Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
çok derinlikli bir roman...
"Beni yalnız bir kadın olarak düşünme yanlışına düşmeyin. Ben tek başımayım, buysa bambaşka bir mesele. Tek başına olmak bir kuvvettir; yalnız olmak bir zayıflıktır, bilge MM'nin bir zamanlar belirttiği gibi, yalnızlığın tedavisi tek başınalıktır."

Seni çok sevdim EF! Seni anlatan bu kitabı da sevdim ama seni biraz daha çok. Julian Barnes'ın geçtiğimiz yıl yayınlanıp hemen dilimize çevrilen (Ayrıntı'ya kalpler) son kitabı Elizabeth Finch, Barnes'ın edebiyatında hep gördüğümüz izleklerin iyice belirginleştiği bir roman. Sürekli yineliyorum ama yapacak bir şey yok: tarihin doğrusallığı ve nesnelliği meselesini didikliyoruz yine, bu defa tarih öğretmeni stoik Elizabeth Finch ve Dönek İmparator diye de bilinen son pagan Roma İmparatoru Julian üzerinden. (Büyük soru: Julian daha uzun tahtta kalabilseydi ve Hristiyanlığa karşı yürüttüğü kampanya başarılı olsaydı bugün dünyamız başka türlü olur muydu?)

Kitabın ortasında Julian'a dair yaklaşık 50 sayfalık bir metin var, bu kimi okurlara sıkıcı gelebilir ama benim gibi Julian'ı tanıyan bir Roma tarihi meraklısı için olağanüstü heyecan vericiydi bu bölümü okumak.

Mevzubahis tarih öğretmeni Elizabeth Finch'e biraz tutkun olan eski öğrencisi olan anlatıcımız Neil'den dinliyoruz Finch'i. Kadın öldükten sonra da Neil anlamaya, bu çizgi dışı kadını çözmeye çalışmaya devam ediyor: tarih öğretmeninin tarihçisi oluyor yani. Hayata bakış açısını, kendini sunma biçimini, mutlulukla ve aşkla ilişkisini. Tabii ki tüm bunları Barnes'ın felsefeyle daima kol kola yürüyen anlatısıyla okuyoruz ve ortaya çok derinlikli bir roman çıkıyor.

Bu kitap herkese göre olmayabilir zira Barnes bence artık çok konforlu bir yerden yazıyor ve bunu asla olumsuz bir şey olarak söylemiyorum. "Ben buyum, bu konuları seviyorum ve bir şeye taktım mı sizin de takmanızı istiyorum" diyen bir tavır. Bu size üstenci gelir mi bilmem, bana hiç gelmiyor, aksine buralarda onunla dolaşmayı çok seviyorum. Ve bu konforlu yer bir konformizme değil, deneyselliğe götürüyor onu: bir yazarın denemekten bıkmaması ve çalışan formülle bize kendini sevdirmeye çalışmamasına ben müthiş saygı duyuyorum.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Pessoa’nın bu bilmediğim, tanımadığım yüzünü görmek güzeldi...
“Beni ben olduğum için mi yoksa ben olmadığım için mi seviyorsunuz? Ya da ben ben olsam da olmasam da sevmiyor musunuz beni gerçekten? Ya da?”

Fernando Pessoa’nın hayatına giren tek kadın olan Ophelia Queiroz’a yazdığı mektuplardan müteşekkil Ophelia’ya Mektuplar’ı okumak, Richard Zenith’in kapsamlı Pessoa biyografisini okuduktan sonra düştü aklıma. O kitaptan o ilişkiye dair epeyce şey öğrenmek mümkün, kimi mektuplardan alıntılar da var ama tabii metinlerin tamamını okumanın yerini tutmuyor muhakkak.

Yukarıda alıntıladığımdan daha Pessoa bir cümle düşünemiyorum açıkçası - tam onun soracağı türden sorular bunlar. Ancak tuhaf ki, ilişkinin sonlarına doğru yazdığı bir mektuptan bir cümle bu, ilişkinin ilk dönemlerindeki Pessoa hiç bildiğimiz Pessoa gibi değil; neşeli, çocuksu, komik. Belki de o yüzden, o ilk ateş sönüp kendisi olmaya geri dönerken “beni ben olmadığım için mi seviyorsunuz” diye sorma gereği duyuyor.

Hiçbir zaman itiraf etmemiş ve bir erkekle bilinen bir ilişki yaşamamış olsa da, Pessoa’nın eşcinsel olduğunu artık kabul ediyoruz. Dolayısıyla bu ilişkiye her şeyden önce kendini ikna etmek için uğraştığını da yine Zenith’in biyografisinden öğrenmiştim. Mektuplarda da bunun izlerini görmek mümkün. Ophelia’nın yanıtları olmadığı için tabii ki hikâyeyi tam olarak anlamak mümkün olamıyor ama Pessoa’nın kafasındaki olması gereken ilişkiye göre davranmaya çalıştığını anlıyor insan. Ophelia’yı çok sevmiş belli ki, ama bir bedensel arzu duymuş mu, orası meçhul. Sanki insan olarak sevmiş ve sonra bir anlamda onu olmayan bir şeye inandırmanın verdiği suçlulukla beraber sevgisi de biçim değiştirmiş, bir tür yüke, bir tür borca dönüşmüş gibi.

Yine de, her şeye rağmen Pessoa’nın bu bilmediğim, tanımadığım yüzünü görmek güzeldi. Metnin sonuna eklenmiş ve Ophelia’nın ikisinin ilişkisini anlattığı kısım da epey hüzünlü olmakla beraber çok aydınlatıcıydı. Onun aktardığı bir Pessoa cümlesiyle bitireyim: “Şair olduğumu sakın kimseye söyleme, olsa olsa şiir yazarım en fazla.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kuşaktan kuşağa aktarılan bir kendini suçlama ezberi...
“Bence insan doğduğu andan itibaren, yaşayacak başka bir beden arıyor kendisine. İnsan canlısı sanırım bir nevi parazit. Yaşayacağını düşündüğü, umduğu ya da hayal ettiği bir beden bulunca da buna ‘aşk’ diyor belli ki...”

Tuğçe Isıyel’in daha önce yazdığı iki deneme kitabını da okumuş ve çok sevmiştim, özellikle “Ya Hiç Karşılaşmasaydık”ın yeri bende çok ayrıdır. O kitapta mesleki bilgisini (kendisi psikoterapist) ve birikimini hayatla, edebiyatla mimariyle öyle güzel harmanlamıştı ki büyük bir haz almıştım okurken.

Kendisi ilk defa bir kurmaca ile karşımızda, minik novellası Benim Yüzümden’i de çıkar çıkmaz okudum. Beş bölümden oluşan metnin başında bir ayrılık hikâyesi okuyoruz. Anlatıcımız elindeki aksi yöndeki tüm verilere rağmen bu ilişkinin kendi hataları yüzünden bittiğini düşünmeye çok teşne, içinde bir ses durmadan “senin yüzünden oldu” diyor ona. İlerleyen bölümlerde anlatıcımızın geçmişine uzanıp bu hiç susmayan sesin kaynağını keşfediyoruz. Kuşaktan kuşağa aktarılan bir kendini suçlama ezberini görüyor, bunun nasıl öğrenilmiş bir şey olduğuyla yüzleşiyoruz. Metnin bir psikoterapist tarafından yazıldığını düşününce, kitabın akut bir mesele ve güncel bir olayla açılıp geçmişe uzanması, meselenin üzerindeki katmanların birer birer soyulması hiç şaşırtıcı değil aslında. Kahramanını bir tür terapiye maruz bırakıyor yazar.

Kapakta da yer verilen ve metinde sık sık tekrarlayan “süt” metaforunu ben o aktarımın sembolü olarak okudum. Malum, annenin bize verdiklerinin en başında gelen şey süt; emdikçe annemizin travmalarını, ezberlerini, korkularını da devralıyoruz sanki, onlar da aktarılıyor bize.

Metne dair temel itirazım özellikle ilk bölümdeki ağdalı dile olacak. Yer yer fazla edebiyat kokan, fazla süslü cümlelerle bezeli bir dili var bu ilk bölümün. Evet, ayrılık acısı insanı ziyadesiyle arabeskleştirir ama ben Tuğçe Isıyel’in önceki kitaplarındaki samimi, sahici, gerçek ama bir yanıyla da soğukkanlı dilini daha çok sevmiştim. Kurmacaya geçince kendine başka bir dil kurması son derece anlaşılır ama bana biraz fazla süslü geldi. İlerleyen bölümlerde dili daha sakinleşiyor, bence çok da iyi oluyor.

İşte böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
bu olağanüstü adamı okuyabildiğimiz için çok şanslıyız
Borges’den öğreneceğim şeylerin asla ama asla bitmiyor olması karşısında şaşkınlık, tatmin, heyecan ve endişeden müteşekkil karmaşık bir duygu hissediyorum. Yirmiden fazla kitabını okudum ve hala her cümlesinde yeni bir şeyler buluyorum, beynimin bir sürü yerine sızmayı, orada kendine kalıcı yerler edinmeyi beceriyor, nasıl iştir bu ya? Borges sadece eşsiz değil, bitimsiz de, anladım artık.

Bu kitap, seksenlerinin başlarındayken Amerika’ya yaptığı bir yolculuk sırasında gerçekleştirdiği sohbetlerin, söyleşilerin, radyo programlarının dökümlerini içeriyor. Şöyle diyor kendisi: “Seksen yaşında olduğumun kuşkusuz farkındayım. Her an ölebileceğimi umuyorum ama yaşamayı sürdürmekten, hayal kurmak benim işim olduğuna göre hayal kurmayı sürdürmekten başka ne gelir elimden? Durmadan hayal kurmalıyım, sonra da o hayaller sözcüklere dönüşmeli, ben de o sözcüklerle boğuşmalı, onlarla elimden gelenin en iyisini ya da en kötüsünü ortaya koymalıyım.”

Sohbetler boyunca her kelimesinden taşan tevazusundan ayrı, zihninin berraklığından ayrı etkilendim. Labirentler, aynalar, karabasanlar gibi takıntılı olduğu temalara dair uzun uzun konuşuyor, yazdıktan sonra asla okumadığı kendi kitaplarına dair konuşmaktansa sevdiği yazarları, onların onda açtığı kapıları, soktuğu yolları anlatıyor. Dille, kelimelerle, onların kökeniyle kurduğu ilişki hiç kimseninkine benzemeyen bu olağanüstü adamı okuyabildiğimiz için çok şanslıyız sahiden. Bu arada her bölümün başına konmuş, o yolculukta çekilmiş fotoğrafların da ayrıca nefis olduğunu ekleyeyim.

O kadar çok yerin altını çizdim ki okurken, kitabı haşat ettim resmen. Bir tanesini ekleyip bitireyim:

“Her şeyi hatırlamanız gerekmez, çünkü sözgelimi benim Funes adlı karakterim sonsuz bir belleğe sahip olduğu için sonunda aklını kaçırır. Hiç kuşkusuz, her şeyi unutursanız artık var olamazsınız. Çünkü insan geçmişinde var olur. Yoksa kim olduğunuzu, adınızın ne olduğunu bile bilemezsiniz. O iki öğenin karışımını aramalısınız. Bellek ve unutuş, buna hayal gücü adını veriyoruz. Cafcaflı bir ad.”

Okuyunuz bu kitabı, Borges’le hiç tanışmadıysanız da okuyunuz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
iddiası sakinliğinden müteşekkil bu heyecan verici projeleri tanımak
"Ben iyi yapılmış bir ekmekte, sadece konuşmuş olmak için ağzını açanların söylediği sözcüklerden daha fazla bilgelik buluyorum."

2020'de Covid nedeniyle kaybettiğimiz Şilili aktivist ve yazar Luis Sepulveda böyle diyor "Mutluluğa Dair Bir Düşünce" kitabında. Slow Food hareketinin kurucusu Carlo Petrini ile Sepulveda'nın bir söyleşisini ve bu iki ismin kısa denemelerini içeren küçük ama dopdolu bir kitap bu. Sepulveda artık yavaşlamamız gerektiğini, hızı övmeyi bırakma vaktimizin geldiğini, salyangozlardan öğrenecek çok şeyimiz olduğunu anlatıyor, Carlo Petrini Slow Food hareketini ve Terra Madre projesinin öyküsünü ele alıp durmaya yiyecek meselesinden ve üretiminden başlayabileceğimizi, bunun nasıl mümkün olabileceğini tarif ediyor.

Özellikle yeme-içme sektöründe olduğum 2013-2019 yılları arasında merakla takip ettiğim Slow Food hareketi ve Terra Madre ile tanışmamışsanız eğer bu kitap, iddiası sakinliğinden müteşekkil bu heyecan verici projeleri tanımak için çok doğru bir başlangıç noktası olabilir. Sepulveda'nın her zamanki dünya tatlısı dilinden çocukluğunu dinlemek, dünyaya baktığı o naif ve özgün lensi somut şekilde görmek de çok iyi geldi, özlemişim.

Sepulveda'nın Vladimir Mayakovski'nin "Bilgelik İçin Dua" şiirinden yaptığı alıntı ve ona dair yazdıklarıyla bitireyim: "Mayakovski şöyle der: 'Dur, tıpkı uçurumu hisseden bir at gibi.' Eğer durursan, en azından düşünme fırsatın olur, uçuruma doğru koşmanın iyi bir seçim olup olmadığını, başka bir yol izlemenin ya da geri dönmenin daha iyi olup olmayacağını sorabilirsin kendine. Günümüzde, basit gibi duran ama hiç de öyle olmayan bir yeteneğe, yani koşumuzu durdurup düşünme yeteneğine ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum: Dur ve bu baş döndürücü yaşam ritmi seni gerçekten bir yerlere götürüyor mu diye düşünmeye başla; gerçekten mutlu bir insan yazgısına götürebilir mi diye düşün."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Evet çok güzel ve incelikli yazılmış metinler bunlar.
"Ben insanlar hakkında hissedebileceklerinizin limitini keşfettim. Bir şey daha keşfettim, o da şu ki seks ile aşkın birbiriyle hiç alakası yok. Sadece bazen bir tesadüf olarak bir araya geliyorlar. Bu tesadüfün sürüp gideceğine inanıyor, o yüzden de evleniyorsunuz."

İngiliz dilinin en iyi öykücülerinden kabul edilen Kanadalı yazar Mavis Gallant'ın Paris Öyküleri kitabı, sıradan bir öykü kitabından çok daha fazla emek ve mesai isteyen bir eser okurdan. Bir kere öyküler hem yoğun, hem uzun; her biri birer küçük novella gibi düşünülebilir. Yazarın kendisi şöyle söylüyor: "Öyküler roman bölümleri değildir. Sanki birbirlerini takip edecek gibi arka arkaya okunmamalıdır. Birini okuyun. Kitabı kapatın. Başka bir şey okuyun. Sonra geri gelin. Öyküler bekleyebilir."

Buna birkaç açıdan itiraz etmek istiyorum. Evet, öyküler roman bölümleri değildir ve öyle hissettirmemelidirler - bana kalırsa bir öyküyü bitirip diğerine geçtiğinizde bambaşka bir evrende bulmalıdır okur kendini. Bambaşka kişiler, bambaşka biçimlerde konuşuyor olmalıdır. Yazar sizi alıp götürmeli, bir öncekinden çok başka bir dinamiğin içine sürükleyebilmelidir. Böyle olunca da arka arkaya okumak veya okumamak tercihi size kalır ama arka arkaya da okusanız bir romanı takip ediyor gibi hissetmezsiniz.

Bu kitapla temel derdim burası oldu sanırım. Evet çok güzel ve incelikli yazılmış metinler bunlar, Gallant müthiş bir gözlemci, bazı detayları çok iyi yakalıyor ve dili gayet lezzetli ama işte - her öyküde birbirine benzeyen insanları okudum gibi hissediyorum. Hem benzer meslekler (bol bol yazar ve ressam var kitapta), hem benzer konuşan karakterler. Bu nedenle okudukça birbirine girdi her şey. Evet yazarın önerdiği biçimde okusam böyle olmayacaktı muhtemelen ama buna mecbur olmamalıyız sanki biz okurlar, yazarın bunu sağlaması gerekirdi gibi hissediyorum.

Hal böyle olunca kitaptan aldığım zevk de gitgide azaldı. Hele ki yer yer çok uzayan betimlemeler de işin içine girince zaman zaman odaklanmakta güçlük çeker oldum. Bu kitabın seveni çok biliyorum, benim de beklentim daha yüksekti ama maalesef böyle oldu. Kötü dersem çarpılırım, ama umduğumu bulamadığımı söylemem lazım.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
tatlı bir küçük masal...
"Ben de cesaret edemiyorum ama yapmamız gerektiğine inanıyorum."

Resmen 10'lu yaşlarımın başına götürdü beni Lampje ve Denizin Çocukları. Hani böyle naif, çocuksu ama çok sürükleyici, macera dolu kitaplarımız olurdu o yaşlarda, annemiz gelip "yat artık" diyecek endişesiyle hızlı hızlı okurduk meraktan delirerek. İşte tam o tadı verdi bu kitap bana ve bir gecede okudum ki zaten de YKY'nin gençlik serisinden yayınlanmış.

Bu tür kitaplarda tabii bir mesaj meselesi oluyor, bu kitabın verdiği bazı mesajlar biraz sorunlu görülebilir (örneğin sevgisini gösteremeyen ve kısmen de olsa şiddet eğilimi olan baba meselesi) ama ben artık mesaj alacak yaşı çoktan geçtiğimden buralara takılmadan büyük bir keyifle okudum. Annesini kaybetmiş, tek bacağı olmayan babasıyla bir deniz fenerinde yaşayan küçük kız Lampje'nin öyküsünü okuyoruz. Feneri yakamadıkları için cezalandırılıyor baba kız ve Lampje kendini içinde bir canavarın yaşadığı rivayet edilen Kara Şato'da buluyor. Sonrası çok acayip bir macera. Şatonun koca kulesinde yaşayan "canavar" Edward ile tanışması ve ikisinin de beraberce aileleriyle ilgili gizemleri keşfedişlerinin hikâyesini izliyoruz. Bu tür kitaplar genelde tahmin edilebilir olur, bu öyle değil işte. Müthiş merak uyandırıcı ve incelikli biçimde anlatıyor Annet Schaap hikâyesini.

İnsanın ait olduğu yeri bulmasına, cesarete, ezber bozmaya, dostluğa, özgürlüğe, korkuya, yasa dair sihirli, tatlı bir küçük masal. Karakterler çok iyi çizilmiş, özellikle Edward'ın hüznü de neşesi de insanın içine işliyor. Lale Şimşek Çalışkan'ın çevirisi tertemiz, kapakta ve kitabın içindeki minik illüstrasyonlar nefis. İçinden su sesleri geliyor resmen kitabın. Çok sevdim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
sorgulamalarla dolu bir anlatı...
"Ben başka kadınları içgüdüsel olarak anlayan ve onlarla duygudaşlık kuran türden bir kadın değilim, çünkü muhtemelen kendimi de o kadar iyi anlamıyor ve kendimle de duygudaşlık kurmuyorum."

Ruhumun en içine girip beni deştin, oydun gibi hissediyorum Rachel Cusk. Bana nüfuz edeceğini biliyordum, zira Çerçeve-Övgü-Geçiş üçlemesi ile bunun işaretlerini vermiştin ama yine de bu kadarına hazırlıklı değilmişim anlaşılan. İngiliz yazar Rachel Cusk'ın Diğer Ev kitabı, üçlemesine göre daha az seviliyor biliyorum ama ben bayıldım resmen, o kadar çok yerini işaretledim ki, kitap resmen buruş buruş bir şey oldu.

Kısacık ama zor okunan bir metin bu, okuduğum diğer kitaplarına kıyasla yazarın dili daha ağdalı, cümleleri daha büyük. M. adlı bir kadının, Jeffers adlı birine yazdığı uzun bir mektubu okuyoruz. Ben kitabı bitirdikten sonra öğrendim ki, Cusk aslında 1932 tarihli "Lorenzo in Taos" kitabından yola çıkarak yazmış eseri. Mabel Dodge Luhan'ın New Mexico'daki evinde yazar D. H. Lawrence ile eşini ağırladıktan sonra şair Robert Jeffers'a yazdığı mektupların derlemesiymiş bu kitap. Diğer Ev'de de M., hiçliğin ortasındaki evinde L. isimli bir ressamı ağırlıyor ve bu süreci anlatıyor. Yani bu isimler filan tamamen o meseleye referansmış. Ama kitap bu bilgi olmadan da bence gayet lezzetli.

Anlatıcımız, hayranı olduğu ressam L.'yi davet ediyor: senelerdir gördüğü manzarayı onun gözünden görmek aslında arzusu. Ama meselenin bundan ibaret olmadığını, aslında kendisini de L.'nin gözünden görmek istediğini anlıyoruz okudukça. ("Bakışınız bir tür cinayet ama ben artık daha fazla katledilmeyeceğim!") L.'nin yanında bir kadınla belirişiyle beraber tekinsiz, tuhaf bir dönem başlıyor evde ve "diğer ev"de. Bundan sonra cinsiyet rollerine, güzelliğe, sanata, kadın olmaya, erkek olmanın ayrıcalıklarına ve anneliğe dair akıl yürütmeler ve sorgulamalarla dolu bir anlatı okuyoruz.

Yazarın, hiçbir karakterini sempatik göstermek gibi bir çabası olmamasına rağmen, hepsini çok sevdim. Hepsinin bir zaafı, bir acısı, bir korkusu bana dokundu, hepsini bir biçimde anladım.

Ezcümle, çok sevdim ben bu kitabı. Dilimizde daha çok Rachel Cusk görmek istiyoruz sevgili Yapı Kredi Yayınları.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
hacminden beklenmeyecek denli çok soru sorduran bir metin...
“Bellek durgun şeyleri sever. Akıp giden görüntülerden yakasını sıyırıp, dönüp sönüp bir âna, o tek bir ânın duygusuna takılır.”

Fuat Sevimay’ın yeni novellası Bata Çıka, hacminden beklenmeyecek denli çok soru sorduran bir metin. Kitap devlet kanalında öğlen haberlerini sunan spikerin açıklamasıyla başlıyor: bu açıklamadan Birleşmiş Milletler’in son toplantısında devlet başkanlarının bir araya gelip tüm devletleri lağvetme kararı aldığını öğreniyoruz! Spikerin bu büyük haberi verirken yaptığı açıklamadaki absürt detaylar müthiş; o büyük manalar atfettiğimiz koca koca yapıların aslında nasıl her an saçmalamaya muktedir yapılar olduğunu, onların büyüklüklerinin aslında bizim fetişleştirmemizden ileri geldiğini sezdiriyor yazar daha kitabın en başında. Bu açıklamanın ardından dünyanın yuvarlandığı belirsizlikle beraber yayın da kesiliyor, kanal halk türküleri yayınına geçiyor, biz de haberi denizde alan gemi ahalisi ile baş başa kalıyoruz.

Bu andan sonra da işte hepimiz sahiden aynı gemide miyiz sorusu üzerine akıl yürütmeye başlıyor yazar. Bildiğimiz dünyanın kodları yıkıldıktan sonra hiyerarşiden söz edilebilir mi? İktidarı ve gücü nasıl tanımlarız? Küçücük bir gemide bile kanun gibi kabul ettiğimiz statü belirteçlerini böyle bir durumda ne yapmalı? Kadınlar, göçmenler, azınlıklar - toplumların hep daha çok “çeken”leri - ne olur onlara? Tüm kurallar yıkılınca, Hobbesian bir “doğal durum”a döndüğümüzde ne olur? Hırs, arzu, açgözlülük - bu dürtüleri ne yapmak gerekir?

Bu soruları didiklerken bir yandan da gemiye gelen “zengin”ler üzerinden bir sınıfsal eleştiri katmanı ekliyor Sevimay ve “ekonomik demokrasi” kavramını resme ekliyor. Kapitalizmin büyük vaadi (ve yalanı) “fırsat eşitliği”nin karşısına gerçek eşitliği çıkarmadan demokrasinin ancak bir kandırmaca olabileceğini anlatıyor.

Yazar bunları anlatırken okuru siyasal teoriye boğmuyor tabii, gayet gündelik konuşmalar ve olayların arkasında gizli tüm mesele. Ancak bence kitap bir noktadan sonra biraz ritmini yitiriyor, ben o Saramagovari açılışa bayılmıştım, bu devletsizlik fikri etrafında daha çok dolaşsaymış bence çok daha ilginç olabilirmiş. Arz ederim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Biraz Proustvari bir dille yazılmış bir iç sorgulama metni bu...
“Başka bir genç olsaydım nasıl olacaktım acaba? Normal bir insan olsaydım ne gibi duygulara sahip olacaktım? Bu sorular bende saplantı haline gelmişti. Bana eziyet ediyor, sahip olduğuma inandığım bir parçacık mutluluğu da bozuyordu. ‘Sahne’min, sonunda doğamın tamamlayıcı bir parçasına dönüştüğünü düşünüyordum. Artık bir sahne değildi o. Kendimi normal bir insan olarak maskelediğimi, sonuçta bunun sözümona bir normallik olduğunu tekrar tekrar kendime söylemiş olsam da, içimdeki yaradılıştan saf ve normal olan şeyi de eritip bozduğumu anlamıştım.”

Yukio Mişima, edebiyat tarihinin en acayip figürlerinden biri şüphesiz. Hayatı ayrı, ölümü apayrı ilginç olan bu adamın zihninin içine girdikçe daha çok etkileniyorum, en otobiyografik metni kabul edilen Bir Maskenin İtirafları da kendisiyle biraz daha yakınlaşmamı sağladı. Ve Japon edebiyatından ne okusam hissettiğim tuhaf tekinsizliği en güçlü haliyle en çok Mişima’da buluyorum sanırım.

Biraz Proustvari bir dille yazılmış bir iç sorgulama metni bu, toplumsal normların içine kendisini bir türlü yerleştirememiş, makbul olanın içine kendini sığdıramamış bir genç adamın hayatına dönüp bakmasını ve bize anlatmasını dinliyoruz. Anlatıcımız eşcinsel ve fakat toplumda kabul görebilmek için kendi içindekini bastırmaya, kendini kadınlara ilgi duymaya zorlayan bir delikanlı. Mişima’nın kendisinin de eşcinsel olduğu söylenir, özellikle kitaplarında homoerotik temalar ve erkek bedenine duyulan hayranlık fazlasıyla yer bulduğu için. Her ne kadar evlenmiş ve çocuk sahibi olmuş olsa da bunun toplumdaki geleneksel rollerin dışında görünmemek için yapmak zorunda kaldığı bir şey olduğu kabul ediliyor ki bu metni okuduktan sonra bu görüşe katılmamak elde değil.

Mişima’nın en kişisel anlatısı olsa da arkada yine Japon kültürünün kaskatılığına dair çok şey okuyoruz. Bir yandan da sürmekte olan savaşın Japon kimliğine neler ettiğini görüyoruz - ve kendi bedeniyle bir anlamda savaş veren bir genç adamın, merkezinde erkek bedeni olan o şeyi, gerçek savaşı deneyimlerken yaşadıklarını. Bu ikiliği müthiş kuruyor yazar ve ortaya çok katmanlı, sahici ve sarsıcı bir metin çıkıyor.

Mişima yolculuğum sürecek.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir