Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Seiobo Orada, Aşağıdaydı
Of, bu neydi böyle ya, nasıl bir şölen? Sanki Calvino’nun seçtiği bir konuyu oturmuş Saramago yazmış da ortaya bu László Krasznahorkai kitabı çıkmış desem, bilmiyorum bir şey ifade eder mi? Anlatmaya çalışacağım.

Taze Nobelli Krasznahorkai’nin Seiobo Orada, Aşağıdaydı'sı; yazarın daha önce okuduğum Şeytan Tangosu kitabından epey farklı ve çok daha kolay okunan bir metin. Yazar bunun bir roman olduğunu söylüyor ve yazarın beyanını esas almalıyız, ama aslında birbirinden bağımsız öyküler içeriyor; sadece bir tematik ortaklık var aralarında: o da tüm öykülerin sanatla ilişkimiz üzerine olmaları.

Kitabın bölümlerini Fibonacci dizisine göre numaralandırmış yazar. Fibonacci dizisi her sayının kendisinden önceki iki sayının toplamı olduğu bir sayı dizisi; yani 1, 2 ve 3’ten sonra 5’e geçiyoruz (bilin de benim gibi okurken “aa... 4’ü hiç hatırlamıyorum, 3 öykü okumadım mı ben? 4 neydi ki” demeyin) ve 2584. bölümle bitiriyoruz. Görünmez Kentler’i konuştuğumuz kulüpte Calvino’nun da o kitabı nasıl matematikle ördüğünü ve Fibonacci Dizisi’ne başvurduğunu anlatmıştım, katılanlar hatırlayacaktır. Bana Calvino hissi veren şeylerin başında bu geliyor.

Saramago hissi verense tamamen yazma şekli. Virgüllerle ayrılmış cümleler ve metnin içine yedirilmiş diyaloglar; bana bu kitaptan birkaç pasaj okuyup “kim yazmış sence” diye sorsanız hiç düşünmeden Saramago derdim, o kadar benziyor. (Gerçi yer yer Thomas Bernhard’ı da andırdığını söyleyebiliriz.)

Sanatsal üretim kadar sanatı tüketmeye, yani sanat eserinin izleyiciye yaptığı şeylere de odaklanan, merkezinde sanatın insanda yarattığı esrime duygusu olan ve dünyanın binbir yerinde geçen hikâyeler barındıran bu romanı ben çok, çok sevdim. Özellikle daha önce gittiğim yerlerde geçen öyküleri (Floransa, Barcelona, Atina, Paris...) okumaktan ayrı bir haz aldım. Ve Gün Benderli çevirisi elbette bir şaheser.

Topraktaki hayalî atları kazıyarak çıkarmaya kendini adamış Grigorescu’nun hiç unutmayacağım öyküsünden bir cümleyle bitireyim: “Çok yavaş bir hareketle kollarını iki yana açarak bütün çevreyi işaret etti. Çok zayıf bir sesle daha o kadar çok at var ki, dedi.”
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ben Ben Ölümle On Yedi Karşılaşma
Of yahu, ne biçim yazıyorsun Maggie O'Farrell? Sahiden, nasıl yazmak bu? Kelimelerin içime içime işledi resmen!

"Ben, Ben"; yazarın, Hamnet'in ardından okuduğum ikinci kitabı oldu. Hayatı boyunca ölümle burun buruna geldiği 17 ana geri dönüp hatırlıyor O'Farrell. Kendi anılarından müteşekkil olduğu için, yazarı tanımak için okunacak en iyi kaynaklardan biri şüphesiz. Shakespeare ve eşi Anne Hathaway'in çocuklarını kaybetmelerinin hikâyesini anlattığı kitabı Hamnet'in neden bu kadar güçlü olduğunu da, bu kitabı okuyunca anladım. Ölümle çok kez karşılaşmış, hep bir biçimde kıyısından dönmüş biriymiş meğerse Maggie O'Farrell. Çocukluğundan beri sanki ölüm onu ve etrafındakileri kovalıyor da, bir biçimde, sanki tanrısal müdahalelerle hatta, paçayı sıyırıyorlar gibi.

Konu ölümle karşılaşmalar olduğu için, elbette tekinsiz bir yanı var Ben, Ben'in. Kitabı okumakta olduğum 2 gün içinde sokakta dolaşırken çok daha huzursuz olduğumu, ürkekleştiğimi fark ettim. Çünkü insanı ölümle kendi karşılaşmalarına dair düşünmeye sevkediyor metin. Kaç kere yaklaştığımı, bunların kaçında farkında bile olmadığımı, ne zaman yakalanacağımı... Düşünüp durdum. Bunu kitaptan uzak durmak için bir sebep olarak söylemiyorum ama, yanlış olmasın. Aksine, bir kitabın, onu okumadığımız zamanlarda da bizimle beraber dolaşmasının; hareketlerimizi, düşünme biçimimizi şekillendirebilmesinin muazzam bir kudret olduğunu düşünüyorum ve Maggie O'Farrell da bunu epey iyi beceriyor açıkçası. Thomas Hardy'den alıntıladığı şu kısmı burada aktarayım: "Bir tarih daha vardı... kendi ölüm tarihi; yılın öteki günleri arasında gizlenerek sinsice yatan, yılda bir üstünden geçildiği halde kendini belli etmeyen ve sesini çıkarmayan bir gün; ama yine de oradaydı. Hangi tarihti o?"

Yazarın dili Hamnet'tekinden oldukça farklı ki bu da çok hoşuma gitti, o kitapta kullanmayı seçtiği karanlık ama masalsı dil tam da o hikâyeye layıktı çünkü. Burada ise daha gündelik bir dille yazıyor fakat aynı dokunaklılığı koruduğunu söylemek lazım. Süssüz, basit cümleler ve fakat hepsi nasıl güçlü.

Yine çok sevdim, pek çok.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sahtekar
Of of of, bu nedir ya? BU NEDİR? Bayıldım, mest oldum! Javier Cercas sen sahiden müthiş bir yazarsın ve okuduğum her metninle çıtayı daha da yükseltiyorsun, büyük hayranlık duyuyorum sana, çok büyük.

Çok acayip birini anlatıyor Cercas: Enric Marco. İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'da Flossenbürg toplama kampında kaldığını, savaştan sonra geri döndüğünde ise Franco rejimiyle mücadeleye giriştiğini iddia eden ve tüm bunlara uygun bir otobiyografi yaratıp iç savaş sonrasında bir kahramana dönüşen, cesareti ve dik duruşu onurlandırılan; ülkenin en büyük sendikalarından birinin başına geçecek denli yükselen biri o. Bir sahtekar. Bütün bir ülkeyi kandırmış biri, Cercas'ın deyişiyle "hafıza sektörünün" öncüsü, "kendisinin romancısı", bir hikâye yazıp onu oynamış biri o, kitsch bir toplumsal hafıza kurgulayıcısı.

Cercas hikâyeyi duyduğunda tüm yurttaşları gibi büyük bir merak duyuyor, yazmaya niyetleniyor ama yazmak onu anlamayı gerektireceği için, haklı çıkarmak ve anlamak arasındaki ince çizgide doğru yürüyemeyeceği endişesiyle vazgeçiyor. (Hatta Mario Vargas Llosa "tam senin karakterin" demiş Cercas'a, sahiden, tam onun karakteri, binbir boyutlu, binbir yüzlü bir adam.) Ama birkaç yıl kaçtıktan, kendini sadece kurmacaya hasrettikten sonra yapmaya karar veriyor.

Bu kitabı yazmanın kendi kariyeri ve hayatı açısından da elzem olduğunu anlıyor çünkü ve Enric Marco'nun öyküsünü kurmaca ve hakikat arasındaki ilişkiyi anlamak için bir malzeme olarak kullanmaya karar veriyor. Kitaba kendi araştırma ve yazım sürecini de dahil ediyor, belki bunları derdinin Marco gibi bir sahtekarı temize çıkarmak olmadığını ispatlamak için yapıyor ama iyi ki yapıyor. Sık sık tekrarladığı bir cümle var metinde: "kurmaca kurtarır, hakikat öldürür." Bu eksende düşünüp duruyor yazarken ve kurmacanın nerede bitip hakikatin nerede başladığını bulmanın imkansız olduğu bu öyküden imkansız bir roman devşiriyor.

Ne anlattım bilmiyorum, bu muazzam metni anlatmak mümkün mü onu da bilmiyorum gerçi. Tıpkı Bir Anın Anatomisi gibi kurmacanın tüm imkanlarını kullanan; hafızayı, toplumsal travmayı, ahlakı her yönüyle deşen kusursuz bir metin. Lütfen okuyun.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yangında Kaybettiklerimiz
Of of of, bu nedir ya böyle? Arjantinli yazar Mariana Enriquez'in tekinsiz öykülerini seveceğimi biliyordum ama açıkçası bu kadarını beklemiyordum. Hatta arka kapakta yazan "Enriquez, öyküleriyle Julio Cortazar ve Roberto Bolaño gibi isimlerle birlikte anılmaya aday" cümlesini okuyunca "yav yok artık, abartmayın" demiştim. Ne kast edildiğini kitabı okuyunca öyle iyi anladım ki.

Cortazar'ın tuhaflıkları normalleştiren mesafeli tavrı ve Bolano'nun eserlerine sinmiş şiddet - işte Enriquez'inki tam bu ikisinin harmanı. Şiddet dedim, tüyler ürperten bir şiddet diye düzeltmeli belki - sahiden zaman zaman okuru ciddi biçimde zorlayan bir şiddet düzeyinden bahsediyorum. Ve fakat bir yandan da insan elinden bırakamıyor kitabı, tuhaf biçimde tamamen ele geçiriyor sizi.

Kitaptaki şiddet, sansasyon olsun diye ortalığa bırakılmış bir şiddet değil. Arjantin'in çok çektiği erkek şiddeti, askeri diktatörlük dönemlerinin korkunç pratikleri, yoksulluğun, yolsuzluğun, sosyal adaletsizliğin doğurduğu şiddet... Hepsi var kitapta. Aslında toplumun içine işlemiş, her tarafına sinmiş, var olmaya devam etmek için kafamızı çevirdiğimiz, görmemeye çalıştığımız binbir farklı şiddet biçimini gözümüze sokuyor yazar. Dolayısıyla evet, müthiş rahatsız edici, müthiş tekinsiz.

Zaman zaman gerçeküstü unsurlar da barındıran öyküler bir yanlarıyla o kadar gerçekler ki, yumruk yemiş gibi kalıyor insan. Zira nasıl, nasıl, nasıl güçlüler.

Bu kitabı bu biçimiyle ancak bir kadın yazabilirdi diye düşünüyorum. Kitaptaki öykülerin tamamında şu veya bu biçimde kadınların başrolde olması tesadüf değil şüphesiz: o her yere sinmiş şiddeti en çok kadınlar iliklerinde hissediyor çünkü. Bizden kilometrelerce ötedeki Arjantin'de de, maalesef bizim coğrafyamızda da.

Kitaba ismini veren son öykü "Yangında Kaybettiklerimiz" özellikle, tek kelimeyle kusursuzdu. İyi öykü nasıl olmalı sorusunun cevabı gibi bir metin kendisi, vuruldum resmen.

Çağdaş Arjantin edebiyatının kadın yazarları beni müthiş etkilemeye devam ediyor. Samanta Schweblin, Ariana Harwicz ve Dolores Reyes gibi isimlerin ardından Mariana Enriquez ile de sonunda tanıştığım için çok mutluyum.

LÜTFEN okuyun bu kitabı, lütfen.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kapı
Of Magda Szabo ya, of. Nasıl ama NASIL bu kadar iz bırakan karakterler yaratabiliyorsun? Bu nasıl bir yetenektir? İza'nın Şarkısı'ndaki Etelka, Yavru Ceylan'daki Eszter'den sonra bir de Emerenc'i soktun hayatıma Kapı ile. Bu vakur, hüzünlü, güçlü, kendine ait sanki büyülü yöntemleri olan kadını hiç unutabilecek miyim acaba? Senin insanlara ve insan ilişkilerine bakma biçiminden öğreneceğimiz ne çok şey var!

Kapı, bir yazarın evde kendisine yardım etmek için anlaştığı Emerenc ile olan ilişkisinin öyküsü. Anlatıcımız yazar belli ki Magda Szabo'nun kendisinden devşirdiği birisi; bir yerde kendisine "Magduşka" diye seslenilmesinden öyle anlaşılıyor, ki zaten sonra kitabın otobiyografik unsurlar taşıdığını da okudum.

İki farklı kuşağın birbiriyle kurduğu / kuramadığı ilişkileri anlatıyor Szabo, Macaristan'ın olaylı siyasi tarihinin farklı dönemlerine denk gelmiş, farklı siyasi iklimlerde yetişmiş iki farklı kuşak. Bu anlamda İza'nın Şarkısı'na benzeyen bir izleği olsa da, Szabo asla kendini tekrar etmiyor, bambaşka hislerle örülü bir öykü anlatmayı başarıyor.

Başarılı, gururlu, ne yaptığını bildiğini sanan yazarımız; hayvanların, doğanın, insanların dilinden anlayan, onlarla kendi yöntemleriyle bambaşka ilişkiler kurmayı başaran Emerenc ile tanışınca duvara tosluyor aslında. Emerenc'in sırları çok, hayatını kaç kez yıkıp yeniden kurmak zorunda kalmış; apayrı bir sınıftan gelen, eğitimsiz, savaş görmüş Emerenc aslında hayatın pek çok gizemine vakıf olmuş, kendini yoğurmuş, pişirmiş, olmuş. Ondan zaten, "Tanrı her dilden anlar, merak etmeyin" diyebiliyor. Yazarımız, bu kadından öğreneceği ne çok şey olduğunu zamanla öğreniyor. Aralarındaki çatışmadan karşılıklı büyük ve çok besleyici bir sevgi doğuyor.

Devamını anlatmayayım zira Szabo o insanın içine işleyen kelimeleriyle kusursuz biçimde yapıyor o işi zaten. Çok büyük yazarsın Magda Szabo, çok büyük. "Bu kez ağlamadan bir Magda Szabo kitabı okuyacağım" dedim, son 30 sayfada yine ipler kopuverdi.

Şununla bitsin: “Her duygusal ilişki aslında bir saldırganlık ihtimali taşır, insan ne kadar çok kişiyle yakın ilişki kurarsa o kadar çok tehlikeye de maruz kalabilir.”
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Veda Etmiyorum
Of beni -bir kez daha- mahvettin Han Kang. Güney Koreli yazar son kitabı Veda Etmiyorum’da tıpkı Çocuk Geliyor’daki gibi ülkesinin karanlık bir dönemine bakıyor, hatta bence bu kitabı Çocuk Geliyor’un üstüne okumalı; zira metin, o kitabı yazdığı dönemde yaşadıklarını anlatmasıyla başlıyor.

İnsanı okurken tüketen, içinden canını çeken bu kitapları yazarken Kang ne hale geliyor acaba diye düşünüyordum, sorunun cevabını da alıyoruz bu kitapla. Yaşanmış onca vahşeti, dökülen onca kanı, ölen çocukları, katledilen insanları yazmak için araştırma yapar ve sonra onlardan edebiyat devşirirken sahiden sağlığından feragat ediyor, ruhunun bir kısmını teslim ediyormuş.

Bu kitapta da benzer bir şey yaşanmış olmalı, zira olağanüstü acıklı bir hikâye okuyoruz. Yazar bu kez bizi 1948’e, Jeju ayaklanmasına götürüyor. 14 ila 60 bin kişinin Komünist olmak suçlamasıyla öldürüldüğü bir ayaklanma bu, kitabı okuyana kadar bilmiyordum, öğrenmiş oldum.

Günümüzde başlayan hikâye, anlatıcımızın yakın arkadaşı İnson’un kendi anne ve babasının geçmişini araştırırken memleketi Jeju Adası’nın tarihini kazımaya başlaması ve bizzat kendi ebeveynlerinin bu kanlı katliamdan paylarına düşeni aldıklarını öğrenmesiyle geçmişe uzanıyor. Anlatıcımız, İnson ve onun annesinin, üç kadının gözünden bakıyoruz tarihe ve zamanın dibine, dibine, dibine doğru iniyoruz Han Kang’ın rehberliğinde. Geçmişle bugünü öyle bir birbirine ilmekliyor ki, üzerinden geçen 80 senede olayın dehşetinin bir gram azalmadığını iliklerinde hissediyor insan okurken. İlmeklediği şey sadece geçmişle bugün değil; rüyayla gerçek, hafızayla unutulma, travmayla sevgi. Bir arada var olabilen, birbirini yanlışlamayan aksine mümkün kılan şeyler. Ölü çocukların yerine inadına yaşatılan çocuklar. Zayıf, yenik gözüken insanların sabırlı mücadeleleri. Ne çok, ne çok şey var bu romanda.

Ve tabii kar… Bu romanı kışın karlar altında okumalıydım belki ama Han Kang öyle atmosferik yazıyor ki, nerede, ne koşulda okursanız okuyun içinde bulunduğunuz odaya zaten yağacak o kar, tenimde hissettim resmen o bitmeyen kar tanelerini.

Çok, çok, çok iyi bir roman Veda Etmiyorum. Han Kang da çağımızın en büyük yazarlarından biri bence.
Yanıtla
2
2
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aşk Dediğin Nedir, Charlie Brown?
O kadar, o kadar iyi geldi ki Peanuts okumak! Serideki kitapların kapağında "Wittgenstein'ı, Sartre'ı boş verin; 20. yüzyılın en büyük düşünürü Snoopy'dir" yazıyor - vallahi katılmamak mümkün değil. Charlie Brown'u ve Snoopy'i çocukluğumdan beri çok severim, çocukken çok gülerek okur / izlerdim, şimdi 35 yaşımda yine kahkahalarla ama sık sık da durup kısacık cümlelerindeki bilgeliği özümsemeye, anlamaya çalışarak okudum. Çok acayip gerçekten; çocukların basit düşünebilmeleri sayesinde zaman zaman hepimizi şaşırtan kuvvette ve manada laflar edebilmelerini Charles M. Schulz mükemmel yakalıyor ve aktarıyor. Çizimler zaten... Bakmaya doyamadım yine. Çok alaycı, çok ironik, çok zekice, çok sevimli. Nefis, basbayağı nefis bir seçki bu.

"Okul beni çok endişelendiriyor. Okulun beni çok endişelendirmesi de beni çok endişelendiriyor. Endişelerimin endişeleri var."

Hangimizin yok ki Charlie Brown, hangimizin?
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bu kitap, açık ara en beğendiğim ve herkesin mutlaka okumasını istediğim eserlerden biri oldu. Açıkçası böylesine özgün bir anlatıyla çok sık karşılaşmadım. İlk başta dili biraz ağır gelebilir; Osmanlıca kökenli kelimeler ve yoğun anlatım zaman zaman zorlayabiliyor. Ancak dikkat verip hikâyenin içine girdiğinizde, sizi kendine bağlayan ve “sonunda ne olacak?” dedirten harikulade bir dünyaya dönüşüyor.

Birbirinden bağımsız gibi görünen karakterlerin ve olayların zamanla tek bir çatı altında birleşmesi gerçekten ustalık işi. Kuyu kazıcılarından casusluklara, mistik olaylardan gündelik insan hikâyelerine kadar çok katmanlı bir kurgu sunuyor. İlber Ortaylı’nın bir videosunda tavsiye ettiğini duyunca hemen temin etmiştim ve birkaç günde, sindire sindire okuyarak bitirdim. Çünkü bu eser hızlı tüketilecek değil; üzerine düşünerek okununca gerçek tadını veriyor. Ağır ama çok kaliteli, özgün ve kesinlikle şans verilmesi gereken bir şaheser.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hayat Dediğin Nedir, Charlie Brown?
O kadar, o kadar iyi geldi ki Peanuts okumak! Serideki kitapların kapağında "Wittgenstein'ı, Sartre'ı boş verin; 20. yüzyılın en büyük düşünürü Snoopy'dir" yazıyor - vallahi katılmamak mümkün değil. Charlie Brown'u ve Snoopy'i çocukluğumdan beri çok severim, çocukken çok gülerek okur / izlerdim, şimdi 35 yaşımda yine kahkahalarla ama sık sık da durup kısacık cümlelerindeki bilgeliği özümsemeye, anlamaya çalışarak okudum. Çok acayip gerçekten; çocukların basit düşünebilmeleri sayesinde zaman zaman hepimizi şaşırtan kuvvette ve manada laflar edebilmelerini Charles M. Schulz mükemmel yakalıyor ve aktarıyor. Çizimler zaten... Bakmaya doyamadım yine. Çok alaycı, çok ironik, çok zekice, çok sevimli. Nefis, basbayağı nefis bir seçki bu.

"Okul beni çok endişelendiriyor. Okulun beni çok endişelendirmesi de beni çok endişelendiriyor. Endişelerimin endişeleri var."

Hangimizin yok ki Charlie Brown, hangimizin?
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Başarı Dediğin Nedir, Charlie Brown?
O kadar, o kadar iyi geldi ki Peanuts okumak! Serideki kitapların kapağında "Wittgenstein'ı, Sartre'ı boş verin; 20. yüzyılın en büyük düşünürü Snoopy'dir" yazıyor - vallahi katılmamak mümkün değil. Charlie Brown'u ve Snoopy'i çocukluğumdan beri çok severim, çocukken çok gülerek okur / izlerdim, şimdi 35 yaşımda yine kahkahalarla ama sık sık da durup kısacık cümlelerindeki bilgeliği özümsemeye, anlamaya çalışarak okudum. Çok acayip gerçekten; çocukların basit düşünebilmeleri sayesinde zaman zaman hepimizi şaşırtan kuvvette ve manada laflar edebilmelerini Charles M. Schulz mükemmel yakalıyor ve aktarıyor. Çizimler zaten... Bakmaya doyamadım yine. Çok alaycı, çok ironik, çok zekice, çok sevimli. Nefis, basbayağı nefis bir seçki bu.


"Okul beni çok endişelendiriyor. Okulun beni çok endişelendirmesi de beni çok endişelendiriyor. Endişelerimin endişeleri var."

Hangimizin yok ki Charlie Brown, hangimizin?
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir