Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Stalin sonrası Rusya’ya dair bir panorama...
“Aşılmaz, tuhaf bir yasa: Sadece en masumlar meyillidir suçluluk duygusuna.”

Nobel Edebiyat Ödülü için adı en güçlü adaylar arasında gösterilen Lyudmila Ulitskaya ile artık tanışmam şart diyerek okumaya başladım Yeşil Otağ’ı. Stalin sonrası Rusya’ya dair bir panorama aktarıyor yazar, üç çocukluk arkadaşının yıllara yayılan hayat öykülerini kronolojik olmayan bir şekilde takip ediyoruz ve bir yandan da tüm bu hikâyelerde devletin koca elinin nasıl sürekli üzerlerinde olduğunu, o her şeyi kontrol etmeye çalışan mekânizmanın en sıradan hayatları bile ne biçimde dönüştürüp öğüttünü izliyoruz.

Kitaba dair yazdığı yorumda merixien’in de belirttiği gibi, Vasili Grossman’ın muazzam eseri Yaşam ve Yazgı’yı ziyadesiyle anımsatıyor kitap, bir anlamda onun devamı gibi hatta neredeyse. Tıpkı Grossman’ın yaptığı gibi büyük laflar etmeden, didaktikleşmeden, derdini küçük insan hikâyeleri üzerinden anlatıyor, eleştirisini somut gerçekliklerle ortaya koyuyor.

Ancak... Grossman’ın metni ne kadar güçlü ve dokunaklıysa, bu metin de bana maalesef o denli zayıf geldi. Şaşkınım çünkü beklentim çok büyüktü. Ancak yukarıda alıntıladığım tek cümle dışında aklımda kalan bir tane bile cümle olmadı, olamadı. Hızlandırılmış çekimde gibi durmadan, durmadan olay sıralıyor yazar; evet ana karakterlerini iyi çizmeyi başarıyor ki zaten 565 sayfalık bir kitapta bunu yapamasa tuhaf olurdu ancak kimi yan karakterler o kadar tek boyutlu kalıyor, o kadar iz bırakmadan geçip gidiyorlar ki metinden, sırf yazarın mesajını desteklemek üzere oraya konmuş maketler gibi duruyorlar. Dilinde lezzet yok; bence insana, insanın karmaşasına, kendi doğurduğu devletle kurduğu ilişkinin dinamiklerine, o çelişkilere dair pek bir şey de yok.

Ve maalesef çeviri de çok problemli. Kitabın son okuması yapılmamış herhalde diye düşünüyorum zira metnin bu şekilde basılmış olmasının başka bir izahı olamaz. Acayip düşük cümleler, zamanda kaymalar, ayrı yazılması gerekirken birleşik yazılmış de’ler filan var kitapta, insanın bütün okuma keyfini alıyor. Dildeki yavanlık da çeviri kaynaklı mı diye düşünmeden edemedim açıkçası. Böyle önemli bir kitap bundan çok daha özenli bir redaksiyonu hak ediyormuş.
Üzücü oldu epey.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
ufuk açıcı bir kitap...
“Aşık olmak sosyal geçmişimizi ve sosyal arzularımızı şehvetle ve bir başkasının bedeninde tanımaktır.”

Eva Illouz’ün, Edgar Cabanas ile beraber yazdığı “Mutlu Yurttaş İmalatı” kitabına bayılınca, kendisini biraz daha didiklemek istedim, çünkü besbelli ki ilgimi çeken konular üzerine çalışıyor. “Soğuk Yakınlıklar: Duygusal Kapitalizmin Şekillenmesi” kitabı, bir anlamda Mutlu Yurttaş İmalatı’nın önceki bölümü gibi, iki kitap kesinlikle birbirlerini tamamlıyorlar. Aslında tam tersi sırayla okumalı bence çünkü aslında mutlu yurttaş imalatı sürecini daha iyi anlamak için, duygusal kapitalizmin dinamiklerini idrak etmek gerekiyor.

Kitabın temel konusu “benliğin metalaştırılması”, Illuoz’un tezi ise psikolojik ikna, kişisel gelişim edebiyatı, nasihat endüstrisi, devlet, ilaç şirketleri ve internet teknolojisinin modern psikolojik özbenliğin temelini biçimlendirmek üzere iç içe geçmiş biçimde çalıştıkları. Kapitalizmin benliklerimizi de maddeleştirdiğini, duygusal ilişkiler alanında da aslında bir piyasa ekonomisinin hüküm sürdüğünü iddia ediyor.

Üç bölümden oluşan kitap epeyce ufuk açıcı bence; psikolojinin nasıl kapitalizmle beraber yükseldiğini, “kendini gerçekleştirme” meselesinin, her şeyi travmalarla açıklama pratiğimizin aslında ne tür bir araçsallaştırma olduğunu, duyguların ne biçimde metalaştırıldığını oldukça ilginç bir perspektiften anlatıyor. Özellikle online dating pratiklerine odaklanan son bölümünü çok sevdim. Hayatı boyunca hiç dating app kullanmamış biri olarak bu meselelere dair çekincelerimi, beni rahatsız eden şeyleri çok daha somutlaştırdı ve çerçevelememi sağladı. Aşkın çalışma biçimindeki en biricik şeyin kendiliğindenlik olduğuna inanan biriyim ben; algoritma üzerinden, türlü kriterleri gözeterek, “akılcı bir biçimde partner seçme” konusunu niye bunca yabancıladığımı çok güzel anladım, mesudum. Gönderinin başındaki alıntı da bu son bölümden.

Kitaba dair bazı eleştirilerim ve itirazlarım da yok değil (en temeli; sınıf meselesine hiç girmemiş olması yazarın, bundan kaçınarak kapitalizm konuşmayı biraz yadırgıyorum) ve kesinlikle bir “Mutlu Yurttaş İmalatı” değil ama yine de sevdiğimi söyleyebilirim.

Arz ederim.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
derdini vicdan ve hatta şefkat ekseninde anlatan çok güçlü bir metin...
"Artık savaşlar hepimizin oturma odalarında sükunet içinde seyredilip dinlenen görüntü ve seslere dönüşmüş durumdadır."

Susan Sontag'ın, ünlü Fotoğraf Üzerine kitabından yaklaşık 20 sene sonra yazdığı ve bir anlamda onun tamamlayıcısı gibi görülebilecek olan "Başkalarının Acısına Bakmak" kitabına elim istemsizce gitti bu dönemde. Filistin'de yaşanmakta olanlardan ötürü başkalarının acısıyla kuşatılmış olduğumuz ve ne yapacağımızı bilemediğimiz bir zamandan geçerken belki biraz anlamlandırmamı sağlar diye umdum.

Virginia Woolf'un benim de çok sevdiğim ve zamanının çok ötesinde bir kitap olduğunu düşündüğüm Üç Gine'si ile başlıyor Sontag anlatısına ve Baudrillard’ın içinde yaşadığımız dünyayı anlamamız için elzem olduğunu düşündüğüm Simülakrlar ve Simülasyon teorisine uzanan bir çerçevede şiddete ve acıya bakma, onunla ilişkilenme biçimlerimizi çözümlüyor ve nitekim mesele şuraya geliyor: "Modernitenin kocaman midesi gerçekliği çiğneyip yutmuş ve sonra da bütün yediğini görüntüler şeklinde geri tükürmüştür. Oldukça etkili bulunan bir analize göre, hepimiz bir 'gösteri toplumu'nda yaşıyoruz. Gerçeklik, tahtından feragat etmiştir. Ortada artık sadece 'temsiller' -yani medya- vardır."

Yukarıdaki paragraf yanıltıcı olmasın, akademik bir kitap değil bu; her ne kadar bazı teorilerden destek alsa da derdini vicdan ve hatta şefkat ekseninde anlatan çok güçlü bir metin. Şu cümleyi unutmamalı mesela: "Vurgulayarak hatırlatmak isterim ki, resimlerin uyandırdığı acıma ve iğrenme duyguları, sizi hangi resimlerin, hangi zulümlerin, hangi ölümlerin, gösterilmediği sorusunu sormaktan da alıkoymamalıdır" - bir propaganda savaşının da içinden geçmekte olduğumuzu unutmamak ve yaşanan şiddetin maruz kaldığımız kısmının seçilmiş parçalardan oluştuğunu hatırlamak lazım. Şiddete bakmak, onunla duygudaşlık kurmak bir insani görev midir, yoksa bizi duyarsızlaştıran bir etkisi mi vardır? Şiddete ve acıya bakmanın ardındaki itkinin ne kadarı bu duygudaşlıktan / görev bilincinden; ne kadarı bir tür dikizleme / teşhir merakından kaynaklanır? Bu soruları tam da şu sıra kendimize sormamız gerektiğine inanıyorum. Sontag da bunlara yanıt arıyor işte. Okuyunuz derim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
son derece yalın ama güçlü bir anlatım...
“Artık korkmuyorum. Bu benim geçmişim, benim evim. Bir özü var; içinde barınan o karanlık uğursuz güç bana ait ve benden geliyor, yeşil pencereli evden değil. Bedenimde dolaşan kan kadar bana ait. Her küçük şey, hem iyi hem kötü, çok iyi ve çok kötü olabilir.”

Tazecik yayınevimiz Tetes’in ilk kitaplarından biriydi Oxana Timofeeva’nın “Bir Vatan Nasıl Sevilir”i. Bir tür iç monolog - öz kurmaca gibi başlayan metin son bölümde birdenbire biçim değiştiriyor ve baştaki tüm hikâyeleri çerçeveleyen bir zihin egzersizine düşünüyor. Timofeeva’nın bir filozof olduğunu düşününce şaşırtıcı değil, bence aksine şaşırtıcı olan ilk üç bölümdeki olağanüstü güzellik; değme edebiyatçının yazacağından çok daha iyi yazılmış bölümler bunlar. Dupduru bir dil, son derece yalın ama güçlü bir anlatım.

Sibirya’da doğup bebekken Kazakistan’a, ilk gençliğinde ise yine ailesinin işi nedeniyle tekrar Sibirya’ya göçmek zorunda kalmış biri Timofeeva. Bu göç hikâyelerini dinliyoruz kendisinden. Yaşadığı yerleri seneler sonra ziyaret de ediyor ve o geri dönüşlerin kendisinde yarattığı duyguyu anlatıyor bize, en sonda da “nasıl buralı olunur” sorusunu yanıtlıyor. Bu arada söylemem lazım; yaşadığı yerleri o kadar müthiş betimlemiş ki okurken Google’dan her birinin fotoğrafına bakma ihtiyacı duydum. Yanlış olmasın, “çok güzel” yerler tarif ettiği için değil, aksine kuzeyin kasvetini çok iyi aktardığı için.

Son bölümde ise “yeniden yurtlanma” kavramını bitki-hayvan-insan üzerinden didikliyor yazar. Bence dünyamızın içinde bulunduğu vaziyeti ve iklim krizini de göz önüne alarak hepimizin üzerine daha çok akıl yürütmesi gereken bir konu bu, zira kendimizi ne zaman birer göçmen olarak bulacağımız son derece belirsiz.

Bu son kısımdan çok sevdiğim bir pasajla bitireyim: “Görünen o ki kişi gerçekten de bir vatan seçebilir. Kişi kendi halkını, toprağını ve kanını da seçebilir. Kişinin vatanını bir faşiste ya da milliyetçiye dönüşmeden nasıl sevebileceği sorusu, kişinin kendi halkını, toprağını ve kanını nasıl seçeceği sorusuyla doğrudan bağlantılıdır.”

İyi ki okudum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
2008 tarihli. Aşağı yukarı 125’inci kitabı Enis Batur’un. En sevdiğim 5 yazar arasında bile değil ama Suya Seng’de yüzerken fark ettim, belki Bukowski’yle birlikte en çok eserini okuduğum usta. Öte yandan, 2000’lerden beri birkaç yıl arayla sindiriyorum 3-5 kitabını. Bazı denemelerini anlamıyorum, bazılarını hızlı geçiyorum ama Batur bu ülke için önemli bir değer, üstelik okuması her daim zevkli. Papağanlardan, edebiyatımızda terliğin yerinden, stand-up’ın kurucusu saydığı Lenny Bruce’dan, Kill Bill filminden, elbette şiirden, okurdan, yazardan bahsediyor. Kimi yerde güldürüyor, kimi yerde kaş zıplattırıyor. Kitabın sonuna doğru şöyle yazmış, hislere tercüman: “Paralel okur en tehlikelisidir. Değişimi, gelişimi, genellikle iri tepkilerle göğüsler, şairi, hem de el üstünde tuttuğu şairi bir kitabıyla, bir dönemiyle, kilitlemeye nasıl yatkındır. “Bir daha o doruk noktasına erişemedi” derken, rakım hesabını tek kendisinin yapabildiğinden, yapabileceğinden neredeyse şüphe duymaz.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
bir ailenin sürreel serüvenleri
"Artık kış yaklaşıyordu, ama bahar, bir saka kuşu gibi ışıltılı, parlak bahar yine gelecekti, sonra da uzun, sıcak, zerrin sarısı yaz günleri."

Gerald Durrell'ın Korfu üçlemesine devam ediyorum, ikinci kitabı bitirmemle beraber "nasıl gidiliyor ulan bu Korfu'ya" diye bakarken buldum kendimi. Abi Lawrence Durrell'ın peşinden Avignon ve Rodos'a gitmemin ardından anlaşılan bu kez küçük kardeşin peşinden Korfu'da bulacağım kendimi, zira okudukça bağlanıyorum adaya, hayatımın bir noktasında görmeden edemeyeceğim sanırım. Bir yeri olağanüstü atmosferik anlatmak Durrell ailesinde genetik herhalde, hakkımda hayırlısı!

Korfu Üçlemesi'nin ikinci kitabı "Kuşlar, Hayvanlar ve Hısım Akraba". Bu bir devam kitabı sayılmaz: Gerald Durrell ilk kitapta anlattığı aynı dönemi anlatıyor yine, ilk kitapta yer vermediği kimi hadiseleri aktarıyor bu kez. Kitap müthiş komik bir sahneyle açılıyor, ailenin tüm üyeleri (anne ve diğer üç büyük kardeş) ilk kitaba itirazlarını dile getiriyor, bizi ne biçim anlatmışsın filan diye söyleniyorlar, Gerald Durrell da "e iyi, bir daha yazayım o zaman ben" diyip bu sefer herkesin daha da istemediği anıları yazmaya girişiyor!

Yine son derece absürt olayları arka arkaya okuyoruz. Ev ev değil, tımarhane gibi sahiden. Sürekli olarak "sizin yüzünüzden edebiyatımı icra edemiyorum" diye homurdanan ama eve abuk subuk arkadaşlarını toplayıp herkesin huzurunu kaçırmaktan da imtina etmeyen büyük abi Lawrence (son derece huysuz biri oluşuna hiç şaşırmadım, o kitapları yazan adam tam da böyle biriydi zihnimde ve kendisini bu şekliyle sevmiştim zaten), kafayı silahlarla bozmuş sinir küpü abi Leslie, aynı anda hem pek naif hem pek uyanık olmayı başaran, uçlarda savrulan abla Margot, her tür hayvana sonsuz bir merak ve sevgi duyan ve eve sürekli başka bir hayvanla gelen (ayı bile getiriyor!) anlatıcımız Gerry ve tüm bu deliliğin ortasında sürekli örgü örüp "birbirinize kızmayın tatlım" diyen anne Louisa. Sürekli birbirlerine sinirlenen ama bir yandan da birbirlerine büyük bir şefkat ve sevgi duydukları besbelli olan bir ailenin sürreel serüvenleri bunlar.

Mest olarak okuyorum, sırada üçlemenin son kitabı var.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
merhem sürülmemiş yaralar
“Annemin hatasını kabul etmesini istemiyorum, sadece açık açık konuşmak istiyorum, ayrıca anneyle oğul ve anneyle kız arasındaki ilişki farklı çünkü anne, kız çocuğunun gelecekteki kendini, kız çocuğuysa annenin kaybettiği benliğini gördüğü bir aynadır - annem, beni, neler kaybettiğini bilmek istemediği için mi görmüyor acaba?”

Miras ile hepimizi paramparça eden Vigdis Hjorth’ün Annem Öldü Mü’sü dilimize çevrilir çevrilmez başladım okumaya. Genelde yeni çıkanlarla arama biraz mesafe koymayı, kendilerini azıcık demlendirmeyi seviyorum, bir tür “ilk ben okudum” yarışı var gibi dünyada, hiç sevmiyorum bunu ve parçası olmak istemiyorum ama bu kitabı bekletemezdim. Çünkü hem Miras’ı, hem Postane Günlükleri’ni de çok sevmiştim, Hjorth ile yüz yüze tanışıp sohbet edebilmiş ve kendisinden müthiş etkilenmiş biri olarak bu kitabı epeydir bekliyordum.

Miras her ne kadar odağına baba meselesini alıyor gibi gözükse de, o kitabın da temel meselesi annenin yarattığı hayal kırıklığıydı bence. Suçlu babadan yana taraf tutarak kızını belki suçludan daha çok yaralayan anne... Bu kitapta ise 30 yıldır annesini görmeyen bir anlatıcımız var, Johanna. Miras’taki gibi devasa bir mesele yok burada, irili ufaklı onarılamamış şeyler, merhem sürülmemiş yaralar, birikmiş ve kangren olmuş meseleler. Aslında bazı küçük şeyler okuduklarımız ama o küçük şeyler bazen büyük travmalara yol açabiliyor şüphesiz.

Miras’ın en çok eleştirilen yönü anlatıcının sık sık kendini tekrarlamasıydı, ben büyük travmaların böyle yaşandığını, insanın kafasında aynı sesin sürekli aynı şeyleri söylediğini bildiğim için bunu kitabın zayıflığı değil gücü olarak görmüştüm, ama burada aynısını söyleyemeyeceğim. Bu kitapta da çok tekrar var ve bence metne katkı sunmuyorlar. Merakla okudum kitabı ama Hjorth’ün 328 sayfada söylediklerinin hepsini ve daha fazlasını Annie Ernaux Bir Kadın’da 64 sayfada söylüyor mesela - azıcık kelimeyle. Duyguları ve sorgulamaları çok benzer iki metin ama biri çok güçlü, Annem Öldü Mü ise o kadar güçlü değil bence maalesef.

Kitabı sevdim, sevmedim diyemem, çok iyi yazılmış yerleri var ama beklentim bundan çok daha fazlasıydı. Azıcık üzdü.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
hiç bağırmadan çok şey söyleyen bir metin...
“Anneme olan sevgim balta gibi. Çok derin kesiyor.”

Deborah Levy’nin yakın zamanda bir film uyarlaması da yapılan, 2016’da Booker adayı olmuş kitabı Sıcak Süt’ü ne yapacağımı bilemiyorum. Okurken büyük bir haz almadım aslında ama şimdi bu satırları yazarken beni dünyasına epeyce soktuğunu fark ediyorum. Sıcak, basık, yapış yapış, karmaşık, sancılı bir yerlerden yeni dönmüş gibiyim - bir yandan da içimde bir hafiflik; tuhaf.

Anlatıcımız Sofia, annesinin ayaklarındaki sorundan ötürü hayatını ona adamış bir genç kadın. Antropoloji doktorasını tamamlayamamış çünkü yürüyemeyen annesine bakması gerekiyor. Babası aileyi yıllar önce terk etmiş, kendine yeni bir hayat kurmuş. Sofia, annesi Rose’u İspanya’nın bir kasabasındaki bir kliniğe götürüyor, hastalığı bir türlü teşhis edilemeyen anne için son umutları bu klinik. Bu kasabada geçirdikleri zamanı okuyoruz, ikisini de baştan aşağı dönüştüren bir zaman bu.

Okurken mesafelenme sebebim muhtemelen yazarın karakterlerinin hiçbirini bize sevdirmek gibi bir çabası olmamasıydı ki şimdi uzaktan bakınca bunun bende bir tür saygı uyandırdığını fark ediyorum, metnin bu kadar sahici hissettirmesini sağlayan da bu olmalı. Sofia mutsuz, mutsuzluğuyla da mutsuz olan, kendiyle derdi çok biri - okudukça onu bu hale getiren şeyleri anlıyor insan. Rose ise bambaşka bir vaka, Sofia mutsuz olmayı zaten annesinden öğrenmiş. Ama işte bu kasabada başlarına gelenler, tanıştıkları insanlar (ve hayvanlar) önce Sofia’yı değiştiriyor, Sofia da annesini değiştirmeye girişiyor.

Yazarın dilini tarif etmek güç, sanki tam aklında kalmamış bir rüyayı anlatır gibi yazıyor (Sofia’nın tez konusunun hafıza olduğunu düşününce bu dil tercihi daha anlamlı oluyor bence), bu da başta metnin içine girmeyi zorlaştırırken sonra tam aksine sizi o dünyaya hapsediyor resmen, içine alıyor.

Bedenimizle ilişkimiz, hatırlamayı seçtiklerimiz, arzunun ve aşkın dinamikleri, suçluluk duygusunun kudreti... Bir sürü büyük konuda hiç bağırmadan çok şey söyleyen bir metin bu. Üzerimde sahiden tuhaf bir his bıraktı. Sanırım ara ara aklıma gelip, bir süre benimle yaşayacak.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tarihin Karanlık Sayfalarına Kısa Bir Yolculuk: Haşhaşiler
Tarihle ilgili kitaplarda genelde iki uç var: ya efsanelerle süslenmiş, sürükleyici ama yüzeysel anlatımlar ya da bilgi dolu ama okurken mesafe koyan metinler. Haşhaşiler: Gizli Bir Örgütün Tarihi biraz ikinci gruba daha yakın.

Heinz Halm, Haşhaşiler hakkında anlatılan popüler hikâyeleri olduğu gibi aktarmak yerine onları sorguluyor. Özellikle “cennet bahçeleri” anlatısının ne kadarının gerçek, ne kadarının dönemin propagandası olabileceği üzerine durması kitabın en dikkat çeken tarafı. Bu açıdan bakınca kitap, sadece bir örgütü anlatmaktan çok, tarihin nasıl yazıldığını da düşündürüyor. Ama okuması her zaman rahat değil. Yer yer akademik bir dil kullanılmış ve bu da metni biraz ağırlaştırıyor. Hikâye gibi akıp gitmesini bekleyen biri için temposu düşük gelebilir. Kısa bir kitap olmasına rağmen bazı bölümler yoğun hissettiriyor. Buna rağmen tamamen koparan bir tarafı da yok. Özellikle olaylara farklı bir açıdan bakmaya zorlaması değerli. Çünkü kitap net yargılar vermek yerine okuru biraz arada bırakıyor. Çünkü kitap sizi etkilemeye değil; düşünmeye zorluyor. Kısa olmasına rağmen, içinde büyük bir tartışma barındırır: Bir topluluk neden “tehlikeli” olarak damgalanır? Ve bu damga ne kadar gerçektir? Belki de kitabın en çarpıcı yanı, kesin cevaplar vermemesi. Onun yerine zihninize küçük şüphe tohumları eker. Ve kitap bittikten sonra kendinizi şu soruyu düşünürken bulabilirsiniz: “Tarih gerçekten ne kadar objektif?”

Sonuç olarak, Haşhaşiler heyecanlı bir macera kitabı değil. Ama zihninizi kurcalayan, sizi sorgulamaya iten bir eser. Eğer tarihe biraz daha derin bakmak istiyorsanız, ince ama etkisi uzun süren bir okuma deneyimi sunabilir. Akıcı bir roman bekleyenler için zaman zaman durağan gelebilir. Genel olarak bakınca, bu kitap “çok sürükleyiciydi” dedirtecek türden değil ama okuduktan sonra akılda birkaç soru bırakıyor. Eğer beklenti daha çok bilgi edinmek ve farklı bir bakış açısı görmekse karşılığını veriyor; ama sadece akıcı bir okuma arayanlar için biraz durağan gelebilir.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
dokunaklı bir metin...
“Annem benim için bir kadındı, ama kendi için hâlâ elini tutması, yardım etmesi için annesine seslenen bir çocuktu. Annemin annesi de görmediğimiz o bilinmez alemde bir çocuktu. Ben sonsuz bir çocuk soyundan gelmekteydim.”

Geçtiğimiz sene İsa üçlemesini okuduğumdan beri bir Coetzee kitabı okumamıştım. Coetzee’yi çok seviyorum ama zor, tuhaf metinler yazdığı şüphesiz, dolayısıyla araya biraz boşluk koyarak okumayı tercih ediyorum sanırım farkında olmadan. Ama özleşmiştik şüphesiz zira Utanç ve Barbarları Beklerken gibi iki devasa eser yazmış bu tekinsiz adamı sahiden seviyorum.

Michael K., yazarın okuduğum kitapları arasında en dokunaklı olanlarından biriydi. Doğuştan deforme olmuş bir dudak ve yarık bir burunla dünyaya gelen Michael K., bu dünyadan olmayan, bizim genelde “kıt akıllı” diye kategorize ettiğimiz o insanlardan biri. 30 yaşına dek iyi kötü yaşıyor ancak Güney Afrika’nın kendini bir iç savaşın içinde bulmasıyla beraber onun da dünyası altüst oluyor. Tıpkı Kafka’nın Josef K’sı gibi nedenini bilmediği bir anlamsızlığın içinde sürükleniyor, toplama kamplarına götürülüyor, suçlanıyor, cezalandırılıyor. Ve ısrarla şunu söylüyor: “ben savaşta değilim.”

Ah, canım Michael K. Koca bir toplum aklını kaçırmışçasına silahlara sarılmışken “ben savaşta değilim” diyebilmek kıt akıllılık mıdır sahiden, yoksa bizim anlayamayacağımız bambaşka bir idrak seviyesi midir? Herkes birbirini öldürmeye çalışırken Michael K.’nın yaptığı gibi dağlara çıkıp inatla sebze yetiştirmeye, toprağı yaşatmaya çalışmak delilik değil de müthiş bir direniş biçimi olabilir mi?

Coetzee’nin her eserinde ilk bakışta görünenin ardındakini bulup çıkarabilmesine ve bence topumuza aptal muamelesi yapabilmesine büyük hayranlık duyuyorum. Kurumlarımızın, savaşlarımızın, aidiyetlerimizin, tanımlamalarımızın hepsinin ne kadar boş ezberlerden ibaret olduğunu ortaya koyan bir karakter ve roman Michael K - nitekim kendisini anlamaya en çok yaklaşan kişi olan ikinci bölümdeki anlatıcımız eczacının bakış açısında yarattığı değişiklik de bunun ispatı bence.

Kitabın da sonu olan, Michael K’nın ağzından duyduğumuz son cümleyle bitireyim: “İnsan böyle de yaşayabilir.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir