Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dolunay Kadınları
Ummanlı yazar Jokha Alharthi'ye 2019'da Uluslararası Booker Ödülü'nü getiren romanı Dolunay Kadınları incelikli, zarif, hüzünlü bir anlatı.

Umman'ın bir köyünden üç kız kardeşin hikâyesi bu aslında ama yazar zamanda ileri-geri giderek önceki ve sonraki kuşaklara da bakıyor; bir ailenin farklı kuşakları üzerinden bir kültürel ve toplumsal dönüşüm hikâyesi anlatıyor. Kız kardeşlerin anneleri ve anneanneleri ile kendi çocuklarına uzanıp genişleyen anlatı, bir yüzyılda hem ne çok şeyin değişebileceğini, hem de ne çok şeyin aynı kalabileceğini, kimi yaşamların kaderinin bir öncekilerin yolundan azade olamayacağını hatırlatıyor okura.

Zorla evlendirilen Meyye, görev bilinciyle yuva kuran Esma, her şeyi göze alıp sevdiği adamla evlenmeyi seçen Havle ana karakterlerimiz. Bu üç kadın ve ailelerinin hikâyeleri üzerinden dönüşen Umman’ı okuyoruz. Bir yanda da kölelik ve köleliğin kaldırılmasıyla yaşanan devasa toplumsal dönüşüme bakıyoruz.

Okumak, aşık olmak, yaşamak isteyen kadınlar, sınıf çatışmasının içinde eriyen hayatlar... Aslında bize hiç uzak olmayan, epey tanıdık hikâyeler anlatıyor yazar.

Bu arada her ne kadar 3 kadının hikâyesi olsa da, ben sanırım en çok bazı bölümlerde sazı eline alıp birinci tekil şahısla anlatan Meyye'nin kocası Abdullah'ı sevdim. Çok naif, çok incelikli yazılmıştı bu bölümler. Ezberlediğimiz Orta doğulu erkek profilinin epey dışında bir karakter yazmış Alharthi ve bence müthiş ikna edici anlatmış, Abdullah'ın öyküsü ve bir başınalığı çok içime işledi.

Ezcümle, ben sevdim bu romanı. Bu arada yazarın son romanı Turunç Ağacı da geçtiğimiz ay dilimize çevrildi ve yayınlandı, sevenlerinin bilgisine.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Su Kürü
Ülke yanarken ben kitap okuyorum akıl sağlığımı korumak için, ne yapayım? Bu kitabı sevdim ama oturmayan / havada kalmış bir tarafı var gibi de hissediyorum; sanırım şöyle: Sağda solda “feminist distopya” diye yazıldı hakkında, ben bu kitabın feminist bir tarafı olduğunu düşünmüyorum. Orasından tutmaya çalışmayınca; aile, büyümek, toplumsallık meselelerinden bakınca son derece ilginç ve tatmin edici buldum. (Dolayısıyla keşke eve gelen “hasarlı kadınlar” kısımları hiç olmasaymış.) İyi bir roman olduğu, fazlasıyla sürükleyici olduğu, yazarın kurmaya çalıştığı tekinsizliği kesik ve kısa cümleleriyle okura çok iyi geçirdiği kesin.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Resitatif
Uf, enfes! Bugüne dek hiç Toni Morrison okumamış olmamın utancını silmiş olmamın coşkusu bir yanda, okuduğum metnin lezizliği bir yanda - ihya olmuş vaziyetteyim!

40 sayfalık küçük bir metin olan Resitatif; Nobel ödüllü Amerikalı yazar Toni Morrison'un yayınlanmış tek öyküsü. Morrison edebiyatının temel konusu ırkçılık ana izlek gibi gözüküyor ama aslında bundan çok daha fazlası söz konusu. Yetimhaneye bırakılan iki küçük kızın o yıllarını ve ardından yaşadıkları türlü karşılaşmaları okuyoruz. Kızlardan biri siyah, biri beyaz ve aralarında bir ırk dinamiği işlemekte. Ancak işin çok acayip yanı şu: bu kızlardan hangisinin siyah, hangisinin beyaz olduğunu yazar size asla söylemiyor! Öyküyü bitirip başa dönüp tekrar okudum ben mi kaçırdım diye, hayır, kaçırmamışım ve zaten konu buymuş! Öyle incelikli yazılmış bir metin ki, kimi zaman Twyla'nın kimi zaman Roberta'nın siyah olduğunu düşünüyorsunuz - ve aslında mesele tam da bu! Bir büyük dikotominin iki parçasını birbirinden ayıramıyorsunuz - ayrımların, kutupların suniliğini bundan daha sert nasıl suratınıza çarpabilir bir metin? Irkların çok ötesinde bir sosyal adaletsizliği görmeye çağırıyor bizi yazar, hem de müthiş biçimde.

Öykünün kendisi kadar Zadie Smith'in ön sözünden de bahsetmeli, zira muhteşem. Dönüp dönüp yeniden okunulası bir metin o da, hem öyküye dair ortaya koyduğu analiz, hem de ırkçılık-faşizm-kutuplaşma ekseninde çizdiği çerçeve sebebiyle.

O ön sözden bir alıntı ile bitirmek isterim: "Irkçılık faşizmin bir türü, belki en tehlikeli ve uzun ömürlü olanıdır. Ama sonuçta insan elinden çıkma bir yapıdır. Şu ya da bu türden faşizmler yaratma kapasitesi hepimizin bir başka ortak özelliğidir - bunun en moral bozucu müşterek kimliğimiz olduğunu söyleyebiliriz. Faşizm 'hiç kimse' kategorisi, günah keçisi, mağdur yaratmaya uğraşır. Morrison asırlardır siyahlara uygulanan bu kategoriyi reddetti ve böyle yaparak 'biri' kategorisini, ister siyah, ister beyaz isterse ne siyah ne beyaz olalım, hepimiz için güçlendirdi. Bizi ötekileştirenleri ötekileştirmek insana ne kadar arındırıcı gelse de kurtuluş değildir. Kurtuluş kurtuluştur: herkesin içindeki birinin tanınmasıdır."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mekan Ruhu & Akdeniz Yazıları
Türkçeye çevrilenlerden okumadığım bir tane Lawrence Durrell kaldığını sanıyor ve hüzünle bekletiyordum kendisini, derken İrem (merixien) bana bu kitabı söyledi; nedense gözden kaçırmışım - Allahım ne büyük coşku! Kana kana okudum resmen.

Kardeşi Gerald Durrell’ın Korfu Üçlemesi’ni tamamlayıcı bir metin kendisi - zira adı üstünde: “Akdeniz Yazıları”. Lawrence Durrell’ın hayatı boyunca yazdığı mektuplar, denemeler ve gezi yazılarından Akdeniz’e değenlerini derlemiş arkadaşı Alan G. Thomas. Tabii ki Korfu ile başlıyor metin, sonra Mısır, Rodos, Güney Fransa... Akdeniz’in tuzunu teninde hissediyor insan okurken.

İlk bölümdeki mektuplara özellikle bayıldım, zira ziyadesiyle komikler. Durrell olanca tatlılığı ve huysuzluğuyla anlatıyor da anlatıyor. Bir yandan onunla Akdeniz’in türlü kıyılarını gezerken bir yandan da kendisinin yazım süreçlerini ve sancılarını öğreniyoruz. İskenderiye Dörtlüsü’nü doğurma sürecini, ilk kitap Justine’in umduğunun ötesinde bir başarı kazanmasıyla yaşadığı çocuksu heyecanı ve neşeyi... Güney Fransa’da başlangıçta tuvaleti bile olmayan bir evde yaşarken başlarından geçenleri, sonra orayı kendine yuva yapışını... Durrell’ın peşinden gittiğim Avignon ve Arles, Nimes gibi civar kentleri onun ağzından okumak, bu kentlerle ilk karşılaştığında hissettiği ve benimkilere çok benzer duyguları dinlemek muazzam bir deneyimdi. Keza yine kendisini kovalarken gittiğim Rodos’u da bu sayede bizzat kendisinden dinlemiş oldum, tüm o sokaklar, evler, rüzgarlar, sesler yeniden canlandı kafamın içinde.

Mektuplar dışında bir de denemeler ve gezi yazıları var metinde, bir de ilk romanından uzunca bir bölüm. Bazı denemeler epey... deneysel diyeyim. Ama özellikle gezi yazılarında anlattığı tuhaf karakterler ve yemekler çok ilginçti. Avignon’lu Laura ile bir gazete ilanı üzerinden evlenmeye kalkan muslukçunun öyküsünü mesela hiç unutmayacağım.

Durrell’ın peşinde dünya turum sürecek ve sonraki durağım artık Korfu olacak gibi gözüküyor. Bir insan nasıl bunca atmosferik yazar, okuru nasıl koltuğundan kaldırıp havaalanına götürmeyi başarabilir, hala idrak etmekte zorlanıyorum ama bana mütemadiyen bunu yapıyor işte. Teslim oldum artık!
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Arthur ve George
Tüm hızıyla süren Julian Barnes kampımın son durağı Arthur ve George oldu. Bundan sonra bana "polisiye bir şeyler önerir misiniz" diye soranlara bunu söylerim ben valla. Bu kitaba sadece bir polisiye demek yeterli olmaz elbette, gerçi Barnes'ın hangi kitabını tek bir kelime / tür ile anlatmak mümkün ki? Kendisi türler arasında geçişkenliği olan kitaplar yazabilen bir acayip adam, zaten biraz da bunun için seviyoruz.

Barnes, Arthur ve George'da gerçek bir hikâye anlatıyor. Söz konusu Arthur'u hepiniz tanıyorsunuz: Sherlock Holmes'ün yaratıcısı Sir Arthur Conan Doyle kendisi. George ise işlemediği bir suçtan ötürü hapis cezası alan, Parsi bir papazın oğlu yarı melez bir avukat olan George Edalji. Uğradığı haksızlığa karşı verdiği mücadelenin sonucunda itibarını geri kazanmakla kalmayıp, İngiltere'de temyiz mahkemelerinin kurulmasını ve İngiliz hukukunda büyük değişiklikler olmasını sağlamış bir isim. Bu kitap sayesinde kendisini tanımış olmaktan ötürü mutluyum.

Arthur ve George'un yolu bu yanlış hapis cezasından sonra kesişiyor. George Edalji, haksız yere hapse atıldığını, polisin düzgün bir soruşturma yürütmediğini, gerçek suçlunun ortaya çıkarılması gerektiğini savunuyor ve bunu da ancak Sherlock Holmes gibi düşünebilen Arthur Conan Doyle'un yapacağına inanarak kendisine ulaşıyor. Hikâyenin gerisini anlatmayayım, spoiler olmasın ama epeyce ilginç ve beklenmedik şekilde ilerleyen bir öykü olduğunu söyleyeyim.

Barnes bu hacimli ama sürükleyiciliği sayesinde hızla okunan kitabında hukuk ve adalete ilişkin pek çok soru bırakıyor okurun kucağına. Aynı zamanda ön yargılara, toplumdaki "öteki" fikrinin nasıl çalıştığına, "toplum vicdanı" kavramına dair de çokça düşünme malzemesi var kitapta. Devletin ve sistemin, toplumu ve bireyleri değil her zaman öncelikli olarak kendini koruma itkisiyle davrandığının, bunun için ortaya koyduğu "uzlaşma" ve "orta yol"ların aslında nasıl ikiyüzlü ve korkak çözümler olduğunu da suratımıza vuruyor yazar.

Her gün yeni bir hukuki garabete maruz kaldığımız şu dönemde okumak ayrıca ilginç oldu. 120 sene önce yaşanmış bir hadisenin doğurduğu soruların hala geçerli olması da hepimizin ayıbı herhalde.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dörtlü
Tuhaf bir kitaptı Dörtlü. Yüzyıl başı romanlarında hep benzer bir sıkıntı yaşıyorum: karakterleri anlamakta güçlük çekiyorum. (Woolf okurken de buna yakın bir kafa karışıklığı yaşıyorum sıklıkla.) Jean Rhys 30lar Paris’inde geçen bir öykü anlatıyor, kocası hapse girince evli bir adamla ilişki yaşamayan başlayan bir kadının öyküsü. Adamın eşi de ilişkiden haberdar, hal böyle olunca özellikle bu iki kadını tüketen tuhaf, garip, hastalıklı, depresif bir ilişkiler yumağı doğuyor. Konusu itibariyle oldukça ilginç ama diyorum ya, diyalogları anlamlandırmakta, insanların motivasyonlarını, bakış açılarını çözmekte çok zorlanıyorum ve 100 senede ne kadar değişmiş insan ilişkileri diye şaşırıyorum hep. Ezcümle ilginç ama bazen fazla basit bulduğum bir kitap oldu Dörtlü. Bu kadar karmaşık bir hikâyenin daha derinlikli anlatılmasını isterdim sanırım, o zaman daha ikna edici olabilirdi. (Son not: 30lar Paris’inde gezinmek çok güzeldi fakat.)
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde
Tuğçe “okurken Eylül’ün bu kitap için ‘benim haz duyduğum edebiyat bu değil’ diyeceği anı hayal ettim” diye paylaşmıştı bu kitabı, haksız değil. Fakat beklediğimden çok daha fazla sevdim. Öncelikle müthiş atmosferik bir kitap, İskandinav & Doğu Avrupa edebiyatçıları bu işi çok iyi kotarıyor gerçekten; tekinsiz coğrafyalarına bizi davet etmeyi ve okuru o dünyanın içine sokma işini yani. Evet ben romanda sürükleyiciliğin dışında biraz daha başka bir tür lezzet arıyorum, daha sihirli kelimeler filan, bu kitap o anlamda en sevdiğim eserlere yakın değil ama bende bir iz bıraktı mı, bıraktı açıkçası. Öldürmek işini biraz meşrulaştırıyor mu sorusu da sorulması gereken bir soru, lakin ahlaki bir yerden eleştirmeyi doğru bulmuyorum sanat eserlerini, dolayısıyla burayı geçiyorum. İnsan soyuna dair sıkı bir eleştiri ve yeryüzündeki gerçek adaleti hayvanların kurduğunu bize oldukça keskin biçimde hatırlatıyor. Ezcümle: kolay, akıcı, lezzeti fena olmayan bir okuma. Öneririm.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sula
Toni Morrison külliyatını tamamlama yolculuğuma yazarın ikinci kitabı Sula ile devam ettim. İncelemeleri pek olumlu olan bu kitaba pek de bayılmadım, sorun bende mi ya acaba derken Banu Yıldıran'ın değerlendirmesini okudum ve tamam dedim, sorun bende değilmiş, söylediği her şeye tamamen katılıyorum.

İki Dünya Savaşı arasında geçen bir hikâye okuyoruz; ana odağı kitaba da adını veren Sula adlı küçük kız ile en yakın arkadaşı Nel’in büyüme hikâyeleri. Dört kadın üzerine kurulu olan metindeki diğer iki kadın ise Sula’nın annesi Hannah ve anneannesi Eva. Ancak Morrsion’un bu kadınları ne kadar iyi çizebildiği konusu bence tartışmalı. Kitaba adını veren Sula’yı bile tam olarak anlayamıyoruz bence, Morrison karakterlerini bir türlü tam derinleştiremiyor, tek boyutlu kalıyorlar. Sanki kafasında vermek istediği bir mesaj varmış (ki var, seneler sonra yazdığı ön sözde söylüyor) ve karakterlerini de bu mesajı vermek için icat etmiş gibi, dolayısıyla tüm karakterler tek boyutlu, hikâyede üstlendikleri işlevi vurgulayan o tek yönleriyle var oluyorlar. Belki büyükanne Eva’yı hariç tutabiliriz, o içlerinde en iyi yazılmış, en iz bırakan karakterdi bence.

Morrison, yüzyıl başında siyah bir kadın olarak normları reddedip kendine başka bir hayat kuran Sula’nın öyküsü üzerinden bir özgürleşme hikâyesi anlatmaya çalışıyor. Ancak sanki kendi de anlattığına ikna olmamış gibi, Sula’nın davranışlarını sık sık izah etmeye çabalıyor ve bu izahlar da pek ikna edici değil. Sula’nın kötüyü ve iyiyi ilk anda göründüğü gibi siyah-beyaz tanımlamaması, sahiplenmek / paylaşmak arasında aldığı pozisyon vs ilginç olsa da, genel olarak çizgileri belirsiz, tuhaf bir yerde kalıyor bence yaklaşımı.

Hızla canavarlaşmakta olan kapitalizmin insanlara ama özellikle siyahlara ettiklerini, yarattığı korkunç baskıyı gayet iyi çiziyor olsa da, dediğim gibi genel olarak kurgu ham kalmış gibi hissettiriyor. Kitabın en güzel kısmı ise olayların geçtiği Medallion kasabası. O kasabanın duygusunu, geçirdiği dönüşümü, insanlarının kasabayla kurduğu ilişkiyi çok güzel aktarmış.

Ezcümle; Morrison’un diğer romanları kadar güçlü olmayan, ortalama bir metin Sula. Sevilen üçlemesine doğru yola devam madem.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yanık Sular
Tıpkı “Cam Sınır” gibi birbirine ince ilmiklerle bağlı 4 öyküden oluşan bir Fuentes kitabı “Yanık Sular”. Karanlık, tekinsiz öyküler. Mexico City’nin bugünü, geçmişi, lanetleriyle örülmüşler birbirlerine. Fuentes hep yaptığı gibi gerçek ve fantezi arasında gidip geliyor ve bunu yaparken de sistemin kokuşmuşluğunu anlatıp duruyor okura. Ölüm, suç, siyasetin kirleri, fakirlik… Kanlı öyküler bunlar. Ve fakat Fuentes’in yazdığı her şey gibi çok etkileyiciler. "Her şeye alışır insan, ayrılıklar sonradan normal gelecekler, yaşam böyledir, bir ayrılığı başka bir ayrılık izler, yaşam birleştirmez insanları, ayırır, göreceksin."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ademoğlu Nerdeydin
Tipik bir “yıkım edebiyatı” örneği bu kitap. Savaş içinden (kimi bağımsız) insan hikâyeleri, içinde insana dair bir sürü şey var ve adının da söylediği gibi insanlığa dair çok az şey ‑ zaten savaş da tam bu değil mi? Böll’ün en sevdiğim kitaplarından biri oldu diyebilirim. Çok iyi çizilmiş bir ümitsiz, çaresiz, mutsuz insanlar panoraması. Kapağı gibi gri ve epey sarsıcı bir kitap, bence.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir