimini mesleği belirlemiş. Annelik ikinci planda kalmış gibi gözüküyor, eşle olan ilişki de annelikten hallice, dolayısıyla ailenin huzur bulamamasının başlıca sebebini annede buluyoruz. İkincil sebeplerde babayla kızın pasifliği var. Esin babasının boyunduruğunda yaşamaktan rahatsız olsa da adama duyduğu saygı büyük, ailenin parçalanmamasını babasının dirayetli duruşuna bağlıyor. Kopamıyor adamdan kısacası, her şey olup biterken görmezden geldiği şeylerin babasıyla yaşamaya devam etmesini sağlayacağını umuyor bile olabilir. Sağlıksız bir aile, sağlıksız ilişkiler. Esin onca yıldan sonra her ne kadar babasına hak vermediğini söylese de yapılacak bir şey olmadığını da biliyor. Aileye duyduğumuz öfkeyi aile fertlerinin oldukları biçimde olmalarının kötücüllüğü üzerine kurmanın mantıksızlığını anlarız, bunu anladığımız an öfkeyi hafifletiriz, hafifleriz. Esin'de böyle bir hafifleme ancak kendisine duyduğu öfkeyi canlandırdıktan, kendisiyle yüzleştikten sonra gerçekleşiyor. Gerçekleşiyorsa, eğer yüzleşme iyi geldiyse.

Biraz hızlanayım. Deniz geliyor, evin havasını değiştiriyor hemen. Baba bayılıyor Deniz'e, Esin bayılmıyor, hatta istemiyor kızı. Deniz zeki bir kız, okuluna gidip gelmekten başka bir şey yapmıyor ama Esin'in gözüne giremiyor bir türlü. En sonunda Esin'e kendisini neden sevmediğini soruyor ve bu açıklık yakınlaşmalarını sağlıyor, en azından Esin için Deniz'in varlığı büyük bir sıkıntı olmuyor o andan sonra. İlginç bir ilişki var aralarında, Deniz'in öpücüğü Esin'in dudağının kenarını buluyor örneğin, buna benzer olayların açıklayıcı bir şekilde ele alınmaması Esin'in karanlıkta bırakmak istediği parçaları oluşturuyor. Okur olarak bize çok iş düşüyor gerçekten. Kenan'ın dönmesiyle birlikte evin nüfusu dörde çıkıyor ve aslında tahmin edilebilecek sona doğru ilerlemeye başlıyoruz. Finalin öngörülebilirliği anlatıyı hiçbir şekilde baltalamıyor, zira olayların akışı yeterince tatmin edici olmasa da Esin'in anılarını baştan yaratma biçimi, anılara dair düşünceleri odak noktada yer aldığı için bu noktanın çekiciliği metni sıkı tutuyor.

Geçmişle hesaplaşma olayı varsa anlatıcı kendiliğinden güvenilmez hale geliyor, okura bir dedektif gibi iz sürmek kalıyor. Bu metnin büyük bir bölümünde yaptığımız şey bu, metni değerli kılan da bu. Anıların dile getirilme biçimi üzerine düşünmek, gerçeği geçmişte arayıp bulmak veya bulamamak. Çabanın kendisi önemli. İyi bir metin bu, okunmalı.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bilmezdim Tavus Kuşlarının Uçabildiğini
Baha Tahir'in Türkçeye çevrilen iki metni var, biri bu, diğeri de Doğan'dan çıkan Sürgünde Günbatımı. Bu ikincisi 2008'de "Arabic Booker" olarak da bilinen Uluslararası Arap Romanı Ödülü'nü kazanmış, İsmail Özdemir tarafından Türkçeye çevrilmiş. Tavus kuşlu metnin çevirisi Zafer Ceylan'a ait, iki çevirmen de sağ olsun. Yazarın diğer metinleri de çevrilmeli, incelikli bir yazar kendisi. 1935'te Kahire'de doğmuş, Kahire Üniversitesinde tarih okumuş, 1975'te yazması yasaklanınca sürgün yılları başlamış. Öykülerinde sürgünlüğünün izlerini görmek mümkün, derlemenin bazı öyküleri gurbet meselesini farklı açılardan işliyor, Mısırlıların Avrupa ülkelerindeki yaşama uyum sağlamalarından memleketlerine döndükleri zaman yaşadıkları uyumsuzluk problemlerine kadar pek çok meseleye değiniyor. Yazarlığının ustalık dönemlerinin öyküleri bunlar ve haliyle en başarılı öyküleri. Abdünnasır hayranı olarak Enver Sedat'ın kalkınma projelerini sonlandırmasına karşı çıkıyor, 1995'e kadar sürgünde kalması bundan. Memleketine döndükten sonra yazmayı sürdürüyor, metinleri çevrilecekse bu son dönem yazdıklarından başlanabilir. Kitaptaki bazı öykülerin yazıldığı yıllar verilmiş ama çoğunda böyle bir bilgi yok, biyografiye bakarak yazarın olgunluk yıllarında yazdığı öykülerin daha dikkat çekici oldukları söylenebilir.

Baba'ya bakalım, bir çiftin kavgasıyla başlıyor. Adam kadını boşuyor ve evden çıkıp gidiyor, kavganın sonu. Sabah oluyor bu, kadın tek başına bir süre ağlıyor ve ailesinin evine gidiyor. Anladığımız kadarıyla ilk kez yaşanmıyor bu, kadının annesi adamın özür dilemek için geleceğini söylüyor. Babanın açıklamaları daha tatmin edici olsa da adamı dinlemiyorlar, baba da odasına çekiliyor. İki aile arasındaki benzerlikleri görebiliyoruz böylece, en başta esas adamı suçlamak için elimize yeterince veri verilse de öykünün ilerleyen bölümlerinde kadının türlü oyunlarla adamı kendisine bağladığını öğreniyoruz. Evlenmek için sistemli bir şekilde sürdürülen baskı, intihar tehditleri, bir dünya alavere. Adam kapana kısıldığını hissetse de gerçekten dönüyor, kadının annesinin nasihatlerini dinlemek zorunda kalıyor ve annesinin küstah olduğunu söylüyor eşine, babasını baskı altına aldığını da ekliyor. Tam bir çıkmaz. Adam sevdiği kadının ördüğü ağı gördükten sonra kurtulmak istiyor ama artık çok geç, üstelik kadının çocuk yapma teklifine de olumlu bir şekilde yaklaşıyor. İşler iyice içinden çıkılmaz bir hale geldiği sırada bitiyor öykü, böylece sağlıksız ailelerin ve bağlanma biçimlerinin doğasını anlamış oluyoruz. Öykü 1964'te yazılmış, diğer öykülere göre teknik açıdan daha basit, anlatımcı.

Gösteri. Anlatıcının annesi, hasta olan eşini ziyaret etmesi için küçük oğlunu abisine yollamaya çalışıyor, parçalanmış bir aile bilgisine erişiyoruz hemen. Her gün aynı yemeği yediklerinden ekonomik durumlarının iyi olmadığını da çıkarıyoruz. Anlatıcı annesine karşı çıkmasına rağmen iş çıkışında abisine gidiyor ve babanın öldüğünü öğreniyoruz, annenin haberi yok. Abisiyle eşinin satılmasına karşı çıktığı bir mülk konusunda tartışıyor, satacağını söylüyor. Çıkıyor evden, sinemaya gidiyor. Karanlık ortamda yanındaki kadının eline dokunuyor, ardından birlikte çıkıyorlar sinemadan. Kadın erkek ilişkilerine yönelik birtakım konuşmalar, gözyaşları, çatışmalar. Erkeğin isyanında bir önceki öyküden izler bulmak mümkün: "'Bunun sonu nereye varacak ki? Tanıdığım kadınların hiçbirisi ne bir anlam bulmayı dert ediniyordu ne de sevmeyi, bilakis tek istedikleri sadece evlenmekti. Ben evlenmek istemiyorum. Babamın yaptığını yapmak istemiyorum. Bir ev aç, çocuk yap, sonra çocuklardan dolayı eşinle kavga et, çocukları yetiştir, çocuklar büyüsün, sonra onlarla kavga et, onların anneleriyle kavga etsin, sonra onlar birbirleriyle kavga etsin, e sonra... Sonra da ölüp gideyim." (s. 25) Muhabbet baba mevzusuna gelince kadın da kendi babasıyla olan ilişkisini anlatıyor ve adamı kaçırıyor yanından. Daha fazla "babaya" maruz kalmak istemeyen adam bir bahaneyle çıkıyor mekandan, kadını orada bırakıp sokaktaki kutlamalara katılıyor. İki futbol takımının maçı sona erdikten sonra galip tarafın taraftarları bizimkini kendileriyle birlikte sürüklüyorlar. Biraz Beyaz Mantolu Adam havası var, sürüklenme açısından. Topluluğa uyma güdüsü sorumlulukların ağırlığını kaldırdığı için belki. Sonuçta rakip takımın taraftarlarıyla karşılaşıyorlar, kavga çıkıyor ve bizimki gözaltına alınıyor. Son.
Dün Gece Rüyamda Seni Gördüm. Kuzeyde, yabancı bir şehir. Fransa belki. Arap şirketinde birkaç Arap. Anlatıcının arkadaşı Kemal telefon ediyor, yeni bir şey olmadığını öğreniyor. Öykünün ilk cümlesi: "Sabah işe gider, akşamleyin eve dönerim." (s. 33) Düzenli bir ölüm. İş yerinden arkadaşı Fethi'nin verdiği tasavvuf kitabının etkisiyle yabancılaşmaya başlıyor, yaşamı bir başkasının yaşamı gibi geliyor. Irkçılıkla karşılaşıyor, can sıkıcı onca şeyin farkına varıyor ve uzun süredir bakıştığı Anne-Marie'yle tanışıyor nihayetinde, keskin bir dönüş. Kültürel çatışmalar bir yana, mutsuzluğun bir Batı hastalığı olmasına dair hoş bölümler var, hissizleşme de hemen peşinden geliyor. Örneğin kargalara ve Kamelyalı Kadın'a -birlikte oyun izliyorlar- üzüldüğünü söyleyen anlatıcı, kadının iddia ettiği gibi insanlara karşı pek bir üzüntü duymadığını belirtiyor, gurbete geldiğinden beri. Evden uzakta herkes acısını ve sevincini başka türlü yaşıyor, öyküdeki karakterler için başka bir kültürle bütünleşmenin önündeki en büyük engel. Bir süre sonra kadın, problemlerini çözemediği için adamın manevi dünyasından etkilenip yardım istiyor. Başka türlü bir bütünleşme var burada, kişisel dünyalardan evrensele uzanabilecek bir anlayış. Her ne kadar olumsuz bir şekilde sonlansa da gurbetin ve yalnızlığın duygularla ilgili bir şey olduğunu ve bir başkasında karşılığı olmasa bile o duyguların eşleniğini bulma arayışının güzelliğine değiniyor, şahane bir öykü. 1983'te yazılmış.

Ve İşte Ben, Kral, Geldim... Şimdi bütün öyküler öyle veya böyle iyi ama iki öykü var ki bunlar gerçekten muhteşem. İlki bu. 1932'nin sonbaharı, Ferit Bey yolculuğa hazır. Babası Şeyh Abdullah oğlunun gitmesini istemiyor ama durduracak gücü yok, ülkenin en iyi göz doktorlarından biri olan Ferit Bey'in arayışı -örnek atmosfere pek uygun olmasa da- John Wick'in çöldeki yolculuğuna benziyor, tabii bambaşka sebepler var ortada. Ferit 1924'te Grenoble Üniversitesinden mezun olduğunda edebiyat öğrencisi Marteena'ya aşık olmuş, Şeyh Abdullah oğlunun Fransız bir kızla evlenmesine karşı çıkmış ama kız Mısır'a gelip kendini sevdirince söyleyecek bir şey bulamamış. Ferit'le Marteena çok mutlu olmuşlar, Marteena kaza geçirip yatağa mahkum olana kadar. Sonrasında Ferit Fransa'ya gidip gelmiş, elinden gelen her şeyi yapmış ve büyük bedeller ödemiş ama Marteena'nın iyileşmesini sağlayamamış. Son çare olarak çöle gitmeye karar vermesine Haşmet adlı arkadaşı sebep oluyor, ölümün bir türlü gelmediğinden bahsediyor Haşmet, ölmek için bütün şartlar olgunlaşmışken geri dönebilmiş. Ferit bilimin ve mantığın ışığından uzaklaşıp birkaç adamla birlikte yola çıkıyor, sonrası upuzun bir yolculuk ama maneviyatı dikte edici değil, duygusal çorbaya dönüşmüş bir halde değil, muazzam bir yolculuk. Tamamen gerçekçi, çölün insanda uyandırdığı gerçeküstülükle bile tamamen gerçekçi, bir nevi tayga sendromunu yansıtan bir öykü bu, bir numaraya bu öyküyü koyarım. Bence.

Geçmiş zamanların yorumlarına rastlamak da mümkün, Tahir'in fantastiğe yaslanmayan bir öyküsü var: Rahip Kaye-Nan'ın Yargılanması. Mısır'ın tarihini birazcık bilenler için oldukça ilginç bir öykü, Akhenaton'un tek tanrıcı yönetiminden sonra çok tanrılı sisteme dönüşte eskinin kalıntılarının ortadan kaldırılması için girişilen yargılama işlemlerine ve inancını canı pahasına korumak isteyen bir rahibe odaklanıyor. Bütün zorlamalara karşı kendi bildiğinden şaşmayan bir adamın yeni -aslında eski- düzenin adamlarına karşı çıkma yürekliliği, gizli destekçiler, gizli düşmanlar derken kapılıp gidiyoruz zaten, çok hoş bir öykü bu da, iki numara.

Geri kalan öykülerin hemen hemen tamamı sürgün zamanının gözlemlerine ve yaşantılarına odaklanıyor, farklı kültürlerin yetiştirdiği insanların bir araya gelip acılarını dindirebileceklerini veya mutluluklarını artırabileceklerini görüyoruz örneğin. Sağlam öyküler bunlar, denk gelinirse kaçırılmasın isterim.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hep Yazmak İsteyenlerin Hikayeleri
Kafka'dan epigraf devşirmece, menzil ve yol yok, yol denen şey tereddütler. Yazamayanlardan hikâye üfürmece, neden yazamadığınızı yazmaktan bir hikâye çıkarır mısınız? Çok mu klişe? Özgüven klişelere hiç yaslanmıyor, tıkanma biçimlerini kısa kısa çeşitliyor. Sadece tıkanmalar da yok, örneğin çok sevdiğiniz ve hiçbir ortamda görünmeyen bir yazarın izini buluyorsunuz, evine gidiyorsunuz. Yazarı tanıyan bir kaportacıdan mı, tornacıdan mı, birinden almışsınız telefonu, yazar direkt davet ediyor ve yazarın salonundasınız. Eliniz ayağınız dolaşıyor, öykülerden bahsediyorsunuz. Yazarın sizi onca heyecanlandıran, etkileyen öyküsünü şöyle böyle hatırladığını görüyorsunuz. Ortam eskiyor, kazak göze batıyor, gözlerdeki kırışıklıklar huzursuz ediyor, zamanın geçtiğini ve yazılanlarla yazılanları yazanın bağını kuramamaya başlıyorsunuz. Yazar karşınızda susuyor ve söylediğiniz onca şeyin üstüne konuşmak için ağzını açıyor. Son. Yazarın söylemi metinden ibaret, aslında yazar ortada yok. Adam bunu anladığı sırada mı bitiyor öykü yoksa yazarın söyleyeceği bir şey olmadığı için mi? Açmaz bu, taşı hareket ettiremeyiz ve bir piyona yenilmek üzereyiz derken kurtuluyor öykü, Özgüven'in öyküleri bu tür. Yarım bırakarak -aslında tamamlayarak- veya tamamlayarak -aslında...- yazdığı öykülerden biri bu, Açık Görüşme. İlk öyküye bakalım, okuyan biri. Huzursuzluğun fiziksel yansımalarıyla uğraşıyor, şakaklarda ürperme, kulaklarda uğuldama, bir eyleme geçmeden öncesinin patlama noktası. "Düşünce erimiş kızgın cam gibi beynine aktı." (s. 11) Sözcükler akıyor, biri yakalamaya çalışıyor. Yakalayamayınca yaşamın akışını duyuyor ve teselli buluyor böylece, metin bir akış halinde yaşamı kapsıyor. Kurtuluş.

Yanlış Numara, yanlış numarayı arayanlar üzerinden kurmaca kurmaca. Sıklıkla çevrilen bir yanlış numaranın sahibi küfür yiyor, hakaret yiyor ama hattını değiştirmiyor, yaşama dair materyal elde etmek için iyi bir yol. Paul Auster'ı anıyor ki rüyalarının metinlerden aparma olduğunu, Auster'dan esinlendiğini anlayıp kendini biraz daha öteye iteleyebilsin. "Bende telefonun karşı ucunda gerçek bir insan bulmak ve dolayısıyla onun hikâyesini öğrenmek umudunu doğuran, belki yeniden hatırlatan o günlerde, yıllardır yazmakta olduğum romana yeniden döndüm." (s. 25) Bağlama oturttuk olanları, devam. Mağazalardan ürün satmak için arayanlar, çağrı merkezi çalışanlarının anlayışsızlıkları derken bir telefon sapığının olmasını istiyor anlatıcı, böylece her gün bu yaratım biçimini sürdürebilir. En sonunda arayan kişiyle farklı türde bir bağlantı kuruluyor, yakın. Anlatıcının çözmeye çalıştığı bir gizemi açığa çıkarıyor arayan, aranan bir adresi bulduğunu söylüyor, anlatıcının yanına gelmek üzere yola çıkıyor. Son. Öngörülmeyen çözümler için rastlantısal bağlantılar. Bir metni yazmak için gerekenlerden biri.

Yaz Günü Tango, hamakta sallanan bir göbek, ellerin ve kolların keşfedilmesi, bacakları hareket ettirme çabası, yazamamak. Tango için çalınan müzik adamımızı harekete geçiriyor ve sevgilisiyle/partneriyle arasını açıyor, kadın/adam gitmek istese de bizimkinin pek gönlü yok. Nihayetinde dans ediliyor, gözlemleyenin içinde kıskançlıkla birlikte zevk oluşuyor, partnerinin kulağına fısıldayan adamın flörtöz davranışları keyif veriyor. Bacakların güzelliği hakkında mı konuşuldu, neler oldu? Yazmak için gereken bilinmeyen faktörü doğuyor, belki adam/kadın yazacak bir şey bulduğu için öykü sona eriyor. Cumartesi için söyleyecek pek bir şeyim yok demek istiyorum ama feci kıskandım babayla oğlunun yıkıcılık ve yapıcılık arasında gidip gelen ilişkisini, o yüzden biraz açacağım. Boynuz kulağı geçmek istese de bunu yazı yoluyla yapamayacağını seziyor, her ne kadar bu konuda iddialı olsa da. Babasının metinlerinin yanında kendi metinlerinin pek başarılı olmadığını düşünüyor oğul, bu yüzden başka bir noktadan kazanılacak zaferin peşine düşüyor. Babanın gençlik fotoğraflarındaki kadınlar, kadınlar, kadınlar nerede? Köşesinde oturan yaşlı adamın bir zamanlar sürdüğü rengarenk hayattan pek iz kalmamış gibi görünüyor, o halde oğul için bir fırsat bu. Bir sürü kadınla seviştiğini söylüyor, baba gülümsüyor. Oğlu da kendisine çok benzediği için, babasıyla ettiği mücadeleyi oğlunun sürdürdüğünü gördüğü için, belki de bunlardan başka bir şey için. "Kahreden sessizlik... Albayım." (s. 46)

Kısa, yoğun, bazen sadece diyalog halinde, bazen tek bir olayın anlatımı biçiminde, bazen bir durumun çeşitlenmesi üzerine iyi öyküler bunlar. Özgüven'in çevirilerini iyi biliyoruz, öykülerini de bilmeliyiz. Bence. Evet.

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Allah Senden Razı Olsun Dr. Kevorkian
Jack Kevorkian onlarca insanın öte tarafa geçmesine yardım eden, Ermeni asıllı ünlü bir doktor. Ölmek mi istiyorsunuz, Kevorkian'la garanti ölüyorsunuz. Zamanında ABD'de onca davadan yırtsa da bazılarından yırtamamış, yedi yıl hapis yatmış ve seksen üç yaşında hayatını kaybetmiş. Tabii işin içine Vonnegut girince Kevorkian'ın ölümün ötesinde var olduğunu görüyoruz, şen yazarımızın yolculuklarına yardımcı oluyor. Düşük dozlu karışımlarıyla adamımızın Cennet'e şöyle bir bakış atmasını sağlıyor, büyük hizmet. Metnin önsözünü kaleme alan Neil Gaiman, Vonnegut'la ikinci kez konuştuğu zaman bu dünyayı ötekine bağlayan mavi tünelde bulunduklarını söylüyor. Gaiman kendi yöntemleriyle gidip gelmiş, ayrıntı vermiyor. İlk konuşma kısa sürmüş, doksanların ortasında Vonnegut Londra'ya geldiği zaman genç gazeteci Gaiman telefon etmiş, röportaj yapmak istediğini söylemiş ama yorgunmuş Vonnegut, istememiş. Keşke yapsaymış, iki uçuk adamın konuşmalarından neler çıkardı kim bilir. Yazının geri kalanı biraz hayranlık, biraz da hayali bir diyaloğun parçaları. En sonda bir veciz söz, sanırım Vonnegut'ın metinlerinden birinde geçiyor: "Kimin kontrolünde olursa olsun insan hayatının amaçlarından biri, etrafta sevilecek kim varsa sevmektir." (s. 9) Serbest düşünürlerin en Vonnegut olanlarında bu kural geçerli gibi gözüküyor, Kurt'ün ömründe gördüğü en serbest düşünen adam olan amcasının yanında büyük dedesi Clemens'ın da torunlarından aşağı kalmadığını görüyoruz, şöyle demiş: "'İsa'nın öğrettikleri iyiyse Tanrı olup olmaması ne fark eder?'" (s. 13) Serbest düşünürlerden bahsetmek isterim biraz, serbest adamlardır bunlar. Herhangi bir ideoloji, din, kurum/kuruluş etkisinde kalmadan düşünürler. Kendi doğrularını bulurlar, bunu hümanizmden çıkarırlar. İnsan merkezcilikten yani, sevgi de bunun içinde ama doğrudan o bağlamda kullanılmıyor bu. Vonnegut kendisinin de bir serbest düşünür olduğunu söylüyor, aile geleneği devam ediyor yani. Genelgeçer anlamda dindar olmadığını, ölümden sonra herhangi bir ödül veya ceza beklentisi olmaksızın hayatta doğru ve dürüst davranmaya çalıştığını söylüyor. Amerikan Hümanistler Derneği'nin onursal başkanlığını Isaac Asimov'dan devralıp Asimov'u anma töreninde bu müthiş adamın artık Cennet'te olduğunu söyleyerek güldürüyor milleti. Çok sağlam bir adam ya bu, katliamın orta yerinde aklını bir arada tutabilmiş, sonrasında da yaratıcılığının yardımıyla travmatik anılarını müthiş kurmacalara çevirebilmiş. Büyük saygı duyuyorum.
Milli Halk Radyosu WYNC için kısa kısa parçalardan oluşuyor bu metin, radyo konuşmaları aslında. Her bölümde öbür taraftan meşhur biriyle görüşüyor Vonnegut, bir nevi röportaj yapıp yaşayanların dünyasına geri dönüyor. Yaşayanların dünyasından geliyor. Farklı bir boyutta yaşam oldukça eğlenceliye benziyor, İncili Kapılar'dan geçer geçmez ortam süper ama pek ilerlemiyor Vonnegut, Aziz Peter'ın yönlendirmesiyle göreceklerini görüyor, konuşacaklarını konuşuyor ve basıyor geri. Uzunca bir süre kalsa düşünürlüğünün serbestiyeti sorgulanabilir hale gelecek, üstelik, belki de kalmak ister ama görüşlerine aykırı bu. Kalanlarla görüşmek daha iyi. Mary D. Ainsworth, konuştuğu ilk Cennetlik. Çocuk gelişimiyle, özellikle bağlanma türleriyle ilgili araştırmaları çığır açmış bu kadının öte taraftaki çocuklar -bebekken ölenler- için açılan kreşlerde araştırmalarının meyveleri toplanıyormuş ve iyi yetiştirilen bebekler/çocuklar melek oluyorlarmış, melekler çocuklarmış! Hoş! Salvatore Biagini, ikinci yolculuk. Köpeği Teddy'yi bir pitbuldan kurtarmak isterken kalp krizi geçirip ölmüş. Yaşlı adam, köpeğin orasını burasını ısırmasına tepki olarak ölmüş. Vietnam'da bir hiç uğruna ölmekten iyi olduğunu söylüyor ki Vonnegut araya böyle insanlık suçlarını tıkıştırmayı sevdiği için pek çok örneğiyle karşılaşıyoruz bunun, örneğin Louis Armstrong'la görüşmesi sırasında adamın bando takımında çalan Tasmanyalı bir müzisyenden bahsediyor, muhtemelen geriye kalan son Tasmanyalılardan. Dünyamızda safkan Tasmanyalı kalmamış hiç. "Tasmanyalılar hakkında WNYC'ye götürebileceğim küçük bir demeç istedim ondan. Bildiğimiz tümüyle başarılı tek soykırımın mağduru olduklarını söyledi." (s. 23) Korkunç bir şey, kökleri kurutulmuş. Büyük bir çark var, dünyadaki bütün renkleri öğüte öğüte griye çeviriyor sanki.

John Brown. İç Savaş sırasında cephanelikteki silahları ele geçirip kölelere dağıtmak için uğraşırken esir alınıyor ve kurşuna diziliyor. Sonrası kölelik, Thomas Jefferson'ın köleleri, köleliğe karşı çıkarken aslında o kadar da karşı çıkmayan politikacılar, kısacası ikiyüzlülük. Brown'ın hayal kırıklığı çok bariz, Jefferson'ın dört kelimeyle -"Bütün insanlar eşit yaratılmışlardır."- Tanrıyı özetlediğini, ardından kendi yaşamındaki teori-pratik çatışmasından ötürü Şeytanı canlandırdığını dile getiriyor. Arly A. Burke, cenaze töreninde Clinton'ın konuştuğu ünlü amiral. Öldükten bir süre sonra eşi de ölüyor ve mezarında "Bir Denizcinin Karısı" yazıyor. Eril tahakkümün mezar taşlarında bile görülebilmesi ne acı. Bunları gözlemlemek isteyen, kendilerine zaferler çıkaran insanlar da cabası. Kevorkian'la ara ara konuşuyor Vonnegut, Kevorkian'a göre infaz odalarındaki seyirciler Roma'nın arena oyunlarındaki seyircilerle aynı. Yaşamın solup gitmesini izlemek isteyen insanların tam olarak ne istediklerini düşünelim, hınca varıyoruz. Kansız törenlerde intikam duyguları pek titreşmese de tatmin olmuş bir şekilde ayrılıyorlar ölünün yanından, kudretlerinin farkındalar, bir sonraki infazda gizli cinnetlerinin coşkusunu yaşamak için tekrar hazır olacaklar. Vonnegut için de zor bir görev, insanın çürüklerini görmek can yakıcı.

Son birkaç kişi. Adolf Hitler. Herkesle birlikte bedel ödediğini söylüyor ama dünyanın geri kalanına bakıp söylemiyor bunu açıkçası, yaşamını kaybetmesi yol açtığı acıların bedeli olarak görülmemeli. Bunun yanında New York'taki BM Genel Merkezi civarına taştan bir haç dikilmesini istiyor, kendisini hatırlatacak bir anıt. Anıtın üzerinde "Entschuldigen Sie" yazmalıymış: "Kusura Bakmayın". Peter Pellegrino, Amerika Balon Federasyonu'nun kurucusu, Alpleri sıccak hava balonuyla geçen ilk Amerikalı. Gökyüzünün ve balonla yolculuğun Cennet'ten daha iyi olduğunu iddia ediyor. Uçan herkes bu görüşteki haklılığı teslim edermiş, Aziz Peter hemen karşı çıksa da fikrini değiştirmiyor adam, bulunduğu mekandan daha fazlasını sunan gökleri özlüyor. En sonunda gökyüzü "olduğunu" söylüyor. En iyisi.

Birkaç adam daha var, Asimov mesela. Shakespeare. Vonnegut eşsiz mizahıyla konuşturuyor adamları, duymak istediklerini söyletiyor ama belki de gerçekten böyle konuşurlardı. Aziz Peter için aynı şeyi söylemek zor, adam Shakespeare'in eserlerini yazdığını iddia eden hiç kimse olmadığını, en azından buna ilahi yalan makinesine girmeyi göze alacak kadar inanan birilerinin çıkmadığını söylüyor. İlahi yalan makinesi, kesin çözüm. Osiris miydi kalpleri tartan, onun tartısı gibi bir şey olsa gerek. Son bir şey, Kilgore Trout çıkıyor aradan! Adamın adını duyunca deli herif bu sefer ne kurguladı acaba diye düşünüyorum, yine akıl aldı.

Kısacık, çok eğlenceli bir metin. Okuna.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sen Beni Sev
Salâh Bey'in 1950'li yılların ortalarında yazdığı dört bölümden oluşuyor metin, diyaloglar halinde ilerleyen -metnin alt başlığı "İkili Fiskoslar"- bölümlerde eleştirmenler, şairler, romancılar ve hikâyeciler konuşuyorlar. Birbirlerini çekiştiriyorlar, pohpohluyorlar, bunun yanında zamanın edebi meselelerine eğiliyorlar. Salâh Bey'in konuşturduğu karakterleri kendi tarihçesinden çekip çıkartabiliriz, örneğin tarihçenin bir bölümünde anlattığı matine baskınındaki şairlerin ve eleştirmenlerin dile gelmiş hallerini görüyoruz muhtemelen, beyefendi zıt görüşleri bir araya getirip bir sentez oluşturmaya çalışıyor, dönemin edebi anlayışlarına resmi geçit yaptırıyor. Genellikle diyaloglar halinde ilerliyor mevzu ama Sen Beni Sev adlı ilk bölümde bir ada vapurunun şenlikli ortamına dalıyoruz, diğer bölümlerde buna benzer bir renk yer almıyor. Ada vapurunda Rumlar eğleniyorlar, vapur görevlileri tarafından susturulana kadar. "Ne annamaz seysin sen vre? Kol kola verezeyiz, sen beni sev yapazayiz. Yok bunda fenalik." (s. 11) Bu "sen beni sev" denen naneyi çok merak ettim, bir tür dans mı acaba? Araştırayım. Neyse, meselelere gelelim. Bu bölümde romancı ve eleştirmen var. Eleştirmen kendisinden genç olan romancıyı eleştirirken bütün bir nesli topun altına atıyor, bir kahve bellediklerini ve oradan çıkmadıklarını söylüyor. Romancıya göre zamanın ruhu bunu emrediyor. Başka ne emrediyor, edebi kurumların sömürülmesini mesela. Şiir Araştırmaları Derneği genel yazmanı 1000 Lira alıyormuş dernekten, sonra bu genel yazman aslında börekçilik yapıyormuş. Eleştirmene göre bunda bir sıkıntı yok, börekçiliği müthiş bir laf ebeliğiyle şiir araştırmacılığına benzetiyor. Aslında şimdi düşündüm de, bu diyaloglarda üstü kapalı bir şekilde taşlanan insanları bilebilseydik keşke. Biraz şeye benziyor bu, Twitter'da isim vermeden birbirine sallayan insanların yarattığı kaosa. Biri bir laf söylüyor, kime söylediği belli değil. Altında yorumlar, isim isteyenler. Sonra sallayanın yan çizmesi, İstiklâl Marşı, kapanış. Hep aynı terane. Birsel de biraz temkinli gibi gözüküyor, elle tutulur örnekler verirken de olumsuz eleştiri yapacakmış gibi görünüp başka bir konuya bağlıyor muhabbeti, bazı iddialar havada kalıyor. Çoğu cevap buluyor gerçi, hak da yemeyeyim. Evet, eleştirmen genç romancıya biraz tepeden bakıyor, bulunduğu yere gelmek için çok çabaladığını söylüyor ve gençlerin çaba göstermeden yükselmek istemelerini eleştiriyor. Gençlerin sürekli yaygara çıkarmalarını da eleştiriyor, yeni edebiyatmış, kurum hortumlamakmış, bu tür şeylere ilgi gösteren yavrucaklar topa tutuluyor bir güzel. Goy goydan sonra gerçekten edebi boyutta sayılabilecek tartışma faslı başlıyor. Yazarın ve metnin toplumsal karşılıkları, yazarların okura karşı konumlanmaları, çağa sımsıkı sarılma fikri üzerinden Sartre'ın, Gide'in metinlerinde toplumsalın önemi, yazarların görevinin olup olmadığı, bu tür meseleler romancının görüşleriyle biçimleniyor. Romancı bir noktada sazı eline alıp eleştirmeni/yaşlıyı iğneliyor bu kez, konfor alanını bırakıp keşfe çıkmayan yaşlıların yeni metinleri okumamaları ilk iğne. "Hep aynı karşılık: Sevmiyorum ki okuyayım. Okumadan nasıl sevmeyebilirsiniz?" (s. 26) Eleştirmen çıkışıyor hemen, işinin öğretilmesini istemiyor. Bu minvalde birtakım gevezelikler diyelim.
Mambo İtalyano kısmında hikâyeciyle şairin muhabbetine tanık oluyoruz. Başlıkları alıyorum: şiirin oturduğu temeller, kuşakların belli temellerde toplanmaları, anlamın kapalılığı ve daha da kapalılığı, saçmalamayla anlam kapalılığı arasındaki ince çizgi, İkinci Yeni tayfasının şiirlerinin edebi bir noktaya yerleştirilmesi. Bu sonuncusu ilgi çekici aslında, tayfanın tam gaz yazdığı 1956 yılından eleştirel bir bakış sağlıyor. Uzlaşılan bazı noktalar var, biri şiirin değişim geçirmesinin normalliği. Şairin de değişim geçirmesinin normalliği. Kısacası her şeyin değişmesinin normalliği. "Karanlık" şiirde de bir anlam kırıntısının bulunabilirliği. Belli bir ideolojinin güdümünde yazılanların edebi bir değer taşımayacağına duyulan inanç. Güzeli izleyip insanı unutan şiirin şiirliği ve tersi durumun şiirliği. Estetik üzerine birtakım tartışmalar ve nihayetinde karanlık duygulardan kurtulamayan, ellisinde bile kara kara yazan şairlerin küçüklüğü ve ergenlikten kurtulamamaları. Bu konuda müddeiyi teessüf etmek lazım geliyor, ne demek ergenlik. Karakterleri oturdukları yerden ahkam kesen tipler olarak düşünmek gerek, sonuçta yapılan şey gevezelik, kuramsal temeller atılmıyor bu metinlerde. Devam, karanlık şiir yazanların yeniliği arayanlar olduğu fikri hoşa gidebilir ama çok iyimser bir fikir olarak gözüküyor, her kara bir yeni doğurur mu? Şöyle diyeyim, karadan amaç yeniyi aramak mı? Bir yanıyla. Misyon yüklemek oluyor bu, pek doğru değil. Son olarak, Cansever'in şiirine yakıştırılan "Şekerli Gerçek" tanımı pek hoş.

Devenin Pabucu nam bölümde bir şairle eleştirmenin -önceki bölümlerdekilerle aynı kişiler, belki- birbirlerini yağlayıp ballamalarına şahit oluyoruz başta, öyle böyle değil. Yeterince yağlandıktan sonra konuşmaya başlıyorlar. Güncel şiir hakkında konuşuluyor tabii, eleştirmene göre Samih Rifat'ın oğluyla Urla'da avukatlık yapan delikanlı -bunun adını yazayım, Necati Cumalı- iyi şairler, yine de Şeyh Galib'in şiirlerindeki tını yok bu gençlerin şiirlerinde. Eh, buradan ölçü meselesine gelmemek olmaz tabii, hemen yeniyle eskiyi kıyaslamaya başlıyorlar. Ölçü kullanılan şiirden yenilik doğar mı, ölçü özgür düşünceyi sakatlayan bir öge mi, bu tür şeyler tartışılıyor. En sonunda kuşak farkı ortaya çıkıyor ve birbirlerine hakaretler ederek ayrılıyorlar.

Her Şair Neler Bilmelidir dördüncü ve sonuncu bölüm. Genç adam, eleştirmene nasıl şair olunacağını soruyor ve cevap olarak eleştirmenin edebi katakullilerini öğreniyor, insanları gütmekte kullanılan çeşitli taktikler, alavereler, çeşit çeşit. Bunlar “fallacy” olarak bilinirler, birkaç örneğine eleştirmenin sözlerinde rastlamak mümkün. Herkesi kötülemek gerektiğini söyleyerek başlıyor eleştirmen, herkes kötülenecek ve insanlar kötüleyenin çok ince bir adam olduğunu düşünecek, böylece kimseyi beğenmemesinin aslında kalaslıktan kaynaklandığı anlaşılmayacak. İki, namlı bir yazar üzerinden meşruluk sağlanacak. "Yakup Kadri'yi seven beni sevmesin!" Üç, "doğrusunu isterseniz" kalıbından sonra istediğiniz gibi saldırabilirsiniz, serbest. Karşı argüman sunanlar da benzer saçmalıklarla susturulabilir, taktikler pek çok.

Nedir, iyi kitaptır bu.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tamiris'in Gecesuçları
2006 Yunus Nadi Öykü Ödülü'nün sahibi Ayvaz 1956 Antakya doğumlu. 1987'de Bütün Oteller İstanbul Palas ile Akademi Kitabevi öykü başarı ödülünü kazanmış, 1988'de bir metni daha yayımlanmış, sonra 2000'e kadar sessizlik. Bu dördüncü öykü kitabı sanırım, olgunluk dönemi öykülerini içeriyor. Tamiris'in Gecesuçları'nı edebiyatımıza yaptığı katkı açısından değerlendiriyorum şu an, çok değerli bir ilk öykü var: Raylarda Makas. Ne katmıştır, gözlemciliğini öykünün tamamında farklı başlıklarla biçimleyen anlatıcı tipi örneğin. Uzaklardan gelen trenlerin izini sürerken bir anda ikinci tekil şahsa sesleniyor, karakteri kendi sözcükleriyle biçimliyor ve anlatıcılıktan yaratıcılığa geçiş yapıyor. "Görüyorum seni!" (s. 10) Anlatıcı görür görmez trenlerin "bir suçu öteye taşımaları" bahsinden görülenin inşasına yöneliyor. Bu iki öge birbirinin içine geçerek anlatıyı oluşturan iki ana parça haline geliyor. İstenmeyen bir yolculuk gerçekleşmiş, bir ihanetin gölgesi düşmüş, İstanbul'dan uzaklara giden "sen"in aşkı ayrılığa, sürgüne dönüşmüş. Anlatıcı kendi konumunu da belirtiyor arada bir yerde: "Yitirdiğin sevinçlerin bıraktığı boşluktayım..." (s. 12) Karakterin kendi boşluğunda doğurduğu bir anlatıcıyı dinliyoruz, karakter kendisini bir öteki vasıtasıyla anlatılabilir hale getiriyor, bir nevi hikâyeleşiyor. On numara teknik. Mevsimler gelip geçiyor, gidiş gelişler arasındaki duygusal boşluklar büyüyor. Yaz yaklaşınca geri dönüş zamanı küçücük bir umuda yol açıyor, kitaplar ve giysiler toplanıyor, trenle İstanbul'a dönülecek. Bu duyguyu Zonguldak'ta çalıştığım zamandan biliyorum, seminer dönemi biter bitmez otobüse atlayıp Çaycuma'ya, Devrek'e, Mengen'e, Yeniçağ'a, oradan otobana çıkıp Bolu derken İstanbul. Umutla dönersiniz İstanbul'a ama yolculuk biter bitmez dönüş için geri sayımın başladığı duygusu, bu duygunun yarattığı sıkıntı, paha biçilemez. Karakterin sevgilisi ayrılmak istediği için bu sefer uğul uğul bir dönüş var, dönülecek bir şey kalmadığı için. Makasların yolu dağıtma biçimleri kalp için de isteniyor en sonunda, başka bir zamana ve yere, belki başka bir insana çıkan yol bulunabilir. İlk öyküden tutuluyoruz, Ayvaz'ın sesi özgün, güzel, iyi.
Çıngıraklı Kapı adlı ikinci öyküde Işıl Özgentürk'ün ödünç alabileceği -tersi de geçerli- bir anlatım biçimi var. Baudrillard'a ait, maskeler ve gerçek kişilerle ilgili epigraf biraz lüzumsuz gibi görünüyor ama Ayvaz bu bölümden esinlenip de yazmışsa öyküyü... Bir kadınla bir adam uzun zamandan sonra birlikte oturuyorlar, masanın iki tarafından doğan iki farklı hikâye birbiriyle bütünleşecek ama zaman zaman sadece birine odaklanacağız. Çaylar, pastalar, kekler yeniyor, bir şey yapmak ve zaman zaman doğan suskunluğu unutmak için. Karakterlerin belli belirsiz hareketlerini de göreceğiz, birbirlerini inceleyecekler. "Hâlâ güzel... Ama yüzünde eskiden hüzün diye gördüğü şey yorgunluk şimdi." (s. 19) "Gözlerini garson kızda unutan" adam, rüzgarda bin bir renkle uçuşan oyuncaklar, ite kaka sürdürülmeye çalışılan diyalogdan uzaklaşmak için araç olarak kullanılıyor bazen, kadın oyuncakların güzelliğinden bahsediyor ansızın, adamın beklediği cevabı öteliyor. Birbirlerini gitmekle suçluyorlar ama kimin gittiğini ikisi de unutmuş, ilişkilerini darmadağın eden anlaşmazlığı sürdürmeye çalışarak bir alışkanlığı yaşatıyorlar. Erkek biraz pişman, kadınsa içine düştüğü bunaltıdan kurtulmak için gitmek istiyor ama erkeğe duyduğu özlem kalkmasını engelliyor. Erkeğin kadının istencinden ötürü zincire vurulduğunu söylemesi kadını tuzağa düşmüş gibi hissettiriyor, belki istediği şeylerin ilişkilerini baltaladığını görmediği için erkeğin incinmişliğini anlayamıyor ve tuzağa bu yüzden düşüyor, kendi kör noktasını göremediği için. Hangisinin haklı olduğuna dair bir ağırlık konmuyor masanın uçlarından birine, sadece takip ediyoruz, bir durumun üzerine çöken dünyanın izlerini görüyoruz sadece. Serin hava, kafeye gelen mutlu çiftler, her şeyi ele geçirme çabasının eleştirisi, erkeğin uzaktaki genç bir kızı görüp hesabı istemesi ve son. Erkek zaten orada değil, kadın da öyle. Biz bir sıkıntının, kadınla erkeğin ortalarına koyup etrafında dönüp dolaşarak içine tam olarak girmedikleri "dikey ve yatay" sıkıntının durmadan genişleyen yüzeyini görüyoruz sadece.

Su İle Her Şeye Hayat. Sıraselviler'de anneyle kızın buluşması. Kopuk bir ilişkinin kırk yıllık geçmişine üstünkörü değiniliyor, Parisli anne kızları büyüyünce İstanbul'dan memleketine dönmek istediğini söylüyor, arkada bıraktıklarını yılda iki kez görüyor sadece. Kışın İstanbul, yazın Paris. Madam Suzan, annesi Madam Anie'nin hikâyesini öğrenmek istiyor, çok fazla zamanları kalmamış. Yıllar geçmiş ve söylenemeyenler derinlere gömülmüş ama çıkarılmaları için çok geç değil. Patlama olmasaydı. Muhtemelen Onat Kutlar'ı ve pek çok insanı aramızdan alan patlama bu, ya da HSBC'nin önündeki patlama, bilemiyoruz ama anlıyoruz ki Madam Anie artık sadece oturacak, kahvesini içecek. Sepya bir fotoğrafta. Açık Pembe Üçgen'e bakalım, başka bir tür kırıklık var burada. Nisan'ın sağ ayağıyla başlayıp sol ayağıyla bitirdiği bir gecenin kalıntıları. Ölmüş olsa da varlığı süren, alkol ve sigara kokan baba ve babanın kişiliğini ortadan kaldırdığı bir annenin arasında Nisan'ın yaptığı tek şey, çoraplarını ve kıyafetlerini giyip sokağa çıkmak, tekinsiz sokaklarda dolanmak ve durup beklediği bir noktada hayat kadınlarının, torbacıların ve pezevenklerin arasında oturmak. Kendisini arabasına alan kibar adamla yaşadıklarıyla da bitiriyoruz, ince tedirginlikler ve geçmişten kurtulma çabası kara bir geleceği yaratıyor burada da.

Aldatılanların hikâyeleri, babanın gölgesi altında büyümeye çalışan kızlar, babanın ortada olmadığı anne-kız öykülerinin ışıltıları gibi pek çok konuya değiniyor Ayvaz, öykülerini kurduğu dil, kullandığı imgeler özgün. İyi yani, Türk öykücülüğüne sıkı bir katkı.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Zamane
Bu işte bir tersliğin olduğu malumdur. Yaşını almış insanlardan duyduklarımızı kendi muhabbetlerimizde çevirmeye başladık, zamanın ne kadar hızlı geçtiğinden şikayetçiyiz falan da yirmiler yeni bitti daha, neler oluyor? Bu bir yana, siz de sığ(ır) insanlardan bıktınız mı? Günaydın diyorsunuz, küfretmişsiniz gibi bakıyorlar. Kibarlık yapayım diyorsunuz, aptal muamelesi yapıyorlar. Hadi bunlar sığır, insanlıktan nasiplerini almamışlar deyip geçiyorsunuz. Saldırı içeriden de geliyor üstüne, yaşamın kendisi yeterince yorucu değilmiş gibi yakınların yakınmaları boşlukları dolduruyor hemen, sıkıntıyı pekliyor. "Neden öyle? Neden şuyun şöyle, buyun böyle?" Sosyallik çemberini iyice daraltınca karşılaşmıyorsunuz böyle şeylerle ama yine de tehlike sürüyor, insanlar değişiyor veya gizlediklerini ortaya dökebiliyor. Kısacası otuz yaşımda dağa taşa tayin istemeyi düşünmemem gerekiyordu, ortalıkta serseri mayın gibi dolaşan insanlardan uzağa gitmenin hayalini kurmamalıydım ama oldu, Mustafakemalpaşa'da kadro olsa da basıp gitsem, annem hazır buradayken onun boş evinde yaşasam diye düşünmeye başladım. İstanbul'a gelişi üç saat. İnsan az. İki adım ötede nehirle orman var. Bilemiyorum, bu çağı hiç sevmedim ben. Korkunç, insan sürüklenmekten yaşadığını nasıl anlayacak ki? Ara sıra kaçıp doğanın içine bombalama atlayarak mı? Bir dünya para harcayacak, izinleri denk getirmeye çalışacak, bir sürü iş. Bu işte bir terslik var, çok uzun süredir böyle.
Çember dar olduğu için pek kimseyle paylaşamıyorum bunu, bibliyoterapi uyguluyorum hemen, toparlıyorum. Bu seferki Engin Geçtan sayesinde oldu, yaşadığımız zaman üzerine düşünüp çıkarımlarda bulunmuş, böylece bizim gibi insanların yalnız hissetmemelerini sağlamış. Tabii bunu Freud, Adler, Jung gibi çok ana kaynaklardan yola çıkarak yapıyor, "sığırlık" bildiğiniz gibi sıklıkla kullanılan bir kavram olsa da bilimsel değildir, bence literatüre girmesi lazım ama henüz böyle bir durum yok. Oysa sosyal, bireysel bağlama cuk oturuyor. "Sığır kişilik bozukluğu" şu meşhur akli denge bozuklukları listesine girebilir, başvurup kovalamak lazım. Evet. Geçtan metnini birkaç bölüme ayırmış, bölümler üzerinden gideyim. "Türkiye Adaletli Bir Yer Değil" bölümünde pek çok çocuğun geleceğin yaşlı gençleri olmaya aday olduğunu söylüyor Geçtan, aileden aldığımız duygusal yük çok ağır olduğu için yetişkin rolü yapan çocuk olmaya adayız. Çocuklukla ilgili eli yüzü düzgün, bilimsel araştırmalar 19. yüzyılın sonunda yapılmaya başlandı, öncesinde yedi yaşına gelen çocuklara yetişkin muamelesi yapılırmış. Akıl alır gibi değil. Direkt fabrikalara veriyorlarmış çocukları, çalışıp para kazanmaları için. İki örnek geliyor aklıma, biri Snowpiercer'da lokomotifi ateşleyen yavrumuz. Kendisi ailesinden koparılıp götürülüyordu, trendeki isyan ateşini yaktığını söyleyebiliriz. İşlevsel. Minicik elleriyle çarkların arasında çok iyi iş görüyor, az yiyor, çok çalışıyor, bir güzel sömürülüyor. İkinci örnek Wells'in Kipps'inden. 18 saat boyunca çalışan çocukların yaşadıkları hayatların sıkılacak suyu kalmıyordu artık, sınıf atlama şansları da pek az olduğu için yürüyen ölüye dönüşüyorlardı. Yaşayan ölüler aslında, Yiğit Özgür'ün bir karikatüründe, "Ölmüş lan bunlar!" deyip insanlığın özetini çıkaran çocuğu hatırlıyorum. Yüz yılda şartlar değişti, çocukluğun ne olduğu az buçuk anlaşıldı ama bu sefer bambaşka problemler çıktı ortaya, Geçtan kendi çocukluğundan bahsederken insanların bulundukları konumu kabul etmiş olduklarını, bunun sağlıklı bir zihnin dengesini koruduğunu söylüyor. Açgözlülük, sınıf atlamak için iş çevirmek vs. sıklıkla rastlanan şeyler değilmiş, aşağı yukarı son elli yılda patlamış bunlar. Yetişkinlerin problemleri gibi gözüküyor ama öyle değil, çocuklara yansıtılanlar sağlıksız bir toplumun temellerini atıyor. Duygusal ağırlıktan bahsedeceğim ben, hepimizin az çok taşıdığından. Darbeler, hayat pahalılığı, teknolojinin dudak uçuklatacak kadar hızlı ilerlemesi derken yetişkinler neyin içine düştüklerini anlayamaz hale geldiler, bildikleri dünya hızla yok oldu ve bambaşka bir yaşama göz açtılar. Yeniden doğmak gibi, bir nevi çocukluğa dönüş. Regresyon diyor Geçtan, geçmişin güvenli dünyasına dönmek için geçmişteki duygularını canlandıran insanlar ebeveynleriyle yaşadıkları sağlıksız ilişkileri de canlandırmış oldular, daha da kötüsü bunu çocuklarına aktardılar. Yetişkinlik diye bir şey kalmadı ortalıkta, altmış yaşındaki adamı çocuk azarlar gibi azarlayan bir adam gördüm metroda. Kapılar kapanırken çocuğuyla birlikte atladı bu abi, kapıyı zorla açıp hareket halindeki vagona atlayıverdi. Olanları şaşkınlıkla izleyen başka bir abi,"Çok tehlikeli bir şey bu yaptığın, çocuğunun hayatını da tehlikeye attın. Yapma bir daha!" diye azarladı, diğeri de, "Tamam," dedi. Bu kadar. Şimdi bu yaşlı abinin çocukluğunda banliyö trenlerinden sarktığını düşünmek ve davranışını elli yıl sonrasında sürdürdüğünü söylemek belki aşırı yorum olacak ama bu küçük örnek bile çok şey söylüyor aslında. Cenin pozisyonunda uyumanın bir savunma mekanizması olarak işe yaradığını söyleyebiliriz, zararsız olduğu da malum ama her "gerileme" bu şekilde gerçekleşmiyor. Geriliyoruz ve eskinin huzurunu arıyoruz, bulamıyoruz, böylece "cemaatlere" yöneliyoruz. Bauman'ın cemaatlerinin bir türüne daha doğrusu, değişen dünyaya karşı insanlığın yerini sabitlemeye çalışan cemaatler. Giderek çoğalıyorlar, muhafazakarlaşıyorlar ve sürü psikolojisinin muazzam örneklerini oluşturuyorlar. Geçmişin huzuru ve geleceğin kaygısı şimdiye dolduruluyor, şimdinin kusursuz şeffaflığı yok oluyor ve görüntü bulanıklaşıyor. Kitleler kolaylıkla güdülüyor, insanlar sahip olduklarını güvenceye almak için çok daha fazlasını yitiriyorlar, insanın şimdisi ortadan kalkıyor. Geçtan'ın nereye gittiğimizi anlamamız için dikkat çektiği bir nokta bu, "şimdi" işgal altındaysa zamanın deneyimlenmesi sekteye uğruyor ve sağlıksız parçalara ayrılıyoruz. Farkındalığımız azalıyor, Heidegger'in "otantik dinleme" dediği nane, empati ortadan kalkıyor ve yanlış çıkarımlara, yanlış denklemlere ve yanlış insanlara ulaşıyoruz. Yanlış insan yükü artıran insandır bence, bizi kendimizden uzağa düşüreninden bir insan. "Varoluş suçluluğu" diyor Geçtan, kendimize karşı işlediğimiz bir suç. Bu tür bir insanın güdümüne girdiğimizde sezgilerimiz bize bir şeylerin ters gittiğini söyler ama inançlarımızı, sevgimizi, karşımızdakine duyduğumuz olumlu duyguları kısamayız, yükün paylaşılabileceğini düşünürüz. Geçtan "yaşam ışığına katılma" eyleminin sıklıkla gerçekleştiğini söyleyerek meseleye bir parça iyimser yaklaşıyor, kendi klinik deneylerinde gözlemlediklerinden yola çıkarak çizdiği tablo olumlu ama yanlış kurulumlarını ve yıkıcılıklarını aşamayan insanların olduğunu da söylüyor. Bazı insanlar kişiliklerini bu yanlış kurulumlar üzerinde temellendirdikleri için çürüyen kısımlarını bilerek koparmıyorlar, başkalarına zarar vermek pahasına. Daha kaliteli yaşayıp daha iyi hissetmeleri kim olduklarını unutturacakmış gibi. Kendilerini kandırma boyutu farklı biçimlere bürünebiliyor, biri "profesyonel hasta" olmalarını sağlıyor. İyileşmek istiyorsunuz ve farklı psikologlara gidiyorsunuz diyelim, bu sürekli tekrarlanıyor ve ilerleme sağlayamıyorsunuz. Siz busunuz, sadece anlatmak için para veriyorsunuz, her şeyi anlatmıyorsunuz ya da sizin bakış açınızı değiştirmeye yol açacak kilit bir niteliğe sahip mevzuyu anlatmıyorsunuz, sadece geziyorsunuz. Müthiş. Geçtan'a göre zamana ve mekana sıkışmış insanlar çoğunluktaymış çağımızda, belki de insanın/partnerin değişimini mekanın ve zamanın değişimi olarak görmek de bir nevi hastalıktır. "Etrafında dolanma sendromu" olsun bu da.

"Özerk İnsan" konusu. İç sesle uyumlu seçimler yapabilmek sağlıklı olmanın başat koşulu tabii, Marar'ın "mutluluk paradoksu" dediği mevzu burada devreye giriyor. Marar'a göre mutluluğun iki ögesi var, toplumla uyum ve özle uyum. Denge sağlandığı ölçüde mutluluk seviyesi artıyor, tamamen toplumun isteklerinin veya kendi isteklerimizin peşinden gidersek mutsuz oluyoruz. Bizimki gibi toplumlarda köşeler çok sivri, belirgin oluyor ve daha çocukluğumuzda bir temiz inşa edildiğimiz için genellikle toplumun güdümünde yaşıyoruz. Geçtan, Frankl'dan alıntı yaparak "varoluş vakumu" denen bir olguyu anıyor, bir türlü giderilemeyen anlamsızlık. Cinsel ilişkilerle, ekstrem sporlarla, dini aktivitelerle vs. biraz dinse de kaynağı çok daha derinlerde bunun, kendimiz olmanın korkusunda, kendimizle doğrudan ve sağlıklı bir ilişki kuramamamızda. "Herhangi bir anda yaşamakta olduğumuz gerçekliğe, ancak bir ilişki içinde kendimizi anlayarak ulaşabiliriz. Ne var ki, ideallerin, inançların, ideolojilerin tutsağı olup kendimizi içtenlikle ortaya koymaktan sürekli kaçınıyoruz." (s. 28) Eksiklik duygusundan tarım devriminin aile yaşantısına ulaşıyor Geçtan, oradan 1968'in ateşli ortamlarına uğruyor, kimlik sorunlarından ensest gibi bozukluklara kadar pek çok meseleye değiniyor. Günümüzün hızlı, fiyakalı ve çürük dünyasını ifşa ediyor, reçete de var üstelik. Bana iyi geldi bunu okumak, ne yaşadığını düşünenlere kafadan iyi gelecektir.
Yanıtla
18
2
Destekliyorum  3
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Zamanımızın Bir Kahramanı (Beyaz Kapak)
Füruzan'ın Sözünü Sakınmadan'da 19. yüzyıl Rus edebiyatından bahsettiği bölümde Dostoyevski'yi ve Turgenyev'i anmasının ardından Lermontov'a ayrı bir bahis açmak istermiş gibi heyecanlandığını gördüm, Peçorin'in etkisi zamanın ölçülerine sığmayacak kadar geniş, gerçek ve güçlü. Lermontov giriş yazısında Peçorin üzerinden kendisini eleştirenlere giydirirken kendi zamanında artan kötülüklerin bir yansıması olarak karakterini yarattığını söylüyor. Erken bir modernist görüş olarak ele alınabilir bu. Toplum, toplumsal kurumlar miadını doldurmuş ve Peçorin -tıpkı Lermontov gibi- cepheden cepheye koşturuyor, hemen her gün ölümle yüzleştiği topraklarda gezinip duruyor. Yaban diyarlardaki yabancı. Rusya'nın engin toprakları, dağları, ırmakları etrafında Tatarların at koşturduğu çoraklığın da bir yansıması Peçorin, bilinmeyenin içine fırlatılıp atılmış gibi duruyor, kentte edindiği kodlar steplerde anlamını yitirdiği için anlam yoksunluğundan mustarip olduğunu söyleyebiliriz, nihil nihil dolanıp durması ve medeniyetten kopup gelen insanlar üzerinden çevirdiği katakulliler bu yokluğun ürünü. Mektuplarından ve güncelerinden yola çıkarak pek çok yorum yapabiliriz ama anlatının ilginç seyrini izleyelim önce. Tiflis'ten gelen bir yolcu, küçük yaysız arabasında ilerliyor. Bavullarında Gürcistan yolculuğu sırasında tuttuğu notlar var, büyükçe bir kısmı kaybolduğu için talihli olduğumuz söyleniyor, nedenini bilmiyoruz, belki de notların Peçorin'in hikâyesine yer bırakmama tehlikesinden ötürü. Neyse, birtakım dağlar, kilometreler aşılıyor ama verst değil miydi bu ölçü ya, metnin orijinaline bakmaya üşendim, çevirmen Ülkü Tamer'in tercihidir belki. Sonuçta o coğrafyanın biraz masalsı, çokça ürkütücü insanları ve doğası tasvir ediliyor, sıklıkla. Sonra asıl hikâyemizle bağlantımızı sağlayan bir adam çıkıyor karşımıza, anlatıcımızla tanışıyor. Maksim Maksimiç, orta yaşlarını geçmiş bir asker, Çerkezlerle ve Çeçenlerle yer yer anlaşma sağlayan, yer yer çatışan bir adam. Anlatıcımıza maceralarından birini anlatmaya başlıyor, Peçorin'in adı ilk kez geçiyor böylece. Beş yıl öncesinin hikâyesi bu, anlatının zamanında sıklıkla atlama-zıplama olaylarıyla karşılaşacağımız için bu tür detaylara dikkat etmemiz gerekiyor. Beş yıl öncesinde Maksimiç bir kalede görevliyken yirmi beş yaşlarında bir subay geliyor, Peçorin. Bir yıl kadar kalede kalıyor ve o durgun yeri bir anda olay mahalline çeviriveriyor. Yakınlardaki bir Çerkez prensinin düğününe gidiyorlar, düğünün anlatımı sırasında Çerkezlerle ve gelenekleriyle ilgili derinlemesine detaylar veriliyor. Ne kadar çabuk alevlenebilecekleri, bıçaklarını çekip bir anda insanın üstüne atılabilecekleri falan, mitik figürler gibi gözüküyorlar biraz. Bunlardan Kazbiç olanının muazzam bir atı var, düğün sahibinin oğlu olan Azamet bu atı almak istiyor ve karşılığında kız kardeşi Bela'yı vermeyi teklif ediyor. Kazbiç'in Bela'da gözü var, Peçorin de kızı görür görmez etkileniyor. Kazbiç'in ne tepki vereceğini düşünmeden Azamet'le bir anlaşma yapıyor Peçorin, at karşılığında Bela. Azamet kabul ediyor, Peçorin atı bir şekilde elde ediyor ve Kazbiç'in öfkesini kazanıyor, Bela'yı da Azamet'in yardımıyla kaleye getirip tutsağı olarak barındırıyor. Peçorin gönül kazanmaya çalışıyor ama Bela'nın direncini kıramıyor başlarda, çabalaya çabalaya bir noktaya kadar getirebiliyor ancak.
Maksimiç ve anlatıcı dinlendikleri evden çıkıp yola düşüyorlar yine, hikâyeye ara veriliyor ve tekrar gezi notlarına dönüşüyor anlatı. Gud Dağı, Çertovo Vadisi, bir dünya sarp yer. Neyse, Maksimiç anlatmayı sürdürüyor. Bela da Peçorin'e gönül vermiş durumda biraz, adam ava çıktığı zaman üzülüyor, yanına uğramadığı zaman kızıyor, bu tür şeyler. Maksimiç de kızıyor komutanına, Kazbiç'in umacı gibi etrafta dolanıp durduğu ve intikam aradığı zamanlarda çok pervasız davrandığını, Bela'yı da üzdüğünü söylüyor. Peçorin'in iç dünyasını açtığı ilk an. En az mutsuz ettiği insanlar kadar mutsuz olduğunu söylüyor, anlamsız dünyanın ruhunu kemirdiğini, acıya alıştığını, sadece yolculuk ederek acısını unuttuğunu ve en kısa zamanda Amerika'ya veya Arabistan'a gideceğini söylüyor. Yolculuk hem uzamda hem de insanlığın zemininde sürüyor, Peçorin bu durağında Bela'yla birlikte olmak ve Kazbiç'le güç yarıştırmak istiyor ama yüce bir amacı yok, sadece doğurduğu koşullarla yüzleşmek, bir nevi kendini sınamak için yapıyor bunları. Maksimiç çok şaşırıyor ve anlatıcımıza kentli gençlerin hepsinin böyle olup olmadığını soruyor. Burası ilginç, Maksimiç bunaltı modasını Fransızların çıkardığını, anlatıcımız da İngilizlerin çıkardığını söylüyor. Lord Byron'ın adı metinde birkaç kez geçiyor, şiirlerinden bir bölümü de ben alayım şuraya: "Society is now one polish’d horde, / Form’d of two mighty tribes, the Bores and Bored." Bunaltının kökenlerini çok daha eskide de arayabiliriz ama Peçorin'in deneyimlediği 19. yüzyıla özgü bir tür, kendini anlattığı bölümlere gelince daha ayrıntılı bir şekilde inceleyebiliriz. Kaleye dönüyorum, Kazbiç en sonunda yapacağını yapıyor ve Bela'yı kaçırıyor ama yakalanacağını anlayınca kızı vurup öldürüyor ne yazık ki. Aslında Maksimiç'in içi rahatlıyor bir açıdan, zira Peçorin gibi "vurdumduymaz" bir adam kızı dert sahibi yapardı bir güzel. Yakınlık göstermek için Bela'dan bahsetmeye başladığında Peçorin'in gülüşünü görüyor mesela, hastalıklı bir ifade. Hikâye burada sonlanıyor, Maksimiç'le anlatıcının yolları ayrılıyor ve kader onları tekrar görüştürene kadar bu anıları kaleme alıyor anlatıcı, sonra Maksimiç'le bir araya geliyorlar tekrar ve ilginç bir tesadüf, Peçorin'in arabasına rastlıyorlar. Maksimiç mutluluktan havalara uçuyor ve yavere komutanıyla görüşmek istediğini söylüyor. Peçorin pek oralı olmuyor, Maksimiç kendi çabalarıyla eski arkadaşını görebiliyor. Maksimiç'in mutluluğu sönüyor yavaş yavaş, Peçorin adamı gördüğüne pek memnun olmuyor ve başından savarcasına konuşup tekrar yola çıkıyor. Maksimiç arkadaşlığın, dostluğun hiçbir değerinin kalmadığını, çağın bozuk bir çağ olduğunu söylüyor ama içten içe biliyor, Peçorin öyle bir adam. Yollar tekrar ayrılıyor, Maksimiç bir gün karşılaşırlar da Peçorin'e geri verir diye yanında taşıdığı Peçorin'in günlüğünü anlatıcımıza verip hayal kırıklığıyla uzaklaşıyor oradan.

Sonraki bölüm birkaç olaydan ve bir kısmını gördüğümüz maceraların Peçorin için ne anlam ifade ettiğinden ibaret, aslında Peçorin'i anlamak için üç tanecik olay yeterli. Anlatıcı günlüğü yayımlatıyor bu arada, Peçorin'in İran'dan dönerken öldüğünü öğrenince bu hakkı kendisinde bulduğunu söylüyor. "İsterse en kötü insanın olsun, bir insanın ruhunun tarihi, bütün bir ulusun ruhunun tarihinden daha az meraklı daha az eğitici değildir; özellikle bu tarih, olgun bir kafanın kendi zerindeki gözlemlerinin sonucuysa ve yakınlık sağlama tutkusuyla yazılmamışsa." (s. 67) Üç olaydan ilkinde Peçorin'in konakladığı bir kıyı kasabasında kaçakçıların yaşamlarını gözlemlerken edindiği izlenimler var, bir de az daha öldürülüyor olması. Yokluğun içinde yaşamaya çalışan insanlardan kaçarcasına uzaklaşırken onların düşüncelerinin ve yaşamlarının umrunda olmadığını, zaten kendisinin de sadece yolculuk eden bir asker olduğunu söylüyor, davranışlarını kendisi için böyle meşrulaştırıyor. İkinci ve metnin en uzun bölümünü oluşturan vakada burjuvaziye kusursuz bir uyum sağlayabilen kaliteli bir manipülatörle karşılaşıyoruz. Kadınlarla ve erkeklerle oynuyor resmen, psikolojilerini bozuyor ve gidebileceği en uç noktaya kadar gidip neler olacağını görmek istiyor, bu yüzden bir düelloya girip aslında öldürmeyebileceği rakibini uçurumdan aşağı yolluyor, tek kurşunla. Peçorin'in uç noktası cinayet, makulleştirilmiş ve olmayan bir vicdan tarafından mazur görülmüş olanından.

Son bölümde Maksimiç'in anlattığı bölüm var, olayları Peçorin'in açısından görüyoruz bir de. Bu kadar. Dediğim gibi, boşluğu deneyimleyenler oldukça bu metin de güncelliğini koruyacak, zamanla farklı anlamlar kazanıp insanın karanlık yüzünü anlatmaya devam edecek.
Yanıtla
7
6
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kev'gir Öyküleri
Kayıp yazarların/metinlerin peşine düşmeyi sürdürüyoruz. Tespit ediyoruz, okuyoruz ve kamunun dikkatine sunuyoruz. Kamunun bir şey yapması lazım, mesela metni bulmalı, okumalı ve beni şu yalnızlığımdan kurtarmalı, yorum falan yapmalı, ne bileyim. Bakınız, geçende Twitter'da anonim bir hesaptan mesaj geldi, Gecekuşu Kornelius'u okumuş olanların sayısı ikiye çıktı böylece. Benim bildiğim kadarıyla tabii. Bundan büyük bir bahtiyarlık olamaz, nasıl mutlu oldum anlatamam. Zaten üç beş kişiyiz, denk gelince sevinçten iki takla atıyorum evde. Bu kitabı okuyan birileri varsa ve bu yazıyı görürseniz elden gelin, yanaklarımdan öpün. Canımsınız.
İnkılâp'ın zamanında düzenlediği yarışmalardan Ersan Üldes'in ve Didem Madak'ın çıktığını biliyorum, Kevork Kirkoryan'ı yeni öğrendim. İki metin daha yazmış sonra, 2004'ten itibaren sessizliğe bürünmüş. İnternette araştırdım biraz, hakkında pek bir bilgi yok. Yazmaya devam etseymiş keşke, öyle öyküleri var ki daha fazlasını okumak istiyor insan. Bu noktada bırakmış işte, üzücü. Kendisi 1967 doğumlu, Galatasaray Lisesi'nden sonra Boğaziçi Üniversitesi'nde MBA yapmış, uzun yıllar turist rehberliği de yapmış. Bu kadar. Metne gelirsek klişe bir postmodern final dışında aksayan yanı yok, çok sayıda öyküden, anlatım tekniğinden ve oyundan bir araya gelmiş olmasına, dağınık gibi gözükmesine rağmen son derece derli toplu. Kirkoryan ne yaptığını bilen bir yazar, öykülerini ve sözcüklerini saçmıyor, yetkinliğini konuşturarak dört başı mamur bir metin sunuyor okura. Çarpıcı bir başlangıç: Anlatıcı iş yerinde mesleği gereği -bu mesleğin ne olduğunu bilmiyoruz, gereklilik hakkında da bir fikrimiz olmuyor dolayısıyla- internette tarihle ilgili araştırma yaparken "Höyük" adlı bir dosya görüyor, farenin imleci kendiliğinden dosyaya gidiyor ve dosyayı açarak anlatıcıyı ekran başına kilitliyor. Simsiyah bir ekran, "HÖYÜK" yazan bir kapak, metnin okunmaması halinde bilgisayarı perte çıkaracak bir virüsün bilgisi, her şey ansızın gerçekleşiyor ve adam metni okumaya başlıyor. Uzunlu kısalı bir dünya öykü, oyunlu veya oyunsuz. Bağlantıları yok. Belki çatıldıkları zaman ve mekan işlevsiz olabiliyor ama anlatı sağlam, öykünün öykülüğünden şüphe etmiyoruz. İlk öykü Takvimli Öykü. 1582'de Paris'te bir adam, evinde, kabustan uyanmış, 9-20 Aralık arasında öleceğini görmüş. Evden dışarı çıkmamaya, misafir kabul etmemeye karar veriyor. Yaşamına günbegün şahit oluyoruz, on günlük süreç anlatılıyor. Toplumsal olaylara da yer veriliyor arada, veba ülkeyi kasıp kavuruyor ve din savaşları III. Henry'yi tahttan şutlayacak gibi gözüküyor falan, bu tür şeyler. Sondan bir önceki gün vücudunun kontrolünü yavaş yavaş kaybediyor ve ölüyor, şaşırdığını tahmin ediyorum. On gün sonra kapısı kırılıyor, askerler kaskatı bedeni bir çuvala tıkıştırıp götürüyorlar. Şöyle bir olay var, Gregoryen takvimi uygulanmaya başlayınca 325'teki İznik Konsili'nde kabul edilen takvimle arasında on günlük bir fark doğuyor ve 9-20 Aralık tarihleri Fransa'da hiç yaşanmamış gibi değerlendiriliyor, o on gün kayıp yani. Adamımız tam gününde bulunuyor gibi bir şey. İlginç bir tarihi detaydan ilginç bir öykü çıkarmış ortaya Kirkoryan, süper.

Kelimeli Öykü'de bütün kelimelerin toplanıp insanlara daha fazla hizmet etmeme kararı almaları anlatılıyor, böylece ağızlar açılınca havadan başka bir şey çıkmıyor dışarı, üstelik öykünün bir sonu yok, yarım kalıyor öykü. Bu da güzel fikir. Hemen her öykü iyi fikirler içeriyor ama ya sonları ya da görece yavan bir anlatımın kullanılması öyküleri yavanlaştırıyor. Mitolojik Öykü böyle. İstanbul ve Antik Yunan'daki karşılığı arasında kurulan bağlantı, eh, biraz zorlama. Panteonla bürokrat hiyerarşisi arasında bir koşutluk kurulsaymış daha sağlam bir yapı çıkabilirmiş ortaya. Hayali Öykü'de turist rehberi bir zatın arkeoloji müzesinde tarihi eserlere dokunarak zamanda yolculuk yapması ve binlerce yıl öncesine gitmesi anlatılıyor, tarihi detaylar hoş. Balinalı Öykü'de bir balina sürüsündeki ailenin yaşamına şahit oluyoruz, genç balina bir başka balinayı seviyor ve sürüden ayrılıp balinalar arasındaki bir kuralı çiğniyor, sonuçta bütün sürü kıyıya vurarak intihar ediyor. Puzzle Öykü'de uzuvlarının kontrolünü yavaş yavaş kaybedip, en sonunda da kendi kaybolup başka bir düzlemde başkalarınca oluşturulan bir adamı dinliyoruz, anlatıcı olarak işini iyi yapıyor ve kendini iyi gözlemliyor, kendisini bir araya getiren iki kişinin kimliği hakkında bir bilgimiz olmuyor. Aklı Başında Öykü var mesela, bence en öykü budur. Aslında basit, bir yere gitmek isteyen insanlar var. Biri Ay'a gitmek istiyor, istediğince gökyüzüne bakıyor. Diğeri durmadan, "Gider mi?" diye soruyor, cevap verildiğinde yine aynı şeyi soruyor. Yol büyülü bir şey, söze bir şekilde geldikçe büyü çoğalıyor sanki. Anzak Öykü tarihi öykülerden biri, nesilleri ve farklı coğrafyaları bir araya getiren bir kurgusu var, pek hoş.

Öykülerin konuları ilgi çekici, birkaç oyundan bahsedeyim ben. Umudun Öyküsü paragraflarının arasına birkaç öykü almış mesela, öyküler bittikçe devam ediyor ve nihayetinde o da diğer öyküler gibi sonlanıyor ama ayrılıkları -araya giren öyküleri düşünebiliriz bu konuda- anlatma biçimi olarak dikkate değer bir nitelik taşıyor. Başka bir şey, iki öykünün okurun sayfayı katlamasıyla birbirini çoğaltması. Öykülerden birinin adı Kesi-len Öykü, diğer Kesi-şen Öykü. Önce katlamadan okuyorsunuz, sonra katlayarak okuyorsunuz ve iki öykünün nasıl değişebileceğini görünce şaşırıyorsunuz. Güzel takla. Türkçe Olmayan Öykü'ye baktığımızda bağlaçlar vs. haricinde hiçbir Türkçe kökenli sözcüğün kullanılmadığını görüyoruz. Tabii sözcüklerin kökeninin farklı olmasının Türkçeye dahil olmadıkları anlamına gelmeyeceğini düşününce, eh, yine de düşünce olarak güzel.

Kısacık öyküler, upuzun öyküler, öykülerin içinde öyküler, başladığı gibi biten öyküler, Matruşka'nın dibini göremiyorsunuz bir türlü. Son bir takla da finale saklanmış, en baştaki adamımız okumayı bitirince virüsten falan kurtuluyor tabii, üstelik son öyküde metnin kaynağını da öğreniyor. Anlatıcının amcası yazmış meğer bütün öyküleri, yeğen de dosyaya ad koyup yarışmaya yollamış. İnkılâp'ın yarışmasına. Üstelik metni okuyan abimize bir zarf geliyor postayla, zarfın üzerinde öykü yazarı olan amcanın adı var. Kurmaca katmanları, gerçeklik-kurmaca düalizmi derken tipik bir sona varıyoruz böylece.

Sıkı okurların çok hoşuna gider, yazan tayfanın da hoşuna gider, mutlaka okunması gereken bir katakullicilik.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir