Onaylı Yorumlar

Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bu kitabı bitirdiğinizde elinizde sadece bir başarı hikâyesi değil, bir sorumluluk listesi tutuyorsunuz. Petrov, Johan Vilhelm Snellman önderliğinde Finlandiya halkının cehalete karşı verdiği savaşı öyle etkileyici anlatıyor ki; kendinizi 'Ben ülkem ve toplumum için ne yapıyorum?' diye sorgularken buluyorsunuz.

Atatürk’ün askeri okullarda okutulmasını neden zorunlu kıldığını anlamak zor değil. Kalkınmanın sadece ekonomik değil, ahlaki ve kültürel bir mesele olduğunu hatırlatan muazzam bir eser. Her öğretmenin, her askerin ve her gencin mutlaka altını çizerek okuması gereken bir yol haritası.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir günde bitirdiğim akıcı, hüzünlü, bir o kadar da etkileyici bir kitaptı.

Halim'in mutlu ve umutlu olan dünyası nasıl oldu da birdenbire tersine döndü?
Komşularının ölümüyle Halim 'in dünyası neden alt üst oldu?
Halim'in çok sevdiği çocukluk arkadaşı ona yalan mı söylüyordu?
Ya canından çok sevdiği kız kardeşi Seda ne saklıyordu abisinden?
Örnek aldığı anne, babası yanlış yaparlar mıydı acaba?

Bu soruların cevabını merak ediyorsanız bir an önce okumalısınız bu kitabı. Çünkü kitapta Halim'in sıradan hayatının nasıl değiştiğine, sırların nasıl açığa çıktığına ve bir ailenin çöküşüne tanık oluyoruz.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Daha önce Han Kang’ın Veda Etmiyorum kitabını okumuş ve kendine has, insanı içine çeken anlatımından çok etkilenmiştim. Bu etkileyici üslubuna ek olarak yazarın Nobel ödülü alması, beni Çocuk Geliyor’u da okumaya itti. Ancak kitap, bir katliamı konu alması nedeniyle son derece depresif bir atmosfere sahip. Han Kang bunu nasıl başarıyor bilmiyorum ama o anları gerçekten siz yaşıyormuşsunuz gibi hissettiren, insanın içini fazlasıyla sıkan bir anlatımı var.
Açıkçası, dünyanın neden bu kadar vahşet dolu olduğunu sorgulamaya mecalimin olmadığı, ruhsal olarak yorgun bir dönemden geçtiğim için kitabı 84. sayfada bırakmak zorunda kaldım. Okuyup da karalar bağlamayacak kadar güçlü hissedenler devam etmeli.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
şanslıyız... güzel bir çeviri.
“Adalet, yalnızca muhteva meselesi değildir. Her şeyden önce biçim meselesidir. Adaletin biçimlerine saygı göstermemek, sonuçta adaletin kendisine saygı göstermemektir. Söylediğim şeyi unutmayın: Kusursuz adalet, en kusursuz adaletsizlik olabilir.”

Bu yazı birtakım Javierlerin yazdıkları polisiyelere adadım resmen, Marias ile başladık Cercas ile devam ediyoruz. Sonuç: elden bırakılamayan kitaplar, uykusuz geceler, meraktan kitapları yercesine bir okuma hali.

Okudukça daha çok, daha çok sevdiğim Javier Cercas’ın Terra Alta üçlemesine başlamak için tüm serinin dilimize çevrilmesini bekliyordum; üçleme tamamlandı, ben de tabii ki kendimi tutamadım. Çeviri demişken: bu metinleri Gökhan Aksay’ın muazzam çevirisiyle okuyabildiğimiz için çok şanslıyız, belirtmeden geçmeyeyim.

Katalonya’nın güneyindeki Terra Alta bölgesindeyiz. Normalde ziyadesiyle olaysız bir yer olan bölge bir gün yaşlı bir çiftin evlerinde önce işkence edilip sonra öldürülmeleriyle sarsılıyor, olaylar gelişiyor. Ana kahramanımız genç polis memuru Melchor ile bir yandan cinayet soruşturmasını takip ediyor bir yandan da zamanda geriye gidip Melchor’un zorlu çocukluk ve gençlik yıllarına ve kendini Terra Alta’da bulmasına sebebiyet veren olaylara dair bir şeyler öğreniyoruz.

Kurmaca ve hakikat arasındaki ilişkiye dair Cercas kadar akıl yürüten pek yazar yok, ben de kendisinin en çok bu tarafını seviyorum. (Sahtekar’ın unutulmaz cümlesi bir daha gelsin madem: “Kurmaca kurtarır, hakikat öldürür.”) Bu romanda da daha geride olsa da bunu yapmaktan vazgeçmiyor; kahramanımız Melchor iyi bir okur, özellikle Hugo’nun Sefiller’ine takıntılı, onlarca kez okumuş kitabı ve bunun üstünden sık sık hakikat-kurmaca ilişkisine dair akıl yürüttürüyor yine bize Cercas.

Dikkatli okurlar cinayeti erken çözecektir, bence yazar biraz fazla ipucu veriyor ama yine de son bölüme eklediği hikâyeyle olaylar bambaşka bir boyut kazanıyor. Dilini diğer romanlarındaki kadar ustalıklı ve zengin bulmadığımı söylemem lazım ama yine de çok çok severek okudum. Zaten kendisi benim sayılı “ne yazsa okurum” yazarlarımdan biri, dolayısıyla şaşırtıcı sayılmaz :) Ben şimdi ikinci kitaptan devam o halde.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
acıyla yüzleşme
"Acı bağdır. Acı farktır. Hayatı eklemler."

Sonunda okuyabildim. Elim bu kitaba gitti çünkü son günlerde hissettiklerimizi anlamaya, anlamlandırmaya, yerine yerleştirmeye ihtiyaç duyuyorum herkes gibi - mümkün olabildiğince.

Kore asıllı Alman düşünür Byung-Chul Han'ın Palyatif Toplum: Günümüzde Acı kitabı, her ne kadar pandemi sırası ve sonrasındaki toplumsal deneyime odaklanıyor olsa da, elbette içinden geçtiğimiz felakete dair de sözü var. Biraz düşünmemi, çerçevelememi sağladı. Özellikle geçtiğimiz haftaki tuhaf toksik pozitiflik girişimi ("bir podcast dinledim, iyi geldi" mevzuu mesela) ile kafamda oluşan sorulara yanıtlar buldum bu kitapta.

2 haftadır depremden birinci derecede etkilenmemiş kişilerin "çok üzgünüm, çok kötüyüm, hiçbir şey izleyemiyorum, pek fenayım" filan gibi gönderilerini okuyorum. Bu dışavurma ihtiyacını anlamakla beraber yadırgıyorum da. Evet üzgünüz. Evet acı çekiyoruz. Evet, bir şey izlenecek zaman değil. Evet vakit geçmiyor. Evet; çünkü yas tam da böyle bir şey. Acının, yasın içinde durmak biliyorum ki çok zor, ama gerçekten, bu derece mi zor? Kendi bireysel yas deneyimimden öğrendiğim en temel şey; acının/yasın "halledilebilir" değil, "içinden geçilmesi gereken" bir şey olduğu idi. "Ay hemen çözeyim bu konuyu, geçsin, normal olayım" diyerek değil, içinde durarak, dönüşerek ancak yerini bulabiliyor insan sanki.

Neyse. Sonuçta kitap tam da bu acıyla ilişkimizdeki problemli kısımları didikliyor: belki de en azından zarar görmeden hayatta kalan bizlerin bunları düşünmeye başlamasının vaktidir. Hakikate ulaşmak acıyı yadsıyarak değil, yüzleşerek mümkün çünkü. Ve düzeltilmesi gereken bireysel psikolojik durumlarımız değil, toplumsal dispozitif.

"Günümüzde her yerde algofobi, genel bir acı korkusu hâkim. Acı toleransı da hızla düşmekte. Algofobi sürekli-anesteziye yol açtı. Acı yaratacak her durumdan kaçınılıyor. Algofobi toplumsal alana da uzanır. Acı verici tartışmalara yol açabilecek çatışma ve fikir ayrılıklarına giderek daha az yer verilmektedir. Algofobi siyasete de yansır. Uyum ve uyuşma baskısı artar. Siyaset palyatif bir alana yerleşerek tüm canlılığını yitirir. 'Alternatifsizlik' siyasi bir ağrı kesicidir."
Yanıtla
6
0
Destekliyorum  3
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
çok katmanlı bir kitap
"Abla... Dünyadaki bütün ağaçlar kardeşim gibi."

Koreli yazar Han Kang'ın okuduğum ikinci kitabı oldu "Vejetaryen". Kendisiyle geçen sene "Beyaz Kitap" ile tanışmış ve çok etkilenmiştim, yazarın 2016'da Uluslararası Booker Ödülü'ne layık görülen bu kitabı ile devam etti münasebetimiz.

Beyaz Kitap için şöyle yazmıştım: "Her yerinden hüzün akan bir kitap, içinde orada olmaması gereken hiçbir kelime yok, çok az kelime, çok fazla his, büyük ve yalın bir güzellik. Bunu yapabilen yazarlara büyük hayranlık duyuyorum. Kitaba sinmiş bir kadınlık gücü var, bence onu es geçmemek lazım. Yani şöyle: bazı satırları 'bunu yalnızca bir kadın böyle yazabilir' diyerek okudum, hissettim, duydum."

İlki şu kadınlık meselesi. Han Kang'ın yazımında çok acayip bir kadınlık gücü var hakikaten. Çok derinlikli, çok gerçek, çok çıplak yazıyor. Vejetaryen'de gördüğü bir rüyanın ardından et yemeyi bırakan Yonğhe'nin hikâyesini okuyoruz. Gitgide dünyayla ilişkisi kopan kadın üzerinden akıl hastalığı, erkeklik, şiddet ve cinselliğe dair ürkütücü derecede çıplak ve tekinsiz şeyler anlatıyor yazar. Yonğhe'nin eti reddedişinde maruz kaldığı şiddetten arınma çabasının rolünü anlıyoruz okudukça, bence bu olağanüstü iyi kurulmuş bir bağıntı mesela. Beyaz Kitap gibi bu da çok hüzünlü, sert ve sarsıcı bir metin.

Sonra: Yonğhe gerçekten deli mi? Yoksa yaşadığı fiziksel ve duygusal şiddeti nereye koyacağını bilemediği için bir yol ararken yolunu şaşırmış biri mi sadece? Babası ve kocası üzerinden okuduğumuz, toplumun her yanına sinmiş "erkeklik" ne kadar suçlu onun öyküsünde? Acaba erkeklik meselesini fazla içselleştirmiş, normalleştirmiş olabilir miyiz? Keza şiddet? Günlük hayata gömülü şiddetin ne kadar farkındayız?

Öyle çok, öyle çok katman var ki kitapta. Tek okumanın yetersiz kalacağı, zaman zaman geri dönmek gereken o kitaplardan biri bu da.

Birkaç ay önce okuduğum Ariana Harwicz kitabı "Geber Aşkım"ı okuyup seven bunu da sever diye bitireyim. İkisi de kadınların bedenleriyle ilişkileri, delilik, toplumun biz kadınları giymeye mecbur ettiği "kılık"lara dair çok kuvvetli (ve tekinsiz) şeyler söylüyorlar. Ben çok beğendim.
Yanıtla
4
0
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
deneyim ve dönüşüm
"25 Ağustos 2015 tarihinde, olay şöyle gerçekleşmedi: Kamçatka dağlarında bir yerlerde, bir ayı Fransız bir antropoloğa saldırdı. Şöyle gerçekleşti: Bir ayı ile bir kadın karşılaştı ve dünyalar arasındaki sınırlar içe doğru çöktü. Karşı karşıya gelerek birbirlerinin gövdelerinde ve kafalarında yarıklar açan yalnızca bir insan ile bir hayvan arasındaki fiziksel sınırlar değil. Bu aynı zamanda gerçeğe dönüşen bir efsaneler çağı; şimdiki zamanla buluşan geçmiş zaman, ete kemiğe bürünen bir rüya."

Kitaptan yaptığım bu alıntı, kabaca Vahşi Hayvanlara İnanmak'ın bir özeti gibi düşünülebilir. Animizm çalışan Fransız antropolog Nastassja Martin, 2015'te Rusya'nın Kamçatka bölgesinde bir ayının saldırısına uğruyor ve yüzü paramparça oluyor. Mucizevi biçimde hayatta kaldıktan sonra da bu deneyimini ve bu deneyimin onda yarattığı dönüşümü anlatıyor, kitabın öyküsü bu.

Böyle devasa bir travma yaşamamış bir insanın, bunu yaşamış birinin anlatısını yorumlaması bile hadsizlik belki, insanın başına gelmeden asla anlayamayacağı bir şeyden bahsediyoruz. Ancak madem ki bu bir kitap olarak yazılmış, bize sunulmuş, ben de okur olarak bana düşündürdüklerini söyleyebilirim sanırım.

Şöyle ki; Martin, söz konusu deneyimin ardından, alanı olan animizm ile bambaşka bir ilişki kuruyor. Animizm çalışırken, birden kendini animizme inanır buluyor diyebiliriz kabaca. İşte bu kısımları okurken ne düşüneceğimi bilemedim. Belki biraz fazla realist ve pozitivist bakıyorum, bilmiyorum, ama Martin'in animizmle ilişkilenme biçimi, kendini artık ayı ile bütünleşmiş bir tür yarı ayı - yarı kadın olarak görme hali, bölgede yaşayan şamanlar tarafından iki dünya arasında yaşayan bir "miedka" olarak anılmaya başlanması ve bunları bir antropolog mesafesiyle değil bizzat hissederek aktarması karşısında ne hissedeceğimi bilemedim. Açıkçası tüm bunlar; travma ile baş edemeyen Batılıların (bu büyük teslim olma / kaçma / anlamlandırma ihtiyacının da aslında ne denli Batılı bir şey olduğunu hiç anlamaksızın) Doğu bilgeliğine zaman zaman tuhaf bir teslimiyetle sığınmalarının bir versiyonu gibi gözüktü bana, ikna olamadım.

Haddimi aştım belki ama bir şekilde geçemedi bana bu kitap. Böyle.

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
potansiyelini hayata geçirmeyi reddeden bir erkek tipolojisi
"(İnsanların yaptığı) espriler ve ardından gelen beklenti dolu bakış arasındaki bağlantı Singer'e korkunç bir yakınlaşma duygusu bahşediyordu, oysa o bunu istememişti ve böyle bir şeyin parçası olmayı yaşamı pahasına reddediyordu."

Çağdaş Norveç edebiyatının ünlü isimlerinden Dag Solstad'ın okuduğum ilk kitabı oldu T. Singer ve maalesef ki sevemedim. İskandinav edebiyatından bugüne dek okuduğum her şeye pek bayılmıştım oysaki, şaşkınım. Sanıyorum Solstad'a Mahcubiyet ve Haysiyet ile başlamalıydım. (Kimse bana Nereden Başlamalı videosu çekmiyor ki...)

Neyse, şöyle: yukarıdaki alıntıda okuyabileceğiniz gibi biri olan Singer'in sıradan, olaysız, yavan hayat öyküsünden müteşekkil bu kitap. Singer bitmeyen bir varoluş sorgulaması içinde, hayata tutunmayan (tutunamayan değil bence), bir türlü gerçek bir aidiyet hissedemeyen bir abimiz. Kendisinin 30lu yaşlarından 50lerine dek yaşadıklarını ve daha ziyade bunlar yaşanırken zihninden geçenleri okuyoruz kitapta.

Ana karaktere yakın hissedememek her zaman okuru zorlar, ana karaktere sinir olmak ise okuru bambaşka sıkıştırır malum. Gelin görün ki Singer'in kendisinden hiç ama hiç hoşlanmadım. (En son Orwell'in Aspidistra'sının kahramanı Gordon'a böyle bilenmiştim, unutmam.) Böyle bir tipoloji var gerçekten: mutsuz, durmaksızın bir anlam arayan (ve aslında derdi o anlamı bulmak olmayan), hiçbir şeye tutunmayan, kendi dahil kimseye iyi gelmeyen, öylece sürüklenen, potansiyelini hayata geçirmeyi reddeden bir erkek tipolojisi. (Evet, bence bunların çoğu erkek.) Hayatına girdikleri kimseye bir hayrı dokunmayan bu adamların yüceltilmesine zerre tahammülüm yok benim. Solstad Singer'i yüceltiyor mu peki, eh, bence biraz evet, ama zaten anlamaya ve anlatmaya çalışması bile benim için asap bozucuydu.

Notodden adlı şehrin kurulma öyküsü, romancılığa dair notlar ve aralarda karşıma çıkan ölüme, aşka, hayata dair birkaç bölümün özgünlüğünden ve gücünden Solstad'ın epey iyi bir yazar olduğunu sezebildim ama kitabın bunlar haricinde kalan bölümleri maalesef hiç keyif vermedi. Yine de Solstad mesaim sürecek, bakalım belki zamanla sevişiriz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
güçlü bir metin
“’Seninle benim, dünyadaki herkesten çok dünümüz var. Artık biraz da yarınımız olmalı.’ Uzanıyor, kadının elini tutuyor. Öteki eliyle yüzüne dokunuyor. ‘Sahip olduğun en iyi şey, kendinsin Sethe. Sensin.’ Parmakları kadının parmaklarını sıkıyor. ‘Ben mi? Ben mi?’”

Toni Morrison’un “gevşek bir üçleme” olarak kurguladığı Sevilen-Caz-Cennet üçlemesine başlamış bulundum. Anlattıkları hikâyeler ve karakterler birbirinden bağımsız, doğrudan devam romanları olmayan metinler bunlar ama birbirini tamamlayan bir düşünsel bütünlük kurmuş Morrison. Köleliğin ve onun gölgesinin Amerika’daki siyah deneyimini nasıl biçimlendirdiğini üç farklı dönem ve düzlemde inceliyor.

İlk kitap olan ve sanırım Morrison’un da en meşhur yapıtı diyebileceğimiz Sevilen, iç savaş sonrası dönemde geçiyor ve yazar gerçek bir olaydan yola çıkarak köleliğin insanda açtığı bireysel ve ruhsal yaralara odaklanıyor. Gerçek olay şu: kaçıp özgürlüğüne kavuşan bir siyah kadının (Margaret Garner), 28 gün sonra “sahipleri” tarafından yakalanması ve köle olarak yaşamasın diye küçücük çocuğunu elleriyle öldürmesi. Bu spoiler değil zira yazar kitabın başındaki önsözde anlatıyor hikâyeyi. Bunu duyduğunda ne kadar sarsıldığını ve buradan bir roman devşirmeyi arzulayışını ancak hikâyeyi kurgularken yaşadığı sıkıntıları da aktarıyor. O sıkıntıları işte o öldürülen bebekten bir karakter yaratarak çözmüş: Sevilen, o bebeğin ta kendisi.

Travmanın kuşaklararası aktarımına, anne-çocuk ilişkisine ve “unutulmuş” geçmişin geri dönüşüne dair son derece şiirli bir dille yazılmış bir roman bu. Okuduklarım arasında Morrison’un büyülü gerçekçilikle en yakın temasta olduğu metni de buydu. Sevilen’in öldürüldüğü evin hayaleti olarak varlığını sürdürmesi, Sethe’nin sırtındaki ağaca dönüşen kırbaç yarası, sesler, şarkılar, kokular... Morrison öyküyü kronolojik anlatmadığı için yer yer takip etmek güçleşiyor ama o kadar, o kadar güzel yazılmış ve o kadar güçlü bir metin ki, insan kendini akıntısına bırakıveriyor.

Hem şiddetin, hem sevmenin binbir biçimi bir arada ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi sanırım. Çok, çok sevdim.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dilek Karaaslan'ın ikinci öykü kitabı Hayatımızın En Uzun Kışı on iki öyküden oluşan bir eser. Dili temiz, anlatılmak istenenin eli ayağı düzgün şekilde hikâye edildiği metinlerden oluşuyor. Bu nedenle Sait Faik Hikâye Armağanı'nda kısa listeye kalması şaşırtıcı değil. Öykü içeriklerine geldiğimizdeyse kendi açımdan iş değişiyor. Özellikle şiddet ve tecavüz sarmalıyla meydana getirilmiş öyküler yer yer rahatsız edici seviyeye gelebiliyor. Örnek vermek gerekirse "Havuz" öyküsündeki canlı tecavüz anlatımı ve klişeye bulanan olay örgüsü, ilgili metin için kötü öyküdür, dememe neden oldu. Hemen bu metnin ardından gelen "Adil" öyküsüyse ne yazık ki diğerinin ve ondan öncekilerin arkasında kalan, her unsuruyla iyi bir öykü örneği. Genel olarak kitabı değerlendirdiğimde, çoğunlukla teknik anlamda pek sorunu bulunmayan ama anlattıkları ve anlatış şekilleri itibarıyla problemli öykülerden meydana geldiğini söyleyebilirim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir