Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Çok süssüz kelimelerle, çok derin ve yoğun iç görüler sunan bir kitap...
"Bana bir şekilde sen onu arzulamasan bile, seni arzulayan kişiyi pek sevmesen de en iyi şeyin yine de arzulanmak olduğunun öğretildiğine dair belirsiz bir düşünceye kapıldım. Bunu nereden öğrendiğimi henüz bilmiyordum."

Bazı kitapları "nazik" diye tanımlıyorum ben, Jessica Au'nun "Kar Havası" da kesinlikle onlardan biri. Çok nazik, insanı az kelimeyle okşayıp geçen, söyledikleriyle değil söylemedikleriyle, sessizlikleriyle yer etmeyi başaran kitaplardan biri bu. Birkaç saatte okunabilecek kadar kısa ama kuvveti, tadı çok yerinde.

Malezya asıllı Avustralyalı yazar Jessica Au'nun "Kar Havası" kitabı, Japonya seyahati için buluşan bir anne-kızın öyküsünü anlatıyor. Anlatıcımız olan kızın ağzından dinliyoruz seyahati. Zamanda geriye dönüşlerle kendi çocukluğunu, kendine dair fikirlerini ve onları oluşturan dinamikleri, annesi hakkındaki gözlemlerini, göç hikâyelerini anlatıyor bize.

Anlatıyor ama anlıyor mu acaba? İnsan bir başkasını tam olarak anlayabilir mi? Yahut insan kendini ne kadar tanıyabilir, ne kadar anlayabilir? Anlatıcı bir yandan kendini, bir yandan annesini gözlemliyor, bakıyor, düşünüyor - bu anlamda biraz Rachel Cusk lezzeti buldum bu kitapta; onun yaptığına benzer bir bakma ve öyküleme biçimi var Au'nun.

Başlangıçta sessizlik dedim, sessizlik önemli. Bir anlaşma aracı olarak sessizlik. Bir bariyer olarak sessizlik. Kelimelerin ve aslen bir anlaşma aracı olan dilin pekala bir engel olabileceği gerçeği.

Çok süssüz kelimelerle, çok derin ve yoğun iç görüler sunan bir kitap bu. Tatlı, neşeli bir tatil anlatmasına rağmen de hissi epeyece hüzünlü - sanırım o bıraktığı melankoli duygusunun altında da başta bahsettiğim "asla anlayamayacak / anlaşılamayacak olma"ya dair ortaya koyduğu haklı ön kabul var.

Ezcümle ben pek sevdim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
bugüne dek okuduklarım arasında en öfkeli olanı...
"Babamın benimle yan yana yürüyen, tabanına otların yapıştığı kocaman ayakkabılarına bakıyordum; annemin üzerinde mavi çizgili güzel elbisesi vardı, ona sarılıyordum. Beş-altı yaşlarında onları seviyor, onlara inanıyorum. Tanrım sen bilirsin, hangi an, hangi gün duvarların rengi çirkin görünmeye, yatak odasındaki tuvalet kovası pis kokmaya başladı... Annemle babama benzeyeceğim diye ne zaman delice korkuya kapıldım..."

Boş Dolaplar, taze Nobelli canımız Annie Ernaux'nun 1974'te yayımlanmış olan ilk romanı; ve bugüne dek okuduklarım arasında en öfkeli olanı. Anlaşılan yazmak kendisine iyi gelmiş, yazdıkça, içindekileri dışarı akıttıkça sakinleşmiş belki.

Büyük yazarların ilk romanları genelde görece zayıf olur, bu kitap da diğer Ernaux eserlerine göre edebi açıdan biraz daha zayıf olmakla beraber metin; gerçekliği, dürüstlüğü ve çıplaklığıyla tam bildiğimiz Ernaux. Boş Dolaplar'da elbette 35 sene sonra yazacağı Seneler'in edebi gücünü aramak gerçekçi değil, ama bir yandan da daha ilk kitabından neyi nasıl anlatmak istediğini çok somut şekilde bulduğunu görebiliyoruz. Daha konvansiyonel biçimde yazmaya başlayıp zamanla yönünü bulan pek çok yazarın aksine Ernaux gayet ne yapmak istediğini biliyormuş, ben bu kitaptan bunu anladım ve kendisine hayranlığım iyice arttı.

Babamın Yeri ve Kürtaj'da daha detaylı okuyacağımız (Kürtaj'ı henüz okumadım, filmden yola çıkarak söylüyorum) bazı hikâyeleri anlatıyor Ernaux burada. Çocukluğunu ve büyüme hikâyesini, büyüdükçe kendisini kuşatan sınıf atlama arzusunu, ailesinden kültürel ve tabii hemen ardından gelen duygusal kopuşunu zaman zaman acımasızlığa varan bir çıplaklıkla anlatıyor. Ernaux herkesten önce kendisine acımasız olabildiği için her tür gaddarlığa hakkı olan birisi bence, çuvaldızı önce kendine batırdığı için acımasızlığı yargılayıcı gelmiyor bana. Ama anne-babasına duyduğu tiksintiye varan öfkeyi okumak zaman zaman epey üzücü olabiliyor - fakat sınıfsal bir yanı da olan bu kuşak çatışması bir yandan hepimiz için öyle tanıdık ki.

Tanıdık. Ernaux'da hep bulduğum his bu işte; tanıdıklık hissi, biraz da o nedenle bunca seviyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
yazarın en kişisel romanı bu...
“Babam omuzlarında tonlarca geçmiş taşıyan bir Atlas’tı. Şimdi, o aramızdan ayrılınca, tüm o geçmişin çatırdayarak üzerime usulca yığıldığını, beni tüm öğle sonralarının arasına gömdüğünü hissediyorum. Çocukluğun sessizce yıkılıp dağılan öğle sonraları. Ve yardım için çağıracağım kimsem yok.”

Hakkında yazılanları gördükçe kesin ciğerimi sökecek diye endişe ettiğim Bahçıvan ve Ölüm’ü sonunda cesaretimi toplamayı başarıp okudum. Ki zaten o meşhur açılışı (“Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe.”) için bile okunmayı hak ediyordu. Belki kendimi çok hazırladığımdandır, korktuğum kadar ağlatmadı beni bu kitap.

Gospodinov, “hüznün fiziği”nden sonra, kendi ifadesiyle “hüznün botaniği”ne davet ediyor bu kez okurunu. Sınıflandırması güç olan bu anlatıyı kendisi şöyle tarif ediyor: “Bu kitabın kolay bir türü yok, onu kendisi icat etmeli. Tıpkı ölümün bir türü olmadığı gibi. Hayatın türü olmadığı gibi. Peki ya bahçe? Belki o başlı başına bir türdür ya da tüm diğer türleri içine alır. Bir ağıt-roman, anı-roman ya da bahçe-roman. Hüznün botaniği açısından fark etmiyor.”

Yazar, babasına oldukça ilerlemiş ve yayılmış bir kanser tanısı konmasından sonraki son aylarını anlatıyor Bahçıvan ve Ölüm’de. Ölümü beklemek ve yas kadar zamanın mekâniğini büken az şey vardır, burada da zaman bükülüyor, sıkışıyor, genişliyor ve o son ayları okurken geçmişe ve geleceğe de uzanıyoruz. Hatıralara ve gelecekteki yokluğuna dair de yazıyor Gospodinov.

Neredeyse her romanında otobiyografik unsurlara yer verse de, yazarın en kişisel romanı bu şüphesiz. Ölümün ve yasın biricik olduğu ölçüde evrensel de olduğunu hatırlattığı, pek çok yeri çok tanıdık geldiği için belki, benim üzerimde tuhaf bir yatıştırıcı etkisi oldu bu kitabın. Babasının sık sık söylediği “korkacak bir şey yok” cümlesi gibi; “korkacak bir şey yok, bunu hepimiz deneyimliyoruz” diye hissederek okudum.

Geride kalanlar olarak ölen kişi kadar (ve hatta belki daha çok) yiten kendimizin de yasını tuttuğumuzu hatırlatan şu çok sevdiğim cümlesiyle bitireyim: “Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hâlâ var olduğumuz söylenebilir mi?”
Yanıtla
5
2
Destekliyorum  9
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
yürek parçalayan bir ağıt gibi bir metin...
"Ayrılmak da dönmek de elden gelmediği zaman ne yapılır?"

Epeydir bir kitap okurken böyle ağlamamıştım. Boğazımın düğümlenmesine, durup nefes alma ihtiyacı hissetmeye, bir cümle tarafından bir anlığına nakavt edilmeye görece alışkınım ama göz yaşlarımı hiçbir şekilde tutamamak - bu sık başıma gelmiyor. Libya asıllı Amerikalı yazar Hisham Matar'ın Pulitzer ödüllü otobiyografik anlatısı Dönüş; beni mahvetti, bitirdi, kendisini çok uzun bir süre unutabileceğimi sanmıyorum.

Kaddafi rejiminin önemli muhaliflerinden biri olan babası Cebelle Matar'ın hapiste kaybedilmesinin izini sürmek üzere çok uzun yıllar sonra eşi, annesi ve abisiyle beraber ülkesine dönüşünü anlatıyor Hisham Matar. Kendisi ülkesine dönerken bizi de zamanda geriye döndürüyor, bir yandan şimdiki zamanda onun dönüş yolculuğunu, Odysseia'sını izlerken, hatırladıklarıyla da geçmişin kanlı, dehşetengiz, acıklı ve vahşi gerçeklerine dönüyoruz. Geri döndükçe, onca dehşetin içinde ne çok sevgi, cesaret, dirayet, dayanışma olduğunu da görüyoruz beraberce. "Kıskançlıktan gözü dönmüş bir sevgili misali toplumsal ve özel hayatın her alanına sızan" bir diktatörlük altında yaşarken kendileri kalmanın bir yolunu bulmayı başarmış insanların olağanüstü direniş öykülerine tanıklık ediyoruz.

Yitirilen onca şeye yakılmış yürek parçalayan bir ağıt gibi bir metin. Kitabın "babalar, oğullar ve aradaki memleket" alt başlığı zaten çok şey söylüyor; babasını kaybeden ancak ne zaman ve nasıl kaybettiği bilgisi bile kendisinden esirgenen bir adamın hissettiği yurtsuzluğa, evin tanımlarına, ideallere, utanç duygusuna, vicdana, insanları birbirine bağlayan ilmeklere, kente, binaların hafızasına, iktidara, şiddete dair o kadar çok şeyi o kadar müthiş bir dille anlatıyor ki Matar. (Şu cümle, örneğin: "Bir kitabı ezbere bilmek göğsünde bir ev taşımaya benzer.") Kaddafi döneminde Libya'da ne yaşandığına dair üstünkörü bilgilerimin de epeyce derinleşmesini sağladı ayrıca.

Çok, çok, çok sevdim. Çok. Şu uzun alıntıyla bitireyim, çünkü hem kitabın derinliğini, hem de dilinin akışkanlığını çok iyi örnekliyor bu pasaj bence: "Babalarla oğulları birbirinden ayıran memleket nice yolcuya yönünü şaşırtmıştır. Burada kaybolmak çok kolaydır. Telemakhos, Edgar, Hamlet ve daha nice erkek evlat bir yandan kendi kişisel dramlarını sessizce yaşarken geçmişle gelecek arasındaki o tekinsiz alanda o kadar uzaklara açılmışlardır ki, akıntıya kapılmış görünürler. Bütün erkekler gibi onlar da bu dünyaya bir başka erkek, bir hami, onlara kapıyı açan ve eğer şansları varsa bunu kibarca, belki de güven verici bir tebessüm ve omuzlarına cesaretlendirici bir dokunuşla yapan biri sayesinde gelmişlerdir. Babalar ise, bir zamanlar kendileri de birer oğul olduklarından, kendi ellerinin hayaletinin yıllarca, sonsuza dek oğullarının hayatında gezineceğini ve üzerine ne yükler binmiş olursa olsun veya bir sevgili, belki bir diğerinin hak iddiasını silmeye yönelik gizli bir arzuyla oraya kaç öpücük kondurmuş olursa olsun o omuzun sonsuza dek kendilerine sadık kalacağını ve ona dünyayı gösteren baba elini hep hatırlayacağını biliyor olmalılardı. Erkek olmak, bu minnet ve hatırlama zincirinin, bu suçlama ve unutma zincirinin, bu teslimiyet ve başkaldırı zincirinin bir parçası olmaktır, ta ki erkek evladın bakışı dönüp geriye uzandığında gölgelerden başka hiçbir şey göremeyecek kadar yaralanıp keskinleşinceye kadar."
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
aşka ve ilişkilere dair kafa yoran herkes okumalı...
"Aşkın ancak insan onun baştaki ayartıcı ihtiraslarına vefasızlık ederse baki kalacağına, ilişkilerin yürümesi için ta en başta kendisini bu ilişkilere gark eden duygulardan vazgeçmesi gerekeceğine kanaat getirecek. Aşkın heves değil beceri olduğunu öğrenmesi gerekecek."

Allahım, nasıl çok sevdim, öpmek istiyorum kitabı! Bu kadar sevmemin sebebi kitabı tam da ihtiyacım olan bir anda okumuş olmam olabilir; aşka, uzun ilişkinin tuzaklarına, sadakate, güvenlik duygusuna dair delice kafa yorduğum bir dönemde ilaç gibi, su gibi geldi bana. De Botton'un 23 yaşında yazdığı Aşk Üzerine'den 20 sene sonra yayımladığı Aşk Dersleri romanı, yazarın 20 senede heybesinde biriktirdiklerini görmemizi sağlıyor. Besbelli çok tecrübe edinmiş, çok akıl yürütmüş, pişmiş, olmuş. Aşk Üzerine'yi de epey sevmiştim ama bu bambaşka güzel.

Birbirlerine aşık olup evlenen Rabih ve Kirsten'in ilişkisi üzerinden uzun ilişkilerin dinamiklerini didikliyor De Botton. Tuzakları, zorlukları, tökezlemeleri... Bunalımlar, sırlar, sabırsızlıklar, tahammülsüzlükler... İkilinin öyküsünü anlatırken bazı bazı araya girip birkaç nasihat da iliştiriyor: buralarda en iyi bildiği işi yapıyor, felsefenin gündelik problemleri çözümlememize nasıl yardımcı olabileceğinin uygulamasını gösteriyor. Tek başına bu kısımlardan ibaret olsa belki ortalama bir psikoloji (hatta neredeyse kişisel gelişim!) kitabı olabilecek metin, kurgunun omzunda öyle bir yükseliyor, bu iki kısım birbirini öyle bir bütünlüyor ki, üf. Acayip lezzetli bir şey çıkıyor ortaya.

Bu kitabı iyi ki evlilik konulu podcast bölümümüzü çekmeden evvel okumamışım zira sanırım bölüm boyunca sadece bu kitaptan bahsederdim; kendisi sürekli dönüp dolaşıp geri geleceğim, kafam karıştıkça, kayboldukça başvuracağım bir kaynak olacak. Altını çizdiğim yerlerin sonu yok ama şu çok sevdiğim cümleyi de buraya alıp bitireyim. Bu kitabı aşka ve ilişkilere dair kafa yoran herkesin (yani aslında tüm insanların!) okumasını fena halde tavsiye ediyorum.

"Bir sürü insanın çocuklara iyi davrandığı bir dünyada yaşamak harika bir şey. Birbirimizin çocukça taraflarına biraz daha anlayışla yaklaştığımız bir dünyada yaşamaksa daha da harika olurdu."
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yer yer hüzünlü, yer yer tatlı, bazen epey felsefik, bazen melankolik küçük hatıralar...
"Aşk tıpkı her biri kendi içinde aynısı olmasa da benzerini bulunduran ama yine de tek bir tane olan Rus bebekleri gibi tektir."

Arjantinli yazar Silvina Ocampo'nun (ki kendisi cağnım Adolfo Bioy Casares'in de eşiymiş, bilmiyordum) yirmi beş sene üzerinde çalıştığı ve aslında tamamlayamadığı kitabı Söz'ü "fantasmagorik" olarak tanımlamış yayınevi, bu tanım önemli, sanırım buradan başlamalı anlatmaya.

Psikolojide ve tıpta, rüyada ya da yüksek ateş sebebiyle ortaya çıkabilecek sanrılı hallerde zihnin türlü çağrışımlar sonucunda gördüğü görüntüleri ve resimleri betimlemek için kullanılan; Walter Benjamin'in ise modern insanın vaziyetini tanımlamak için kullandığı bir kavram "fantasmagorik". (Eğlence endüstrisinin etkisiyle, durmadan tüketerek şahane bir hayat yaşadığını, birtakım parlak görüntüler bütününü deneyimlediğini düşünen insan, aslında kendine ve başkalarına yabancılaşmaktadır, diyor Benjamin.)

Bu kitabı tanımlarken her iki anlamını da değerlendirebiliriz kanımca; zira bir tür yabancılaşma hali de var. Seyahat etttiği gemiden okyanusa düşen bir kadın akıntıya kapılmış sürüklenirken Azize Rita’ya okyanustan sağ kurtulmayı başarırsa hayat hikâyesini yazma sözü veriyor ve sonra da hatıralar geliyor; zihninden geçen kişileri ve mekânları anlatıyor okura. Ocampo gibi hayatının son dönemini Alzheimer ile mücadele ederek geçirmiş bir yazarın büyük eserinin hafızaya dair olması da hayatın tuhaf şakalarından biri gibi.

Ben bu tür fragmanlardan oluşan küçük kitapları seviyorum, biraz Camilo Jose Cela'nın Bayan Caldwell Oğluyla Konuşuyor'u gibi bir tat bıraktı; bölük, dağınık, kimi zaman bağlamlı kimi zaman bağlamsız bir hatıralar bütünü. Yer yer hüzünlü, yer yer tatlı, bazen epey felsefik, bazen melankolik küçük hatıralar. Hangileri gerçek hatıralar, hangilerini hayal ediyor anlatıcı, anlattıkları olurken gerçekten orada mı, değil mi, onu anlamak da güç. Böyle tuhaf, bulutsu, hayalsi bir metin Söz. Çok güzel, çok şiirli yazılmış cümleler barındırıyor ki biliyorsunuz ki severim; nitekim sevdim kendisini de.

Arz ediyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
bir halk masalı gibi bir anlatı...
“Aşk ortaya çıktığında, daha önce gölgede kalmış şeyleri görme yetisi keskinleşir. Ama aynı zamanda, zaten bilinen şeyleri görme netliği bulanıklaşır.”

Kitap’ın Yolcuları, aynı zamanda Tokarczuk’un da kitaplarla yolculuğunun başlangıcı - şu kitabın bir ilk roman olmasına inanamıyorum valla. Mükemmel bir kitap olduğundan demiyorum, çok hırslı ve kapsamı büyük bir iş olduğu için söylüyorum. 2008 Nobel Edebiyat Ödüllü Polonyalı yazar Olga Tokarczuk’un ilk romanı Kitap’ın Yolcuları sonunda dilimize çevrildi. Kendimi psikolojik olarak hala okumaya hazırlanamadığım Yakup’un Kitapları kütüphanemde beklerken Empusyon’dan beri buluşamadığım Olga Hanım’ın kelimelerine geri dönmüş oldum ben de bu romanla.

1685 yılının Fransa’sındayız. Kardeşlik isimli bir tarikatın mensupları, eski bir manastırda saklı olduğunu düşünülen ve dünyanın tüm bilgeliğini içerdiklerine inandıkları “Kitap”ı aramak üzere yollara düşüyorlar, biz de bu yolculuğa eşlik ediyoruz. Gruptan eksilenler oluyor ve biz nihayetinde simyacı Marki, terk edilmiş Veronika, dilsiz arabacı çocuk Gauche ve onun sarı köpeğiyle baş başa kalıyoruz. Her büyük yolculuk gibi, onlarınki de hedefinden ve amacından bağımsız olarak dönüştürücü, yoğurucu, başkalaştırıcı bir yolculuk. Dağ geçitlerinde, vadilerde, ovalarda ilerledikçe karşılarına tuhaf insanlar çıkıyor, bilmedikleri bir dünya önlerine seriliyor.

Ateş başında bir gece boyunca anlatılan bir halk masalı gibi bir anlatı bu. Her yol hikâyesi gibi sürükleyici, merak uyandırıcı. Doğayla ve mistik olanla ilişkimiz Tokarczuk’un tüm kitaplarında olduğu gibi burada da baş rolde. Yazarın seneler sonra Empusyon’da çok daha iyi kotaracağı bir işe de, karakterleri üzerinden okura felsefi sorgulamalar sunma işine yani daha bu ilk kitapta giriştiğini görebiliyoruz ama tabii Empusyon’a göre epey amatörce buradaki diyaloglar.

İnsan bu ilk romanda ne büyük bir yazarın doğacağını sezinliyor. Şüphesiz ki Olga Hanım’ın en iyi kitaplarından biri diyemeyiz, karakterlerini örneğin kanımca pek derinleştiremiyor ama dediğim gibi, daha ilk kitabından böyle büyük bir hikâye anlatmaya kalkması bile başlı başına hayranlık verici bence.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
epeyce absürt ve muzip bir metin...
"Aşk konusunda, aşk dilinde ve aşk jestlerinde kesinlikli olmalıyız. Eğer aşk bizi kurtaracaksa, ölüme bakmayı öğrendiğimiz kadar açıkça bakmalıyız ona. Aşk okulda öğretilmeli mi? Birinci sömestr: arkadaşlık; ikinci sömestr: sevecenlik; üçüncü sömestr: tutku. Neden olmasın?"

Julian Barnes okumaya devam ediyorum, bu kez 10½ Bölümde Dünya Tarihi'nin ardından bildirmeye geldim ve tuttum bu "buçuk" bölümden bir alıntı seçtim. Epey enteresan bir kitap bu, 10 bölümlük, başka türlü yazılmış kurgusal ve alternatif bir dünya tarihi. (Roman diye geçiyor ama aslında öyküler de denebilir.) Bir de işte o buçukuncu bölüm var: Barnes'ın araya girip aşka dair bir deneme ekleyiverdiği (çünkü diyor ki, "aşk bizi düş kırıklığına uğrattığında kabahati dünya tarihinde bulmalıyız") - sanırım en sevdiğim bölüm o oldu, alıntı da oradan geldi.

Nuh'un gemisine sızmış bir tahtakurusunun gözlemleriyle başlıyor roman, anlayacağınız üzere epeyce absürt ve muzip bir metin elimizdeki. Açıkçası ilk bölüm öyle müthiş ve komikti ki (gerçi ben zaten Julian Barnes'ı aşırı komik buluyorum), devamına dair beklentim çok yükseldi, bu ilk bölümde canım Saramago'nun "Lizbon Kuşatmasının Tarihi"nin hissini bulur gibi oldum ve heyecanlandım ama ilerleyen bölümleri maalesef o kadar parıltılı bulamadım. Kötü mü, hiç değil, ama ilk bölümdeki kadar iyi uygulayamamıştı sanki fikri.

Ne peki bu fikir? Kitaptan alıntılayayım; şu bence: "Tarih, olan biten değildir. Tarih, tarihçilerin bize anlattığı şeydir." Barnes da adeta diyor ki "bir de ben anlatayım bakın nasıl anlatıyorum?". Yukarıdaki cümle bana bir başka Barnes kitabında (Bir Son Duygusu) okuyup unutamadığım şu cümleyi anımsattı: "Tarih, belleğin kusurlarının, belgelemenin yetersizlikleriyle buluştuğu noktada üretilen o kesinliktir." 10½ Bölümde Dünya Tarihi'nden yaklaşık 20 yıl sonra bu cümleyi yazarken bir yandan kendi kitabını da tariflediğini şimdi anlıyorum.

Yazarların dönüp dolaşıp takıntılı olduğu mevzulara geri gelmelerini izlemeyi, bunların izlerini tespit etmeyi çok seviyorum ya. Bu kitapla Barnes'ın tarih takıntısının derinine inme şansım oldu, ben mutluyum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
yalın ve sahici...
"Aşk erkeklik işi değildir, insanlık işidir. Cesaretin ne işi var orada? Bilakis, aşık dediğin, şu dünyadaki en korkak adamdır. Karnın ağrımıyor mu mesela?”

Sezgin Kaymaz’ın en sevilenlerinden biri olmasa da bazı öyküleriyle beni fena halde vuran Bakele’si kafamın ziyadesiyle dağınık olduğu bir dönemde bana çok iyi geldi. Bir kere zaten kitaba da ismini veren o ilk öykü, Bakele için bile okunur. Daha henüz onbirinci sayfada burnumun direğini sızlarken buldum, dedim hakkımızda hayırlısı.

Her öykü derlemesinde olduğu gibi bunda da çok iyi olan ve o kadar iyi olmayan öyküler var. “Bakele”, “Aşkın Hasretle İmtihanı” ve “Bakma, Gör” en sevdiğim öyküler oldu. Sezgin Kaymaz’ın bir yandan çok güçlü ve yer yer süslü bir dil kullanırken diyalogları bunca yalın ve sahici yazabilmesini çok şaşırtıcı buluyorum, sanki anlatıları başka, diyalogları başka biri yazıyor gibi ve bence öyküleri çok zenginleştiriyor bu ikili yapı.

Bu ara sürekli Saramago diyorum ama bu kitabı okurken onun şu cümlesi geldi aklıma: “Benim romanlarımda kahramanlar bulunmaz, sadece normal yaşamlar süren normal insanlar vardır. Sıradan insanlar hakkında düşünür yazarım, çünkü tanıdığım insanlar onlardır.” - bu kitap da tam böyle. Sıradan insanlar, normal yaşamlar, onların hayatlarının bir minik anına muzip birer bakış. Ben bu kitapta en çok bu iddiasız, sakin öyküleri sevdim. Daha dramatik meseleler anlatan öykülerden çok daha doyurucu geldi bunlar, sanki bir evin penceresinden başımı uzatmışım da bir bakıp kaçmışım gibi.

Son olarak “Hiç” öyküsünün sonundaki soruya cevap vereyim zira kendimi tutamayacağım: “Kimin lafıydı o? İki insan ayrılırken daha şefkatli konuşan taraf, âşık olmayan tarafmış. Ne kadar doğru geliyordu şimdi.” diye bitiyor öykü. Daha üçüncü kelimeyi okuyunca beynim tamamladı devamını, asla unutamam çünkü bu cümleyi.

Cevap veriyorum o halde: Marcel Proust, elbette.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
hayat yükselme ve düşüş...
"Aşk düşündüğümüz ya da umduğumuz yere götürmeyebilir ama aşk, sonuçları göz önünde tutmaksızın ciddiliğe ve hakikate bir çağrı olmalıdır."

Julian Barnes'ın ilk bakışta birbirinden kopuk görünen ama "daha önce bir araya getirilmemiş iki şeyi bir araya getirirsiniz ve hayat değişir" leitmotifi/nakaratı çerçevesinde aslında müthiş biçimde birbirine eklemlenen üç denemesini içeren küçük kitabı "Hayat Düzeyleri"ni, sırf tüm kitaplarını adadığı eşi Pat
Kavanagh'ın ölümünün ardından yazdığı ve yasa dair olağanüstü bir deneme olan "Derinlik Kaybı"nı içerdiği için bile sevebilirdim. İlk iki deneme de merak uyandırıcı ve zarifti ama bu sonuncusu, üf. Yasa ilişkin okuduğum en dokunaklı şeylerden biriydi kendisi.

Kitaptaki üç deneme de "yukarılara yükselme/aşağılara inme" metaforunu izliyor. Bu yükselme/inme metaforunu her anlamıyla kullanıyor yazar: Kimi zaman gerçek bir balonla göğe çıkmak, kimi zaman kederden yerin dibine inmek. 1800'lerdeki ilk balon denemeleriyle başlayan anlatının organik biçimde kendi biricik yas deneyimine varması gerçekten müthiş. Julian Barnes ne büyük bir yazar olduğunu bininci kez gösteriyor.

Bana "yasa / kedere dair" çok kitap soruluyor, bu kitap da o sorunun cevaplarından biri olacaktır artık. O çok sevdiğim son bölümden birkaç alıntı ile noktalamak isterim bu değerlendirmeyi. Şayet bir kayıp yaşadıysanız size çok tanıdık gelip epey de teskin edici bulacağınız şeyler var o metinde. Sadece yasa değil, en başta yer verdiğim alıntıdaki gibi aşka ve sevgiye dair de (zaten keder, sevgiden doğmaz mı?).

"Ölüm gibi keder de sıradan ve biriciktir. Kederler birbirini açıklamazlar ama örtüşebilirler. Bu yüzden kedere kapılanlar arasında gizli bir ortaklık vardır. (...) Yasa karşı keder meselesi var. Kederin bir durum, yasın ise bir süreç olduğunu söyleyerek onları birbirinden ayırmaya çalışabilirsiniz; ancak kaçınılmaz olarak örtüşüyorlar. Durum azalıyor mu? Süreç ilerliyor mu? Bunu nasıl belirlemeli? Belki de onları metaforik olarak düşünmek daha kolay. Keder dikey -ve baş döndürücü- yas ise ufki. Keder midenizi altüst ediyor, soluğunuzu kesiyor, beyninize giden kan akışını durduruyor, yas ise sizi yeni bir doğrultuya sürüklüyor."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir