Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yalan Dolan
Öncelikle, aramıza hoş geldin Medusa Yayınları; sadece kadın yazarların eserlerini basacak bir yayın evi kurulduğu için çok mutluyum. Üstelik seçtikleri ilk kitap da basıldıktan çok kısa süre sonra Booker Ödülü'nün uzun listesine seçildi, ne şahane bir başlangıç!

İtalyan yazar Veronica Raimo'nun Yalan Dolan'ı, günümüz edebiyatında sevdiğim her şeyi temsil ediyor sanırım. Büyük laflar etmek derdi olmayan, biraz müstehzi biraz hüzünlü bir iç diyalog gibi bir anlatı... Bir özkurmaca metni bu, Raimo kronolojik bir sıra izlemeksizin kendini, çocukluğunu, arızalarını, yaralarını, kazanımlarını, hayatını anlatıyor. Kitabın ilk cümlesi olan "bir aileden bir yazar çıkarsa, o aile bitmiş demektir"; bu metni en iyi anlatan cümlelerden biri olsa gerek. (Ki bu aileden iki tane çıkmış - abisi de yazar.) Ailesini son derece cesur şekilde fâş ediyor ama bunu öfkeyle veya intikam arzusuyla değil; bir tür iç dökme gibi yapıyor. "Söylemeye ihtiyacım vardı" hatta "söylesem iyi gelir gibi geldi, söyledim" gibi bir yerden. Dolayısıyla çok içten, çok gerçek bir kitap çıkmış ortaya.

Biraz İdeal Defter tadı aldım ki malum, o kitaba bayılırım. Bu ondan biraz daha ağır, biraz daha kasvetli bir metin tabii. Özellikle annesiyle ilgili bölümlerde yer yer insan büyük bir iç sıkıntısı duyabiliyor. Örneğin şu kısım: "Yıllar önce annem benim bütün şahsi yazışmalarımı konularına göre sınıflandırarak düzenlemeye kalkıştı. Üstelik 'neşeli aşk mektupları', 'hüzünlü aşk mektupları' ve 'pornografik aşk mektupları' olarak alt başlık da atmıştı. Ortaokulda bir erkek arkadaşımın yazdığı 'tebessümmün sık sık aklıma düşüyor' cümlesindeki fazla 'm' harfini kırmızı kalemle çember içine almayı atlamamıştı."

Raimo bu korkunç işgalciliğin kendisine nasıl hissettirdiği söylemiyor ama okurken ben nasıl bir bunaltı hissettiğimi biliyorum. Annesiyle ilgili kurduğu şu cümleyi de muhtemelen hiç unutmayacağım: "bildiği tek ahlâki ilke, kendi endişesi." Of. Ne çok şey anlatıyor, ne çok.

Daha söyleyecek çok sözüm var ama yetsin. Çok sevdim. Yaşasın küçük, bireysel, biricik hikâyeler ve onları anlatanlar.

PS: Eren Cendey çevirisi müthiş dememe gerek var mı? Yok bence. Her zamanki gibi zira.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Cam Arılar
Öncelikle Jaguar Kitap’a sahip olduğumuz için ne kadar şanslı olduğumuzu yinelemek isterim. Kendilerinin ütopya, distopya, fantastik ve bilimkurgu edebiyatın nefis örneklerini topladıkları Prospero Kitaplığı’ndan okuduğum üçüncü kitaptı Cam Arılar ve bu seriyi akıl eden (ve bu olağanüstü ismi seçen) herkesin önünde saygıyla eğilmek istiyorum. Cam Arılar oldukça asap bozucu bir kitap. Mükemmel teknolojiyi aramanın bizi mükemmel insandan nasıl uzaklaştırdığını epey huzursuz edici biçimde ortaya koymuş yazar. Kitabı ta 1957’de yazdığını düşününce, insanın günümüzü böyle öngörebilmiş olan Jünger’e duyduğu hayranlık da artıyor. (Bir de o nasıl bir entelektüel birikimdir, teknoloji anlatırken mitoloji öyküye nasıl böyle nefis yedirilir!) Sonuç olarak epey sevdiğimi söyleyebilirim. Sarsıcı, rahatsız edici, tuhaf ama işte çok güçlü; edebiyatın güzel tarafı da zaten insana bunu yapabilmesi bence. “Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, yalnızlığımızı hayatın içinde sık sık duyumsuyor, ama yine de onu bir türlü tam anlamıyla tasvir edemiyoruz.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Başıboş Bir Yolculuktan Notlar
Öncelikle Işık Ergüden’in Pessoa bilgisi karşısındaki saygımı ifade edeyim, sonra da üzülerek bu kitabı sevemediğimi söyleyeyim. Ergüden’in “Pessoa, Pessoa’yı Anlatıyor” kitabı olağanüstüydü, Pessoa’ya dair okuduğum en iyi derlemelerdendi. Ancak bu kitapta bence temel bir teknkik sorun var o da şu; Pessoa’nın cümleleri bağlamlarından çıkıp tek başına küçük aforizmalar olarak ortaya konunca bence biraz içleri boşalıyor. Çok ayıp bir laf edeceğim şimdi ama bazıları neredeyse kamyon arkası yazıları gibi geliyor kulağa ki öyle olmadıklarını çok iyi biliyoruz. Ben bu cümleleri kendisinin hacimli metinlerinin içinden süzmeyi, oralara nasıl vardığını izlemeyi seviyorum. Bu şekliyle böyle “fotoğraf altına yapıştırmalık 250 alıntı” gibi bir şey olmuş bence. Bir de cümleler çok depresifler. Pessoa’yı depresyondan bağımsız düşünemeyiz elbette ama yaratıcı ve bu anlamda oksimoron bir depresyon onunkisi, sadece vardığı yerleri bırakınca depresyonunun o besleyici tarafını yok etmiş oluyoruz gibi. Bilmiyorum anlatabildim mi ama Pessoa’ya dair okuduğum ilk şey bu olsa sevmezdim sanırım. Sonuçta diyeceğim şu ki: Pessoa’yı tanımak istiyorsanız kolaycılık yapmayın, Huzursuzluğun Kitabı’nı okuyun. Üzgünüm, olduramadım.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Üç Novella & Ev Sahibesi - Amcanın Rüyası - Ebedi Koca
Önce bir genel not: İletişim Yayınları’nın klasik baskılarına ekledikleri kronolojileri, önsöz ve sonsözleri, fotoğrafları vs çok seviyorum – ve fakat bu kadar özenli hazırlanmış baskılarda bunca yazım hatası görmeyi de kabul edemiyorum, acayip tadım kaçıyor. Önce Kafka’da başıma gelmişti; çok şaşırmıştım, şimdi de Dostoyevski’de. (Borges’lerde hiç karşılaşmadım mesela.) Basbayağı de/da hataları bile var, çok üzücü. Bu serinin çevirilerinin bir elden geçmesi şart gibi. Kitaba gelecek olursak, zayıf bir Dostoyevski eseri kendisi. Dostoyevski külliyatında ve Rus edebiyatı tarihinde (Çernişevski-Dostoyevski atışmasının başlangıcı kabul edebilirmişiz içindeki “Amcamın Rüyası” adlı uzun öyküyü) bir anlamı var muhakkak ve kendisinin görece erken dönem eserlerini içerdiği için zayıf olması anlaşılır ancak okurken çok da keyif almadığımı söylemem lazım. (Nitekim kendisi de “Amcamın Rüyası”nı yazmış olmaktan pişmanlık duyduğunu söylemiş sonrasında.) İçindeki eserler arasında en iyisi Ebedi Koca idi, zaten öğrendim ki o diğerlerinin aksine çok daha sonradan yayınlanmış. Sevdiğim yazarların erken dönem eserlerine dair hep söylediğim şeyi yineleyeyim: her şeye rağmen içlerinde bir büyük yazarın doğmakta olduğunu sezdiren detaylar bulundurdukları için kendilerini seviyor ve kucaklıyorum. Dostoyevski’yi kronolojik olarak okumaktayım, dolayısıyla bu yolun sonunda beni harika şeyler bekliyor, onu da biliyorum. İşte böyle.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aşksız İlişkiler
Olmadı, içine giremedim, sevemedim, lütfen beni vurmayın. Beckett’in ilk kitabı, dolayısıyla ondan olması muhtemel, fakat hikâyeler fazlasıyla yorucu (ki zor okumalarla genel olarak sorunu olan biri olmadığım kanaatindeyim), varoluş kaygısı bence fazla baskın, tasvirler sıradan ve üstelik çok uzunlar. Kim olduğunu hatırlamıyorum, bir oyun yönetmeni şuna benzer bir şey söylemişti; “Pek çok insan Beckett’i sevdiğini söylüyor ama bence sevmiyorlar. Kendisinin savaş sonrasının ıssızlığında ürettiği eserlerin şu an pek çoğumuz için kavranılamaz olmasını anlaşılır buluyorum.” Bence de öyle. (Bu arada orijinal adı “More Pricks Than Kicks” olan kitabı “Aşksız İlişkiler” diye çevirmek nedendir yahu? Neyse.)
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Muhteşem Bedenlerimizin Coğrafyası
Olağanüstü, olağanüstü, olağanüstü bir kitap okudum. 1996 doğumlu Maddie Mortimer'ın, bu sene Booker Ödülü'ne aday gösterilen ilk romanı "Muhteşem Bedenlerimizin Coğrafyası" çok ama çok acayip bir şeydi. "Bu kadar genç bir yazarın eseri nasıl Booker adayı olabilir ya" diye düşünüyordum; okuyunca anladım. Olabilirmiş, olmalıymış.

Mortimer, 14 yaşındayken annesini kanserden ötürü kaybetme deneyiminden yola çıkarak bir hikâye anlatıyor: Kanser tüm vücuduna yayılmış olan genç anne Lia'nın öyküsü bu; ölümün bir gerçeklik olarak belirmesi ve her şeyi şekillendirmeye başlamasıyla beraber kızı, kocası, eski sevgilisi ve annesiyle ilişkisinin dönüşmesine dair bir öykü. Yakın zamanda bir hastalık ve kayıp süreci yaşadıysanız kitabın çok tetikleyici olabileceğini belirtmek isterim. Nitekim ben bazı bölümlerde
nefessiz kalıyor gibi hissedip durma ihtiyacı duydum. ("Ölümden daha kötü bir şey varsa, o da ölümün yaklaştığını bilmektir" - ah bu cümleyi hiç anlayamasaydım keşke.)

Anlattığı hikâye bir yana, yazım tekniği itibariyle oldukça yenilikçi hatta deneysel bir biçimde yazılmış bir eser bu. Bir tarafta zamanda ileri-geri giderek de olsa daha konvansiyonel diyebileceğimiz bir şekilde hikâyeyi anlatan bir dış ses var, bir de aralarda girip konuşan bir başka ses. Bu sesi ilk başta kanserin, hastalığın sesi olarak okuyorsunuz ancak metin ilerledikçe kanser hastası olan Lia ile birleşip sanki bir tür Tanrı-anlatıcıya hatta Tanrı’nın bizzat kendisine dönüşüyor.

Büyüyen ve küçülen puntolar, bir sarmal şeklinde yazılmış kelimelerle beraber bazı sayfaları adeta tipografik sanat eserlerine benzeyen bu acayip kitap; yaşama, ölüme, yasa, sevmenin biçimlerine, aşka, anneliğe dair 25 yaşında bir yazardan beklenmeyecek derinlikte içgörüler sunuyor.

Bir de tabii dili... Kelimelerle nazikçe dans edişi, oynayışı, o sakin, şiirli anlatımı. Çok ama çok sevdim.

İnsan bazen nasıl seveceğini bilemez. İnsan bazen neye öfkeleneceğini bilemez. İnsan bazen bir büyük yıkıntının altında kaldığını hisseder. Bazı insanlar da işte bir büyük cesaretle soyunup bunları yazar, ortaya böyle kitaplar çıkar. Sevgili Maddie Mortimer, iyi ki yazmışsın ve seninle iyi ki tanıştık.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Babamın Yeri
Okuduklarım arasında en sevdiğim Annie Ernaux kitabı olmadı belki ama artık şunu söyleyebilirim bence: şu kadına bir Nobel verin! Verirken de tıpkı Svetlana Aleksiyeviç’e verirken söylediğiniz gibi, “yeni bir edebi tür yarattığı için” verin ödülü. Zira en bariz şekilde Seneler’de gördüğümüz; bireysel ve biricik olana bakıp acayip toplumsal panoramalar çıkarmak işini müthiş bir maharetle kotarıyor kendisi, bunu bu derinlikte yapan başka yazar ben tanımadım. Babamın Yeri de yine babasıyla küçük, belki önemsiz ve sıradan bile denebilecek anıları üzerinden bir kuşağa, toplumun dönüşümüne, o dönüşümün izlerine baktığı bir eser Ernaux’nun. Sanki soğuk, mesafeli bir yerden babasının ölümünü ve hayatını anlatıyor gibi yazar ama aslında her kelimesine sinmiş hüznü ve duygu yoğunluğunu sezmek zor değil. Bambaşka bir coğrafyada, bambaşka bir kültürde babasıyla ülkemizdekine benzer şekilde ilişkilenmiş / ilişkilenememiş birileri olduğunu okumak da ayrıca çok acayipti. 70 sayfalık bu küçük kitabı okuyunuz lütfen. Seveceğinize eminim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Son Hikayeler
Okuduğum diğer iki Tokarczuk romanına kıyasla (Kadim Zamanlar ve Diğer Vakitler & Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde) zayıf buldum Son Hikâyeler’i. Bir ailenin 3 kuşak kadınının öyküsünü okuyoruz kitapta, öyküler aslında bağımsız gibi; birbirlerine küçük detaylarla bağlanmışlar. Tokarczuk diğer romanlarında koyduğu mesafeyi burada da koyuyor, bunu da kötü anlamda söylemiyorum; okurla kendine has bir ilişkilenme biçimi var bence; mesafeli bir bağ kuruyor, dolayısıyla her eserinde bir garip tekinsizlik hissediyorum okurken. Romandaki 3 bölümden en güçlüsü kesinlikle büyükannenin öyküsünü anlattığı ikinci bölümdü, diğer bölümleri ise biraz yavan buldum. Kimlik, kadın olmak, yalnız bir kadın olarak var olmak temaları üzerinde dönen öyküler kendilerini okutuyorlar ama bir derinlik noksanlığı var gibi. Bir de kişisel not; ölümle ilgili okumak beni hala epey zorluyormuş, onu anladım. Böyle. “İnsanlar birbirlerinden farklı olduklarını anlamak için beraber olurlar yalnızca. Ne kadar farklılarsa o kadar uzun bir arada kalırlar.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İlkbahar
Of. İlkbahar'la beraber artık Ali Smith'e iyice teslim olmuş durumdayım, her kitap bir öncekinden daha iyi zira. Alınız beni Ali Hanım, yazacağınız her şeye varım bundan sonra, bu nedir artık?

Kış ile ilgili yazarken yaptığım uyarıyı yinelemek istiyorum: ipuçlarını kaçırmayın. Bu kitapta da daha önceden tanıdığımız biri var.

Mevsimler Dörtlemesi'nin her bir kitabı, bağlantısız gözüken ama aslında bağlantılı olan (o söz ettiğim ipuçlarıyla bulması bize bırakılmış) insanların hikâyelerini anlatıyor. Fakat tabii ki mesele ve bağ bundan ibaret değil: çok kapsamlı, epey yetkin, dört başı mamur bir çağımız eleştirisi asıl bağıntı. İkiyüzlülüğümüz, konformizmimiz, sistemi yeniden üretmek için yaptıklarımız ve yapmadıklarımız, kafamızı çevirdiklerimiz (ve tabii tümünün bir sembolü olarak Brexit)... Çok sert, çok gerçek.

Katherine Mansfield ve Rainer Maria Rilke'nin aynı anda aynı mekânda bulunmuş olabilecekleri ihtimaliyle açılan, ilerledikçe Dickens'a, Shakespeare'e, Chaplin'e doğru genişleyen bu romanda önceki iki kitaba kıyasla çok daha fazla karakter var ancak hikâyeleri adeta nakış işler gibi birbirine öyle bir bağlıyor, mühürlüyor ki yazar! Bir mülteci gözetim merkezinde çalışan Brittany adlı kadının (eh, kendisi aslında bizzat Britanya tabii) ve 12 yaşındaki yasadışı göçmen Florence'in öykülerinin romana dahil oluşuyla beraber anlatı muazzam bir boyut kazanıyor.

Florence, epeydir okuduğum en etkileyici karakterlerden biriydi. Tanrıça gibi tasvir edilmiş biri o. Var mı, yok mu, kendisine inanırsak var olur ve bu çürümüşlüğü yener mi? Florence bize umudu terk etmememiz gerektiğini hatırlatmak için orada.

Bu kitabı bu kadarcık yerde anlatmak imkansız çünkü yüzeyde görünenin ardında onlarca katmanı var. 20'lerden 70'lere ve oradan da bugüne uzanıyor ve değişen toplumsal dinamikleri kusursuz aktarıyor yazar.

Ali Smith sen hem biraz kâhin, hem biraz sihirbazsın besbelli - ama hepsinden öte olağanüstü cesursun. Brexit gibi hâlâ vuku bulmakta olan bir tarihsel hadiseyi alıp üstüne bu ihtişamda bir kurgu bindirmek kesinlikle büyük bir cesaret işi - yazarlar tarihe zaman tanımayı tercih eder çünkü. Sen etmemişsin: iyi ki etmemişsin.

Sıra geldi Yaz'a.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tasfiye
Of. Holokost ile ilgili çok kitap okudum ama böylesini hiç okumadım. Vay canına Imre Kertesz. Ne ihtişamlı bir tanışma oldu bu böyle... Üstelik de daha çok övülen üçlemene gelmedim bile. Beni muazzam heyecanlandırdın.

Macarların son Nobelli yazarı Kertesz. 1929 Budapeşte doğumlu yazar, ilkgençliğinde Nazilerin Auschwitz ve Buchenwald toplama kamplarında tutulmuş ve oralardan sağ çıkan sayılı kişi arasında yer almış. Dolayısıyla çok iyi bildiği bir yerden yazıyor: bizzat cehennemin içinden.

Tasfiye’de, Auschwitz’de doğan ve yıllar sonra intihar eden bir yazarın öyküsünü anlatıyor Kertesz. Auschwitz’den çıkılabilir mi sahiden? Yahut Auschwitz insanın içinden hiç çıkar mı? Kitabın ana sorusu bu. Yazarın keskin üslubu o kadar ama o kadar lezzetli ki. Sanki acı bir yemek yemek gibi bu kitabı okumak, her cümlenin genzinizi yakma ihtimali var ama kaşığı elinizden bırakamıyorsunuz... Öyle acayip bir şey.

Kurgu içinde kurgu ile başlıyor metin. Mevzubahis yazar intihar etmiş, etmeden önce de bir oyun metni bırakmış geriye. Oyunda da yazar intihar ediyor ve intiharından sonra olacakları anlatıyor. Ölümünün ardından da oyunda yazdıkları bir bir gerçekleşiyor. Oyunu bulan arkadaşlarından biri, oyunda bir kayıp romandan bahsedildiğini görünce, o romanı aramaya başlıyor ve yazarın sevgilisine, eski karısına vs gidiyor. Bundan sonra kendimizi bir aşk üçgeni, dörtgeni, beşgeni içinde buluyoruz. İlişkiler karmaşıklaşıyor, hikâye katmanlanıyor.

Bu kitabı anlatmak sahiden çok zor, o yüzden çok uğraşmayacağım çünkü biliyorum ki nafile olacak. Şu diyaloğu bırakacağım sadece buraya. Umarım tez zamanda yeniden basılıp daha çok okura ulaşır.

“- Bir kadınla bir erkek arasındaki savaş. Başlangıçta birbirlerini seviyorlar, daha sonra kadın erkekten bir çocuk istiyor ve o da bundan dolayı onu hiçbir zaman affetmiyor. Dünyaya olan güvenini sarsmak, yıkmak için kadına değişik işkenceler yapıyor. Onu ağır bir ruhsal krize sokuyor, neredeyse intihara sürüklüyor ve bunun farkına vardığında kadının yerine kendisi intihar ediyor.

Sen sustun. Sonra adamın kadını yalnızca çocuk istiyor diye niçin cezalandırdığını sordun.

- Çünkü bunu isteyemez.

- Neden isteyemez?

- Auschwitz yüzünden.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir