Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
çok etkileyici bir roman...
“Mayalı hamur kokusunu bastıran gündelik şiddet kokusunu duya duya büyüdük biz. Evet, şiddetin de bir kokusu var ki hanenin üzerinde yirmi dört saat asılı durur. Hiçbir koku bu kokuyu bastıramaz. Evin içini güllerle donatsanız da o ekşimtırak, biraz dumanlı biraz da küflü kokuyu alt edemezsiniz. Annemin ve diğer komşu kadınların buldukları her köşe kuytuya naftalin sokuşturmasının bir sebebi güvelerden kurtulmaktan çok belki de budur ama nafile.”

Sibel K. Türker’in, Duygu Asena Roman Ödülü’nün ardından Attilâ İlhan Roman Ödülü’nü de kucaklayan Cennette Gibiyim sahiden usta işi bir roman. Yazarın “kadın cinayetlerinin kurbanlarına, kız kardeşlere ve teyze kızlarına” ithaf ettiği; henüz 14 yaşındayken, annesinin babası tarafından bıçaklanarak öldürülmesine şahit olmuş bir kadının, Temenni’nin iç sesini / bilinç akışını dinlediğimiz roman bana bir sürü, bir sürü soru sordurdu.

Kadın cinayetlerinden geriye kalan kız çocuklarını ne kadar az düşündüğümü utanarak fark ettim öncelikle. Annesi öldürülen bir kız çocuğunun kendi büyüme ve kadın olma yolculuğunda nasıl bir korkuyla yaşayabileceğini, “sevilmenin” doğal sonucunun öldürülmek olabileceği gibi bir yanlış ezberle tüm hayatını kendi ölümünü bekleyerek geçireceğini, sırf bu yüzden hayatı boyunca gerçekten sevilmekten sürekli kaçabileceğini... Bunları hiç düşünmemişim ve Sibel Türker, teyzesinin evinde sığıntı gibi yaşayan Temenni’nin hayatını, evliliğini ve sonrasını anlatırken tokat gibi çarpıyor insanın suratına tüm bu ihtimalleri.

Bir de yine beni durdurup uzun uzun düşündüren bir ifadesi vardı ki onu da hiç unutmayacağım: “duygu tanığı.” Bir başka kadın cinayetine maruz kalan Temenni’nin, görmediği cinayete dair söylediği bir şey bu: “Görmesem de biliyordum oysa ben. Duygu tanığıydım.” Ah. Ne kadar yerli yerinde, ne kadar güçlü bir ifade bu. Bu şiddeti bir kez yaşadıktan sonra aynı şiddet her yinelendiğinde onunla kurulan duygu tanıklığının o ağır yükü.

Çok etkileyici bir roman Cennette Gibiyim. Ve bence her şeye rağmen de ümitvar: çünkü hayatta Pamuk Prensesler doğuran isyankar teyze kızları ve kızkardeşler de var. İyi ki varlar.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
bir veda müziği gibi bir roman...
“Mahler, öylece yatıp onu seyretti. Gecenin mavi ışığı Alma’nın yüzüne vurmuştu. Ben onun şansı mıyım, bilmiyorum. Ama o benim için şans. Onu hak ediyor muyum, onu da bilmiyorum. Aşk hak edilmez. Baksana ona. Omuzları, karlarla kaplı bir dağ adeta.”

Avusturyalı yazar Robert Seethaler’in çok sevilen Bütün Bir Ömür kitabını okumuş, sevmiş ama umduğum kadar etkilenmemiştim fakat kendisiyle yolculuğuma devam etmeye niyetliydim, ettim de. Minik novellası Son Senfoni, ünlü besteci ve orkestra şefi Gustav Mahler’in hayatının son günlerinde yaptığı bir gemi yolculuğuna ve bu yolculuk sırasında geri dönüp hayatının türlü anlarına bakışına odaklanıyor.

Tıpkı Bütün Bir Ömür’deki gibi, burada da her cümleye sinmiş bir hüzün var. Seethaler’in incelikli, yalın, sakin, dokunaklı kelimelerini okumak çok iyi geldi. Bu kadar ihtişamlı bir hayat da olsa mevzubahis olan, insanın son anlarında kendiyle, yaptıkları ve yapamadıklarıyla yüzleşmesinde çok dokunaklı bir yan var şüphesiz. Yorgun Mahler’in hesaplaşması da bundan azade değil.

Bu kitapla ilgili en sevdiğim şey, beni Alma Mahler’le tanıştırması oldu - ne kadın ama! 20. yüzyılın en ünlü ilham perilerinden ve (bu lafı hiç sevmiyorum ama) “femme fatale” figürlerinden biri olarak anılan biri kendisi. Gustav Mahler’in ölümünün ardından Walter Gropius ve Franz Werfel ile evlenmiş. 17 yaşında ilk öpüşmesini Gustav Klimt ile yaşamış, ilk sevgilisi kompozisyon öğretmeni Alexander Zemlinsky imiş ve ressam Oskar Kokoschka ile uzun bir ilişkisi olmuş, Kokoschka’nın ünlü Rüzgarın Gelini tablosundaki kadın oymuş! Çalkantılı ve yaratıcılığın tavan yaptığı bir dönemin en ilham verici, en özgür ruhlu, en cesur kadınlarından biriymiş o. Ve aslında kendisi de bir müzisyenmiş ancak Mahler tipik bir erkek olarak onu müzikten uzaklaştırmış, bir eve bir yaratıcı deha yeter demiş herhalde. Kitapta bu kısımlar biraz muğlak anlatılıyor ama Mahler’in pişmanlığı ve kendine öfkesini seziyorsunuz satırların arasında.

Son Senfoni, bir veda müziği gibi bir roman. Nazik, hüzünlü, dokunaklı. Mahler’in senfonilerini açın, koca bir kahve yapın, birkaç saatliğine dönem Viyana’sına uzanın ve bir oturuşta bitirin. Ben öyle yaptım, çok iyi geldi.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hikâye (öykü) türünde aynı zamanda klasik, felsefi ve düşündürücü edebiyat özellikliği taşıyan harika bir kitapla daha Yorumum: İnsanın gerçek mutluluğunu ve yaşamın anlamını sorgulayan etkileyici bir hikâye. Sevgi, merhamet ve paylaşmanın insan hayatındaki önemi anlatılıyor.Fakir bir kunduracı olan Simon’un karşısına çıkan gizemli bir adam üzerinden insanların aslında yalnızca para ve maddiyatla değil, sevgi ve iyilikle yaşayabildiği gösteriliyor. Tolstoy’un dili çok sade olmasına rağmen anlattığı düşünceler oldukça etkileyici. Kitabı okurken özellikle insanların aslında neyle ayakta kaldığı sorusu sürekli aklımda kaldı: para mı, güç mü, sevgi mi, yoksa merhamet mi? Özellikle insanların geleceği kontrol edemeyeceğini ama birbirlerine iyi davranmayı seçebileceğini anlatan fikir beni etkiledi. Günümüzde insanların daha çok maddiyat ve çıkar peşinde koştuğu düşünülürse, kitabın mesajı hâlâ çok güncel geliyor.kitap hem düşündürücü hem de öğretici bir eser olarak bende iz bıraktı.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Novella türünde psikolojik kurgu ve dramatik aşk konulu kitapla Yorumum: Kitabı okurken en çok hissettiğim şey, zamanın insanları sessizce değiştirmesi oldu ve insanın geçmişe gerçekte dönemeyeceğini anlatması. Zweig, bu kitabında yıllar sonra tekrar karşılaşan iki insan üzerinden sadece bir aşk hikâyesini anlatmıyor; özlem, pişmanlık ve kaçırılmış hayat ihtimallerini de gösteriyor. Bence kitabın en güçlü yanı, duyguları abartmadan ama çok yoğun hissettirmesi. Karakterler birbirlerini hâlâ seviyor gibi görünse de artık aynı insanlar değiller. Bu bize şunu düşündürüyor: İnsan bazen bir kişiyi değil, o kişiyle yaşadığı dönemi özlüyor. Anlatım dili sade ama psikolojik çözümlemeleri çok derin. Özellikle geçmişin zihinde olduğundan daha güzel kalması fikri kitap boyunca hissediliyor. Bazı duygular yıllarca sürse bile hayat aynı yerde beklemiyor. Kitap bana aşkın zamana karşı ne kadar kırılgan olduğunu ve geçmişe duyulan özlemin bazen gerçeğin önüne geçtiğini çok etkili şekilde anlattı.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Terapi hikâyeleri okumayı çok severim, Mustafa Bey’in hayata ve olaylara bakışı da benim hayata bakışımla çok benzer. Kitapta Risale-i Nur’dan satırlar görmek ve psikolojiyi bu satırlarla ele alması ya da daha doğru bir ifadeyle travma ve acılarımızı hikmete odaklanarak ele almasını çok beğeniyorum. Çünkü inançlı insanları en kalıcı ve sağlam bir şekilde dinginleştiren ve güçlendiren şey bu. Kitabı bitirdiğimde nitelikli bir psikiyatristte en az sekiz seans terapi almış gibi yumuşacık oldum. Yaşadığım sıkıntılar, acılar, haksızlıklara gerçekten Sonsuz Yaratıcı’nın şahit olduğunu ve herbirinin birer hikmeti olduğunu bu satırlar aklımı da gönlümü de ikna ederek tekrardan hatırlattı. Hafifletti, huzur verdi. Mustafa Bey çok iyi bir psikiyatrist ve çok iyi bir yazar. Maddi anlamda müsait olmadığı için terapi alamayan herkese öneririm. Eşsiz bir bibliyoterapi deneyimiydi benim için bu kitap. Diğer kitaplarını da en kısa zamanda okuyacağım.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kitabı fikirlerine çok güvendiğim ve yaşantısına imrendiğim bir dostumun tavsiyesiyle aldım. Bir öğretmen olarak Ömer Bey’in çocuk kitaplarını çok beğenerek okudum lakin yetişkin kitaplarında da çok başarılı ve özenli bir dil çıktı karşıma. Yazarın konuyu derinlemesine ve özenle ele aldığını hissediyorsunuz. Kitapseverler bu hissi yakinen bilir :) Evet, gıybet kötü bir şey, bunda herkes hemfikir ama neden kötü, hayatımızı ve bizi hangi yönlerden karartıyor ve gıybet etmemek bize neler kazandırır; tüm bu sorulara çok tatminkâr cevaplar buldum. İçinde bir de poster geliyor, onu da evime astım, çok iyi düşünülmüş. Cennete yaklaştıran kitap kategorim var, onun ilk sırasına yerleşti :) Çünkü Yaratıcı sadece kul hakkını affetmiyor. Her sene okumayı düşünüyorum, çünkü iki dünyada da başarıyı yakalıyor dilini tutan. Ömer Bey Allah sizden ebeden razı olsun. Son zamanlarda beni olumlu anlamda en çok sarsan kitap oldu. Artık yetişkin kitaplarınızı da tıpkı çocuk kitaplarınız gibi takip edeceğim.
Yanıtla
5
0
Destekliyorum  3
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kitap ikili sarmal halinde bir Benedictus Spinoza, bir Alfred Rosenberg hayatını işliyor. Bir tarafta aydınlanma filozofu var, diğer tarafta ondan 300 yıl sonra gelen Yahudi düşmanı, ırkçı bir Nazi. İrwin Yalom işin içine psikoanalizi de katmış. Ne tam gerçek, ne tam kurgu, ama tabi ciddi bir araştırmayaya dayalı bir felsefi roman. Diyaloglar genelde gerçek. Bol bol sorgulama var. "imanım elden gider" kırılganlığı olanlara tavsiye etmem. Ben 9 yıl önce Spinoza'nın Tractacus'unu okumuştum ve çarpılmıştım. Alfred Rosenberg de Hitler'a yakınlığıyla tarihin meşhur "kötülerinden. Bu iki güçlü figürden biri seçilmişlik mitine itiraz ederken, diğeri sonuna kadar seçilmişliği savunmuş.Yazar, iki adama, zıt görüşleri ve zamansal farklılıklarına rağmen ilginç bir kesişim sağlamış. Çok sevdim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Lev Nikolayeviç Gumilev'in Hunlar tarihi ile ilgili çok güzel bir kitabı. Bu kitapta hunlar bahsettip onların tarihi boyunca Türklerin savaştığı çinlileri de anlatıyor. Ayrıca bu kitapta diğer boyları veya kavimleri de anlatıyor. Bunlardan bazıları şunları sayabiliriz Ti'ler(Tankutlar), Wu-sunlar, Chiang'lar(Tibetliler), Wu-huan, Tabgaçlar, Eftalitler ve Siyenpi'ler gibi kavimler ve hunların parçalanması ve batı hunlar ilgili güzel bilgiler veriyor. Gerçekten bozkır kavimleri Türk boyları yada oluşturduğu devletler ilgili çok güzel bilgiler veriyor. Tarih boyunca bir çok görüş yada devletin dediği gibi bozkır devleti medeniyet yapamaz tezini bu kitap yanlış olduğunu gösteriyor. Çünkü bozkırda olmak medeniyet yapmaya engel değildir. Çünkü bozkır kavimlerinin bir çok medeniyete katkıları var. Bu güzel eseri tavsiye ederim.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  13
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
bir tematik kardeşliği olan öyküler bunlar...
“Liminalite” diye bir kavram var; Türkçesine “eşiktelik” diyebiliriz sanırım. Antropolojide kullanılan bir kavram aslında ama özellikle pandemi sonrası psikolojide de yaygınlaştı. Bir şeylerin bittiği ve sonsuza dek değiştiği ama yeninin henüz kendini inşa edemediği o tuhaf, tekinsiz yerde olma halinin duygusunu tariflemek için kullanılıyor. (Gramsci’yi analım: “Şimdi canavarlar zamanı.”) Deborah Levy’nin Siyah Votka’sı tam da bu eşiktelikte gezinen öykülerden müteşekkil.

Levy ile ilişkimi derinleştirme girişimlerim kapsamında bu kez öykülerine uğrayıverdim. On kısa öyküden oluşan Siyah Votka, sahiden tam uğramalık bir metin. (Yaşayan Otobiyografi serisine doğru gidiyor sanki bu yol bu arada, herhalde yavaş yavaş oraya ulaşacağım, bakalım.)

Birbirinden bağımsız gözüken ama aslında bir tematik kardeşliği olan öyküler bunlar. Uzakta olmak, kimlik, aidiyet, yalnızlık, göç, sevmenin biçimleri gibi tekrarlayan temalarla bağlılar birbirlerine. Karakterlerin her biri silik ve müphem, bu başlangıçta öykülerle ilişkilenmeyi biraz zorlaştırıyor gibi ama kitabı bitirince bir tuhaf duygu bırakıyor insanda. Levy’nin okuduğum iki romanında da aynı uçucu hüznü hissetmiştim, öykülerini de benzer bir duyguyla okudum.

Göç dedim yukarıda, başıma bir silah doğrultulsa ve bu öyküleri tek kelimeyle özetlemem istense herhalde onu seçerdim. Çoğu karakter ait olmadığı bir ülkede veya mekânda, sanki yurtlarını terk etmemişler de yurtları ve dilleri tarafından terk edilmiş gibiler. Şu pasajı mesela alıntılamak isterim, çünkü bence kitaptaki düm öykülerin ortak duygusu burada gizli: “On dakika önce bacaklarını müthiş umutsuz bedenine sarmış olan Orta Avrupa tarafından kullanılmış, aldatılmış, istismar edilmiş, alay edilmiş hissettiğini düşünüyor; ve evliliğiyle aynı zamanda sona ermiş olan yirminci yüzyılı.”

Kitaptaki tüm karakterler üç aşağı beş yukarı bu duyguda - yahut bu eşikte diyeyim hatta. Kendi travmasını başkasına aktararak kurtulmaya çalışan bir karakteri anlatan Yıldız Tozu Ülkesi ile cinsiyet değiştirme ameliyatıyla “başka tür bir kadın” olmak isteyen bir kadını anlatan Mağara Kızı öyküleri en sevdiklerim oldu. İşte böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
öyle usta işi bir iç içe geçme...
"Le temps du monde fini commence": Bitmiş dünyanın çağı başlıyor.

Başlıyor, çünkü ikinci kitapta ayak seslerini işittiğimiz savaşın göbeğindeyiz çünkü artık. Savaş evvelindeki son yaz ile açılıyor kitap, sonrası kan, top sesleri, bombadırmanlar, şiddet, karanlık. Constance; ya da yalnızlıklar... Avignon maceramın temposu ikinci kitap Livia ile bir duraksar gibi olmuştu ama bu kitapla tekrar lezzetini buldu bence. Çok sevdim seni Constance, çok.

İlk kitabın sonunda doğan, ikinci kitapla netleşen sorular bu kitapla beraber iyice görünür hale geliyor, kurgu ve gerçek birbirinden ayrılamaz biçimde iç içe geçiveriyor ve öyle usta işi bir iç içe geçme ki bu - Durrell'in beni göbeğine attığı renkler, sesler ve hayaller aleminin içinde savrulmaktan müthiş bir haz duydum okurken.

"Romancının hem yaratıcı, hem yaratılan konumunda olduğu ve sayısız ayna oyunlarına bir başlangıç noktası oluşturan romanın doğuşundan başlayarak..." diyor arka kapakta - sayısız ayna oyunları çok doğru bir ifade. Bir noktada aynadaki aksime mi bakıyorum, hatta aynadaki benim görüntüm mü, ben bu hikâyenin neresindeyim, kestim düşünmeyi. Kendimi Durrell'in kollarına bıraktım, sarıldı bana.

Sarılmak, dokunmak demişken - zannediyorum artık gönlümdeki "sevişmeyi en olağanüstü biçimde anlatan yazar" tahtında oturmakta olan Carlos Fuentes'e "azıcık kaykıl bakalım, Lawrence abine de yer aç" demem gerekiyor. Fuentes'i oradan hayatta kaldıramam ama bu kitapta öyle muhteşem yazılmış sevişmeler var ki, sanırım Durrell'i de o tahta oturtmamın, Fuentes'in yanına iliştirmemin zamanı geldi. Kitabın özellikle Affad'ın resme girdiği ve mevzubahis sevişmelerin olduğu ikinci kısmından sonrası muhteşem akıp gidiyor ve kusursuz bir son bölümle ("Kentin Düşüşü") kapanıyor. Ah, Avignon.

Şu cümleler eşliğinde Sebastian'a doğru yola çıkıyorum ben. Çünkü yol çok güzel.

"Ölümün sahneye çıkışıyla insan birden her şeyin akıl almaz derecede tatlılaştığı duygusuna kapılıyor - insanın her zaman kaçtığı, korktuğu süreksizliğin verimliliği. 'Ölüm düşüşü' hepimiz için geçerli: soytarılar, kahramanlar, sevgililer, namussuzlar, aptallar, ucubeler, krallar, halk, akıllılar, deliler ya da suskunlar için."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir