Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Vapurlara Küsmek
Orhan Kemal Öykü Ödülü'nün 2011'deki sahibi olan öykülerin Orhan Kemal'le bağını hemen kurarsınız. Memurun, işçinin ve işsizin halini anlatan Ayyıldız'ın şairliği kesin vardır diye düşünmüştüm ki varmış, ilk olarak şiirlerini bastırmış, sonra öykülere gelmiş sıra. Öyküler şiirden nasibini almış, arada sırada parıltılı bir imgeciğe rastlarsınız, şaşırmazsınız. Nadiren şaşırırsınız, oraya ait olmadığını hissettiğiniz bir parıltıya rastlarsınız ama anlatı çok sıkı örülmüştür, üzerinde düşünülmüş bir olay örgüsü olduğunu sezersiniz, sanki metin/yazar nereye gideceğini bilir gibidir, bunun yanında, işte, araya yazma anının bir anlık coşkusu karışır ve metne ait değilmiş gibi gözüken bir çakım, bir benzetme görünür. Ayyıldız özellikle realist bir atmosfer yarattığı için çok çok az rastlanıyor böyle bir şeye öykülerinde, hemen hiç. Hatta şu an şöyle bir göz gezdirdim, genelde böyle şeyleri not alırım, bir tanesine rastlamayı umuyordum ama hiç denk gelmedim. Bu yorum kendi kendini imha ediyor böylece, bir başkasına geçiyorum. On üç öykü var kitapta, bazı karakterler bazı öyküler tarafından paylaşılmış, bir karaktere birden fazla öyküde rastlayabilirsiniz. Rastlayacağınız öyküler arka arkaya dizilmemiş, bu yüzden kitabı olabildiğince kısa zamanda okuyun ki bir öyküde bir bölümü inşa edilen karakterin başka bir öyküdeki varlığının temelini hatırlayın. Kitaba adını veren öykü için aynı şey geçerli değil, bu öykü diğer on iki öyküde oldukça ayrık. Anlatıcımızın başından geçen olayları gördükçe yer yer Beyaz Mantolu Adam'ın ortaya çıktığını düşündüm, tek başına oynarken kendisine eşlik eden kokoreççi ve bir iki kişi daha vardı, sanki dünya kendisine uyum sağlamaya çalışır gibiydi. Anlatıcının adı Payidar, daha sonra bir iki öyküde daha karşımıza çıkacak ama burada ne yaptığına bakalım. Eski Galata Köprüsü'nün altındaki restoranların birinde açılıyor perde, masa dolu, içiliyor. Birer birer eksiliyorlar, Ebru da gidiyor. Cepte para yok, garson Payidar'ı kolluyor. Bir telefon, Ebru'yu merak ettiği için. İsterse gelebileceğini söylüyor Ebru, Payidar gitmeye niyetleniyor ve garsonu katakulliye getirip kaçıyor mekandan. Sonrasında bir sarhoşun büyüsü var bir süreliğine: Kokoreççi, turşucu, tatlıcı ve Payidar, üçayak oynuyorlar. Son vapura on dakika kala iskeleye geliyor Payidar, bir türlü karşıya geçemiyor ve Ebru'yu görmek için geç kalıyor, çok geç. Hüzünlü bir hikâye, yeri belirli olan tek hikâye, taşranın havasını taşımaması açısından da diğerlerinden ayrılıyor. Payidar'ın yer aldığı diğer bir öykünün mekanı kent olsa da alt-orta sınıfın taşrayı andıran yerleşimlerinden ötürü bu ilk öyküyü ayrı bir yere koyabiliriz.
Köstebek Sancısı'yla birlikte kırsala uzanıyoruz. Dükkanında oturan bir anlatıcı, sıkılıyor. Çocuğu geliyor, dondurmacının yaklaştığını haber veriyor. Birlikte çıkıyorlar, anlatıcının parası çıkışmadığı için utana sıkıla alıyor dondurmayı ve Tüfekçi Emmi nam dondurmacı tarafından kolundan tutularak dükkanına götürülüyor. İşkilleniyoruz, bir haller var. Büyük oğlan geliyor, babasına laf sokup gidiyor, adamın anarşi yüzünden okuyamadığını öğreniyoruz. Eşi geliyor, yemeği bırakıp gidiyor. Umursamıyorlar adamı, nedenini merak ederken anlatıcı kendisi dile getiriyor artık, gözleri görmüyor. Karanlığın içinde sürdürdüğü yaşamını kokularla ve seslerle biçimlendirmeye çalışıyor. Çizgileri belirli nesnelerin dünyasında bu kolay ama ertesi gün bir zıpçıktı tarafından su kenarında bırakılınca, üstelik suya girip yüzmeye başlayınca pusulası şaşıyor adamın. Toprağı kazan köstebekle bir tutuyor kendini, acı veren dünyadan uzaklaşmak için yüzüyor, durmadan yüzüyor, kayboluyor, boğulmaktan korkuyor ve sazlıklara tutunuyor, bağırıp çağırması para etmiyor. Parmağındaki yüzüğü çıkarıp suya bırakınca iyice kurtuluyor dünyadan, kendisini bağlayan hiçbir şey yok artık.

Minyatür Kale için iki ayrı anlatıdan bahsedebiliriz, biri evlatlık edinmek isteyen ailenin yaşadıkları. İki bölüm ayrılmış bu aileye, biri öykünün başlangıcını oluşturuyor. Devlet karşısında bireyin küçülmesini, ailenin ortadan kalkmasını daha iyi anlatan bir cümle bilmiyorum, hatırlamıyorum: "Birbirlerini hiç tanımayan insanlar kadar mesafeliydiler devlet kapısında." (s. 31) Sonuçta kadın okuma yazma bilmediği için evlat edinemiyorlar, memurun anlamadığı bir dilde konuşup uzaklaşıyorlar. Mesut bu yüzden bir süre daha yetimhanede kalıyor, ikinci anlatıda odak Mesut. İçeride nispeten acımasız bir ortam var, şiddete dair hemen hiçbir şey görmesek de çocukların psikolojilerinin bozulmaya yatkın olduğunu anlıyoruz. Bir iki olay var, bayramlarda çocuklara alınan oyuncak vakası mesela. Mesut kamyon istiyor, ölen babası çöpçü olduğu için. Bir de yurdun karşısındaki mezarlıktan gelen yumurta kokulu öcü var, neyse ki kadın okumayı öğrendiği için Mesut'la kardeşini evlatlık alabiliyorlar ki böylece hayalet mevzusu sonlanıyor.

Iskarpela, şiirlerini daktiloya çekmeye çalışan, bir yandan yayımlatmaya çalışan bir adamın hikâyesini içeriyor. Feride diye bir kargası var, pencereye geliyor, bu kargayla sonraki öykülerde karakterimizin paylaşıldığını belirten bir ayrıntı olarak belirecek. Neyse, adam şiirlerini gönderiyor ama basıldığını göremiyor, taşrada bir başına bir şeyleri oldurmaya çalışıyor. "Pek çok şey kayboldu bozkırda, pek çok şey bir daha bulunamadı." (s. 39) Ardından bir kırılma anı: Şiirlerini daktiloya çekecek arzuhalcinin bulmaca çözerken bilemediği bir soruyu cevaplıyor, arzuhalci de gidip uzun zamandır kullanmadığı diğer daktilosunu getiriyor ve şaire hediye ediyor. "Neredeyse koşarak gidiyor eve. Yatsı ezanı erken okunuyor kışın. Sımsıkı sarılmış, kucağındaki meşin çantaya. Toz kokusu genzini yakıyor. Birkaç satır bir şey yazacak, bozkırın yürekli abileri için." (s. 42)

Diğer öyküler okurun ellerinden öper. Her öykü belirli bir noktada başlayıp biten olayların iyi bir şekilde hikâyeleştirilmesiyle oluşturulmuş gibi bir izlenim yaratıyor, zaten son öykünün finali şu: "Gazetelerin üçüncü sayfalarından düşen adamlar gibiydik. 'Artık çıkalım,' demişti tüm öykülerden, hep beraber çıktık." (s. 125) Üçüncü sayfalara geri dönmüyorlar, öykülerden de çıkamıyorlar, anlatılmışlar bir kere. Okura da iyi kurgulanmış, meselesi olan bu güzel öyküleri okumak düşüyor. Kendi adıma utandığımı söyleyeyim, bir şeyler karalayan biri olarak bana sadeliğin ve hikâye anlatımının açtığı bambaşka yollar olduğunu hatırlattı Ayyıldız'ın öyküleri. Bazılarının sonları tatmin etmeyebilir ilk başta, anlatılanların daha iyi/vurucu bir sonu hak ettikleri düşünülebilir ama buna ihtiyaç var mı, sonradan düşününce pek de yok gibi geldi bana. Bir tek şey var, ilk öyküde karşımıza çıkan Payidar'ın karşımıza çıktığı başka bir öyküde Payidar eve geliyor, ışıkların yanmadığını görüyor. Koşar adım çıkıyor merdivenlerden, kapıyı açıyor, kafayı uzatıp bakıyor, eşiyle oğluna sesleniyor ama cevap yok. Sessizlikle bitiyor öykü, güzel ama evin bütün ışıkları yanıyor bu kez. Ya ben bir şey kaçırdım ya da bir hata var burada, bilemiyorum, neyse, ben keyifle okudum, Ayyıldız'ın metinlerini okumaya da devam edeceğim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yapraklar Evi
Anlatım tekniklerinin zenginliği açısından Köpekbalığı Metinleri'ni ve Kâğıt İnsanlar'ı hayli hayli aşıyor, bu ikisi gerçekten çok şenlikli ve oyunlu metinlerdir ama Yapraklar Evi gerçekten bir edebiyat olayı, muazzam iş. Metin hakkında internette zibilyon tane site ve tartışma başlığı var, insanlar hâlâ metnin içine saklanmış bulmacaları bulmaya ve çözmeye çalışıyorlar. Bakınız, daha en başta yazarının Zampano olduğu söylenen bir metinle karşı karşıyayız, ön sözün ve notların Johnny Truant'a ait olduğu söyleniyor üstüne, doğrusal bir anlatıda Truant metni sunduktan sonra kenara çekilir, dipnotlarda da arada bir gözükür ve anlatı da düz bir çizgide ilerlerdi ama ne Zampanò ne de Truant düzlükten hoşlanıyor. Truant'ın yazdığı bir giriş bölümüyle başlıyoruz. Adam kâbuslar gördüğünü söylüyor, kullandığı sayısız ilacın durumunu iyileştirmediğinden bahsedip metni ne şartlar altında bulduğunu ve nasıl düzelttiğini anlatıyor, tabii kendisine pek güvenemeyeceğimizi anlıyoruz bu girişten sonra. Kısaca şu, 1996'nın sonlarında Truant'ın arkadaşı Lude, yaşlı bir adamın öldüğünü ve evinin yerleşmeye müsait olduğunu söylüyor. Truant o sırada Hollywood'da dövmeci olarak çalışıyor ve Lude'la birlikte kadınların peşinden koşuyor, serserinin teki. Eve yerleşmeden önce Zampano'nun geçmişi hakkında bir şeyler öğreniyor: Adam tek başına yaşayan bir kör, çok yaşlı ve binanın bahçesinde durmadan geziniyor. Başka ne bir kimlik, ne bir sürücü belgesi, hiçbir şey yok. Bir de Lude'un gösterdiği yerden çıkan, zeminin altına gömülü kağıtlar, o kadar. Yüzlerce sayfalık bir metin. Posta pullarının, ilaç kutularının üstüne ve arkasına, sayısız kağıda, sayısız fotoğrafa yazılı kargacık burgacık, deşifresi zor, yırtılmış ve lekelenmiş zeminlere yazılmış onca deli saçması. Truant parçalar arasındaki ilişkileri anlamaya başlayınca metni yavaş yavaş ortaya çıkarmaya başlıyor, pencerelerini çivileyip kapılarını kilitleyerek sadece bu işle uğraşıyor bir süre sonra. Lude veya işvereni, kimse ulaşamıyor kendisine. Zampano'nun ölmeden bir gün önce bıraktığı notta metni yayımlayacak kişinin gelir konusunda tek hakim olacağı yazıyor ama Truant zaten kafayı kırmaya çok müsait bir adam olduğu için elinin para göreceği kısma ulaşamıyor ne yazık ki. Dipnotlardaki delilikleri hakkında da bir şeyler söylüyor, örneğin adını andığı pek çok kitabın uydurmasyon olduğunu söylüyor. Yaşamına ve metni bir araya getirirken başından geçenlere söylenecek bir şey yok, olabildiğince doğru. Bunun yanında dipnotların Zampano'nun asıl "oluşturduğu" metin olan Navidson Kaydı'yla pek bir ilgisinin olmadığını söylemek pek doğru olmaz, çevrilmesi gereken bölümler için vs. kadınların peşine düşen Truant'ın hikâyelerini dinleyeceğiz. İki farklı anlatı çizgisi olacak metinde, dipnotlarda Truant'ı izlerken asıl metinde Zampano'nun araştırmasını takip edeceğiz, tabii metnin içeriğini de hesaba katarsak Navidson Ailesi'nin başından geçen doğaüstü olayı da gözlemleyeceğimiz için üç farklı çizgi çıkıyor ortaya.
Truant girişi tamamladıktan sonra direkt ana metne geçiyoruz. Fotoğraf ve sinema arasındaki benzerlikle farklılıkların irdelendiği bölümden sonra kaydın niteliğine geçiyoruz. Pulitzer sahibi Will Navidson ve ailesi, çatırdayan birlikteliklerini kurtarmak için kırsalda bir eve taşınmaya karar verirler, taşınırlar ve evde garip işler döndüğünü fark ederler. Bu garipliğe gelmeden önce evle ilgili çekilmiş iki filmden, Miramax'in bu filmleri vizyona sokmasından ve görüntülerdeki olanaksızlıklar hakkında birtakım atıp tutmalarda bulunan uzmanlardan ve uzmanların demeçlerinden bahsedilir. Okur olarak bir evin ne ölçüde garipleşebileceğini görebilmek için hazırlanırız açıkçası, 1990'da ortaya çıkan filmin pek çok ödül aldığını ama Will'in ödülleri almak için ortaya çıkmadığını öğreniriz mesela. Aileden de bahsedeyim, Karen eş. Chad ve Daisy çocuklar. Metinde geçen bütün "ev"lerin maviyle yazıldığını da belirteyim, "house" olsa bile. Neyse, Karen ve Will arasında birtakım sıkıntılar var, Karen biraz sadakatsiz ve Will de işi gereği fotoğraf çekebileceği yerlere seyahat ediyor durmadan, dolayısıyla aile bağlarının tekrar güçlenmesi için bir başlarına kalabilecekleri sakin bir yere gitmeleri şart. Gidiyorlar, evin ölçülenden daha geniş olduğu ortaya çıkıyor. İçerinin ölçümüyle dışarınınki birbirini tutmuyor. Eve kameralar yerleştiriyor Will, aslında orada olmayan koridorları ve kapıları böylece kaydediyor. Evin tarihini araştırdığı zaman 1720'lerde inşa edilen evde yaşayanların başlarına pek bir şey gelmediğini görüyor. "Ev sahiden de ruhsal ıstırapların neticesiyse, bu netice orada ikamet edenlerin ıstıraplarının kolektif neticesi olsa gerektir." (s. 25) Evin bütün bireylerinde az çok ruhsal bir problem var, hayatları yolunda gitmiyor. Chad okulda sıkıntı çıkarıyor mesela, Karen ve Will arasındaki kopukluk malum. Tom var bir de, Will'in ikiz kardeşi. Araları hiçbir zaman çok iyi olmasa da birbirlerine saygı duyan insanlar, bilinmeyene birlikte yürüyecekler. Tabii bilinmeyenin pek çok tanımı olduğu için varlık ve yokluk konusunda birtakım açıklamalara girişiyor Zampano, metni sıklıkla bölüp bu tür açıklayıcı bölümlere yer verecek sonrasında da. Bir örnek, Heidegger'in varlıkla ve zamanla ilgili görüşleri, kavramları ve "tekinsizlik" üzerinden yarattığı felsefi parçalar genişçe bir bölümün içeriğini oluşturur. Olay örgüsü ilerler, maceraperest üç adam Will'in davetiyle meseleye dahil olurlar. İçlerinden birinin Karen'la öpüştüğünü görürüz, bunu Will de kayıt yapan kameralar vasıtasıyla görür ama eşini sevdiği için ve önlerinde çözmeleri gereken bir sıkıntı olduğundan ses çıkarmaz o sırada. Keşif Will'in orada olmayan koridorda ilerleyip geri dönmesiyle çoktan başlamışsa da profesyoneller metrelerce uzunluktaki ipleri ve tam teçhizatlı çantalarıyla koridora adım atar atmaz macera başlamış olur. Arada ontolojinin teolojik görünüşleri üzerine de güzel bir söylev okuruz. Varlık felsefesini içeren her bir filmi, metni ve zımbırtıyı düşünün, bir şekilde karşınıza çıkabilir. Hepsini saymayacağım, canavar gibi bölümler var. Neyse, kaşiflerin yaşadıkları hem çekim yapan kameralardan, hem de anlatıcı vasıtasıyla izlenir, dönüşümlü bir şekilde. Girerler, ilerlerler, inerler, çıkarlar, tırmanırlar, boşlukta salınırlar ve sonu bir türlü bulamazlar. İlk keşiften sonra bir ikincisine kalkışırlar, profesyonel adamların yavru kedilere döndüklerini görürüz ve üçü de orada bir şekilde "sıkışırlar", üstelik kışkırttıkları boşluk bir deliğe dönüşerek her şeyi içine çekmeye çalışırken Tom da hayatını kaybeder. Son olarak Will gider, tek başına. Bilinmeyenin anlamını bulmak istemektedir ama bilinmeyen aslında son derece bilinen bir şey olarak Will'in yaşamındaki amacın anlamsız olduğunu göstermek için onu yavaş yavaş siler, sonlarda. Yer çekimi kaybolur, beden kaybolur, düşünceler kalır ve en sonunda düşünceler de kaybolur. Temel hikâye bu, Truant'ın hikâyesi dipnotlarda akar, akar, akar. Kadınlarla kurduğu ilişkilerin yıkıcılığının yanında hapların ve metinle uğraşmasının etkisini de görürüz, yavaş yavaş kafayı yer. En sonunda akıl hastanesindeki annesinin mektuplarına yer vererek kendi anlatısına noktayı koyar. İki farklı anlatının kesiştiği bir nokta var mı, varsa neresi, o da okura kalmış bir şey. Bir yorum yapmak gerekirse Truant'ın düzenlediği metnin aslında kendisinin Yapraklar Evi olduğunu düşünebiliriz çünkü yapraklar duvarlar olarak belirebilir, insanlar aynı insan olarak belirebilir, sonuçsuz veya anlamsız bir çabanın insan üzerindeki yıkıcılığı pek çok metaforlar gösterilebilir. Ev, kitap, iş, hepsi bir yıkım metaforu olarak görülebilir, işin kolayına kaçarsak.

Hikâye çok kabaca bu, içinde sayısız oyun zaten var ve tek başına da müthiş bir metni çatabilir ama zeminin/sayfanın/grafiklerin/sözcüklerin kullanımı son katmanın gerçekliğini sağlamlaştırmış oluyor. Elimizdeki metinde yer alan birkaç çılgın şeye değineyim, örneğin Truant dipnotlarının bir bölümünde bir dünya isim sayıyor, sayfalar boyunca. Bazı paragrafların üzeri çizilmiş ve paragraflar kırmızıyla yazılmış. Truant dipnotlarında bunu yaptığı gibi kendi tasarrufuyla Zampanò'nun bölümlerini de karalayabiliyor, çizebiliyor. Bazı bölümleri aynaya tutarak okuyabiliyoruz, bazı bölümleri içlerinde yer aldıkları kutucukları takip ederek okuyabiliyoruz, bazı bölümleri kitabı yan, çapraz veya değişik açılarla tutarak okuyabiliyoruz, keşfin anlatıldığı bölümlerde karakterlerin yaşadıklarıyla sayfa kullanımının garipleşmesi, sözcükleri oluşturan harflerin aynı satırda yer almaması gibi durumlar ortaya çıkıyor. Düşülen bir bölüm varsa harfler alt alta geliyor örneğin, bir kapı açılmadan önce koca bir boşlukla karşılaşıyoruz, sayfada birkaç harf dışında hiçbir şey yok. Fotoğraflar, çizimler, Einstein'ın teorileri, kimya formülleri, uçsuz bucaksız bir bilgi yığını. Onca şeyi bir araya getirmek, eklemlerken kopmamalarını sağlamak gibi pek çok şey için yazara hayranlık duyulabilir. Gerçi yazar kim, düşünmekten yoruluyor insan. Danielewski herhalde.

Konusuyla, anlatımıyla müthiş bir metin bu. Okursanız halinde kurmacanın gidebileceği noktaların en uçlarından birini görmüş olursunuz, güzel olur.
Yanıtla
20
28
Destekliyorum  4
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Uykulu Kuytu Söylencesi & Seçme Öyküler
Irving'in yedi öyküsü derlenmiş, en bilinenleri. Uykulu Kuytu Söylencesi'ni Sleepy Hollow olarak biliyoruz, şu kafasız süvari. Johnny Depp'in Ichabod Crane'i oynadığı uyarlaması en meşhuru, onun dışında başka uyarlamaları da var, çizgi filmleri falan, iki yüz yıllık bir öykü uyarlanabilecek her şeye uyarlanmış durumda ki ABD'den çıkan ilk büyük yazar olarak dünyanın dikkatini çektikten sonra Irving'in en çok bu öyküsü tutuluyor denebilir. Sözlü geleneğe yaslanan söylence anlatımının bütün özelliklerini taşıyor bu öykü, McKay'in "el yazması tekniği" dediği anlatım biçimi kullanılmış. İlk üç öykü bu türe giriyor, Diedrich Knickerbocker'ın evrakları arasında bulunduğu söylenen öyküler inandırıcılığı artırmak için mektupların, belgelerin arasından çıkarılmış gibi gösteriliyor. Romantik anlatının bir niteliği daha: "Her neyse, benim görevim ispat etmekten ziyade açık ve inandırıcı olmak maksadıyla olanları anlatmak." (s. 7) 18. yüzyılın sonlarında doğan Irving kendi döneminin sosyal ortamını öykülerine olduğu gibi taşımış, Hollandalıların yerleşim bölgelerindeki yaşamlar detaylarıyla anlatılıyor, doğa tasvirleri genişçe bir yer tutuyor üstüne, böylece yeni kıtanın coğrafi değil de sosyal keşfedilmemişliği bilinmeyenin korkusunu doğurmak için ideal bir ortam yaratıyor. Bitkiler ve canlılar olabildiğince özgür, insan elinin henüz o kadar da değmediği bölgelerde Kızılderililerin varlığı da cabası. Pek çok öyküde Kızılderililer için kutsal olan mekanlar veya yerleşim yerleri anılıyor, doğaüstü için başka bir temel. Stephen King'in bir övgüsü var arka kapakta, Pet Sematary'yi düşünürsek Irving'den çokça etkilendiğini söyleyebiliriz. Neyse, Tappan Zee adı verilen bir bölgeye yerleşiyor Hollandalılar, ehlileştirdikleri hayvanlar ve ekip biçtikleri topraklar önlerinde uzanıyor ama bazı karanlık noktalara yaklaşmıyorlar, yeni kıtadaki eski toprakların bazı bölümleri onlar için gizemini koruyor. Uykulu Kuytu denen bölge örneğin, bir varlık tarafından ele geçirildiği söyleniyor ve civarından veya içinden geçen insanların düşle gerçek arasında bir yerde sıkıştığından bahsediliyor. Kızılderililerin zamanında burada ayin yaptıklarına veya ilk yerleşimcilerden Alman bir doktorun toprağı büyülediğine değinildikten sonra Uykulu Kuytu'nun Başsız Süvarisi'yle karşılaşıyoruz, yine bir söylence olarak beliriyor, oralarda takılıp insanları huzursuz eden bir hayalet. Bağımsızlık Savaşı sırasında başının bir top mermisiyle kopmuş, hayaleti oralarda geziniyormuş, böyle şeyler. Oralarda yaşayan insanlar başka yere taşınsalar da Uykulu Kuytu'nun zihinlerindeki varlığı sürüyormuş, mektubun yazılmasını bu etkiye borçluyuz.

Ichabod Crane'in soyadı "turna" demek, kırsallığını yitirmeye yüz tutmuş dünyanın bir parçası. Öğretmenlik yapan, ince uzun bir adam. Neşeli biri, kadınları güldürmesinin yanında o dönemde kıtanın kuzeydoğusunda, Salem'de patlak veren cadı avının bir parçası, ironi. Cotton Mather'ın yazdığı İngiltere'de Cadılığın Tarihi adlı metni iyi biliyor, "bilge bir insan" gibi görünüyor. O zamanda bilgelikten kasıt bu, toplumun normlarına uyduramadığı kadınları yok etme biçimi de denebilir. Vahşet ama bu vahşetten hiç bahsedilmiyor, konu kafasız kardeşimiz. Ichabod on sekiz yaşındaki öğrencilerinden birine aşık oluyor, kızın etrafında dört dönmeye başlıyor ama güçlü bir rakibi var, Brom Van Brunt. "Yumruk Brom" olarak da biliniyor, arkadaşlarıyla birlikte bölgenin asayişini sağlayan bir adam. Tabii olarak aynı kıza tutuluyor o da, Ichabod'dan haberdar olduğu için kinleniyor ve sağda solda adamı iki seksen uzatacağını söylüyor. Bir ziyafette karşılaşıyorlar, insanların anlattıkları hikâyelerden doğaüstü bir şeylerle karşılaşacağımızı sezebiliyoruz. Sonuçta Ichabod mekandan çıkıyor, atına atlıyor ve öcülü bölgenin civarından geçiyor. Aklında dinlediği hikâyeler var, ödü kopuyor gecenin bir yarısı. En sonunda kaçınılmaz sonla karşılaşıyor, Başsız Süvari tarafından takip ediliyor ve fırlatılan kafa kendisine isabet edince düşüyor. Karanlık.

Sonrası yine söylentiler. Başsız Süvari'nin Yumruk Brom olabileceği fikri bir kenarda duruyor, Ichabod'un akıbeti hakkındaki söylentiler de duruyor bir yerde. Anlatıcı kesin bir sona bağlamıyor hikâyeyi, yarıda bırakıyor.

Rip Van Winkle da bir klasik. Yirmi yıl sonra uyanan adam üzerinden zaman karşısında Amerikan toplumunun değişimi anlatılıyor, özeti bu. Yine bir kadın düşmanlığı var, adamımızın eşi çok konuştuğu ve huzur vermediği için kötü kadın konumunda. Can sıkıcı. Neyse, yine o döneme dair bir dünya detay, Van Winkle'ın birtakım askeri kahramanlıkları, cömertliği, hayırseverliği, erkek güzellemesi kısaca. Bir gün eşiyle tartıştıktan sonra evden çıkıyor işte, yolda karşılaştığı bir adamın sunduğu içkiden içiyor ve Uykulu Kuytu benzeri ilginç bir yerde uyuyakalıyor. Uyandığı zaman eve geri dönerken fark ediyor ki her şey değişmiş. İnsanlar İngiltere'ye bağlı değiller artık, özgürlüklerini kazanmışlar, bir dünya şey değişmiş. Kendisini soruşturduğu zaman bir genci gösteriyorlar, orada duruyor işte, kendisi. Oğlu aslında, zamanın nasıl geçtiğini o zaman anlıyor. Yeni bir yönetim altında insanlar daha coşkulu ama oğlunun uyuşukluğu da dikkat çekici, belli bir kesimin sadece yaşamak için çabaladığını, siyasi olaylarla pek ilgilenmediğini düşündürüyor. Fantastik bir öykü, The Twilight Zone'dan Evil Dead'e kadar pek çok yerde görebiliriz verdiği esini.

Lanetli Ev, Knickerbocker'dan son öykü. Manhattaoe (günümüzde Manhattan) civarında yaşanan birtakım olaylar. Bir ihtiyarın hayaletlerle haşır neşir olması ve öbür tarafa göçmesiyle ilgili kısacık bir öykü. Şeytan ile Tom Walker geliyor ardından, hırslı bir adamın zengin olmak için Şeytan'la anlaşma yapması aslında sıkça işlenmiş bir mesele, dörtyol ağızlarında yapacağı anlaşma için bekleyen insanlardan Faust'a pek çok örneği var. Bu öyküde Tom Walker adlı karakterin Şeytan'la yaptığı anlaşmayı görüyoruz, adam bir korsanın gömdüğü paraları Şeytan'ın yardımıyla bulunca hemen tefeciliğe başlıyor, milletin kanını emiyor, birçok yuvayı yıkıyor, insanları intihara sürüklüyor. Yaşlandıkça yaptığı şeylerden uzaklaşmaya başlıyor, kiliseye gidiyor, yanında İncil taşıyor falan. Şeytan memnun değil tabii, bir yolunu bulup adamı çekip götürüyor en sonunda. Kapitalizmin doğuşuna dair bir öykü olarak da okunabilir, manası çok derin.

Kalan öyküler de benzer atmosfere sahip. Bir ateşin başına oturup anlatılacak öyküler, halk hikâyelerinden beslenmiş ve yazıya geçerken korkutuculuğu azalmamış. Şahane.
Yanıtla
2
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Cehennemlik Yürek
Hellraiser çocuk aklımızı bir temiz almıştı, ziyade olsun. It'in İnterStar'da gösterildiği zamanlardı, ilk versiyonu, şu dört beş saat süreni vermişlerdi, beş yaşındaydım ve kapı gibi bir travmam olmuştu, süper. It'i lisede tekrar tekrar okudum, tam metni çıkınca onu da okudum bir güzel ama Barker'ın metni için beklememiz gerekti. Nihayetinde İthaki el attı, Türkçeye kazandırdı metni, süper ama çeviride ve düzeltide sıkıntılar var ne yazık ki. En azından kitap dağılmadı bu kez, yapıştırıcıyı değiştirmişler sanırım. Düzeltiye bir iki örnek vereyim: "(...) bir siluetin sendeleyerek çıktığını girdi." (s. 98) Tamam diyoruz, geçiyoruz ama başka bir şey var bu kez: "Hem de bir önce direnmeliydi." (s. 102) Dost Körpe'yi Cthulhu'ya sardığım zamanlardan beri severim, çevirilerinden ötürü çok eleştirildiğini gördüm, hiç denk gelmemiştim ama nispeten kötü bir çevirisine denk geldim sanırım. Sadece bunlar değil, metin genel olarak iyi ama sözcük tercihleri yer yer can sıkabiliyor. Bu sıkıntılar tansiyonun yükseldiği bölümlere denk gelmiyor, o açıdan yine iyiyiz. Bu arada It Chapter Two'nun gelmesine az kaldı, oradan sardım. Fragmanda Bev yirmi yedi yıl sonra eski evine gidiyor, orada yaşayan yaşlı kadınla konuşurken kadın bir ara donmuş gibi kalakalıyor öyle, işte bu tür şeyler lazım artık. "Hö!" deyip korkutmamalı film, amorf insanlı veya beklenmedik işlere girmeli. Neyse, Barker'a gelelim. Barker'ın bu romanının atmosferi tam Rawhead Rex işi, öykülerindeki hava var burada, o yüzden uzun metinlerinden çok daha iyi bence. Gerçi onların olayı başka, daha epik bir anlatının metin boyunca sürdüğü eserler onlar, yine şahaneler ama gerilim ve korku arıyorsanız Cehennemlik Yürek'e bakacaksınız. Pornografik cinsellik daha en başta beliriyor, üstelik dehşet anının tam orta yerinde, Barker'ın imzası gibi bir şey bu. Öte dünyaların varlıkları iyi kurgulanmış, tasvirleri ve diyalogları başarılı. Çürük ete geçirilmiş zincirler, eriyen kaslar, kukuletalı varlıklar, çeşit çeşit. Bunların yanında kurguda aksayan birkaç yan var ama ben yine bodoslamadan dalayım da yeri gelince söylerim. Frank'le başlıyoruz, bir kutuyu açmaya çalışıyor. Pandora'dan esinlenilmiştir herhalde, kutudan çıkanlar insanlığın sefilliğini zirveye çıkarmak için ellerinden geleni yapıyorlar çünkü. Kutunun üzerinde birtakım butonlar var, mekanik bir işlemi başlatmak için bulmaca çözer gibi bulmak gerekiyor bu butonları. Frank buluyor ve kutuyu açıyor. Bu ilk bölümde kutu detaylarıyla anlatılıyor, işte kutu açılınca ne oluyor, ortam bir anda nasıl tekinsizleşiyor, böyle şeyler. Frank hayatından pek memnun değil, zevk peşinde koşup dünyaları kazanarak kaybetme konusunda ustalık devrini de yaşadıktan sonra bildiği dünyadan sıkılıp bambaşka dünyaların izini aramaya başlıyor, böylece Lemarchand'ın kutusu geçiyor eline. Kutuyu kendisine satan antikacının dediğine göre eğer açabilirse kutudan doğaüstü güzellikler çıkacak, bilmem ne. Frank nihayetinde açıyor zamazingoyu ve çan sesleri duyuyor, bir sürü çan. Oda kararıyor, ışıklar sönmeye yüz tutuyor derken odada birkaç figür beliriyor. Biri hangi şehirde olduklarını soruyor, farklı zamanlar ve farklı mekanlar arasında Frank'in bahtına düşüyorlar. Gash Tarikatı'nın varlıkları, biraz Lovecraft havası var. Antikacıyla Frank birçok günlük karıştırmışlar onları çağırabilmek için, Gilles de Rais'nin ve Bolingbroke'un yazdıkları üzerinde çalışmışlar ve oradalar işte, Frank'e ne istediğini soruyor biri. Frank haz istediğini söylüyor ve yine Barker'ın temel izleklerinden biri olan psikolojik şiddet baş gösteriyor. Adam bu konuda çok başarılı, bir örneği öykülerinde de var, arkadaşını kaçırıp bir mekana kapatarak palyaço kılığındaki bir işkenceciye dönüşen ve arkadaşını delirten adamın olduğu öykü muazzam bir şey. Frank de delirmek üzereyken bölüm sona eriyor, başka bir bölüme geçiyoruz.
Julia ve Rory çıkıyor karşımıza, Frank'ten kalan eve taşınıyorlar ve yerleşmekle uğraşıyorlar. Rory, Frank'in bir iki yaş küçük kardeşi, abisi gibi delifişek değil, aklı başında ve makul bir adam. Julia'yı seviyor ama Julia sevmiyor onu, evlenmelerine saatler kala Frank'le sevişip adama aşık olan Julia için Rory sevdiğini düşündüğü bir adam, fazlası değil. Frank yine ortadan kaybolunca adamı unutacağını sanıyor ama eve girer girmez bunun mümkün olmadığını anlıyor, sanki Frank oradaymış gibi. Frank gerçekten de orada ama başka bir boyutta, Tarikat bedenini ve ruhunu ele geçirmiş durumda, sonsuz bir işkenceye maruz kalıyor Frank, kendi evinde ama cehennemde aslında. Gittiğini düşünüyorlar, sonuçta Frank ne zaman başı sıkışsa arazi olduğu için normal bir durum. Rory'yle arasını bozmamak ve Julia'dan kurtulmak için gerçekten gitmişti Frank, artık sonsuza kadar orada. Çan seslerini duyuruyor Julia'ya, tabii Julia hiçbir şey anlamıyor en başta, sadece Frank'i görmek istediğini düşünüyor. Rory'nin deyişiyle "bok gibi" davranıyor eşine, adama bir çöpten fazla değer vermiyor. Detaylı bir şekilde anlatılıyor bu, Julia'nın kafayı kırması için temel oluşturuluyor böylece. Bu sırada Kirsty'yle tanışıyoruz, Rory'ye tutuk bir kadın. Julia'dan pek hazzetmiyor, Julia da Kirsty'yi küçümsüyor tabii ama işler sarpa sarınca küçümsemekle hata ettiğini anlayacak. Julia'nın dönüşümü konusunda sıkıntı olduğunu düşünüyorum, ayrıntılı bir şekilde anlatılmıyor bu, Frank'e yardım etmeye başlamasının altındaki sebepler biraz havada kalıyor. Çan sesleriydi, kokuydu derken en sonunda Frank'le -Frank'e benzer bir şeyle de denebilir- karşılaşıyor, adamdan geriye çürümüş etten ve kastan başka pek bir şey kalmamış ve leş gibi kokuyor üstelik. Julia'yı kullanıp tekrar bir bedene bürünmeyi düşünüyor, bu güzel. Julia kayıtsız şartsız uyuyor adama, herhangi bir büyü yok, hayati bir tehlike yok, sadece aşk var ama aşka dair de pek bir şey görmediğimiz için Julia'nın Frank için barlardan düşürdüğü erkekleri eve getirip boğazlarını kesmesi, Frank'in bu insanlardan beslenmesini sağlaması kurgu içinde uçuklaşıyor. Doğaüstü bir varlık var karşımızda, elalemin etini budunu yiyerek, kanını içerek kendi boyutuna dönmeye çalışıyor, iyi işlenmemiş bir aşk bu varlığa destek olmak için yeterli mi? Bilemiyorum, biraz yavan geldi bu. Çok hızlı ilerliyor anlatı, belki biraz daha uzun tutulup daha fazla açılsaymış daha iyi olurmuş. Neyse, Julia eve çağırdığı adamların boğazlarını kesiyor ve hiç kimse kendisini arayıp sormuyor. Kestiği bir adam başka bir yerden geldiği için hemen merak edilmeyebilir ama ilk adamı da mı soruşturmuyorlar, orası muamma.

Öyle böyle derken Rory bir haller olduğunu anlıyor, Julia daha bir rezilleşiyor çünkü. Kirsty'den Julia'yla konuşmasını rica ediyor, sıkıntıyı anlayabilirlerse problemi de çözebilirler. Bu cinayetler işlenirken Kirsty eve geliyor, Frank'le ve öldürmekte olduğu adamla karşılaşıyor. Frank bir bedene tam olarak kavuşmamış, yine de insanüstü bir gücü var. Kirsty'yi kıtır kıtır yiyecek diye beklerken kutu çıkıyor ortaya, Kirsty kutuyla adamı yaralayabildiğini görüyor ama yeterince güçlü değil, Frank tam Kirsty'yi doğrayacakken kutuyu dışarı atıyor kadın, sonra o hengamede kaçıyor hemen, ağır yaralandığı için hastaneye yatırılıyor. Buradan sonrası ilginç, yine bir Barker alametifarikası diyelim. Hemşirenin biri kutuyu Kirsty'nin yanına bırakıyor, Kirsty kutuyla oynarken kilitleri açıyor ve Tarikat, "Cenobite" denen tipler bu kez kendisine musallat oluyorlar. Kirsty'nin kutuyu bilerek açıp açmadığı önemli değil, bunun daha önce de gerçekleştiğini ama durumun önemli olmadığını, Kirsty'nin her türlü ayvayı yediğini söylüyorlar. Kirsty düşünüyor, Frank'i onlara vermesi karşılığında canının bağışlanmasını istiyor. Kabul ediyorlar. Burası da ilginç, Frank'in ellerinden kurtulduğu sırada ne yaptıklarını, kaçılan mekanın özelliklerini hemen hiç görmediğimiz için gizem öylece kalıyor. Neyse, Kirsty eve geri dönüyor, Rory'le Julia'nın mutlu mesut takıldıklarını görüyor. Sonra Rory batırıyor işi, Frank olduğu ortaya çıkıyor adamın. Rory'yi öldürmüşler, derisini Frank "giymiş". Yine bir çatışma, Tarikat müdahale etmiyor buna. Kirsty merak ediyor bunun sebebini, ölmek üzere çünkü. Sonra aklına bir fikir geliyor, Frank'e adını söyletiyor. Tarikat o zaman ortaya çıkıyor, anlaşmanın tamamlandığı söyleniyor ve Frank geldiği yere götürülüyor. Her şey bittikten sonra evden çıkan Kirsty, kutunun üzerinde Julia'yla Frank'in yüzlerini görüyor, sayısız hayaletle birlikte acıdan haykırıyorlar. Son.

Julia başarıyla kurulmuş bir karakter değil, karikatüre benziyor açıkçası. Frank iyi, zaten delirmiş bir adamdan kardeşinin derisini yüzmesini bekleyebiliriz. Rory de şapşal aşık olarak kurmacadaki görevini başarıyla yerine getiriyor. Kirsty'nin hımbıllıktan kahramanlığa geçişi de biraz problemli ama yine de iyidir.
Barker sağlam korkutuyor yine, elden gelsin. Korku filmi izlerken elinizi yüzünüze siper ediyorsanız tam sizlik bir metin.
Yanıtla
7
5
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kıyamete Bir Milyar Yıl
Kaku'da görmüştüm ama fikir onun değilmiş, yine meşhur başka bir bilim adamına göre üç tip uygarlık var. I. Tip deneni bulunduğu gezegenin bütün kaynaklarını kullanır hale gelen, başka gezegenlere zıplamaya hazır uygarlık. II. Tip sanırım bulundukları sisteme yayılan, koloni faaliyetlerine girişeni, III. Tip kara deliklere bodoslamadan dalar hale gelen türden bir şey, evreni istediği gibi eğip bükebiliyor falan. Entropiyi etkileyebiliyor muydu hatırlamıyorum ama kontrol altına alabiliyordu sanırım. Aslında kilit nokta bu, zira Strugatski Biraderler bu mesele üzerine kurmuşlar anlatıyı. Romanda I. Tip'e geçebilmek bile mümkün gözükmüyor. Kaku'ya göre biz 0,8'de falanız, yüz yıla kadar eşik atlayacağımızı söylüyor Kaku. Atlayabilecek miyiz? Biraderler öyle bir olay örgüsü kurmuşlar ki bu atlayış mümkün olmuyor. Araştırmaları engelleyen bir dünya saçmalık çıkıyor ortaya, evrenin kendini gizleme çabası ve bilimsel gnostisizmin önüne çekilmiş koca duvar düşündürüyor, fantastik olayların fantastik sebepleri olmalı. Bilim insanları için kabul edilemeyecek bir şey, düştükleri ikilemde can çekişmeleri bundan. Meşhur usturaya göre birçok cevaptan akla en yatkın olanı kabul edilir ama o cevap doğaüstünden başka bir sonuç sunmuyorsa rasyonel düşüncenin neferleri bu durumda ne yapabilir? Bir: Daha fazla veri toplayıp analize girişir ve daha derin bir bataklıkta debelenmeye başlar, işin içinden bir türlü çıkamaz, sayısız varyant başka varyantlara yol açar, sonsuz bir zincirin halkaları teker teker çözülür ama sonu gelmez bu işin, deliliğe kadar yolu var. Bir sonuca vardı diyelim, matematiğin son noktası. Ted Chiang'ın bir öyküsünde geçiyordu, matematiğin "son noktası" ulaşılabilir bir yerde, matematikle kafayı bozmuş bir kadın bu noktaya ulaşıyor ve hayatının anlamı bir anda ortadan kayboluyor. Eşiyle arası bozuluyor, aile dağılma noktasına geliyor, yaşamın anlamı ortadan kalkıyor, kişisel bir felaket. Varlık sayılara sıkıştırılmış durumda ve sayıların ulaşabileceği son nokta hiçlik, o halde ortadan kalkılacak. Muazzam bir öykü. Monokl ikinci bir Chiang kitabını basacakmış yakınlarda, duyunca çok sevindim. Neyse, iki: Bütün inançlar ve olgular bir kenara bırakılarak fantastiğe yeni baştan yaklaşılacak, belki de formüle edilebilir bir fantazya düşüncesi bilimsel paradigmayı ele geçirecek, farklı disiplinlere kapı aralanacak. Bu gerçekten fantastik ama anlatının temelinde bu var zaten, karşı karşıya gelinen fantastik bir olgu için mevcut bilim bir çözüm üretemiyorsa elde iki seçenek kalıyor, ilki uyum sağlamak ve ikincisi deliliğe doğru koşmak, kızgın kumlardan serin sulara atlamak gibi.
Bilimkurgu demek zor, bilim felsefesiyle şahane bir şekilde oynanan felsefi bir roman denebilir. Mesele "homeostatik evren" denen nanenin entropik ayarlarla oynanmasını engellemesinden doğuyor, en azından bazı karakterlerin görüşleri bu yönde. Bilim adamlarının paranoyadan paranoyaya koşmalarını izlemek oldukça sinir bozucu, bir o kadar da eğlenceli. Ted Chiang bunu okuyup esinlenmiş midir acaba, araştırmam lazım. Neyse, bölüm bölüm ilerliyoruz ve her bölümün başlığından ayrı olarak "Parça I", "Parça II" şeklinde ayrılmış bölümün içeriği. Sanki yıllar sonra ele geçirilmiş kayıtlar tasnif edilmiş gibi. Evet, o gün son iki yüzyılın en şiddetli(?) temmuz sıcağı kimseye nefes aldırmazken, Malyanov biraderimiz bilimsel araştırmalarını rahatlıkla sürdürmek için eşini ve çocuğunu uzaklara yollamışken Kalyam adlı kedisinin miyavlamasına şaşırıyor, daha o sabah mama verdiğini düşünüyor ama önceki günün sabahıymış aslında, günleri karıştıracak kadar kafası karışık bir adam Malyanov, ilk çatlağı bu noktada görüyoruz. Malyanov tamirciye telefon ediyor, kendisini sürekli yanlış numaraların aramasından yakınıyor. Defalarca aramış ama bir tamirat, düzenleme yapılmamış. İkinci çatlak. Kapı çalıyor, yiyecek ve içeceklerle dolu bir kutu teslim ediliyor kendisine. Eşi göndermiş, zorlukla geçinmelerine rağmen böyle lüks bir harcama Malyanov'un canını sıkıyor, üçüncü çatlak. Bu aslında şey, Ömer Seyfettin'in bir öyküsü vardı, mermer yontan bir adama dair. Adam çekici indirirken hiç şaşırmadığını, kırk yıldır tek bir hata bile yapmadığını söylediği anlatıcının gazabına uğruyordu, benzer bir şekilde. Anlatıcı, adamın evine hindi mi ne gönderiyordu, mermerciyle eşi kavga ediyordu bu yüzden, ertesi gün de mermerci o sinir bozukluğuyla çaat diye kırıveriyordu mermeri, aynı dalga. Tek fark, adamın kafasını karıştıran tek etken anlatıcıyken burada koca evrenin musallatlığı. Neyse, Malyanov çalışmayı sürdürmeye çalışıyor, formüllerine gömülüyor, telefon çalıyor. Vayngarten, kendisi gibi bilimsel işlerle uğraşan arkadaşı. Uğrayacağını söylüyor, Malyanov'un ne üzerinde çalıştığını öğreniyor, kapıyor telefonu. Malyanov delirdi delirecek, iki dakika oturup çalışamıyor. Telefon konuşması bitmek üzereyken Malyanov'un kapısı kırılırcasına çalıyor, Lida geliyor. Malyanov'un eşinin kuzeni olduğunu söylüyor ve sözde eşinden gelmiş bir mektubu kanıt olarak gösteriyor. İşler iyice içinden çıkılmaz bir hale geliyor, parodi gibi. Aklı gidiyor Malyanov'un, eşini aldatmayacağını düşünüyor ama Lida çok güzel bir kadın, çalışma yalan oldu tabii. Bunlar olurken Lida'yla veya Vayngarten'le konuşmaları sırasında birtakım toplumsal meselelere değiniliyor hafiften, örneğin Küba'daki devrim hakkında birtakım gevezelikler, kendi ülkelerindeki bilimsel hiyerarşi, devlet kurumlarının müdürleri, müdür adayları, bilimsel çalışmaların önem sıralamaları, bu tür meseleler üzerinde birtakım gevezelikler yapılıyor ve yine kapı, bu sefer karşı komşu Snegovoy. Bilim insanı o da, söylemeye gerek yok. İki horozla ilgili bir fıkra var, birkaç karakter tarafından anlatılıyor, rahatsız edilmenin izleği olarak görebiliriz bunu.

Petroviç çıkıyor ortaya, Malyanov'un üzerinde çalıştığı projenin grafiklerinden birini eline alıp grafiğin aslında bölgedeki suç oranının yükselişini yansıttığını söylüyor. Bilimsel verilerin birbirinin yerini tutarak temelsizliğe, en azından şüpheciliğe yol açmaya çalıştıklarını görüyoruz, işler bu noktadan sonra tesadüfle açıklanamayacak ölçüde karışmaya başlıyor, arka arkaya çalan kapılar, telefonlar, bitmek bilmeyen ziyaretçiler eşzamanlılık açısından makul ama bu veri olayı ipi koparıyor. Malyanov bir açıklama bekliyor Petroviç'ten, adam bir şeyler biliyor ama söylemek istemiyor başlarda. Yeterince sıkıştırıldığı zaman dili çözülüyor: Uzaylılar. Zeki bir yaşam formu insanlığın ilerlemesini istemediği için işlerimizi sabote ediyor. Vayngarten kendi başından geçen çalışamama hikâyesini anlatıyor sonra, birtakım adamların ortaya çıkıp durumu anlattığını, çalışmalarını yok etmesi gerektiğine dair ısrar ettiklerini söylüyor. Kayboluyor kızıl kafalı adam, bir anda ortaya çıkıp Vayngarten'in kafasını karıştırıyor ve pencereden uçup gitmiş gibi yok oluyor. Mantıkla açıklanamayacak olaylar herkesin başına geldiği için neler döndüğüne dair beyin fırtınasına girişiyorlar. Dokuzlar Birliği denen gizemli bir örgüt olduğunu söylüyor biri, gizemli bilgeler gezegendeki bütün bilimsel başarıları kopyalayıp öğreniyorlar. İnsanların kendilerini yok etmemeleri için uğraşmaları da ikinci görevleri, böylece karakterlerin başlarına gelen garip olayların sebeplerini de öğrenmiş oluyoruz ama bu da mitik bir hikâye, ortada çok fazla bilinmeyen olduğu için fantastik bir durumun ortasında kalıyorlar ama Veçerovski nam bilim insanı, yaşadıklarının aslında hiç de ilginç olmadığını söylüyor. Analiz edilecek bir şey yok, üzerine düşünülecek bir şey de yok, yaşamın kendi olağanlığı içinde yaşadıkları son derece doğal. Bir alıntıyla bitireyim, kurmacaya da yaslanan bir bakış açısıyla:

"'İnsani bu, fazla insani,' dedi Veçerovski. 'İnsanlığın, kâinatı çözmenin eşiğinde olduğunu gözlemlediler, rekabetten korkarak onu durdurmaya karar verdiler. Böyle mi?'
'Neden olmasın?'
'Çünkü bu bir kurgu. Parlak ve basit kapaklı, ucuzcularda satılan bir kurgu. Bir ahtapota smokin giydirmeye çalışmak gibi. Ve öylesine bir ahtapota da değil, aslında hiç olmayan bir ahtapota...'" (s. 104)

Son bir şey: Malyanov'u izlerken bir anda Malyanov'un gözünden görmeye başlıyoruz her şeyi, anlatım değişiveriyor. Bunu meselenin çözümlenmesi sırasında entropik-bombastik bir değişimin gerçekleştiği şeklinde yorumlamak, ne bileyim, biraz zorlama gibi gözüküyor. Zaten Strugatski Biraderler pek bulaşmıyorlar böyle oyunlara, düşük ihtimal bu. Metnin orijinaline de bakamıyorum, Rusça bilseydim bakardım. Böyle de bir şey var, ilginç. Çeviride bir haller olmuş galiba.Evet, bilim-evren-insan üçgeninin ele alındığı iyi bir metin bu, Biraderler on numara beş yıldız.
Yanıtla
8
13
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Merkez
Derrida'nın merkezsizleştirme meselesi tam merkezde. Siklonun gözünde olduğunu söylüyor anlatıcı, bunun yanında yine Derrida'nın eleştirdiği gramatik hükümranlığı reddediyor: "Geçmişten kalma birkaç sözcük gezinip duruyor ama yazıya dökülemiyor, kalemim reddediyor. Tek gerçek renk beyaz." (s. 7) Anlatıda kullanılan zamanların hiyerarşisi de yok, anlatıda şimdi dışında bir zaman yok çünkü, sonsuz bir idrak anına göz atıyoruz. Sesin kaynağı bir özneyi değil de doğrudan sesi duyar gibiyiz, kasırganın oradan oraya savurduğu dünya parçalarından başka bir şeyi anlatmayan sesi. Ddağa almadığı Nora'yla sürdürdüğü ilişkiyi psikanalizden Shakespeare'e pek çok parçadan örer ve anlatmaktan başka bir eylemde bulunmaz. Kültürel ve edebi gevezelikleri dinler tarihinden günümüzün dünyasına kadar uzanan bu sesi Derrida'ya ve diğer yakın arkadaşlarına borçludur Sollers, beraber gezip tozarak çeşitli iştiraklerde bulunduğu Lacan, Barthes, Foucault ve Derrida gibi adamlardan deli beslenmiştir. Kristeva'nın etkisinden de haliyle bahsedilebilir, hatta metindeki Nora'nın ne ölçüde Kristeva olduğunu merak ettim durdum. Nora psikanalist, Freud ve Lacan'ın etkisi altında, Shakespeare hakkında söyleyecek çok şeyi olduğu için konferanstan konferansa gidip duruyor ve Shakespeare'in karakterlerini günümüzün toplumsal aidiyetlerine göre sınıflandırmada üzerine düşünülecek çok fazla veri sunuyor anlatıcıya, metnin önemli bir bölümü bu irdelemelerden, psikanalizin geçmişinden ve bugününden ibaret. Bir örnek: "Uyanıyorum, hiçbir şey yokmuş gibi telefonda Nora'yla konuşuyorum. Kontrol etmemi istediği detayı araştıracak zamanım olmadı. Sahi, neydi? Aa, evet, Shakespeare'in Venedik Taciri'ni yazdığı sıradaki çevresi. Ve gülmek için bir soru: Magripli Othello Müslüman, hain Iago da Musevi miydi?" (s. 7) Karakterlerin eşcinselliğinden Nora'nın eşcinsel hastalarının hikâyelerine zıplamalar, Lacan'ın Freud'dan mülhem inşa ettiği yapıdan baba-oğul ilişkisine atlamalar derken deneme-novella arasında bir türün çatılışını takip ediyoruz. Başlarda sık sık Nora'yla karşılaşsak da ilerleyen bölümlerde yavaş yavaş kayboluyor ortadan, düşüncelerin akışına kapılıyoruz. Freud ve Lacan müzikle ilgilenmedikleri için Nora da ilgisizmiş müziğe karşı, bu yüzden anlatıcının evindeki plaklarla karşılaştığı zaman şaşırmış. Sevgililermiş ama Nora'nın birlikte yaşamaya niyeti hiç yokmuş. Boşanmış, iki çocuğu ve dünyanın hemen her noktasında dinleyicileri varmış, psikanaliz için kendisine başvuran sanatçıların, politikacıların ve çeşit çeşit ünlü insanın hikâyeleri kendi yaşamını biçimlendirmeye de yarıyormuş, bu hikâyelerden bazılarına çok az değiniliyor. Daha çok anlatıcının bilinç akışı var. Araya dereye Nora'nın Kafka ve Dostoyevski hayranı olduğu sıkıştırılıyor ki edebi referanslardan da Freud'a ulaşabilelim. "Kayıp babanın izinde." (s. 12) Nora'nın dedesi New York'ta ünlü bir orkestra şefi, Epstein. Babasından bir haber yok. Anlatıcının babasından da bahsedilmiyor, bunun yanında ilahi babadan sıklıkla bahsediliyor, Nora'nın evinde İncil olmamasını göz önünde bulundurarak sadece anlatıcıya has bir durum olduğunu söyleyebiliriz, konuşmalarından çıkan bir şey değil bu. Birini anlatayım, "Krallar" bölümünde İbranice kökenli bir sözcük: Filistli. Marx bile kullanmış bu terimi, bayağı zihinli ve yeniliğe kapalı bireyi tanımlıyor. Ne korkunç. Musevileri sıklıkla alt ediyorlar, Samson gibi efsaneler sayesinde öç alınıyor ama bir parça işte. Sonra Davut'un Golyat'ı öldürmesi, Ahit Sandığı hareket ettiğinde Davut'un olduğu yerde oynaması, cinsel organının gözükmesi, duruma kızan Mikal'ın ceza olarak çocuk doğuramayacak olması. Zengin bir malzeme sunuyor bu durum anlatıcıya, sünnet derisinin bir kadından çok daha değerli olduğu çıkarımından başka pek çok sonuca ulaşıyor ve Nora'nın Shakespeare'i inceleyişi gibi kendisi de dinleri inceliyor.

Nora'nın kanıların kökenini bilmek istemesinden toplumsal hafızaya çıkılıyor bir bölümde, anıtların toplumsal hafızayı biçimlendirmesinden, topluluk yaratmak için bir enstrüman olarak kullanılmasından Lefebvre de bahseder ama burada başka bir bakış açısından yaklaşılıyor olaya. "Hafızaya el koyan, onu eğitimsel bir 'ödeve' dönüştüren yetişkinlerdir." (s. 21) Totaliter rejimlerin -aile uzantısı dahil- psikanalizi neden yasakladığına dair yapılan yorumlar kentin planlanmasına kadar ulaşıyor, sökülmesi ve değerlendirilmesi gereken parçalar söz konusu olunca anlatı bir şekilde Nora'ya dönüyor ve onun hastalarıyla olan ilişkilerine bağlanıyor. Gizleri açığa çıkaracak sorular, tahakküm altındaki insanların kendilerine neyin tahakküm ettiğini bulabilmeleri için sunulan bilişsel haritalar, bitmek bilmeyen bir analiz. "Sanki Nora'nın aynı anda elli roman okuması gerekiyormuş gibi. Nora olası bir analizin ipucunu hemen yakalayan mükemmel bir edebiyat eleştirmeni olurdu." (s. 24) Hayatın bir anlamı olduğunu kanıtlamak için yapıyor bunu, anlatıcıya göre hayat bir anlama sahip olmak zorunda değil ama Nora bu tartışmaya kapalı, böylece yaşamını yapılandırma sürecinde kendisini neyin motive ettiğini görmüş oluyoruz, başka türlü onca hikâyeyle başa çıkamazmış gibi gözüküyor. Anlatıcıysa başa çıkılacak bir şey olmadığını düşünüyor, yaşamdan yaşamayı ummaktan fazlasını beklememiz gerekiyor. Genazino söylüyor bunu ama anlatıcının ağzından çıkmış gibi duyuluyor metinde. Hemen ardından gelen sperm alışverişi de cuk oturuyor mevzuya, internetten satılan spermlerle doğan çocuklar ve spermleri satın alıp kullanan insanlar farklı bir sevgi tanımına ihtiyaç duyacak olabilirler ileride, ya da her şey şimdi olduğu gibi sürecektir, kim bilir. Aile kadar olmaması gereken bir kurum, bir bağ olamaz ve günümüzde olduğu gibi gelecekte de tehlike altında olacak bir iktidar uzantısı için şimdiden uğurlamaya girişilmez ama bir gün, mutlaka.

Müzik-rüya-matematik üçgenine dair muazzam bir bölüm var. Nora, Baudelaire'i seviyor, Freud'a ve Baudelaire'e uyarak pek çok maddeyi deneyip hastalarıyla yakınlık kurmayı amaçlamış. Sonucu bilmiyoruz ama adı geçen şahısların müzikle, esrar ve kokainle yapabildiklerini biliyoruz. "Freud müzik dinlemiyordu, ama rüyalarda çok seyahat etti, bu sayede rüyaların matematiksel olarak konuşturuması gerektiğini anladı. Hiyeroglifler aniden bir sese sahip oldu, arzunun çelişkilerini anlatıyorlar. Rüya gören erkek ve kadınlar Yunan trajedisinin tam ortasında yaşadıklarını biliyorlardı. Sophokles'in Viyana'ya girişiydi bu. Tüm dairelerde tiksindirici bir gösteri sahneleniyor." (s. 36) Nora dinliyor, analiz ediyor ve ustalarının yapmaya çalıştığını yaparak hastalarını rol aldıkları trajedilerden kurtarmak için didiniyor.

Freud-Lacan ilişkisinden Katolik ahlaka, Pascal'ın Çincede belirmesinden en zor hastaların entelektüellerden çıkmasına pek çok dünya hali. Sollers belli bir doğrultuda ilerlemiyor, belli bir olgu üzerinde öyle pek yoğunlaşmıyor, belki tek odağın psikanalizin ışığı altındaki dünya olduğu söylenebilir. En sonunda dünyaya dönüyor anlatıcı, küreyi terk edip merkeze doğru inmeye başlıyor ve dünyanın belirdiğini görüyor. Uzaktan bir bakışı okuyoruz kısaca, imgeler ve jestler uzakta kalıyor, ampirik bir zemine indiğimiz an metin sonlanıyor.

Sollers tanışılması gereken bir yazar. Ben bu metni sayesinde tanıştım, memnunum.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hepsi Hikâye
Gaye Boralıoğlu'nun ilk kitabı, 2001'de çıkmış. Huzursuz bir kadının ahvalini anlatıyor. Anksiyete bozukluğu sağ olsun, kadın sosyal yaşamında karşılaştığı her sıkıntıya hemen bir çare düşünüyor ama analitik zekası detayları tamamen düşünebilecek kadar gelişkin olmadığı için planlarında hep bir gedik oluyor. Eve gelen tamirci örneği -metnin geneli belli bir zaman çizgisi ve olay örüntüsü taşıyor ama çoğu olayın bu çizgiye oturmasına gerek yok, müstakil anlatı parçaları mevcut- güzel bir örnek, kadın adamın bir iki imalı sözünden, bakışından haklı olarak işkillenip önlem dozajını ayarlayamayarak ilginç işlere girişiyor. Adam dükkanından bir alet almaya gidince gazetesini alıp bir adamın fotoğrafını kesiyor, çerçeveye koyup adamın görebileceği şekilde bırakıyor. Adam gelince, "Bu adamı ben de severim," gibi bir şey söylüyor, adam ünlü bir oyuncuymuş meğer. Eşi varmış gibi iki kişilik kahvaltı sofrası hazırlıyor ama tamirciyi inandırmaya çalışırken başka noktalardan batırıyor bu sefer. Böyle şeyler var her bölümde, on bir bölümün her biri karakterimizin farklı zamanlardaki hallerine odaklanıyor, böylece ana çizginin ağır ağır belirişiyle birlikte karakterin farklı deliliklerine rastlıyoruz, psikolojik çözümlemesi yapılsa rahatsızlıkları birkaç sayfa tutar. Böyle bir karaktere en son Banu Özyürek'in Bir Günü Bitirme Sanatı adlı metninde rastlamıştım, hatta Özyürek'in eserekli karakterlerinin yer aldığı öyküleri buradaki bölümlerin arasına sıkıştırsak hiç sırıtmaz. Aynı meşrepten hepsi. Toplumun kendilerine biçtiği payeden, erkeklerin erk erk davranışlarından ötürü hafif tırlatmış, tatlı kadınlar. Ben tatlı buluyorum bu kadınları, bir tanesi de annem olduğu içindir belki, bilemiyorum, neyse, İnce Hesap nam bölüme bakıyorum. Adam telefonla konuşacağını söyleyip çıkıyor odadan, hemen. Anlatıcı banyodan yeni çıkmış, "Peki," demekten başka bir şey yapamıyor. Adamın peşinden de gidemiyor, hasta olur. Sinüziti var. Hasta olursa hiçbir şey yapamayacak hale gelir, tatilleri mahvolur, adam eski sevgilisiyle konuşsun da tatilleri mahvolmasın, çıkmıyor dışarı. Adam eski sevgilisiyle konuşuyor. Kadın da eski sevgilileriyle konuşmak istiyor ama hiçbiri aramıyor. Eski sevgililerin her zaman sevgili olduğunu düşünüyor kadın, arasalar sıcak ve tatlı bir şey olacağını düşünüyor ama hiçbiri aramıyor. O da aramıyor gerçi, üzüldüğüne bakmamak lazım. Sadece o an, o durumda aranmak istiyor, sarmal anlatıda karşımıza çıkan tekrarların içinde aranma isteği yok çünkü, bir tek kez dışında dile getirilmiyor, zaten ilerleyen bölümlerde çelişkinin süper bir örneğini sunuyor kadın, eski sevgilinin eski sevgili olduğunu ve geçmişte kalması gerektiğini, yoksa yaşamı yok yere dolduracağını söylüyor. Bir dünya paranoya var bu noktadan sonra, kadın aldatıldığını düşünüyor, adamın kafasına indirmelik eşyayı kaldırıp kapıyı vuranın temizlikçi olduğunu anlayınca indiriyor. Onca şeyden sonra adam gelince sevişiyorlar hemen. Bitti. Kadın için eylemsizlik büyük problem, hemen kurmaya başlıyor kafada. Hemen alternatif gerçeklikler üşüşüyor başına, ne yapacağını bilemez hale geliyor.

İkinci bölümde Nebahat'le karşılaşıyoruz. Her cumartesi geliyor, evi temizliyor. Annesi musallat etmiş, evi pislik götürmesin diye kadının başına Nebahat'i salmış, ücreti ödeyeceğini söylemiş ama ödememiş, kadına kalmış o da. Sonradan şutlamış üstelik, Nebahat iyice kadının başına kalmış. Nebahat para istiyor, ev alacak. Ev alacaksa yardım etmeli kadın, hiç kimseye hayır diyemiyor. Hayır diyemediği için zamanında evlendiğini, üç ay sonra adamın boşanmak istediğini söylüyor. Boşanıyorlar, bir de aynı iş yerinde çalışıyorlar, yüz yüzeler. Neden evlendiğini bilmiyor kadın, bir nevi "Yes Woman". İşe gidip geliyor, kovulana kadar bu düzeni sürdürüyor. Kovulması başka bir bölümde, burada fotoğraf makinesi almaya çalışıyor. Kirayı bir ay geciktirerek alacak makineyi, fotoğraf çekecek, meşhur olacak, dünya onu konuşacak. Bir sürü hayal. Kapıya gelen ev sahibi homurdanarak gidiyor, makinenin o ay alınacağı garanti artık. Değil, çünkü Nebahat para istiyor. Ev alacak. Çıkarıp kirayı veriyor kadın, makineyi de alamıyor. Üstelik uçuk çıkarıyor, başka bir bölümde. Buluşacağı bir adam var ama uçuğu da var, kapamak için bir ton makyaj malzemesi sürüyor, palyaçoya benzemekten korkuyor, polislerin kendisini merkeze almalarından, tutuklanmaktan, hapse atılmaktan korkuyor. Nelerden korktuğunu ve kafasında neler kurduğunu anlatmıyorum pek ama dediğim gibi, her bölümde birkaç tane var böyle kurulmalar. Neyse, yemek fiyaskoya dönüşüyor çünkü kadın konuşamıyor, yediği yemekler uçuğunu yakıyor, canı çok yanıyor, gözlerinden yaş geliyor. Yemek bitince kalkıyorlar, adam arayacağını söylüyor ama bir daha adamıyor. Kadın da pek umursamıyor zaten, sosyalleşme sınavını atlatmanın rahatlığı var üstünde, bir de yeni bir işe başlamanın kendisi için büyük sıkıntı olduğunu görüyoruz ileride, yeni bir ilişkiye başlamak için de aynı şeyleri düşünüyordur muhtemelen. Asgari ölçüde çaba gösteririz, elde ettiğimizi elde etmek istemediğimizi anlarsak çok çabaladığımızı düşünürüz bu sefer. Sanırım bunun bir sonu yok, her yerden bir arıza çıkarabiliriz. Evin satılması gibi. Ev sahibi birkaç alıcının evi göreceğini söylüyor kadına, kadın direkt evden atılacağını düşünüyor. Alıcıların böyle bir düşüncelerinin olup olmadığını bilmiyoruz, gerçi anlatı ilerledikçe bir şeyler çıkarabiliyoruz ama yine de emin değiliz. Kendince tuzaklar hazırlıyor kadın, evi kötü göstermeye çalışıyor ama başarılı olamıyor bir türlü, trajikomik haller. En sonunda evi beğenip gidiyorlar ama ev sahibi satmamaya karar veriyor evi, bir süre daha beklerse daha pahalıya satacağını düşünüyor. Yırtıyor bizimki. Bir süreliğine.
Mutlu Son ilginç olmuş, olmasa da olacak olan bir bölüm. Anlatıya pek bir katkısı yok, bağımsız bir öykü olarak düşünebiliriz. Kadın bir fabrikada işçi performansını artırıcı etkinlikler düzenliyor, işi bu ama bir yandan da yazıyor, senaryosu bir şekilde bir yapımcının eline geçtikten sonra değerleniyor ve sinema dünyasının kalıplarına sıkıştırılmaya çalışan kadının bir de buradan delirdiğini görüyoruz. Hikâyede kadın yok, kadın istiyorlar bir tane. Kadın olmazsa kimse izlemezmiş filmi, kadın niye yokmuş. Kadın, "Kadın olsun!" diyor ve kadın koyuyor bir tane, esas hikâyeye pek yakışmıyor kadın ama yapacak bir şey yok. Senaryo şöyle: Adamın biri var, işçi, fabrikada çalışıyor. Bir sabah işe giderken kalabalık bir gruba rastlıyor, bir de polislere rastlıyor tabii. Arada kalıyor, ayakkabısını kaybediyor o sırada. Fabrikaya geliyor, haberlerde kendisinin ayakkabısı sergileniyor. Ustası bir ayakkabısının olmadığını görüyor adamın, hemen anarşist diye ihbar ettirip işten attırıyor. Sonra bizimki köprüye çıkıyor, atıyor kendini ama kameralar kendisini çekmiyor o sırada, yakındaki bir kazayı çekiyorlar. Ölümünü de kimse görmüyor. Aslında o güne kadar görüldüğü pek söylenemez, bir insan kendisiymiş gibi. Hemen aşırı yorumlayalım, adamın/kadının kaybettiği ayakkabı boşanmasını simgeliyor, böylece toplumun rezil yargıları çıkıyor ortaya, boşanmış bir kadın birçok şekilde dışlanıyor. Ölümünde bile görmezden geliniyor, bireyliği elinden alınmış gibi. Mutlu bir son düşünmesi isteniyor en sonunda, filmin intiharla bitmemesi lazım. Düşünemiyor kadın, mutlu bir son gelmiyor aklına, bulmak için gezilere çıkıyor, birçok şey yapıyor ama olmuyor. En sonunda deprem oluyor zaten, 1999'daki, böylece düşünme işini erteliyor.

Sonraki bölümde işten kovulması var. Kovuluyor çünkü kriz. Bu noktada da İkinci Dereceden İşsizlik Yanığı'na koyun bu kadını, zerre sırıtmaz. Burada tabii kapitalizm eleştirileri gırla gidiyor, işçi performanslarının artırımı için maaşlara zam yapılması gerektiğini düşünüyor ama söyleyemiyor bunu. İşsizlik kötü bir şey çünkü. Tazminatının bir bölümünü Nebahat'e kaptırıyor sonrasında, en sonda senaryosunu kaptırdığını da görüyoruz, televizyonda izlediği filmi anlatırken aslında kendi senaryosunu anlatıyor ama farkında mı değil ya da farkında ama yaratmanın utancından ötürü mü senaryosunu tanımazdan geliyor, bilmiyoruz. Şunu biliyoruz ki kadın elinde bir şey tutamıyor ya da tutmak istemiyor, sahiplenmek istemiyor sanırım. En başta gördüğümüz sevgilisi eski sevgililerinden birine dönüyor, senaryosu elinden gidiyor, paraları elinden gidiyor, kadının yaşamında hiçbir şey durmuyor, her şey kadından uzaklaşıyor. Entropinin merkezinde kendisi varmış gibi. Korkunç. Ailesine atabildiğimiz sayılı bakışlarda en az kendisi kadar kaygılı bir anneye sahip olduğunu görüyoruz, kadın durmadan söyleniyor. Babanın pek bir izlenimi yok, sessiz sakin bir adam olduğu dışında. Anne problemleri. Anneler yapıyor ne yapıyorsa, babayı da anne yapıyor bir anlamda, adamın evlilik yaşantısı ve çocuğunu etkileme biçimi annenin karakterine bağlı, aslında ikisi birbirini değiştirebilir ama şu rezil ataerkillikte zor ne yazık ki. Burada ilginç bir durum var gerçi, baba silik. Annenin baskınlığında kadının başka türlü bir kişiliğe sahip olamayacağını anlıyoruz, bir şeylerin yanlış gittiğinin farkında değil çünkü. Sadece kaygılar, bir sürü kaygı. Çoğunlukla da hissizlik veya edimlerle uyuşmayan duyguların hissedilmesi. Kadın bundan ibaret. Mesela bir arkadaşına gidiyor kadın, sıcak suyla yıkanabilmek için. Arkadaşıyla sevgilisi banyoda kavga ediyorlar, kadın sıcak suyu bitirmelerinden korkuyor o sırada. Nebahat kendisinden para tırtıklıyor, hemen hemen hiçbir şey hissetmeden veriveriyor paraları. Tatlı olduğu kadar da sinir bozucu bir kadın kısaca.

Bir ilk kitap için çok başarılı ya. Karakter yaratmaca olsun, olay örgüsünün giriftliği olsun, gündeliğe dair detaylar olsun, gayet iyi.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İlahi Bugs Buny Komedyası'na İki Ciltlik Metro Bileti
Arka kapakta biraz Keret diyor, eh, azıcık Keret. Vonnegut diyor, daha da azıcık Vonnegut. Hornby diyor, Vardarlılar fantazyaya daha az yer ayırsa olabilirdi ama bir iki öykü haricinde Hornby'ye rastlamak zor. Bunların dışında yazılanlarla elden gelebiliriz, Orhan Pamuk'u bir balığın karnında bulduğumuzda Doğu mesellerinin tadını alırız, aynı zamanda Leviathan da gösteriverir kendini, Doğu-Batı meselesinin güzel bir analojisi var mesela. Doğrudan anlatılan şeyler değil, okurun çekip çıkarması gerekiyor bazı şeyleri, örneğin başka bir öyküde bütün umutların geride bırakılıp girilmesi gereken yerin mitolojinin ve Dante'nin cehennemi olduğunu bilmeliyiz ki İlahi Bugs Bunny Komedyası'nın tavşanlı kısmını çıkarınca kalan bölüm bir şeyleri çağrıştırsın, aynı öyküde tavşanı takip eden karakterin de etrafında yeşilli meşilli akışlar olduğunu düşünebiliriz bir yandan. Bir göndergeler var, çıldırırsınız ama sadece gönderilmek istemediğiniz bölümler yok değil, bazen hikâyenin biçimi dolduramadığını hissedebilirsiniz. Karakterlerin kurmaca oyunlar için orada olduklarına dair sezgi belirse de öykülerin sonları genellikle tatmin ediyor, en azından biraz gevşek bir bağa düğüm atıldığını görüyoruz. Başka bir öyküde tersi var, son pek tatmin etmiyor. Bir Postmodernist İçin Postmortem'de postmodern metinlerin klasik numaraları sıralanıyordu bölüm geçişlerinden birinde, maddelerden biri yeni bir dünyada/anlatıda eski anlatıların izlerini bulmaya dairdi, Vardarlılar'ın bazı öyküleri bu maddedeki taklayı taşıyor. Bazılarındaysa bunun esamisi okunmuyor, çok başarılı öyküler var. Genel bir değerlendirmede öykülerin okunmaya değer olduğunu söyleyebilirim, çünkü okunmaya değecek özgünlük var. "Dünya paylaşımı" diye bir şey üfürüyorum şimdi, Vardarlılar'ın dünyası paylaşmaya değer. Onur Selamet bu göndermeler işinin bir tık daha artırıldığı öyküler yazdı, Dedalus'tan çıktı yine o öyküler, mesela onlar daha uçuk bir dünyanın parçası. Meraklısı okusun, ilgi çekici bir metin.
Denizin Dibindeki Çam Ağaçları benim favori öyküm oldu, yetişkin bir adamla küçük bir çocuğun aynı büyüyü paylaşmaları üzerinden yetişkinliğin aslında sahnelenen bir rol olduğunu gösterdiği için. Anne ve çocuk, bir de annenin sevgilisi. Sahil. Denize girip çıkıyorlar, çocuk yüzme bilmiyor ama denizin dibindeki ağaçları görünce, bu ağaçlardan bahsettiği sırada adam irkilerek kendisine bakınca kısa süre sonra öğreneceğini öngörebiliyoruz. Denizin altında ikisinin bildiği bir dünya varsa birlikte gidecekler ama öncesinde anneyle çocuğunun ilişkilerine odaklanıyoruz. Oyuncakların merkezde olduğu bölümde anne çocuktan herkese teşekkür etmesini istiyor, oyuncaklar sayıldıkça. Farklı zamanlarda verilen hediyeler için dedeye, dayıya, anneye teşekkürler ediliyor, ardından birkaç oyuncağa odaklanıyoruz, biri Kaptan Mağara Adamı, diğeri Burun. Annenin tokadından sonra sinirleniyor çocuk, Burun'u camdan aşağı atıyor ve bulamıyor bir daha, Burun gidiyor. Çocuk da gidiyor aslında, annesinden yavaş yavaş kopuyor ve adamın göstereceği dünyayı daha çok merak etmeye başlıyor. Son kez sahile gittiklerinde adam yüzmenin mantığını açıklıyor, debelenmemeye dair bir şeyler. Kötü haberi de veriyor adam, bir erginlenme ayini olarak yüzme öğrenmeyi düşünürsek denizin dibindeki ağaçları görememek sağlam bir bedel olarak çıkıyor ortaya. Gerçi adam da görebiliyor ormanı, hangi durumda ormanın kaybolmadığı hakkında bir bilgi edinemiyoruz, belki çocuğun görebilmesiyle kendisi de görebilmeye başlamıştır, kim bilir. Yazar bilir. Neyse, suyun altındaki ormana giriyorlar ve Burun'la karşılaşıyorlar, oyuncak kaçıp oraya gelmiş, yüzeye çıkmayı düşünmüyormuş bir daha. Kabarcıklarla konuşuyor adamla çocuk, ne yapacaklarını düşünüyorlar. Kıyıya dönüyorlar, adam çocuğa canı gerçekten sıkılırsa, yıllar sonra olsa dahi, suyun altındaki dünyayı düşünmesini ve sihri bir başkasıyla paylaşmasını söylüyor. Adam çocuğa el veriyor bir anlamda, büyüyü sürdürüyor. Birkaç da gecikmeli açıklama türü detaylar var anlatıda, merak ettiğimiz ve unutmak üzere olduğumuz bir mesele var diyelim, bölümün sonlarına doğru açıklanıyor falan, iyi bir öykü bu.

Leviathan Meseli. Eser miktarda parabol barındırdığı söyleniyor, bir de Batılı ve Doğulu iki alimin metinlerine dayandırıldığı belirtiliyor. Dayandırılan ne, Orhan Bey'in balığın midesine inmesinin ve sonrasının anlatısı. Tek parça halinde, balığın midesinde duruyor Orhan Bey, kovulur gibi ayrıldığı ülkesinden uzaklaşıyordu, gemideydi, sonra fırtınalı bir günde korkunç bir kaza gerçekleşti, ada taklidi yapan bir varlık gemiyi hacamat etti, Orhan Bey dışındaki herkes öldü. Orhan Bey yutuldu ve yaşadıklarını düşünmeye başladı. Tıpkı eski anlatılardaki gibi, Sinbad'ın ve Yunus'ın zamanlarından bir yaratık tarafından mideye indirildi. Kurtulmak için yürümeye başladı, bu kez Minotauros'un labirentlerini düşündü. Doğu ve Batı arasında bir yerdeydi, balık nereye giderse o da oraya giderdi ama akıntılar da etkiliydi, kısacası kurtuluşun nerede gerçekleşeceğini bilmiyordu ki aniden havaya fırlatıldığını hissetti, balık su ve buharla birlikte fışkırttı yazarı, dinleyicilerin arasında düşen ünlü yazar tam fıskiyenin altında oturduğunu unuttuğunu hatırladı. Son. Aidiyetler ve edebi gelenekler arasında köprü kuran bir yazarın içinde bulunmaktan hoşnutluk duyacağı bir öykü.

Kitaba adını veren öykü, sanırım okuru en çok zorlayacak öykü de bu. Bahsi tekrar tekrar geçen birkaç nesne ve karakter var, akılda tutulmaları önemli. Biri iki ciltlik eser. Diğeri çekirdekler. Diğeri iki karakter. Diğer Maçka Parkı. Cansız olanların dışındakiler arasında bir geçiş söz konusu, anlatıcı yavaş yavaş açtığı dünyada karakterleri birbirlerinin yerine koymaya meyilli, amnezinin yarattığı farklı bir gerçekliğin sürerliğinde asıl gerçekliğin yavaş yavaş güçlenmesine benzer bir mesele var ortada, zaten bir karakterin söylediğine göre İstanbul o gün çok garip, tuhaf. Metroya iniliyor bir yerde, yazının başında bahsettiğim umutsuz mekan metro. Katlar var tabii, her katta güncellenmiş günahlar ve günahkarlar barınıyor. Tüketim toplumunun yılmaz neferlerine yer ayrılmış, hoş.

Bay A ve Bay B'de bir olayın öncesi ve sonrasını iki karakterin bakış açısıyla görüyoruz. Çocukluk arkadaşı bunlar ama dost değiller, Tünel'de karşılaşıyorlar ve oturup muhabbet ediyorlar. Diyaloglar başarılı bu arada, Vardarlılar iyi bir diyalog yazarı. Bay A bir sevgilisi olduğunu söylüyor ve muhabbet olsun diye kızın gördüğü bir rüyayı anlatıyor, Bay B kızın rüyasının Jacques Prévert'nin bir şarkısından aparıldığını söylüyor. Şarkıyla hikâyeleşmiş rüyanın özgünlüğü üzerinden Hayri K. Yetik'in tabiriyle "(ç)alıntı" tartışması başlıyor, uzunca bir bölüm. Sonra Bay C ortaya çıkıp ilk iki adamın sonrasında yaptıklarını, belli aralıklarla bir araya gelerek bu tür gizemli vakaları çözdüklerini anlatıyor. Güzel öykü.

Ruh Doktoru aslında hoş bir anlam oyununa dayanan yine hoş bir öykü, hayaletleri tedavi etmeye çalışan doktora da ruh doktoru denebilir sonuçta. Bir iki öyküyü atladım, onlar da okunası öyküler.

Aşağı yukarı böyle. Vardarlılar okunması gereken bir yazar.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hah
Olumsuz yorumları anlıyorum, zor bir dil olsun, taklacılık olarak görülebilecek oyunlar olsun, okuru itebilir. Okur sıkılabilir, kuru ve anlatıya hizmet etmeye bir oyunbazlıkla karşılaştığını düşünebilir, kısacası metni -en azından bir ölçüde- değerli bulmayabilir. Bunun yanında olumlu değerlendirmeleri de anlıyorum, yasın biçimlerine özel bir ilgi duyduğum için benimki de eklenecek aralarına. Gerçi tam olarak vakıf olamıyorum, babam ben daha bebekken arazi olduğu için bir baba şablonuna sahip değilim ama sevilen birini bir daha görmeyecek ölçüde yitirmenin anlamını bildiğim için buradan bağlanabiliyorum metne. Metne bağlanmayınca -en azından bu metne- olmuyor, belki de uzun süreli -belki de yaşam süresince- bir sağalmanın içinde olmak lazımdır, bilmiyorum ama Hah için küçük çapaklar haricinde pek bir olumsuz kanım yok. En başta Birgül Oğuz metnini babasına ithaf ediyor, siyah sayfaya bembeyaz harflerle, buradan yola çıkmadan önce başka metinleri hatırlıyorum, Babamın Özyaşamöyküsü, Pachet. Babasının yerine geçip otobiyografi yazan bir anlatıcı var, ilginç bir teknik. Etkileyici bence, anlatı da tekniği kaldırabilecek ölçüde göçlü, ayrılıklı ve ölümlü olunca muazzam bir şey okuduğumu hissetmiştim. Gerçi ben hemen her metinde muazzam bir şey okuduğumu hissediyorum, "Meeh," deyip bırakamıyorum hemen hiçbir metni, kitaplardan anlamadığım için olabilir. Neyse, Orçun Türkay'ın Tunç Bey'i muazzamdı yine, tekrarlarla örülen ve belli bir noktaya kadar açılıp başladığı gibi biten bir metindi, bence doğumla ölümün güzel bir sembolizasyonu vardı. Yerini tutmayacak ama illa benzeteyim, Bernhard'ın tek bir kayba odaklandığını düşünün, bir de hiçbir şeyi gömmediğini. Aşağı yukarı böyle bir metin, iyi. Fournier'nin Asla Kimseyi Öldürmedi Benim Babam'ı da bir yası sürdürmenin acıyla birlikte getirdiği bütün yaratıcılığı taşıyordu, yazarın her metninde kullandığı üslup babanın yitişinin anlatımıyla birlikte kusursuzlaşıyordu, fragmanlardan oluşan bir anlatımı yastan başka bir şeye yakıştıramıyorum. Biraz da yoğunlukla alakalı sanırım, yani belli bir ölçüde mesafe girmişse araya, kaybedilenden ötürü ortaya çıkan donukluk hali kırılmışsa biraz, o zaman daha doğrusal bir anlatı çıkıyor ortaya ama Oğuz'u okurken yalımları hissettim, ateş sönmemiş.

Birgül Oğuz akademisyen, 2007'de Fasulyenin Bildiği adlı metni Varlık tarafından basılmış, sonra bu metin basılmış 2014'te. Aynı yıl Avrupa Birliği Edebiyat Ödülü'nü kazanmış, hoş. Beş yıl olmuş, Oğuz'dan -bildiğim kadarıyla- yeni bir şey yok. Olursa okurum ben, sevdim çünkü. Hah üç bölümden oluşuyor, iki bölümden birinin dört, diğerinin üç alt bölümü var, kalan bölüm tek bir alt bölümden oluşuyor. Örneklerle gideceğim, başka türlü anlatılması zor. "Tuz Ruhu", Dön. Epigraf bir şiir, Celan. Hiçbir yere gitmeyen bir yol, durmadan kazan iki varlık, biri diğerine doğru kazıyor ama öbürünün nereye doğru kazdığı meçhul. Metin açılıyor, anlatıcının bir akasyanın dibine bırakıldığı, doğurulmadığı. Bir akasya gölgesine dönüştüğü, tenha, şuuru canına tattırmayan. Onlar çıkıyor sonra, onların hali harap ve ilk "Hah!" çıkıyor ortaya. Bir kabulleniş, idrak, farkına varma izleği olarak sıklıkla karşımıza çıkacak. Bu onlar, çoğulluk hep feryat figan. Araya şiirlerden dizeler, Oğuz bunu da sıklıkla yapıyor, alıntılarla kendi anlatısını, anlatısındaki anlamı çoğaltıyor. Manzara yavaş yavaş beliriyor, bir taziye evi, kadınlar doluşmuş, ahlar ve vahlar içindeler. Akasya, gölge, hışırdama, ana rüzgarı, bunlar kaçış için düşünce kapıları oluşturuyor. Sonra Gül'ü görüyoruz, kardeş. Kaçışı acıya yüzünü çevirememesinden, çağrılması yüz çevirme çabasından.

"'Geel! Güül! Döön!'
Hiçbir zaman! Geri dönmek demekse dünyanın lügatlarında anımsamak, anımsamam anımsamam hiçbir şeyi hiçbir zaman.
'Güül! Geel! Döön!'
Onlar hiçbir şey bilmiyor. Anımsamak için unutmak gerek. Ben anımsayamam. Değil mi Akasya? Ben anımsayamam. De. Akasya?
'Güül! Döön! Döön!'
Ama bu yasa eski, bu gergef ondan eski. Ve herkes biliyor. Anımsamanın ilk hecesi ah, ikincisi vah. Peki unutmak kaç hece Akasya?
Ya benim takatim nereye kadar?" (s. 18)

Seslerden de koşutluklar çıkıyor ortaya, Akasya ah ediveriyor, anlatıcıyı kara bir kadının içine tıkıp karşısına geçerek, "hah" diyorlar. Eksiltilmiş bir harf yaşamın istenmeyen bir parçası haline geliyor, eksilmemiş haliyse yaşama çekiveriyor hemen, acıya uyuveriyor karakter, insan olmanın bir parçasını acı çeke çeke duyumsuyor böylece. Sonraki bölümde Fidel'e benzetilen baba çıkıyor ortaya, ardından tutulan yasın yoğunlaşmış haliyle karşılaşıyoruz. Bir de Şükran Teyze'yle. Şükran Teyze ara ara bölüyor anlatıyı, kıza yakınlık göstermeye çalışıyor ama kız sadece ahlamak istiyor, bir başına kalamıyor bir türlü. Çocukluğa dönüldüğü sırada Gülnigâr çıkıyor ortaya, ikinci kardeş, bir de Allah'la ilgili malumat edinme çabası beliriyor ama Allah pek istenmiyor, en azından o sırada, anlatıcı kara yazısını okumak istemediği için. Babanın devrimciliği, çocukların üretim arzuları bir sonraki bölümün konusunu oluşturuyor. Ayrık bir öğrenci olan anlatıcının okul anılarını kulağından çakılı bir halde görüyoruz, anlatıcı çakılı olduğuna göre anılar da fazla uzaklaşmış olamaz. Ağırlığını çay kaşığıyla ölçüyor anlatıcı, küçük. Çocukluk. Metin zaten düzyazı şiire benziyorken iyice şiirleşiyor, çocukluğun sonsuz imgelemi beliriyor. Araya Nazım'dan bir dize. Babanın ölümüne şahitlik. Ölüme varılacaksa illa, öncesinde çocukluğa dönmek, bütün o kırıklığa rağmen anlamlı değil mi? Belki de en yalnız olduğumuz zamandır, hiçbir şey bilmeyen halimizle denk geldiğimiz hoyratlıkları unutmamacasına taşırız, bir anlamda yükleniriz ama bilmiş halimizden daha iyi olduğumuzu kavrarız sonradan. Çocukluğun doldurulacak boşlukları var, bize kalır. İnsanlar sadece yok olurdu ve sadece yokluklarına üzülürdük, her şeyin birikmeye başladığını fark ettikten sonra, ironik bir şekilde her şey hızlanınca -aslında çocukluk daha çabuktur- yavaşlığı özleriz, yine ironik. Bu yüzden son fragmana baktığımızda oyunlaşmış bir yaşama şahit olmamız çocukluğun bittiğini de gösteren bir olay. Ölen çıkıyor oyundan. Baba öldü ve çıktı.

"Dan", Devr. Kadıköy'deki Balıkçılar Çarşısı'nda çalışıyor anlatıcı, balıklar ve bağırsaklar, kokan eller, tatlı bir sevgili, leş bir patron. Patron kadını rahatsız ediyor sürekli, çay içmek istiyor, başka şeyler de istiyor ama kadın istemiyor, sevgilisini ve babasını seviyor. Sevgili Memo iş yerinde güzel güzel çalışıyor, anlatıcı da çalışıyor, sonra güzel güzel meydanlara çıkıyorlar, 1 Mayıs'ı kutluyorlar, baba henüz ölmemiş, o da orada. Günün doğduğunun ve hep uyanıldığının söylendiği marştan bir alıntı. Helikopterler, itiş kakış ve tipografinin delişmesi. Eksik harfler, aralıklar, büyük harflerle küçük harflerin birbirine girmesi, olayların arasında kalan bir anlatının kendini koruma çabası.

Son bölüm en beğendiğim bölüm oldu, oraya karışmıyorum.

Metin zor değil, okunur. Duygusu zor. Taşıdığı yükü daha en başta paylaşmak, omuzlamak gerekiyor, yoksa onca imin altında kalıyor okur, anlatıda olup kendinde karşılığı olmayan veya olmasını istemediği şeyler hoşuna gitmiyor. Böyle bir şey, iyi bence.
Yanıtla
4
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ağustos 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Öbür Dünya Bilgisi
Dört yıl aradan sonra Özen Yula'ya döndüğümde olup biteni hemen hatırladım: Anlatıda biçimi görmeye çalışmayı bırakmayacaktım. Deprem olduğu zaman satırları kayan ve kaykılan harflerin aşikarlığı dışında arıza kalplerin herzelerinin depremlerle bölündüğünü didikleyerek çıkarmak gerekiyordu, bunları ve çok daha fazlasını hatırladım. Arıza Kalpler taslaklarda duruyor, dört yıldan sonra pek bir şey hatırlamıyorum ama o da iyiydi. İki yıl önce YKY'den çıkan bütün Yula metinlerini toplamıştım, yavaştan okumaya giriştim, sevdiğim sokaklarda yıllar sonra yürüyormuşum gibi.

İş ilk öykü. Diyaloglarla ilerliyor. Ortada bir iş var, sözlerden ibaret bir adam işe girmeye çalışıyor ve diğeri de işi anlatıyor. Unutmak ve kanıksamak hakkında birçok şey söyleniyor, yüzlerin anlamdan temizlenmesi için üst üste gelmeleri ve çizgilerinin silinmeleri gerekiyor. Kevorkyan'ın bir mikro öyküsünde benzer bir mesele vardı, etkileyiciydi. Cüzdanda fotoğrafları üst üste gelen insanların birbirlerinden ayırt edilemeyecek noktaya gelmelerine dair. Neyse, yüzlerin kimliksizleşmesi meselesi bir süre devam ediyor ve işi anlatan ses tek bir sözle işin ne olduğunu çaktırıyor: Öne kim gelirse temizlenecek, cinayete kurban gidenden intihar edene kadar herkes. İş isteyen ertesi gün erkenden geleceğini söylüyor ama diğeri iş isteyenin bilinçli olarak bir daha oraya gelmeyeceğini, bir başka zaman kaçarsız geleceğini söylüyor. Son. Konuşmalarla kurulan bir çatı, belli bir noktaya kadar süren gizem, çözülüş, iyi dilek ve temenniler, kapanış.
Ölecek Bir Konsomatrisin Evrak-ı Metrukesi: Fetret adlı öykü ad itibariyle Cumhuriyet'in ilk yılları kokuyor buram buram, günümüzdeki versiyonda Adana'daki bir pavyonun ahvalini görüyoruz. Şen Pavyon namlı bir yer, girişindeki uzun koridorun duvarlarından birinde çuval bezi asılı, diğerinde Adana'nın ışıltılı bir yağlıboya sureti var. Hikâyesini anlatıyor orada çalışanlardan biri, mekanın sahibi zamanında iki ressam tutmuş, koridor uzun olduğu için ziyaretçiler sıkılmasın diye resim yaptırmış. Biri yapmamış gerçi, içbükey, dışbükey, çeşitli bükeylerde bir ayna asmış ve karşısındaki resmi eciş bücüş bir hale sokmuş. "Pir malı" çalmış böylece, tabii resme kendi yorumunu getirdiği de söylenebilir. Her neyse, bu çok güzel: "Bu öyküden geçilince girilirdi pavyona." (s. 14) Mekana girmek için öykü geçmek/dinlemek. Girdik, konsomatrislerle tanıştık. Biri Lacan biliyor falan, hatta tashihe de girmiş ki öyküde iki sözcüğün üstü çarpılı. Biri argo, diğeri hatalı yazılmış. Bizi ilgilendiren Şengül. İstanbul'daki bir pavyon sahibi Şen Pavyon'un sahibinden bir konsomatris istiyor, içlerinden biri gidecek. Şengül günlüğüne "Buradayım" yazıyor, her gün. Bazı günler bazı harfler büyüyüp küçülüyor, aslında her gün birbirinin aynı ama adamların organları yüzünden mi o farklılıklar, belki. Patronla Şengül konuşuyorlar, yazdığı gibi konuşuyor Şengül, yazıyı yaşama döküyor: Büyük harfleri kullanarak. En sonda bir takla daha var, Şengül İstanbul'a gitmeye hak kazandıktan sonra son kez pavyona geliyor ve aynayı örten bezi indiriveriyor, indirdikten hemen sonra fiiller, fiillerden sonra bazı sözcükler ikileniyor. Aynaya bağladım bunu, gerçekliğin iki görüntüsü şeyleri/nesneleri/sözcükleri de tekrarlatıyor. Bu aşırı yorumu ele alarak bu olayın süper bir teknik olduğunu düşünüyorum.

Iskatçı bir yasla mücadele öyküsü. Taklası çok olan metinlerin konularına bakıyorum, yasa dair bir şey yoksa kuru oyun sınıfına sokarak, "İyiymiş," deyip geçiyorum ister istemez. İki metin var şimdi aklıma gelen, ikisi de üslubun/oyunun hakkını veren yasları anlatıyor. Orçun Türkay'ın Tunç Bey'i ve Birgül Oğuz'un Hah'ı. Yitimin paramparça ettiği, cümlelerini tekrarlattığı, özellikle Oğuz'un metninde sözcüklerinin anlamlarını genişlettiği anlatılara sahip iki metin, kaybedilen babaya odaklanıyor. Buradaysa yiten bir aşkın öyküyle oynaması, anlatıcıya hayali karakterler yarattırması olayı var. Dirahşan Hanım, Mücap, Nisan ve anlatıcı arasında görev dağılımı yapılıyor. Nisan ve anlatıcı arasındaki aşk bitiyor, diğerleri yası kısaltmaya çalışıyor.

Bir Güz Kırıklığı Benimki en beğendiğim iki öyküden biri, bir iki aksaklığıyla birlikte. Nevvare kendini boşluğa bırakıyor, sonra şöyle bir bölüm geliyor: "Yemen savaşında gökten atılı atılıveren sırtlarına paraşüt bağlı yardım torbaları gibiydi. Zorlanarak yapılan başarısız eğretilemeler gibiydi." (s. 27) Gerçi şöyle, birçok öyküde anlatının farkında olan bir anlatıcı var zaten, bazen yer aldığı öykünün yazılmaması gerektiğini söylüyor, bazen de Ahmet Mithat Efendi'nin adının geçmesiyle, "Ey kâri'!" diye ünleyeceği geliyor, üslup taklidi. Dolayısıyla kendinin farkında olan -bunu karşılayan bir terim vardı, neydi o?- metinler bunlar, aksaklığı geri alıyorum. İşte, Nevvare düşüyor, kendisini biçimleyen bir yemek, bir metin, bir radyo istasyonu sayılıyor, yedinci kata kadar geliyor kadın. Katlarda yaşayanların hayatlarına göz atıyoruz arada, metin yoldan çıkacak gibi gözükürken düşüşe geri dönüyoruz, toparlanıyoruz. Düşüş şiir formuna bürünüyor bazı bazı, dikey bir düşüş söz konusu, yatay düşüş olsaydı satırın sonuna kadar uzanan cümleler düşüşü imleyebilirdi. Gerçi yere varmıyor Nevvare, yazar bir tümcede de olsa kimseyi öldüremeyeceğini söylüyor.

Kıyısındakiler'i de anlatıp bitiriyorum, diğer öyküler okurun ellerinden öper. Mektuplar üzerinden ilişkilerini inşa eden bir evlatlıkla ciciannenin kendilerini de inşa ettiklerini görüyoruz, travmalarını atlatamıyorlar ve birbirlerine farklı isimlerle hitap etmeye başlıyorlar. Evlatlık tiyatro öğrencisi olduğu için farklı kişiliklere bürünmesi daha kolay oluyor ama bu kabuk değiştirme olayı ansızın başladığı için nasıl bir katakulliyle karşı karşıya olduğumuzu anlayamayıp farklı kişiliklerin nereye bağlanacağını merak ediyoruz. Yula güzel bağlıyor açıkçası, iki kadının suskunluklarını aşamadıkları için farklı kimliklere büründüklerini söyletiyor evlatlığa, sonrasında farklı isimleri tek bir bedene toplayıp karanlığa karıştırıyor. Bir yere varamadıklarını düşündükleri için mektuplar kesiliyor. Acıyı inceltemiyorlar. Son.

Kısacık öyküler ama aslında kısa değiller, tekrar tekrar okunabilirler. Şiir gibi.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir